Translate

MU KITASI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MU KITASI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2012 Perşembe

KAYIP ÜLKE TÜRKİYE ! (6/6)






 Gazi Paşa bir kez daha suskunluğunu bozarak konuşmaya başladı.

- Bakın Hanımlar, Beyler, bu Yüksekova meselesi bir,iki cümle geçiştirilecek bir konu değildir. Yüksekova, Misak-ı Milli sınırları içinde bir ilimizin, Hakkari'nin bir ilçesidir. Devlete verdiği iki kuruş vergiye karşılık, devletten 15 lira yardım alır.

Burada verdiğim rakamlar, verdiği vergi ve aldığı yardımın arasındaki çarpıcı orantısızlığı işaret amacını taşımaktadır.

Ama Yüksekova'da uygulanan yöntem özerklik provasının çoookkk ama çok ötesindedir. Yüksekova'da devlet, kaymakam, savcı, hakim, polis, jandarma yok sayılmaktadır.

Vatandaş her türlü sorunun çözümü için ya BDP'li belediyeye, ya adı geçen partinin örgütlerine, ya da PKK'nın o ilçedeki temsilcilerine baş vurmak zorundadır.

Kısacası Yüksekova'da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti inkar edilmekte ve yok sayılmaktadır.Can, kan pahasına çizilen sınırların değişmesi yönünde yapılan, bir baş kaldırma, sivil isyandır bu...Ancak bu sivil isyanın amacı, kan gölüne çevirmektir Türkiye'yi..

Yüksekova'da Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel taşları ile oynanmaktadır.

Benim soyadımı taşıdığını iddia eden- bakın çocuklar iddia eden diyorum, bu noktaya dikkatinizi çekerim.- sanki hiç bir şey olmamış, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü üzerine bölücü provalar yapılmamış gibi sessiz ve sakin yoluna devam etmektedir.

Yooo, bakmayın öyle yüzüme, silahlarını kuşanıp Elmadağ'ına çıksınlar demiyorum elbette. Ancak hiç olmazsa bu konuda bir basın bildirisi yayımlayarak ve/veya kitlesel bir eylem yaparak, emperyalizmin yap-boz tahtasına çevirdiği bu konuda vatan savunmasında "Ben de varım" diyebilirlerdi.

Demediler...

Demokratik özerklik meselesine gelince çocuklar, mesele daha da vahimdir. "Demokratik özerkliğimizi ilan ediyoruz" diyen sapkınların karşısında sessiz kalmak, ulusalcı bir duruş sergilememek, hatta isyan etmemek gaflet ve delaletin de ötesindedir. Bu böyle biline...

Peki, bu konuda Maltepe'deki dernek ne yapmıştır? Sadece ve sadece susmuştur. O dernek İngiliz Muhipleri veya Wilson Prensipleri Derneği midir?

Gazi Paşa bunları söylerken, Zafer girdi araya.. Hıçkırarak ağlıyordu.

- Paşam dedi Zafer. Paşam, alçakça, haince bir tuzak... Sekiz askerimiz şehit oldu..

Bulunduğumuz ortama fırtınadan önceki sessizlik çöktü. Boşbakan'ın, pardon yanlış yazdım, Başbakan olacaktı- sözleri geldi aklıma.

"Artık sabrımız tükenmiştir. Bıçak kemiğe dayanmıştır. Mübarek Ramazan diye sabrediyoruz."

Sabredin Sn. Erdoğan, sabredin, bu sözleri söylerken de iyice düşünün, birileri sizi gene deliğe süpürmeye kalkmasın. Malum bugün vatana katılan yiğitler ne de olsa sizin çocuklarınız değil.

Bunları sadece ve sadece düşündüm seslendirmedim. Gözlerinden süzülen yaşları bizden gizlemeyen Gazi Paşamı daha fazla üzmek istemiyordum.

- Bakın çocuklar dedi Gazi Paşa, sesi titriyordu... Ve devam etti.

- Evlatlarımın acısı yüreğimi dağladı. İktidar beceriksiz ve ne diyordun sen? "Büyük Abi" değil mi? İşte onun yani Amerika'nın kıskacı altında.. Koltuklarını kaybetmektense, canları kaybetmeyi kabulleniyorlar. Millet ise kimi mavi turun, kimi diskolardaki köpük banyosunun, kimi ucuza bindiği uçağın kuyruğuna takılmış durumda. Diğerlerine tepeden bakmakta... Diğerleri ise çok yazık dini siyasete, yabancılarla yapılan işbirliğine, bölücü anlaşmalara, karanlık ilişkilere alet eden mürtecilerin peşinde.

Halk yılgınlaştırılmış, tembelleştirilmiş ve sadakaya muhtaç edilmiş. Ve şehitler işte bu zavallı sessizlerin çocukları, tepedekilerin değil.

Ordu komutansız bırakılmış, harekat alanı yok edilmiştir. Üzülerek söylüyorum, inşallah öngörülerim doğru çıkmaz, pilot bölge ilan edilen ve PKK'nın hükümranlığı altındaki Hakkari- Yüksekova bir iç harbin merkezi olacaktır.

Gazi Paşa ayağa kalktı, bir, iki adım yürüdü ve konuşmaya devam etti.

-O dernek...Sitelerinde gördüm, siz de bakın isterseniz, 15 Temmuz'da, bir gün önce şehit olan 13 askerimiz için bir yazı yayımlamışlar ve TSK'yı göreve davet etmişler. Başka... Yok.. Hangi ADD yöneticisi şehit cenazesine katılmış, Allah rızası için şehidin cenaze namazını kılmıştır?

Hangisi bir şehit ailesine baş sağlığı ziyaretinde bulunmuş ve ailenin acısını paylaşmıştır?

Ne o, cevap veremiyorsunuz bana?

Atatürkçü düşünce sadece belli günlerde basının karşısına çıkıp, bir kaç cümle ile ahkâm kesmek değildir. Kemalist sadece laik ve cumhuriyetçi olamaz. Kemalist halkçı, devletçi, milliyetçi ve devrimci olmalıdır. Bir devrimcinin en büyük özelliği ise anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı olmasıdır.

Mandacı zihniyete boyun eğemezsiniz. Korkmak, geri çekilmek bizim şiarımız değildir.

Sonra uzandı, masanın üzerinden kalpağını aldı, bana dönerek;

- Ben gidiyorum çocuk dedi.

Gözler çakmak, çakmaktı. Sanki bıraksak," İnce uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta bir yıldız gibi kayarak" Antalya'dan, Yüksekova'nın, Hakkari'nin tam ortasına atlayacaktı.

- İşte kayıp ülke Türkiye..Casus uydulardan Amerika'nın havada uçan sineği bile denetlediği ülke...Yetmiş milyonu aşkın insanın yaşadığı kara parçası. Ama o kadar işte...Ordusu etkisiz hale getirilmiş, demokratik kitle örgütleri ele geçirilmiş, yazılı ve görsel basın mütareke basını olmuş,yargısı iktidarın emrine verilmiş, millet ise milli bilinçten yoksunlaştırılmış.

Aslında nefes alan, yiyip, içen ama düşünmeyen, üretmeyen bir ülke, kayıp insanların ülkesi olmuş Türkiye...

Ben ömrüm yettiğince kayıp kıta Mu'yu ve o kıtada yaşayan ırkın Türklerle bağlantısını araştıran çalışmalar yaptım ve bu çalışmalara destek verdim. Bir de aradığım kayıp halka vardı. İşte ona ulaşamadım.

Bu ülke, Türkiye Mu kıtası gibi okyanusa gömülmeyecektir. Ama bu gidişe "DUR" denilmediği takdirde, efendilerine itaat ve hizmet eden ölü canların, daha doğrusu yaşayan ölülerin ülkesi olacak Türkiye...

Eğer kendinize gelmezseniz kayıp ülke Türkiye'nin üzerinde yaşayan bir ikinci kayıp halka da siz olacaksınız.

Durdu, derin bir nefes aldı ve bir, iki cümle ile veda etti bize...

- Ben gidiyorum çocuk, Belki Elma Dağı'na, belki Tahtalı'ya... Tek başıma kalsam dahi Türk bayrağını vücuduma saracak, tabancamdaki son mermi kalana kadar ülkemi yeniden savunacağım. Hoşça kal...

İçimde fırtınalar koptu, sadece masanın üzerinde duran mendili ilişti gözüme. Beyaz ketenden isminin baş harfleri ,işli mendil...

-Gazi Paşam, mendiliniz diye seslendim arkasından. Uzaklardan duyulan fısıltı halinde bir sesle "Sende kalsın" dedi ve gözden kayboldu.

Gazanfer, Zafer ve Gülümser de yoktu, onlar da gitmişlerdi. Ayağa kalkmak istedim, kolumda bir ağırlık vardı. Üstelik canım da yanıyordu.

Gözlerimi açtım. Kolumda hissettiğim ağırlık takılı serumdan ileri geliyormuş Tanımadığım beyaz gömlekli bir erkek;

- Tamam, kendine geldi dedi.

-Nerdeyim?

Kızımın, Gökçe'min sesini duydum.

-Hastahanedesin anam, ateşin çok yükseldi, kendini kaybettin. Seni buraya getirdik. Ama iyisin şimdi. "Gazi Paşam" diye sayıklayıp durdun. Hayırdır?..

Bir taraftan da bembeyaz keten bir mendille alnımda biriken terleri siliyordu.

Gazi Paşam, Gazanfer, Zafer, Gülümser... Ben onlarla değil miydim? Gazi Paşam bizi ziyarete gelmemiş miydi?

Her şey hayal miydi? Yüksek ateşin oyununa mı gelmiştim?

Peki, kızımın alnımdaki terleri sildiği mis kokulu keten mendil kimindi?

Kimindi o mendil, kimin?..


Figen ÖZEN, 20 Ağustos 2011
Güncel Meydan









Ve Figen Özen’in diğer yazıları




****




KAYIP ÜLKE TÜRKİYE ! (5/6)


ATATÜRK

Çekinerek sordum.

- Gazi Paşam, vakit hayli geçti, acıkmış olmalısınız. Bir şeyler hazırlayayım mı ?

Gazi Paşam gülümseyerek cevapladı beni..

- Acıktım be çocuk. İçim ezildi daha doğrusu. Şöyle az bir şeyler koy masaya. Allah ne verdiyse, bilirsin çok yemem ben. Ama önce sana bir sorum var. Dikkatimi çekti, sen bana hep Gazi Paşam diye hitap ediyorsun. Neden?

-Dedem Mehmet Halif Bey, sizin Derne ve Tobruk cephelerinde silah arkadaşınız.  Sizden bahsederken hep "Gazi Paşam" derdi. Sakarya Savaşı'nın kazanılmasından sonra 19 Eylül 1921'de TBMM kararı ile "Gazi ve Müşir" unvanının verildiğini ve şehitlik mertebesinden sonraki en yüce unvanın "GAZİLİK" olduğunu söylerdi. Siz dedem için hep Gazi Paşa'ydınız. Benim için de öylesiniz.


-Sağ ol çocuk... Hatırlıyorum kendisini. Derne ve Tobruk'ta beraberdik. Bağımsızlık Savaşı'ndan önce geldi Anadolu'ya. Güneydoğu'da kaymakamlık ve vali muavinliği yaptı. Oradaki isyanların bastırılmasında çok emeği vardır Mehmet Halif'in. Duyduğuma göre benden sonra Atatürk'ün adamıdır diye hemen emekli etmişler onu. Çok yazık, yazık... Öldü değil mi? Allah rahmet eylesin. Ha, benim için zahmete girme.. Ne varsa onu yeriz.

- Estağfurullah Gazi Paşam, zahmet ne demek? Güveçte kuru fasulyem var. Bir de bulgur pilavı.

- Desene ziyafet var, kuru fasulye benim en çok sevdiğim yemektir. Yanına bir de kuru soğan getir.


Gülümser'le bir koşu sofrayı hazırlamaya koyulduk. Ben bir taraftan, biz Ankaralıların şu meşhur keloğlan salatasını yapmaya koyuldum. Domates, kuru soğan ve tuz, karabiber... İşte hazır..

Sofradayız artık... Akşam ezanı okunmak üzere... Gazi Paşam;

-Durun, çocuklar. Akşam ezanı ha okundu ha okunacak. Gülümser'i bekleyeceğiz. Gel kızım, otur yanıma..


Gülümser şaşkın, sevinçli hatta gururlu, yanakları al, al Gazi Paşa'mın yanına oturdu. Aklıma Gazi Paşa'mın " Durun, milletin efendisi gelecek, onu bekliyoruz" sözü ve Bursa'da sofrasında baş köşeye oturttuğu köylü Halil geldi. Milletin efendisi Halil..


-Ah Gazi Paşam, ah! Köylü artık milletin efendisi değil. Tam bu sırada ezan okundu.Gazi Paşam akşam ezanının bitmesini bekledikten sonra, su doldurduğu bardağı Gülümser'e uzattı.

- Buyur kızım, Allah orucunu kabul buyursun. Hadi çocuklar başlayalım.


Yemeğe başladık, Gazi Paşam, O büyük önder büyük bir zarafetle yemeğini yiyor, arada bir ekmeğini fasulyenin suyuna batırarak bize;


-Çocuklar, fasulyenin tadı böyle çıkar. Ekmekle, yemeğin suyu birleşince var olan lezzette Anadolu'nun bereketli toprağını, bu sofraya gelen her nimette insanımızın alın terini, emeğini daha iyi hatırlarsınız. diyerek çatalıyla tabağındaki oldukça büyük bir et parçasını Zafer'e uzatıyordu.


Yemek bitmişti, Gülümser Gazi Paşa'nın kahvesini yapmaya koyuldu. Biz ise konuşmaya...

Gazanfer, belki ilk kez Gazi Paşa'nın gözlerine bakarak konuştu...


-Paşam; Son günlerde size saldırmak, size hakaret etmek adeta günün modası oldu. Çok üzülüyor ve inciniyoruz. Siz ne diyorsunuz?

Gazi Paşa gülümseyerek kahvesinden bir yudum aldı, acı, acı gülümseyerek konuşmaya başladı.


- Bak çocuk, onlar bana, etten, kemikten Mustafa Kemal'e hakaret etmiyorlar. Onlar Atatürk'ün şahsında, benim Türk milleti ile birlikte kanla, irfanla ve devrimle kurduğum Cumhuriyet'e, bağımsızlık anlayışıma, tarımda, ekonomide, milli eğitimde, sanatta, iç ve dış politikadaki milli duruşuma saldırıyorlar.


Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi emperyalizm beni en büyük düşman etmiştir. Ben ise, emperyalizmin Türkleri hiç af etmeyeceğini, bu nedenle hep ben Türk milletinin uyanık kalmasını ve tuzaklara düşmemesini öğütledim. Ama beni çok sevdiğini iddia edenler bile ne yazık ki beni anlayamadılar.


"Beni çok sevdiğini iddia edenler", işte tam bu noktada dayanamadım ve araya girdim. Çünkü yüreğimde açılan ve bir türlü kapanmayan yaraların sızısını duydum.


-Gazi Paşam dedim, sizin soyadınızı taşıyan bir dernek var...


Gazi Paşa acı, acı gülümseyerek yanıtladı beni... Belki ben devam edecek , içimde sızlayan ve asla kapanmayacak yaralarımın sesini dile getirecektim. Ama ben sustum, O konuştu.


-Biliyorum çocuk, şu Maltepe'deki dernek değil mi? Şimdi beni acı, acı konuşturacaksın. Şimdi çok uzaklara gitmeden neden bu derneğin benim olmadığını anlatacağım size..İşte o zaman seçtiğiniz ve sizi temsile yetkili kıldığınız her rütbeli ve cübbelinin Kemalist ve en önemlisi devrimci olmadığını rahatlıkla anlayacaksınız.


Biliyorsunuz, Ergenekon savcıları beni 5 Kasım 2007 de Erdoğan- Bush ikilisinin kararlaştırdığı senaryo gereği, Türk ordusunu karalama, aşağılama ve suçlama operasyonunun içinde, 1.ve 2. İddianamelerde benim dahi bu terör (!) örgütünün dini ve tarikatvari yapısı içinde olduğum, ancak açıklanmaması gerektiği için açıklanmadığı yazılarak, benim manevi şahsiyetime açıkça hakaret edilmiştir.


İşte o zaman bu derneğin iki yürekli kişi Ergenekon savcılarına Atatürk'e hakaret ettikleri için bu savcılara ADD olarak, topluca hakaret davası açılması gereğini savunmuşlardı. Soyadı gibi yüreği ve beyni de ışıklar içinde içinde olan Alpaslan Işıklı ile şu beni kıskanan askerin oğlu Suay Karaman yalnız kalmalarına rağmen bu davayı açmışlardır. Gerisi mi? Yahu hikayeyi uzun, uzun anlattırmayın bana, biliyorsunuz işte...


Bakın o asker, Suay'ın babası ne demiş?


"Harp Okulu'nda okurken Mustafa Kemal'i ve yaptığı devrimleri kıskanırdım, kırk yıl önce dünyaya gelseydim, Samsun'a ben çıkardım."


-Keşke Suphi Karaman, benim de senin sahip olduğun çocuklar gibi çocuklarım olsaydı. Ama olmadı, oldurmadılar. Ben de galiba seni kıskanıyorum Suphi Karaman... En iyisi hepimiz Türk Milli Devrimi'nin neferleri olduğumuz için, birbirimizi kıskanmaktan vazgeçip yolumuza devam edelim.


Benim soyadımı isim olarak taşıyan derneğin en büyük görevi her şeyden önce yurt savunmasında cephe oluşturmak ve bu cepheyi asla terk etmemektir.


Bugün eğer yargı iktidarın emrine girmişse, özel yetkili savcılar Türk ordusunu tasfiye programını uygulamak adına, komutanları Hasdal'a gönderiliyorsa, emekli bir paşa Hasan Iğsız tam dört saat elleri önünde kavuşmuş bir şekilde, sorgulanmayı bekliyorsa, bunun müsebbibi 12 Eylül'de "Yetmez ama evet" çilerin yanı sıra bilinçsizce oy verenlerdir.


Halkı aydınlatmak kimin görevi, vatanı düşünsel cephede savunmak kimin görevi? Benim soyadımı taşıyan derneğin değil mi? Ama onlar ne yaptılar ? Bir genelge yayımlayarak yurt savunmasında tarafsızlıklarını ilan ettiler. Sonra ne oldu, gelen tepkiler karşısında geri çekildiler, yanlış anlaşıldık dediler...


Tavla oynarken düşeş atanlar, yurt meselesi olan 12 Eylül'de gele atmaya devam ettiler.


Gele atmaya devam ettiler diyorum, çünkü bu anayasa değişikliğine neden "hayır" denmesi gerektiğini sana, bana, bize anlattılar. Ege kıyılarında serin çay bahçeleri, klimalı salonlar... Sonra sanki görevlerini yapmışlar gibi gazetelere poz verdiler.


Ama haklarını yemek istemem, içlerinde köy, köy dolaşan bir kaç yiğit çıkmış. Onların alınlarından öperim.


Şimdi bırakın, benim heykelime tırmananları, yüzümü Öcalan'ın posteri ile kapatmalarını. Ben bunlara ses çıkarmayan Maltepe'deki derneği af edebilirim.


Ama...


Benim namusum, şerefim, bağımsızlığımın sembolü olan Türk bayrağı gönderden indirecekler, yerlerde sürükleyecekler, göndere bir paçavrayı çekecekler ve benim soyadımı taşıdığını , düşüncelerimi savunduğunu söyleyen dernek susacak, öyle mi?


Veya bir, iki satırla basın açıklaması yapacak, hem kendini hem de sizi aldatacak öyle mi?


Bu konuda hiç bir kitlesel eylem yapmayacak... Ayıp, efendiler ayıp, hem de çok ayıp...


Pilot bölge Yüksekova, demokratik özerklik ve suskun bir dernek...


Sonra birden bana dönerek,;


-Şimdi anladın mı, kayıp ülke Türkiye'nin ne demek olduğunu? Anladın mı?


Gazi Paşa sustu.. Kayıp ülke Türkiye yavaş, yavaş kafamda şekillenmeye başlamıştı.


- Devam edeceğiz mi Gazi Paşam? Yüksekova, demokratik özerklik dediniz ve sustunuz. Devam edecek miyiz?


Gazi Paşa başını öne eğerek, iki kez salladı. Demek ki Maltepe'deki dernek ve O'nu çıldırtan suskunlukla ilgili söyleyecek çok sözü vardı... Devam edecektik.



Figen ÖZEN, 16 Ağustos 2011
Güncel Meydan






***





KAYIP ÜLKE TÜRKİYE ! (4/6)





Gülümser Gazi Paşa’mın kahvesini getirdi. 
Sessizce içmeye koyuldu Gazi Paşa. Biz de susuyor, sevgi ve saygıyla ve hasretle seyrettiğimiz Mustafa Kemal’in konuşmasını bekliyorduk.

Sonra yakınlarda bir yerden, belki bir evden bir çığlık yükseldi.
Aşık Mahzuni söylüyordu.

SANA HASRET, SANA VURGUN GÖNLÜMÜZ
NEREDESİN MAVİ GÖZLÜM
NERDE, NERDE,NERDESİN DOST,
BU GEMİ, BU KARADENİZ
SARI SAÇLIM, MAVİ GÖZLÜM
NERDESİN, MAVİ GÖZLÜM…

Gazi Paşa başını kaldırdı, gülümseyerek yüzümüze baktı sonra her zamanki nezaketiyle şu acı gerçeği yüzümüze vuruyordu.

-Ben buradayım, ya siz?

Söyleyecek tek sözümüz yoktu Gazi Paşa’ya. Türkü devam ediyor, Mahzuni’nin çığlıklarının tınısı kâh Bey Dağlarına kâh Tahtalı’ya çarparak, Akdeniz’e dönüyor, mavi sular köpüklenerek falezlere çarpıyor, türkü bir isyan halinde gök yüzüne ulaşıyordu.

İÇİMDE SEN, GÖZÜMDE SEN
SARI SAÇLI, MAVİ GÖZLÜM,
NERDE,NERDE, NERDESİN SEN
UYAN DA BAK BİZİM HALLARA
BİR DAHA GEL, GEL SAMSUNDAN
SARI SAÇLI MAVİ GÖZLÜM…

Türkü bittiği zaman, Akdeniz sakinleşti sanki. Ama denizin her zerresi, her damla su dizeleri ezberlediği bu seslenişi martılara öğretiyor, ak kanatlı deniz kuşları Karadeniz’e doğru kanat çırpıyorlardı.
Ak kanatlı deniz kuşları belki de yolcusu tüm millet olan yeni bir Bandırma Vapuru’nun gelişini müjdeleyeceklerdi.

Gazi Paşa, duygularını belli etmekten hiç çekinmeden bakışlarını bize çevirdi.

- Çok güzel bir türkü çocuklar, çok güzel bir türkü… Ancak siz hâlâ beni çağırmaya devam ediyorsanız, ben ödevlerimi bitiremedim veya başarılı olamadım demektir.
Beni kendi içinizde arayın, inanıyorum ki içinizde Kemalist Devrim’i yeniden inşa edecek milyonlarca Mustafa Kemal var. Kadın veya erkek…
O çok yakında ortaya çıkacak ve sizleri örgütleyecektir. Örgütlenmeye bir araya gelmeye mecbursunuz.

Yolunuz çetin ve uzun. Ama bir örnek var önünüzde.. Benim Türk milleti ile birlikte kanla, irfanla ve devrimle kurduğum Cumhuriyet ve onun kuruluş felsefesi, ya ölüm ya istiklâl anlayışı… İşte yolunuz budur.

Bu çetin yolu sizinle elbet tartışacağız ama şimdi konumuz Kemal Burkay denen sivil bölücü….

Gazi Paşam masanın üzerindeki sürahiden bardağına su koydu, bir iki yudum içtikten sonra devam etti.

-Karadul diye bir örümcek cinsi vardır, bilir misiniz? Bu örümcek zeytin tanesi büyüklüğünde ve parlak renklidir. Bütün haşereler gibi loş ortamda, alaca karanlıkta yaşamayı sever. Bu örümcek gümüşü pırıltılarla bezenmiş bir ağ örer avlarını yakalamamak için. Bu ağın ortasında ise tünel gibi bir boşluk bırakır. Zehiri aniden öldürmez, önce uyuşturur, daha sonra da tüm organlarını felç eder. Karadul’a sadece avını parçalayarak yemek kalmıştır.

İşte size Kemal Burkay denilen adamın tarifi…

Zafer çocuk olmanın verdiği rahatlıkla, Gazi Paşa’nın sözünü kesti.
- Paşam, şimdi duydum. Alçaklar gene pusu kurarak, Şırnak-Beytüşşebap yakınlarında bir yüzbaşımızı ve iki askerimizi şehit etmişler. Üstelik Paşam, başka teröristler de bir kaymakam ve bir erimizi kaçırmışlar.

Gazi Paşa’mın kaşları çatıldı, yüzünden ve dudaklarından renk çekildi. Bembeyaz yüzünde çelik mavisi gözleri bir alev topu gibi kızgınlıkla parlıyordu. Yumruğunu masaya vurarak, ayağa kalktı, uzaklara çok uzaklara baktı.

-Bakın çocuklar dedi. Artık it izi at izine karışmıştır. Devlet maalesef o bölgede artık yoktur. İktidar uğruna, Türkiye Amerikan politikasına kurban edilmiştir. Bu olanların tümünün, şehitlerin kanının vebali ve günahı, teröristle müzakere masasına oturan iktidarın omuzlarındadır.
Kemal Burkay denilen adam kim yahu? Bölücünün alası. Bölücünün sivili, silahlısı, silahsızı olmaz. Hepsi aynı terazide tartılır.
Kim bu adam? Türkiye’de yazdığı bölücü yazılarla, halkı kin, nefret ve düşmanlığa teşvik eden yazılar yazan ve bu nedenle ceza alan ülkeden kaçan bir hain..
Ama bu tip kişileri baş tacı etmek Türkiye’de alışkanlık olmuş galiba…Belki bu Burkay denilen adam bir gün çookkk önemli mevkilere gelir ve o da ülkeyi eğer o zamana kadar bölünmemişse, ülkeyi yönetilerek yönetir, ne dersiniz?
Bu adam,12 Eylül 1980 karşı devrim darbesinden bir kaç önce İsviçre’ye kaçmış ve oranın vatandaşı olmuştur. Neden bu güne kadar gelmedi Türkiye’ye?

Ne demek yahu bir bölücünün bir bakan tarafından kabul edilmesi? Bu sizin Habur rezaleti dediğiniz olaydan daha büyük bir rezalettir. Devlet bir bakanı aracılığıyla bir bölücüye adeta teslim olmuştur.
İktidar, Burkay’ı kullanmak isterken, kullanılmışlığının farkında değildir.
Burkay belki kurulacağı var sayılan, Demirtaş’ın tabiriyle solculara bir vefa borcu olarak Ertuğrul Kürkçü’nün milletvekili seçilmesiyle de pekiştirilen ortak çatı partisinin genel başkanı olacaktır.
Veya iktidar, Türkiye’nin teslimiyeti demek olan sivil anayasanın hazırlayıcıları arasına alacaktır Burkay’ı…

Diğer taraftan da Öcalan’da boş durmamaktadır. O demokratik özerkliğin ilanını yeterli görmemekte, kendi deyimiyle bir ortaklaşma zeminine geldiklerini söylediği iktidara ve ayrılıkçılara akıl vermektedir.
Öcalan’a göre derhal pratiğe geçilmeli, Türkiye 20 ila 25 bölgeye ayrılmalıdır. En azından 400 delege seçilerek alt meclis oluşturulmalı ve bunların tamamı Ekim’den önce hayata geçirilmelidir.
Neden? Çünkü Ekim’de Meclis açılacaktır. Oyun çok büyük ve kirlidir çocuklar…

Ben tüm cesaretimi toplayarak, Gazi Paşa’mın sözünü kestim.

- Peki, ne yapmalıyız Gazi Paşam?

Paşa’nın kızgınlığı henüz geçmemişti. Yüzüme baktı… Bir kaç dakika sustuktan sonra tekrar konuşmaya başladı.

- Ben size ne yapacağınızı çok önce söylemiştim. Ne demiştim hatırla… Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Gün o gündür. Vazifeni yapmak zorundasın. Ahval ve şerâit içinde dahi yapman gereken budur.

Siyasi düşüncesi ne olursa olsun, Türk milleti istiklâline düşkündür. Vatanı namusudur. Çıkacaksın yola. Bak senin nenelerin, anaların İnebolu- Ankara hattında İstiklâl yolunu döşediler. Sen de, siz de aynısını yapacaksınız. Sırtınızda, kağnılarda mermi taşımayacaksınız bu sefer. Halka gidecek, kapılarını tek çalacak, gerçek tehlikeyi “Kayıp Ülke Türkiye” yapılmak istenen ülkemizin durumunu anlatacaksınız onlara… Anlayacakları dilden konuşacak, onları aydınlatacaksınız.

Tam bu sırada Gülümser girdi araya…

- Ablama ve onun gibilere sözüm yok Paşam  dedi ve devam etti.
-Gelmezler Paşam, çalmazlar kapımızı… Onlar bize “cahil ve eğitimsiz” diyorlar. Oylarını nohuda, bulgura sattı diyorlar. Onlar biz beğenmezler. Çünkü biz okumamışız, biz cahiliz.

Gülümser sustu, sesi acı doluydu. Gözlerinde kendi ülkesinin aydınları (!) tarafından aşağılanmanın, hakir görülmenin, hiç sayılmanın kederi açıkça okunuyordu.

Gazi Paşam bu sefer gerçekten çok ama çok sinirlenmişti. Kızgınlıkla konuşmaya başladı.

- Cahil ne demektir bilir misin çocuk? BİZ CAHİL DEDİĞİMİZ ZAMAN, MEKTEPTE OKUMAMIŞ OLANLARI KAST ETMİYORUZ. Kast ettiğimiz ilim, hakikatı bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikatı gören gerçek alimler çıkabilir.

Türkiye’nin neden işbirlikçilerin işgali altında olduğunu ve emperyalizmin sizi neden böylesine ayrıştırdığını sorgulamayın. Milletten uzaklaşarak, milletten koparak gelmişsiniz bu güne.

Ancak yapmak zorunda olduğunuz çok zor bir iş daha var. Eğitimli cahilleri, alaca karanlık aydınlarını aydınlatmak..

Gazi Paşa sustu. Sanki uzaklardan gelen bir sesi dinliyordu. Adeta Kocatepe’den verilen emir Bey Dağları’nda yankılanıyordu.
Birden başını kaldırdı, kararlı ve azim dolu bir sesle şunları söyledi.

-Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.

Sonra aniden bana dönerek, elini omuzuma koydu ve şunları söyledi.

- Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde mevcudiyetlerini muhafaza eden eserleri ile yaşadığı bugünkü siyasi sınırlarımız içindeki yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir kütledir. Bu nedenle eskiden olduğu gibi, size tavsiyem şudur. Başınıza getirdiğiniz insanların kanındaki asli cevheri tayin etmekten bir an olsun vazgeçmeyin.

Türk milleti çetin işler başarmak için yaratılmıştır. Başaracağınıza inanın ve yola çıkın. İçerden ve dışardan gelecek tehlikelere karşı milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetleri bir noktada toplamak lazımdır.

Gazi Paşam sustu ve başını öne eğdi. Derin düşüncelere daldı.
Biz O’nu dikkatle izliyorduk.
Birden gene Mahzuni’nin türküsü Akdeniz’in her zerresine işlemiş olacak ki, yeniden duyuldu.


UYAN DA BAK BİZİM HALLARA..
BİR DAHA GEL, GEL SAMSUN’DAN..
SARI SAÇLIM, MAVİ GÖZLÜM…

Sarı saçlım, mavi gözlüm, Gazi Paşam, Mustafa Kemal’im, Atatürk’üm…

İnanıyorum, başaracağız, bir araya gelecek ve emperyalistlerin, işbirlikçilerin, yönetilerek yönetenlerin, alaca karanlık aydınlarının bu büyük ve kirli planını bozacağız Gazi Paşam.

Gazi Paşa dinlenmemek üzere yola çıkanlardandı. Henüz yorulmamıştı.
O izin verdiği ve anlattığı sürece devam edeceğiz.


Devam edecek
Figen Özen
İLK KURŞUN 14.08.2011







***







KAYIP ÜLKE TÜRKİYE ! (3/6)



ATATÜRK VE SABİHA GÖKÇEN




Gazanfer aniden;

- Geldikleri gibi giderler Paşa Hazretleri  dedi.

Gazi Paşam gülümseyerek cevapladı Gazanfer’i.

-Evet, çocuk giderler, hem de arkalarına bakmadan..
Gülümser yavaşça kulağıma fısıldadı.

- Kim gidecek abla? Anlayamadım.

Zafer cevapladı Gülümser’in sorusunu…

- İşbirlikçiler, dışarıdaki ana düşmanın çocukları gidecek anne. Biz yetişiyoruz. Siz yapamazsanız biz kovacağız onları. Biz !…

Gülümser’in anlayıp, anlayamadığını bilemem ama oğlunun bu kararlı sesi karşısında gözleri doldu, onun saçarını okşadı.
Gazi Paşa Gazanfer’e dönerek;

- Adın Gazanfer’di değil mi? Suriye’yi sormuştun bana…
-Evet Paşa Hazretleri… Başbakan Erdoğan ” Artık sabrımız taşıyor, Suriye bizim iç meselemizdir.” dedi. Bu konuda sizin görüşleriniz…

Gazi Paşa elini kaldırarak Gazanfer’i susturdu…

- Bak çocuk, her şeyden önce bu Paşa Hazretleri hitabını beğenmedim. Ben sizden biriyim ve bu milletin bir ferdi olmakla da her zaman övünürüm. En büyük hasletim Türk olarak doğmaktır derim. Bana ne istersen de ama bir daha şu hazret sözcüğünü bana hitap ederken kullanma, olur mu çocuk?
Biz bu savaşta beraberiz, ben sizden bir adım önde olabilirim. Siz benim yanımda saf tuttuğunuz müddetçe bu savaşa devam etme kararlığındayım.

Ha, yalnız kalırsam eğer bu savaşa, tam bağımsız Türkiye savaşına ahval ve şerait ne olursa olsun, devam edeceğim..

Tam bu noktada Gazi Paşa Nefes filminin çekildiği Tahtalı Dağı‘nı parmağı ile işaret ederek devam etti.

- Yalnız kalırsam eğer, bu sefer Elmadağ yerine Tahtalı’ya çıkar, tabancamdaki mermiler tükenene kadar iç ve dış düşmanlarla savaşırım. Ne yaşarken ne de ölümden sonra esareti kabul etmem, tabancamdaki son mermiyi de şakağıma sıkarım.
Unutma çocuk, bugün Türkiye’de her yer Elmadağ’dır. Elmadağ…

Zafer büyük bir coşkuyla Paşa’nın ellerine sarıldı.

- Asla sizi yalnız bırakmayız Paşam, asla… Ben varım, biz varız..

Gazi Paşam gülümseyerek dinledi Zafer’i… Sonra Gazanfer’e bir soru sordu.

- Ne o çocuk, benim haberim olmadan Suriye Türkiye’ye mi katıldı? Yoksa İmralı’daki hain, Türk’ün verdiği vergilerle kendisi için hazırlanan lüks ortamı beğenmedi de tekrar Şam’a mı döndü?
-Hayır Paşam…
- Bu nasıl bir anlayıştır ki Türkiye’nin Başbakan’ı ” Suriye bizim iç meselemizdir.” diyor. Bu ne devlet adamının ne de bir siyasetçinin ağzına yakışacak bir cümle değildir. Bu bir acemilik göstergesidir.
Ha, terörün merkezi Kandil bizim bir iç meselemizdir. Aklı estikçe Türkiye’nin iç meselerine burnunu sokan, teröristleri burnunun dibinde barındıran sefil Peşmerge reisi Barzani bizim iç meselemizdir.
Göndersene Mehmet’i Kandil’e…Yerle bir etsene orayı… Ama yapamazsın. Yapamazsın. çünkü BOP Eşbaşkanlığı görevleri içinde Kandil’i yerle bir etmek yok… Türk’ün askerini yerle bir etmek var.

Bak çocuk bu sadece bir Suriye meselesi değildir. Bu büyük ve kirli oyunun bir parçasıdır. Bir vakitler Rice ne demişti hatırla… “Ortadoğu’da 22 İslam ülkesinin sınırları değişecektir. Sınırları değişecek ülkeler arasında Türkiye’de vardır.” Peki, İsrail bir vakitler İngiltere Sömürge Bakanı’nın Ortadoğu diye adlandırdığı bölgede değil mi? İsrail’in de sınırları değişecek mi?
Değişecek, elbette değişecek. İsrail ve ABD bölgede parçalayıp şehir devletlerine böldüğü bölgede tek egemen güç olacak..

Sonra İran… Türkiye’de İran dediler mi bir çok kişinin tüyleri diken, diken olur. Hatta sık, sık “Mollalar İran’a” diye slogan atarlar.
Ben İran’da uygulanan şer-i rejimi ve özellikle kadınlara yapılan baskıyı asla onaylamıyorum. Ama İran bölgede emperyalizme direnen, gerektiği zaman da kafa tutan tek ülkedir.
İran, Irak sınırından içeri girip Kandil’i bombalarken Amerika’dan izin aldı mı? PJAK’ı -ki bu terör örgütü de tıpkı PKK gibi emperyalizmin paralı uşağıdır- pes ettirdi İran ve beş PKK’lıyı da idam etti.

Meselenin ana kilidi İran’dır. Mesele İran’ı diz çöktürmek ve BOP’un gereğini yerine getirmektir. Suriye teslim olduğu takdirde İran, o çanakta tamamen yalnız kalacaktır.

Türkiye mi? Benim tam bağımsız bıraktığım ülke, ne yazık ki artık yarı sömürge bir ülkedir.
Şimdi biri çıkıp ta size, Hasdal ve Silivri’ye kapattığınız yurtseverler, PKK’nın şehit ettiği asker ve polisler,BDP’nin Diyarbakır’da topladığı sahte meclis, benim iç meselemdir derse ne diyeceksiniz?
Veya arkadaş, sivil anayasa çıkarmayı bekleme, Türkiye’yi bir an evvel bölünmeye götürecek reform(!) yasalarını çıkar, ayrılıkçı Kürtlere özerkliğini ver derse ne diyeceksiniz?

Suriye’de bir halk ayaklanması vardır. Bu ayaklanmanın ilk işaretini Suriye’deki Kürtler vermiştir. Ama bu ayaklanmaların hiç birinin devrimle, yakından uzaktan ilgisi yoktur. Cezayir’den, Suriye’ye kadar tümü emperyalizmin desteklediği karşı devrim hareketleridir.

Erdoğan, BOP Eşbaşkanı olarak kendisine verilen görevi yerine getirmek istemektedir. Kendisini dev aynasında gören Başbakan, İslam coğrafyasında lider olmak hevesine Türkiye’yi kurban etmektedir. Ama ne yazık ki içinde bulunduğu büyük ve kirli oyunun ya farkında değildir ya da görmezden gelmek işine gelmektedir.
Türk askerini Suriye’ye operasyona göndermek veya bir savaşa sokmak, Türk askerinin kanı üzerinden Amerika’nın emperyal politikasına hizmettir. Amerika ne demişti hatırlayın.
“Türkiye’nin en ucuz ihraç malı Mehmetçiktir.”
Şimdi Mehmet’in ve Türkiye’nin içinde bulunduğumuz ahval ve şeraite rağmen, değerinin biçilemeyecek kadar büyük olduğunun anlatılma zamanıdır.
Türk ordusu Suriye yapılacak bir ortak askeri harekatın içinde asla olmamalıdır.

Türkiye, Pentagon’un ilan ettiği ikinci derecede düşman ülkeler arasındadır. İran ve Suriye ise birinci derecede düşman ilan edilmiştir Pentagon’un raporunda. İran, Suriye ile Türkiye arasında bir savaş çıkarılmak istenmektedir. Olay bu mecrada ilerlediği takdirde, NATO güçleri de Türkiye’ye müdahale edecektir. Malum artık NATO’nun karargahı da İzmir’de.. Bu iki artı ikinin dört edeceği kadar da kesindir.

Hedef Türkiye’dir.. Olaylar bu şekilde geliştiği takdirde Amerika bir taşla üç kuş vuracaktır.


Havza’da söylediğim gibi Türk milleti toplantılar, yürüyüşler, mitingler yaparak bu kanlı senaryoya “DUR” demek zorundadır.

Gazi Paşa önündeki bardaktan bir yudum su içti. Gülümser’e dönerek;

- Bana bir kahve yap çocuk dedi. Sonra sordu.
- Sen neden bizimle yemek yemedin çocuk?
-Ben niyetliyim Paşam…
- Allah kabul etsin, ne mutlu sana ki sıhhatin müsaade ediyor ve ibadetini yerine getiriyorsun. Oldu mu ya ben senden kahve istedim şimdi?
-Ne demek Paşam; tüm yaşamını Türk milletine adamış size hizmet etmek benim için onurdur.

- Beni çok sevdiklerini söyleyen ama beni hiç anlamayanlar, bari Anadolu kadının yüreğindeki yüceliği anlasalar.

Sonra Gazi Paşa bana dönerek;

-Yukarıdan, Amerika’nın casus uydularından baktığın zaman Türkiye’yi göreceksin. Pentagon’da, CIA’da görüyor Türkiye’yi. Dünya durdukça Anadolu kara parçası olarak var olacak ama…

Gazi Paşa sustu, gözleri ile karşı dağları taramaya başladı. Sanki Tahtalı Dağı’nın yerini tam tespit etmek istiyordu. Öyle bir arayış vardı bakışlarında.

Belinde silahı, ayaklarında çizmesi yoktu.
Ama biz toprak üzerindeki derin uykularımıza devam ederken, O uyanıktı ve vatanı nasıl savunacağımızı düşünüyordu.
Kahvesi geldi. Gülümseyerek baktı bizlere..

-Devam edeceğiz çocuklar dedi.


Devam edeceğiz
Figen ÖZEN
İLK KURŞUN 12.08.2011



ATATÜRK SAVARONA'DA



****




KAYIP ÜLKE TÜRKİYE ! (2/6)



,




Gazi Paşa kahvesini bitirdi, fincanını sehpanın üzerine koydu, iki yudum su içtikten sonra sordu…

- Nerede kalmıştık çocuk?

- Kayıp ülke Türkiye’de Gazi Paşam…

Gülümsedi, çelik mavisi gözleri ile ufku taradı. Sanki uzaklarda 1920- 1938 yılları arasında Türkler tarafından, Türk budunu için yönetilen Mustafa Kemal’in tam bağımsız Türkiye’sini arıyordu.

Sonra devam etti…

-Sabırsız olma, elbette oraya geleceğiz. Ama sen, sana verdiğim ödevi unutma. Hoybun Cemiyeti ile Taşnak Partisi’nin imzaladığı anlaşmayı bul ve emperyalizmin patronları değişse dahi, Türkiye üzerindeki emellerinin hep aynı kaldığını anlat herkese…

-Emredersiniz Paşam dedim, ancak Gazi Paşa’mın bana verdiği ödevin zorluğu şimdiden omuzlarıma çökmüştü. Tam bu sırada kapı çalındı.

-Kapı Paşam dedim…

Bazen bilerek kullandığı o tatlı Rumeli şivesi ile;

- Açsana be çocuk dedi bana.

Koşarak kapıyı açtım. Kapıda üç tane davetsiz misafir vardı. Gazanfer (Eryüksel), Gülümser ve Zafer..

Unutmuştum, Zafer’i Kuleli Askeri Lisesi’nin sınavları için çalıştıracaktık bugün…

Misafirlerim içeri girdiler.
Ve Mustafa Kemal’i görünce, oldukları yerde çakılıp kaldılar.

Bu nasıl bir mutluluktu?
Bu nasıl bir onurdu?

Karşılarında Türk milleti ile birlikte Bağımsızlık Savaşı’nda devrin emperyalistlerine diz çöktürerek, kanla, irfanla ve devrimle Cumhuriyet’i kuran büyük ÖNDER duruyordu.

Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk…
Kimdi Mustafa Kemal?
Bağımsızlık savaşçısıydı, anti-emperyalist Türk milliyetçisiydi.
Tüm ezilen ulusların örnek aldığı, bütün dünyanın hayranlık duyduğu büyük bir devrimciydi….
Kısacası O, Atatürk’tü.
Atatürk anlatılamaz yaşanırdı…

Şaşkınlığını ilk üzerinden atan Gülümser oldu. Elindeki çıkını koltuğun üzerine koyarak, koştu Paşa’nın ellerine sarıldı, öptü, öptü, öptü…
Birdenbire Gazi Paşa’nın boynuna sarılarak, hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladı Gülümser…
Paşa’mın güzel gözleri de hüzünlenmişti. Gülümser’in omuzlarını okşayarak, onu teskin etmeye çalışırken;

- Dur, çocuk ağlama dedi Gazi Paşa ve devam etti..

- Beni de ağlatacaksın, sus artık.

Gülümser Gazi Paşa’ya sarılan kollarını yavaşça çözdü, kenara çekildi…
Gazi Paşa hala şaşkınlık içinde yüzüne bakan Gazanfer ve Zafer’i bir el işareti ile yanına çağırdı. İkisi de adete koşarak Gazi Paşa’mın ellerinden öptüler.

Gazanfer, “Paşam biz af etmeyecek.” dediği Mustafa Kemal’in gözlerine bakmaktan korkuyordu sanki.. Başı hep öne eğikti. Arada bir yutkunuyor ve derin, derin nefes alıyordu.

-Neden Gazanfer neden, Paşam neden bizi hiç af etmeyecek diye sorsam kendisine, vereceği cevabı çok iyi biliyordum. En azından Kemalist Devrim’i yeniden inşa etmek, ülkemizi tam bağımsız yapmak için bir araya gelip, ulusal birlikteliği sağlayamadık diyecekti.
Mustafa Kemal, Zafer’in elini bırakmadan yanına oturttu.

-Adın ne senin çocuk diye sordu ona…
- Zafer Paşam..
-Demek 30 Ağustos’ta doğdun. Söyle bakalım çocuk, büyüyünce ne olacaksın?

Gülümser oğluna fırsat vermeden, kararlı bir sesle cevapladı Mustafa Kemal’i…

-Senin gibi Paşa olacak benim Zafer’im Atatürk’üm… Senin gibi…

Atatürk gülümsedi, Zafer’in saçlarını okşayarak sordu Gülümser’e…

- Sen okula gittin mi?
-Gittim Paşam… Hep öğretmen olmayı düşlerdim. Ama orta ikide beni okuldan aldı babam…
- Çok yazık. Keşke öğretmen olsaydın. Halbuki oğullarını okutan millet ailelerini, kızlarını okutan millet ise geleceklerini aydınlatır. Her neyse… Demin neden bana sarılıp ağladın? Heyecanlandın mı?
- Hem ondan Paşam, hem de…
- Hem de ne?
- Paşam , buraya gelirken yolda duyduk, gene yedisi general, on dört subayımız hakkında Savcı Cihan KANSIZ’ın talebi üzerine önce yakalama, sonra da tutuklama kararı çıkmış.

-Bak Paşam, ben cahilim. Öyle ince işlere, kirli hesaplara aklım ermez benim. Türk ordusu kim diye sorarlarsa bana, ordu benim, anam, babam, kardaşım, erim, çocuklarım derim. Ordu biziz Paşam, biz Türk milletiyiz.

Ben bunu bilir, bunu söylerim… Bu ordu milletin ordusudur. Adı üstünde Türk ordusu… Camiyi bombalar mı bu ordu? Kendi uçağını düşürür mü, benim başımdaki örtüye kast eder mi, ahalinin üzerine ateş açar ve en önemlisi Cumhuriyet’i, kendi kurduğu Cumhuriyet’i yıkmaya çalışır mı Paşam?

Haşa, Paşam, haşa…Bizim ordumuz bunların hiç birini yapmaz. Yapana da izin vermez.

Adı üstünde Türk ordusu …

Beni işaret ederek, Gülümser konuşmasına devam etti, Gazi Paşa acı bir tebessümle, fakat sabırla dinliyordu onu..

- Aha, bu abla gelir arada bir bizim yanımıza. Serada domates toplarken, soluklanır, çay içeriz. İşte o zaman bu abla, ordunun devletimizin en büyük koruyucusu olduğunu, devletimizi yıkmak, bölmek, parçalamak için orduyu bir “suç teşkilatı” olarak göstermeye çalıştıklarını anlatır bizlere…

-Cahilim, ama kafam yatar dediklerine… NATO’cular, Amerikancılar varmış içlerinde. Bilmem, bilemem. Bu ordu bizim der bu abla, ordumuza sahip çıkmalıyız der.

İşte Paşam, ister assınlar, ister kessinler benim oğlum senin gibi PAŞA olacak… Bir ananın en büyük şerefidir oğlunu asker üniforması ile görmek.

Cahilim Paşam, bilmeden bir saygısızlık ettimse, kusurumu bağışla. Sen bize gerçekleri korkmadan söyleyiniz demedin mi? Ben de söyledim işte…

Gazi Paşam başını hafifçe yana çevirdi. Cebinden isminin baş harfleri işli beyaz keten mendilini çıkardı, yanaklarından yuvarlanan göz yaşlarını sildi. Bu temiz Anadolu kadınının yüreğinden kopup gelen feryat O’nu duygulandırmıştı.
Ağladığını saklamadı bizden dünya ordularına diz çöktüren büyük önder. Ancak çatık kaşlarından, şimşeklerin çaktığı gözlerinden Gazi Paşa’nın çok öfkelendiği de belli oluyordu.

Sonra Gülümser’e dönerek sordu.

-Bir çıkın vardı senin elinde. Ne var onun içinde?
- Taze yufka ekmek ve bazlama Paşam… Ablama getirdim de…
- Demek ablana getirdin. Ben yemeyecek miyim? Çok severim, git koş bir çay demle, yanına varsa tulum peyniri, ceviz ve domates de koy. Hadi çabuk… Benim bardağım ince belli olsun.

Gülümser bana sorgular gibi baktı, ben de Paşa’mın istediklerinin tümü var dercesine başımla işaret ettim ona. Sevinerek gitti kızcağız mutfağa. Kolay mı Gazi Paşa’ya, ömrünü bu millete hizmete adamış O büyük adama hizmet edebilecekti.

Gazi Paşa;
-Tıpkı İngiliz işgalinde olduğu gibi dedi.

Gazanfer ilk kez söze karıştı.
- Anlamadım Paşa Hazretleri dedi. Dedi ama bir türlü başını kaldırıp, Gazi Paşa’nın gözlerine bakamıyordu.

- Neyi anlayamıyorsun be çocuk diye adeta haşladı Gazanfer’i…

Sonra devam etti.

- Tıpkı İngiliz işgalindeki gibi çocuk. o zamanda Türk subayları aşağılanıyor, yerlerde sürükleniyor, Damat Ferit Hükümeti, İngilizlerin hazırladığı listeleri mühürlüyor ve yurtseverleri Malta’ya sürgün ediyorlardı. Hoş yeni Malta Silivri ve Hasdal oldu günümüzde.. Hedef gene orduydu. Sevr, orduyu terhis etmemizi istiyordu.
Beni bile vatan haini ilan edip, idama mahkum etmediler mi? Nemrut Kürt Mustafa Divanı’nın adresi ve yeri değişti o kadar.
Zihniyet hep o aynı aşağılık duygusu dolu, kendine yetememe endişesi ile çırpınan teslimiyetçi zihniyet.
NATO’cu, Amerikancı Paşalar…Doğrudur….
Şimdi sana bir soru…
Bağımsızlık Savaşı’na kaç Osmanlı Paşa’sı kendi isteğiyle katıldı? Çok az değil mi? Hatta parmakların sayısını geçemeyecek kadar az. Sonradan kahraman bildiğiniz kaç kişiyi ben, Anadolu’ya kaçırttım, bir bilginiz var mı?
Benim yanımda hep genç subaylar ve millet vardı. Kolay başarmadık biz bu işi.
Unutmayın, “hiç bir şey Sakarya Savaşı’nı kazanmaktan daha zor, daha imkansız olamaz.”
Biz Çanakkale’de yedi düvele geçit vermedik, biz Sakarya Savaşı’nı kazandık.
İçimizde hainler, gaflet ve delalet içinde olanlar elbette vardır. Onların satılık vicdanları, akılları estikçe efelenmeleri sizi asla yanıltmasın.
Asla ve asla geriye çekilmeyin. Türk ordusuna sahip çıkın, daha sonra gereken hesaplaşmayı yapar, suçluları adalet önüne çıkarırsınız.
Yılmak yok, geri çekilmek hiç yok, derhal küçük bir azınlık dışında aranızdaki etnik, siyasal, dini ve mezhepsel ayrılıkları öteleyerek, bir araya gelmeli ve ileri demokrasi, özgürlük, insan hakları dedikleri yaldızlı soba boyasıyla boyanmış tuzaklara kanmayarak, ulusal birlikteliği sağlayacaksınız.

Amasya’da söylemiştim, şimdi gene tekrarlıyorum. Ülkenin ve milletin istiklali tehlikededir. Ülkenin ve milletin istiklalini gene milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

Gülümser seslendi.
- Abla çay hazır, sofrayı balkona kurdum.

- Buyrun Gazi Paşam dedim. Balkonumdan hem deniz hem de heybetli Bey Dağlarının manzarası seyrediliyordu.

Yufka ekmekten bir parça kopardı, içine tulum peyniri ve ceviz koydu, dürüm yaparak yemeye başladı. Çayından bir yudum aldı, arkasına yaslandı.

-Daha önce de söylemiştim, şüphesiz Antalya dünyanın en güzel şehridir.

Yüzüne baktım, Gazi Paşa her şeye rağmen mutlu görünüyordu. Çünkü bir kaç kişi de olsa, halkı ile birlikte idi.

Eskiden olduğu gibi gene kaçıp gelmişti aramıza. Ne koruması ne de ağır silahlarla donanmış polisler vardı yanında. Çünkü O’nun milletinden korkması için hiç bir nedeni yoktu.

Gazanfer;
- Suriye Paşam dedi..

Ben ise;
-Kayıp ülke Türkiye Gazi Paşam dedim.

Eline çay bardağını aldı, havaya kaldırdı, rengini seyretti ve bir yudum içti.

- Durun çocuklar, daha buradayım. Hepsini anlatacağım. Ancak şimdi çay içiyorum, manzara da çok güzel. Keyfimi bozmayın. Çay molası verdik. Devam edeceğiz.


Devam edeceğiz.
Figen Özen
İLK KURŞUN 09.08.2011






***