Translate

Atina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2013 Çarşamba

MİLETOSLU ASPASİA ve PERİKLES ATİNASI





Aspasi'nın Atina'ya gittiği zamanlarda kentin sosyal yaşamı, günümüzden oldukça farklıydı.



O zamanlarda Atina'da kadınlar , ikinci sınıf insan olarak görülür ve genel olarak dört sınıfa ayrılırdı:

Gyne Gamete (kutsal anne) olarak adlandırılan evin hanımı, yani resmen evlenilen gerçek eşler;

Pallake denilen nikahsız alınan kadınlar, cariyeler;

yoldaş, kız arkadaş olarak değerlendirilen Hetairalar ;

Pornai adı verilen kısa süreli, geçici cinsel istekleri gideren kadınlar 

...

Özgür kadınlar tek başlarına soğa çıkamıyor, genç erkekler ve kızlar birbirlerini sadece kurban ve cenaze törenlerinde ya da şenliklerde görebiliyorlardı.

Kızlar ancak ana-babalarıyla, evli kadınlar ise sadece kocalarıyla yemek yiyebilirlerdi. Kadınların siyasal hakkı yoktu ve ülke yönetiminde hiçbir şekilde söz sahibi değillerdi. 

Evliliklerde sevginin bir rolü yoktu. Atina'da çok yaygın olan şu söz, bu konuyu özetle anlatmaya yeter:

"Sevmek için bir oğlana, çocuk yapmak için de bir kadına gerek vardır."

Atina'da erkekler için evdeki kadın, sadece çocuk doğuran ve onlara annelik yapan bir kadın olarak görülürdü. Erkeklerin bedensel zevkleri için başka kadınlara, hatta hem cinslerine yönelmeleri çok doğal karşılanıyordu.

Özellikle (MÖ.) 6.yüzyılda kadın bedeninin ticari bir meta olarak görülmesi sonunda , Atinalı yasa yapıcı Solon (640-558) ilk genelevleri açmak zorunda kalmıştı. Dikterion adı verilen bu evler, devlete aitti ve her evde görevli memurlar işleri düzenler, gelirler de, Porniketos adı altında devlet kasasına aktarılırdı.

Porneler, yani fahişeler, kendi içlerinde sınıflara ayrılmışlardı. 

En alttaki kadınlara Dikteriades adı veriliyordu ; bunlar en alt sınıftaki erkeklere hizmet ederlerdi. bu kadınlar, belli bir giysi giyer, güneş batmadan sokağa çıkamaz ve kentten izinsiz ayrılamazdı. Dikteriadesler, özellikle ailesinin terk ettiği ya da korsanların kaçırarak Akdeniz pazarlarında sattıkları çocuklar arasından seçilerek yetiştirilirdi.

Orta sınıf fahişelere Auletrides adı verilirken ; bu sınıftaki kadınlar elden ele dolaşmalarından dolayı halk arasında "Zarlar" olarak anılırdı.

Yüksek tabakaya hizmet eden kadınlara da , Hetaira adı verilmişti. Bu kadınlar bilim, felsefe, müzik, tarih, edebiyat ve sanat konularında eğitilmişlerdi. 

Ünlü yontucu Praksiteles'in sevgilisi Phryne'nin "Knidoslu Afrodit Yontusu"na modellik yaptığı söylenir. Büyük İskender'in sevgilisi Thais, onun ölümünden sonra Ptolemaios I ile evlenerek Mısır Kraliçesi olmuştur. Bu iki kadın da ,gerçek Hetaira'dırlar.

Aspasia da kimi kişilerce haksız olarak hetairalar içinde sayılmıştır. Hetairalar, genellikle para almazlar, sevgililerinden armağan kabul ederlerdi. Ancak Atinalı Europa gibi bir Drahmiye birlikte olanlar da çıkmıştır. Ayrıca Hetairaların aşıklarına pek seyrek bağlı kaldıkları, esas düşüncelerinin para kazanmak olduğu yazdığı söylenir: " Neden uzun mektuplar yazarak canımı sıkıyorsun? Yazdıkların bana vız gelir. Benim istediğim elli Drahmi'dir. Beni seviyorsan parayı ver, yok paran kıymetliyse beni rahat bırak".

Atina'da yine Solon'un sınıflamasına göre özgür vatandaşlar gelirlerine göre dört sınıfa ayrılmıştı:

Pentekosioimedimnoi (beşyüz kile insanlar) adı verilen aristokratlar birinci sınıfı oluştururdu. Bunlar savaşta paralı askerlerin giderlerinden , tahkimatlardan ve gemilerin sağlanmasından sorumluydu.

Savaşta süvarileri oluşturan Hippeisler, ikinci sınıf soylulardı.

Üçüncü sınıfta ,Zeugitler adı verilen çiftçiler, zanaatkarlar yer alırdı. Bunlar da , savaşta Hoplitleri, yani piyadeleri oluşturuyordu.

Dördüncü sınıftaki Thetler, yani mülksüz özgür ücretli işçiler ise ,savaş gemilerinde genellikle kürekçilik yapıyordu.

Tüm bunların dışında yer alan Meteikoslar yani Atina'ya dışarıdan gelen yabancılar, köleler vatandaş sayılmıyorlar, halk meclisine bile giremiyorlardı. Genellikle ticaret ve santla uğraştıkları için oldukça zenginleşen Meteikoslar, ender durumlarda altı bin oyla vatandaş sayılsalar bile, yine de kimi haklardan yoksun tutuluyorlardı.

Durumu daha kötü olan köleler ise, aile köleleri, işlik/madenlerde çalışan köleler ve "iş makinesi" gibi kullanılan devlet köleleri olmak üzere belli başlı üç sınıfa ayrılmıştı. Köleler ancak özgürlüklerini elde ettiklerinde bir parça insan yerine konuluyordu. Ancak bu tip kölelerin içinde çok zenginleşerek fakir düşen efendilerine yardım edenler de çıkmıştır.

Perikles'in 451 yılında çıkardığı "Vatandaşlık Yasasına" göre yabancıların Atinalı vatandaşlarla evlenme izinleri yoktu. Böyle evlilikten doğan çocuklar vatandaş sayılmıyordu. 

Bu durumda, Aspasia'nın Atinalı özgür bir vatandaşla evlenmesi olanaksız gibiydi, Çünkü o, Metoika adı verilen yıllık altı ila on iki Drahmi arasındaki bir parayı kelle vergisi olarak ödeyip, Atina'da oturan bir Meteikos sayılıyordu. Taşınmaz mal edinmesi de olanaksızdı. O halde bir şeyler yapmalıydı.....





MİLETOSLU ASPASİA - A.SEMİH TULAY
Remzi kitapevi

Bundan 2500 yıl önce Ege Denizi'nin iki yakasında yaşayan ve geceleri "erimiş gün ışığı"yla aydınlanan insanların, aynı zamanda hırsları, kaygıları, sevinçleri, umutları ve büyük aşkları da vardı kuşkusuz.

Her iki yakada, o dönemde dünya tarihine damgasını vuracak olayların yanı sıra özellikle Miletoslu Aspasia ile Atina'nın güçlü lideri Perikles arasında büyük bir aşk yaşandı. Bu aşk, karşıtlarının her fırsatta onları çekiştirmelerine neden oldu. Tüm engellemelere iftiralara karşın ne Aspasia ne de Perikles ödün vermeden sevgilerine sonuna kadar sahip çıktılar. 

A.Semih Tulay, Miletoslu Aspasia'da bu kararlı ve onurlu duruşun öyküsünü anlatıyor.
(arka kapak)

A.Semih Tulay Afrodisias, Milet müze müdürlüğü yapmıştır.
Öyküde kullanılan özel adlar (Semira dışında) gerçek tarihi, mitolojik kişiliklere ve yer adlarına ilişkin olup, özgün biçimleriyle yazılmıştır.


İyi Okumalar
SB


***





22 Mayıs 2012 Salı

BARIŞI TAŞIYAN VAPUR " KURTULUŞ " VE YUNANİSTAN









2. DÜNYA SAVAŞINDA YUNANİSTAN BÜYÜK AÇLIK
ÇEKERKEN ,YARDIMDA BULUNMUŞTU.


İkinci Dünya Savaşı, Avrupa'nın içlerinde bütün şiddeti ile sürerken, Yunanistan ekonomik sıkıntılar içindeydi. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Anadolu topraklarında yaşanan macera, ülkeyi fazlasıyla yıpratmıştı. Savaş sonrasında Türkiye ile yapılan mübadele de, ülkedeki dengeleri altüst etmişti.


Bu durumda, yaşanan savaşta tarafsız kalmak, Yunanistan için hayati önem taşıyordu. Ancak Naziler, Ege ve Akdeniz'de stratejik önemi olan bu küçük ülkenin bağımsız kalmasına, daha fazla izin vermeyecekti. 28 Ekim 1940'da Italya, Yunanistan'a bir nota vererek ülkeyi işgal edeceklerini bildirdi. Koşulların güçlüğüne rağmen Yunanistan, Arnavutluk sınırında işgale karşı topyekün bir direniş başlattı. Mussolini'nin her saldırısı şiddetle geri püskürtülüyor, Italyan ordusu her geçen gün güç kaybediyordu.


Bu durum Hitler'i çileden çıkarmıştı. Mussolini ile yaptıkları planlara göre, o ordusunu Rus sınırına yığarken, Yunanistan Italyanlar tarafından işgal edilecekti. Böylece yardım yolları tamamen tıkanan Rusya'ya 1940 baharında saldırı başlayacak ve operasyon kış gelmeden tamamlanacaktı.


Hitler, Italyanların bu başarısızlığına sadece 6 ay dayanabildi. 6 Nisan 1941'de iyi donanımlı Alman orduları saldırıya geçti ve sadece 20 gün içinde Yunanistan Naziler tarafından işgal edildi.


27 Nisan 1941'de işgal tamamlanmış, Türkiye sınırına yakın bölgeler ve Ege'nin girişinde yer alan Girit Adası, Almanların hakimiyetine girerken; küçük adalar ve anakara, kaığt üzerinde Italyanlara verilmişti. Yönetim, General Tsolakoğlu baskanlığında kurulan, kukla bir hükümete bırakılıyordu.



BÜYÜK AÇLIK

Yunanistan'ın Naziler tarafından işgalinin asıl yıpratıcı etkisi, ülkenin yiyecek stoklarının yağmalanması ile başladı. Hitler, yüzyıllardır topraklarında yetişen ürünler ihtiyacını karşılamaya yetmediği için gıda ithalatı yapan Yunanistan halkının kısıtlı yiyeceğine, Rusya sınırındaki ordularını beslemek için el koymuştu.


Atinalılar, parasını ödeyerek dahi, yiyecek bulmakta zorlanmaya başlamıştı. Taşradan Atina'ya yiyecek taşınması, savaş sırasında demiryolları tahrip edildiği için durmuştu. Denizden de sevkiyat yapılamıyordu çünkü batırılan gemilerin enkazları tehlike yaratır durumdaydı. Ayrıca savaş sırasında dökülen deniz mayınları birçok bölgeye sefer yapmayı olanaksız kılıyordu.


Eldeki kısıtlı gıdanın dağıtımı karneye bağlanmıştı. Ancak bu karnelerle dağıtılan yiyecek sembolik miktardaydı. Normal bir insanın günlük tüketmesi gereken 1200 kalori iken ve asgari yaşam için 900 kalori gerekirken, devlet, karneler karşılığında ayda sadece 300 kalorilik yiyecek tahsis ediyordu. Karaborsa yaygınlaşmıştı.


Özellikle yoksul mahallelerde açlık öylesine büyüktü ki, halk, at, eşek hatta kedi, köpek eti yiyordu. 1941 sonbaharında açlıktan ilk ölümler başladı.


Bugün Yunanistan'da, açlık nedeniyle 2. Dünya Savaşı boyunca ölenlere ilişkin sayılar tartışmalıdır. BBC, 500.000 kişinin öldüğünü söylerken, Kızıl Haç bu sayıyı 250.000 kişi olarak açıklamaktadır. Ancak, Yunanlı tarihçiler bu rakamların politik kaygılar taşıdığını belirtmekte ve gerçek ölü sayısının 70.000 kişi civarında olduğunu vurgulamaktadır.



YUNANİSTAN'A YARDIM

İşgalin başladığı ilk günden itibaren Atina halkının tek umudu, dışarıdan ulaşacak bir yardımdı. Bu yardım için düşünülen ilk ülke, o zamanlar tarafsız bir konumda olan komşu Türkiye oldu.


Ancak o günlerde Türkiye'de de kıtlık yaşanıyordu. Tarımda çalışabilecek nüfusun büyük bölümü savaşın başlarında askere alınmış, yiyecek stokları, olası bir savaş ihtimaline karşı, orduyu beslemek üzere ayrılmış ve seferberlik ilan edilmişti.


Buna rağmen Türk basını, komşu ülkede yaşanan büyük açlığa duyarlı davranıyor, gelen haberleri kamuoyuna titizlikle yansıtıyordu. Türk halkı da konuya aynı duyarlılıkta yaklaşıyor, kısıtlı imkanlarına rağmen, komşu ülkeye yardım etmek için elinden geleni yapmak istiyordu.


Sonunda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 yıl önce topraklarından attığı düşman ordusunun halkına yardım etmek için alınan karara imza attı. Yunanistan'a dostluk elini uzatan ilk ülke Türkiye olacak, Kızılay bu işe aracılık edecekti. Türk Hükümeti, savaşın sonuna kadar, Yunanistan'a 50.000 ton gıdayı göndermeyi taahhüt etmişti.


Kampanya, Kızılay tarafından yürütülecekti ancak Gümrük Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı temsilcilerinden oluşturulan bir komisyonun, gönderilecek malzemenin içeriğini onaylaması uygun görülmüştü. Kampanyaya İngiliz Kızıl haçı ve Amerika'da yaşayan Rumların kurduğu dernekler de maddi destek verecekti.


Kısıtlı imkanlara rağmen, kampanya yurt çapında büyük ilgi gördü. Yardım yapmak isteyenler bu taleplerini komisyona bildiriyor, onaylanan yardımlar, uluslararası Kızılhaç kurallarına göre paketlenerek yolculuğa hazırlanıyordu.


Devletin elinde bu yardımları taşıyabilecek kapasitede bir gemi bulunmadığından, Kızılay, yardımları taşımak için özel sektörün elindeki vapurlar arasından, kış aylarında açık deniz seyrine dayanabilecek durumda olanları tespit etti.


Sonunda Tavilzade Biraderler şirketinin elindeki 2400 tonluk kuru yük gemisi uygun bulundu. 1882 yılı yapımı gemi, ilginç bir rastlantı sonucu 19 yıl önce Yunanistan ile yaşanan savaşla aynı adı taşımaktaydı: KURTULUŞ


Kurtuluş Vapuru, dört tarafına Kızılay amblemleri konularak sefere hazırlandı. Bu amblemler Kurtuluş'u, seyir esnasında savaş uçakları ve denizaltılar tarafından saldırıya uğramaktan koruyacaktı. Kurtuluş Vapuru'nun izleyeceği rotanın belirlenmesi de başka bir sorundu. Savaş öncesinde Ege'den geçen ticaret rotalarına, işgal sırasında dökülen mayınlar, seyir için büyük tehlike oluşturuyordu. Bu nedenle vapurun her seferi için Yunan, Alman, İtalyan ve İngiliz hükümetleri ile yazışmalar yapılıyor, Kurtuluş'un rotası için onay alınıyordu.


İlk seferi için 13 Ekim 1941'de, Karaköy rıhtımından yola çıkan Kurtuluş Vapuru mürettebatı, durumun dehşetini daha Pire Limanı'na girerken fark etmişti. Limanın içi, bombalanma sırasında burada bulunan gemiler batırıldığından bir gemi mezarlığını andırıyordu. Kurtuluş, batıkların arasından güçlükle kıyıya yanaştı. Vapurun yiyecek getireceği haberini alan binlerce Atinalı, saatlerdir onun gelişini bekliyordu.


Yardımlar, Kızılhaç tarafından, hastanelerden başlamak üzere, önceden belirlenmiş listeye göre dağıtıldı. Bu çalışmalara refakat eden Alman ve İtalyan askerleri ise, Türk delegeleri ve Kızılhaç görevlilerine nazik davranıyordu.


Mürettebat gördüğü manzaradan o kadar etkilenmişti ki dönüş için kumanya olarak ayırdıkları yiyecekleri limana bıraktılar.


Kurtuluş Vapuru, Pire Limanı'na her biri diğerinden daha acılı öykülerin yaşandığı üç sefer daha yaptı ve Şubat 1942'ye kadar bu 4 seferde yaklaşık 7.100 ton gıdayı Yunan halkına ulaştırdı. Bu yardımlar, elbette sorunun çözümü için yeterli değildi. Ancak Yunan halkı, efsaneye dönüşen Kurtuluş Vapuru sayesinde, umutla beklemeyi ve gelen yardımları paylaşmayı öğrendi.


Kurtuluş Vapuru, 20 Şubat 1942'de saat 9.15'de Marmara Adası'nın kuzey kayalıklarında, yaklaşık 2000 ton gıda ile sulara gömüldü. Kurtuluş'un 36 kişilik mürettebatı kazadan sağ kurtulmayı başardı.


Kurtuluş Vapuru'nun öyküsü herkesin büyük ilgisini çekmişti. Olay, belgesel yapılmalıydı.Araştırmalar sonuç vermişti, tüm gazeteler Yunanistan'a yapılan yardım çalışmalarına geniş yer ayırmış, vapurun her seferi, büyük ilgi görmüştü.


Ancak , döneme ait resmi kayıtların büyük bölümü imha edilmiş ve yardım çalışmalarını organize eden Kızılay'ın arşivlerinde dahi Kurtuluş'a ait belge bulunmadığı tespit edildi.


Üstelik batığın bulunduğu yer, hiçbir resmi kaynakta geçmiyor, eldeki Lloyd kaydı gazete arşivlerindeki bilgilerle çelişiyordu. Yunanistan'da da durum farklı değildi. Kurtuluş Vapuru'nun seferleri sırasında ülke işgal altında olduğundan, döneme ait yazılı kaynaklara ulaşmak mümkün değildi.


Ankara, İstanbul ve Atina'da gazete arşivleri, kütüphaneler ve resmi kaynaklar arasında yaklaşık bir yıl süren bu çalışma, Kurtuluş Vapuru hakkındaki detaylı bilgilere ulaşmalarını sağladı. Marmara Adası'nın yaşlı balıkçıları, Kurtuluş adlı bir geminin kuzey kayalıklarında battığını hatırlıyordu. Anlatılanlar, gazete arşivlerindeki batış öyküsünü doğrular nitelikteydi.


Atina'da 2. Dünya Savaşı'nı yaşayanların tümü Kurtuluş'u hatırlıyordu. Belgeselin çekimleri sırasında röportaj yaptılan herkes, konuşmasını, Yunanistan ve Türkiye arasındaki gerginliğin anlamsızlığını vurgulayarak bitiriyordu.


Yunanistan'da görüşülen canlı tanıkların tamamı, Kurtuluş'un Alman mayını ya da denizaltı tarafından batırıldığı kanısındaydı. Lakin belgeselin çalışmaları sırasında ,öykünün Türkiye'deki kahramanlarının hayata veda etmiş olması, çekim ekibini üzmüştü.


Tarihçi Georgeos Margaritis'in söyledikleri Kurtuluş efsanesini aydınlatıyordu: "Kurtuluş, Şubat 1942'ye kadar Yunanistan'ın en zor dönemlerinde yaptığı seferlerle Yunan halkı için umudun sembolü oldu. O battıktan sonra da Türkiye'den gemiler geldi ancak bütün o gemilerin adı Kurtuluş olarak kaldı.



Erdoğan Okuş anısına
Erhan Cerrahoğlu (Yapımcı - Yönetmen)
25 kişilik Demo Production ekibi tarafından 2 yıllık çalışma ile belgesel haline getirilen yapım 2006 da gösterime girdi.
anasayfası için tıklayın



Belgesel'den 

















Ermeni Sorunu ,Armenian Question, Der Armenier Konflikt / 
Yunan Sorunu, Greek Question  e-kitaplar












TÜRKLER , KOMŞULARININ HAİNLİKLERİNE MAARUZ KALMIŞ OLSA DA 
HER ZAMAN İÇİN YARDIM ELİNİ UZATMIŞTIR. 
ÇÜNKÜ , BİZ TÜRKLER KİN İLE BESLENMİYORUZ...! 
GELECEĞE "BARIŞ İÇİNDE" BAKABİLMEK İÇİN , AF ETMEK GEREK, AMA UNUTMADAN !


SB.



























ANADOLU'YA SIĞINAN YUNANLILAR









II. DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA ANADOLU
SAHİLLERİNE SIĞINAN YUNANLI SİVİL MÜLTECİLER


II. Dünya Savaşı pek çok ülkeyi, değişen derecelerde, etkilemiştir. Şüphesiz en çok etkilenenler de savaşın tarafı olan ülkeler olmuştur. Bu ülkelerden biri olan Yunanistan, savaşın ve işgalin beraberinde getirdiği sefalet ve ölümle yüzleşmek zorunda kalmış, bu nedenle de çok sayıda Yunanlı asker ve sivil, Türk topraklarına iltica etmiştir. 


II. Dünya Savaşı yıllarında Anadolu sahillerine sığınan Yunanlı sivil mültecileri konu edinen bu çalışmayla, Yunanlı sivil mültecilerin neden, ne zaman, nerelere ve ne kadar iltica ettiği  sorularının aranan cevapları tespit edilmeye çalışılmıştır.  Yunanistan’ın Alman ve İtalyanlar tarafından işgalinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle 1941-1945 yılları arasında 30.000’nin üzerinde Yunanlı sivil mültecinin Batı Anadolu, kısmen de Akdeniz sahillerine sığındığı görülmüştür. 


Ayrıca Türk Hükûmeti’nin mültecilere karşı tutumu ile sığınmacıların akıbetleri de tespit edilmeye çalışılarak, Türk-Yunan ilişkilerinin pek bilinmeyen ya da üzerinde fazlaca durulmadığı anlaşılan insani boyutuna da katkı sağlanması hedeflenmiştir.


Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür. Yakın dönem Türk-Yunan ilişkileri değerlendirilirken Türk Hükûmeti’nin yirmi yıl önce ülkesine işgalci bir güç olarak gelen bir halka, işgalle yüzleşmek durumunda kaldığında, tüm yaşananlara rağmen yardım elini uzatması; sözde Ermeni iddialarından esinlenerek Türk karşıtlığı üzerinden politik yaklaşımlar geliştiren bazı Yunan siyasetçi ve akademisyenlerinin aynı zamanda iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesinden yana olanların ya da öyle oldukları zannı bırakanların, mutlaka göz önünde bulundurulmaları gereken bir gerçek olarak durmaktadır.


Serdar SARISIR- TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI DERGİSİ 





*****



ASYA MİNÖR...YENİDEN


İkinci Dünya Savaşı akıllarda gaz odaları, katliamlar, Türkiye’de de yokluk ve ekmek karneleri ile yer etti. Ancak bu savaşın Türkiye ve Yunanistan’ı ilgilendiren ortak bir yönü de oldu. Yunanistan Almanya tarafından işgal edildiğinde, başlıca üç nedenle Yunanlılar ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. Siviller açlık nedeni ile, askerler Mısır’daki sürgün hükümetinin hizmetinde görev yapmak için, direnişçiler ise mücadelelerini ana karada sürdürebilmek için adalardan kaçtılar. 60 binden fazla Yunanlı o dönemde Anadolu’ya kaçtı. 


“Asya Minor... Yeniden” belgeseli, Kostas Demerci’nin anılarından ve oğlu Nikos Demerci’nin ağzından o günleri anlatıyor. 


"Aramızda bir durum değerlendirme toplantısı yaptık ve çoğunluk Anadolu’ya gitmeye karar verdi. Çünkü artık bizler için Samos’ta hayat gittikçe zorlaşıyordu, Samos dağları direnişçilerle dolmuştu. Buralarda barınmak zordu ve bizim de o koşullarda yaşamak için yaşımız oldukça ileriydi. "  Kostas Demerci -1941 


"Sandalı, gerillaları ve silahlı Yunanlıları görünce çok etkilendim. Bindik kayığa. Çok güzel, sakin bir geceydi. Gece boyunca kürek çekerek Küçük Asya’ya geçtik..."  Nikos Demerci-2007 



Yönetmenliğini Tahsin İşbilen’in yaptığı bu film ,geçmişte bu iki halk arasında yaşanmış olan dayanışma örneklerinden birini, geleceğe ilişkin umutları yeşertmesi için ,hatırlatmayı deneyen bir barış filmidir . (maalesef belgeseli bulmak çok zor !)




*****


Bir de işin başka bir boyutu var...

ABD Dizisinde Türklere Ağır İtham!


ABD'de HBO kanalındaki Spielberg ve Tom Hanks ortak yapımı 'The Pacific' isimli dizide, 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusunun Pasifik cephesinde görevli Amerikan askerlerinin hikayesi konu ediliyor. 14 Mart' 2010 da Amerika'da yayınlanmaya başlayan 200 milyon dolarlık rekor bütçeye sahip dizinin 3. bölümünde ise 1922 yılında İzmir'in 3 yıl süren Yunan işgalinden kurtuluşu sırasında Türklerle ilgili asılsız suçlamalar yer alıyor.


Dizide Japon askerlerine karşı Pasifik'in Guadal Canal bölgesinde savaşan Amerikan deniz piyadeleri, 1943 yılında çatışmaların ardından gemilerle Avustralya'nın Melbourne kentine getiriliyor. Dizinin ana karakterlerinden olan Bob isimli Amerikalı asker burada tanıştığı Yunan asıllı bir kızın ailesinin evine gidiyor. Ailesiyle yemekte sohbet eden Amerikalı asker, kızın ailesine Yunanistan'dan Avustralya'ya neden geldiklerini soruyor. Kızın annesi İzmir'den geldiklerini söyleyince Amerikalı asker Bob, İzmir'in Türkler tarafından alındığını söylüyor.


Bu diyalogun ardından Yunanlı anne Kurtuluş Savaşı'nda İzmir'in Türk ordusu tarafından kurtarılması hakkında çirkin ithamlarda bulunuyor. Dizide İzmir'in Türkler tarafından yakıp yıkıldığı iddia edilen sahnede Yunanlı anne, "Türkler 1922'de girip yakıp yıktılar. Her şey gitti. Hayatta kaldıysan annem ve benim gibi kaçardın. Ama biz rıhtıma kadar gidebildik. Sonra bir gemiye yüzdük. Kaptan bizi gemisine aldı ve Pire'ye kadar götürdü. Hayatlarımızı kurtardı. Ama evimiz gitmişti. Ne yapacaktık? Buraya geldik" şeklinde konuşuyor.


Dizide Türk askerinin Yunan işgalinde bulunan İzmir'i kurtarmasının çarpık bir dille anlatılması dizinin yayınlandığı internet sitelerinde de Türk izleyicilerin tepkilerine yol açmıştı.






***




BİR YANDA GERÇEKLER....
Kİ KİMSEYE ANLATILMIYOR, SÖYLENMİYOR, YENİ NESİL BİLMİYOR.

ÖBÜR YANDA İTHAMLARLA YALANLAR...
HER KİTAP ,DİZİ VE FİLME KONU OLUYOR VE NESİLLER BU TARİHSEL YALANLARLA BÜYÜYOR.

ARTIK SAVAŞLAR BÖYLE PSİKOLOJİK BASKILARLA KAZANILIYOR. 

TC.DEVLETİNİ YÖNETEN DÖNEM HÜKÜMETLERİN VE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARIN DA BU TİP İTHAMLARDA BULUNANLARA GEREKLİ CEVABI VERMESİ HALKIMIZIN EN TABİİ ARZUSUDUR.!

100 YIL SONRA DA BAŞINI DİK TUTMAK VE HAKLILIĞINI GÖSTERMEK İSTİYORSAN, DAİMA GERÇEKLER İÇİN MÜCADELE ET. 

BAZEN GERÇEKLER ACITSA BİLE..!

SAYGILARIMLA,

SB.


***