Translate

28 Mart 2014 Cuma

KIRIM TÜRKLERİ


Kırım'ın Kısa Tarihçesi


MÖ VII.yy - Kimmer ve İskitler hakimiyeti (İskit-Kimmer Türkleri)
MÖ V. yy - Azak denizi çevresinde Kimmerios Bosporos Krallığı
MS III. - IV.yy - Önce Gotlar sonra Hunlar Kırım'ı ele geçirdi.
MS VIII.yy - Hazarların hakimiyeti
MS XI.yy - Kuman hakimiyeti


ALTINORDU DEVLETİ (Altınorda) - (1227-1502)-link


MS XIII. yy - Moğol , Tatar-Türk hakimiyeti
MS XV.yy ilk yarısı - Kırım Hanlığı'nın kuruluşu
1475 - Osmanlı nüfuzuna giriş
1783 - Rus İşgali
1854 - 1856 Kırım Savaşı
1917 - 1918 Kırım Tatar Halk Cumhuriyeti
1921 - Kırım Özerk Sovyet Cumhuriyeti
1941 - Alman işgali
1944 - Rusların yeniden Kırım'ı ele geçirmesi ve 18 Mayıs 1944' te Kırım Tatarlarının sürgünü
1954 - Kırım Ukrayna'ya bağlandı.
1967 - Kırım Tatarlarına itibarları iade edildi ancak Vatan'a dönüş izni verilmedi.
1988 - Vatan'a dönüş izni ve özellikle Özbekistan'dan Kırım'a göçlerin başlaması
1991 - Kırım Tatar Milli Meclisi'nin açılması

2014 - Rusya'nın Kırım'ı işgal ve ilhakı


___



28 Ağustos 1941: Volga boyunda yaşayan Alman asıllı Sovyet vatandaşlarının topluca sürgün edilmesi.

Ekim 1941: İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman ordularının Kırım’a girişi. Bütün Kırım’ın işgali Temmuz 1942′de tamamlanmıştır.

Kasım 1941: Kırım’da Müslüman Komiteleri’nin kurulması.

27 Kasım 1941: Edige Kırımal ile Müstecip Ülküsal’ın Kırım Türkleri adına faaliyetlerde bulunmak üzere Almanya’ya gitmeleri.

11 Ocak 1942: Müslüman Komiteleri tarafından Azat Kırım gazetesinin yayınlanması.

28 Ekim 1943: Kalmık Türklerinin topyekun sürgün edilmesi.

2 Kasım 1943: Karaçay Türklerinin topyekun sürgün edilmesi.

23 Şubat 1944: Çeçen İnguşların topyekun sürgün edilmesi.

10 Nisan 1944: Kırım’ın yeniden Sovyet hakimiyetine geçişi.

20 Nisan 1944: Kırım’da Alman işgali sırasında meydana gelen olayları tetkik etmek üzere Olağanüstü Devlet Komisyonu’nun kurulması.

11 Mayıs 1944: Kırım Türklerinin topyekun sürgün edilmesini onaylayan Stalin imzalı Devlet Güvenlik Komitesi kararnamesinin yayınlanması.

18 Mayıs 1944: Kırım Türklerinin vatanlarından topyekun sürgün edilmesi.

29 Mayıs 1944: Sürgün Kırım Türklerinin Özbekistan’a geliş tarihi.

20 Temmuz 1944: Kırım’dan sürgün edilmesi unutulan Arabat Köyü’ndeki bütün Kırım Türklerinin eski bir geminin içine doldurulup, denizin en derin yerine gelindiğinde ambar kapaklarının açılıp geminin batırılarak Kırım Türklerinin katliama uğratılması.

30 Temmuz 1944: Kırım ÖSSC’nin lağvedilerek Rusya Federasyonu SSC’ne bağlı bir bölge statüsüne getirilmesi.

12 Ağustos 1944: Devlet Güvenlik Komitesi tarafından, Kırım’dan sürgün edilenlerin yerine Rusya ve Ukrayna’dan kolhoz işçilerinin getirilerek yerleştirilmesinin kabul edilmesi.

14 Kasım 1944: Ahıska Türklerinin topyekun sürgün edilmesi.

14 Aralık 1944: Kırım’daki Türkçe yer adlarının Rusça isimlerle değiştirilmesi.

26 Kasım 1948: Sürgün edilen Kırım Türklerinin vatanlarından ebedî olarak çıkarıldıkları ve onların bir daha vatanlarına geri dönme hakkı olmadığını belirten kararnamenin çıkması.

4 Mart 1953: Sovyet Devlet Başkanı Stalin’in ölümü.

21 Haziran 1953: Stalin’in sağ kolu, İçişleri eski Halk Komiseri Leonid Beriya’nın tevkif edilmesi.

23 Aralık 1953: Beriya’nın idam edilerek öldürülmesi.

19 Şubat 1954: Ukrayna’nın Rusya ile birleşmesinin 300. yıldönümü münasebetiyle Devlet Başkanı Hruşçev tarafından Kırım’ın Ukrayna’ya hediye (!) edilmesi.

28 Nisan 1956: Kırım Türkleri üzerinden sürgün kısıtlamaları kaldırıldı. Ancak onlara vatanlarına dönüşlerine ile sürgün sırasında müsadere edilen mal varlıklarının iadesine izin verilmedi.

1 Mayıs 1957: Sürgünden sonra Kırım Türkçesi ile yayınlanan ilk gazete olan Lenin Bayrağı’nın çıkarılması.

11 Ekim 1961: Vatana dönüş için mücadele eden Kırım Türk Milli Hareketi mensuplarına yönelik ilk yargılamaların yapılması. Bu yargılamalar neticesinde Enfer Seferov ve Şevket Abdurrahmanov mahkum olmuşlardır.

Şubat 1962: Kırım Türk Gençlik Birliği kurma teşebbüsleri.

12 Mayıs 1962: Mustafa Kırımoğlu’nun ilk mahkumiyeti.

Ağustos 1965: Kırım Türklerinin vatanları Kırım’ı turist (!) olarak ziyaret etmelerine izin verilmesi.

5 Eylül 1967: Kırım Türklerinin diğer Sovyet vatandaşları ile eşit haklara sahip olduğunu, ülkenin diledikleri yerinde yaşama hakları bulunduğunu belirten Af Kararnamesi’nin yayınlanması. Yalnız kararnamenin «diledikleri yerde yerleşme hakkına sahipler» hükmü pratikte uygulanmamış ve onların Kırım’da yaşmalarına yine izin verilmemiştir.

21 Nisan 1968: Kırım Türklerinin ilk büyük protesto gösteri: Çirçik Mitingi.

20 Mayıs 1969: Kurucuları arasında Mustafa Kırımoğlu’nun da bulunduğu Sovyetler Birliği’nde İnsan Haklarını Savunma Teşebbüs Grubu’nun teşkili.

12 Ocak 1970: Mustafa Kırımoğlu ve Kırım Türklerinin dostu, insan hakları savunucusu şair İlya Gabay’ın yargılanarak mahkum olmaları.

5 Şubat 1976: TRT tarafından Mustafa Kırımoğlu’nun mahkumiyeti sırasında 303 gün süren açlık grevinde öldüğü yönünde haber yayınlanması.

23 Haziran 1978: Kırım Türklerinin «Ebedî Meşalesi» olan Musa Mahmut’un vatanına dönüp yerleşmesi üzerine Kırım’daki Sovyet yönetiminin kendisini ve ailesini Kırım’dan zorla çıkarmak istemesi üzerine kendini yakması ve bunun sonucu olarak 28 Haziran’da hayatını kaybetmesi.

15 Ağustos 1978: Kırım’daki Sovyet polisine dilediğini Kırım’dan çıkarma yetkisi veren Yeni Pasaport Kanunu’nun kabulü.

14 Kasım 1986: Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti’nin, sürgüne ve çeşitli baskılara maruz kalan bütün toplulukların haklarını kısıtlayan bütün hükümlerin ortadan kaldırılarak, bu halklara haklarının ve itibarlarının iade edildiğini ve bütün bunların devlet garantisi altına alındığını açıklayan deklarasyonunun yayınlanması.

23 Temmuz 1987: Moskova Gösterileri üzerine Sovyet Devleti tarafından Kırım Türklerinin meselelerinin çözülmesi için bir komisyonun kurulması.

21-29 Temmuz 1987: Kırım Türklerinin Mustafa Kırımoğlu önderliğinde Moskova’da yaptığı gösteriler.

23 Nisan — 2 Mayıs 1989: Taşkent’in Yangiyul ilçesinde yapılan Kırım Türk Milli Hareketi Teşkilatı toplantısı sonunda Mustafa Kırımoğlu’nun başkanlığa seçilmesi.

10-12 Haziran 1989: Kırım Türk Milli Hareketi Teşkilatı’nın Mustafa Kırımoğlu başkanlığında Kırım’daki ilk toplantısını yapması.

29 Ocak 1990: Kırım Türklerinin sorunlarının çözülmesi amacıyla yeni bir Devlet Komisyonu’nun kurulması.

12 Şubat 1991: Kırım ÖSSC’nin Ukrayna’ya bağlı olarak yeniden kurulması.

26 -30 Haziran 1991 : II.Kırım Tatar Milli Kurultayı Vatan Kırım’da Akmescit’te toplandı. Kurultay’da Kırım Tatarlarını temsile yetkili en üst organ olarak 33 kişilik Kırım Tatar Milli Meclisi seçildi ve başkanlığa Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu getirildi.

24 Temmuz 1991: SSCB Bakanlar Kurulu’nun «Kırım Türklerinin Kırım’a düzenli bir şekilde dönmeleri ve orada kendileri için gerekli şartların oluşturulmasının devlet garantisi altına alınması» hakkında kararname kabul etmesi.

13 Kasım 1991: Ukrayna Vatandaşlık Kanunu’nun Kabulü.

1 Aralık 1991: Ukrayna Bağımsızlık Deklarasyonu’nun oylanarak kabul edilmesi.

27 Mart 1994 : Kırım’da yapılan seçimler sonrasında Kırım Tatar Milli Kurultayı’nın belirlediği, 14 Kırım Tatar Milletvekili sürgünden sonra ilk defa Kırım Parlamentosuna girdi.



Kemal ÖZCAN
link


____


Kırım konusunda da Batı Avrupa ve Amerika’yı çok kolaycı bir yolla izliyoruz. Oysa Kırım Tatar Türklerinin hakları konusunda tek başına hareket etmemiz gerekirdi.

Pazar günü yapılan referanduma Kırım’daki Ukraynalılar, Kırım’ın Tatar Türkleri ve diğer azınlık halkların önemli bir kısmı hatta Rusların bile bir kısmı katılmadı. Katılanlar Rusya için rey kullandı.
Putin, Kırım’ın Rusya’nın tarihi zemini olduğunu, savunmasının önemli bir parçasını teşkil ettiğini söyledi. “Rusya’ya çok benzeyen bir bölgedir, Rusya’dan ayrı değildir” dedi. 

Gerçi mesela, Rusya’nın neresinde serviler olduğunu bilmek mümkün değil ama Karadeniz donanması için daha uygun bir yer olmadığı da açık.

Putin Kırım’da bundan sonra üç dil kullanılacağını ve tutunacağını söylüyor, bu bir yenilik gerçi. Ukraynalıların kendi dillerinden yakın bir gelecekte vazgeçeceğini düşünebiliriz. Öbürleri ne olacak?

Kırım Ukrayna’ya bağlı bir muhtar cumhuriyetken ne Türkçe ne de Tatarca lehçesi eğitim dili oldu. Kırım’da iki tane Türk lehçesi vardır: Sahilde konuşulan Anadolu Türkçesine çok yakındır, öbürü ise Kıpçak grubundan bir lehçedir. Ruslar bu lehçeye dil dedikleri zaman “Bizi bölüyorlar” denirdi. Bugün Amerikan doğubilim çevrelerinde aynı şey yapıldığında kimse itiraz etmiyor, bizim Türkologlar bile benimsiyor.

Çözülmesi zor sorunlar

Halen Kırım’daki Tatar Türklerinin sahilde yaşaması ve eski yerleşmelerine sahip olmaları mümkün değil. 1944’te onlardan boşaltılan metruk köylerine dönmeleri de mümkün değil. Dillerini okuyacakları okul yok, müzeleri yok, mevcut millet meclisleri de aslında anayasada belirtilen bir organ değil.

Asıl önemlisi Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’daki Kırımlıların (sayıları 300 binin üzerinde) dönmeleri mümkün değil, hep engellenir. Bu sorunların nasıl çözüleceği bilinmez, Ukrayna idaresinde bu konular tartışılır çare aranmazdı, şimdi ne olacağını belirlemeli.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Kırım’da yapılacak referandum ve doğacak yeni statü zaten Rusya’nın vetosuyla gündemden kalkmıştı. Çin de çekimser kaldı, diğer dev Hindistan da Batılılarla birlikte hareket etmiyor.

Bir Polonya diyet meclisi konumundaki Güvenlik Konseyi hiçbir konuda daimi üyelerden birinin aleyhinde karar çıkaramaz. Başka gerçekler de var. Batı Avrupa Rusya’nın gazına veya enerji kaynaklarına herkesten daha çok muhtaç, nihayet en büyük gerçek Rusya gibi kocaman bir memleketin donanması için Finlandiya Körfezi’nin de, Uzakdoğu’daki limanların da Karadeniz’den çok daha elverişsiz olması. Kırım’daki az sayıdaki Rus belki diğer unsurlarla kaynaşmaya hazırdır. Ama büyük çoğunluğu 1944’ten sonra yerleşenlerle doğrusu kendilerini herkesten daha fazla yalnız ve kuşatılmış hissediyorlardı.

İyi bir teklif paketimiz yok

Dış politikamızda Ortadoğu olaylarının bazılarına tek başımıza itiraz ettik. Suriye’deki Türkmenler konusunda yapmamız gereken bağımsız bir ısrarcı çıkıştan eser yok. Kırım konusunda da Batı Avrupa ve Amerika’yı çok kolaycı bir yolla izliyoruz. Oysa Süleyman Demirel’in Ukrayna ziyareti sırasında kültürel azınlık olarak koruma statüsüne alınan Kırım Tatar Türklerinin varlık ve medeni haklarının ihdası için tek başına hareket etmemiz, yani Rusya’yla da ağırlıklı bir devlet olarak bu konuları anlaşmak üzere görüşmemiz gerekirdi.

Bu konuda devamlı ve çerçevesi iyi çizilmiş bir teklif paketi görünmüyor.

300 bin kişinin okul, eğitim ve kültür hayatı, kıyıdaki eski yerleşmelerine ve 1944’te boşaltılan köylerine dönebilmeleri ve Orta Asya’daki hemşehrilerinin yurtlarına dönüşünün sağlanması ancak böyle mümkün olacaktır. Rusya, Batı Avrupa’yı hesaba almıyor, Amerika’yı da bu sefer ciddiye almadı. Bu kesin tavrından sonra biraz diplomasi değişikliği yapmalı.

Kırım’la ilgili kitaplar

“Osmanlı Şark Tarihi”nin yazarı ve ünlü İran edebiyatı çevirmeni Joseph Hammer von Purgstall, Kırım Hanlığı üzerinde 19’uncu yüzyıl için önemli bir çıkış olan ve bugün bile kullanılan bir kitap meydana getirmiştir. Bu Osmanlı hâkimiyeti dönemindeki Kırım Hanlığı’nın tarihini ele alan 1856 tarihli bir eserdir. Doktor Seyfi Say çevirisi (“Kırım Hanlığı Tarihi”, İnsan Yayınları) geçtiğimiz yıl yayımlandı.

Okunması gereken eserler

Bu biyografide görülüyor ki Kırım hanları ve uleması İstanbul saray kültürüyle çok iyi kaynaşmış ve Osmanlı’nın hâkimiyeti altında devletlerini götüren bir hanedandır. Zaten 54’üncü ve son han olan Şahin Giray’ın biyografisini uzunca kaleme alan Hammer’ın tasvirinden anlaşılıyor ki Kırım’ın Osmanlı’dan bağımsızlığı halkça istenen bir siyaset değildi.

Ayrıca Alan Palmer’in Kırım tarihi üzerine bir kitabı geçtiğimiz günlerde Türkçeye çevrildi: “Kırım Savaşı ve Modern Avrupa’nın Doğuşu” (Alfa Yayıncılık). 

Hakan Kırımlı’nın “Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler, 1905-1916” adlı kitabı da TTK tarafından yayımlanmıştır. 

Yine Timaş Yayınları’ndan çıkan “Osmanlı Askeri Tarihi, 1792-1918” kitabı Kırım Harbi’nin askeri yönüne katkıda bulunan önemli bir eserdir.


İlber Ortaylı
basın,23.03.2014


KIRIM SÜRGÜNÜ



___




TOPAL OSMAN VE ALİ ŞÜKRÜ BEY GERÇEĞİ





Üçüncü uzatmanın konuşalacağı bugün (4 Mayıs) öyle olmayacağı anlaşılıyordu. Bütün muhalifler gelmişti. Mahmut Esat Bey Fethi Okyar'a sordu:

"Gazi Paşa nerde? Niye gelmedi?"
"Grip olmuş, yatıyormuş."
"Eyvah! Bugün kuliste acayip bir hava esiyor."

Kara Vasıf Bey kuliste, bazı tarafsız milletvekilleriyle kulis yapıyordu.

"Başkomutanlığı sürdürebilmek için 'taaruz edeceğim" diye hepimizi oyalıyor."
"Oyalıyor mu?"
"Evet, ben aaskerim, bilmez miyim, üç yüzyıldır taarus savaşı yapmamışız. Hep savunmada kalmışız. Taaruz çocuk oyuncağı değil. Bambaşka bir ordu ister."

Meclis Reis Vekili Musa Kazım Efendi kürsüdeki çana vurdu. Dışarıda kalmış milletvekilleri de içeri girdiler. Kapılar kapatılınca, gizli oturumu açtı, hükümetin Başkomutanlık Yasası'nın üç ay daha uzatılmasını önerdiğini bildirdi. Afyon Milletvekili Mehmet Şükrü Koç söz istedi.

"Buyrun."

Mehmet Şükrü bey koşar gibi kürsüye geldi:

"Arkadaşlar!Başkomutanlık Yasası'nın süresi bu akşam sona eriyor. Üç-beş saatlik ömrü kaldı. Bu yasa bitti. Konuşalıcak bir yanı yok artık."

Bu açıklama kuvvetle alkışlandı. Alkışlayanların sayısının yüksekliği, Bakanları ve müdafaayı Hukuk Grubu yöneticilerini ürküttü.

"..Yeniden Başkomutanlığa gerek var mı, yok mu, Meclis birini Başkomutan yapacaksa, bu Mustafa Kemal Paşa mı olur, başka biri mi olur, bunları ileride konuşuruz. Ama böyle gizli oturumlarda değil, milletin önünde açıkça konuşuruz. Hakikatleri milletten saklamadan. Gizli görüşme komedisinden vazgeçelim. Paşa Meclis'le meşgul olsun." 

syf.553-554

...

Yüzbaşı Şükrü İsmet Paşa'nın önüne bir not bıraktı. Paşa göz gezdirdi:

"M.Kemal Paşa'dan Başkomutanlık süresi uzatılmamış ama ordunun başsız kalmaması için Başkomutanlığı bırakmadığını bildiriyor."

Siyasi manevralar çevirmeye meraklı olan muhalefete, bir ihtilal süreci yaşandığını anımsatacak sert bir karardı bu. İsmet Paşa konuştukça öfkesi arttı:

"Başkomutan olmayı kendisi mi istemişti? Hayır. Kurulmasına öncülük ettiği Meclis talep etti. Ne oldu? Yenild mi? Hayır. İstiklal bayrağı altına topladığı milletini, canı ve malıyla harekete geçirdi, son haçlı ordusunu yendi. Kutsal kabul ettiğimiz ne varsa hepsini kurtardı. Şimdi de içli dışlı bin türlü entrikaya, iftiraya, demogojiye, ilkelliğe göğüs gererek, eğer kazanamazsa şerefini, hatta hayatını kaybedeceğini bile bile, kesin sonuç için imkansızı zorluyor. Bu adamların takdirini kazanabilmek için acaba daha fazla ne yapabilirdi?"

Tükürür gibi ekledi:

"İNSAN TARİHTEN UTANIR BE. VATAN PAHASINA SİYASET OLUR MU?

Başkomutanlık Yasası'nın düştüğü M.Kemal Paşa'nın artık başkomutan olmadığı, muhaliflerce her yana duyurulmuştu. Ertesi günkü oylamada da aynı sonucun alınacağına güveniyorlardı. Çoğunluğun oyunu değiştirmesi için hiçbir sebep yoktu. Olay Saray ve çevresinde, İngiliz Yüksek Komiserliği'nde, Yunan karargahında sevinçle karşılandı.

Muhalif bir grup Kara Vasıf Bey şerefine, yeni açılan Anadolu lokantısında ziyafet veriyordu. Lokantada zafer rüzgarı esmekteydi. Haberi alan Ali İhsan Paşa da büyük ümide kapıldı. Yazdığı mektuplara bağlı olarak bazı şeyler olacağını beklemişti ama önünün bu kadar çabuk açılacağını tahmin etmemişti.

Bu sırada M.Kemal Paşa aeş içinde tutanakları inceliyor, notlar alıyordu. Sabaha kadar çalışacaktı. Hizmet etmek için birlikte sabahlayacak olan Fikriye kahvesini tazeledi.

Meclis Salonu dolmaya başlamış, oturum gizli olacağı için tutanak katipleri ve dinleyiciler içeri alınmamışlardı. M.Kemal Paşa da ilk sıranın sağ başındaki yerine geçti. Gece hiç uyumamış, çalışmıştı. Yüzü kireç gibiydi.

Musa Kazım Efendi 13:30'da toplantıyı açtı. Hüseyin Avni Bey bağırdı:

"Oturum gizli mi , neden gizli? Önce bunu anlayalım."

M.Kemal Paşa ayağa kalktı, muhaliflerin bulunduğu yana dönerek. "Ben önerdim.." dedi, "..özel bir konuşma yapmak istiyorum."

Hafız Mehmet, "İtiraz etme..." diye uyardı arkadaşını, "...bırakalım konuşsun. Bakalım ne diyecek?"

Oturumun gizli olmasının kabul edilmesi üzerine Başkan, M.Kemal Paşa'ya söz verdi. M.Kemal Paşa kürsüye gelirken, Süreyya Yiğit, "Ne kadar sakin" dedi. Muhittin Baha şefkatle baktı:

"Böyle görünmek için ne kadar çaba harcadığını bir de ona sormalı."

M.Kemal Paşa kürsüde durdu, bakındı. Bütün sıralar doluydu. Geç gelenler ayakta kalmışlardı.

"Dünkü görüşmede rahatsızlığım sebebiyle bulunamadım. Fakat tutanakları gözden geçirdim, verilen oyları inceledim. Bulunmuş kadar bilgi sahibi oldum.

Efendiler!

Başkomutanlık Yasası'nın kabul edildiği günü hatırlayalım. Yunan ordusu Ankara'ya yürümek üzereydi. Yüksek kurulunuz, düşmanı durdurmak ve durumu kurtarmak için bir önlem düşünmek zorunluluğunu duydu. Sonuç olarak Başkomutanlık kuruldu ve ona yeteri kadar yetki verildi. Bu yasanın üç ay süreli olmasını öneren benim. Bugüne kadar iki kez uzatıldı. Ancak işin başında da Başkomutanlığın varlığından şikayetçi kimseler vardı. Bugün de aynı şikayetçiler yüzünden yasanın süresi uzatılmamıştır. Bu konudaki görüşlerimi açıklamadan önce, sorunun özünü ele almak, bunun için de dün burada, bu yasanın gereksizliğini ileri sürmüş arkadaşların iddialarından yararlanmak istiyorum. Mesela Salih Efendi şöyle demiş: "M.Kemal hakkımızı gasbetmek istiyorsa, verirsek aptalız."

Efendiler!

Lütfen hatırlayınız. Ben kimseye, beni Başkomutan yapınız demedim. Tersine bütün Meclis bana, 'Başkomutan olacaksın' dedi. Bugün bu yasadan şikayetçi olan arkadaşlar, bu kürsüden, 'Ordunun başına geç, zafere yürüyelim' diye feryat ediyorlardı..."

Sesler duyuldu:
"Evet, doğru!"

"..Açık konuşacağım için beni mazur görünüz. Her birininizin seçilmesi ve burada toplanması için en çok ben çalışmışımdır. Bunun için, pek çoğunuz bilirsiniz ki en yakın arkadaşlarımla fikir mücadelesi yaptım, hayatımı tehlikeye attım. Sözün kısası, bu Meclis benim eserimdir. Ben de herkes gibi eserimi alçaltmak değil, yüceltmek isterim..."

Alkışlar yükseldi:

"..Onun için Salih Efendi'nin, benim de hiç olmazsa kendisi kadar Meclis'in hakları ile ilgilendiğimi farz etmesini rica ederim. Fazla bir şey istemem..."

Gülüşler, kahkalar duyuldu.

"..Meclis'in hakkını gasbetmek sözünü Salih Efendi'ye red ve iade ediyorum! Bu konunun gizli oturumda görüşülmesi de tartışma konusu olmuş. Mehmet Şükrü Bey, 'Gizli toplantılarda konuşarak gerçekleri milletten saklamayalım' demiş. Efendiler! Yüce Meclisimiz alelade bir yasama meclisi değildir. İcra yetkisini de haiz olduğu için bir büyük hükümet gibidir. Öyle değil mi?..."

Bu soruyu, Meclis'in icra yetkileri konusunda çok titiz olan muhaliflere dönerek sormuştu. Onlar da ,'Evet doğru!' diye onayladılar.

"...Devleti idare eden bir hükümetin, bütün kararlarını açıkta konuşarak verdiği nerede görülmüştür? Dünyada örneği var mı? Hele konu Başkomutan ve ordunun durumu ise, bunlar düşmanın önünde tartışılabilir mi? Ama Şükrü Efendi bu zorunluğu komedi olarak vasıflandırmış. Efendiler! Aramızda komedi oynayan biri varsa bu Şükrü Efendi'nin kendisidir. Daha bir yıl önce, hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan tutuklandığını ve adaletin pençesinden ne kadar büyük bir zilletle kurtulduğunu unutmadık.."

M.Şükrü Bey kıpkırmızı kesildi.

"..Hüseyin Avni Bey de yasanın aleyhinde bulunurken demiş ki, 'Miskinler, bu tarz hareketle milleti rezil edeceksiniz..."

H.Avni Bey itiraz etti:
"Ben öyle bir şey demedim."
"Ama yazık ki bu sözler tutanakta yer alıyor beyefendi!"
"Hayır olamaz, yanlış!"
"Şimdi efendiler..."

H.Avni Bey itiraza devam edince, M.Kemal Paşa sinirlendi:
"Ee, gevezelik yeter! Burası mahalle kahvesi mi?"
"Hayır, milletin kabesi."
"Öyleyse saygı göstermeyi öğren!"

H.Avni yerine çöktü. Yenilmekteydiler.

"Efendiler! Bir adam Başkomutanlığı ele geçirir ve yasaya dayanmayan yetkiler kullanırsa, o adama diktatör denir. Ben yüce kurulunuzun kabul buyurduğu yasayla bu göreve geldim. O yasaya dayanarak çalıştım. Yasa yapma hakkınızı da bütünüyle bana devretmiş değilsiniz. Bana verdiğiniz yetki sadece ordu ile ilgili ve sınırlıdır. Yüce Meclis dilediği anda onu da geri alabilir. Şu halde bu taşkınlığa ne gerek vardı? Bu dayanaksız, manasız iddialarla ne elde etmeye çalışıyoruz? Niyetimiz orduyu kıpırdayamaz halde tutmak mıdır?..."


"Haşa! Asla! Ne münasebet!!!"
"Ama Vasıf Bey demiş ki, 'Yerimizden kıpırdayamadık ve kıpırdayamayacağız.' Bazı arkadaşlarımız ordunun kıpırdayamayacağını ileri süren gafilin bu sözlerini alkışlamışlar.."

Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, Hafız Mehmet'e ' Kaybediyoruz' diye fısıldadı.

"Evet, adam tek başına hepimizi yeniyor."


syf560
ŞU ÇILGIN TÜRKLER
TURGUT ÖZAKMAN

.....


TURGUT ÖZAKMAN’IN “ÇILGIN TÜRKLER”İ VE “CUMHURİYET TÜRK MUCİZESİ”NDE 
OSMAN AĞA VE GİRESUN UŞAKLARI

Çok okumak, çok yazmak karakterimizin ayrılmaz bir parçası, adeta yaşam biçimimizdir.

Trabzonlu bir dostum yıllar önce, içinde “yok yok” olan kütüphanesini gururla bize gezdirirken, “Hocam” demişti:

-Ben dinlu, dinsuz her kitabı okurum!

Biz de, bu dostumuzun tabiriyle “dinli-dinsiz” ne bulursak okuyor, okuduklarımızı da akıl ve mantık süzgecimizden geçirdikten sonra okurlarımızla, dostlarımızla paylaşıyor, yerine göre de fikir tartışmalarına giriyoruz.

Okuduğumuz “dinsiz” kitapların da –haşa- bizi dinden-imandan çıkardığı yok, çok şükür!

Okumalarımız, araştırmalarımız daha çok, branşımız (İÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü) gereği, tarih ve özellikle de yakın tarihimiz üzerine yoğunlaşmaktadır.

Dolayısıyla, Kurtuluş Savaşı’mızın muzaffer Başkomutanı, Cumhuriyetimiz’in Kurucusu Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü tartışmasız birinci sıraya yazabilirim.

Evet değerli dostlarım.

Gerçekten de Atatürk üzerine çok sayıda kitap, dergi, belge karıştırdık, arşiv tozları yuttuk, notlar aldık, öğrendiklerimizi de perder pey okurlarımızla paylaştık, yeri ve zamanı geldikçe paylaşmaya da devam edeceğiz.

Örneğin, Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik “Tek Adam”ını, Hasan İzzettin Dinamo’nun 5 ciltlik “Kutsal İsyan”ını, 4 ciltlik “Kutsal Barış”ını, Lord Kınross’un “Atatürk”ünü, H.C.Amstrong’un Bozkurt’unu, Berth G.Gaulis’in “Çankaya Akşamları”nı, Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”sını ve adını tek tek yazamayacağım pek çok eseri satır satır okudum. 

Önemli anekdotların üzerlerini fosforlu kalemle çizdim, notlar aldım. Hepsi de birbirinden değerli eserler olmasına rağmen...

Gerçeği söylemem gerekirse hiçbiri beni, merhum Turgut Özakman’ın kaleme aldığı “Şu Çılgın Türkler” (398 baskı), “Cumhuriyet Türk Mucizesi” ve ”Diriliş” kadar etkilemedi.

Engin bir tarih bilgisi, şiir gibi bir üslup, konusuna hakimiyet, olaylara tarafsız bakış açısı adına ne ararsanız var, kitaplarında.
28 Eylül 2013 tarihinde 83 yaşında kaybettiğimiz hukukçu, oyun ve senaryo yazarı, romancı, araştırmacı, idareci Turgut Özakman’ın aziz hatırasına hürmeten biz de birkaç kelam edelim dedik.

2011 yılında 126 kaynaktan yararlanarak kaleme aldığımız iki baskı yaparak mevcudu tamamen tükenen “Kurtuluş Savaşı’nın Efsane Kahramanı Milis Piyade Yarbay Giresunlu TOPAL OSMAN (Osman Ağa)” adlı kitabımız için...

Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” ve “Cumhuriyet Türk Mucizesi” adlı eserlerinde oldukça geniş yer verdiği “Osman Ağa ve Giresun Uşakları” ile ilgili bölümlerden de alıntı yapmıştık.

Kitabımıza aldığımız-almadığımız bu anekdotları siz değerli hemşerilerim başta olmak üzere tüm okurlarımla paylaşmak istiyorum.


Şu Çılgın Türkler’in önce 66.sayfasını çevirelim:

“Eski Mercedes, istasyondaki, bugün müze olan, kesme taştan yapılmış iki katlı binanın önüne yanaştı. Yaver Salih Bozok, Dışişleri Bakanını, iki serdengeçti Giresunlu muhafızın koruduğu kapıda bekliyordu, hemen Mustafa Kemal’in istasyona bakan çalışma odasına çıkardı.”


Sonra 257 ve 258.sayfaları çeviriyoruz:

“Ankara’ya önce Topal Osman Ağa’nın ünlü 47.Alayı gelmiş, törenle karşılanmıştı. Alay Giresun ve çevresinin gençlerinden kuruluydu. Pontus ve Koçgiri ayaklanmalarının bastırılmasında görev almıştı. Donatımları, kıvraklıkları Ankaralılara güven ve ümit vermişti. Meclis’in önünden alayla birlikte Giresunlu millici Gülpembe Hanım da geçmişti.”

258.sayfaya aynı zamanda, Osman Ağa’nın yarbay rütbeli fotoğrafı da eklenmiş.

Sakarya Meydan Muharebesi’ne ilişkin 312.sayfada da 42.Giresun Gönüllü Alayı Komutanı H.Avni Alpaslan’dan bahsediliyor:

“İsmet Paşa’nın ‘izinsiz ve emirsiz geri çekilenin idam edileceği’ hakkındaki emri birliklere dağıtılmıştı.

4.Tümen’in 42.Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey (Binbaşı olması gerekir. S.Ç.) emri alınca, birçok alay komutanı gibi o da, alayının subaylarını akşam yemeğinden sonra topladı. Emri okudu, içlerine sindirmeleri için biraz bekledi, sonra ayağa kalktı:

‘Bu savaş işte böyle bir savaş olacak. Çünkü bu savaş fetih, yağma savaşı değil, vatan savaşı. Hiçbir hatayı affetmeye hakkımızın olmadığı bir savaş. Komutanlarımız izin vermedikçe öleceğiz, geri çekilmeyeceğiz. Askere örnek olacağız. Çocuklarımıza para pul, mal mülk değil, millet için şehit ya da gazi olmuş namuslu bir askerin çocukları olmanın şerefini bırakacağız.

Beyler!
Kendinizi ve askerinizi bu büyük savaşa hazırlayın.’
Alayı sırf fedailerden kurulu bir birlik gibi dövüşecek, ilk şehitlerden biri de Yarbay Hüseyin Avni Bey olacaktı.”


Yusuf İzzet Paşa, Sakarya’da birlikleri denetleyen Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya, birliklerin mevcudunun azlığından, askerlerin yarı çıplak olduğundan yakınmaktadır. Gerisini, 276 ve 277.sayfalardan takip edelim:

“Başkomutan Sincan’dan ayrılırken Y.İzzet Paşa’nın kulağına eğildi:
‘Paşam, bu savaşı elde ne varsa onunla ve kesin olarak kazanmak zorundayız.

Tren hareket edince Fevzi Paşa’ya, ‘Merkez Ordusu’nun yolladığı iki alaydan birini 4.Tümen’e, ötekini 23. Tümen’e verelim de Y.İzzet Paşa’yı yatıştıralım..’ dedi, ‘..Osman Ağa’nın alayı cephe ihtiyatı olarak kalsın.”

Yine Sakarya’ya dönelim. Sayfa 447:
“Çal kuzeyine yetişen Albay Halit Bey (Deli Halit Paşa. S.Ç.) buradaki iki tümenin komutasını üzerine aldı. İsmet Paşa Halit Bey’in emrine bir tümen ile Topal Osman Ağa’nın 47.Alayı’nı da verdi.”

“Ne oldular?” başlığı altında Padişah Vahdettin başta olmak üzere, Osmanlı ve TBMM Hükümetinin önde gelen şahsiyetlerinin, Kurtuluş Savaşı Komutanlarının ve daha pek çok önemli kişinin akıbetleri hakkında bilgi verilirken, 684.sayfada;

“Topal Osman Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’i 27.3.1922 (Tarih yanlış. Doğrusu 27.3.1923 olacak. S.Ç.) günü Ankara’da öldürdü, kendi de öldü.” İfadesiyle Osman Ağa’ya da bir satırla değinilmiş.

“Sakarya savaşı Notları” başlığıyla verilen “dizin”in 61/a maddesinde (s.719) ise, Ahmet Gürsoy hocamızın, “Atatürk’ün Muhafızı Osman Ağa” adlı kitabından (s.27) bir alıntıya (47. Giresun Gönüllü Alayı) da yer vermiş:

“Alaydan sadece 285 kişi sağ kalmıştır.”


Şimdi de geçelim 440 sayfalık “Cumhuriyet Türk Mucizesi” adlı eserine.

Romancı, araştırmacı, yazar Turgut Özakman “Cumhuriyet Türk Mucizesi” adlı eserinde, Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi ile ilgili şüphelerin Osman Ağa’nın üzerinde yoğunlaşması üzerine, Atatürk’ün Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey’i yanına çağırarak, şu emri verdiğini belirtiyor:

“Taburunla bağ evini sararsın. Tutuklama kararını bildirerek Osman Ağa’yı teslim almaya davet edersin. Teslim olursa incitmeyin. Çok hizmeti geçmiş savaş kahramanı bir gazidir. Ama karşı koymaya kalkışırsa gereğini yaparsınız. Çünkü suçu bağışlanabilir bir suç değil. Haydi, kolay gelsin çocuk.” (s.283)

Sonrası malum. Paşa çok üzgündü. Yanındakilere dönerek:
“Ne talihsizlik..” dedi, ‘..Osman Ağa’ya da, Ali Şükrü Bey’e de, Giresunlu babayiğitlere de yazık oldu. Suçluları ilgili makamlara teslim edin. Ötekileri gönüllerini alıp memleketlerine yollayın.’ (a.g.e. s.284)

Turgut Özakman daha sonraki satırlarda, “Ertesi gün her sağduyu sahibi insanı rahatsız eden, Meclis’in büyüklüğüne hiç yakışmayan bir olay olacaktı” dedikten ve Osman Ağa’nın cesedinin mezarından çıkarılarak Meclis’in önünde asılması için Van Milletvekili Haydar Bey ile 16 arkadaşının imzasıyla Meclis’e bir önerge sunulduğundan, Erzurum Milletvekili Salih Efendi’nin, ‘Buna el kaldırmayan suç ortağı olacaktır!’ diye bağırdığından, önergenin oy birliği ile kabulünden sonra Osman Ağa’nın mezarından çıkarılan cesedinin ayağından asılarak Meclis’in önünde teşhir edildiğinden bahsettikten sonra şunları söylüyor:

“M.Kemal Paşa kararı duyunca isyan etti:
‘Bu karar adamı bir daha öldürmek olmuyor mu?’
Rauf Bey terini silerek, ‘Muhalefet öyle bir galeyan halindeydi ki..’ diye yakındı, ‘..bu ilkelliğe hiçbirimiz itiraza cesaret edemedik.’
‘Meclis kararı olduğuna göre yapacak bir şey yok. Yerine getirilecek. Ama Meclis’in büyüklüğüne, sağduyusuna hiç yakışmayan çok ilkel, vahşi bir karar. İyi ki seçime gidiyoruz.” (a.g.e. 285)

Özakman, 345-436 sayfalar arasında “Dipnotlar, Açıklamalar” başlığı altında topladığı bölümün “İkinci Bölüm Notları” kısmının 103.maddesinde de “Topal Osman Ağa-Ali Şükrü Bey Olayı” hakkında yararlanılan kaynakları sıralarken, “Osman Ağa ve Giresunlular, s.152-193” ibaresiyle Erden Menteşeoğlu Hocamızı da kaynak göstermiş.

Araştırmacı-Yazar Turgut Özakman, “Latife” adlı kitabında Atatürk’e çarşaf giydirilmesi olayı dahil gerçeğe aykırı bilgiler verdiği iddiasıyla İpek Çalışlar’ı 421.sayfadan, 425.sayfaya kadar çok ağır cümlelerle itham ederek, sözlerini şu cümlelerle bağlıyor:

“…Sayın yazarın, bu rezil masalı anlatan kimsenin adını açıklaması gerekir. Açıklamalı ki bu iftirayı atanı bilelim ve açıkça lanetleyelim! Açıklamazsa, bu masalı yazarın uydurduğunu sananlar olabilir. Allah korusun.” ( s.425)


Özakman, I.Devre Zabıt Ceridesi’nden (c.28, s.304-310 ve c.12, s.35) alıntı yaparak Ali Şükrü Bey Olayı’na ilişkin şu dip notlarını veriyor:

“İlk oturumda İsmail Suphi Soysallıoğlu bir önceki oturumda alınan Osman Ağa’yı asma kararının oybirliği ile olmadığını, kendisinin bu kararı onaylamadığını açıklıyor. Birkaç arkadaşının daha olduğu anlaşılıyor. O vahşet patlaması içinde Başkanın bu ayrıntılara dikkat etmediği anlaşılıyor.”

“Meclis’te Osman Ağa’ya kaymakam (yarbay), Mustafa Kaptan’a teğmen rütbesi nasıl verildi, kim verdi diye eleştiriler yapıldı. (Çeteci Kara Fatma’ya da rütbe verilmiştir, Halide Hanım’a başçavuş rütbesi verilmiştir vb.) Milli Mücadele biteli ancak beş ay olmuştu. Bu kahramanlara yine bu Meclis’in kabul ettiği kurallara göre böyle rütbeler verildiğini unutmuş görünüyorlardı. Bu kahramanlara hepsi minnettardı. Yere göğe koyamıyorlardı. Osman Ağa kahraman 47.Alayın komutanı idi. Bu alayı Ankara’ya geldiği zaman Ali Şükrü Bey karşılamış, Meclis’e de iftiharla bilgi vermişti.” ( s.425)

Biz ne kadar anlatırsak anlatalım, dilimizle kuş tutsak dahi bazı kesimleri ikna etmemiz zor.

Ünlü romancı, araştırmacı-yazar Turgut Özakman’ı hemen hemen herkes tanıyor. Giresunlu değildir. Ama dürüst, namuslu bir araştırmacıdır. Kılı kırk yarmadan bir konuyu kaleme almaz.

Bakınız, onca hizmetlerine karşın Osman Ağa ve Giresun Uşakları’na haksızca ve acımasızca yapılan bu çirkin ve vahim olay karşısındaki tepkisini, yüreğimize su serpecek şu çok anlamlı cümlelerle ne kadar da güzel ifade etmiş:

“…47.Alay hem Sakarya’da, hem Büyük Taarruz’da görev almıştır. M.Kemal Paşa’nın muhafızları 47.Alayın Giresunlu seçkin gençleriydi. M.Kemal Paşa’yı çok iyi korumuşlardır. Osman Ağa bir suç işledi diye hepsini aşağılamak ve Osman Ağa’nın kahramanlıklarını yok saymak olur mu? Meclis’in, ölüyü mezardan çıkartıp astırması, bu kahramanları aşağılamaya yeltenmesi Birinci Meclis’in büyük yanlışları arasında yer alacak, büyüklüğünü lekeleyecektir.” (a.g.e. s.425-426)


Başka söze hacet var mı?
Merhum Özakman’ın “Cumhuriyet Türk Mucizesi”nde başka ilginç ayrıntılara da rastlıyoruz.

Gerçi Osman Ağa ve Giresun Uşakları’nı ilgilendirmiyor ise de bu ayrıntıların, günümüz Türkiyesi’nde bazı kesimlerin Atatürk’ü din düşmanı gibi göstermelerine küçük bir cevap olabileceğini düşünüyoruz.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, henüz Cumhuriyet’i ilan etmediğinden, TBMM Başkanı ve Kurtuluş Savaşımız’ın muzaffer başkomutanı sıfatıyla 1923 yılı başlarında bir dizi gezi gerçekleştirir.

Yer Balıkesir, yıl 1923.
“Sabah (7 Şubat) M.Kemal Paşa ordu karargahında çalıştı. Öğle namazını büyük bir cemaat ili Zağanos Paşa camisinde kıldı. Şehitler için okunan mevlidi dinledi. Mevlit bitince yerinden kalktı, ağır adımlarla minbere çıktı. Cemaat dikkat kesildi.:

“Millet!
Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, iyiliği ve hayrı üzerinize olsun. (..) Dinimiz son dindir. Ekmel (mükemmel) dindir.”

Bundan sonrasını şu cümlelerle anlatıyor, Turgut Özakman:
“Dini yücelten bir konuşma yaptıktan sonra burada da soru sorulmasını istedi. Sorular bitince minberden indi., soruları ayakta yanıtladı.

Biri hutbenin dili ile ilgili bir soru sormuştu. Haklı bir soruydu. Çünkü hutbe Arapça okunurdu. M.Kemal Paşa hutbenin tarihi, anlamı, işlevi konusunda ayrıntılı bilgi verdi. Bilgisiyle yobazları bile hayran bıraktı. Yanıtını şöyle bitirdi:

‘Hutbelerin dilinin bilinmesi, anlaşılması, bilim ve fenne uygun olması gerekir. Hutbeler tamamen Türkçe ve zamanın gereklerine uygun olmalıdır ve olacaktır.” (a.g.e s.251-252)

13 Mayıs 1923’de trenle Ankara’dan yola çıkan Gazi Hazretleri’nin bu defaki durağı Adana’dır. Adana’da bir dizi ziyaret gerçekleştiren ve bazı toplantılara katılan Büyük Kurtarıcı için Özakman, adı geçen eserinin 274.sayfasında da şu ifadelere yer vermiş:

“İkinci gün bazı kurumları, fabrikaları, okulları gezdi, Cuma namazını Ulu Cami’de kıldı. Öğle yemeğini öğretmenlerle yedi. Akşam yemeğini çiftçilerle.”

Çiftçilerle yenilen yemeğin ardından Adana esnafının da katılımıyla koyu bir sohbet başlar. Gazi Hazretleri halkı aydınlatmaya devam eder. Tekrar Özakman’ın satırlarına (s.274) dönelim:

“ Artık bilim, kültür, fen ve iktisat gibi alanlarda zaferler kazanmalıyız. Bazı kimseler asri (çağdaş, modern) olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların maksadı İslamların kafirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak sarıkla değil beyinledir.”


Değerli okurlarım.
Merhum Turgut Özakman’in iki değerli eserinden yaptığım ve bir kısmını “TOPAL OSMAN” kitabıma da koyduğum “Osman Ağa ve Giresun Uşakları” ilgili anekdotları ve Atatürk’ün yüce dinimize bakış açısını yansıtan bazı alıntıları sizlerle paylaştım.

Umarım ilgilerinizi çekmiştir.

Bir Turgut Özakman daha dünyaya gelir mi, bilemeyiz.

Ama bir gerçek var ki, Atatürk ve ona inanarak gözünü kırpmadan Hak’ka yürüyen “Çılgın Türkler” ancak bu kadar mükemmel anlatılabilirdi.

Olayları çarpıtarak tarih adı altında yalan yazanlar utansın!

“Tarihi yapanların (Atatürk ve silah arkadaşları)” ve tarihi, “yapanlara sadık kalarak yazan” namuslu kalemlerin (başta Turgut Özakman) ruhları şad, mekanları cennet olsun!


Seyfullah ÇİÇEK - 04.10.2013 link




//



HOCALI ANITI ve Ermeni Sorunu


Azerbaycan tarafından Kızılcahamam’da yaptırılan Hocalı Soykırım Müzesi ve Anıtı yapılan törenle hizmete açıldı.

“ Hocalı Soykırımı bütün Türk dünyasının kalbini parçalayan, bütün Türk dünyasının acısı olarak kalbimizde yaşayan, bir faciadır, bu facia şimdiye kadar Türklere karşı dünyada, Azerbaycan’da Kafkas’ta yapılan soykırımların kanlı bir sayfasıdır, bugün Hocalıyı biz içimizde değil bütün dünyada yaşayan insanlara anlatmalıyız, bunu yapmalıyız ki böyle hadiseler bir daha yaşanmasın, böyle hadiseler lanetlensin”

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Baş Danışmanı Ali Hasanov.
Mart 2014 
















Türkiye - Azerbaycan ve Soykırım / Türk Dünyası Araştırmaları


ERMENİ "SOYKIRIMININ" İÇ YÜZÜ


Linkler












26 Mart 2014 Çarşamba

LETO ; KURTLARIN TANRIÇASI ve ETRÜSKLER






Artemis, Apollo ve anneleri Leto Lycia/Likya'da 
üçlü olarak tapkı görür. 
Apollo Güneş'i , Artemis Ay'ı temsil eder ve 
Lykos Kurt demektir. 


Likyalı Leto hikayelerde pek anılmaz, Etrüsklerde Letun, Romalılarda Latona diye geçer. Leto'nun annesi Phoebe (Dolunay- bilgelik) ve babası Coeus (Güneş - iki kutbu da saran gökyüzü/atmosfer - akıl,zeka,bilgi) birer Titandır.

Coeus ve Phoebe, Uranus (Gök) Gaia (Dünya) nın çocuklarıdır.

Burada Dişi kurt ve ikizler benzerliğini de görebiliriz. 

"Hera Leto'nun hamile olduğunu öğrenince peşine düşer. Leto doğum yapacak yer ararken "Hyperboreans" dan bir Dişi Kurt rehberliğinde aşağıya iner, (ya da kurt ülkesini arıyordur) ve daha sonra kurtları üstün tutar, saygı gösterir."

= Dişi Kurt ve İkizler = Türk-Etrüsk-Roma ve kolonileşme ile Yunan'a ama dişi kurtsuz !

Artemis bir Amazondur. Amazonlar İskit ve Kimmerler soyundandır. Apollo Etrüsklerde Apulu, Hititlerde Apulinus'tur.
Artemis ve Apollo kelimelerinin Yunanca bir anlamı yoktur .

İonia/İyonya kelimesi de Yunanca anlamsızdır.
Luwi dilinde Anatanrıça ülkesi demektir.

Azra Erat Mitoloji Sözlüğü'nde çok net bir şekilde isimlerin Yunanca karşılığı olmadığını belirtir. Ayrıca Mircea Eliade de buna değinir. İkizlerin doğum yeri Anadolu olsa da Yunan mitlerinde Delos diye geçer.


( "Hyperborean=İskit ilişkisi" !)


Artemis; Geyik (İskitler, Hattiler), köpek (kurt bile olabilir !), okçuluk, ay, bereket (Anadolulu anatanrıça gibi)

Apollo; Güneş, okçuluk, defne ağacı (Efeler içinde kutsal!), lir (Marsiyas'ın flütüne karşı, flüt İskitlerden geçme!) oğlu Asklepios'un eğitimini atadam olan Cheiron'a verir (atadam İskitlerden esinlenerek üretilmiştir.)




Aslında hep aynı hikayeler, 
herkes kendine göre yontmuş 




//





Hyperboreanlı Abaris : İskit Efsanesi


Seuthes'ın oğlu olan Hyperborealı Abaris bir şifacı (şaman!) ve Apollo rahiplerindendir. Eğitimini Kafkas yakınındaki Hyperborea'da aldığı, bir salgın yüzünden ülkesini terkettiği anlatılır.

Bir aziz, peygamber, filozof gibi konuşması, şifacılığı, İskitli giyimi ve dürüstlüğü ile Yunanlılar arasında saygınlık kazanır.

İskit'in oğlu Seuthes'in oğlu Abaris'in İskit Efsanelerini yazdığı söylenir. Dünyayı efsaneleşmiş oku ile yemeden içmeden dolaşabilir, ok ona Apollo tarafından, ülkesi Hyperboreans'tan Yunaninstan'a giderken verilmiş. 


.....

HEREDOT TARİHİ:
Hyperboreliler, IV. Kitap

32 
Hyperboreliler üzerine , ne Skythler, ne de bu bölgelerde oturanlar bir şey söylemektedirler. Belki İssedon'lar bir şeyler söylemişlerdir, ama bence onlar da bir şey söylememişlerdir. Söyleselerdi, Skythler de bunlar hakkında bir şey söylerlerdi, nitekim tek gözlüler için söylemişlerdir. Ama Hesiodos; Hyperborelilerden söz etmiştir. Homeros'un Epigonoslarda yaptığı gibi, tabii sahiden bu destanı Homeros yazdıysa. 



( burada itiraf mı var? 
Homeros'un yazıp yazmadığı, değişime uğramış olması, 
İliyada'nın Yunanlılaştırılması hala tartışma konusu
SB :))


33:
Bunlar hakkındaki bilgi bize asıl Deloslulardan gelmektedir. Skythiaya buğday saplarıyla bağlanmış kutsal sungular Hyperborelilerin oralardan gelir derler; oradan da uzak, Adriyatik bölgelerine kadar, bir ülkeden öbürüne elden ele verilerek gider; oradan güneye yönelen sungular, önce Yunanistanda Dodonalıların eline varır; oradan Malia körfezine iner ve Euboia boğazından geçer; bir ilden öbürüne Karystos'a yollanırlar; oradan çıktıktan sonra Androsa geçmezler; Karystosdan dosdoğru Tenosa ve Tenosdan da Delosa taşınırlar.

İşte Deloslular bu sungurların adalarına böyle geldiğini söylerler. Ama ilk seferinde Hyberboreliler bunları iki kızoğlan kıza taşıttırmışlar, ki Deloslular bunlara Hyperokhe ve Laodike adlarını verirler ; kendi yurttaşlarından beş kişiyi de yanlarına katmışlar, ki bugün bunlar Delosda büyük saygı görürler ve Taşıyıcılar diye anılırlar.

Ama Hyperboreliler gönderdikleri adamların geri dönmediklerini görmüşler. Acaba sonradan gidecek olan elçilerimiz de dönmeyecekler mi, diye telaş etmişler; bundan sonra buğday saplarına sarılıp komşularına olan sungularını getirip komşularına vermişler ve onların da öbür komşularına vermelerini istemişler. Böylece elden ele Delos'a kadar gelir derler. 

Ben kendi hesabıma, Thrak ve Paionia kadınlarında da bu sungular için yapılanlara benzer bir görenek olduğunu biliyorum: Kraliçe Artemis adına kurban kestikleri zaman, töreni buğday sapı olmadan yapmazlar.

34:
Bu kadınların saygı gösterdikleri görenek işte budur. - Hyperborelilerden gelen genç kızlar, Delos'da ölmüşlerdir, bunlara saygı olmak üzere bu adada kızlar ve oğlan saçlarını dibinden keserler. (Türklerde yas ifadesi!-SB) Kızlar evlenmeden önce saçlarını keserler; bir çubuğa dolayıp iki bakirenin mezarı üzerine koyarlar. (saç kurbanı Türklerde de vardı-SB)

Bu anıt, Artemis duvarları içersindedir, girişte sola düşer; bir zeytin ağacı gölgeler. Delos delikanlıları da saçlarını bir tutam ota sarar , öbürleri gibi mezarın üzerine bırakırlar. Bu genç kızlara Delos'ta böyle saygı gösterilir.

35:
Gene aynı kaynaktan öğrendiğimize göre, iki Hyperboreli kız, Arge ve Opis de aynı yerlerden geçerek, hem de Hyperokhe ve Laodike'den önce, Delosa gelmişlerdir. Çabuk doğurmak için Eileithyia'ya haraç verirlerdi. töreler böyle geektiriyordu, onlar da bunu yerine getirmek üzere gelmişlerdi; bu Arge ile Opis adaya tanrılarla aynı zamanda gelmişler, öyle diyorlar ve Deloslular onlara saygılarını değişik bir biçimde gösterirler: Kadınlar sıra olurlar, Likyalı Olen'in kızları övmek için düzenlediği ilahiyi okuyarak adlarını anarlar. 

Ayrıca opis ve Arge ilasını onların adlarını anarak söyleyen ve onlar adına yardım toplayan İonialılarla adalarda yaşayanların bu adları kendilerinden öğrendiklerini söylerler. (Delos'da okunan eski ilahileri düzenleyen gene de Olen'dir. Olen Likya'dan gelmiştir.)

Sunak üzerinde kurbanın butları yakıldığı zaman külleri Opis ve Arge'nin mezarları üzerine serpilir. Bu mezar Artemis tapınağının arkasına konmuştur; yüzü güneşin doğduğu yöne bakar ve Kea'lıların şölen salonunun hemen yanına düşer.

36:
Hyperboreliler hakkında daha fazla bir şey söylemeyeceğiz. Güya Hyperboreli olan ve elindeki okla hiçbir şey yemeden dünyayı dolaştığı söylenen Abaris söylentisi için bir şey demek istemiyorum. - Eğer Hyperbore'de, yani yeryüzünün en kuzeyindeki ucunda yaşayanlar varsa, şüphesiz en güney ucunda da yaşayanlar vardır. Ve ben bu, "Dünya çevresinde yolculuk"lara bakıp gülüyorum, bunlardan bizde epeyce var ve aklın alabileceği bir bilgi vermiyorlar. 

Bunlar , Okeanos tekerlek bir toprağı kuşatan bir kemer gibidir, diye soğuk şeyler yazıyorlar. Asya ile Avrupa'yı aynı büyüklükte gösteriyorlar. Ben bu anakaraların birbiriyle ölçüştürmeli olarak ne büyüklükte gösteriyorlar. Ben bu anakaraların birbiriyle ölçüştürmeli olarak ne büyüklükte olduklarını ve her birinin görünüşlerini birkaç sözle göstereceğim.


Lakin Abaris'in resmi yoktur :)


daha fazla bilgi :
Arimaspiler, Dağlı Altaylı İskitler
link


Kaybolan Cennetin Peşinde; Sümer ve Akad: 
Ütopya mı?  Gerçek mi?
link









Mars ve Venüs için yapılmış Sunak
Trajan döneminde yapılmış MS.98-117
Hadrian döneminde de kullanılmış.

Dişi kurt ve ikizler
Köşelerde Koç başları

National Museum of Rome



//


ETRUSCAN
The "Capitoline" She-Wolf - early 400 BC 
The twins, Romulus and Remus, date from the late 1400 AD






Rome’s She-Wolf Younger Than Its City

The icon of Rome’s foundation, the Capitoline she-wolf, was crafted in the Middle Ages, not the Antiquities, according to a research into the statue’s bronze-casting technique.

The discovery quashes the long-prevailing belief that the she-wolf was adopted as an icon by the earliest Romans as a symbol for their city.

Recalling the story of a she-wolf which fed Romulus, the legendary founder of Rome, and his twin brother, Remus, after they had been thrown in a basket into the Tiber River, the statue has been always linked to the ancient world.

An Etruscan workshop in the 5th century B.C. or the masterpiece of the 6th century B.C. Etruscan sculptor Vulca of Veii.

The Romans later adopted the wolf since her defiant stance and raised eyebrows seemed to reflect Rome’s liberation from the Etruscan rule.

On the contrary, scholars have long established that the bronze figures of Romulus and Remus were added in the Renaissance, in accordance to the legend of Rome’s foundation.

“Now incontestable proofs tell us that also the she-wolf is not a product of the Antiquities,” Adriano La Regina, former Rome’s archaeological superintendent and professor of Etruscology at Rome’s La Sapienza University, wrote in Italy’s daily “La Repubblica.”

According to La Regina, analysis carried out by restorer Anna Maria Carruba during the 1997 restoration of the bronze statue showed that the she-wolf was cast as a single unit.


Rossella Lorenzi, Discovery News,2006

.....

Nursing She-Wolf , is a Turkish Myth !



//




ETRUSCANS ; TURKIC/TURANIAN PEOPLE



"That the Etruscans were Turanians, and that they belonged to the North Turanian or Altaic branch the Turanian stem, cannot be denied."

(Victoria Institute (Great Britain) , journal of the Transactions of the Victoria Institute, Or Philosophical Society of Great Britain, Band 10, BiblioBazzar, 2009, p.200)


__


"the Etruscan worship of ancestors was clearly a Turanian custom, and many of their official titles were of Hittite origin. As the Hittites were the chief builders, traders and civilizers of Western Asia, so the Etruscans were the leading builders, traders and civilizers of Western Europe. But the Etrsucans differed from most Turanian nations, by being a naval people"

(The London quarterly review, vol 86, Epworth Press,1896,p231)



__


"Year 1995 : After a week-long meeting in İtaly (Florence) Prof.Dr.Giovannangelo Comporeale, one of the most authoritative scientists regarding Etruscan studies, agreed to the fact that ancient Etrsucan inscriptions were written in Turkic tounge"

(Prof.Dr.Turgay Tüfekçioğlu, Etruscans, Orkun Publishing)



__

(...) In the opinion of Müller, the Etruscans were a race which judging from the evidence of the language, was originally very foreign to the Grecian, but neverthless had adopted more or the Hellenic civilisation and art than any other race not of the Greek family, in these earlt times. The principal reason, according to him, is probably furnished by the colony of the Pelasgo-Tyrrhenians, which was driven from Southern Lydia and establieshed itself chiefly around Caere (Agylla) and Tarquinii.

The latter city maintained for a while the dignity of a leading member among the confederate cities of Etruria and always remained the chief point from which Greek civilisation radiated over the rest of the country.

In Dr.Corssen's late work on "The Language of the Etruscans" he considers it as an Aryan language and as an old Italian dialect, which during centuries has suffered much from phonetic decay; but it is evident the Etruscan is strictly an agglutinative dialect of the Turanian type.

In the hands of Lord Crwford the speech of the Etruscans turns out to be very fair High Dutch, or Gothic; while the Rev.Isaac Taylor in his "Etruscan Researches" finds a key to the solution of Etruscan in the Ugric or Finnic-Turkic, a kindred Turanian language.

The Etruscan problem must however, still be considered unsolved though much has been done to help it forward and we must await the discovery of a long bilingual inscription before the question can be finally settled. ***

***

To the many theories which have been advanced in regard to the Etruscans, may we be allowed to put forward one more?

In our view the Etruscans appear to be an original Turanian race , which formed the underlying stratum of population over the whole world and which cropped up, like Basques in Spain, in that part of Italy called Etruria.

"The great feature in the history of the Turanian races" as Mr.Fergusson writes, "is that they were the first to people the whole world beyond the limits of the origianl cradle of mankind. Like the primitive unstratifed rocks of geologists, they form the sub-structure of the whole world, frequently rising into the highest and most prominent peaks, sometimes overflowing whole districts and occupying a vast portion of the world's surface, everywhere underlying all the others, and affording their disintegrated materials to form the more recent strata that now overlie and frequently obliterate them.

In appearance at least, whether nearly obliterated as they are in most parts of Europe, or whether they still retain their nationality, as in the eastern parts of Asia, they always appear as the earliest of races, and everywhere present peculiarities of feeling and civilisation easily recognised and distinguish them from all the other races of mankind." (Fergusson 'History of Architecture' vol.i.p.46)

The language of the Etruscans also seems to be Turanian, an early stage of language which forms the substructure of a higher stage in many countries, a stage which language must necessarily pass through before reaching the higher inflectional or Aryan stage, for as Professor Müller observes, we cannot resist the conclusion that what is now inflectional was formerly agglutinative.

"Further" as Sir Gardner Wilkinson writes, "it is the earliest mould into which human discourse naturally, and as it were spoutaneously throws itself."

Hence the apparent connection of the Etruscan with other Turanian languages, such as the Scythic, the Finnic, etc.

At a later period by colonisation first, the Tyrrhenian from Lydia and secondly the Corinthian, when Demaratus settled at Tarquinii, they received a Greek element of civilisation, but the people still remained essentially Turanian in their feelings and habits.

Mr.Taylor has pointed out some coincidences and similarities in their language and religious beliefs to those of the Ugric and Tartaric races. These similarities are not, however, to be attributed to any attinity of race or direct connection, but to these peoples being in the same stage of development with regard to civilisation and especially in regard to language.

The phase of civilisation being the same, similar beliefs, customs, etc. will necessarily be evolved. The phase of language being agglutinative, many similarities will appear among Turanian or agglutinative languages, as the necessary result of their being in the same phase, and not from any conncetion of race.

The characteristics of Etruscan beliefs and vreed, of Etrsucan language, will bear a great resemblance to those of  other races in a similar low stage of development. This may be proved by extending the analogies. 

Thus we find in the imperfect civilisation of some of the American races, which may be considered as analogous to the Turanians of the eastern world, many analogies in beliefs, customs and language to the Turanian stage.

Hence, we meet in America temple-tombs (the pyramids of Mexico were undoubted temple-tombs) an animistic belief, tent, life, language in agglutinative phase, etc. Many other features, counterparts of which will be found occurring in the Turanian stage of the eastern world, will be met in Mexico and Peru, all the necessary growth of that phase of civilisation.


(Hodder M.Westropp, Handbook of Egyptian, Greek, Etruscan and Roman Archeolohy, Kessinger Publisching, 2003, p.482)

1878 basımı : link



Etruscan Fresk - Wolf Warrior


_

"In the ancient world the typical Turanians were the Egyptians; in the modern, the Chinese and Japanese, and perhaps the Mexicans. The Turanians existed in the valley of the Euphrates before the Semitic or Aryan races came there (...) The oldest people in Europe of this family are the Pelasgi and the Etruscans. The race also appears in the Magyars, Finns, and Lapps, but ultimately they were everywhere overpowered by the Aryans who drove them into remote corners."

Moses W.Redding, Illustrated History of Freemasonry, Kessinger Publ.1997, p.194


Illustrated History of Freemasonry, 1910 - 
Sayfa 194 - Google Kitaplar Sonucu
books.google.com.tr/books?isbn=0766100332
Moses W. Redding - 1997 - Body, Mind & Spirit

The Turanian races were the first to people the world beyond the limits of the ... in the valley of the Euphrates before the Semitic or Aryan races came there.


Illustrated History of Freemasonry, 1910 - Sayfa 194 - 
Google Kitaplar Sonucu
books.google.com.tr/books?isbn=0766100332 - Bu sayfanın çevirisini yap
Moses W. Redding - 1997 - Body, Mind & Spirit

The Picts, or Pictish, were a Celtic race, and were first known to history in the ... The oldest people in Europe of this family are the Pelasgi and the Etruscans. The race also appears in the Magyars, Finns, and Lapps, but ultimately they were everywhere overpowered by the Aryans who drove them into remote corners.


__


To point the similar political systems used by the Turks and the Etruscans and that there is a substantial connection between the Etruscan 'Fanum Voltumnae' (yearly political assemblies) and the 'Kurultay' of the Turks, it is ample to cite Deguines, De Groot and Klaproth :

+ J.Deguines "Histoire des Huns, Des Turcs et des Mongols" Paris ,1856
+De Groot , "Die Hunne der vorchristlichen Zeit" Berlin, 1921
+ H.J.Von Klaproth, "Memoire sur l'identite des Toukiou et des Hioung-Nou avec les Turcs", Paris 1925



__


"The Etruscans, the inhabitants of the greater part of Italy, were a Turanian people, migrating from Asia Minor about Etruria (...) 

American architect and architecture Bande 33-34, The American architect, 1891 p.134



__


THE ETRUSCAN LANGUAGE - Isaac Taylor

Putting aside the languages of such impossible races, the languages of Europe and Asia divide themselves into three grand divisions:—

I. The Aryan or Indo-European languages,—such as Sanskrit, Persian, Greek, Latin, German, Russian, or Welsh.

II. The Semitic languages,—such as Phosnician, Hebrew, Arabic, and Assyrian.

III. The Turanian languages, comprising the various Finnic, Turkic, Mongolic, Dravidic, and Malayic dialects.

But if it be admitted, as it must be, that the Etruscan numerals are decisively Turanian, it follows, I think, without further evidence, that the Etruscan belongs to the Turanian family of languages.

link:


___


"We quite agree with this, for the Turanian origin of the Etruscans is well established"

The London quartly review, Vol.86, Epworth Press 1896, p.231


__


"The Turanian type of the Etruscans, and the Etruscan character of their language, are fully treated by Dr.Isaac Taylor, 'Etruscan Researches' 1874, with his pamphlet on the 'Etruscan Language' 1876" 

"We gather from this language (especially from the known numerals) that they were of Altaic, or Turanian stock, like their Asiatic neighbours the Hittites and Kati" 

(...) even the Rhati in the Alps were civilised by them and retained the Tuskan language. 
(...) The word 'Tus', whence Tuskan, apparently means 'south' as in Turkish dialects.

"In the Etruscan confederacy of 12 cities each king was independent and all were allied for war an universal Turanian custom which we may trace among Hittites, Akkadians and non-Aryans in India (...) The word 'Vol' appears to be the Turkish 'aul' and Akkadian 'alu' for a 'camp' or 'city'. This system of government among Turanians proved too weak to resist the empires of united races, whether Semitic or Aryan.


Like other Turanians the Tursenoi or Etruscans were highly religious or as we should call them superstitious


The names of the gods of Etruria are explained by Dr.Isaac Taylor and others, by aid of Turanian languages.
Tina, the sky spirit (Tatar Turkish Tin)
Summano (Mongol sumans,Lapp Tuman , 'holly')
Usil, the rising sun (Finnic Usal, Asal 'morning' or Turkish Işıl or bright)
Tushna, the midday sun (Tatar Turkish Tus'south')
Janus, the god of creation (...) (Tatar Turkish Jen 'god')
Sethluns was Vulcan (from Set of Süt, Turkish to burn)
Sancus was a Sabine god (Akkadian San, Turkish Sang 'mighty')
Thana was Diana (Tatar Turkish Tan 'light' or Yacut/Sakha Turkish ting 'dawn')
The Lares were spirits as were the Penates (Tatar Turkish ban 'spirit')


The Greeks equally owed many of their deities, and early arts, to the congers of the Tuskans in Asia Minor. The mythology of Etruria points to an Eastern and to a Turanian origin.


J.G.R.Forlong, Encyclopedia of Religions or Faiths of Man, part 2, Kessinger Publisching,
link



__


"Unless a great substratum of the inhabitants of Greece belonged to the Turanian family, their religion, like their language, ought to have presented a much closer affinity to the earlier sriptures of the Aryan race than we find to be the case. The curious anthropic mythology of the Grecian Pantheon seems only explicable on the assumption of a petential Turanian element on the population, [...]." 

(James Fergusson, Tree and serpent worship, or, Illustrations of mythology and art in India in the first and fourth centuries after Christ: from the sculptures of the Buddhist topes at Sanchi and Amravati, Asian Educational Services, 2004, Reprint London 1873 edn., p.13) 
link



___




"Working with linguistic evidence and etymological "method", Georgiev asserts that the Etruscans were none other than the Trojans, the legendary founders of Rome." 

(Philip Baldi, The foundations of Latin, Walter de Gruyter, 2002, p.111) 
link



__


"Among the cleares philological indications are the use of postpositions and agglutination, with words such as (...)

+Tarkon - chief (the Hittite Tarkhun, Turkish Tarkhan)
+Charun (Turkish Khar-un means evil god)
+ Clan 'son' (Turkish oglan means boy)


__


"Nothing can prove more clearly the Turanian origin of the Etruscans than the fact that all we know of them is derived from thier TOMBS"

James Fergusson, A History of architecture in all countries, J.Murray, 1865 ,p.257 
link




__



Anatolia was home to Etruscans at least in 5000-6000 BC. and later in 3500 BC.to the Sumerians and the Cimmerians in later periods.

Turkic World Researc Foundation , the Turkic World Research, Vol 124-126,2000 p.25


__


It is also worth mentioning that modern Tuva, a Turanian people, call their shamanic protector spirits érénï - a cognate term for the ancient Hellenic erinnyes, which were dark "Fury" spirits that punished and pursued sinners 

(see: "Shamanism" by Mircea Eliade, p.498)


__


Initial analysis of ancient DNA suggest that the Etruscans (or at least the elite) did form a relatively closeknit biological population, shared some characteristics with the Turkish area of the eastern Mediterranean.

Simon K.F.Stoddart, Historical dictionary of the Etruscans, Scarecrow Press, 2009 p.88 


700BC Etruscans borrow alphabetic writing from Greeks, and become first people in Italy to write............DİD NOT BORROW FROM GREEKS, GREEKS BORROW FROM THEM. (SB)


The enigma of Italy's ancient Etruscans is finally unravelled
DNA tests on their Italian descendants show the 'tuscii' came from Turkey - 

John Hooper in Rome
The Guardian, Monday 18 June 2007 , press link


__


The shortest genetic distances between the Etruscan and modern populations are with Tuscans ( Fst=0,036 ; P=0017) and Turks (Fst=0,037 ; P=0001) ; values of Fst <0,050 were also observed for other populations of the Meditarranean shores and for the Cornish

The Etruscans : A population -Genetic Study, The American Society of Human Genetics, 2004


__


Moreover it is more than probable that the stem "Tur-2 (> Tur anians) is also the basic of the name of the Turks : The biological-genetic affiliation of the Etruscans and the Turks has very recently been proven (Achilli et al,2007, Pellacchia et al.2007) (...)

Since on the one side the Etruscans are genetically Turks and on the other side they are linguistically Hungarians, this can be only due to the common Sumerian origin of both the Turks and the Hungarians (...) using linguistic, archaeological, historical and biological-genetic facts that the Rhaetians are not related with the Etruscans, but the Etruscans and the ancient inhabitants of Lemnos are related with the Hungarians, The Turks and the Sumerians. 

We may as further if Etruscan is really as asserted by Alinei (2003,2005a) a form of Early Hungarian or if it belonged to another language closely related to Hungarian

Prof.Dr.Alfred Toth, Etruscan,Huns and Hungarians, 2007 
link




(HUNGARIANS ARE RELATED TO TURKS. -SB)


__


Pelasgians (Lemnos inhabitants) were pre-Hellenic , non Indo-European speaking people who inhabited the area long before the Greek migrations to the area started.

Encylopedia Britannica (5,p.448) by B.C.Atkinson, formerly Under-Librarian Universtiy Library , Cambridge University



__


the Pelasgians that originally lived in Libya or Palas Athena, and who later moved into ancient Greece as indigenous people there, were Altaic people. Excavations in Libya show this. They had some conflicts with the very first Egyptian dynasties. According to Herodotus, the pre-Greek population of the Lemnos island was Pelasgian, a non Indo-European people, and according to Thucydides they were Tyrrhenian. That word is the same word as Turanian (Altaic peoples). 

Pythagoras, thousands of years later in time, was a Pelasgian and said so himself. They were described by ancient but later Greek historians as always riding on horseback and using strange, short horses (the kind used by other Altaics even today). Another ancient Greek name for them was Tyrrhenian, which is pronounced the same as the Turko-Tatar word for their own group: Turanian. These were considered the Old People or Original People there.

The Gorgon Medusa Guardians of Darkness 

link



__


The Etruscans self-given name is known as R-Asena (wolf descendants) > see Turkic legend Asena. 

H.Celal Güzel, Ali Birinci, General Turkic History, Vol.1, Yeni Türkiye 2002.p.413


___


The very first form of the Turkish Oil Wresting called "Yağlı Güreş" can be found among the Etruscans . The Greco-Roman wrestling as called by the Romans and the Midriff type of wrestling is an Etrsucan based sport.

Assoc.Dr.Haluk Berkmen : Table of Etruscan Wrestling

video:




__

The Enigma of Pelasgians and Etruscans

Pelasgians, ancient people, the ancestors of NON Indo-European people.

Virgil (Aeneid, VIII, V. 62-63), writes:
“It is sayd that the first dwellers of our Italy were the Pelasgians”.

Pausanias (Arcadia, VIII, 1,4,6) reports:

“The Arcadians tell that Pelasgus was the first born in Arcadia. Since Pelasgus became king, the country was called Pelasgia in his honour”

Pindar (Carminia, Fragmenta Selecta, I, 240) tells:

“Bringing a beautifull gift, the earth made the first human being, the "Divine pelasgus", be born in arcadia, long before making the moon”

Homer mentions the Pelasgians between allied with the Troyans, (Iliad, II, 840-843) and narrates that Achille prayed “PELASGIAN ZEUS OF DODONA” (the Iliad, XVI, 223). 
Homer also mentions them also like “PEOPLE of Crete”, (Odyssey, XIX, 177).

the “Tyrrhenian ones”.


TURKISH: ARE THE ETRUSCANS TURKS? 
book link


__


the similarity between Etruscans and Lydian tombs.

The scientists compared DNA samples taken from healthy males living in Tuscany, Northern Italy, the Southern Balkans, the island of Lemnos in Greece, and the Italian islands of Sicily and Sardinia. The Tuscan samples were taken from individuals who had lived in the area for at least three generations. The samples were compared with data from modern Turkish, South Italian, European and Middle-Eastern populations. 

"We found that the DNA samples from individuals from Murlo and Volterra were more closely related those from near Eastern people than those of the other Italian samples", says Professor Piazza. "In Murlo particularly, one genetic variant is shared only by people from Turkey, and, of the samples we obtained, the Tuscan ones also show the closest affinity with those from Lemnos."

Scientists had previously shown this same relationship for mitochondrial DNA (mtDNA) in order to analyse female lineages. And in a further study, analysis of mtDNA of ancient breeds of cattle still living in the former Etruria found that they too were related to breeds currently living in the near East.




NOTE: 
mtDNA can change in time , but the Y-DNA not!
Etruscan's DNA match %99 with the TURKISH People.

R ratio is Turkish - have two sons R1a- R1b .

"30 percent of Greeks, Bulgarians, 24 percent of Serbs who do not like us at all, 35 percent of Armenians who do not like us also, 40 per cent of Britons and Germans , 99,7 percent of Basques is Turkish origin. 

Today, 51 percent of the Europeans is Turkish origin. 

Kurgan Culture is Turkish Culture.

the first Europeans were not Homo-Sapiens, it was Cro Magnon ! 
Homo sapiens entered in 16.000 BC. with R1a in Europe . 
This is a very simple and naked truth. 

It must be work together with the culture, historic, arceology and linguistic resources .

Professor Osman Çataloluk 
Molecular Geneticist


__


The book «The Turkic Civilization of the Mediterranean» is devoted to the study of the early onomasticon of the region and will reveal the secrets of the Etruscan writings, which contain the mysteries of the early Mediterranean civilization. The nation which later became the Etruscans was known under the name Tursci in Latin. 

This word is from the same origin as old Turuska, which denoted the old Turks in some ancient languages. The language of the old Turuskas discloses the mysteries of the Etruscan writings and of the early Mediterranean civilization, as a whole. 
Now we can explain why the old Scandinavian sagas dealt with the Trojans and Thracians as Turks and why Thor Heyerdahl, a great scientist, wrote about the existence of the same civilization between the West and Azerbaijan- an old Turkic land.

The Turkic Civilization lost in the Mediterranean basin
Chingiz Garasharly  
book link


___


ABOUT THE ETRUSCAN PYRAMID AT BOMARZO, ITALY AND 

WORDS RELATED TO THE CONCEPTS OF PYRAMID AND ALTAR

By Polat Kaya 
link


___



Mario Alinei

"The people with the kurgan culture were Altaic-speaking (and partly turcica) and not Indo-European as so far recorded (ex. from Lithuanian archologist Marija Gimbutas Baltic nationalist ideology-soaked).

Later part of these peoples of turcico-Altaic language migrated in Alpine Eastern Veneto area and Tuscania where in Tuscany they went to form the Etruscan etite minority (along with migrants coming by sea from Anatolia and the Eastern Mediterranean), in Veneto region these migrants from the Carpathian-Balkan region, contributed to the formation of the koinē venetica alongside indigenous Indo-European (direct descendants of the Homo Sapiens Sapiens that settled in these parts still back in the Paleolithic, 30/40 thousand years ago) and subsequent migrants from the Baltic area (in the 2nd millennium, perhaps partly contributors in the ethnicity and culture of ancient towers and part of the "terramare"???), while in the Alpine region contributed along with native peoples: Indo-European euganee-Switzerland-Veneto-Keltic and Slave to the formation of the Romansch-Ladin (akin to the veneto). 

link






THE ACTUAL HISTORY , BE KNOWN !


_________________