Translate

GÖKTÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÖKTÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2016 Cuma

İSKİT VE TÜRK-MOĞOL HALKLARINA AİT AYNI GELENEKLER, KÜLTLER VE PSİKOLOJİK ÖZELLİKLER






Av Sahneleri ve Koçlar 
İskit - Kısmen yaldızlı Gümüş Kap - MÖ.4.yy
Solocha Kurganı - Ukrayna










GİRİŞ


İskitler, Avrasya’nın medenî, kültürel ve askerî gelişmesine önemli katkı sağlayan en eski Avrasya halklarından biridir. İskitler, Orta Asya ve Sibirya kökenlidirler. M.Ö. VII. yüzyıla doğru Doğu Avrupa’da ve Ortadoğu’da görülmeye başlar. İskitlerin bu bölgelere gelmesiyle, atın binek hayvanı olarak kullanılmaya başlaması ve arkasından da tabii olarak birbirlerinden uzak olan bölgelerin idaresi ve kontrolünü sağlayan hareketliliğin (mobilitenin) artması sayesinde mümkün olan dünyanın siyasî bütünleşmesini öngören eşsiz süreci başlar.    

      
Herodot’a (Heradotos/Herodotus) göre İskit İmparatorluğu, değişik İskit kabilelerinden oluşuyordu. Herodot, bunlardan sayıca daha fazla ve güçlü olanının, diğer bütün İskit kabilelerini kendilerinin tebaası (astları) sayan “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri” olduğunu söylemektedir. Herodot’un, İskitlerin tarihi, efsaneleri, mitleri ve geleneklerini anlatırken öncelikle İskit İmparatorluğu’nun iktidar klanıyla, başka bir ifadeyle, “Kraliyet İskitleri”yle ilgili belgelere yer verdiğini belirtmek gerekir. 


Daha önce “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri”nin dilleriyle ilgili yaptığımız araştırmada onların dillerinin Türk dilleriyle akraba olduğu ispatlanmıştır (1).  Bu çalışmada ise, “Kraliyet İskitleri” ile Türk-Moğol halklarının geleneklerinin, kültlerinin ve psikolojisinin birbirleriyle ne kadar örtüştüğü tespit edilmeye çalışılacaktır. 


    
İSKİTLERDE VE TÜRK-MOĞOL HALKLARINDA CENAZE TÖRENLERİ


Herodot, İskit hükümdarlarının cenaze törenini tasvir ederken onların defnedildikleri mekânın, Boristen (Borysthenes) Nehri boyunca gittikten sonra en sonunda nehrin denize döküldüğü yerden kırk günlük mesafede bulunan Gerrhi adında bir mekân olduğunu ileri sürmektedir. Herodot’un sözlerine göre Gerrhi, “Kraliyeti İskitleri”nin hâkimiyeti altındaki en uzak mekândır.  


Herodot ayrıca, “Kraliyet İskitleri”nin vefat etmiş hükümdarları için yas tutarken ellerini ve kulaklarını çizerek kestiklerini; saçlarını kestiklerini (kazıdıklarını); alın ve burunlarını yırttıklarını ve sol ellerine ok sapladıklarını da belirtmektedir. Bundan sonra hükümdarın naaşı Gerrhi’ye giden yolda bir sonraki İskit kabilesine teslim edilir ve onlar da “Kraliyet İskitleri”nin yaptıklarının aynısını yaparlar. Böylelikle her kabile İskit usullerine göre hükümdar için yas tutarak defin sürecine iştirak eder. Bu şekilde İskitler, hükümdarlarının naaşını kabile kabile dolaştırarak ve her kabilenin yas tutmasını sağlayarak kutsal defin yerine varırlar. Sıradan İskitler de ölülerini bölgede kırk gün boyunca dolaştırdıktan sonra defnederler. 


Gerrhi’de hükümdarın defni sırasında beraberinde bir cariyesini, sâkisini, yani elinden içki içtiği şahsı, aşçısını, seyisini, muhafızını ve habercisini de gömdükleri dikdörtgen şeklinde büyük bir kabir kazarlar. Kabre ayrıca altın kaplar da konur. Daha sonra kabir, toprakla kapatılarak “kurgan” dedikleri büyük toprak tepe hâline getirilir. Hükümdarın defnedilmesinin birinci yıldönümünde, “Kraliyet İskitleri” tekrar kurgan dedikleri bu mezara dönerler ve hükümdarın en iyi 50 hizmetkârı ile en iyi 50 atını öldürüp mumyalarlar. Boyunlarından delip çıkacak şekilde gövdelerinden demir kazık geçirilen atların mumyaları daha önceden hazırlanmış olan ahşap kalıpların üzerine ayakları havada sallanacak şekilde yerleştirilir. Atın gövdesinden geçirilen kazık aynı zamanda hizmetkârın bütün omurgalarından da geçirilerek boynundan çıkarıldıktan sonra 50 hizmetkârın mumyaları, bu kazık sayesinde atlı konumunda atların üzerine yerleştirilir. “Kraliyet İskitleri”, “atlıları” böylece hükümdarın mezarı etrafında yerleştirdikten sonra mekânı terk ederler (2). 


Türklerin atalarının, Doğu göçmenlerinin defin törenleriyle ilgili günümüze kadar ulaşan ilk ve en eski belgeler, Çince kaynaklardır. Asya Hunları da, “Kraliyet İskitleri” gibi, hükümdarları öldüklerinde kullarını ve hizmetkârlarını öldürüp beraberinde defnetmişlerdir (3).  Avrupa Hunlarının defin törenleriyle ilgili bilgi veren Jordanes, Atilla’nın ölümü haberini alan Hun askerlerinin gelenekleri gereği saçlarını yolduklarını, gözyaşları kana karışsın diye yüzlerini derin yaralarla yaraladıklarını belirtmektedir (4).  
Görüldüğü üzere, Avrupa Hunlarının bu defin törenleri, Herodot’un anlattığı gibi, hükümdarlarının yasını tutarken kulaklarını çizen, saçlarını kazıyan, ellerini kesen, alın ve burunlarını yırtan, sol kollarını okla delen “Kraliyet İskitleri”nin defin geleneklerinin aynısıdır.


Türkler ve “Kraliyet İskitleri”nin defin törenlerindeki bu benzerlik, Göktürk İmparatorluğu için de söz konusudur. Göktürklerin hükümdarı Bilge Kağan’a ithaf edilen Orhun-Yenisey yazıtlarında, Li-Sun Tay-Sengun’un 500 erkeğin başında Kağan’ın defin törenine geldiğine dair bilgiler var. Onlar, bu defin merasimi için altın, gümüş ve güzel kokulu tütsüler getirirler. Sonra da defin sırasında bu 500 kişinin hepsi saçlarını keser, kulaklarını ve yanaklarını çizer ve kendi güzel atlarını vefat etmiş Kağan’a kurban ederler (5).   


“Kraliyet İskitleri” ve Moğolların geleneklerinin, hükümdarlarını nerede vefat ederse etsin atalarının defnedildiği özel mekâna defnetmeleri hususunda da aynı olması dikkat çekicidir. İskitlerde bu özel mekân, Gerrhi iken; Moğollarda Altay’dır. Moğolların defin törenlerini anlatan Marco Polo, Cengiz Han’ın yadigârlarının ve bütün büyük kağanların, nerede vefat ederlerse etsinler, defnedilmek üzere Altay’a getirildiğini belirtmektedir. Daha sonra da çok garip bulduğu bir hususa dikkatleri çeker: “Altay’a giden yolda Kağan’ın naaşına eşlik eden kervan, definden önce kırk gün boyunca karşılarına çıkan her kimseyi “Git, öbür dünyada Kağanımıza hizmet et” diyerek öldürürler (6). Bunun yanı sıra Kağan’a öbür dünyada lâzım olur düşüncesinden hareketle Kağan’ın en güzel atlarını da öldürürler”.  Aynı bilgiye Reşidüddin’in eserinde de rastlanmaktadır (7). 


Buna benzer bilgiler, Jordanes’in eserlerinde de vardır: “Atilla’nın defninden sonra bu vazifeyi üstlenen herkes öldürülür” (8).  


Türklerin defin törenlerini anlatan bütün kaynaklarda atların kurban kesildiğine dair bilgiler geçse de onların nasıl öldürüldüğüne dair bir kayıt yoktur. Türk-Moğol hükümdarlarının definleri sırasında atların nasıl öldürüldüğüne dair daha teferruatlı bilgiler, İbn-i Battuta’ya aittir. XIV. yüzyılın ortasında Çin’de seyahat eden İbn-i Battuta şahit olduğu, savaşta şehit düşen Türk-Moğol hükümdarının defin merasimini “El-Hansa” (Al-Khansa) adlı kitabında anlatmaktadır: 


“Hükümdarı bütün eşyalarıyla birlikte yerde kazılmış olan büyük bir kabre yerleştirdiler. Kabre ona ait bütün altın ve gümüş eşyaları, dört cariyesini, en sevdiği altı kulunu ve içecek dolu birkaç kabı beraberinde gömdüler. Sonra kabir, büyük bir tepe (kurgan) yüksekliğinde toprakla gömülerek kapatıldı. Ondan sonra da defin sürecine katılanlar, mızrak saplanmış dört at getirdiler. At öldürüldükten sonra gövdesine saplanan mızrak, boynundan delip çıkacak şekilde omurgalarından geçirildi. Sonra kazıkları tepenin üstünde bir yere yerleştirip, atları orada bıraktılar”.


Görüldüğü üzere, Türklerde vefat eden hükümdarların hürmetine öldürülmüş atların kazığa yerleştirilmesi usulü ile Herodot’un anlattığı “Kraliyet İskitleri”nin merasimleri aynıdır. İbn-i Battuta’da hükümdarın altı kulunun vazifelerine dair bir bilgi yok. Herodot’ta ise bunlardan beşi, vazifelerine göre sâki (hükümdarın elinden içki içtiği kimse), aşçı, seyis, silah taşıyıcı ve habercidir (9).     


Yukarıda zikredilen İskitlerin ve Türklerin defin törenleri arasındaki paralellik konusu, E.H. Minns ve F. Thordarson tarafından incelenmiştir (10).   J.A.Boyle, Oğuz, Kıpçak ve Moğolların yası tutulan şahısların atlarının kurban edilmesi geleneklerini tasvir eden Avrupa ve orta asırlardaki Doğu yazılı kaynaklarını incelemiş ve bu geleneği İskitlerin gelenekleriyle mukayese etmiştir (11). 


Herodot’un da zikrettiği, İskitlerdeki tahnit veya mumyalama uygulaması (12),  “Köroğlu”nun Türkmen nüshasında da geçmektedir (13).  T. Tarhan, Orhun yazıtlarına göre Kül-Tigin’in mumyalandığına dikkat çekmektedir. Tarhan, ilâveten İslâm’ı kabul ettikten sonra bile Türklerde mumyalama uygulamalarına devam edildiğine dair deliller getirir. Meselâ, II. Kılıç Arslan, III. Kılıç Arslan ve II. Süleyman Şah mumyalanmıştır (14). 


Bütün bu bilgileri şöyle özetlemek mümkündür: 

1) İskitlerde ve Moğollarda defin süresi 40 gün sürer; 
2) İskitler, Avrupa Hunları ve Göktürkler ölünün ardından yas tutarken saçlarını kesip, yüzlerini yırtarak çirkinleştirirler; 
3) İskitler, Oğuzlar, Kıpçaklar ve Moğollar ölüye bağışlanmak üzere atlarını aynı usulle kurban ederler; 
4) İskitler, Göktürkler ve Selçuklular, hükümdarlarını mumyalarlar.  



      
İSKİTLERDE VE TÜRK HALKLARINDA KAN YEMİNİ TÖRENLERİ


İskitlerin ve Asya Hunlarının geleneklerini inceleme neticesinde aşağıdaki paralelliklerin farkına varılmıştır. Bunlar aşağıda mukayese edilecektir. Herodot’ta şu bilgiler geçmektedir: 


“İskitlerde yeminle kutsallaştırılan bütün dostluk anlaşmaları şöyle yapılır: büyük toprak bir kupanın içerisine anlaşmanın taraflarının kanları ile karıştırılmış şarap doldurulur. (Bunun için de yemin edecek olanlar biz veya bıçakla derilerini çizerler). Sonra bu kaba kılıç, oklar, balta ve mızrak daldırırlar. Bu merasimden sonra uzun dualar okunup, yemin edenler ve orada bulunan ileri gelenler bu kaptaki kan karıştırılmış şaraptan içerler”. (15) 


Çin kaynaklarında geçen bilgiler ise şu niteliktedir: 

“Han Çang ve Çang Meng, Şan-Yu [Hunların hükümdarı] ve ileri gelen komutanlarıyla birlikte No Nehri’nin doğusunda bulunan dağa çıktılar. Orada beyaz bir atı boğazladılar. Şan-Yu Çing Lu kaması ve metal kaşığını çıkarıp, [atın kanını] şarapla karıştırdı. Sonra Lao-Şang Şan-yu (Lao-shang Shan-yu) tarafından öldürülmüş Yüeçi kabilesinin hükümdarının kafatasını kap olarak kullanıp, birlikte kan yemini şerefine şarap içtiler.” (16)


İskitler ve Asya Hunları hakkındaki bu iki bilgi şu hususlarda aynılık arz etmektedir: 

1) kaba kan karıştırılmış şarap konur; 
2) sonra aynı kaba silah daldırılır; 
3) yemine katılanlar bu şaraptan içmek suretiyle yeminli anlaşmayı tasdik etmiş olurlar; 
4) Asya Hunlarının yemin gelenekleriyle ilgili Çin kaynaklarından alınmış olan bu kısa bilgide İskitlerin gelenekleriyle büsbütün aynılık arz eden bir başka unsur da söz konusudur. 


Herodot’un tasvir ettiği İskit gelenekleri günümüze, Kırım’da Kül-Oba’daki bir İskit mezarının (kurganının) kazısı esnasında bulunmuş olan M.Ö. IV. yüzyıla ait altın resim şeklinde ulaşmıştır. Söz konusu resimde yanaklarını ve burunlarını birbirlerine yaklaştırarak kan yemini şerefine aynı kaptan şarap içmekte olan iki İskit tasvir edilmiştir (17).  Hunlarla ilgili metinlerde ise “Onlar birlikte kan yemini şerefine içtiler” cümlesinden de anlaşılacağı üzere aynı şarap içme usulüne şahit oluyoruz.  



İSKİTLERDE VE TÜRK HALKLARINDA GANİMET GELENEĞİ (KAFATASI KÜLTÜ)


Yukarıda da belirtildiği gibi, Çince kaynaklarda Hunların yemin merasiminde içki kabı olarak düşmanın kafatasının kullanılması geleneği söz konusudur. Sima Qian, Hunların Yüeçi halkını mağlup ettikten sonra, onları Batı’ya doğru nasıl kovduklarını; hükümdarlarını öldürüp kafatasından nasıl içki kabı (kupa) yaptıklarını çok teferruatlı bir biçimde tasvir eder.(18)


Herodot’ta da aynı şekilde İskitlerin, mağlup olmuş düşmanlarının kafataslarını ziyafetlerde içki kabı olarak kullandıkları zikredilmektedir. Herodot şöyle yazmaktadır: 


“İskitlerin askerî gelenekleri böyledir: Her düşmanıyla olmamakla beraber en acımasız düşmanlarının kafataslarıyla böyle muamele ederler: evvelâ kafatasını kaşlara kadar kesip, temizlerler. Fakir birisi kafatasını, dışından ham sığır derisiyle kaplayarak kullanır. Zengin insanlar ise evvelâ kafatasını ham deriyle kaplarlar, sonra kabın içini altınla yaldızlarlar. İskitler, kardeşler arası kavgada veya mahkemede birinin diğerine galip gelmesi söz konusu olduğunda, kendi akrabalarının kafataslarıyla bile aynı şekilde muamele ederler. Çok saygın misafirlerin ziyareti esnasında ev sahibi, sofraya böyle kafataslarını koymakla, bu akrabalarının onun düşmanı olduğunu ve onların üstesinden geldiğini misafirlerine hatırlatmak ister. Bu davranış, İskitlerde yiğitlik addedilir”. (19)


Böylelikle İskitlerin de, aynen Asya Hunları gibi, kafatası avcıları oldukları anlaşılmaktadır. Herodot’un anlattıklarından ve Çince kaynaklardan da anlaşılacağı üzere, bu barbarca gelenek İskitlerde ve Asya Hunlarında gurur meselesi idi. Aynı zamanda kafatası avcılığı, bir nevi kumandanın, askerlerinin savaşta ne kadar iyi savaştıklarını denetleme yoluydu. Aşağıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, ganimetler İskit askerleri arasında öldürdükleri düşman sayısına göre üleştirilmiştir.


“İskitlerin askerî gelenekleri şu şekildedir: İskit, ilk düşmanını öldürdüğü zaman onun kanını içer. Savaşta öldürdüğü düşmanlarının hepsinin kafataslarını hükümdara getirir. Zira sadece düşmanlarının kafataslarını getiren asker ganimetten payını alabilir, aksi hâlde hiçbir şey alamaz”.(20)  Kafatası avcılığı, ayrıca toplumda itibar kazanma imkânı da sağlardı. Bunu, Herodot’un aşağıdaki yazısından anlamak mümkündür:


“Her hükümdar yılda bir defa kendi bölgesinde şarap karıştırmak için kap hazırlatır. Bu kaptan sadece düşmanını öldürenler içebilirler. Henüz kendilerine düşman öldürmek nasip olmayanlar ise bu kaptan içemezler. Mahcup ve şerefsiz olarak bir kenarda otururlar. İskitler için bundan daha utanç verici bir şey yoktur. Aksine düşmanını öldürenlere ikişer kupa içki getirilir ve onlar da iki kupayı üst üste (bir defada) içerler.” (21)


Aynı bilgi, Çin tarihçisi Sima Qian’ın Asya Hunları ile ilgili yazdıklarında da vardır: “Savaştan sonra düşmanlarının kellesini alan veya düşmanlarını esir alan (Hunlar), bir kupa şarapla ödüllendirilirler ve onlara, kazandıkları ganimetleri kendileri için bırakmalarına izin verilir”. (22)


Orta asırlarda düşman kafatasının içki kabı olarak kullanılması geleneği, bozkır Türk halklarında devamını bulmaktadır. Meselâ, Günah Çıkartıcı Teofanes’a göre Bulgarların hükümdarı Krum Han, mağlup ettiği Bizans İmparatoru Nikeforos’un kafatasından gümüş kaplamalı içki kupası hazırlatmıştır.(23)  Tarihçi Nestor (Nestor the Chronicler), “Povesti Vremennıyh Let” (Geçmiş Yıllar Kıssası) adlı eserinde, Peçeneklerin Hanı Kurya’nın Kiev Büyük Knezi Svyatoslav’ı mağlup edip, kafasını uçurduğunu ve kafatasından kıymetli metallerle kaplı içki kabı yaptırdığını belirtmektedir. (24)


Ayrıca şu da unutulmamalı ki, kafatası kültü, eski zamanlardan beri dünya arkeolojisi ve mitolojisinde de çok yaygın olan bir külttür. Azerbaycan’da Azıh Mağarasında 300.000 yıl öncesi Alt Paleolitik dönemine ait, içinde ayı kafataslarının saklandığı gizli bir yer bulunmuştur. Bu kafataslarından birinde birbirlerine paralel yedi çizgi sıralanmış, en üstte (sayı birimi göstergesi olarak) enlemesine bir çizgi çizilmiştir.(25)  İster öküz ve kızıl akbaba gibi hayvan kafatası ister insan kafatası kültünün izlerine, insanlığın en eski kültürlerinden olan M.Ö. VIII-VII binyıllara ait Türkiye’nin Çatalhöyük ve Çayönü gibi en eski yerleşim merkezlerinde (komplekslerinde) de rastlanmaktadır.(26)  


Kafatası, içki kabı olarak yaygın bir şekilde Tibet’te kullanılmıştır. B. Laufer, farklı milletlerin farklı dönemlerde kafatası kullandıklarına dair geniş bilgi toplamıştır. Onun araştırmalarından, akrabalarının ve arkadaşlarının kafataslarını içki kabı olarak kullanan Amerika ve Avustralya kabileleri de dâhil olmak üzere, dünyadaki bütün halklarda bu kültün olduğu anlaşılmaktadır. Bununla beraber Laufer’in örnek verdiği bazı benzetmelerin esasa dayandırılmadığını da belirtmek gerekir. Meselâ, Edda’da kafatasının içki kupası olarak kullanılması kültüne dair bulunduğu atıf doğrulanmamıştır.(27)  Diğer araştırmacı A.L. Andrews, Odin’e akıl veren (ve konuşan) Mimir başından (kafatasından) hareketle Edda’da Mimir kafatasının içki kabı olarak kullanıldığına dair aynı şeyleri ispat etmeye çalışır.(28)  Daha sonra J. Lindow, bu yorumlamayı “romantik” bularak Mimir kafasının (kafatasının) içecek kabı olarak kullanıldığına dair gerçeğe dayalı hiçbir delilin bulunmadığını belirtmiştir. (29)


Yukarıda mezkûr delillerden hareketle kafatası kültünün her kavme mahsus “yerel” özellikler taşıdığı kanaatine varmak mümkündür. Hayvana veya insana ait kafatası akıl almak için kullanıldığı gibi, içecek kabı olarak da kullanılmış olabilir. İçecek kabı olarak kullanılan kafatasları düşmana veya arkadaşa ait de olabilir. Ayrıca zaman faktörünü göz önünde bulundurmak gerekir ki, zamanla bu kültün aynı halkta bile şekil değiştirmesi mümkündür.


Kafataslarının bu tür özelliklerinin incelenmesi, kafatası kültünün “yerel” özelliklerinin tespit edilmesine imkân sağlar. Yukarıda zikredilen bilgilere dayanarak sadece Hunlara ve İskitlere mahsus kafatası kültünün özellikleri üzerinde durmak istiyoruz:


1) İskitler ve Hunlar, düşmanlarının kafataslarını savaş ganimeti olarak biriktirmişlerdir; 
2) İskitler ve Hunlar düşmanlarının kafataslarını değerli metallerle kaplayarak içecek kabı olarak kullanmışlardır; 
3) savaşta düşmanlarının kellesini alan İskitler ve Hunlar, toplumda itibar kazanmış ve bir kupa şarapla ödüllendirilmişlerdir; 
4) savaşta düşmanlarının kafasını uçuran İskitlerin ve Hunların savaşta kazandıkları ganimetler kendilerine bırakılmıştır; 
5) İskitlerde ve Hunlarda kafatası kültünün kutsal önemi gibi, aynı zamanda askerlerin savaşta ne kadar iyi savaştıklarını denetlemeyi sağlayan pratik yönü de olmuştur.    


Şunun altını bir daha çizmek gerekir ki, İskitlerdeki ve Hunlardaki ancak bu benzerliklerin tamamı bir araya getirildiğinde, bu iki halkta kafatası kültünün aynı özelliklere, en önemlisi de bu kültün özgünlüğüne işaret etmektedir.  



İSKİTLERİN VE TÜRK HALKLARININ DİNLERİNDE KILIÇ KÜLTÜ


İskitlerin ve Hunların Dinlerinde Kılıca Tapma
Herodot, İskitlerin Ares’e tapma sürecini şöyle tasvir etmektedir: 


“İskitlerin her bölgesinde Ares için, açık bir mekânda çalı çırpıdan dağlar şeklinde birbirlerinin üzerine yığılmış üç aşamalı ve uzunluğu ile genişliği hemen hemen aynı, ama yüksekliği uzunluğuna ve genişliğine nispeten daha az olan mabetler dikilir. En üstte üç tarafı düz olan, dördüncü tarafında da girişi olan dikdörtgen şeklinde bir alan oluşturulur. Kötü hava durumlarında bu inşaat daima çöker. Dolayısıyla her yıl buraya yüz elli yük çalı çırpı getirilir. Her tepenin başına eski demir kılıç yerleştirilir. İşte bu kılıç, Ares putudur. Bu kılıca her yıl diğer Tanrılara olduğundan daha fazla at ve büyükbaş hayvan getirilip kurban kesilir”.(30)


Pan Ku’nun derlediği “Han Şu”(31)  ve onun daha sonraki ilâvelerinde Asya Hunlarının kılıca taptıklarından bahsedilmektedir. Kao Chu-hsun özellikle bu konuyu ele aldığı makalesinde bütün bu bilgileri bir araya getirmiştir. Bunlara aşağıda yer verilecektir. 

   
Ch’ing hanedânından Wang Hsien Chien “Coğrafya ile ilgili Risale”nin ilâvesi olan “Han Şu”da şöyle yazmaktadır: “Hükümdâr Hsiu Chu’nun (başka bir ifadeyle Siu Tu) Gökyüzüne tapmak için hazırlanan metal askerleri ve Ching Lu kaması için Xiongnu (Hsiung-nu) ile ilgili kayıtlara bakınız”.(32)  Xiongnu (Hsiung-nu) ile ilgili kayıtlarda, Hunların hükümdarı Lao-Şang Şan-yu’nun iki Çin elçisiyle beraber dağ tepesine çıktığı, orada beyaz bir atı öldürdükleri ve hükümdarın, atın kanına şaraba bandırılmış Ching Lu kamasını daldırdığına dair yukarıda bahsedilmiş olan bilgiler bulunmaktadır. (33)        


Çince kaynaklardan alınmış olan bu iki kayıtta, “ching lu”nun, “kılıç” veya “kama” anlamına gelen Türkçe bir kelimenin Çince eski fonetik karşılığı olduğu belirtilmektedir. Kao Chu-hsun, makalesinde “ching-lu” kelimesinin anlamını geniş bir şekilde ele almaktadır. F. Hirth, K. Shiratori ve B. Karlgren’le aynı fikirde olan Kao Chu-hsun, “l” ve “r” ünsüzlerinin birbirine dönüşebilirliğine de dayanarak “ching-lu”nun çift yüzlü kama anlamında kullanılan Türkçe “kyngrak/qingrak” ve Moğolca “kingara” kelimelerinin Çince fonetik karşılığı olduğunu ileri sürmektedir.(34)  Bu tür kamalara Yunanlılar “akinakes” diyorlardı. Daha önce de bahsedildiği gibi, Herodot’ta da İskitlerin kılıca taptıklarına dair kayıtlar vardır. Kao Chu-hsun, Han hanedânının tarihi olan “Han Şu”yu, bu kitabın Çinli tarihçiler tarafından düzenlenmiş olan daha sonraki ilâvelerini ve kutsal (ilahî) kılıçla ilgili çağdaş araştırma çalışmalarını esas alarak İskitler ve Hunlarda kutsal kılıç kültünün aynı olduğunu belirtmektedir.   


Kao Chu-hsun’a göre Sima Qian, eski Hunların dokuz kat Gök’e  (gökyüzünün dokuz tabakasına) taptıklarına işaret etmektedir. Bu dokuz tanrıdan sadece bir tanesine, kutsal Ching-Lu kılıcına sunaklar dikmişlerdir.(35)  İskitler de sadece kılıç tanrısı olan Ares’e sunaklar dikmişlerdir.(36)  Hunlarda ve İskitlerde ching-lu kılıcı, insan biçimindeki Savaşçı Tanrı kültüyle özdeşleştirilmektedir. Bunun delillerini şu aşağıdaki alıntılarda bulmak mümkündür.   


“Coğrafya ile ilgili Risale”nin ilâvesi olan “Han Şu”da: “Yun Yang’da (37) hükümdâr Hsiu Chu’nun, gökyüzüne tapmak için dikilmiş olan metal [veya altın] askerleri ve üç Ching Lu Shen mabedi vardır” denmektedir. “Han Şu”daki “Kurban Risalesi”nde geçen diğer kayıtta da: “Yun Yang’da hükümdâr Hsiu Chu’nun hürmetine kurban kesmek amacıyla dikilmiş olan üç Ching Lu Shen mabedi vardır” denilmektedir. Hsiu Chu, Batı Hunlarına ait kabilelerin hükümdarıdır. (38)


Böylece yukarıda mezkûr Çince kaynaklardan alınmış olan kayıtlara dayanarak “Göklerin metal [altın] savaşçısı”nın, başka bir ifadeyle “Metal tanrı”nın ve “kutsal Ching Lu kaması”nın aynı İlah’ın anlamsal hipostazı olduğunu, daha doğrusu Hunlarda da, İskitlerin Ares’ine benzer Savaş Tanrısı olduğunu tespit etmek mümkündür.


Geriye sadece son meseleyi açıklığa kavuşturmak kalıyor. “Han Şu”daki “Kurban Risalesi”nden alınan yukarıda verdiğimiz alıntıdaki, Ching Lu mabetlerinin hükümdar Hsiu Chu’nun hürmetine kurban kesmek için dikildiğine dair görüşe katılmıyoruz. “Han Şu”nun 96.bölümünde Çin kumandanı Piao Chi’nin (başka bir ifadeyle Huo Qubing) Çin’e göre daha batıda olan Hunların topraklarını fethettiğinden, Hun kabilelerinin hükümdarları Hong Ye’yi ve Hsiu Chu’yu teslim olmaya zorladığından ve sonra bu fethettiği yerlerde ilk defa kaleler inşa ettiğinden bahsedilmektedir.(39)  “Han Şu”nun 68.bölümünde M.Ö. 121 yılının yazında kumandan Huo Qubing’in Çin’e göre daha batıda bulunan topraklara saldırıp, Hunların hükümdarı Hsiu Chu’nun taptığı Altın Gökyüzü Adamını ele geçirerek Batı Hunlarını mağlup ettiğine dair bilgiler vardır.(40)  Hunların hükümdarı (Şan Yu), kendisine bağlı iki kağanın Çin’e karşı koyamadığını duyunca öfkelenip onları öldürmeye karar verir. Ölesiye korkan kağanlar Çin’in hâkimiyeti altına girmeye karar verirler. Ancak daha sonra Hsiu Chu kararından döner ve Hong Ye onu öldürdükten sonra Hsiu Chu’nun ordusunu kendi ordusuna katarak Çin’e teslim olur. Çin imparatoru onu tahtından eder ama unvanını bırakır. Hsiu Chu’nun ailesi ise köleleştirilir. O zaman 14 yaşında olan oğlu Mi-ti Sarı Kapıların ahırına imrahor olarak tayin edilir. Çinliler Mi-ti’ye, babası Hsiu Chu’nun altın savaşçı heykeli (chin jen) yaptırmasından dolayı Chin Mi-ti adını verirler. “Chin”, “altın” anlamına gelmektedir . (41) Daha sonra Chin Mi-ti imparatorun sağ kolu olur ve sarayda yüksek konuma gelir.(42)      


Kao Chu-hsun, Yun Yang’daki Ching Lu kaması için yapılmış mabetlerin Hsiu Chu ailesinin değil, bütün Hunların mabetleri olduğu görüşünde ısrar etmektedir. Bunun delili de şu aşağıdaki hususlardır: Birincisi, yukarıda bahsedildiği gibi, Altın Gökyüzü Savaşçısı’nın (Adamının), Hunların hükümdarı Hsiu Chu daha hayattayken ele geçirilmiş olması gerçeğidir. Bu, Demir Savaşçı ve Kılıç kültlerinin, hükümdarları Hsiu Chu öldükten sonra Hunlar tarafından oluşturulmayıp hükümdarın vefatından çok önce de varlığını sürdürdüğünü ispatlamak için yeterli bir gerekçedir. İkincisi de, Yun Yang’daki Ching Lu kaması için dikilmiş mabetlerin temellerinin, M.Ö. 61 yılında yani hükümdâr Hsiu Chu’nun vefatından 60 yıl sonra; M.Ö. 85 yılında vefat eden oğlu Chin Mi-ti’nin ölümünden 25 yıl sonra; Çin İmparatoru Wu’nun vefatından bir yıl sonra atıldığı gerçeğidir.(43)  Kao Chu-hsun’un görüşüne katılarak şunu ilâve edebiliriz ki, “Kurban Risâlesi”nde Ching Lu kaması için dikilmiş mabetlerin Hunların hükümdarı Hsiu Chu’nun ismiyle bağdaşlaştırılma sebebi, Hunların savaş tanrısı ile hükümdarlarının isimlerinin aynı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da hükümdar Hsiu Chu’nun ismini, Hunların savaş tanrısının adından aldığı anlamına gelmektedir.(44) 


Iskit ve Avrupa Hunlarının dinlerinde kılıca tapma

Priskos’a (Romalı Priscus’a) atıfta bulunan Jordanes’in örnek verdiği Avrupa Hunlarının efsanesine göre, savaş tanrısı Mars’ın kılıcına hâkim olan Atilla kendini dünyanın hükümdarı olarak ilân eder.

“Zaten kendinden emin olma özelliğine sahip Atilla’nın kendine güveni, İskit hükümdarları arasında her zaman kutsal olarak saygı duyulan Mars’ın kılıcını bulduktan sonra daha da artar. Tarihçi Priskos kılıcın hangi şartlarda ve nasıl bulunduğunu şöyle anlatır: Çoban, sürüsünden bir düvenin topalladığını fark eder ancak yarasının sebebinin ne olduğunu anlayamaz. Endişeli çoban kan izini takip eder ve otlarken yanlışlıkla düvenin ayakları altında çiğnenmiş kılıca rast gelir. Çoban, kılıcı toprak altından kazıyıp çıkartır ve Atilla’ya götürür. Atilla, buna çok sevinir. Bundan kendisinin dünyaya hâkim olacağı anlamını çıkartarak kılıcı memnuniyetle kabul eder. Atilla, Mars’ın kılıcının bütün savaşlarda ona zafer kazandıracağından emindi”. (45)


Otto John Maenchen-Helfen’e göre (Almancası: Otto Mänchen-Helfen), bu olay Priskos’un ağzından anlatılan bir başka Yunanca kaynakta (Constantinian Exerpts) da mevcuttur. Kılıcın aranıp bulunma sürecinin kısa ve öz anlatılmasına rağmen kılıcın kendisi çok teferruatlı bir biçimde tasvir edilmektedir. “Kılıç [Atilla’nın bulduğu Mars’ın Kılıcı], Savaşların Tanrısına inanan İskit hükümdarları arasında saygı duyulan kutsal bir kılıçtı. Ancak [kılıç] çok eski zamanlarda kaybolmuştur.” (46)

Bu alıntıda Herodot’un anlattığı İskitlerin ilk hükümdarı Kolaksay tarafından elde edilen gökten düşmüş yanan kılıçla ilgili mit söz konusudur.   


“Köroğlu” destanının Azerbaycan versiyonunda destanın kahramanı olan Köroğlu’nun kılıcının, yıldırım misali gökten düşmüş ilahî (kutsal) metal parçasından yapıldığı anlatılmaktadır. (47)  


Otto John Maenchen-Helfen’in araştırmalarında Ortaçağ Türk halklarının nasıl kendi kılıçları üzerine yemin ettiklerine dair birkaç örnek daha mevcuttur. (48) 



İskitlerin, Asya Hunlarının ve Avrupa Hunlarının Dinlerinde Kılıç İçin Kurban Kesme



Herodot, İskitlerin Ares için kurban kesmeleriyle ilgili olarak şunları yazmaktadır: 


“İşte bu kılıca her yıl diğer Tanrılara kesilen kurbanlardan daha çok sayıda at ve büyükbaş hayvan kurban kesilir. Ayrıca her yüz esirden biri kurban edilmeye mahkûmdur. Ancak esirlerin kurban edilmesi, hayvanların kurban edilme usulünden farklı bir merasimle gerçekleştirilir. Esirin başına önce şarap serpilir, sonra kabın üzerinde başı kesilir (boğazlanır). Sonra da kanı çalı çırpı yığınının bulunduğu yukarıya götürülür ve orada bu kan kılıca serpilir. Yukarıda durum böyle iken o yığının altında, yani mabedin alt kısmında şöyle bir merasim yapılır: Boğazlanmış kurbanların sağ kolunu omzuyla birlikte kesip havaya fırlatırlar; diğer kurbanlık hayvanlar da kesildikten sonra merasim biter ve herkes dağılır. Kurbanın kolu düştüğü yerde kalır, cesedi ise ayrı bir yerde durur”. (49)


İskitlerin ve Hunların kılıca kurban kesme gelenekleri arasında şöyle benzerlikler tespit ettik:


1) Hunların hükümdarı Lao-Şang Şan-yu’nun bir kapta beyaz atın kanını şarapla karıştırıp, bu karışıma da Ching Lu kamasını daldırdığına dair Çince yazılı kaynaklarda geçen bilgilerden, Hunların da aynen İskitler gibi kutsal kılıç için kurban kestikleri anlaşılmaktadır.(50) 


2) Hunlar da İskitler gibi, kutsal kılıca esir kurban etmişlerdir. “Han Şu”da Hunların, Çin generali Li Guang’ı (Li Kuang) silah için kurban ettiklerine dair kayıtlar vardır. Kao Chu-hsun, N. Egami’ye atıfta bulunarak “Kan Şu”da geçen “Silah için kurban kesme” ifadesinin “Ching Lu” kaması için kesilen kurban olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.(51)  


3) İskitler, esirleri Ares’e kurban olarak keserken önce kafalarına şarap döküp sonra bir kap üzerinde gırtlaklarını keserler. Şarapla karışmış kan kaba akıtıldıktan sonra bu karışım kutsal (ilahî) kılıcın üzerine dökülür.(52)  Hunlar, Ching Lu kılıcı üzerine yemin törenini gerçekleştirirken bir kaba kan ve şarap koyduktan sonra bu kaba Ching Lu kamasını daldırırlar.(53) 


Bütün bunlardan şu neticeye varmak mümkündür: 
1) İskitler de, Asya Hunları ile Avrupa Hunları da kılıca tapmışlardır; 
2) hem İskitlerde hem Asya Hunları ile Avrupa Hunlarında da kılıç tanrısı, insan kılığındaki Ares/Mars/“Metal Savaşçı”dır; 
3) İskitler de Hunlar da sadece kılıç tanrısına sunaklar dikmişlerdir; 
4) İskitler de Hunlar da (kutsal) kılıç için atları ve esirleri kurban olarak kesmişlerdir; 
5) İskitler de Hunlar da kurbanların kanlarını şarapla karıştırmışlardır; 
6) gökten düşmüş yanan “Kolaksay kılıcı” ile ilgili İskit miti, Türk halklarının destanlarında da mevcuttur.  

      

İSKİTLERDE VE TÜRK HALKLARINDA ANTİ ASİMİLASYON PSİKOLOJİSİ


Herodot’un “Tarih”inde İskitlerin asimilasyona karşı tahammülsüzlük psikolojisini resmeden iki olay mevcuttur. Birincisi, İskitlerin düşmanlarına karşı stratejik üstünlük elde etmelerini sağlayan ihlâl edilemez göçebe hayat tarzıdır.


“Tanıdığımız bütün halklar arasında sadece İskitler, insan hayatı için en önemli sanata sahiptirler. Bu sanat, kendine saldıran hiçbir düşmanın kurtulmasına imkân bırakmamalarından ileri gelmektedir. Ayrıca kendileri buna izin vermedikçe onları geçmek, onların üstesinden gelmek de mümkün değildir. Zira İskitlerin ne şehirleri, ne de kaleleri vardır, evlerini yanlarında taşırlar. İskitlerin hepsi güzel at biner ve ok atarlar; tarımla değil hayvancılıkla uğraşırlar; evleri, çadırlardır. Böyle bir halkın ele geçirilmesi ve yenilmesi hiç mümkün mü? İskitlerin bu özelliklerinde tabii olarak onların topraklarının ve nehirlerinin de payı vardır”. (54)


İkincisi, İskitlerin, atalarından devam ede gelen örf-adetlerine sımsıkı bağlı olmalarıyla ve diğer yabancı halkların geleneklerini benimseyen kendi kandaşlarını ağır bir şekilde cezalandırmalarıyla ilgilidir. Bunun ne anlama geldiğini açıklamaya çalışacağız.


İskit hükümdarlarından Anaharsis (Anacharsis) ve Skil (Scyles, Skyles) diğer halkların hayat tarzı ve geleneklerini uyguladıkları için kendi kabileleri tarafından öldürülmüşlerdir. Herodot’un anlattığına göre Anaharsis çok seyahat eden ve farklı halkların bilgelik sırlarına erişmeye çalışan birisidir. Anaharsis seyahati sırasında, yabancı bir ülkedeki Tanrıça’ya ülkesine sağ salim döndüğü takdirde kendisi için ayin yapacağına dair yeminde bulunur. İskitya’ya dönünce “Ağaçlar Mekânı” olarak bilinen Giley adlı bir yere saklanır. Ayini orada yapar. Ancak onu gören İskitler hükümdar Savliy’e haber verirler. Savliy bu haberi duyar duymaz olay yerine varır ve yabancı örf-adetlere uyduğu için kendi elleriyle kardeşini (55)  öldürür.(56)        


Herodot daha sonra aradan yıllar geçtikten sonra İskit hükümdârı Skil’in başına da aynı şeylerin geldiğini yazar. Skil’in babası İskit hükümdârı Ariapites (Ariapeithes); annesi ise Yunanlı birisidir. Annesi, Skil’e Yunancayı ve yazmayı öğretir; bunun yanı sıra Yunanca olan her şeye karşı sevgi beslemesine vesile olur. Skil, hükümdâr olduğu zaman sık sık Boristen’e gider. Şehre girerken Yunan kıyafetini giyer. Skil, Boristen’de evlenip kendine bir ev yapar. Orada bazen bir ay bazen de daha fazla kaldıktan sonra şehirden ayrılır. Tekrar İskit kıyafetlerini giyerek bozkırdaki topraklarına döner. Tabii olarak İskitler, deliliğe yol açan Tanrı’ya tapmanın ahmaklık olduğu düşüncesiyle Yunanlıları, Bacchanalia ayinine olan tutkularından dolayı kınarlar. Bir keresinde Skil, Bacchanalia ayinine katılır. Bunu gören Boristen ahalisinden birisi, İskitlerin dalga geçtikleri Yunan geleneklerini kendi hükümdarlarının benimsediğini İskitlere haber verir. Haberi ulaştıran adam İskitleri gizlice Bacchanalia’nın yapıldığı yere götürür. İskitler orada Yunan kıyafetini giyip, Yunan müzik aletini çalan kendi hükümdarlarını görünce hemen şehri terk ederler. Bu haberi bütün orduya yayarlar. Bundan sonra halk ayaklanır, Skil’in baba tarafından kardeşi olan Oktamasad’ı (Octamasadas)  hükümdar olarak seçer. Skil, İskitlerin elinden kurtulamaz. Oktamasad onun kellesini alır. Bu olayı özetleyen Herodot: “İskitler geleneklerine o kadar sıkı bağlılar ki, başka kültürlere ait bir geleneği benimseyenleri en ağır cezaya tâbi tutarlar” diye yazmaktadır.(57)


İlk bakışta Herodot’un yazdıklarından bir toplum olarak İskitlerin psikolojik özellikleriyle ilgili kesin bir sonuç çıkarmak mümkün olmayabilir. Ancak daha teferruatlı tahlil yapılarak İskit ve diğer göçebe halkların toplumsal ve psikolojik özellikleri karşılaştırıldığında şu sonuçlara varmak mümkündür:

- İskit toplumunun psikolojik özellikleriyle ilgili Herodot’un anlattığı iki olayda, birbirlerinden ayrı ele alınamayan bir bütün sistem söz konusudur.

- Bu iki psikolojik tespit, birbirleriyle bağlıdır ve İskitler için bu, erimeye (asimilasyona) karşı bir nevi koruyucu bariyer niteliğindedir.


Bu görüşleri desteklemek için, Hunların yabancı olan her şeye karşı tahammülsüzlükleriyle ilgili Han Hanedânı devrinden kalma Çince yazılı kaynaklara başvurulabilir.


Çin tarihçisi Sima Qian, M.Ö. 174 ve 161 yılları arasında Hunların hükümdarı Lao-Şang Şan-yu ile danışmanı Çung-Hang Yueh arasında geçen şu diyaloga yer verir (58): 


“Han (Çin) imparatorluğunun ipeği ve yemeği Hunların hoşuna giderdi. Danışmanı Çung-Hang Yueh, Hun hükümdârı Şan-yu’ya dönüp şöyle dedi: “Hunlar, Han imparatorluğu hâkimiyeti altındaki her hangi bir halktan nüfusça daha azdır. Ancak Hunlar, kendi yemekleri ve kıyafetlerine sahip olmaları sayesinde çok güçlüdürler ve hiçbir şeyden dolayı Han İmparatorluğu’na bağlı değildirler. Şan-yu, Çin yemeklerini benimsemeye ve Hunların geleneklerine değişiklik getirmeye çalışıyor. Bu sebeple, Han buraya kendi mallarının beşte birinden daha az bir kısmını gönderse bile neticede amacına ulaşır ve bütün Hun halkını köleleştirmeyi başarır”. “Bugünden itibaren, yani Han’ın ipeğini elde ettiğiniz günden itibaren üzerinize giyip çalılar ve dikenler arasında at üstünde koşturun. Pantolonlarınızın ve kaftanlarınızın ne kadar çabuk paramparça yırtıldığını herkes görür ve ipekten yapılmış giyimin keçe ve deriden yapılmış giyimle kıyaslanamayacağını anlar. Aynı şekilde Han’ın yemeğini aldığınız zaman da onu atın ki, halk Han yemeğinin süt ve kımız kadar kullanışlı ve lezzetli olmadığını anlasın”.  (59)


Bu diyalogdan da anlaşılacağı üzere, Türk halklarının yabancı kültüre ait hayat tarzını reddedişi, aslında bir nevi bağımsızlıklarını koruma mekanizmasıdır. Asya Hunları bağımsızlıklarını, ihtiyaçlarını kendi iktisadî imkânlarıyla karşılamaları sayesinde koruyabilmişlerdir. Hunlar, Çin İmparatorluğu’na bağlı değillerdi. Türk halklarında yabancı kültüre ait örf-adetleri ve töreleri inkâr etme prensibi, Hunların millî ideolojisinin olmazsa olmaz unsurlarından biri olmuştur. Daha sonraki döneme ait Orhun-Yenisey yazıtlarında buna dair örnekler mevcuttur:


“…altını, gümüşü, ipeği, ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öyle yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötülüğü o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti, öleceksin! Orada kötü kişi öyle öğretiyormuş: Uzak ise kötü mal verir, yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş. Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına gidip, çok insan öldün! O yere doğru gidersen, Türk milleti, öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiçbir sıkıntın yoktur. Ötüken yerinde oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın.(Güney Cephesi, 5-8.satırlar) (60)


Çin İmparatorluğu’nda Çin’in hayat tarzını kabul edenleri teşvik etme geleneği vardı. Bu, Türk halklarının yavaş yavaş göçebe hayat tarzından yerleşik hayat tarzına geçmelerine ve neticede onların sıkça asimilasyona uğramalarına yol açmıştır. Çin medeniyetinin etkisi altında kalanlar, Doğu’nun “Anaharsis”leri ve “Skil”leriydi. Herodot’tan bin yıl sonra yazılmış olan Kül-Tigin yazıtlarından da anlaşılacağı üzere, İskit ve Türklerin psikolojik özelliklerinde aynılık söz konusu idi. Bu benzerlikleri destekleyen bir başka kayıt da, Kül-Tigin’in ağabeyi Bilge Kağan ile danışmanı Tonyukuk arasında geçen bir diyaloga atıfta bulunulan Tang hanedanının tarihinden alınmış fragmanlarda bulunmaktadır:


“Kendisine teslim edilen çok sayıda Çinli mülteciye sahip olan Bilge Kağan, yeni şehirler ve mabetler inşaat etmeyi düşünür. Tonyukuk: “Bu, büyük bir hata olur. Türklerin nüfusu çok azdır, Tang (Çin) halkının yüzde biri kadar olamaz. Onlara karşı koyabilmemizin tek şartı, göçebe hayat tarzımızdır. Biz su ve otlaklar ararız; ama ikamet ettiğimiz belirli bir yer yoktur. Üstelik hareketli hayat tarzımız var: herkes savaş sanatı eğitimini almış, ok atabilir ve avlanabilir. Zayıf düştüğümüz zaman geri çekilip, dağlarda veya ormanlarda saklanabiliriz. Tang’ın çok sayıda askerinin olmasının bizim için bir tesiri yoktur. Şayet şehirler inşaat etmeye başlarsak ve hayat tarzımızı ve örf-adetlerimizi değiştirmeye başlarsak o zaman Tang, bizi “yutacaktır”. Ayrıca mabet geleneği, insanlara cömert ve zayıf olmayı öğretir. Bu ise, savaş sanatının gelişmesi ve iktidar mücadelesi için iyi değildir. Dolayısıyla bütün bu dediklerin yapılmamalıdır.” Bilge Kağan bu görüşe katılır.” (61)


Görüldüğü üzere, Türklerin yabancı kültürlere ait her şeyi reddedişinin sebebi vardır: atalarından devam ede gelen hayat tarzlarını kaybetme ve hem askerî hem de kültürel olarak zayıf düşme tehlikesidir. Askerî olarak zayıf düşmekten kasıt, ordunun ve askerlerin mücadeleci niteliklerini kaybetmesi ise; kültürel olarak zayıf düşmekten kasıt, sayıca çok az olmalarından kaynaklanan asimilasyon (erime) korkusudur.


Böylece, esas aldığımız Yunanca, Çince ve Türkçe yazılı kaynaklarda yer alan bilgileri şöyle özetleyebiliriz: 

1) İskitler de Göktürkler de göçebe hayat tarzlarını, düşmanlarına karşı askerî üstünlük elde etmek için kullanmışlardır ; yerleşik hayat tarzı yaşayan halklara nispeten sayıca daha az olan İskitler ve Göktürkler, göçebe hayat tarzını askerî güçlerinin zayıf düştüğü dönemlerde koruyucu bariyer olarak kullanmışlardır; 
2) İskitler, Hunlar ve Göktürkler asimilasyona uğramamak ve kendilerinden sayıca daha çok olan yerleşik halkların kültürel tesiri altında kalmamak için örf-adetlerine sıkı bağlı kalmış ve yabancı kültüre ait gelenekleri benimseyenleri ağır cezaya tâbi tutmuşlardır; 3) İskitler, Hunlar ve Göktürkler anti asimilasyon psikolojisi bakımından aynı özelliklere sahiptiler.






Çifte Kurt - Saka/İskit - MÖ.5.yy-3.yy
Olon-Kurin Gol Kurganı
Altay Dağları Moğolistan





Böylece, şöyle tespitlerde bulunabiliriz:

1. İskitlerin defin törenleri Asya Hunlarının, Avrupa Hunlarının, Göktürklerin ve Moğolların defin törenlerinin aynısıdır.

2. İskitlerin kan yemini törenlerinin aynısı Hunların geleneklerinde de mevcuttur.

3. İskitlerin mağlup ettikleri düşmanlarının kafataslarını içki kabı olarak kullanma geleneği, Asya Hunları için de söz konusudur. Üstelik bu iki halkta savaş ganimetlerinin, kafatası kültünü esas alarak üleştirilmesi geleneği de aynıdır. 

4. Herodot’un tasvir ettiği, İskitlerin tanrısı Ares’e tapma ve kurban kesme gelenekleri, Asya Hunlarındaki Ching Lu kamasına tapma ve kurban kesme geleneklerinin aynısıdır. Herodot’un verdiği ilahî (kutsal) kılıç hakkındaki bilgiler İskitlerle ilgiliyken; Çince kaynaklarda bu, Asya Hunlarıyla, Yunanca kaynaklarda ise Avrupa Hunlarıyla ilgilidir.

5. İskitler, Asya Hunları ve Göktürkler anti asimilasyon psikolojisi hususunda da aynı özelliklere sahiptir. Göçebe hayat tarzı ve yabancı kültüre ait olan her şeyi reddediş, bu halklarda asimilasyona karşı kullandıkları koruyucu bariyer niteliğindedir. 


Netice itibarıyla, daha önce tarafımızdan “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri”nin diliyle ilgili araştırma yapıldığını ve İskitlerin dilinin menşe itibarıyla Türkçe ile aynı kökten geldiğini ispatladığımızı bir daha belirtmek isteriz.(63)  “Kraliyet İskitleri”nin ve Türk-Moğol halklarının farklı geleneklerinin aynı olduğunu gösteren bilgiler ise, sadece İskitlerle Türk-Moğol halklarının aynı kökten geldiğini, akraba olduklarını onaylayan ek bilgi niteliğindedir.





Dr.ZAUR HASAN-OĞLU HASANOV
Azerbaycan Ulusal Bilimler Akademisi, Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü, 
Çeviren: Yrd.Doç.Dr.BAĞDAGÜL MUSA
Ürdün Üniversitesi, Yabancı Diller Fakültesi, Asya Dilleri Türkçe-İngilizce Bölümü



Av Sahneleri ve Koçlar 
İskit - Kısmen yaldızlı Gümüş Kap - MÖ.4.yy

Solocha Kurganı - Ukrayna








dipnotlar:
1) Zaur Hasanov, Çar iskitler: İskitler ve eski Oğuzlarin etno-dil özdeşleştirmesi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2009. 
2) Herodot, İstoriya, (perevod G. A. Stratanovskogo), Nauka, Leningrad, 1972, IV, 53, 71, 72, 73.
3) Sima Qian, Records of the Grand Historian: Han Dynasty II, Burton Watson (trans.), Columbia University Press, Hong Kong & New York, 1993, The Account of the Xiongnu, Shi ji: 110.
4) The Gothic History of Jordanes in English version. With an  introd. and comment. by Charles Mierow. Speculum Historiale, Barnes & Noble, Cambridge-New York, 1960, XLIX, 254
5) S. E. Malov, Pamyatniki drevnetyurkskoy pismennosti: tekstı i issledovaniya, Iz-vo AN SSSR, Moskva–Leningrad, 1951, Bilge Kağan Yazıtı, X a, 11-12. satırlar.
6) Kniga Marko Polo, (perevod I. P. Minaeva,), Gos. iz-vo geografiçeskoy literaturı, Moskva, 1955, LXIX. 
7) Raşid ad-Din, Sbornik Letopisey, (perevod L. A. Hetagurova,), t. I kn. 2. Moskva–Lenigrad: Iz-vo. AN SSSR, 1952, A97a, S.248.
8) The Gothic History of Jordanes…, XLIX, 258
9) Herodot, a.g.e., IV, 62.
10) E. H. Minns, Scythians and Greeks: a Survey of Ancient History and Archaeology on the North Coast of the Euxine from the Danube to the Caucasus, Biblo and Tannen, New York, 1971, p. 89.; Fridrik Thordarson, “The Scythian funeral customs: some notes on Herodotus IV, 71-75”, A green leaf. Papers in honour of Professor Jes P. Asmussen (Acta Iranica, 28), Brill, Leiden, 1988, p. 546.
11) J. A. Boyle, “A form of horse sacrifice amongst the 13th and 14th century Mongols”, Central Asiatic Journal, X/3-4 (1965), p.145-150.
12) Herodot, a.g.e., IV, 72.
13) Gor-oglı: Turkmenskiy geroiçeskiy epos, Nauka, Moskva, 1983, I, 65.
14) Taner Tarhan, “İskitlerin Dini İnanç ve Adetleri”, Tarih Dergisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, sy. 23 (1969), s. 168.
15) Herodot, a.g.e., IV, 70.
16) Kao Chu-hsun, “The Ching Lu Shen Shrines of Han Sword Worship in Hsiung Nu Region”, Central Asiatic Journal, V/3 (1960), p. 223.
17) Frank Trippet, The First Horsmen, Time Life Books, New York, 1974, p.99.; Ortwin Dally, “Skythische und Graeco-Skythische Bildelemente im Nördlichen Schwarzmeerraum”, Im Zeichen des Goldenen Greifen: Königs Gräber der Skythen, (ed. Menghin, W., Partzinger, H.), Prestel, Munich, 2007, p. 297.
18) Sima Qian, a.g.e., The Account of the Dayuan, Shi ji: 123.
19) Herodot, a.g.e., IV, 65.
20) Herodot, a.g.e., IV, 64.
21) Herodot, a.g.e., IV, 66.
22) Sima Qian, a.g.e., The Account of the Xiongnu, Shi ji: 110.
23) Letopis Feofana Vizantiytsa: ot Diokletiana do tsarey Mihaila i ego sına Feofilakta, (perevod V. I. Obolenskogo, F. A. Ternovskogo), Moskva, 1884, 6303 – (803. yıl).
24) Povesti vremennıh let, (perevod D. S. Lihaçeva), Im Werden Verlag, Moskva–Augsburg, 2003, 6480 – (972. yıl).
25) I. G. Aliev, “Drevneyşee çeloveçeskoe obşestvo Azerbaydjana: paleolitiçeskie ohotniki i sobirateli”, Istoriya Azerbaydjana. Elm, Baku, 1995, s. 28.
26) Jacques Cauvin, The birth of the Gods and the origins of agriculture, çev. Trevor Watkins. Cambridge University Press, Cambridge, 2000, p. 89-90.; Ian Hodder, Theory and practice in archaeology, RoutledgeCurzon, London & New York, 1992, p. 211-213.
27) Berthold Laufer, “Use of Human Skulls and Bones in Tibet”, Field Museum of Natural History, Department of Anthropology, Chicago, No. 10, 1923, p. 9-24.
28) Andrews A. Leroy, “Old Norse Notes 7: Some Observations on Mímir”, Modern Language Notes, The Johns Hopkins University Press, vol. 43, 1928, p. 166-171.
29) John Lindow, Norse Mythology: A Guide to the Gods, Heroes, Rituals and Beliefs. Oxford University Press, New York, 2002, p. 230-232.
30) Herodot, a.g.e., IV, 62.
31) “Han Şu”, Çin’deki Han hanedanının tarihidir. “Han Şu”nun asıl derleyicisi, Çinli tarihçi Pan Ku’dur. Çinli tarihçiler eserin, babası Pan Ku tarafından başlatılıp, kızı tarafından bitirildiğini ileri sürmektedirler. 
32) Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 223.
33) Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 223.
34) Friedrich Hirth, The Ancient History of China: to the end of the Chou dynasty, Columbia University Press, New York, 1908.; Kao Chu-hsun, a.g.e., p. 223.; Bernhard Karlgren, Philology and Ancient China. Aschhehoug & Co, Oslo, 1926.; Kurakichi Shiratori, “On the territory of the Hsiung-nu prince Hsiu-t’u Wang and his metal statues for heaven worship”, Memoirs of the Research Department of the Toyo Bunko (the Oriental Library), Tokyo, 1930, No. 5.
35) Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 221.
36) Herodot, a.g.e., IV, 72.
37) Yun Yang, Han hanedanının başkentinin yakınlarında bir yerdir.
38) Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 222.
39) A. F. P. Hulsewe (trans.),  China in Central Asia. The Early Stage: 125 B.C.-A.D.23. An Annotated Translation of Chapters 61 and 96 of the History of the Former Han Dynasty, Brill, Leiden, 1979, Han Shu 96A, 6A.
40) Burton, Watson (trans.) Courtier and Commoner in Ancient China, Selections from the History of the Former Han by Pan Ku, Columbia University Press, New York & London, 1974, Han Shu 68, p. 151-152.
41) Burton Watson jin kelimesini “altın” olarak tercüme etmektedir. Kao Chu-hsun, Hsiu Chu Jin Zhen ifadesini “hükümdâr Hsiu Chu’nun metal savaşçısı” olarak yorumlamaktadır.
42) Watson, a.g.e., Han Shu, 68, 151-152.
43) Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 230.
44) Daha teferruatlı bilgi için bkz. Hasanov, Çar İskitler…, ss. 183-225.
45) The Gothic History of Jordanes…, XXXV, 183.
46) bk. O. J. Maenchen-Helfen, The World of the Huns: Studies in their History and Culture. University of California Press, Berkeley, Los Angeles & London, 1973, p. 279.
47) Koroğlu. Çaşıoğlu, Bakı, 2004, s. 13.
48) Maenchen-Helfen, a.g.e., s. 280.
49) Herodot, a.g.e., IV, 62.
50) Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 223.
51) Namio, Egami, “Examination of the Ching Lu Tao”, Yurashiya kodai hoppo bunka (Ancient cultures of Northern Eurasia),  Tokyo, 1948.; Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 227.
52) Herodot, a.g.e., IV, 62.
53) Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 223.
54) Herodot, a.g.e., IV, 46-47.
55) Herodot, Savliy ve Anaharsis’in şecerelerini inceleyerek onların kardeş oldukları sonucuna varmıştır.
56) Herodot, a.g.e., IV, 76-77.
57) Herodot, a.g.e., IV, 80.
58) Tarih bu alıntıdan alınmıştır: Jagchid Sechin, Symons Van Jay, Pease, War, and Trade Along the Great Wall: Nomadic-Chinese Interaction through Two Millenia, Indiana University Press, Bloomington & Indianapolis, 1989, s. 25. Mete Han’ın vefatı üzerine M.Ö. 174 yılında oğlu Tsiçu, Lao-Şang ismiyle tahta çıkıp Hunların hükümdarı olur.
59) Sima Qian, a.g.e., The Account of the Xiongnu, Shi ji: 110.
60) Orhun Abideleri’nden alınmış olan bu paragrafın tercümesi için Muharrem Ergin’in Orhun Abideleleri’nden istifade edilmiştir:  Muharrem Ergin, Orhun Abideleri (İnceleme), Boğaziçi Yayınları, İstanbul,  2008, 44.baskı, s. 12-13
61) Liu Hsü and others (887-946 A.D.), Chiu T’ang shu (The old history of the T’ang dynasty, 618-907) (Po-na ed.), (Çince) Reprinted in Taipei, 1967, 194 I, chuan 144 I: Account of the Turks, I, 14b. – Söz konusu kaynaktan alınmış geniş atıf kitapta vardır: Jagchid Sechin, Symons Van Jay, a.g.e., s. 193.
62) Bu dipnot, makalenin Rusça aslında olmayıp sonradan makalenin tercümesi esnasında yazar tarafından eklenmiştir: Herodot, Pers İmparatoru Darius’un İskitleri işgâlini tasvir ederken İskitlerin, Pers ordusuna karşı askerî üstünlük elde etmek için göçebe hayat tarzlarını nasıl kullandıklarını açıkça belirtmektedir. İskitler sürekli geri çekilerek Persleri kendi ülkelerinin içlerine doğru çekerler. Böyle yaparken de Perslerin yollarındaki kuyuları kapatıp, hayvanları götürür ve otları yok ederler. İskitler, uzun bir süre için düşmanlarıyla savaşmaya yanaşmaz. Bütün bunlar, Perslerin güçlü ordusunun bitip tükenmesine yol açar. Bu duruma İlhami Durmuş da dikkatleri çekerek şöyle demektedir: “…Darius, İskitlerin oyalama taktiği karşısında gün geçtikçe daha da güç durumunda kalarak, geri çekilmesinin kendisi ve ordusu için daha akılcı olduğunu düşünmüşdür”. Ilhami Durmuş, “Anadoluda Kimmerler ve Iskitler”, Belleten, LXI/231, 1997, s. 285.
63) Hasanov, Çar İskitler…; Zaur Hasanov, “İskit Etnoniminin Okunuşu”, Tarih Dergisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 2009/2, Sayı 50, 2010, s. 1-10.; Z. H. Hasanov Sotsialno-kulturnıe tsennosti skifov: drevnih aşguzov/işkuzov/guzov, Türk Akademiyası, Prosper Print, Astana, 2013.; Zaur Hasanov, “Suffix -t as an Indicator of Plurality in the Ethnonyms of the Royal Scythians”, Discusions in Turkology (ed. Emiroğlu Ö., Godzinska M., Majkowski F.), Department of Turkish Studies and Inner Asian Peoples, University of Warsaw, Warsaw, 2014, p. 646-655.



KAYNAKÇA
* Aliev I. G., “Drevneyşee çeloveçeskoe obşestvo Azerbaydjana: paleolitiçeskie ohotniki i sobirateli”, İstoriya Azerbaydjana, Elm, Baku, 1995, s. 23-38.
* Andrews A. Leroy, “Old Norse Notes 7: Some Observations on Mímir”, Modern Language Notes, The Johns Hopkins University Press, vol. 43, 1928, p. 166-171.
* Boyle J. A., “A form of horse sacrifice amongst the 13th and 14th century Mongols”, Central Asiatic Journal, vol. X/3-4, 1965, p. 145-150.
* Cauvin, J., The birth of the Gods and the origins of agriculture, trans. Trevor Watkins. Cambridge University Press, Cambridge, 2000.
* Dally, O., “Skythische und Graeco-Skythische Bildelemente im Nördlichen Schwarzmeerraum”, Im Zeichen des Goldenen Greifen: Königs Gräber der Skythen, (ed. Menghin, W., Partzinger, H.), Prestel, Munich, 2007, ss. 291-298.
* Durmuş,  İ., “Anadoluda Kimmerler ve Iskitler”, Belleten, LXI/231, 1997, ss. 273-286.
* Egami, Namio, “Examination of the Ching Lu Tao”, Yurashiya kodai hoppo bunka (Ancient cultures of Northern Eurasia), Tokyo, 1948, p. 133-163.
* Ergin, M., Orhun Abideleri (İnceleme), Boğaziçi Yayınları, İstanbul,  2008, 44.baskı.
* Gor-oglı: Turkmenskiy geroiçeskiy epos, Nauka, Moskva, 1983.
* Hasanov, Z.H., “Suffix -t as an Indicator of Plurality in the Ethnonyms of the Royal Scythians”, Discussions in Turkology (ed. Emiroğlu Ö., Godzinska M., Majkowski F.), Department of Turkish Studies and Inner Asian Peoples, University of Warsaw, Warsaw, 2014, p. 646-655.
____________, Gasanov Z. G. Sotsialno-kulturnıe tsennosti skifov: drevnih aşguzov/işkuzov/guzov, Türk Akademiyası, Prosper Print, Astana, 2013.
____________, Çar İskitler: İskitler ve Eski Oğuzların Etno-dil Özdeşleştirmesi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2009. 
____________, “İskit Etnoniminin Okunuşu”, Tarih Dergisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 2010, Sayı 50, 2009/2, s. 1-10.
* Herodot = Gerodot, Istoriya, (perevod G. A. Stratanovskogo), Nauka, Leningrad, 1972.
* Hirth, F., The Ancient History of China: to the end of the Chou dynasty, Columbia University Press, New York, 1908.
* Hodder, I., Theory and practice in archaeology, Routledge Curzon, London & New York, 1992.
* Hulsewe, A. F. P., (trans.),  China in Central Asia. The Early Stage: 125 B.C.-A.D.23. An Annotated Translation of Chapters 61 and 96 of the History of the Former Han Dynasty, Brill, Leiden, 1979.
* İbn Battuta. Trafels in Asia and Africa 1325-1354, (trans. H. A. R. Gibb), Routledge & Kegan Paul, London, 1929.
* Jagchid, S. – V. J. Symons, Pease, War, and Trade Along the Great Wall: Nomadic-Chinese Interaction through Two Millenia, Indiana University Press, Bloomington & Indianapolis, 1989.
* Kao, Chu-hsun, “The Ching Lu Shen Shrines of Han Sword Worship in Hsiung Nu Region”, Central Asiatic Journal,  V/3, 1960, p. 221-232.
* Karlgren, B., Philology and Ancient China. Aschhehoug & Co, Oslo, 1926.
* Kniga Marko Polo, (perevod I. P. Minaeva), Gos. iz-vo geografiçeskoy literaturı, Moskva, 1955.
* Koroğlu. Çaşıoğlu, Bakı, 2004. 
* Laufer, B., “Use of Human Skulls and Bones in Tibet”, Field Museum of Natural History, Department of Anthropology, Chicago, No. 10, 1923, p. 9-24.
* Letopis Feofana Vizantiytsa: ot Diokletiana do tsarey Mihaila i ego sına Feofilakta, (perevod V. I. Obolenskogo, F. A. Ternovskogo), Moskva, 1884.
* Lindow, J., Norse Mythology: A Guide to the Gods, Heroes, Rituals and Beliefs. Oxford University Press,  New York, 2002.
* Liu Hsü and others (887-946 A.D.), Chiu T’ang shu (The old history of the T’ang dynasty, 618-907) (Po-na ed.), (Çince) Reprinted in Taipei, 1967.
* Maenchen-Helfen, O. J., The World of the Huns: Studies in their History and Culture. University of California Press, Berkeley, Los Angeles & London, 1973.
* Malov, S. E., Pamyatniki drevnetyurkskoy pismennosti: tekstı i issledovaniya, Iz-vo AN SSSR, Moskva–Leningrad, 1951.
* Minns, E. H., Scythians and Greeks: a Survey of Ancient History and Archaeology on the North Coast of the Euxine from the Danube to the Caucasus, Biblo and Tannen, New York, 1971.
* Povest vremennıh let, (perevod D. S. Lihaçeva), Im Werden Verlag, Moskva–Augsburg, 2003.
* Pristsian, “Zemleopisanie”, Antiçnıe istoçniki po istorii Azerbaydjana, (Aliev, K. G.) Elm, Baku, 1978.
* Raşid ad-Din, Sbornik Letopisey, (Hetagurov, L. A.), t. I kn. 2. Moskva–Lenigrad: Iz-vo. AN SSSR, 1952.
* Shiratori, Kurakichi, “On the territory of the Hsiung-nu prince Hsiu-t’u Wang and his metal statues for heaven worship”, Memoirs of the Research Department of the Toyo Bunko (the Oriental Library), Tokyo, 1930, No. 5, p. 1- 77.
* Sima Qian, Records of the Grand Historian: Han Dynasty II, Burton Watson (trans.), Columbia University Press, Hong Kong & New York, 1993.
* Tarhan, T., “İskitlerin Dini İnanç ve Adetleri”, Tarih Dergisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sayı 23, 1969, ss. 145-170.
* The Gothic History of Jordanes in English version. With an  introd. and comment. by Charles Mierow. Speculum Historiale, Barnes & Noble, Cambridge-New York, 1960.
* Thordarson, F., “The Scythian funeral customs: some notes on Herodotus IV, 71-75”, A green leaf. Papers in honour of Professor Jes P. Asmussen (Acta Iranica, 28), Brill, Leiden, 1988. ss. 539-547.
* Trippet, F., The First Horsmen, Time Life Books, New York, 1974.
* Watson, Burton (trans.), Courtier and Commoner in Ancient China, Selections from the History of the Former Han by Pan Ku, Columbia University Press, New York & London, 1974.







İlgili:



Dr.Zaur Hasanov book in Russian language:
Royal Scythians" and ancient Oghuz Zaur Hasanov

in Azerbaijan Turkish: Çar Skifler
ya da Türkçe olarak
Çar İskitler, Zaur Hasanov 
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı,2009 ISBN 9754981933
































29 Ağustos 2014 Cuma

BUDA ve TÜRKLER - BUDDHA and TURKS



Maniheist din adamları ve eski Türk yazıtları 
Kuzey İpekyolu, Koço, 9.yy 
Schreibende manichäische Geistliche und alttürkischer Text, 
Nördliche Seidenstraße, Khocho, 9. Jh. 

Staatliche Museen zu Berlin




FARHÂR-I HALLUH - KARLUK BUDİST SANATI


Budist medeniyeti çerçevesine giren ve sanatında âlim olan Türk boyları arasında Karlukların da yer aldığı, tarihî kaynaklardan ve bu kaynakların, arkeolojik kazıların neticeleri ile mukayesesinden anlaşılmaktadır. 

Zengin budist malzemenin bulunduğu, fakat tarihin karanlıklarına bürünen Karluk sâhasında, yol bulmağa uğraşan araştırıcı için yanlışlıklara düşmek mukadder gözükmektedir. Bilhassa ki, "Butan-ı Halac" adlı yazımda işâret edildiği gibi, Karluk ve Kalaç Türklerinin Arapçalaştırılmış adları olan Halluh ve Hallac kelimelerinin Arapça harfler ile yazılışı birbirine çok benzer ve İslâm kaynaklarında bu iki Türk boyu birbiri ile ekseri karıştırılır. Böylece hâtıraları Anadolu Selçuklu muhitine kadar İbn Bibi'nin şâirâne ibâreleri ile aks eden "butan" (putlar : 'Bud'lar yani 'Burkan'lar) ile "farfar" ların (vihara: Türkçesi 'vihar') "Halac"lara mı, yoksa "Halluh"lara mı atf edileceği dâimâ belirli değildir. Yolu büsbütün kaybetmemek için coğrafi yayılışı sahası ile kronoloji merhalelerini göz önünde tutarak, araştırmayı bir kaç merkez etrâfında toplamağa çalışacağım.


I - Kağan-stupa (Beş-balık):

Başka kuzeyli Türk boyları gibi, Karluklar da Budist medeniyeti ile, ilk önce, Orta Asya'nın kuzey sınırında genellikle Beş Balık (Kağan Stüpa) adı ile anılan şehirde karşılaşmışlardı. Milad etrafından beri Çin tarihlerinde "Kiü-shi" devletinin şimâli başkenti "Kin-man" adı altında bilinen bu şehir, M.460'da Tölis Türklerinin "ordu"su idi (hükümdar ordugahı veya sarayın bulunduğu şehir).

Batı Türk Hakanlığı (M.580-658) idaresine geçtikten sonra belki Budist Batı Türk Hakanı "T'ung Yabgu" ile ilgili olarak aynı şehir, Kağan-stupa ismi ile tanınmakta idi. ŞEhrin "ordu" (saray) kısmında, nehir kenarında Budist "ediz ev" (pagoda) olabilecek mâhiyette bir kulenin kalıntıları hâlâ durmaktadır . Kağan-stupa M. 630'da sayılı Budist ziyâretgâhlarından idi ve Çinli râhib Hsüan-tsang bu şehri görmek istemiş, fakat oraya gidememişti.

M. 627'de "T'ung Yabgu"ya isyân eden Karluklar M. 640'dan önce olan, fakat tâyin edilemeyen bir tarihden beri, başka Türklerle birlikte, Kağan-stüpa bölgesinde, şehrin kuzey-batısında, yaşamakta idiler. Batı-Türk (M. 580-658) ye Türgiş (M. 658-766) Hakanlıklarının zevâlinden sonra Karluklar Türk dünyasında ön plana geçmeğe başladılar. Kağan-stüpa'yı ordu ittihaz etmiş bir başka Türk boyu olan Basmiller'den M. 742-755 arasında şehri alan Karluklar, orada bir Yabgu idâresinde devlet kurdular. Kağan-stüpa'nın M. 821'de Uygur himâyesinde olduğu bilindiğine göre, Kağan-stüpa'da Karluk hâkimiyeti M. IX asırda bitmişti. Şu halde demek ki, Karluklar asgarî M. 640'dan beri Kağan-stüpa etrâfında yaşıyorlardı ve takriben M. 742-821 arasında şehre hâkim bulunuyorlardı.

Karlukların Kağan-stüpa'da M. VII. asırda tanıdığı Budist sanat, Batı-Türk ve Türgiş devri üslûbunda idi. Kağan-stüpa'da M. 637'de yapılmış iki "vihar" (Budist manastırı) olduğu bilinir. Bunların harabelerini bulan Dolbejev, kuzeydeki "vihar"ın bir husûsiyeti olarak sıra sıra dizilen kubbeli "toym" (Budist râhib) "pryan" (hücre)'larına dikkati çeker. Bazı sanat tarihçilerinin kubbeli Türk çadırının dizilişine benzettiği sıra sıra kubbeli hücreler Budist ve hattâ Müslüman Türk mimârîsinin hususiyetlerinden oldu.

Kağan-stüpa'da ayrıca plastik eserler bulunmuştur ve bunların bazısı Batı-Türk devrinden olabilir. Bir "Burkan" başı (lev. Ilb) M. VII.-VIII. asırlarda Orta Asya'da Budist mabûd ikonografisinde yaygın bulunan (lev. II a,c,d) bir tiptedir. Türk sanatı kronolojisi bakımından, "Budist prototip I" diyeceğimiz ve cenûbî Orta Asya'da gelişen başlarda, Hind, hattâ Serendîb (Sigiriyâ) güzellik mefhûmu hâkimdir. 

"Budist prototip I" dediğimiz tarz başda (lev I a,b III c) toparlak, küçük bir yüz içinde, etli bir ben ile birbirine birleşen kaşlar ve ağır göz kapaklan altında, büyük ve yumuşak ifâdeli gözler dikkati çeker. Türk metinlerinde anılan "hilâl kaşlar" ve Hindlilere atfedilip, muhtemelen kara olan "yağlı, yumuşak gözler" bunlar olsa gerek. "Budist prototip I" in burnu yayvandır, etli ağzı hafif gülümser. Hind krallarına mahsus ağır küpeler taşımaktan kulak memeleri sarkmıştır (lev. I a,b ; IV c).

Kağan-stüpa Burkanı (lev. II b), "Budist prototip I" e (lev. I a,b; III c) benzemekle berâber, gözleri değişik, hafif Mongoloid şekilde çekiktir. İşte Budist prototip I 'den gelişen ve Türk sanat tarihi çerçevesinde Hind-Türk estetik norm'u diyeceğimiz güzellik mefhûmunun, Budist, prototip I 'e nisbeten husûsiyeti, bu çekik gözlerdir (mukayese ediniz, lev. I a,b ; IV eve lev. II a-d).

Kağan-stüpa plastik eserlerinde Türk istidâdma mahsus muhtelif veçheler de gözükür. Bu veçhelerden biri, Gök-Türk devrinde (M. 552-745) Ötüken ve Kem (Yenisey) illerindeki dikili taşlara oyulmuş mezar heykellerinde temâyüz eden kuvvetli ifâdeli, hattâ karikatüre yaklaşan portre tarzıdır . Bu tarz, Kağan-stüpa'da bulunmuş bazı heykel başlarında da tezâhür eder (lev. IV a,b).

Kağan-stüpa plastik eserleri arasında Eurasia göçebe sanatkârlannın ahfâdına yakışacak kuvvette bir hayvan motifi de meydana çıkmıştır. Bu motif bir çift koçun birbirine tosladığını gösterir (lev. XIII e).

Kağan-stüpa plastik eserleri, teknik bakımdan, bütün Orta Asya Budist heykel sanatının usûlünde balçıktan yoğurulmuş olup boyalıdır (aksine bir kayd olmadığı takdirde bu yazıda, söz konusu olacak bütün heykeller bu tekniktedir). 

Yine de Stein , Kağan-stüpa plastik eserlerini diğer Orta Asya heykellerinden tefrik eder. Kağan-stüpa plastiğinde iskeletler Orta Asya'da olduğu gibi ağaç veya kamış dallarından değil de demir telden teşekkül eder. Bu münâsebetle M. V.-VI. asırlarda Türklerin Orta Asya'nın en tanınmış demircileri oldukları hatıra gelir.

Kağan-stüpa Türk "vihar" mimârîsi ve plastik eserlerinde yukarıda kaydedilen husûsiyetlerin bir kaçı, doğrudan doğruya Karluklar'a atfedilebilecek eserlerde de tekrar bulunacaktır.


II. Tohâristân :

M. VII. asırda Batı-Türk Hakanlığı devrinde Türkistan adım almışken Çin, Tibet ve Arap istilâları neticesinde Türklerin elinden kısmen giden Orta Asya bölgesi için M. VIII. asırda mücâdele edilmekte idi. Karluklar bu mücâdelede, Çinliler ile berâber ve hemcinsleri Türgişler'in Kağanlığına ve Kağanın bâzen müttefiki olan Araplar ile Tibetliler'e karşı vuruşmakta idiler. 

Böylece M. 704 ile 717 arasında Gök-Türk kağan soyundan olup, Çin tarihlerinin "A-shi-na Hien" adını verdiği hükümdar idaresindeki Karluklar, Türkistanın Karaşehir, Kuça, Kâşğar, Hotan gibi büyük Budist merkezlerini ele geçirmekte idiler. Karluklar bu illerde de, şüphesiz, Budist kültürü ve sanatının muhtelif veçhelerini tanımışlardı. Bu illerin bazılarında Kartukların yerleştiği, ileride görülecektir. 

Hotan Türkistan'ın cenubunda bulunduğuna göre bu ilin az batısındaki Tohâristân'da (o devrede Sogd Demir Kapılarının güneyine verilen ad) M. 737 etrâfında Karlukların bulunması şaşılacak bir keyfiyet değildir. 

Bir Karluk Yabgusunun Tohâristân al-'ulya (Doğu Toharistan) denen bölgede hâkim bulunduğu, H. 119/M. 737 yılı olayları arasında Tabarî tarafından ifâde edilir. Tohâristân al-'ulya'dan Kâşğari'nin Arğu adını verdiği Çu ve Talaş illerine doğru gitmek için, Uşrüsana 'dan (Ura-tepe) geçiliyordu. Minorsky 'nin fikrine göre Tohâristân 'da bulunan Karluk yabgusu şimâldeki karluk yabgusundan ayrı idi ve belki Tohâristân Türk yabgusundan başkası değildi. 

Yâni Batı Türk Hakanları sülâlesinden merkezleri Kunduz ve Belh olan Tohâristân Türk Yâbgularının (*2) (M. 630-758) idâresinde Karluklar da mevcuttu. Karluklar'ın Tohâristânda yaşayan Hayâtila (Heftalit) boylarına komşu oldukları hakkındaki GardIzI haberini de hatırlatan Minorsky, Hudud al-âlam adlı eserde, Belh 'in cenûbunda Halluh adlı bir yerden bahsedildiğine işâret eder. Fakat belki Halluh ve Halac arasında İslâm kaynaklarındaki mutâd karışıklık yine olmuştur. 

Çünkü Belh 'in güneyi Halac bölgesi idi. Fakat eğer Karluklar hakikaten Tohâristân Türk yabguları idâresinde yaşıyor idi iseler, Orta Asya Budist sanatının kaynağında Hellenizm ile Serendîb-Hind tesirlerinin ilk karşılaştığı ve Hind-Türk adını verdiğimiz estetik norm'un geliştiği illerde bulunuyorlardı. 

Tohâristân Türk yabgularının "küçük ordu"su olan Belh 'de M. 630'da, yüz "vihar" bulunmakta idi; "büyük ordu" olan ve Belh Müslümanların eline düştükten sonra tek başkent olarak M. 758 etrâfına kadar kalan Kunduz'daki bir "vihar"da, yapılan kazılardan ise çok sayıda Budist plastik eserleri çıktı (lev. II c, V a).

Kunduz eserlerinde "Budist prototip I" dediğimiz Hind sanatından mülhem bulunan ve Hind-Türk adını verdiğimiz norm'da eserler yanında (lev. II c) Budist prototip II diyeceğimiz Hellenistik güzellik mefhumundan inkişaf etmiş ve "Hellenistik-Türk" denebilecek başlar vardı (lev. V a). 

Hackin Kunduz başlarının, Hind ve Hellenistik gibi prototiplere bağlı bulunmakla beraber "çekik (Mongoloid)" gözleri olduğuna dikkati çeker (lev. II c). Hellenistik prototipe nazaran, ondan gelişmiş bulunan Kunduz başlarının yüzü genişlemiştir (lev. V a). Türk metinlerinde "ayın onbeşi" denen güzellik mefhûmuna doğru bir inkişâf dikkati çeker.

Barthold, Doğu Toharistanda hâkim bulunduğu Tabarî tarafından bildirildiğini kaydettiğimiz Karluk yabgusunun merkezini, Minorsky gibi Kunduz 'da değil, İbn Rusta 'nın Karluk ili olarak tanıttığı Vahş (veya Surhâb, Türkçe Kızıl-su) vâdisinde sanmakta idi. Kuzeyden Amu-derya'ya (*) akan ırmaklardan Vahş veya Surhâb kıyılarında, M. 642'den önce başlayarak 755'den sonraya kadar Tarduş Türklerinden, yâni Tölisler'in Batı boylarından bir sülâle hâkim bulunuyordu. 

Vahş vâdîsi Karluklan Tarduş sülâlesinin idâresinde veya Tarduşlar'dan sonra gelmiş olabilirdi. Esâsen, Amu-derya'nın kuzeyinde Vahân'da ve Türkçe Kutluğ adını taşıyan Huttal 'da (*3) olduğu gibi, Harün ile Şümân 'da (Oğuzlar) (*4) ve Kum deresinde de hep Türkler yerleşmişti. 

M. VI. asırda bu ülkelerin hepsi Tohâristân Türk yabgulanna tâbi bazı Türk hükümdarların idâresinde bulunuyorlardı.

Amu-derya'nın kuzeyinde olup M. VII. asırda muhtelif Türk boyları ile meskûn bu illerden Tarduş-Karluk bölgesi Vahş vâdisi bilhassa dikkatimizi çeker. M. VII. -VIII. asırdan sanılan, yâni muhtemelen Tarduş sülâlesi devrinde (M. 642-755) yapılmış olan ve Karlukların yaşadığı bu vâdide bugün Açina-tepe adını taşıyan mevkide, büyük bir "vihar"m kalıntıları mevcuttur. 

Tarduş ve Karluk Türk Budizmi ile ilgisi tarihî metinlerden anlaşılan bu "vihar"(lev. XIV. a, b) hakkında Litvinsky 1968'de şöyle demekte idi:

"Vahş vâdisinde, Kurgan-tübe şehrinin 12 km. yakınındaki Açina-tepe vihar'ı Şimâlî Tohâristân'ın en ehemmiyetli Budist âbidesidir....çok büyük olmayan bu vihar'ın sathı 100x50 m. idi. Vihar iki kısımdan mürekkep idi. Bu iki kısım bir yapı ile birbirine bağlanan iki avlu etrâfında bulunuyordu. Cenûbî avlunun iç tarafında, mihverlerin uçlarında, birbirine mütevâzin olan ve filpâyelere dayanmış dört eyvân yükseliyordu. Mihverlerdeki eyvânlann teşkîl ettiği kapıdan içeri ilerleyince dört köşe planlı tapınaklara varılıyordu. Avlunun köşelerinde olup gönye şeklinde devam eden dehlizler, eyvanlar ve avlunun içi ile yapının dış tarafını çepe-çevre saran "toym" "pryan"ları (râhib hücreleri) geçit teşkil etmekte idiler.

Şimâlî avlu da aynı şekilde idi. Ancak şimâlî avlunun kuzey cihetinde eyvanın iki tarafına mütevâzm şekilde üçer-üçer dizilmiş altı küçük tapmak da binâ edilmişti. Şimâlî avlunun cenûbî cephesinde ise, eyvanın sağ ve solunda bir çift küçük tapınak bulunuyordu....Şimâlî avlunun ortasında da, haçvarî bir kaide üstünde yükselen, mük'ab şeklinde ve tepesinde yarım-küre görünüşünde kubbesi bulunan bir stüpa mevcûd idi. Stupa'nın her yüzünde, tepesine çıkmak imkânını veren birer çift merdiven bulunuyordu....Mütevâzm dört eyvan mimârisi işte böylece (iki avluda da) hâkim bulunuyordu.

Açina-tepe yapıları 50x25x10 cm. boyunda "pahsa" (büyük balçık tuğlalar)'dan binâ edilmişti. Dört köşe odalar kubbeli ve dehlizler kemerli idi. Burada bulunan 300 kadar sikke tapınağın M. VII.-VIII. asırlarda kullanıldığını gösterir. 

Açina-tepe tapınağının başlıca husûsiyeti orada bulunan heykel ve resimlerdir. Şimâlî avlunun cenûbî eyvanında, 7x7 m. boyundaki merkezî tapınağın duvarlarında iki sıra heykeller dizili idi. Vihar tahrip edildiği zaman bunlar yere atılarak kırılmışlar. Aynı şimâlî avlunun şimâl cephesinde, merkezî eyvanın iki tarafındaki çift küçük tapınakların her birinin merkezinde, ince birer sanat eseri olan stüpa modelleri duruyordu. Şimâlî avlunun ortasındaki büyük stüpa etrafında dehlizler ve bunlardaki kemerli hücrelerde, rafların üzerinde Burkan heykelleri vardı. 

Bunlardan dharmaçakra ve dhyâna (Türkçesi "sakınç": murâ-kabe) şeklinde tasvir edilen bir kaç Burkan heykeli kırılmamış olarak kalmıştır. Şimalî avlunun ortasındaki stüpa'yı çevreleyen aynı dehlizde, duvara merbût bir kaide üzerinde, oniki metre uzunluğunda ve Burkan'ın nirvâna 'sını (ölümünü) temsîl eden bir heykel yatıyordu (lev. III a).

Bütün heykeller ve kabartmalar balçıktan yoğurulup üstü boyanmıştı. Vihar tahrip edildiği zaman zarar görmüş bulunan beşyüz kadar heykel başından ancak birkaçı kırık değildir... 

Budist pantheon 'unun bilinen şahıslar, Burkan, bodhisattva (henüz burkan derecesine varmamış, tâclı ve mücevherli birer bey görünüşünde azizler), "tengri"ler (*5) (deva); "toym"lar, heykeltraşın başlıca konularını teşkil ediyordu (lev. I c, II d; III a,b; IV c; V d; VIII b, XI, XIV a). 
Odalar ve dehlizlerin duvarları, hayvan başları, hayvan ve kuş dizileri, nebatî ile hendesî şekiller arz eden kabartmalar ile kaplı idi. Bu şekiller baskı tekniği ile vücûda getirilip sonradan yontularak ince-ince itmâm edilmişti.

Muayyen kanunlara göre tasvîr edilen dînî mâhiyette heykeller yanında, hakikî hayattan mülhem gibi gözüken şahısların tasvirleri de görülmektedir.

Birçok oda ve dehlizlerin duvarları, alçı satıh üzerine yapılmış resimlerle süslü idi. Cenubî avludaki kaideler de resimli idiler. (Şimalî avludaki) büyük stüpa'nın. etrafını saran dehlizin tavanlarında da resimler vardı. Resimlerin başlıca konusu burkan tasviridir. Bütün tavanlarda yan-yana ve sıra-sıra, ayakları görünmeden, padmâsana murâkebe oturuşunda (lotus çiçeği üzerine bağdaş kurmuş) burkan tasvirleri dizilidir (lev. XI b).

En ilgi çekici resimler 45 cm. kadar boyda, hediyeler takdim eden beyaz giymiş iki erkek tasviridir (lev. XI a). Bunlar ellerindeki biri altın diğeri gümüş olan kaplar içinde çiçekler takdim etmektedirler. Hediye verenlerin elbiseleri vücûdlarını tamâmen örtmektedir. Belleri kuşaklıdır ve kuşaklara kılıçlar ve hançer asılmıştır. Bu bir pranidhs (adak) sahnesidir. 

Doğu Türkistan duvar resimlerinde (Bezeklikdeki M. IX.-XIII. asırlardan Uygur resimlerinde, lev. IX b) aynı adak takdimi sahneleri tasvir edilmiştir. Açina-tepe'de tasvir edilenler Balahk-tepe resimlerindeki şahıslar ile aynı kıyâfettedir ve her halde, gerek Açina-tepe'de, gerek Balahk-tepe'de, yerli beyler temsil edilmiş olsa gerek"(Litvinskiy, "Buddhism", s. 57-60).

Vahş vâdisindeki yerli beylerin Tarduş veya Karluk beyleri olduğunu yukarıda kaydetmiştik. Litvinskiy 'nin bahsettiği Balahk-tepe'de de M. VII.-VIII. asırlarda Türk beyleri hâkimdi ve bunların resimlerindeki kıyâfetlerin Batı-Türk mezarlarındaki heykellerinkilerin aynı olduğuna Al'baum işâret etmiştir . 

Demek ki, Açina-tepe resimlerinde Tarduş veya Karluk beylerini görmekteyiz (lev. XI a). Bunlar (lev. XI a) Bilge Kağan'ın (lev. X a) VIII. asır başında giydiği, yakası kapalı (açık da olabilen) Türk kaftanını, Budist âyinlerinde âdet olduğu üzere, beyaz renkte, giyinmiş bulunmaktadırlar. 

Resmin zemîni aldır. Beyler, hürmet işâretli olarak, diz çökmüştür. Uygur metin ve resimlerinden bilindiği gibi (lev. IX b) Burkan önünde bile, yüksek rütbeli beyler ancak tek diz kırardı (*6). 

Yüksek dereceli Türk beylerinin uzun saçlı (*7) da olduğu bilindiğine göre (lev. IX b) Açina-tepe'de tasvir olunan kısa saçlı şahıslar (lev. XI a) nisbeten mütevâzi kimselerdir. 

Irk bakımından Açina-tepe'de tasvir edilmiş kimseler (lev. XI a), Doğu Türklerine (lev. IX b, X a) nisbeten, Mongoloid değildir. Aksine, Çinlilerin Hunları ve Türkleri tarif ettiği şekilde, gaga burunlu "Hu" (*8) (Çinliler'e yabancı) tipindedirler. Portreye benzeyen diğer tasvirler (Iev. XI b,c) bilhassa bir ihtiyar (toym?) başı (lev. XI b) aynı Mongoloid olmayan, Çinlilerin "Hu" dediği Türk tipinde ve çok canlı şekilde tasvir edilmişler. Türk Budist sanatının ihtiyar "toym" (râhib) prototipini belki burada görmekteyiz.

Açina-tepe dînî ikonografisinde, yukarıda anlatılan muhtelif Hind (lev. Ic), Hind-Türk (lev. II d) Hellenistik-Türk (lev. V d) güzellik mefhumlarmm numuneleri mevcuttu. İlâveten Çinlilerin "Hu" adını verdiğini kaydettiğimiz Doğu Türk güzellik mefhumu da Açina-tepe Budist ikonografisinde tesîr icrâ etmeğe başlamıştı (lev. VIII. b). 

Uygur sanatı münâsebeti ile anlatacağımız bu norm, çekik gözlerden başka tümsekli ve gagah bir burun ile de temâyüz eder. Saçlar "arı kanadı" gibi laciverttir. İfâde yumuşaklıktan ciddiyete münkalib olmuştur. Açina-tepe'de görülmeyen, fakat Uygur sanatında (lev. IX b), metinleri takiben ifâde edilen bir husus da, yüzün "ayın onbeşi" gibi geniş ve parlak olmasıdır. 

"Hu" üslûbunda Budist mabûdlar yarı-çıplak, inhinâlı vücutlar gibi Hind normlarından uzaklaşmış ve dimdik duran atlı göçebe beyleri görünüşüne girmiştir. M. IV.-V. asırlarda Hun ve Tabgaç sülâleleri devrinde Çin sınırları ve sonra Şimâlî Çin'de gelişen "Hu" güzellik mefhumunun Batı Türkler tarafından da benimsendiği Hsüan - tsang 'ın bir rivâyetinden bilinir.

Budist Batı Türk hükümdarı "T'ung Yabgu" Hsüan - tsang 'a yarı-çıplak ve esmer Hindlileri beğenmediğini ifâde etmişti. "Hu" normunun Açina-tepe'ye ve hattâ, son Gazne kazılarından bilindiği gibi Kâbil'de hâkim Türk-şâhî 'lerin (*9) (M. 644'den önce - 901) bir kolu olan Rutbil'ler (Prof. Bombaci bu sözü Eltebir 'den muharref sayar) başkentine de varmıştı. 

Batı-Türk tesirleri yanında, "Hu" estetik zevkinin güneye ilerlemesinde Tölis'lerin de payı olabilirdi. Tölis Türklerinin Beş-balık'da ve Tarduş sülâlesi münâsebeti ile Açina-tepe'de de bulunduğunu söylemiştik. Çok yaygın olan Tölisler'in doğu boyları şimâli Çin'de Tabgaçların komşusu idiler ve hattâ Tabgaç başkentinin bulunduğu Wei vâdisinde de yaşıyorlardı .

Buna karşılık güney tesirleri de kuzeye ilerliyordu. Hinduist tesirler altında Gandhâra'da (Peşâver ili) M. V. asırda gelişen Tantrayâna ve Yogâcâra Budist mektepleri, aynı illerde, Türk-şâhî sülâlesinin hâkim olduğu M. VII.-IX. asırlarda sanat ifâdesini Hinduist Durga ve Siva heykelleri ile bulmağa başlamıştı. 

Hattâ Türk-şâhî'lerin en son devirde Brahman vezirleri tesiri altında, yan Hinduist bile oldukları sanılır. Türk-şahî muhiti üzerinden bu Hinduist tesirlerin Açina-tepe 'ye ilerlediği bir heykelin tacının başından düşmüş iskelet kafasından istidlâl edilir. Tantrik sanatın gelişmiş şeklini daha kuzeyde göreceğiz.

Açina-tepe'den ayrılmadan önce şunu da hatırlatmak isteriz: Litvinskiy'e göre Açina-tepe'de görülen haçvarî, dört eyvanlı vihar planları (lev. XIV a) aynı tipteki açık avlulu erken İslam Orta Asya mescidlerinin, meselâ Buhara mescidinin (M.IX asır) prototipidir.

Tohâristân ile gelecek merhalemiz olan Ferğâne arasında bir yerde, belki M. 726'da halkının yarısının Türk olduğunu ve Budist bir Türk sülâlesi idâresinde bulunduğunu Huei-ch'ao 'dan öğrendiğimiz, Huttal 'da, M. 780'den evvel yer alan bir rivâyet, Karluk Budizmi hakkında önemli bilgiler vermektedir. 

M. 780'de Huttal'da şehid edilen ilk tabaka Sûfîlerden Şakîk b. İbrahim Abü 'Alî al-Azdî al-Belhî, fakirliği isteyerek ihtiyar etmiş yoksul bir Sûfî olarak, belki Türkleri İslâma davet maksadı ile, Belhden Türkistan'a giderdi. 

Şakîk 'in oğlu veya torununa atf edilen bir diğer rivâyetden "Halluhiya"(Karluklar) ili olduğunu öğrendiğimiz bir Türkistan mıntıkasında, Şakîk bir Karluk Budist tapınağına girmiş ve bir "toym" ile dinî konularda münâkaşa etmişti (Arapça metinde de kullanılan "toym" kelimesinin Budist rahib demek olduğunu kaydetmiştik). Avfî, Şakîk'in dilinden, olayı şöyle nakleder:

"Bir gün bir but-hâneye girdim ('but' kelimesi 'bud', 'buddha' manasına). Butların hâdimi, Hitây dilinde "toym" denen birine rastladım... Bu adam başını traş etmiş ve erguvânî esvâb içinde idi" (Budist toymlar al bir kumaş olan "karasa"ya (*10) bürünürler) (Barthold, Turkestan (Rusça), c. I, s. 83).



III. Ferğâne :

Karlukların M. VII.-VIII. asırlarda yayılışının en cenûbî hudûdu sandığımız Üst-Tohâristân 'dan sonra, yine merhalelerle şimâle doğru ilerlerken, Ferğâne 'de durmak gerekir. Mas 'üdî 'ye göre Ferğâne de bir Karluk ili idi. 

Ferğâne'de çok sayıda Gök-Türk yazıları ve eserleri bulunmuştur (*11). Ferğâne 'nin M. 627 etrâfı ile X. asır arasında meşhur merkezi Türk neslinden hükümdarların âbidevî kalesi Kâsân idi (*12) . 

İranî Ihşîd lakabını da taşıyan Ferğâne Türk hükümdarlarından hem Çin, hem İslâm kaynakları bahsederler. Bunların Budist olması ihtimâli üzerinde durulabilir. Böyle bir ihtimâli hatıra getiren bir sebep,.H. 121 / M. 738-39 'da bir Müslüman Türk beyi olan Süleyman b. Şül (Çur) 'ın refâkatinde Araplarla sulh akdetmek için İslâm ordugâhını ziyâret eden Ferğâne Türk meliği (Arslan Tarhan'ın) (*13) annesine atf edilen sözlerdir. Hatun Araplar ile muhâveresi esnâsında, bir hükümdârın mâlik olması gereken altı alâmeti, Budist geleneğinde çakravartin 'e (çarh-ı felek sâhibi dünya hükümdârına) atfedilen Sapta Ratna 'ya (*14) (yedi cevher) mümâsil şekilde saymıştır. Ancak Araplara anlatması güç bir mefhûm olabilecek altın çarh'dan bahsetmemiş ve göreceğimiz gibi hükümdârın fili yerine de aşçı şahsiyetini koymuştur. Hatun şöyle diyordu :

"Şunlara sâhip olmayan melik değildir: (Meliğin) sözlerinden içindeki niyetleri ve gönlünden geçenleri sezip onunla istişâre ederek ona nasihat verecek bir vezir; (Meliğin) istediği şeyi pişirecek bir aşçı : (Melik) gamlı olarak yanına varsa bile ona bakınca gamını unutturacak bir zevce; düşman hücûmunda savaş icâb edince (meliği) kurtaracak kale gibi bir birdavn (Türk atı); akrânı (meliği) vurmak isteyince hıyânetinden korkulmayan bir kılıç (sâhibi); nereye giderse gitsin (meliği) yaşatacak bir hazîne".

Ferğâne Türk hükümdarlarının Budist olmaları ihtimâlini kuvvetlendiren diğer husus Ferğâne 'de epeyi sayıda Budist tapmağının mevcûdiyetidir. Bunların arasına, Ferğâne nehrinin cenûbî kıyısındaki Kubâ (bugün Kuva deniyor) tapmağı ancak bir hükümdârın yaptırabileceği zenginlikte idi. Kubâ tapmağı tarihî ve stilistik sebeplerden dolayı bir Türk eseri sayılmaktadır. 

Kubâ tapınağının mimârî husûsiyetleri araştırmanın şimdiki safhasında, pek anlaşılamamaktadır. Kubâ 'da dikkati çeken, bilhassa çok sayıda, balçıktan boyalı heykellerdir. İşte bunlardan Kubâ tapınağının Türklere atfedilmesi gerektiği istidlâl edilmektedir. Heykellerin görünüşü husûsunda G. A. Pugaçenkova şöyle demektedir :

"Bu viharı araştıranın da kaydettiği gibi, buradaki geniş ve ay yüzlü tasvirler tıpkı Türk "balbal"larına (dikili taşlara oyulmuş Türk mezar heykellerine) benzemektedir".

Kubâ tapınağını bulan V. A. Bulatova-Levina da tapmağın cenûbî tarafında, tapınak tahrip edilirken yere atılmış yatan, dev boyda Burkan başın (lev. VIII a) görünce bunu bir Türke benzetmiştir .

"Düşerken Burkan'ın yüzü çok zarar görmüş, burnu kırık, yüzünün sol tarafı ezilmiş, fakat sağ tarafı iyi muhâfaza edilmiştir. Sağ şakakda mavi boya izleri vardır. Karşımızdaki şüphesiz ki Budism'de dinî tasvirler için düzülmüş olan kanunlara göre şekil alan, yanî donuk ifadeli bir yüzdür. Hafif çekik ve yan açık olan göz kapaklarının üstünde hilal kaşlar, üst dudağın hudûdunda, ince, kısa bıyık; yüzün çizgisi toparlaktır. Bu Burkan yüzü, tasrîhi zor fakat muhakkak şekilde, Türk antropolojik tipinin husûsiyetlerini taşıyor".

Bulatova- Levina 'nın anlattığı, Türk metinlerinin ve sanatının tasvir ettiği (lev. IX b) "ayın onbeşi yüzlü, hilâl kaşlı", koyu gök, "arı kanadı" rengi saçlı Burkan'dır.

Bu güzellik mefhumu yukarıda "Hu "Türk normu adı altında anlatıldı. Esâsen Kubâ sanatı ile iştigal edenlerin hepsi Kubâ heykellerini başka Türk muhitlerine, Ak-beşim 'deki Türgiş devri ve Doğu Türkistan 'daki Uygur devri Budist eserlerine benzetmişlerdi. Koço Uygur eserlerinde de Burkan (lev. IX b) "Hu" Türk normunda ve Kubâ 'daki Burkan başı gibi ince bıyıklıdır (lev. VIII a).

Araştırıcıların üzerinde en çok durduğu husus Kubâ tapmağının Tantrik veçhesidir. Tantrik pantheon 'da Budismin muhâfızları sayılan korkunç mabûdlar çoklukta idi. Bu münasebet ile Litvmsky yukarıda işaret ettiğimiz bir gelişmeye dikkati çeker :

"(Tantrik) tarzdaki Tibet sanatı Kubâ 'dan daha çok geçtir. Demek ki bu tarz prototiplerin Hindistan ve Afganistan 'dan Doğu Türkistan'a ve Tibet'e ilerlerken Ferğâne üzerinden ve Açina-tepe ile Kubâ gibi Batı Türkistan merkezlerinden geçtiğine hükmedilebilir." 

Litvinskiy 'nin doğru sandığımız görüşüne bazı mülâhazalar ilâve etmek isterdik. Şüphesiz ki kuvvetli Hinduist tesirler taşıyan ve Hind mabûdlarını Burkan dinine sokan Tantrik sanat, Hindistan hudutlarından geliyordu. Hinduist şekillerden ilhâm alan bir Budist sanatın Türk-şâhî muhitinde, Kâbil ırmağı kıyılarında geliştiğine yukarıda da Açina-tepe 'de bulunan Tantrik kalıntılar münâsebeti ile işâret etmiştik.

Esâsen, Kubâ heykelleri arasında bir sınıf, "Budist prototip I" dediğimiz ve Serendîb ile Hind tesirlerini getiren Orta Asya 'nm cenûbî illerinde , bu arada Türk-şâhî muhitinde de gelişen (lev. I a) mabud ikonografisine sâdık kalmıştır.

Bu sınıftan Bulatova-Levina 'nın "bir mabûde" diye târif ettiği bir Kubâ başını (lev. I b), Kâbil'deki mümâsili gibi (lev. I a) bir "un tengri" (çocuk mabûd) sanmaktayız.

Yine şüphe edilemez ki çok kollu iskelet başından tâc ve gerdanlıklar takmış koyu renk heykeller, Hind mabudesi Devi 'nin korkunç kara (Kali) veçhesini (ley. XIII a), kurbanları yiyen kanlı dişlerini, kafa tasların kadeh şeklinde biçen bıçağını, yılanlanın, kaplanlanın (lev. XIII b), insan eti yiyen nedimeleri (dakini'leri) ve bunlarla ilgili müstehcen âyinleri Ferğâne Budizmine getirmiş gözükmektedir. 

Tantrik mabûdeler Budist pantheon'una doğu ciheti dhyani-burkanın, unsuru "kalık" (esirin Türkçesi) ve rengi gök olan Akşobhya 'nın nedimeleri sıfatı ile girmişlerdi. Burkan Akşobi (Akşobhya) Türk metinlerinde de vardır. Nitekim Kubâ heykellerinin bir çoğunun gök rengine boyalı olmaları Akşobhya 'ya mensûbiyet işareti sanılabilir.

Fakat bazı noktalarda Kubâ heykelleri ile Hindistan arasındaki farklar çoğalmakta ve Kubâ heykelleri stilistik bakımdan Hindistan 'dan çok başka, fakat gayet zengin olan Uygur Tantrik ve demonolojik ikonografisine yaklaşmaktadır.

Thematik konuda bile şüpheli noktalar vardır. Meselâ Akşobhya Burkan'ın gök rengi, "kök" (gök) renginin doğu cihetine ve "kalık" (esir) unsuruna teşbihi, Çin-Türk kozmolojisinin bir remzidir ve cihet burkanları mefhûmu da Çin-proto-Türk muhitlerinde gelişmişti.

Şu noktaya da işâret edelim : gök rengi Burkan Akşobhya'ya değil, sâdece göğe mensûbiyette de işâret edebilir. Nitekim Uygur metinlerinde teorilerin gözleri, kirpik, kaş ve saçlar gök veya lâcivert taşı rengindedir.

Bir nokta daha belki kayda değer. Budist prototip I 'e sâdık kalan heykellerde bile bazı teferruat bunların Türk devrinde yapıldıklarını hatırlatır. 

Meselâ, Türk-şâhî devrinden (M. VII.-IX. asırlar) Kâbilde bulunmuş "un tengri" (çocuk mabûd) heykelinde (lev. I a) Hun ve Çin âdeti üzere, Uygur çocuk tasvirlerinde de görüldüğü gibi (lev. I d) başın tepesi traş olmuş ve ancak alnında "kujik" (perçem) bırakılmıştır. Aynı hususiyeti bir Küba heykel başında da mevcûd gibi gözükmektedir (lev.Ib).

Kubâ heykelleri arasında, alp mabûdlar (dharma-pala) veya demonoloji çerçevesinde görülen bir başka sınıf (lev. XII c, d) her şeyden evvel Çin ve Uygur dharma -pala ve "yek" (cin) ikonografisini (lev. XTI a, f) hatırlatır. 

Gerek Uygur, gerek benzer Kubâ eserleri, Uygur metinlerinin dharma-pala ve "yek" tarifini sanki temsil eder. Uygur metinleri : "yek" alplarını şöyle anlatır : uzun kızıl saçları vardır, hiddetten büyüyen "üç büyük gözleri" (üçüncü göz alnın ortasındadır) alevler saçar ve göz bebeklerini çevirirler. Azı dişlerini göstererek korkunç ses ile bağırırlar. Bu noktada da Tantrizm Türk-Çin tesirleri kaydetmiştir.

Kubâ heykelleri arasında dört arslan veya başka yırtıcı maskeleri (lev. XIII a) ve çok sayıda benekli yırtıcı vücutlarının kalıntıları bulunmuştur. Araştırıcılar bunları Budist mabûdlarının binekleri olarak görür. Arslan ve Bars (Pars) gibi adların Türk beyleri arasında yaygın bulunuşu, hattâ yukarıda söylendiği gibi Ferğâne hükümdârının adının Arslan Tarhan olduğu ve bu yırtıcıların birer timsâl mâhiyetinde olması imkâm da hatıra gelir.

Kubâ Tantrik heykelleri ile ilgili son bir nokta kaydedelim. 
V. A. Bulatova-Levina Kubâ heykellerinin birinde, bir dâirevî tâc ve tepeye yükselen bir sorguç şeklinde saç tarama usûlü tesbit etmiş. Bu şekil Doğu Türkistan'da (lev. V b) ve Uygur sanatında mabûd ve "yek" tasvirlerinde yaygındır. 

Sorguç motifi Türklerde çok veçheli manalar almakta idi. Sorguç gibi tepeye saç taramak usûlü ise bir Türk metninde, Brahmanların hikmet mertebesine erince saçlarını "didim" (tâc) şeklinde taraması olarak anlatılır.

Kubâ heykelleri arasında Burkanın atı ve seyisini tasvir ettiği sanılan bir grup Türkler için bilhassa ilgi çekici olabilir. Çünki bu şekiller hakikatten mülhem olsa gerek. Burkanın atı, her halde yukarıda söz konusu olan Ferğâne hükümdarı Arslan Tarhan 'm annesinin tarîf ettiği kale gibi bir "melik birdavnı" tasviri idi. Atın iyi muhâfaza olmuş ard kısmının al renkte ve ak benekli olarak tasvir edilmiş olması da dikkate değer. 

Bilindiği gibi Burkan'm atı Kanthaka Türk Budist sanatında (lev. VI a, b) ekseri ak veya kır donda tasvir edilmiştir. Fakat Kaşğari'ye göre "ak" kelimesi ancak Oğuzlarda beyaz anlamına gelir ve Hakanî Türkçesinde ise ak benekli demektir. Kubâ'daki at tasvirinin eğeri de ananevi Orta Asya ve Türk tarzında yüksek kaşlı eğer imiş. 

Bulatova-Levina Kubâ duvar resimlerinden çok az kalıntının muhâfaza edilmiş bulunduğunu kaydederken yine de önemli bir teknik husûsiyete işâret etmektedir. 

Kubâ'daki duvar resimlerinin görünüşü ve tekniği Ak-beşim Türgiş devri tapmağında olduğu gibidir. Ak zemin üzerine, kuvvetli siyah çizgiler ile şekiller çizilmiş ve parlak, ak ve gök boyalar ile renklendirilmiştir. Tarîf edilen neticenin, evvelki bir çalışmada Türk B adı verilerek Batı-Türk devrinde kullanılan ve (burada söz konusu olmayacak) daha evvelki Türk A tekniğinden tefrik edilen resim usûlü ile elde edilmiş olduğu anlaşılır. 

Türk B dediğimiz teknik Tunguz merkezi Koguryo 'dan Tun-huang 'a ve oradan Orta Asya 'nın kuzey bölgelerindeki Türk merkezleri üzerinden Sogd 'a kadar uzanan ve Doğu tesirleri taşıdığını bu tekniği tarîf eden bir Türkçe metinden istihrâc ettiğimiz bir tarzdır. Şekiller, kuvvetli hatlar ve mürekkep ile çizilmekte ve "beş renk" (Çin-Türk kosmolojisinin temsilî beş rengi) zamk mahlûlleri ile eritilerek, şeffaf boyalar şeklinde sürülüp, mürekkep çizgileri boya altından görülmeğe devam etmektedir. Cihet ve unsur timsalleri arasında, renklerin de Çin-Türk kozmolojisinde yer aldığını yukarda kaydetmiştik.

Litvinskiy 'nin işâret ettiği gibi Ferğâne 'yi M. 726 'da ziyâret eden Koreli râhib Huei-ch'ao bu ilde Budizmin mevcut bulunmuş olduğundan habersiz kalmıştı. Demek ki, M. 726'da Kubâ tapmağının bulunduğu Sir-deryâ 'nın kaynağına yakın kollarının cenûbî kıyıları artık Müslümanların eline geçmiş bulunuyordu. Esâsen Kubâ tapmağının muhtemelen Müslümanlar tarafından tahrîb edildiği ve Küba'da bulunan câmi-mescidin belki yerine yapıldığı, Tabarî 'deki H. 126/M. 743 'de Kubâ 'nın Müslüman idaresinde olduğu kayd ve Kubâ tapmağında M. XI.-XII. asırlardan Müslüman mezar kalıntıları bulunmasından düşünülebilir. 

Kubâ tapmağının tahribine Türk sanat tarihi bakımından esef etmek hatıra gelir ise de, bu Tantrik tapmağın mabûdlarının korkunç, yan hayvânî ve üstelik müstehcen görünüşlü mabûdlarının Müslümanlarda nefret uyandırabileceğini de anlamamak imkânsızdır.


IV. A r ğ u

Kâşğari 'nin Talaş ırmak ve şehri ile Balasagun (Çu ırmağı kıyısındaki eski Suyab) arasında tarifettiği Arğu ili, Batı Türkistan'da, en eskiden beri Türklerle meskûn bir bölge idi. Gerek Han devri (M. Ö. 209-M. 220) Çin kaynakları (*15) , gerek Kâşğari, Türklerin Mîladdan önce Arğu' da ordu merkezleri olduğuna rivâyet ederler. 

Batı Türk (M. 580-658) Hakanhklan da, Türklerce mukaddes bir dağın yükseldiği Arğu ilinde, Talaş ve Suyab' da ordu kurdular (*16). M. 751'de Talas meydan savaşında Çinlileri terk edip, diğer bazı Türk boyları ile Müslüman tarafını tutarak Çinlileri Türkistan'dan tard etmeğe âmil olan Karluklar, M. 766'da Arğu'daki ordu merkezlerine hâkim olunca, Batı Türk dünyasının başına geçmiş sayıldılar. 

M. 766'da böylece Karluk devri başladığı zaman Batı Türk idâresi esnâsında Talas bölgesine gelen Sogdlu muhâcirlerin kültürel tesirleri artık Türkler tarafından benimsenmiş ve Türk kültürü içinde erimiş bulunuyordu.

Budist sanatı bakımından Arğu 'da Kartukların geldiği zaman hâkim bulunan gelenek, Batı - Türk ve Türgiş devirlerinde inkişâf etmişti. Ak-beşim Budist tapmaklarında nümûnelerini (lev. II d) gördüğümüz Türgiş devri tarzının, resim tekniği olarak Türk B dediğimiz tekniğe bağlandığını kaydetmiştik. 

Ak-beşim tapmaklarında bulunan mabûd tasvirleri de Hind ve Hellenistik tesirinde Türk normlarında idiler (lev. II d, IV c). Kubâ 'da rastlanan tarzda dharma-pâla ve "yek" ikonografisinin de Arğu 'da mevcûdiyetine Litvinskiy dikkati çeker. Yine Litvinskiy, Ak-beşim ile Türk muhîtlerindeki diğer Budist sanat merkezleri, yani Ferğane ve Doğu Türkistan arasındaki muhtelif yönlü tematik, estetik zevk, kifâyet, teknik usûller bakımından benzerliklere işâret etmektedir.

Kartuklar Arğu 'ya hâkim olduktan sonra (M. 766) fakat Samanîler bu illere İslâmiyeti getirmeden (M. 819) evvelki bir devrede, "Türk Hakanı şehrine" pek yakın olan Çul ile Sarığ 'da Budist eserler yapılmıştı (lev. VI d; VII c; IX b, c). 

Çul ve Sarığ 'da bulunup Karluk devrine atfedilen Budist duvar resimleri (lev. VI d) Ak-beşim tapmaklarında müşâhede edilen teknik ve üslûba sâdık kalmıştı. Fakat Arğu 'ya komşu bulunan Doğu Türkistan bölgelerinden gelen tesirlerin çoğaldığı da görülür. Çul ve Sarığ Budist resimlerinden" bazılarının (lev. VI b; VII c) husûsiyetlerinden biri san ve gök renklerinin ön planda bulunmaları idi. 

Sarı ve bilsa gök renklere meclûbiyet M. VII.-VIII. asırlardan olup, Türkçe kitâbelerin bulunduğu Şorcuk ve Kum-tura duvar resimlerinde iki asır kadar tezâhür etti (*17) (bundan sonra bütün Türk Budist sanatında al renk hâkim olacaktı).

Çul ve Sarığ resimlerinin kalıntılarından birinin zeminini, Budist ikonografisinde tekerrür eden mukaddes ağaç veya çiçeklerden (*18) (lev. VII c) birini temsil eden büyük sarı çiçekler kaplamaktadır (lev. VI c).

Çul ve Sarığ resimlerinden bir diğerinde ak zemin üzerine gök renginde tasvir edilmiş bir Burkan başı gözükür (lev. VI b). Başının tepesindeki uşnişa denen topuz şeklindeki çıkıntı sebebi ile, Bernştam 'ın yanlışlıkla bodhisattva dediği bu şahıs, bir Burkan olsa gerek). Burkanın görünüşü (lev. VI b) gelecek merhalemiz olacak Kâşğar ve Duldur-akur muhitinin normunu hatırlatır (lev. IX a).

Çul ve Sarığ Budist eserlerinde arslan veya başka yırtıcı başları da tasvir edilmiştir (lev. XIII c). Yırtıcıların mâhiyeti burada da muhtelif şekilde tefsir edilebilir. Kubâ 'da (lev. XII b) söz konusu olduğu gibi Çul ve Sarığ 'da da yırtıcılar Tantrik ikonografi ile yahut Arslan ve Bars gibi Türk adları ile ilgili olabilirdi. 

Uygur tesirlerinin bilhassa hissedildiğini kaydettiğimiz Arğu muhitinde vajrapâni (elinde şimşek timsâli vajra tutan Burkan muhâfızı) 'ye de yırtıcı vasıfları verilmiş olabilirdi. Budistler Burkanın mensup olduğu Şâkya soyunun timsâlini arslan ittihaz etmişlerdi. Burkan Şâkyamuni 'nin arkabası ve talebesi Ananda 'ya keskin kulak ile dinlediğine izâfeten "Kaplan kulaklı" denirdi (Şârdula-karna. Türkçesi Sakılığlar arzısı Şardulı Arslan : Sakya'lar azizi kaplan-arslan). 

Bineği fil olan ve Vajrapâni 'ye teşmil olan Samantabadhra, bazen bineği kaplan olan Manjusri ile, karıştırılıyordu. Bütün bu tasavvurlara şekil vermek ile görevlendirilen Türk sanatkârı, her halde vajrapâni 'ye bazı zoomorfik husûsiyetler atfetmiş ve onu bazen arslan başlı genç bir alp (lev. XIII d), bazen da (kaplan gibi ?) sivri kulaklar ve azı dişleri ile temâyüz eden bir muhârip olarak göstermekte idiler (lev. IX b 'de Burkan 'ın sağında, orta hizâda). 

Böylece, Hindistan'dan uzak bulunan şimalî Türkistan'da Budist remzler başka manâlar alıyordu. Vajrapâni, Tölis ve Kök-Türkler'in totemik ceddi Böri veya doğum yılına hâkim oniki hayvan takvimi şeklinde astrolojik "müçel" e mümâsil, koruyucu bir zootip veçhesini alabilmiş gözükmektedir.

Litvinskiy 'nin de kaydettiği gibi "yek"lerin ve yırtıcıların da alplik vasfına değer veren bu görüş bozkırda yabanî hayvanlarla boğuşan avcılara mahsus olsa gerek. Yiğitlik vasfına karşı bu meclûbiyet Türk sanatına öz hamâsî üslûbu vermiş ve sulhperver Budist pantheon 'una bile damgasını vurmuştur.

Pritsak ve Klyaştornıy 'nin Mas'üdî ve Gardızî'ye dayanan araştırmalarına göre, Karlukların başında bulunan Kök-Türk Hakanları soyundan Bilge Kül Kadir Han M. 840'da Türk Hakanı lakabını ihyâ etti. Bilge Kül Kadir Han'ın ölümünden sonra iki oğlundan Bazır Arslan 'ın Çu vâdisinde eski Suyâb'ın yerine yükselen "Kuz-ordu" (şimâl ordusu) Balasagun'a, diğer oğlu Ogulcak Kadir Han'ın ise Arğu 'nun ikinci büyük şehri Talas'a hâkim bulundukları sanılır.

Pritsak'ın tahminine göre M. 893'de İsmail b. Ahmed Samâni Taraz 'ı Karluklardan aldığı zaman, Ogulcak Kadir Han Kâşğar 'a ilticâ ederek orayı "Ordu-kent" ittihâz etti.






V. Kâşğar

Kâşğar ili ve kültürünün mütehassısı Pelliot, Çinli râhib Hsüan-tsang 'm Kâşğarlıları "yeşil-gök" gözlü, çocukların başlarını sunî şekilde uzatan ve vücutları döğmeler ile süslü bir halk olarak anlattığını, Marco-Polo 'ya göre Kâşğarlıların Türkçeden ayrı, Kâşğari 'nin "Kencek" dediği dil olabilecek bir lisan konuştuklarını hatırlatarak, Kâşğarlıların aslen Türk olmadığı neticesine varır.

Bu noktada belki şu mülâhaza düşünülebilir : Çinliler sâde Kâşğar halkını değil, daha başka Orta ve şimal Asyalıları, bu arada Tölis ile Kırgız Türklerini de "yeşil-gök" gözlü ve "kırmızı saçlı" yani Europeoid görünüşlü olarak anlatmakta, hattâ Gök-Türk Hakanı Mukan 'ın (ölümü M. 572) lâcivert taşı gibi gözleri ve uzun kırmızı yüzünden bahs etmektedirler. (*19)

Kâşğarî de Kencekleri Türklerden bir boy bilir. Kâşğar Türkçesi ise Kâşğarî 'ye göre en fasih Türkçedir. Kâşğar kelimesinin Türkçe "kaş" (Hoten deresinde çıkan yeşim taşı) ile birleştirilmesini de Pelliot şüphe ile karşılar ve Kâşğar kehmesinin Hind dillerinden gelebileceği neticesine varır. 

Kâşğarlıların aslı ne olursa olsun, Kâşğar M. 580 civarında, Batı Türk Hakanlığına ilhâk edilmiş ve M. 627-29 arasında Gök-Türk hakan soyundan bir hatun ile evlenen Kâşğar hükümdarı başta olmak üzere, Kâşğarlılar Gök Türkler ile karışmağa başlamıştı.

Batı Türk hakanlığının inkırâz ettiği M. 658 yılında Kâşğar hükümdârı Tuman Tigin, adından Türk ve muhtemelen Gök-Türk Hakan soyundan olduğu anlaşılan bir bey idi (Tigin lakabı o devirde Hakan oğullarına verilirdi). 

Tuman Tigin Batı Türklerini mağlub eden Çin imparatorluğunun Kâşğar'ı da ilhâkma karşı koyarken, komşu il olan Hotan 'ı da idâresine almak istemiş, fakat yenilmişti. Kâşğarî 'nin ve diğer İslâm kaynaklarının Kâşğar 'a "Şin al-sufla" (Aşağı, yâni Batı Çin) veya sadece Çin adını vermesi, M. 658 etrâfında başlayan ve M. 751 'de Talas savaşında sona eren geçici Çin hâkimiyetinden olsa gerek.

M. 704-717 'de "Üç Karluk boyu" Gök-Türk Hakan soyundan olup Çin tarihçisinin "A-shi-na Hien" adını verdiği hükümdarın idâresinde, Kâşğar 'a hâkim bulunuyorlardı. 

"Üç Karluk boyu", Çinin verdiği emirlere uyarak, Kâşğar 'ı Türgişler'e ve onların bazen müttefikleri olan Müslümanlar ile Tibetlilere karşı müdâfaa etmekte idiler. M. 728'de Kâşğar 'ın idâresinde, Çinliler yerli hükümdarlar soyundan birini tayin etmekle beraber, M. VIII. asır ortasında Kâşğar 'ın artık bir Karluk ülkesi sayılmasında tarihçiler müttefiktir.

Türk Hâkan hükümdarlarından Ogulcak Kadir Han 'ın M. 893'de Talas'ı kaybettikten sonra Kâşğar 'da ordu kurduğu sanıldığını kaydettik. Belki de Ogulcak Kadir Han soyu daha evvelden Kâşğar 'ı ordu ittihâz etmişlerdi. M. 915'deki Kâşğar Türk hükümdârı Togan Tigin'in Karluk olup olmadığı bilinmemektedir. 

Fakat Hudûd al-'alam müellifi, M. 982'de kadîm zamanlardan beri Kâşğar hükümdarlarının Karluk veya Yağma Türklerinden olduklarını söyler. M. 1070 sıralarında Kaşğari ise Kâşğar 'a Ordu-kent adını verir ve Alp-er-tunğa veya Afrâsiab oğulları veya Hâkânî diye andığı ve Gök-Türk Hakanları sülâlesinden indikleri anlaşılan soyun beşiği bilir. Kâşğari 'nin nakl ettiği bu geleneğin doğruluk derecesine olursa olsun, Türk Hakanlarının öz vatanı olarak tanıtılan Kâşğar 'da târihimizin kadîm olması ihtimâli kuvvetlidir.

Kâşğar etrafındaki Budist kalıntılardan Doğu cihetine düşen Tumşuk 'da bulunan heykellerin bazılarına bakılınca (lev. IX a, b) Çin tarihçilerinin Kâşğarlıların yeşil gözlü, yani Europeoid ırkların görünüşünde oldukları hakkındaki kaydı hatıra gelir. 

Kâşğar halkına atfedilen Europeoid görünüş ve sunî şekilde uzatılmış başlar sanki Budist eserlere de aks etmiştir (lev. IX a, b). Hakikatten mülhem eserler meselâ Budist âbideleri yaptıranlann portreleri için, keyfiyet her halde vâriddir. Ancak dinî ikonografi husûsunda, Kâşğar eserlerinde görülen Europeoid husûsi-yetler Hellenistik sanatın hâtıralarının Kâşğarda daha uzun yaşamış olması ile de bazen izah edilebilir (mukayese ediniz, lev. VI a, b). 

Bilhassa, M. VI-VII. asırlarda bütün Türkistan'da olduğu gibi, Çinliler, Tibetliler ve Doğu Türklerinin akınları neticesi olan Mongoloid ırklar ile karışma, Kâşğar Budist ikonografisinde de izlerini duyurmaktadır. Türk metinlerinde anlatıldığım kaydettiğimiz "Hu"-Türk normunda "ayın onbeşi" gibi geniş yüz ve çekik gözler, Europeoid şekilde ince ve ucu hafif yukan çevrilmiş bir burunla birleşerek acâip bir estetik ideal vücuda geldi (lev. VI.a,-c; VII c). 

Bazı Tumşuk heykelleri Hind güzellik mefhumunun şartı olan hafif gülümseme ve inhinâh vücudları da arz ile tam eklektik mâhiyette bir fusûna sâhip kılınmıştır. Acaba Kâşğar 'ın Karluk ili olduğu devrede bu görünüşteki güzellerin mevcûdiyeti mi Mascûdî'ye şu sözleri ilham ettirmişti :

"Şu H. 332 yılında (M. 933)...(Türklerin) en güzel görünüşlü olanları, en uzun boyluları veçheleri hepsinden daha parlak olup sabah güneşini andıranlar Karluklardır" (Mas cüdt. Mıırüc, c. I. s. 132).

M. IX.-X. yüzyıl müslüman müellifleri Türkleri şöyle anlatır : olağan üstü bir beyazlıkta veya kırmızı yüzlü, küçük gözlü, ezik burunlu. Bazen kırmızı saçtan da bahsedilir. 

Demek ki bu devirde Türkler, Tumşuk heykellerinde ve Uygur harfleri ile resimli Türkçe yazmaların Pelliot tarafından bulunmuş olduğu Duldur-akur duvar resimlerinde de (lev. V c) müşâhede edilen şekilde, "Hu"-Türk dediğimiz Doğu Türk tipi ile Europeoidlerin karışmasından mütevellit bir görünüş arz edebilmekte idiler. Mongoloid husûsiyetleri olan, fakat parlak beyaz tenli, sarı saçlı, mavi gözlü kimseler hâlâ Kâşğar 'da dikkati çeker.

Tumşuk duvar resimlerinde de (lev. VII a; IX a) aynı karışık tipolojinin "Hu" -Türk norm'una daha yakın veçheleri tezâhür eder. Le Coq 'un kaydettiği gibi bazı Tumşuk duvar resimleri (lev. IX a), teknik, gök renginin gâlibiyeti ve estetik normlar bakımından, Koço sanatının M. VII.-VIII. asırlar arasındaki bir safhasını hatırlatır. O kadar ki Le Coq lev. IX a 'nın bulunduğu tapmağa Uygur mabedi adını vermişti. 

Le Coq 'un Uygur Budist sanatının erken safhası olarak gördüğü resim (lev. VII B/a) bir Burkanı "panvar kuvrağı" ile (parivâra : maiyet) tasvir etmesi bakımından M. IX.-XII. asırlarda Uygurların Bezeklikte resmettiği pranidha sahnelerinin (lev. IX b) bir öncüsü olarak Le Coq tarafından tarif edilmiştir. Tumşuk eserinde vajrapani (lev: IX a) Burkan 'ın sağında, elinde sinek kovmak için kuyruk tutan alp henüz Bezekük'te olduğu gibi (lev. IX b, Burkan 'ın sağında, orta hizada) zoomorfik hususiyetler arzetmektedir.

Tumşuk duvar resimlerinden bir diğerinin de (lev. VII a) aynen gibi mümâsili Koço 'da bulunmuştur (lev. VII b). Bu resimde Burkan Şakyamuni, henüz Siddartha adında genç bir bey iken, süslü Hind hükümdârı kıyâfetinde, kır bir at olarak resm edilen atı Kanthaka 'ya binmiş, arkasında seyisi Chandaka ile birlikte gezmeğe çıkmıştır. Hayâtın ıztıraplarının tezâhürlerini bu gezmede müşâhede eden Siddartha atını ve seyisini bırakarak, beylik kıyâfetini atıp, uzun saçlarını keserek, târik-ı dünyâ olacaktır.


Uygur sanatına bu kadar benzeyen Tumşuk resimlerini Uygurlar mı, yoksa Kâşğari Karluklar mı yapmıştı? 

Tumşuk 'un hemen doğusunda, Küsen'e (Kuça) yakın Duldurrakur 'da Uygur yazısı ile Türkçe (*20) metinli resimli yazmalar bulunduğuna göre, Uygurlar Tumşuk 'a da gelmiş olabilirdi. M. 1070 civarında artık müslüman olan Kâşğarlılar ile Uygurlar dîn harbine girmiş bulunurken, Kâşğarlılar, Kâşğarî 'den öğrenildiğine göre, kolaylık ile Uygur "kend" (şehir) lerini basmakta ve "Furhan evlerini" (Burkan tapınaklarını) yıkabilmekte idiler. 

Fakat Tumşuk resimlerine, Kaşğar'dan başka merkezlerde de kaydedilen Karluk ve Uygur Budist sanatları arasındaki yakınlıklar ışığında bakılırsa, Tumşuk eserlerini Karluklara da atf etmek mümkündür.

Kâşğar 'daki Karluk devri "Burkan bedez" (Burkan heykellilere, yâni son devir Budist eserlerine Kâşğarî de yetişmişti, Budizm islâmiyetin kabulünden sonra da devam etmiş sanılabilir. Kâşğarî Budist "toym"ların ibâdet şeklini gözleri ile görmüş gibi tarif eder :

"Toym Burkanka yükindi".
(Varak 479'da Arapça tercümesi: Kâfir ulu kişisi (al-'ilc) sanem önünde secde etti).

Kâşğar ve etrâfında Budist mimârî kalıntıları da çoktur. Pelliot şu harabeleri Budist vihar olarak tavsif eder: Kâşğar'da Kurgan Tim stüpa 'sı (lev. XI a) ; Kızıl-dere ile Küçük-debe 'deki ile Tumşuk 'da Üç-Mervan, Eski-şehir ve Tegürmen 'deki binâ külliyeleri.

Cemal Kârşî M. 926 civarında, Ogulcak Kadir Han'ın Kâşğar'ın şimâlindeki Artuç'da merâsimle bir tapınak yaptırdığını anlatır. Çocukluğunda gizliden islâmiyeti kabul etmiş bulunan Ogulcak'ın yeğeni, Bazır Arslan oğlu Satuk Buğra Han, tapınağın tuğlalarını taşırken, gönlünde bu mabedi Allah'a adıyordu. Nitekim Artuç tapnıağı mescide ve İslâmî külliyeye tahvil oldu ve Satuk Buğra Han ölünce oraya gömüldü.

Kutadğu-bilig şâiri de M. 1070 sıralarında Burkanın "evi, barkı" (tapınağı, avlusu) ve "orun"unun (makamının) mescide çevrilmesini istemekteydi .

Karluk devri Budist Türk sanatı hakkındaki araştırmamızın neticeleri şöyle hulâsa edilebilir: 

Budist Türk sanatı, Batı-Türk (M. 580-658) ve Türgiş (M. 658-766) devirlerinde, hem Doğu, hem batı Türkistan'da, aynı üslûbda doğmuş ve kendine öz tarzı inkişâf ettirmeğe başlamıştı. Budist Türk sanatının vârisleri Batı Türkistan ve Kâşğar 'da Karluklar, daha Doğuda, Küsen, Turfan ile Tun-huang 'da ise Uygurlar oldu. 

Yüz elli yıl kadar, takriben M. VIII. asırdan Kâşğar'da İslâmiyetin kabûlü tarihi M. X. asır başına kadar, Karluk ve Uygur Budist sanatları aşağı-yukarı tek bir üslûp içinde, Budist Türk sanatının birbirine pek yakın iki veçhesi olarak beraber geliştiler. M. 926 sıralarında Kâşğar 'm ihtidâsı ile müslüman Türk sanatının ilk safhası açıldı. Küsen, Turfan ve Tun-huang 'da ise Uygur Budist sanatı M. XV. asrın ortasına kadar, beş asır daha, müslüman Türk sanatından ayrı, fakat ona muvâzî ve müessir olarak devam etti. 

Böylece Karluk Budist sanatı bir yandan Türk Budist sanatı gelişmesinde önemli bir safha, diğer taraftan ise müslüman Türk sanatının temelinde bir köşebend ehemmiyetinde tezâhür etmektedir. Nitekim, mâzînin esrârına bürünmüş bir güzellik hayâlinin timsâli olarak "Farhar-ı Halluh" tabiri biz Anadolu Türklerine kadar gelmişti.




Prof.Dr.Emel Esin





dipnotlar:

*) Bk. Ibn Bibi, varak 89, 219. But, bud: bk. Slovar' but VI, bud I, Burqan kelimesi Burkan, Bud Kan (Han) demektir: Caferoğlu, "Burqan". Vihar: Bk. Slovar', "Vixar".

*1) Kollautz - Miyakawa, s. 108, 97, 126, 128, 109. Kollautz - Miyakawa Beşbalık'ı bugünkü Jimsa adı ile anmaktadırlar. Jimsa Beşbalık'tır: bk. Stein, Innermost Asia, s. 555 (Ji-masa) ve Dolbejev.

*2) Bunlar Batı Türk Hakanı oğlu Han Yabgu Tardu Şad soyu idi: Chavannes, Docs., s. 64, (n), 156 (n. 1),157, 158 (n.), 200, 206, Julien, La vie...., s. 61-63. Tabarî, c. II, s. 1206-1216 . (Arablara esir düşen Tohâristân Türk Yabgusu). Tohâristân Türk Yabguları hakkında M. 758 kaydı: Chavannes, Notes, s. 94. Budist idiler ve bunların devrinden eserler kaldı: Hackin, s. 19-21 ve Fischer, a. g. e., M. 650-660 arasında Çağânîân hükümdarının adı bir Türke işâret eder ve bu muhtemelen, M. VIII. asırdaki Tiş gibi, Türk Tohâristân Yabguları soyundan, Çağanian, hâkim bir beydi: O. I. Smirnova, "Sogd", Palestinskiy Sbomik, Leningrad 1970 (adı Afrâsîâb duvar resimlerinde yazılı 650-660 arası Çağânîân hükümdârı olan Turan-taş) ; Çağânîân duvar resimleri: Al'baum, res. 149-50, s. 193 (Talaş Türk heykellerini kıyâfetleri Çağânîân duvar resimlerindeki beylerinkine benzetilir).

*3) Huttal'a çince transkripsiyonda "Ku-tu" denmekte idi ve bu muhtemelen türkçe Kutluğ'dur: Eberhard, Şimal, s. 70.

*4) "Hi-sou Türkleri" Oğuzlardır: Z. V. Togan. N. Togan'ın Hsüan-tsang biografisi tercemesine notlar, islâm Araştırmaları Dergisi, IV/1-2 (İstanbul 1964).

*5) Slovar', "tânğridâm".

*6) Radloff, Suvamaprabhâsa, s. 180, 92 (yüksek rütbeli kimselerin Burkan'a selâm usûlü), s. 230-31 (âyinde beyaz giymek). İki dizle birden "çökmek" kul mertebesindekilerin selâmıdır: Yûsuf Hâşş Hâcib, beyt 4058.

*7) Chavannes, Docs., s. 194.

*8) "Hu" bu devirde Hsiung-nu boylarına verilen isim idi: Ögel, "Doğu Türkleri", s. 91: "Hu" tipi Çinlilere nisbeten, uzun burun ile temâyüz ederdi: Franke, Geschichte, c. II, s. 74. Tungus eserlerinden M. V. yüzyıldan Koguryo duvar resimleri: E. Mc. Cune, The arts of Korea (Tokyo-U.S.A. 1962), s. 35. Chü-ch'ü eserleri: Soper, "North Liang" Tabgaç eserleri: Soper "Cave-chapels", Burkan tasviri Tabgaç hükümdarına benzetilmişti: a. e., s. 242. Sung-yün M. 518'de "Hu"lara (Hsiung-mı milletleri) benzeyen Budist heykellerinden başka türlü Burkan tasviri olabileceğini, ancak Orta Asya cenubunda, belki Hind tasvirleri başladığı yerde öğrenmişti: Beal, Si-yu-ki, s. 56. Uygur metinlerinde Burkan ve "tenğridem" şahıslar hakkında güzellik mefhûmları şunlardı: ayın onbeşi gibi (toparlak) yüz; uzun burun; gök rengi lotus gibi göz kapağı (Radloff, Suvama-prabhâsa, s. 157, 189); "düp-düz" (kapaksız ve Mongoloid?) göz kapağı (Müller-Gabain, "Uigurica" IV, s. 287).

*9) Türk-şâhî sülâlesi: bk. Esin, "Halac", s. 49 v.d. Kâbil ırmağı vâdisinde son Budist devrinde (Türk-şâhî) Hinduism tesirinde Budist eserler: Rowland, Afghanistan, res. 88, 89. (Durga, Siva). Gardîz'de çıkan bu eserler dışında Celâl-âbâd'da da başkaları çıktığını Prof. Hârtel'den ve yine Celâl-âbâd'da yeni bir Türk-şâhî sikkeleri definesi bulunduğunu Dr. J. Mc Dowall'dan öğrendim. Tantrayâna ve Yogâçâra Peşâver'de doğmuş Asanga tarafından M. V. yüzyılda geliştirilmişti: Soothill, index, Asanga, Tantrayâna, Yogâçâra. Bu bölgeye M, VII yüzyılda hâkim olan Türklerin de, bölgede bilhassa çok olan Brahmanların tesiri ile, Tantrayâna ve Yogâçâra felsefeleri ile onların ifâdesi olan Hinduist sanatı benimsedikleri anlaşılır. Tantrik sanat: Bhattacharya, index; Getty, Glossary. Uygurlarda Tantrik sanat.

*10) Arat, Şiir, 9/73. Karasa'nın aslı kaşaya'dır.

*11) A. N. Bernştam "Drevneturskie runiçeskie nadpisi iz Fergana" EV XI (1956); Yu. A. Zadneprovskiy "Turskie pamyatniki v Fergane" SA 1967/1.

*12) M. 627-649 etrafında Ferğâne Türk beyleri idâresine geçti (Kan Bagatur) ve bunlar K'o-sai (Kâsân: Barthold, Turkestan, s. 164)'da yerleşti: Chavannes, Does., s. 148 188, 77. Tabarî c. II s. 1440 da H. 103 / M. 722 olaylarında Ferğâne meliki "Tar" (Tarhan?) halefi "Bîlâza"(?) ve onun oğlu Anucur al-Turkî'den bahseder. H. 248 / M. 862 olaylarında (Tabarî c. III s. 1506) yine Anucur al-Turkî'den bahsedilir ve bu sefer bu adın veya lakabın Bilge Çur olduğu Ya 'kübî Târihi ile mukayese sonunda notda anlatılır.

M. 726'da Türk hükümdarının ordusu büyük ırmağın (Sir-derya) şimâlinde (Kâsân) da idi ve Müslüman hükümdarı cenubda idi (İslâm merkezi Ahsiket): Fuchs, s. 452. M. 739'da Arslan Tarhan Ferğâne hükümdârı idi ve bir Çinli hatun ile evli idi: Chavannes Docs, index "Arslan Tarkhan". M. 121 / M. 738 olaylarında Ferğâne hükümdarının annesinin Arab ordusunu ziyâreti: Tabarî c. III s. 1695-96. H. 121 / M. 738'de Kuba bahsi: a. e. c. III. s. 1695. Kasan: Bernştam, MIA 26 s. 234 236 247. M. 166 / M. 682'de Ferğâne Türkleri Müslümanlara mağlub olmuştu: Narşahî, s. 59. Ferğâne'yi ancak Hâkânî Türkleri aldı (takriben M. 926) ve Ferğâne hükümdarlarına o zaman Ihşîd denirdi: Barthold "Farghana" El (Leyden 1928) Kubâ (şimdi Kuva deniyor) tapınağı: Pugaçenkova-Rempel' (1965), s. 134 ; Bulatova-Levina; Litvinskiy s. 49-52.

*13) 739'de Ferğâne hükümdarının Arslan Tarhan olduğu Çin kaynaklarından bilinir:

*14) Sapta ratna şunlardır: altın çark, filler, adar, hazîneler, iyi vezir, iyi hatun, sâdık asker: Soothil s. 11-12.

*15) Bernştam, SA XI, s. 362-63'de Çinlilerin "K'ang-kü" dediği Kengeres Türk boyunun Milâddan önceki geniş yayılma sâhasına Argu'nun da girdiğine dikkati çeker. Han devri (M. Ö. 209-220) Çin kaynaklarında anılan Türk boylarının ("K'ang-kü", "Tieh-le" "Ting-ling" "Ho-kut" bu son ikisi bk. de Groot, Hunnen, s. 61-62) yayılma sâhası içine giren Argu illeri cenûbda Ferğâne'den şimalde Çu mansabına, Doğuda Talaş ırmağından Batıda Sîr-deryâ'ya uzanıyordu. Bu illere M. Ö. I. yüzyılda doğudan gelip yerleşen "Usun" (veya Wu-sun) ların da Türk olduğu, Bernştam tarafından, Shiratori'nin araştırmalarına dayanılarak ileri sürülmektedir.

*16) Batı Türk Hakanı "T'ung Yabgu" Talaş ve Suyab ilini M. 605-617'de aldı ve bu merkezde ordu kurdu : Chavannes, Documents, s. 10 , 304. Talaş ve Suyab Batı-Türk orduları M. 658'de Türgişlere ve M. 766'da Kartuklara geçti : a. e., 85. Yine bk. a. e,, s. 8, 16, 13, 57, 79, 83-86(n. 1), 123 (n.) (mukaddes dağ); 264, 273, 286.

*17) Erken Uygur devrinden Kum-tura'da "Kinnari" ve "Nirvana" tapınakları (Grünwedel, Kultst. ve Le Coq, Buddh. Spät., s. III, lev. 17; c. VII, lev. 29, 30, 31) ve Şorcuk 'Kirin" tapınağı (Le Coq, Buddh. Spät., c. VII, lev. 25 : Türk bey ve hatunları tasvîrleri).

*18) Kr.ş. Le Coq, Buddh. Spät., c. VII, lev. 26. Kum-tura'da ikinci grup tapınaklarda üç tane Brahmi ve Gök-Türk yazısı ile kitâbe bulundu: Le Coq, Buddh. Spät, c. III, s. 13 (iki ayrı kitâbe); Hambis, Inédits, s. 5 (Pelliot'nun bulduğu üçüncü kitâbe). Prof. Hambis'-den yeni öğrendiğime göre, Pelliot, Kum-tura'da başka türkçe yazıların da resmini almış. Bunlar neşr olacakdır. *( peki neşr olmuş mudur? SB)*

*19) Yüeh-chih, Wu-sun (belki Türk) ve muhakkak Türk olan Ting-ling (Tölis: bk. not 105), ile Kırgız boylarının kırmızı saçları, yeşil gök gözleri ve Gök-Türk Hakanının görünüşü: Eberhard, Şimal, s. 67, 69, 105, 86.

*20) Bu bilgiyi müteveffa Mil M. Hallade'a medyunum. Musée Guimet de bulunan söz konusu yazmaların türkçe metinler ile birlikte L. Hambis tarafından neşri mutasavver imiş. Duldul-akur duvar resimleri de (Hambis, Mission Pelliot, c. III) Uygur eserlerine benzer (Le Coq, Chotscho). Prof. Hambis bu bölgedede muhtelif türkçe yazılar çıktığını lütfen bildirdi. Bunları neşr edecekdir. *(lütfen bildirmiş!-bunlar neşr olmuş mudur?-SB)*






Göktaşından yapılmış Budist 
Heykel en az 1000 yıllık.

1938 yılında Tibet'te "köklerini" arayan Naziler tarafından bulundu. Nasıl bulunduğu ayrıntılı olarak verilmiyor, ama göğsüne kazınmış gamalı haç yüzünden, araştırma görevlilerin etkilendiği ve bu yüzden Almanya'ya getirildiği varsayılıyor. Münih'te özel bir kolleksiyona ait iken, ilk kez 2009 yılında bir müzayede ortaya çıkarılmış.

"Demir Adam" adını verdikleri heykelin ağırlığı 10 kilo. 15 bin yıl önce Dünya'ya çarpan nikel-demir yüklü meteordan yapılmış. 

Başlığına, oturuşuna, elindeki "and kadehine" bakarak kimlerin yaptığını tahmin edebilirsiniz. ;)





........................................

Ek bilgi:

*
Öte taraftan Tibet bölgesindeki manastırlarda ele geçen 5 Anadolu Selçuklu halısı da, dönemin kayıtlarındaki bilgilerin doğruluğunu pekiştirmektedir.(Aslanapa 2005:58-59/96-106;İnalcık 2008:37-38; Yetkin 1991:33)


*
Demir Göktaşları :

Bunların büyük çoğunluğu demir ve bir miktar nikel karışımından meydana gelir.Bir demir-nikel göktaşı örneği Şekil 5’te verilmiştir. Tümüyle demir ve nikelden yapılmış olduklarından, düşüşleri ve yeryüzüne karışmaları sonrasında da keşfedilme olasılıkları çok yüksektir. 

İlk Çağ döneminde, saf demirin en önemli kaynağı demir göktaşları olmuştur. Tarihsel olarak düştüğü kaydedilen bazı meteoritlerin günümüze ulaşmamasında, bunların silah ve diğer malzeme yapımında kullanılışının önemli katkısı vardır. Bu göktaşlarındaki nikelin demire oranı her zaman yaklaşık %12 civarında olduğu için, bir demir malzemenin göktaşından yapılma olup olmadığı, bu orana bakılarak kolayca anlaşılmaktadır.



M. E. Özel
Çağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi,Tarsus/Mersin


......................


An ancient Buddhist statue which was first recovered by a Nazi expedition in 1938 has been analyzed by a team of scientists. The probably 1,000-year-old statue, called the “Iron Man”, weighs 10 kilograms, portrays the Buddhist god Vaisravana and is believed to originate from the pre-Buddhist Bon culture of the 11th Century. Geochemical analyses by the German-Austrian research team revealed that the priceless statue was carved from an ataxite, a very rare class of iron meteorites.....

2012