Translate

CEHALET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CEHALET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2013 Perşembe

EZOTERİK BİLGİ KAYNAĞINDA YASAK MEYVE






Yasak meyve konusunun eski mitolojilerde, semavi dinlerde ve Türk mitolojik metinlerinde benzer şekilde varyantlaşması ilk ezoterik kaynağın mevcutluğu fikrini oluşturur. 

Nitekim bu konu birbirinden çok uzakta yerleşen kavimlerde benzeri şekilde ifade edilir. Yasak meyvenin yenilmesinde bir dönüşme semantiği söz konusudur. 

Ölümsüz hayattan → ölümlü hayata veya cennetten → dünyaya, kamillikten → nefse uymağa, yaratılmaktan → üremeye vs. Bu dönüşümün ölümle – hayat, kozmosla – kaos sınırı yasak meyvedir.

Sonuç olarak kozmik hafızada yasak meyve ilk bilgi, gerçeğe götüren bilim olarak değerlendirilir. Ancak zamanla kozmik bilginin unutulması sonucunda yasak meyve bilgi kaynağından asilik sembolüne dönüşmüş, yasak meyvenin insana sunulması dinlere göre Şeytana mal edilmiştir. Aslında başlangıçta yasak meyve Tanrının, insanın yemesi için gönderdiği ve insanlığın batını gözünü açmağa yönelik olmuştur. 

Bu bağlamda yasak meyve, bir kader sembolüdür ve yenilmesi zaruriydi. 

Nitekim yasak meyvenin yenilmesiyle yaratılmaktan → üremeye, statiklik simgesi olan ölümsüzlükten → yenilenmenin, değişmenin simgesi olan ölümlü hayata geçiş söz konusudur. 


Prof.Dr.Fuzuli BAYAT

Turkish Studies 
International Periodical For the Languages, Literature 
and History of Turkish or Turkic ,Volume 3/5 Fall 2008 





HAVVA ile ADEM

Enki’nin hasta olan sekiz organından bir tanesi kaburgadır. 
Kaburga, Sumercede "Tİ" kelimesiyle bilinir ve her organ için bir tanrı yaratılmıştır. 

Kaburga hastalığı içinse bir tanrıça yaratılmış ve ismi de "NİN-Tİ" dir;  "Kaburgadan yaratılan Kadın". 

Lakin Sumerce’de "Tİ", aynı zamanda "Hayat Veren" anlamına da gelir. 

Yani "NİN-Tİ", "Kaburgadan yaratılan Kadın" dışında bir de "Hayat veren Kadın" anlamındadır. (S.N.KRAMER)




Havva , "Hayat veren Kadın" iken, erkek egemen toplumlarda bu kullanılmamış ve "Kaburga'dan yaratılan Kadın" olarak kitaplara girmiştir ve "Kaburga kemiğinden yaratılış" Tevrat'ta geçer, Kur'an'da değil !

Kur'an 'da da nefs diye geçer. Arapçada kelimelerin Erkek ve Dişili vardır ve NEFS DİŞİLDİR , Üretme Gücü olan. 

""Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan eşini var edip ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten..." denir. (Nisa Suresi :1)

İLK olanın DİŞİL olduğu gayet açıktır.

Ve Tevrat'taki anlayış İslamiyette yoktur ama varmış gibi öğretilir !



SB.


KADINLAR ve ERKEKLER









Türban dinden sapmadır...




Başörtüsü Söyleminin Dinsel Temelsizliği ve İslam Felsefesi Açısından Eleştirisi
Şahin Filiz

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr.Şahin Filiz, İslam'ın özgün kaynaklarından hareketle "türban"ın İslam'da yeri olmadığını, dinden sapma niteliğini taşıdığını kanıtlamakta ve şu sonuca ulaşmaktadır:

"Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe 'ötekiler' aleyhine genişleten başörtüsü söylemi, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediği gibi, bugün, tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan 'İslami' makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır. Avrupa Birliği, ABD kaynaklı ılımlı İslam propagandası ve dinler arası diyalog faaliyetleri, "Başörtüsüne özgürlük" talepleriyle çakışan bir sürecin temel parametreleri olarak İslami kesim'de dinsel olarak onaylanmış ve sindirilmiştir. Ülkemizi ve Türk ulusunu parçalamayı amaçlayan AB'ne ve onun ülkemizdeki sivil uzantılarına karşı çıkmak, başörtüsü özgürlüğüne ve doğal olarak da İslam'a karşı çıkmakla bir tutulmak için, başörtüsü söylemi, Milli devlete muhalefetin dinsel motifi olarak işlevseleştirilmektedir." 

(Tanıtım Yazısından)

_______


Şahin Filiz, türbanın İslamda yeri olmadığını ve dinden sapma niteliği taşıdığını savundu.

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz, türbanın İslamda yeri olmadığını ve dinden sapma niteliği taşıdığını savundu. 

Doç. Dr. Filiz, "Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe ötekiler aleyhine genişleten başörtüsü söylemi, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediği gibi, bugün tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın, halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan İslami makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır" dedi.

Aydın'ın Nazilli İlçesi'nde, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) şubesinin düzenlediği, `Kadın üzerinden din istismarı' konulu konferansta konuşan Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz, çarpıcı açıklamalarıyla dikkati çekti.

Son günlerde kadın üzerinden büyük bir din istismarı yapıldığını savunan Doç. Dr. Filiz, kadının başörtüsü ile var edilip tanımlanan bir konuma getirildiğini ileri sürdü. Aslında İslam'da kadının çok daha önemli ve saygıdeğer bir konumu bulunduğunu anlatan Doç. Dr. Filiz, "Maalesef Türkiye'de kadınlara, `hür olmak, örtünmek demektir' psikolojisi yerleştirilmek isteniyor" dedi. 

`HIMAR KELİMESİ YANLIŞ TERCÜME EDİLİYOR'

Türban tartışmalarıyla gündeme gelen `hımar' kelimesinin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yanlış tercüme edildiğini kaydeden Filiz, şunları söyledi:

"Hımar kelimesi, bazı meallerde, `kadınlar başlarındaki örtüyü omuzlarına ve göğüslerine indirsinler' şeklinde geçiyor. Buradaki `hımar' kelimesi başörtüsü şeklinde tercüme ediliyor. Bu çok yanlıştır. Çok acıdır ki, Diyanet İşleri Başkanlığı da bunu söyleyemedi. Çünkü doğru değil. Hımar içkiden gelir ve `aklı örtmek' demektir. 

Diğer bir anlamıyla `örtü' anlamına gelir. Bu masa örtüsü de olur veya başka bir örtü, başörtüsü de olabilir. Fetva veren uzman siyasiler olduğu için, bunun farklı bir anlamı olduğunu öğrendik. İslam'ın özgün kaynaklarından hareketle, türbanın İslam'da yeri olmadığı, dinden sapma niteliği taşıdığı kanıtlanmaktadır." 

"MİLLİ DEVLETE MUHALEFETİN DİNSEL MOTİFİ"

Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe ötekiler aleyhine genişleten başörtüsü söyleminin, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediğini anlatan Doç. Dr. Filiz, şöyle devam etti:

"Bugün tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan İslami makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır. AB ve ABD kaynaklı ılımlı İslam propagandası ve dinler arası diyalog faaliyetleri, `başörtüsüne özgürlük' talepleriyle çakışan bir sürecin temel parametreleri olarak İslami kesimde dinsel olarak onaylanmış ve sindirilmiştir.

Ülkemizi ve Türk ulusunu parçalamayı amaçlayan AB ve onun ülkemizdeki sivil uzantılarına karşı çıkmak, başörtüsü özgürlüğüne ve doğal olarak da İslam'a karşı çıkmakla bir tutulmak için, başörtüsü söylemi, milli devlete muhalefetin dinsel motifi olarak işlevselleştirilmektedir."


______________


Siyaset - Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın
Şahin Filiz

"Şahin Filiz'in "Siyaset-Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın" adlı yapıtı, din üzerinden tarikat idolojisiyle kurulan siyasetin başta Yüce dinimiz olmak üzere İslam'ı ve Türk kadınını kötüye kullanma yöntemlerini ve çarpıtılan temel kavramları ele almaktadır.

Din ve kadının istismarını, tarih, toplum, gelenek ve uygarlığı çarpıtarak nasıl devreye soktuklarını öğrenmek için Şahin Filiz'in bu yapıtını hangi görüşten olursa olsun her Türk yurttaşının mutlaka okumasını salık veriyorum. Bu konuda bir düzine makaleden oluşan yapıt, ele aldığı tarihsel tartışma konularının bugünkü tartışmalara kaynaklık ettiğini ustalıkla sergiliyor. - Emin Çölaşan

Şahin Filiz, kadının örtünmesine yönelik dayatmalara gerçekçi açıdan, tarihsel ve güncel verilerle yaklaşıyor. Herkesin "görüş sahibi" olduğu bu konuda en çok gereksinim duyduğumuz şey, bu tür çalışmalar. Filiz, öteki inançların yaklaşımlarını da dikkate alarak hazırladığı bu kitabında, akılcı bir insanın kafasında çengellenen bütün sorulara yanıt veriyor. Türkiye, böylesi çalışmaları okudukça sorunu aşacak. - Mustafa Balbay


(Tanıtım Yazısından) ve diğer kitapları




Bekleme Odası programından: video




_____________



8 Ekim 2013 Salı

KÖY ENSTİTÜLERİ ve MEDENİYET





Köy Enstitüleri,köy okullarına öğretmen yetiştirmek amacıyla, 1940 yılında Anadolu'nun 21 ayrı bölgesinde açılmıştır.

Cumhuriyetin bu ulvi projesinin amacı; köyden gelen yetenekli çocukların tam donanımlı olarak yetiştikten sonra, tekrar köylerine dönerek geride kalan ve okuma fırsatı veya olanağı bulmamışları eğiterek ülkenin okuryazar düzeyini yukarı taşımasıydı. Köy Enstitüleri’nin o günkü eğitim yöntemi gününün en ileri eğitim yönteminden daha donanımlıydı

Köy Enstitüleri, Başbakan İsmet İnönü döneminde, Bakan Hasan Ali Yücel ve eğitimci İsmail Hakkı Tonguç'un büyük gayretleriyle kurulabilmişti. 

Toplam 17 bin mezun veren bu okullar, ne yazık ki "Gerici Güçler" ve "ABD'nin" baskısıyla 1954 yılında resmen kapatıldılar...


Bölüm 1:





Bölüm 2:






Bölüm 3:





Bölüm 4:






Bölüm 5:




Bölüm 6:




Bölüm 7:





Köy Enstitüleri neden kapatıldı?

Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, 1926 yılında “ Toplam 4 Köy Muallim Okulunu” açtıktan sonra, Saffet Arıkan’ın 1936 da önce, Eğitmen kursu, sonra Köy Muallim Mekteplerinin ihyası, bunlardan alınan iyi sonuçlar sonrasında, 3 yıllık deneme sonunda 17 Nisan 1940 MEB Hasan Ali Yücel döneminde 3803 sayılı kanunla . “Köy Enstitüsü” açılmıştır. 1941 de, 4274 sayılı yasa ile de, köylerde çalışacak sağlık memuru ve ebelerin bu okullarda yetiştirilmelerine karar verildi.

Köy Enstitüsünün açılmasını mecbur kılan, zamanın Türkiye’sinin sosyal yapısına göz atmak gerek. 1935 verilerine göre 16 milyon nüfusumuzun 12 milyonu köylerde yaşıyor. Bu kütle, ilkel bir şekilde tarımla uğraşıyor. Köy ve toprak ağaların emrinde, onlara bağımlı şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. 40 bin köyün 35 000 inde okul ve öğretmen yok. 1 700 000 çocuktan sadece 300 000 i okula gidebiliyordu. Bunlardan sadece binde biri bir üst kademedeki okullara devam edebiliyordu. Geri kalan çocuklar ise ailelerine yardımcı oluyor, zamanla da okuduklarını unutuyorlardı. 

Yüzdeye vurduğumuzda, erkeklerin % 76.7 si, kadınların % 91.8 zi okur yazar değildi. Mevcut öğretmenlerin %78 zi kentlerde çalışıyor. % 22 si de okulu olan 4-5 bin köyde çalışmaktadır. Şehirlere alışkın olan öğretmenler, uyum sağlayamama nedeniyle köylere gitmeyi düşünmezlerdi. Tıpki bugünkü gibi, doğuya gitmeyi arzulamayanlar gibi.. İlkel de olsa, üretim araçları ağaların elindeydi.. Köye, çiftliğe, mezraya herhangi bir doktor , hemşire, ebe gitmezdi. Hastalar, üfürükçülerin, nuskacıların, ermişler gözü ile bakılan kişilerin eline bırakılırlardı.

Ülkenin bu durumu, Atatürk ilke ve inkilaplarına, Cumhuriyete ve halk felsefesine uymuyordu. Çare arayan zamanın MEB Saffet Arıkan ve İsmail Tonguç’un uğraş ve 3 yıllık denemeleri sonunda Köy Enstitüleri kuruldu..

PEKİ NEDEN KAPATILDI

Köy Enstitüsü yasasının kabülü sırasında, bunun uzun ömürlu olmayacağı belliydi. TBMM nde 426 kayıtlı Milletvekili vardı. Oylama gününde, başta Celal Bayar, Adnan Menderes olmak üzere, sonradan Demokrat Partiyi kurup katılacak olan 148 Milletvekili meclise gelmediler. Yasa, gelenlerin oybirliği ile, 278 oyla kabul edildi.. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de, yasayı destekliyor ve “Kitap mermi gibidir” veciz ifadesiyle taraf olduğunu belirtiyordu.

Bazı güçler yasanın çıkmasını istemiyordu. Çıktıktan sonra da aleyhine propoganda yapmaya devam ettiler. Daha çocuk yaştaki Köy Enstitüleri boy hedefi olmaya başlanmıştı. Büyük toprak ağası, Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu, bir konuşmasında , henüz mezun dahi vermeyen Köy Enstitüler için 1943 de, “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” söylemiştir. Yetiştiler ama kafa da kesmediler.

CHP “Çiftçiyi Topraklandırma” adlı yasa taslağını TBMM ne getirdiğinde, birçok Milletvekili istifa etti. Bunlar Demokrat Partiyi kurdular. Bilindiği gibi bunların çoğu, toprak ağası, köy ağası, şeyhler, dedeler olup söz sahibiydiler. 

Tabiatıyla Köy Enstitüsüne karşı olacaklardı. Yetişen gençler, babalarına benzemiyor. Ağalık ve aşiret düzenine karşı baş kaldırıyorlar. Şeyh ve şıhların eteklerini öpmüyorlar. Ağaların önünde baş eğmiyorlar. Bilime önem veriyorlar. Ağalık sistemini ve köylünün fakirliğini sorguluyorlar. Hak hukuk aramaya başlıyorlar. Atatürk İlke ve İnkilaplarını, düşüncelerini en üst seviyede tutmaya başıyorlar. Bu gençlerin çoğalması, Birçok insanın menfaatlarına dokunacağı kaçınılmaz. Hatta CHP sinde kalanlar içinde de, Köy Enstitüsüne karşı homurdananlar gün geçtikçe çoğalmaya başladı. . Güçlerinin çok azalmasını, istifaların durdurulması lazımdı. . Bir gün, Kepirtepe Köy Enstitüsüne ziyarete giden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bir kız öğrenciye, çantasında neyin olduğunu sorar. Kız çantayı açar, göstererek, “ Bir parça ekmek, bir parça köfte ve birde Dünya Klasiklerinden bir kitap “der. İnönü mutlu olur. 

Etrafındakilere dönerek, “ Ne zaman Türkiye’de, erinden generaline, sade vatandaşından Cumhurbaşkanına kadar, herkes, ekmekle kitabı bir araya getirebilirse, gerçek kalkınma başlamıştır demektir “ diyen İnönü, yandaşlarının baskılarına dayanamayarak, Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguc’u görevden alarak, MEB na Reşat Şemsettin Sirer’i getirdi. Tonguç, önce Talim Terbiye kuruluna, sonra da bir okula öğretmen olarak atanır. Sirer, 1947 de, “tüm Köy Enstitülerinin kuruluş özelliklerinin ortadan kaldırıldığını, bu okulların sıradan bir köy okulu olduğunu “ söyleyerek, müfredat programını değiştirdiler. Böylece, erimekten korkan İnönü’nün sırtından da yük kalkmış oldu. İşte bu dönem, sağcılara yaranmak, CHP yi toparlamak için okullarda din dersleri ve İmam Hatip Okullarının açılması dönemidir.

1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ocak 1954 de 6234 nolu yasa , ile uygulamaya tamamen son verdi.

Köy Enstitülerinde toplam olarak 17342 öğretmen yetişmiştir. Bunların 1398 i bayan 15943 ü erkektir. Yine bu okullarda 7300 sağlık memuru, 8756 eğitmen yetişmiştir.





*****




BİR YENİ KUŞAK KÖY ENSTİTÜLÜ, ORKESTRA ŞEFİ, GÜRER AYKAL

İLK MÜZİK DERSLERİNİ ÇİFTELER KÖY ENSTİTÜSÜ MÜZİK ÖĞRETMENİ OLAN BABASINDAN ALMIŞTIR.

GÜRER AYKAL, ESKİŞEHİR,ÇİFTELER 1942 DOĞUMLUDUR.

Yaşam öyküsü

Eskişehir Mahmudiye’de doğdu. Müziğe babasının verdiği derslerle başlayan sanatçı, 1953 yılında Ankara Devlet Konservatuarı’na girmiş, Necdet Remzi Atak’ın öğrencisi olarak keman bölümünü bitirdikten sonra kompozisyon bölümüne geçerek Adnan Saygun’un sınıfından mezun olmuştur.
Eğitim

Şeflik öğrenimini yurtdışında yapan Aykal, 1969’da kompozisyon bölümünü bitirip orkestra yönetim uzmanlığı için devlet bursu ile İngiltere'ye gönderildi. Londra'da Gluldhall Müzik Okulu yüksek yöneticilik sınıfında ve Royal Academy’de; İtalya’da Academia Chiciana ve Roma’daki Santa Cecilia’da çalışmalarını tamamladı. Orkestra şefliği alanında tecrübelerinden yararlandığı isimler arasında George Hurst, Andre Prévin ve Franco Ferrara gibi ünlü şefler vardır.

İngiltere’de Royal Academy’yi bitirdiğinde, bu diplomayı 21 yıl içinde almayı başaran ilk kişiydi[kaynak belirtilmeli]. Türkiye’de yasal olarak atanan ilk orkestra şefi oldu ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın şef yardımcılığına atandı. Canta Cecilia Konservatuarı’ndan onur derecesiyle mezun olmuştur.
Kariyer

Sanatçı, 1973 yılında yurda dönmüş, kazandığı başarılarla “Devlet Sanatçısı” unvanıyla onurlandırılmıştır (1981). 1999’da kendi isteğiyle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’ndan ayrıldı, bu dönem Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nı kurdu. 2000–2004 yılları arasında Antalya Orkestrası’nı kurup geliştirdi. ABD’de toplam 16 yıl şeflik ve genel müzik direktörlüğü yapan Aykal, 1991–2003 yılları arasında El Paso Teksas Senfoni Orkestrası Daimi Şefliği’ni ve Genel Müzik Direktörlüğü’nü yürüttü ve ayrıca “Profesör Emeritus” unvanı aldı. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın daimi şefi Gürer Aykal, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne (MSGSÜ) kadrolu profesör olarak atandı (2006). Aynı zamanda konservatuvarın 'Kompozisyon ve Orkestra Şefliği Anasanat Dalı Başkanlığı' görevini de üstlenen Gürer Aykal, Borusan İstanbul Filarmoni'nin Daimi Şefliği görevini ve Genel Müzik Direktörlüğünü de yürütüyor.

Aykal’ın eğitimci yönü, yurtiçi ve yurtdışında diğer üniversitelerdeki orkestra şefliği profesörlüğünü de kapsamaktadır. ABD’de Indiana (Bloomington) Üniversitesi, Teksas Tech ve UTEP Üniversiteleri’nde ileri orkestra şefliği dersleri veren Aykal halen Bilkent Üniversitesi’nde bu görevi sürdürmektedir.



VE BU SADECE "TEK BİR ÖRNEK"Tİ...

__________________________________


BENİM MANEVİ MİRASIM BİLİM VE AKILDIR

"Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.... 

Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada , asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkar etmek olur... 

Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar." 

Mustafa Kemal ATATÜRK 








______"PROMETHEUS"'UN IŞIĞI TEKRAR YANACAK______



*






SOKRATES MANTIĞI





''SOKRATES YÖNTEMİ''; 'Evet, evet'...


İnsanlarla konuşurken, söze farklı görüşte olduğunuz konuları tartışarak başlamayın. Fikir birliğinde olduğunuz noktaları vurgulayarak başlayın ve bir süre bunları vurgulamayı sürdürün.Aynı amaç için çabaladığınızı ; amaçta değil, yöntemde farklı olduğunuzu belirtin.

Başlangıçta karşınızdaki kişinin “Evet.evet!” demesini sağlayın. “Hayır” yanıtı almaktan olabildiğince kaçının. 

Profesör Harry Overstreet’e göre “hayır” yanıtı aşılması çok zor bir handikaptır. Bir kez “Hayır!” dediğinizde kişiliğiniz ve onurunuz bu yanıtı değiştirmenize engeller. Daha sonra “hayır” yanıtı vermenizin yanlış olduğunu hissetseniz bile o değeri gururunuzu düşünmek zorunda kalırsınız, ağızdan çıkan söze sadık kalınmalıdır. Bu nedenle bir insanın sözlerine olumlu yanıt vererek başlaması çok önemlidir.

Yetenekli bir konuşmacı başlangıçta pek çok “evet” yanıtı almayı başarır. Bu durum psikolojik açıdan dinleyicileri olumlu yönde etkiler. Bunu bir bilardo topunun hareketine benzetebiliriz. Topun bir kez yönlendirildiği yönden sapması için belirli bir güç gerekir. Ters yöne gitmesini sağlamak içinse çok daha fazla güç sarf etmeye ihtiyaç vardır.

Buradaki psikolojik şema son derece açık. Eğer bu insan “hayır” diyorsa ve gerçekten bunu kastediyorsa, sadece beş harflik bir kelime sarf etmekten çok daha fazlasını yapıyor demektir. Tüm organizma bezler, kaslar, sinirler bir karşı çıkma eyleminde işbirliği yapmaktadır. Kısaca tüm nöromasküler sistem olumlu bir yanıtı engellemek için savunmaya geçmiş demektir. 

Oysa ki bir insan “evet” dediğinde bu tür bir karşı çıkma eylemine gerek kalmaz. Organizma ileri dönüktür, durumu kabullenmiştir, dışa açıktır. Bu nedenle ne kadar çok “evet” yanıtı alırsak o kadar ilgi çekmiş oluruz.

Eğer herhangi bir öğrenci, bir çocuk, bir müşteri, karı ve kocadan biri “hayır!” diyecek olursa onların fikirlerini olumlu yönde değiştirmek için Hazreti Süleyman aklı ve sabrı gerekir. 

“Evet! Evet!” yöntemi New York’taki bir bankada çalışan James Eberson’un kaybetmekte oldukları bir müşteriyi geri kazanmasını sağlamıştır.

“Bu adama bir hesap açtırmak için gelmişti,” diye anlatıyor Bay Eberson. “Ona doldurması için her zamanki standart formu uzattım. Bazı soruları gönlünce yanıtladı, ama bazı soruları yanıtlamayı kesinlikle reddetti. Eğer insan ilişkileri konusundaki derslere katılmamış olsaydım, bu müstakbel yatırımcıya bankanın istediği bilgileri vermeyi reddediyorsa bizim de ona hesap açmayı reddedeceğimizi söylerdim. Geçmiş yıllarda bu şekilde davranmış olduğum için suçlu olduğumu utanarak kabul etmeliyim. Doğal olarak bu tarz bir ültimatom beni rahatlatıyordu. Ona kimin patron olduğunu, bankanın kural ve yöntemlerine karşı çıkılamayacağını göstermiş oluyordum. Hiç kuşkusuz bu tür bir davranış müşteri olma amacı ile gelen kişide kendisine önem verilmediği ve hoş karşılanmadığı izlenimi yaratıyordu.

“O sabah bir av mantığı ile hareket etmeye karar verdim. Bankanın istekleri yerine müşterinin istekleri doğrultusunda hareket edecektim. Ona daha başlangıçta ‘Evet ,evet!’ dedirtmeyi her şeyden çok istiyordum. Bu nedenle ona hak vererek yazmak istemediği bilgilerin çok fazla gerekli olmadığını söyledim.

“Öldüğünüz zaman bu bankada paranız olduğunu varsayalım. Bankanın paranızı yasal varisiniz olan en yakın akrabanıza transfer etmesini ister misiniz?’ diye sordum.

“Evet , elbette isterim,"diye yanıtladı.

“Bu isteğinizin öldüğünüzde herhangi bir yanlışlık ve gecikme olmadan yerine getirilmesi için bize en yakın akrabanızın ismini vermeniz sizce iyi bir fikir değil mi?’ dedim.

Yanıtı ise “Evet” oldu.

“İstediğimiz bilginin bizim yararımıza değil de kendi yararına olduğunu öğrendiğinde genç adamın tutumu değişmiş, yumuşamıştı. Bankadan ayrılmadan önce yalnızca istenen bilgileri vermekte kalmamış, önerim üzerine annesi adına da bir hesap açmamızı istemiş ve annesi ile ilgili tüm soruları da yanıtlamıştı.

Westinghouse Elektrik Firması’nın temsilcisi Joseph Allison’un da bize anlatacakları vardır:

“Bölgemde şirketimin satış yapmaya çok istekli olduğu bir adam vardı. Benden önceki temsilci on yıl boyunca ona hiçbir şey satamamıştı. Ben de bir sipariş almadan tam üç yıl ona düzenli olarak uğradım. Sonuç olarak on üç yıl uğraştıktan sonra ona birkaç motor satmayı başardım. Eğer onlardan memnun kalırsa yüzlerce motorluk bir sipariş bekliyorum. Motorların istediği gibi olduğundan öylesine emindim ki üç hafta sonra ona uğradığımda gerçekten havaya girmiştim.

“Bu mühendis beni, “Allison, geri kalan motorları sizden almayacağız” diye karşıladığında şok oldum.

“Niçin?” diye sordum şaşkınlıkla.
"Çünkü motorlarınız çok ısınıyor, elimi süremiyorum."

“Tartışmanın, karşı çıkmanın bir yarar sağlamayacağını biliyordum. 

Bunu daha önce denemiştim. Bu nedenle ’Evet! Evet!” yöntemini demeye karar verdim.

“Bakın Bay Smith, size yüzde yüz katılıyorum,’ dedim. ‘Eğer bu motorlar ısınıyorsa, bir daha satın almamalısınız. Ulusal Elektronik Aletler Üreticileri Birliği’ nin standartlarına uygun ısıdaki motorları almalısınız,değil mi?’

Beni onayladı böylece ilk ‘evet’imi elde etmiş oldum.

“Elektrik Üreticileri Birliği’nin yönetmenliğine göre iyi bir motorun ısısı oda ısısından 72 °F yüksek olabilir, doğru mu?"

"Evet!’ diye onayladı. ‘Kesinlikle doğru, ama sizin motorlarınız daha fazla ısınıyor"

Onunla tartışmadım, sadece sordum.

“ ‘ Fabrikanızda ısı kaç olacak?’
“ ‘ Aşağı yukarı 75 °F’
“ ‘ Pekala , fabrika ısınız 75 °F. Buna 72’yi ekleyelim, toplam 147 °F eder.

Bu sıcaklıktaki bir suya elinizi soksanız haşlanmaz mı?’

“Yanıtı yine ‘Evet’ oldu.

“ ‘Öyleyse,” diye önerdim.‘ Motorlara eliniz dokundurmasanız daha iyi olmaz mı?’

“ ‘ Evet, sanırım haklısınız’ demek zorunda kaldı. Konuşmamızı biraz daha sürdürdük. Daha sonra sekreterini çağırdı ve gelecek ay için 35.000 dolarlık bir sipariş verdi.

“Tartışmanın yararsız olduğunu anlamam için yıllarım boşa gitmiş ve binlerce dolar zararım olmuştu. Konuya karşınızdakinin bakış açısı ile yaklaşmak ve ona ‘Evet, evet!’ dedirtmek çok daha kazançlı bir yöntem.”

Kaliforniya’daki kurslarımızın sponsoru Eddie Snow, dükkan sahibi ona “Evet, Evet!” dedirttiği için onun nasıl iyi bir müşterisi olduğunu anlattı.

Eddie ok ve yay ile avlanmaya merak sarmış ve bir dükkandan yüklü bir alışveriş yaparak araç gereç almıştı. Erkek kardeşi onu ziyarete geldiğinde bu dükkandan onun için bir yay kiralamak istedi. Satıcı ona yay kiralamadıklarını söylediğinde bir başka dükkana telefon etti. Eddie olayı şöyle anlatıyor: 

“Telefonumu nazik bir beyefendi yanıtladı. Kiralama konusundaki sorunuma yaklaşımı diğer satıcıdan çok farklıydı. Olanaksızlıkları nedeniyle artık yay kiralayamadıklarını söyledi. Sonra bana daha önce yay kiralayıp kiralamadığımı sordu. Ben ‘Evet, birkaç sene önce" diye yanıtladım. Bana bunun için 25-30 dolar ödemiş olmam gerektiğini hatırlattı. Yanıtım yine ‘Evet!’ oldu. Sonra bana parasını iyi kullanmasını bilen bir insan olup olmadığımı sordu. Doğal olarak ‘Evet!’ dedim. Şu anda sattıkları yayın tüm diğer gereçlerle birlikte 34.95 dolar olduğunu söyledi. Sadece 4.95 dolarlık bir fark ödeyerek bunları satın alabileceğimi anlattı ve bu nedenle kiralama işine son verdiklerini belirtti. Bu daha mantıklı değil miydi?

‘Evet !’ yanıtımı siparişim takip etti. Onu almaya gittiğimde başka şeyler de satın aldım ve o günden sonra sürekli müşterisi oldum.”

Sokrat dünya’nın gelmiş geçmiş en tanınmış filozoflarından biridir. Sokrat, tarih boyunca ancak bir avuç insanın yapabildiğini başardı ve insan düşüncesinin yönünü tamamen değiştirdi ve şimdi ölümünden yirmi dört yüzyıl sonra birbirleriyle dolaşan kişilerin dünyasında onları etkileyebilen akıllı insanlardan biri olduğu için saygı ile anılmaktadır.

Sokrates nasıl bir yöntem kullandı? 
İnsanlarla yanılgılarını mı söyledi? 

Hayır, bu Sokrates’in tarzı değil; o çok akıllıydı. 

Onun yöntemi bugün “Sokrates yöntemi”olarak adlandırılmaktadır ve “Evet! Evet!” yanıtı almaya dayanmaktadır. 

Sokrates karşısındaki kişiye “ Evet!” dedirtecek sorular yöneltirdi ve birbiri ardına olumlu yanıtlar alırdı. 

Sonunda birkaç dakika önce ona karşı çıkanlar, farkında olmadan onun düşüncelerine kucak açarlardı.

Birbirine yanıldığını söyleyeceğiniz zaman Sokrates’ı anımsayın...


alıntıdır:





_________________


17 Temmuz 2013 Çarşamba

KISSADAN HİSSE - CENNET CEHENNEM





Bir Samuray, Zen üstadı Hakuin’in karşısına dikilip şu soruyu sordu:

“Gerçekten de cennet ve cehennem var mıdır?”

Üstad: “Kimsiniz?”

“Bir samurayım.”

“Sen mi?” diye dudak büktü Hakuin, “Kendine baksana bir... Hangi efendi senden doğru dürüst hizmet umabilir? Daha ziyade dilenciyi andırıyorsun!”

Sinirden kıpkırmızı kesilen samuray kılıcını çekti.

Hakuin susmak bilmiyordu: “Vay! Kılıcı da varmış! Ama o kadar beceriksize 
benziyorsun ki nasıl olsa kafamı kesemezsin!”

Kanı beynine sıçrayan samuray kılıcını kaldırdı.

Ustaya vurmaya hazırdı. O anda Hakuin sakince,
 “İşte cehennemin kapıları böyle açılır,” 
dedi.

Üstadın serinkanlı tavrına şaşıran samuray kılıcını kınına soktu ve saygıyla eğildi.


Üstad sözünü şöyle bitirdi: 
“Cennetin kapıları da böyle açılır." 
....




Zen Üstadı Hakuin’den Cennet ve Cehennem
düşün-ü-yorum dergisi sayı 37


not:
Resimdeki Tengri Tamgası Türk/Turan Damgasıdır ve Tanrı anlamındadır.




...



8 Nisan 2013 Pazartesi

Türkiye'nin Korkunç Çocuk İşçi Gerçeği....





TÜİK'in açıkladığı sonuçlar Türkiye'deki korkunç çocuk işçi gerçeğini gözler önüne serdi.

Buna göre Türkiye'de 1 milyona yakın çocuk çalışıyor. 
Çalışanların büyük çoğunluğu okula devam etmiyor.

Kurumsal olmayan nüfusun %20,6’sını 6-17 yaş grubu çocuklar oluşturdu.

Türkiye genelinde 6-17 yaş grubundaki çocuk sayısı, 
2012 yılı Ekim, Kasım ve Aralık aylarında uygulanan 
Çocuk İşgücü Anketi sonuçlarına göre 15 milyon 247 bin kişidir. 

Bu yaş grubundaki çocukların ;
%66,5’i kentsel, 
%33,5’i kırsal yerlerdedir. 

Çocukların ; 
%91,5’i bir okula devam ederken, 
%8,5’i okula devam etmemektedir. 

Yaş grupları itibarıyla ;
6-14 yaş grubundaki çocukların %97,2’si, 1
5-17 yaş grubundaki çocukların ise %74,7’si okula devam etmektedir.

Çalışan çocukların ;
%49,8’i bir okula devam ederken, 
%50,2’si okula devam etmemektedir. 

Yaş grupları itibarıyla ;
6-14 yaş grubundaki çalışan çocukların %81,8’i, 
15-17 yaş grubundaki çalışan çocukların ise %34,3’ü bir okula devam etmektedir.


Çalışan çocukların ;
%44,7’si (399 bin kişi) tarım, 
%24,3’ü (217 bin kişi) sanayi ve 
%31’i (277 bin kişi) hizmet sektöründe yer aldı. 

İşteki duruma göre; 
çalışan çocukların %52,6’sı (470 bin kişi) ücretli veya yevmiyeli, 
%46,2’si (413 bin kişi) ise ücretsiz aile işçisidir.





...

Uluslararası Çalışma Örgütü 2012 de yaptığı açıklamada dünya genelinde "250 Milyon Çocuk İşçi" olduğunu belirtmişti.



"BİR TOPLUMUN AHLAKI ÇOCUKLARI İÇİN NE YAPTIĞIYLA ÖLÇÜLÜR"


Resim 1998 den ve biz 2013'e girdik !!!!


***


Brunolar Yanmasın!






İnsanlığın geriye doğru altı bin yıllık tarihine baktığımızda, şimdi ulaştığımız uygarlığa  varmak için verilen zorlu savaşta, bilim ve düşünce insanlarının verdiği kayıpların,  politikacıların verdiği kayıplardan kat kat fazla olduğunu görüyoruz. Böyle olması çok 
doğaldır. Çünkü bilim adamı gerçeğin peşindedir. Bulduğunda onu apaçık ortaya koyar. 

Politikacı ise iktidarı ele geçirme peşindedir. Ele geçirdiğinde de onu kaybetmemek için uğraş verir. Birincilerin çabası bugün bilimde sanatta, teknolojide ulaştığımız dorukları yaratmıştır. İkincilerin çabası ise, çoğunlukla, toplumlara haketmedikleri savaşları ve acıları yaşatmıştır. 

Giza piramidi insan aklının tasarladığı görkemli bir yapıttır. Ama o piramiti yapan milyonlarca kölenin yaşadığı acıyı, sefaleti ve ölümü yaratan politikadır. Sokrates’in gerçekleri halka açıklaması bilimdir; ona baldıran zehrini içirten politikadır. Atomun sırlarını bir bir ortaya koyan bilimdir, ama o uğurda çalışan Rosenbergler’in idam fermanını veren politikadır. İbni Rüştler akıl yolunda yürümek istediler, ama siyaset onları ölüme göndermekte tereddüt etmedi. Bu listeyi istediğiniz kadar uzatabiliriz… Liste yapmak yerine, bilim adamlarının yaşadığı trajik olaylardan birisini ele alarak, belki günümüzde yaşananlara farklı bir açıdan bakılmasını sağlayabiliriz.

Giardano Bruno, yakılarak öldürülen ilk bilim adamıdır. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden sayılan Bruno, 1548 yılında İtalya’nın Nola kasabasında doğdu. Soylu bir ailenin çocuğudur. Onaltı yaşında Dominiken tarikatına girdi. 

Ama parlak zekası ve öğrenme isteği onu, o dönemlerde kilise tarafından yasaklanan Kopernik evren kuramıyla tanıştırdı. O noktadan sonra, tüm kişiliklerin silindiği bir dogmatik düşünce sisteminde, yani bir tarikatta kalamayacağını anladı. O, artık aklını özgürleştirmiş, evren ile ilgili gerçeği arama peşine düşmüştür. Özgür aklı, onu kilisenin dogmalarının ne denli yanlış olduğu gerçeğine götürdü. 

“Bu evrende hiçbir şey yoktan varolmaz ve yok olmaz. Uzayda mutlak konum yoktur, her cismin yeri ötekilere göreli(relative)dir. Her şey hareket halindedir. Gözlemci kendisini merkezde görür.”

Bu görüşler, bilimin felsefeden boşandığı Bruno döneminde değil, ancak 20.yüzyılda Einstein ile kuvvet kazanabilecek görüşlerdir. Ama Bruno bununla yetinmeyecek, klisenin dogmalarına da karşı duracaktır:

“İsa tanrı değil, olağanüstü becerikli bir büyücüdür. Hristiyanlık tümüyle akıl dışıdır (irrational), bilimsel dayanaktan yoksundur.”

Aklının onu ulaştırdığı gerçekleri çekincesiz söylemeye başladı. Kilise’nin resmen benimsediği Aristo evren kuramının yanlış olduğunu, dünyanın sabit durup, güneşin dünya etrafında dönmediğini, Kopernik’in dediği gibi dünyanın güneş etrafında döndüğünü savunmaya başladı. Daha da ileri giderek, kilisenin benimsediği gök ile yer ayrılığını red ederek evrenin sonsuzluğunu benimsedi. Tanrının ve evrenin aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu, onların birbirlerinden farklı olmadığını savunmaya başladı. Bugün bize çok doğru ve apaçık görünen düşünceler, o gün için Bruno’nun kilise tarafından aforoz edilmesi için yeterli nedenlerdi. Kilise onu din sapkınlığı ile suçladı. Engizisyon mahkemesinden kurtulmak için, önce Kuzey İtalya’ya geçti. 

Bruno, gerçeği arayan bir bilim adamı olmak yanında, bir filozof, bir şair bir edebiyatçı idi. Bu nitelikleri onu sürekli yazmaya itiyordu. Ne var ki, gerçekleri apaçık söylemesi politik açıdan sakıncalı sayılıyordu. O nedenle İtalya’yı terk etti. Sırasıyla Fransa, İngiltere, Almanya ve İsviçre’de tutunmaya çalıştı. Her gittiği yeni yerde ilkönceleri ilgi odağı olmayı başarıyor, ama bir süre sonra düşüncelerini apaçık söylemesi sakıncalı sayılıyor ve onu politik açıdan gözden düşürüyordu. Son durağı olan İsviçre’de yorgun ve sefalet içindeydi. Venedikli bir aristokrat’tan davet alınca hemen kabul etti. Ancak, çok geçmeden düşünceleri Venedikli aristokratı rahatsız etti. Aristokrat onu engizisyon mahkemesine şikayet etti. Hemen tutuklandı. Yedi yıl zindanda kaldı. 

Ona hangi suçlamaları yönelttikleri bugün belgelenemiyor; o belgeler yok edildi. Ancak, bilinen bir gerçek var. Engizisyon mahkemesi, Bruno’ya, kilisenin resmi görüşüne uymayan düşüncelerini terk ettiğini açıklaması koşuluyla, hayatını bağışlayacağını söyledi. 

Aynı öneriyi kısa süre sonra ünlü fizikçi Galileo Galilei (1564 – 1642) kabul edecek ve “dünya dönmüyor” diyerek yakılmaktan kurtulacak; ömrünün sonuna kadar evinde göz hapsinde yaşamaya mahküm edilecektir. 

Ama Bruno kilisenin isteğini kabul etmedi. O bildiği gerçekleri inkâr edebilecek birisi değildi:

"Ne gördüğüm gerçeği gizlerim, ne de onu apaçık söylemekten korkarım. Bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım. Cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım."

Kaçınılmaz sona gelindi. Engizisyon mahkemesi, Bruno’nun yakılarak idam edilmesine karar verdi. Bruno, mahkeme kararını tebliğ eden engizisyon yargıcına şöyle diyordu:

-Bana ölüm emrimi tebliğ ederken, benim ölümden korktuğumdan daha çok korkuyorsun!

Engizisyon mahkemesinin kararı, 1600 yılında, Roma'da Campo dei Fiori meydanında uygulandı. Bruno diri diri yakıldı.

Bugün o meydanda Bruno’nun görkemli bir heykeli var. Kuşaklar boyunca, o heykeli görenler Bruno’yu hayranlıkla, onu yakanları ise nefretle anacaklar.

Bilime ve düşünceye gem vurmak hiçbir dine, hiçbir krala, hiçbir politikacıya yarar sağlamadı. İnanmayanlar Campo dei Fiori meydanına gidip, Bruno’nun kahramanca ve coşkuyla insanlığa ışık saçmaya devam ettiğini görebilirler. Görecekleri şey, gerçek bilim ve düşünce adamlarının onurlu duruşudur. 

“Gerçek bilim adamı” nitelemesindeki “gerçek” sıfatı gereksiz sayılabilir. Bilim adamı zaten “gerçek” sıfatını taşır, diyenler olabilir. Ama çok yakın geçmişe bile değil, yaşadığımız günlere bakın. Bruno’nun deyimiyle ne çok “cehaletin babaları olan resmi 
akademisyenlerin” medyada cirit attığını göreceksiniz. Uzun süre Türk Yüksek Öğretim Sisteminin başında kalan birisinin, özel yetkili savcının sorgusundan çıkarken “Ben Amerikacıyım!” diye bağırması ile Bruno’nun yedi yıl zindanda engizisyona direnmesini eş tutabilir misiniz? Meydan genişken mangalda kül bırakmayan, meydan daralınca saçak altına saklananları gerçek bilim adamı sayabilir misiniz? 

Ama umutsuzluğa yer yok. Şöyle bir çevrenize bakın, ne çok Brunolar olduğunu ve onurla gerçeği savunduklarını göreceksiniz. İnsanlık erdemini yaratanlar ve insanlığı yüceltenler onlardır. Onlar insanlık için acıyı çeker, baldıran zehrini şerbet niyetine içebilirler. 

Unutmayın ki Theodor Adorno’nun dediği gibi “bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar”.


Prof.Dr. Timur Karaçay
Başkent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi , 16 Temmuz 2010 




“Evreni bilmek, Tanrıyı da bilmektir.” 
Bruno


***

KİTAP:
GIORDANO BRUNO - Yakılan "Kafir"in Yaşamı ve Felsefesi
Yazar: Dinçer Yıldız


Kısa video:




FİLM :
Giordano Bruno (1973) 
Yönetmen : Giuliano Montaldo ,İtalya
Oyuncu : Gian Maria Volontè , Hans Christian Blech, Mathieu Carrière , Renato Scarpa


***




20 Aralık 2012 Perşembe

KISSADAN HİSSE - UÇURUMA GİDİYORUZ



Kahvede  «Şırrak!...» diye bir tokat sesi duyuldu. Tavla, aznif, kâğıt oyunu, konuşma, her şey durdu. Başlar tokat sesi gelen masaya çevrildi. Tokadı yiyen iriyarı biriydi. Tokatı atan da tersine, ince, sıska, ufak tefek biri. İriyarı adamın sol yanağında, sıskanın beş parmağının izi yer etmişti. Polis bile, bu parmak izinden tokadı kimin attığını bulabilirdi.

Kahvedekiler, iri adamın, kendisim tokatlayan küçücük adamı altına alıp yol keçesi gibi ezeceğini sandılar, öyle olmadı.

- Davacıyım! diye bağırdı.

Kimseden ses çıkmadı... Tokadı yiyen daha sonra,

- Hepiniz gördünüz, dedi.

Boyu omuzuna bile gelmeyen sıskaya döndü:

- Yürü karakola!

Tokatı atan, cevap yerine, sinek kovalar gibi eliyle bir hareket yaptı.

- Psssuurn!... diye de ağzından istim gibi bir ses çıktı. İri adam dışarı fırladı.

Kahvedekiler yine oyunlarına, konuşmalarına daldılar. İri adam biraz sonra, yanında bir polisle geldi. Polise sıskayı gösterdi:

- İşte bu!

Sonra, oturanları tanık gösterdi:

- Bunlar da gördüler!

Polis, tokatı atan sıska ile, onların oturduğu yere yakın oturan dört tanığı, karakola götürdü. Karakolda, iri adam hâlâ kızarık sol yanağını tutarak;

- Bu adamdan davacıyım, komiser bey, beni tokatladı. Bunlar da gördüler, dedi.

Komiser, ilkin dâvâlı ile davacının, sonra tanıkların kimliklerini daktiloda yazdırdı. Davacı, kendisine tokadı atanı hiç tanımadığını söylüyordu. Tanıklar da;

- Biz bişey görmedik... dediler.

Davacı iri adam;

- Tokadın sesini de duymadınız mı? dedi.
Hayır, tanıklar ne bişey görmüşler, ne bişey duymuşlardı.

Kısacık boylu sıska adam;

- Evet, dedi, ben inkâr etmiyorum. Bu adamı tokatladım.

Komiser; 

- Neden? diye sordu, aranızda bişey mi var? Size hakaret mi etti?

- Aramızda hiç bişey yok. Kendisini tanımam bile.

- Peki, nasıl oldu?

Kısacık boylu sıska adam anlatmaya başladı:

- Dün akşam işten eve geldim. Baktım, elektriği kesmişler. Parasını verememiştik. Bütün geceyi karanlıkta geçirdik. Gece uyuyamadım da. Üzerinize afiyet, annem iki senedir hasta. Mide ağrısı öldürüyor zavallıyı. Doktor bir ilâç veriyor. İlâcı alınca ağrılar duruyor. Ama ilâç şimdilerde nerede? Sabahleyin yataktan kalktım, sol yanım hiç tutmuyor. Yattığımız odanın pencere camı üç ay önce kırıldı. Cam bulamıyoruz. O da gelmiyormuş. Pencereye yatak çarşafı gerdik. Ama faydası yok. Sabaha kadar rüzgâr, soğuk, içeride. Sol yanım tutulmuş. Yataktan kalktım, affedersiniz, helaya gittim. Sular kesilmiş. Dışarıda şakır şakır yağmur, muslukta su yok. Odaya girdim. Tirtir titriyoruz. Bize kömür ordinosu vermiyorlar. Biraz odun almıştık. Bitti. Şimdi de odun bulamıyoruz, yok.

Gazeteci gazete bırakmış. Her sabah işe gitmeden gazete okurum. Gazeteye baktım: «Güzellik Müsabakası», «Galatasaray lig şampiyonu oldu», «Gümrükteki 300 ton kahve ne olacak?», «Abidin Daver şilebinin teknesi dura dura çürüdü» gibi başlıklar.

Canımı evden dışarı atmak istedim. Tam çıkarken icra memuru ile avukat kapıya dayandı. Kirayı veremediğimizden ev sahibi bizi icraya vermişti. Evde haczedilecek eşya bulamadılar. Hiç bir zaman icra memurunun, haciz memurunun evime gelmelerini istemem. Haczedilecek bir şey bulamazlar, insan mahcup olur. Avukat,

- Bu kanapeyi alalım! diye saldırdı. Kanape diye elini atmasıyla, şeker sandıklarının üstündeki eskipüskü pantalonlar, paçavra parçaları, yırtık yorganlar ortaya çıktı.
Avukat bu sefer,
— Radyo... dedi.

Şu radyo belâsını başımdan alsalar da kurtulsam. Senenin on ayı tamirdedir. Kazan kazan, radyo tamirine ver. Zaten bizi bu hâle getiren radyo...

Kapıdan çıkarken karım,
• Kız mektebe gitmiyor, dedi.
• Neden?
• Jimnastik hocası şortla beyaz lâstik pabuç istiyormuş. Olmazsa derse almam,demiş.
• Peki, peki...
• Zeytinyağı da yok...

Kendimi sokağa attım. Nasıl olsa işe geç kalmıştım. Bugün de gitmem, dedim. Şakır şakır yağmur. Bizim oradan tramvayı kaldırdılar. Otobüs geliyor yarım saatte bir. Binmenin imkânı yok. Tıklım tıklım dolu. Dolmuşlar dersen tıka basa dolmuş. Arabalar vızır vızır geçiyor, ama hiç biri durmuyor. Ayakkabı su alır. Yağmur kovadan boşanır gibi. Sırıl sıklam oldum. Tirtir titriyorum. Bir delikanlı yanıma geldi,

- Affedersiniz amca, dedi. Ben saati soracak sandım.
- Dünkü maçtan haberiniz var mı? demez mi!

Tövbe Yarabbi... Yürüdüm. Orada bir kahve var. Kahveye girdim. üstümden başımdan sular sızıyor. Kahveciye bir çay söyledim. Yanımda da işte bu tokat attığım adam oturmuş, gazete okuyor. Ben, kendi kendime:

- Yahu, bu benim halim ne olacak? Sonumuz nereye varacak? diye
düşünüyorum. Ben böyle düşünüp dururken, bu adam hırsla elindeki gazeteyi fırlatıp attı;

•-Yahu, memleket uçuruma gidiyor! diye bağırdı.

Onu da benim gibi dertli sandım. Konuşur, birbirimize derdimizi dökeriz diye;

-Ne oldu beyefendi? Affedersiniz, karışmak gibi olmasın, neye kızdınız? dedim.

O, yine kızgınlıkla;

- Daha ne olsun yahu, dedi, memlekette hakem yok be!... Hakem yok, namussuzum. Dünkü maçta hakem yine taraftarlık etmiş...

Ondan sonra bana ne oldu, bilemiyorum. Vallahi ben de anlamadım komiser bey. Hayatımda kimseye fiske vurmuş insan değilim. Sanki vücudumda bir düğmeye basılmış, elektrik kuvvetiyle kalkmış gibi, bu sağ elim birden havaya kalktı. Şu herifin suratına bir tokat çektim. Ben inkâr etmiyorum. Tokadı yapıştırdım. Ama isteyerek değil. Vallahi kastım yok. İrademin dışında bişey bu. Sonra aklım başıma geldi. Bu adam şimdi beni parçalar, diye de korktum. Ama oldu bir kere. Cenab-ı Allah, bu sağ koluma, Zaloğlu Rüstem pehlivanın kuvvetini verip, şu herifin suratı budur, diye bir şamar çektim.

Komiser, tokadı yiyen iri adama baktı. Dişlerini gıcırdattı. Ayağa kalkar gibi yaptı. Sağ elinin ayasını kaşımağa başladı. İriyarı adama,

- Hadi, uzatmayın, barışın! dedi. Tokadı yiyen;
- Barışmam! diye direndi.

Kızan komiser, daktilodaki polise;
- Yaz! dedi «Dâvâlı, memleket uçuruma gidiyor, demiş olup, memleketin yüksek menfaatlerine ve hükümetin manevî şahsiyetine...»

Bir daha iri adama döndü:
- Barışın hadi!

İri adam, elini hâlâ tokadın izi duran sol yanağında gezdirerek,
- Peki efendim, barışalım, dedi.

!!!


Aziz Nesin - Bay Düdük kitabından