Translate

Nükleer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nükleer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2012 Çarşamba

KİMYASAL SİLAHLAR VE I.DÜNYA SAVAŞI İLE ÇANAKKALE


1.DÜNYA SAVAŞINDA HER YERDE , ZEHİRLİ GAZLARI İLK KEZ ALMANLARIN KULLANDIĞINDAN  BAHSEDERLER.

ATATÜRK DIŞINDA KİMSE İNGİLİZLERİN ÇANAKKALE'DE KULLANDIĞI ZEHİRLİ GAZLARDAN BAHSETMEZ..!  


......Mustafa Kemal 8 Ağustos 1915'te Anafartalar Grubu Kumandanı oluyor. İşte bu savaşlar  esnasında bir gün subaylar ve askerler arasında şu havadis yayılıyor: 

''Düşmanlar zehirli gaz  kullanacakmış.'' 

1. Cihan Savaşı'nda bu en korkunç maneviyat bozucu bir haber niteliğindedir. Mustafa Kemal diyor ki: 

''Ben düşündüm, buna karşı koyacak herhangi bir tedbire ve vasıtaya  o zaman Türk ordusu malik değildi. Derhal şu fikri ileri sürdüm. Düşman zehirli gazı kullansa  da bize tesir etmez, çünkü onlar deniz kenarındaki düzlük ovada, biz ise daha yükseklerdeyiz. Bu haber ordu birlikleri arasında yayıldı. Hakikaten düşman ufak bir deneme yaptı ise de, o  sırada rüzgâr istikametinin değişmesi de bize yardım ederek, bu gaz belasından kurtulmuş olduk, böylece de erlerimizin maneviyatı, bize inançları kuvvetlendi.'' .......

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN 
KARLSBAD ANILARINDAN (pdf) - Afet İnan 


***
İNGİLİZ GAZ BOMBASI -1915
KİMYASAL SİLAHLAR 

Kimyasal silahlar insan sağlığına ağır zararlar veren yada ölümüne yol açan genellikle zararlı bileşiklerdir. Genellikle askeri amaçlarla kullanılan bu bileşikler sinir sisteminin felç olmasına (sinir gazları); geçici körlük, sağırlık, felç yada kusmaya; deride, gözlerde ağır yanıklara ya da  solunum güçlüğüne yol açar. Düşmandan saklanmak yada düşmanı aşırtmak amacıyla kullanılan sis ve yangın bombaları ile düşmanın yerini saptamak amacıyla kullanılan kimyasal yaprak dökücüler ve ot dökücülerde kimyasal silah olarak kabul edilir.  

Kimyasal silahların kullanımı, bunları yasaklayan Lahey Konferansları kararlarına karşın, ilk olarak Birinci Dünya Savaşında önem kazanmıştır. 1915 -18 arasında Almanların ard arda geliştirdikleri zehirli gazlar kısa bir süre içinde itilaf devletlerince de yapılıp kullanılmaya başlamıştır. Ocak 1915’de Almanlar, ilk kez Polonya'da Ruslar'a karşı kullandıkları klor gazı ile başarılı olmamışlar ama 22 Nisan’da Flandrea ‘da İngiliz ve Fransızlara karşı aynı gazı kullandıklarında beklentilerinin ötesinde bir taktik zafer kazanmışlardır. 
I.DÜNYA SAVAŞI BATI CEPHESİ İLK KLOR SALDIRISI ALMAN HATLARI GERİSİNDEN
Bunun üzerine İtilaf devletleri de bir yandan koruyucu aygıtlar ve gaz maskeleri geliştirirken bir yandanda klor gazı üretmişlerdir. Almanlar’ın öldürücü bir gaz olan Fosgen’i ve toplarla atılan gaz mermilerini ortaya çıkarmasından bir süre sonra İtilaf devletleri de aynı silahları geliştirmiş ve gaz maskelerini daha üstün bir hale getirmişlerdir. 1917’de Almanlar son derece zehirli bir gaz olan hardal gazını İngilizlere karşı kullanmış ve binlerce insanın ölümüne neden olmuştur. 1918’de her iki taraf da bu zehirli maddeyi büyük ölçüde kullanmışlardır.

İki savaş arası dönemde milletler cemiyeti öncülüğünde gerçekleştirilen Cenevre Protokolüyle (1925 ) bu konuda daha kapsamlı yasaklar getirilmiştir. Ne var ki 2. Dünya Savaşı sırasında yeni kimyasal silahlar hava bombardımanı gibi yeni uygulama yolları  geliştirilerek yaygın biçimde kullanılmıştır. Bu savaşta iki taraf da büyük ölçüde koruyucu aygıt üretmiştir.


***

BİYOLOJİK VE KİMYASAL SİLAHLAR KRONOLOJİSİ

ANTİK ÇAĞ
M.Ö. 600: Aktif dienoller cinsi kimyasallar içeren Helleborus bitkisi köklerinin Kirrha kuşatması sırasında Atinalı diktatör Solon tarafından içme suyunun kirletilmesinde kullanılması.

M.Ö. 431-404: Peloponnesos Savaşı'nda Spartalılar tarafından sülfür ve yanmış ziftin kullanılması.

M.Ö. 190: Kartaca İmparatoru Han-nibal'in Bergamalıların gemilerine yılan zehri içeren kil yığınları fırlatması.

M.Ö. 200: Kartacalılar'ın, bugün, içerisinde birtakım alkaloidler içerdiği bilinen "kankurutan" (Mandrake) bitkisinin köklerini düşmanlarını uyuşturmak için şaraplara katmaları.

ORTA ÇAĞ
M.S. 960-1279: Çinliler tarafından arsenik buharının kullanılması.

M.S. 1155: Romalılar tarafından kadavralarla düşman içme sularının kontaminasyonu.

M.S. 1346-1347: Moğollar'ın Cenevizliler'e veba mikrobu taşıyan kadavraları mancınıkla fırlatması; Avrupa'daki veba salgınının, bu saldırıdan sonra ortaya çıktığına inanılmaktadır.

M.S. 1570: Avusturyalı Şövalye Voit VVulff von Senftenberg, Belgrad savunması sırasında Türkler'e karşı arsenik dumanı kullandıklarını rapor etmiştir.

M.S. 1710: Ruslar'ın biyolojik silah olarak kullanılmak üzere veba mikroplu kadavraları isveç yakınlarında yığınak halinde depolamaları.

MODERN ZAMANLAR

1914: Fransız kuvvetlerince tahriş edici etkili "Etilbromoasetaf'ın ilk kullanımı.

1914: Hapşırtma ve öksürtme ajanı olan "o-dianizin klorosülfonat" maddesinin Alman kuvvetlerince ilk ve (şimdiye kadar ki) tek kullanımı.

1914: Alman kuvvetlerince akciğer hasar etkili klor gazının kullanımı. Bu olay, daha ölümcül etkili kimyasal silahların kullanımını hızlandırmış ve klor gazının kitle imha silahı olarak sınıflandırılmasına neden olmuştur.

1915: İlk defa Almanlar tarafından akciğer hasarına neden olan "fosgen" kimyasalının kullanılması; Birinci Dünya Savaşı boyunca solunarak ölümlere neden olan kimyasal ajanlar "fosgen" ve "fosgen/klor" karışımları idi.
1916: Kanı zehirleyici ve öldürücü etkiye sahip hidrojen siyanür (HCN) ve "Siyonojenklorür"ün ilk kez Fransızlar tarafından kullanımı; HCN maddesini kısa bir süre sonra ingiltere ve Rusya da kullanmıştır.

1917: Cilt ve deri yoluyla harabiye-te neden olan kimyasal madde "Bis-2-kloroetil sülfit"in (sülfür mustard) ilk defa Alman kuvvetlerince kullanılması; bu maddeler, hem akciğer hem de cilt ve deri harabiyetine neden olan ilk kullanılan kimyasal madde olması bakımından önemlidir. Almanlar'dan sonra Fransız ve ingilizler de aynı kimyasalı kullanmışlardır. 0 zamanlar, askerler bu tür saldırılara karşı gaz maskesi kullanıyorlardı, fakat vücutları koruma altında olmadığı için oldukça fazla sayıda deri ve cilt harabiyeti vakası ortaya çıkmıştır.

1918: Amerika'nın resmi olarak kimyasal silah yapımını başlatması.

1935: İtalyanlar'ın Etiyopya'da göz yaşartıcı gaz ve hardal gazı kullanması.

1937: Japonya bu tarihte savunma amaçlı biyolojik silahlar programını başlattı. Bu program kapsamında yapılan denemelerde 10 bine yakın suçlu kobay olarak kullanıldı.

1939: Japonlar'ın Moğolistan sınırındaki Sovyet sularını tifo bakterisi ile kontamine etmesi; bazı kaynaklarda bu olay Japonlar tarafından biyolojik silahların ilk defa kullanıldığı olay olarak geçmektedir.

1940: Japonlar tarafından Çin ve Mançurya'ya veba mikrobu taşıyan pirelerle dolu pirinç ve buğday atılması; bu olay kitle imha silahı olarak kullanımın yanı sıra bitki ve toprak örtüsünün tahribatını da kapsayan ilk biyolojik silah saldırışıdır.

1942: Amerika'nın savunma amaçlı biyolojik silahlar programını başlatması.

1942: Nazilerin gaz odalarında toplu ölümler için HCN (zyklonB) gazı kullanması.

1963-1967: Mısır'ın Yemen'e karşı fosgen ve hardal gazı içeren kimyasal silahları kullanması.

1961-1970: ABD'nin birçok kimyasal silahı Vietnam'da kullanması.

1979: Sovyetler Birliği'ndeki Sverd-lousk şehrinde aniden şarbon vakasının ortaya çıkması; 1992 yılında dönemin Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin, bu vakanın Sovyet Askeri Mikrobiyoloji Servisi'nden kaza sonucu şarbon sporlarının salıverilmesiyle ortaya çıktığını söyledi.

1983-1988: Irak'ın İran'a karşı, tabun, sarin, HCN gibi kimyasal silahları kullanması.

1985-1991: Irak'ın savunma amaçlı biyolojik silah kapasitesini şarbon, Bo-tulium toksinleri ve aflatoksinleri içerecek şekilde artırması.

1987-1988: Sülfür hardal ve sarin gazı kullanılarak Irak'ın Halep'te gerçekleştirdiği saldırı.

1990 VE SONRASI

1990 ve sonrasında kimyasal ve biyolojik silahların askeri ve savunma amaçlı olarak kullanılmasının yerini farklı amaçlar doğrultusundaki terörist kullanımlar almıştır.

1990-1995: Japonya'da Matsumato ve Tokyo'daki terörist saldırılarında butilinal toksinler, şarbon mikrobu ve sarin gazı kullanımı.

2001: ABD ve Avrupa'da şarbon mikrobu ile kontamine edilmiş isimsiz mektuplar gönderilmesi.


Kaynak:
‘Bilimin ve teknolojinin karanlık yüzü: Kimyasal ve biyolojik silahlar’
Doç.Dr. Erol Akyılmaz
Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyokimya Bölümü

VE SONRASINDA


2006 - İSRAİL SAYDA'YI GÜNLERDİR BOMBALIYOR:
Paris Üniversitesi öğretim üyesi, Lübnanlı doktor Prof. Beşir Cham da şu sıralar CHS Hastanesi’nde gönüllü olarak çalışıyor. Prof. Cham, İsrail uçaklarının insanları kimyasal silah ile öldürdüğüne emin olduğunu söylüyor:
"Bu kez atılan bombalar daha önce de örneklerine rastladığımız fosfor içerikli kimyasal silahlardan farklı. Fosfor atıldığında vücutta parçalı yanık izleri olur. Ama burada farklı bir durum var. Herhangi bir bomba olsaydı vücudun tamamının kararması mümkün değildir. Çeşitli yanıklar olabilir, hatta ailenin bazı bireylerinin kurtulması bile mümkün olabilirdi, ancak bu aile 11 kişi ve tamamı aynı şekilde ölmüş. Bu kimyasal silah kullanımının kanıtıdır." ... "Sivil halk üzerindeki kitle katliamının yanı sıra, İsrail güçlerinin Gazze ve Lübnan'da uluslararası anlaşmalarla yasaklanmış, fosforlu yangın bombası ve vakum bombası gibi silahları kullandığı da rapor ediliyor." (BASIN: TEMMUZ 2006)


2012- İSRAİL,  KİMYASAL SİLAH KULLANDI İDDİASI
Gazze'deki Filistin yönetimi İsrail'in son yaptığı hava saldırısında 'kimyasal silah ve zehirli gaz' kullandığını iddia etti. 2 kişinin zehirli gaz nedeniyle öldüğü belirtilirken konuyla ilgili BM'den soruşturma talebinde bulunuldu. İsrail ordusu 'füze atılmasını' gerekçe göstererek 18 Haziran'da Gazze'ye hava saldırısı başlatmıştı.

Gazze'nin farklı bölgelerine düzenlenen saldırılarda 16 kişi öldü 73 kişi de yaralanmıştı. (BASIN HAZİRAN 2012)


***
The Battle of Loos, Philip Warner : 
İngiliz askerlerin hatıralarından kimyasal silah kullanımını anlatan Savaş Anıları kitabı. (25 Eylül 1915 yılının sonbaharında Alman hatları üzerinde Müttefik saldırısı)

***

2011 yılında Fransa, elinde bulunan ve I.Dünya Savaşı'ndan kalma klor,fosgen ve zehirli hardal gazı ihtiva eden topçu mermilerinin imhasını Astrium şirketine verdi. (basın )

Avustralya II.Dünya Savaşı'ndan kalma kimyasal silah deposunu imha etti.  Tedavülden düşmüş kimyasal silahların depoloması için  yapılmış olan depoda 140 adet hardal gazı ihtiva eden mühimmat buluyordu.
Hardal Gazı ,sülfür mustard olarakta isimlendirilir. I.Dünya Savaşı'ndan beri kullanılan gaz ölümcül değildir. Lakin ciltle teması ile belirtileri 2-24 saat arayla görülür. Ağrı,tahriş,gözlerde şişme ,sulanma, hapşırma,ses kısıklığı, sinüs ağrısı, solunum yolu kanlı ve akıntılı,sindirim sisteminden gelen ağrı,ishal, mide bulantısı ve kusma, kaşıntı ve ciltte kızarıklık ilk belirtilerindendir. (basın)

ACABA İMHA EDİLDİLER Mİ ?
YOKSA 3.DÜNYA ÜLKELERİNE Mİ SATILDI?
SATTIKTAN SONRA DA "ONLARDA KİMYASAL SİLAH VAR, BUNA İZİN VEREMEYİZ" Mİ DİYORLAR ?
GÜNAHLARI KENDİ BOYNUNA, LAKİN BUNLARDAN ETKİLENEN SADECE MASUMLAR OLUYOR...


İŞTE İKİYÜZLÜLÜK BUDUR. BİR YANDAN İMAL EDİP SATARLAR, DİĞER YANDAN "BARIŞ" İÇİN KOLLARI SIVARLAR.


Gözüm, kör değilsen, bunca mezarı gör;
Dünyayı saran yalan dolanları gör;
Krallar, padişahlar çürüyüp gitmiş:
Ela gözlerine kurt dolanları gör!

ÖMER HAYYAM

SB.

17 Aralık 2012 Pazartesi

TATAR TÜRKLERİ VE SOYKIRIM


Gizlenen Bir Atom Felaketi

Atom veya Nükleer kelimeleri nedense felaketi çağrıştırıyor… Bu sözcüklerle birlikte akla gelen atom bombası, atom enerjisi, nükleer reaktör, nükleer santral, nükleer silah gibi kavramlar da insanın gönlünde nahoş duyguların belirmesine neden oluyor…
En büyük atom felaketi olarak tarihe giren ilk vaka İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanmıştır. Amerika tarafından Japonya’nın Hiroşima şehrine 6 Ağustos 1945 tarihinde atılan ilk atom bombası, şehrin %90’ının yerle bir etmiş, 250 bin nüfuslu kentte 80 bin kişi yaşamını yetirmiştir. 3 gün aradan sonra 9 Ağustos 1945’te Amerikalılar ikinci atom bombasını Nagasaki şehrine atmıştır. Atom bombası patlaması sonucu 20 bin kişi hayatını kaybetmiş, 50 bin kişi de yaralanmıştır. Bu iki patlama sonunda toplam ölü sayısı 120 bin ve yaralı sayısı 165 bin olmuş, yaralıların yaklaşık 100 bini ileriki yıllarda ölmüştür. (Axis 2000: 246).

26 Nisan 1986 tarihinde Çernobil Reaktör kazası meydana gelmiştir. Dünya bu olayı 30 Nisan 1986’da öğrenmiştir. 1972 yılında Ukrayna’nın Kiev şehrinin 160 km. kuzeyinde kurulan Çernobil Nükleer Santralinde hatalı tasarım, deney yapmak için güvenlik sisteminin devre dışı bırakılması, peş peşe yapılan hatalar sonucunda dört reaktörden birisi patlamıştır. Patlama sonucu binlerce insanın radyasyona maruz kalması, ölmesi ve çevrede önemli düzeyde kirlenmeye yol açması tüm dünyada büyük bir tepki yaratmıştır. Bu patlamadan en çok etkilenen ülkelerin birisi Bulgaristan olsa dahi, Türkiye’de bu patlamanın izleri bugünlerde de kendini belli etmektedir. Kaza, radyasyon etkilerden kaynaklanan lösemi, radyodermit, sakat doğum, katarakt, kanser gibi birçok hastalığın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Rize İl Sağlık Müdürlüğü’nün resmi verilerine göre 2007 yılında Rize’de kanser teşhisi konan hasta sayısı 158 iken, 2010 yılında bu sayı 630’a ulaşmıştır. Kanser çeşitlerine göre yapılan istatistiklere göre 2008’de 145 olan hasta sayısı, 2009’da 246’ya yükselmiştir. Radyasyonun çevreye ve insanlara verdiği zarar daha yüzyıllar sürüp gidecek gibi gözükmektedir.

Dünyada Çernobil’den sonra ikinci büyük nükleer kaza Japonya’da yaşanan deprem ve tsunami sonucu meydana gelmiştir. 11 Mart 2011’de doğal afetten dolayı Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nin patlaması büyük zararlara yol açmış ve dünyanın gündemine oturmuştur. Bu patlamadan sonra Almanya başta olmak üzere birçok ülke nükleer enerjinin doğurduğu sonuçlara bakarak bu enerjiden yararlanmama kararı almışken, Türkiye 2012’de Mersin Akkuyu’da nükleer santral kurmak için Rusya ile anlaşma yapmıştır. Rusya ile bu konuda anlaşma yapmak başlı başına bir yanlıştır ki, eğer Rusya bu işi bilseydi Çernobil felaketi yaşanmazdı. Bir de Rusya’nın değil dünyadan, kendi halkından bile sakladığı bir nükleer felaket daha bulunmaktadır. Rusya gerçekleri gizlemek için elinden gelen tüm çabayı göstermektedir. Fakat mızrak çuvala sığmaz.

Yukarıda kronolojik bir şekilde sıralanan atom faciaları dışında bilinmeyen, daha doğrusu gizlenen büyük bir atom faciası daha bulunmaktadır. 29 Ekim 1957 tarihinde Ural’ın ötesinde bulunan “Mayak” atom tesisinde büyük bir patlama meydana gelmiştir. Bu vaka dünya kamuoyuna aktarılmamış, onun için konuyu bilen insanların sayısı da oldukça azdır. Tarihçi, yazar ve siyasetçi Fevziye Bayramova 1957’de yaşanan bu faciayı ilk kaleme alanlardandır. Bayramova facianın yaşandığı bölgede bizzat araştırmalarda bulunarak konu ile ilgili 2 kitap yazmıştır. 2005 yılında Kazan’da Rusça yayınlanan ilk kitabının adı “Yadernıy Arxipelag ili Atomnıy Genotsit Protiv Tatar” ( Nükleer Takımadası veya Tatarlara Karşı Atom Soykırımı). Bu kitap 2006 yılında Alman dilinde “Der Nukleare Archipel oder der atomare Genozid an der Tataren” adıyla Almanya’da yayınlanmış ve çevreciler tarafından büyük ilgi görmüştür. Bayramova’nın ikinci “Tatarskaya Karabolka – 50 Let v Obyatiyax Smerti” (Tatar Karabolak’ı – 50 Yıl Ölüm Kucağında) başlıklı kitabı Tatarca ve Rusça olarak 2007 yılında Kazan’da yayınlanmıştır. Kitabın 2012 yılının ilk aylarında Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği tarafından Türk okuyucularının beğenisine sunulması planlanmaktadır.


29.10.1957 tarihinde meydana gelen “Mayak” patlaması, 23 bin kilometre kare toprağı zehirlemiş, 270 bin kişinin ölümüne neden olmuştur. Patlamadan sonra 70 gün içerisinde “Mayak” civarında bulunan 42 yerleşim bölgesinden 12 bin kişi başka yerlere tahliye edilmiştir. Yaşadıkları yerleşim bölgesinde bulunan evler, eşyalar yakılmış, büyük ve küçükbaş hayvanlar imha edilip çukurlara gömülmüştür. Fakat ilginç olan şu ki, bölgede bulunan Möslim, Tatar Karabolak’ı, Ust-Bagaryak gibi Tatar köyleri tahliye edilmemiş, köylüler radyasyonlu topraklarda kaderi ile baş başa bırakılmıştır. Tahliye edilen Rus köylerindeki nükleer atıkları temizlemek işi de Tatar köyü sakinlerine kalmıştır. Köylüler asker gözetimi altında gece gündüz çalıştırılmıştır. Tatarların izini kaybettirmek için olsa gerek, Tatar köyleri haritadan da silinmiştir. Köyler haritada olmayınca ortada bir problem de kalmamıştır. Yani bu insanlar, devlet için yok sayılmış ve uzun yıllar atomun insan üzerindeki etkilerini araştırmak amaçlı denek olarak kullanılmıştır. Halk gerçekte ne olduğunu bilmemiş, çünkü bölge halkına atom patlaması hakkında hiçbir bilgi verilmemiştir. “Mayak” atom tesisindeki 1957 yılındaki patlama bir devlet sırrı olarak saklanmış ve bugün de konuyla ilgili bilgilere ulaşmak mümkün değildir. Nükleer tesiste, bu patlama dışında da onlarca patlama ve kaza meydana gelmiştir. 29.10.1957’deki nükleer patlamayı Çernobil’le karşılaştıran Bayramova şöyle demiştir: “Bilginlerin verdiği bilgilere göre, geçen yarım yüzyıl içerisinde “Mayak” tarafından 150 milyon Küriyum nükleer atık çevreye atılmış olup, bu sayı – 150 Çernobil anlamına gelmektedir. Demek ki, Tatar Karabolak’ı 150 Çernobil felaketini kendinde barındırmış, Çernobil’e oranla 150 kere daha fazla cefa çekmiş, ölmüştür. Bu yıllar içerisinde “Mayak” yalnız “Tatar Karabolak”ını değil, 267 000 kilometre kare toprağı nükleer atıkla zehirlemiş, civarda oturan 437 000 insan radyasyon hastalığına yakalanmıştır. Tüm bunlar resmi bilgilere dayanan rakamlardır.” (Bayramova 2007: 10-11) (Çev.R.K.). Tatar Karabolak köyü sakinleri ile yüz yüze görüşen Bayramova, kitabında onların ifadelerine de yer vermiştir. Bir zamanlar 3–4 bin nüfuslu bir köyde bugünlerde 400 kişi hayat sürmektedir. Hayat sürmekte demek yanlış, çünkü köylüler resmen sürünmekte, hastalıkla mücadele etmektedir. Devlet onlara yardım elini uzatmamıştır. Tatar Karabolak köyü sakinlerinin %95’ı hastadır. Bu hastaların büyük çoğunluğu başta kanser olmak üzere tansiyon, şeker, kemik erimesi gibi hastalıklardır. Radyasyon oranı yüksek olan topraklarda yaşamak zorunda kalan bu insanların ne temiz içecek suları, ne sürülerini otlatacak otlakları, ne mezraları vardır. Bilginlerin dediğine göre bu topraklarda 300 yıl ekin ekilmemesi gerekmektedir. Fakat köy sakinleri bu şartlar altında yaşam mücadelesi vermektedir. Çalışacak iş yerleri olmadığı için radyasyonlu topraklarda ekin ekerek, hayvanlarını otlatarak, kirli sulardan içerek geçimlerini sağlamak zorundadırlar…

1986 yılına kadar bölge halkına gerçekleri söylemenin yasak olduğu ilk ağızdan şöyle dile getirilmiştir: “Çilebe bölgesinin ekolojiden sorumlu başhekim yardımcısı E.M.Kravtsova 2001 yılının 5 Ekim tarihindeki Tatar Karabolak köyü toplantısında: “1986 yılına kadar köylülerden elde edilen radyasyon oranı ile ilgili sonuçlar hakkında doğru malumat vermeye hakkımız yoktu. Elde edilen dozlar-bilimdir!”- şeklinde konuşması boşuna değildir. Görüldüğü gibi, bazı yöneticiler için bugün de insan vücudundaki radyonükleikler (radyasyon) – onlar için bilim için gerekmekteymiş!”(Bayramova 2007: 13). (Çev. R.K.) Hastalıkla boğuşan insanlar hastalıklarının ne nedenini, ne de teşhisini bilmektedir. Hastalara ancak ölüme yaklaştıklarında gerçek teşhis söylenmektedir. 1957 yılındaki patlama ve akıbetindeki sonuçlar, hastalıklarla ilgili arşivler devlet sırrı olduğu için bugüne kadar gizli tutulmaktadır, onlara ulaşmak imkânsızdır.

Bugünlerde Rusya’da yılına 1 milyon kişi kanser hastalığından hayatını kaybetmekte, aynı zamanda her saat başı bir kişiye kanser teşhisi konulmaktadır. Bu korkunç bir rakamdır. Tüm bunlar radyasyonun sonucudur. 1957 yılında patlayan “Mayak” atom tesisi bugün de faaliyetine devam etmektedir. Patlamadan sonra kapatılması gerektiği söylendiği halde askerler onun kapatılmasına karşı çıkmıştır, çünkü orada atom bombası yapılmakta ve denenmektedir. Rusya’nın gücünü “atom bombası”ndan aldığı malumdur. Ayrıca Rusya dışarıdan nükleer atıkları alarak atom mezarlığı haline gelmiştir. Bunun karşılığı 2 milyar dolar para alan Rusya radyasyonlu bölgede yaşayanlara bir kuruşunu bile esirgemektedir. Günümüzde “Mayak”ta 1 milyar Küriyum nükleer atık saklanmaktadır ki, bu tüm dünya için bir tehlikedir. Bir de “Mayak”ta 25 ton silah Plütonyumu (Pu) bulunmaktadır, o patlarsa dünyaya sekiz bin Çernobil kadar radyasyon çevreye dağılacaktır! “Mayak” atom tesisinde çalışanların % 75’ı ruh ve sinir hastası, her beş kişiden birisi uyuşturucu kullandığını göz önünde bulundurursak atom bombasının kimin elinde olduğu ortadadır…

Nükleer mezarlık haline gelen Rusya 2012 yılında Mersin Akkuyu’da Nükleer Santral kurmaya başlayacak ve dahası ileride santrali kendi işletecekmiş. Yani bu konuda da Türkiye Rusya’ya bağlı kalarak Rusların isteklerini tek tek yerine getirecek gibi gözükmektedir. Son haberlere göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Rus Atomstroyexport’a iki koşulunu bildirmiş. Bunlardan ilki, seminerler yaparak, broşürler bastırarak, simülasyon gösterileri ile sivil toplum örgütleri, bölge halkı ve tüm kurumları nükleer santral konusunda bilgilendirmek ve ikna etmek. İkinci koşul ise, nükleer santrallerin en riskli ayağı olan nükleer atıkları nasıl bertaraf etmesi hakkında rapor hazırlanmasıdır. Ruslar bir şekilde bu koşulları yerine getirecektir, fakat nükleer santral yapılmadan önce Türkiye’nin uğrayacak zararı, doğabilecek felaketleri göz ardı etmemesi gerekmektedir. Rusya’da yaşanan nükleer felaketler ortadadır, bundan ders çıkartılmalı ve Türkiye’nin geleceği düşünülmelidir. “Faydasız baş mezara yakışır” atasözünden yola çıkarak ülkemizin geleceğine kayıtsız kalmamalıyız! Rusya’nın Mersin Akkuyu’da yapacağı nükleer santral Türkiye için bir felakettir. Zararın neresinden dönersen kardır derler ya, Türkiye hata yapmadan hatasını düzeltmelidir!

Roza KURBAN,2011
Yalquazq.com'dan alıntıdır
Türk Dünyasından Günlük Haberler

ayrıca : ROBERT KNOTH NÜKLEER TAHRİP (resimli site)

Sürgündeki Tatar Milli Hükümeti üyesi Roza Kurban, “İdil-Ural Türkleri, yüzyıllardır Rus zulmü altında ezilmekte” dedi.

Milli Kütüphane Başkanlığı ile Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından düzenlenen “Geçmişten Günümüze İdil-Ural’da İnsan Hakları ve Demokrasi” konulu panel, Milli Kütüphane Toplantı Salonu’nda yapıldı.

Roza Kurban, burada yaptığı konuşmada, İdil-Ural Türklerinin gelişmiş bir medeniyet olduğunu ancak yüzyıllar boyunca işgallere ve baskılara maruz kaldığını ifade etti. Tarih boyunca Rusların baskı ve asimilasyon politikaları altında yaşadıklarını belirten Kurban, buna rağmen milli kimlik ve dillerini korumayı başardıklarını söyledi. Kurban, “İdil-Ural Türkleri, yüzyıllardır Rus zulmü altında ezilmekte” diye konuştu.

Halkına yönelik baskıların devam ettiğini kaydeden Kurban, 2009-2010 eğitim öğretim yılında üniversite sınavlarının Kril alfabesi ve Rusça olarak yapılacağına işaret etti. Kurban, kadın doğum hastanelerinde kendi rızaları olmadığı halde yeni doğan bebeklerin vaftiz edilerek hristiyanlaştırılmak istendiğini söyledi.

Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür ise Kazan’ın bir Tatar şehri olduğunu belirterek şehrin 1000. kuruluş yıldönümü dolayısıyla 2005 yılında düzenlenen törene Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in de katılmasının “şov amaçlı” olduğunu ifade etti.

ROZA KURBAN,2009


TATARİSTAN
Günümüzde Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyet olan  Tataristan’ın başkenti tarihi Kazan şehridir. Nüfusu 4.500.000 olup  %53’ü Tatar Türklerinden %42’si Ruslardan, %5’i ise Çuvaş ve Başkurt  Türkleri ile Ukraynalılardan oluşmaktadır. Tatar Türkleri, Başkurt Türkçesine  çok yakın ancak ondan çok daha önceden beri yazı dili olması nedeniyle  daha zengin bir Türkçe konuşurlar. Tatar lehçesi, Kıpçak Türkçesinin  Kuzey kolundan olup Kazak ve Nogay Türkçeleriyle hemen hemen aynı  fonetiğe sahiptir. Tataristan lehçesi, Kırım Tatar lehçesinden 16.  yüzyılda ayrılmıştır.



               GERÇEKLER GÖLGELERİNDEN ÇIKIYOR

SB.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

EMPERYALİZME KARŞI ÇIKMAK ve HİROŞİMA





6 Ağustos 1945 sabahında Amerika Birleşik Devletleri’ne ait ‘Enola Gay’ adlı B-29 savaş uçağından Japonya’nın Hiroşima kentine ‘Little Boy’ (küçük oğlan) adı verilen 14 kilo ton gücünde olan Uranyum 235 tipi atom bombası atıldı.

İkinci Dünya Savaşı’nın son aşamasında yapılan Hiroşima’ya atom bombası saldırısı, ABD’nin insanlığa karşı yaptığı toplu katliamlardan biri olarak tarihe geçmiştir. 

ABD istihbarat birimleri önceden Japonların hayat ve hareket tarzlarını araştırarak, onların en çok dışarıda oldukları saati saptamıştır. Buna göre saldırı saati sabah 08.15 olarak kararlaştırılarak, bombalama eylemi yapılmıştır.




HİROŞİMA

Saniyenin on binde biri kadar kısa bir sürede gerçekleşen patlamanın ilk etkisi gözleri kör eden bir ışıktı. Ardından gelen yaklaşık 300.000 derecelik ısı etkisi, 3 km çapındaki her şeyin yanmasına neden oldu. Daha sonra ise patlamanın etkisiyle başlayan ve saatte 1800 km ile esen alev rüzgarı çevredeki tüm yapıları yıktı, ağaçları söktü. 

Ancak asıl kalıcı etkiyi patlamadan bir kaç dakika sonra başlayan bir yağmur gerçekleştirdi. Yağmur ile tüm radyoaktif serpinti bölgeye inmiş oldu. Saniyelerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içerisinde Hiroşima’yı yok eden bu korkunç bombanın bilançosu yaklaşık 150.000 ölü ve 100.000 yaralı olarak belirlenmiştir.


Hiroşima’ya atom bombası atan uçağın pilotu Albay Paul Tibbets (1915-2007), bu olaydan sonra her gece rahat uyuduğunu söylemiştir. Bu bombayı taşıyan uçağın adı, pilotun annesinin adından (Enola Gay Tibbets), bombanın adı ise, annesinin oğluna hitabından (Little Boy) gelmektedir. 

Emperyalist ABD, insanlığa karşı işlediği bu suçta kullandığı ‘Enola Gay’ adlı uçağı, hiç sıkılmadan ve utanmadan Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi’nde sergilemektedir.


9 Ağustos 1945 günü ise saat 11.02′de Japonya’nın Nagazaki kentine ‘Bockscar’ adlı B-29 savaş uçağından, ‘Fat Man’ (şişman adam) adı verilen 20 kilo ton gücünde olan Plütonyum 239 tipi atom bombası ile ikinci saldırı gerçekleştirildi.


Bu şehirdeki insanların daha önceden uyarılması buradaki ölümlerin daha az olmasını sağladı. Nagazaki’ye atılan bombanın bilançosu yaklaşık 100.000 ölü ve 80.000 yaralı olarak belirlenmiştir. Ancak, her iki şehirde de radyasyondan kaynaklanan ölümler 15 Ağustos 1945 tarihinden sonra görülmeye başlandı. 




NAGAZAKİ

Radyasyondan kaynaklanan ölümler, bombanın patladığı anda meydana gelen şok, ısı ve yıkım etkisiyle gerçekleşen ölümlerden fazla olmuştur. Her iki atom bombasının atılmasından sonraki ilk beş yıl içinde bilanço çok acıdır. Radyasyonun toprağa ve suya verdiği zararların sonucunda, yüz binlerce genetiği değişmiş sakat insanın yanında yaklaşık 350.000 ölü vardır. Bu iki kentte hala insan hayatını etkileyen bu radyoaktif saldırılar, günümüzde bile Japonların genetik yapısında kendisini göstermekte ve bombanın atıldığı yerde herhangi bir şey yetiştirilememektedir. Bu sonuç atom bombasının insanlık için ne denli tehlikeli bir silah olduğunu ortaya koymaktadır.

ATOM BOMBASI SONRASI BİR KASABA

İlk kez İkinci Dünya Savaşı sonlarında kullanılan nükleer silahlar için ABD’nin gösterdiği resmi gerekçe komikti: “Almanya’nın teslim olmasından sonra Japonya’nın teslim olmasını sağlamak ve İkinci Dünya Savaşı’nı sona erdirmek.” 

Ancak yaygın bir görüşe göre atom bombası Sovyetler Birliği’yle başlatılan soğuk savaş ilişkilerinde ABD silah üstünlüğünü göstermek için kullanılmıştır.


Emperyalizmin öncüsü ABD’nin, İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze olan insanlık suçları çok ürkütücüdür. 

*1950-1953 yılları arasında yüz binlerce yurtsever Kore’liyi katletti. 


*1954 yılında binlerce Guetemala’lıyı öldürdü. 


*1956-1959 yılları arasında Küba’da 60.000 kişiyi, ABD’li danışmanların ve Batista’nın birlikte yürüttüğü operasyonlarda katletti. 


*1965 yılında Dominik’e paraşütçülerini indirerek, binlerce Dominik’liyi katletti. 


*1969-1975 yılları arasında Vietnam’da beş milyondan fazla kişiyi ölü ve sakat bıraktı, işkenceden geçirdi. 


*1973 yılında Şili’de CIA’nın düzenlediği darbe ile binlerce kişiyi katletti. 


*1975 yılında Arjantin’de faşist generallerle yaptığı işbirliği sonucu, binlerce kişi öldürüldü ve kayboldu. 


*1983 yılında Lübnan’a operasyon düzenlenerek, binlerce Lübnan’lı yurtsever katledildi. 


*1989 yılında Panama’ya asker çıkararak, binlerce Panama’lıyı öldürdü. 


*1991 yılında Irak’ın Kuveyt’e girişini bahane ederek, Irak halkına bomba yağdırdı ve yüz binin üzerinde insanı katletti. 


*2001 yılında ise demokrasi getirme oyununu Afganistan’da sergiledi ve yüz binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına yol açtı. 


*2003 yılında yine Irak’ta yapılan katliamlar sonrasında yaklaşık bir milyon kişi öldürülmüştü.


ABD, demokrasi getirme adına sömürmek istediği ülkeleri işgal etmekte, bombalamaktadır. Saddam’ın elinde nükleer silah var bahanesiyle, Irak’ta milyonlarca insana zulüm yapıldı. Daha sonra CIA, nükleer silah olmadığını açıkladı. Şimdilerde Suriye’nin elinde kimyasal silah olduğu söyleniyor. İsrail’in elindeki nükleer silahları görmeyen Hiroşima ve Nagazaki sabıkalısı ABD yönetimi, kendi yaptıklarının hesabını verememektedir.


Emperyalizme karşı çıkmak için, dünyada ilk kez atom bombasının atıldığı gün olan 6 Ağustos gününün, Emperyalizm Karşıtlığı Günü olarak ilan edilmesi gerekir. 


Terörün destekçisi ABD’den yardım bekleyenlerin, yalakalık yapanların, ABD’ye şirin gözükmek isteyenlerin, ABD’nin sözünden çıkmayanların, delikten süpürülmekten korkanların emperyalizmin kirli yüzünden gereken dersleri çıkartabilmesi dileğiyle..



Suay Karaman

İLK KURŞUN




KIZ ÇOCUĞU / NAZIM HİKMET


Kapıları çalan benim 
kapıları birer birer. 
Gözünüze görünemem 
göze görünmez ölüler. 
Hiroşima'da öleli 
oluyor bir on yıl kadar. 
Yedi yaşında bir kızım, 
büyümez ölü çocuklar. 

Saçlarım tutuştu önce, 
gözlerim yandı kavruldu. 
Bir avuç kül oluverdim, 
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için 
hiçbir şey istediğim yok. 
Şeker bile yiyemez ki 
kâat gibi yanan çocuk. 


Çalıyorum kapınızı, 
teyze, amca, bir imza ver. 
Çocuklar öldürülmesin, 
şeker de yiyebilsinler.

Nazım Hikmet




Nâzım  Hikmet’e   Hiroşima’nın   çocuklarından   Bin   Turna

Nâzım Hikmet’in atom bombasına karşı gösterdiği dayanışma için yazdığı şiirleri Japonlar tarafından da iyi bilinmektedir. O kadar ki kız çocuğu şiirinden esinlenilerek bir heykel bile dikilmiştir.

Nâzım Hikmet 3 Haziran 1963 yılında yaşamını yitirir. Bu ölüm Japonya’da da büyük bir hüzünle karşılanır.

Japon çocukları ölümden sonra toplanırlar ve atom bombası kurbanları için hazırladıkları turna kuşlarından yapmaya başlarlar. Bunlar kağıttan turna kuşlarıdır. Rengarenktir. Tam bin turna kuşu yaparlar ve 23 Haziran 1963 tarihinde Nâzım’ın evine bu bin turna kuşu ile birlikte mektuplarını gönderirler:


“Nâzım Hikmet

Artık sürekli bir rüyaya girdiniz ve artık bir daha kalemi elinize alamayacaksınız. Ve insanlara başka çağrılar gönderemeyeceksiniz. Daldığınız bu sonsuz rüya içindeyken de, biz Hiroşimalı genç kızların sizin şiirlerinizden ne büyük bir coşku duyduğumuzu öğrenmek isteyeceğinizi sanıyoruz.

Barış Parkı’nda “Ölen Kadının Çocuğu” heykeli dikiliyor. Bu heykelin adı “Patlayan Atom Bombası Çocukları.” İşte bu heykelin yapılması, hazırlanması sırasında patlayan atom bombasının, yani Hiroşima’nın çocukları sizin şiirlerinizden esinlendiler.

Atom bombasından hiçbir zarar görmediğiniz halde insanların yüreklerini parçalayan o şiirleri nasıl yazabildiniz!

Evet, sizin yüreğinizde de, bizim yüreklerimizi parçalayan aynı duygular vardı. Çünkü siz de bizim gibi, atom ve hidrojen silahlarına karşı duyduğumuz kini duyuyordunuz. O kin ki, Hiroşima ve Nagazaki insanlarını hâlâ uyutmuyor. Ve çünkü siz barış istiyordunuz.

Bugün, o patlamanın onsekizinci yılında radyoaktivite etkisiyle, suçsuz insanların ölümü hâlâ sürüyor, “Ölmek istemiyoruz!” diye haykıran insanlar hâlâ ölüyorlar. Bunlar bir daha olmasın diye biz barış savaşını sürdürüyoruz.

Sesimiz çıktıkça bağıracağız. Nâzım Hikmet’in düşünceleri ve çabaları boşa gitmesin diye, çağrımızı ve eylemimizi sürdüreceğiz. Hiroşima’nın, Nagazaki’nin, Yansu’nun kurbanlarının acıları unutulmasın diye çağırıyoruz, bağırıyoruz ve her türlü eylem ve davranışta bulunuyoruz.

Hiroşimalı çocuklar size saygıyla, sevgiyle ve teşekkürle bin turna gönderiyorlar.

Bu bin turna, sizin büyük coşkuyla istediğiniz barışın simgesidir.

Nâzım Hikmet, bu armağanımızı lütfen kabul edin.

Bu armağanı size, akrabalarınıza ve arkadaşlarınıza yolluyoruz.”






SAVAŞLARDA SADECE MASUMLAR ÖLÜYOR.
ÖLMESİ GEREKENLER DEĞİL...

***


Uluslararası Ceza Hukuku


Uluslararası ceza Hukuku, devletlerde Ceza Hukuku kurallarının uygulanmasını inceler. Örneğin, bir İspanyol vatandaşı, İsviçre'de bir İngiliz’i yaralıyor. Bu suça hangi devlet'in Ceza Kanunu uygulanacaktır, sorusunu, Uluslararası (Devletlerarası) Ceza Hukuku inceler. Bir de, devletlerin suç oluşturan eylemleri olup olmadığını bu ceza hukuku inceler. Örneğin, ikinci Dünya savaşından sonra galip devletler, Nürnberg Mahkemesini kurarak Alman Devletinin sorumlu kişilerini yargıla-mış ve suçlu bulunanlar çeşitli cezalara çarptırılmıştır . Bu çerçevede;

a) Barışa karşı suçlar (savaşın planlanması, hazırlanması ve icrası diğer adıyla saldırgan savaş suçu),

b) Savaş suçları, örneğin savaş esirlerinin öldürülmesi,


c) İnsanlığa karşı suçlar (milliyet, ırk, din, etnik köken gibi nedenlerle insan onurunun asgari garantilerinin ağır biçimde ve sistematik (planlı) ihlali) biçiminde üç asli suç tipi ortaya çıkmıştır. Son yıllarda benzer mahkemeler özellikle ad-hoc ceza mahkemeleri Lahey, Arusha, Eski Yugoslavya ve Ruanda’da kurulmuştur.


Uluslararası alanda gerçekleşen gelişmeler sonucunda 15–17 Temmuz 1998'de Roma'da yapılan uluslar arası konferans sonucunda 1 Temmuz 2002 tarihinde yürürlüğe giren, 139 ülke tarafından imzalanan Roma Statüsü ile Lahey’de bir Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kuruldu.

Türkiye bu statüye çekimser oy kullanmıştır.




Uluslararası Ceza Mahkemesi

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçları ve saldırı suçlarına bakan uluslararası bir mahkemedir. 


1 Temmuz 2002 tarihinde kurulmuş ve 11 Mart 2003 tarihinde çalışmaya başlamıştır. Mahkeme binası "Ev Sahipliği Anlaşması" yaptığı Hollanda'nın Lahey kentinde bulunmaktadır.


Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kurulması için ilk çalışmalar 1998 yılında Birleşmiş Milletler'in önderliğinde Roma'da toplanan bir konferansta başladı. 17 Temmuz 1998'de Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsü 7 ret oyuna karşılık, 120 kabul oyuyla ve oyçokluğu ile (21 çekimser) kabul edildi. Roma Statüsü suçları, mahkemenin nasıl çalışacağını ve devletlerin mahkeme ile işbirliği için ne yapmaları gerektiğini tanımlar. 


Statü gereğince, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin faaliyete geçebilmesi için 60 ülkenin onayı beklendi ve 11 Nisan 2002 tarihinde sözkonusu 60 onaya ulaşıldı. 15 Temmuz 2008 tarihi itibariyle Roma Statüsü, 139 devlet tarafından imzalamış ve 107 devlet tarafından onaylanmıştır. Roma Statüsünü imzalamak onaylamak anlamına gelmemektedir.


Amerika Birleşik Devletleri ve UCM 

1995'ten 2000 yılına kadar ABD hükümeti UCM'nin kurulmasını destekledi ancak Amerikalılar UCM'nin BM Güvenlik Konseyi tarafından kontrol edilen veya Amerikalı yetkilileri ve Amerikan vatandaşlarını mahkemenin yargı yetkisi dışında tutacak bir mahkeme olması için çaba harcadılar; bu çabalar başarısız kaldı. 

Clinton yönetimi döneminde 31 Aralık 2000 tarihinde Amerikan Büyükelçisi David Scheffer hükümeti adına Roma Statüsü'nü imzaladı. 


2001 Yılında Bush yönetimi UCM toplantılarına katılmamaya başladı ve 6 Mayıs 2002 tarihinde ABD Roma Statüsü'nden imzasını çektiğini resmen açıkladı. 


O zamandan beri ABD, gerek İkili Dokunulmazlık Anlaşmaları (İDA) (Bilateral Immunity Agreements-BIAs) vasıtasıyla; gerek UCM'yi destekleyen müttefiklere yaptırımlar öngören yasalar çıkararak; gerekse BM Güvenlik Konseyi'nde barış güçlerinde görevli Amerikalıları UCM'nin yargı yetkisi dışında tutacak girişimleri yoluyla UCM'yi yönelik çok yönlü saldırılarına devam etmektedir. 


UCM Andlaşması'nda yer alan net güvencelere rağmen ve son derece nitelikli UCM yetkililerinin böyle bir durumun oluşmasına karşı gereken tedbirleri alacağını gözardı ederek, Bush yönetimi UCM'nin siyasi motivasyonlardan kaynaklanan yargılamalar için bir platform oluşturabileceğini iddia etmektedir.


ABD Dışişleri Bakanlığının verilerine göre 2 Ağustos 2006 itibariyle ABD ile IDA'ları imzalayan devlet sayısı 101'dir (ülke isimlerinin yer aldığı listelerdeki sayı ise 99); 99 tane İDA'nın 21'i ulusal parlamentolarca onaylanmış; 18'nin ise onay gerektirmeyen yürütme anlaşması olduğu söyleniyor.


UCM'ye taraf ülkelerden IDA imzalayanların sayısı 45; bunların 13'nün parlamentolarca onaylandığı; 9'nun yürütme anlaşması niteliğinde olduğu belirtiliyor.


53 Ülke ABD ile ikili dokunulmazlık anlaşması imzalamayı açıkça reddediyor. UCM'ye taraf 102 ülkeden 57'si İDA imzalamadı (bunların 24'ü, 2005 Mali Yılında ABD'den yardım alamadı).





***



KANUNLAR ÖRÜMCEK AĞINA BENZER,
KÜÇÜKLERİ YAKALAR, AMA
BÜYÜKLERİ TUTAMAZ.



ABD HER NE KADAR GIRTLAĞINA KADAR 
KANUNSUZ

İŞLER YAPSA DA 
KİMSE ONU TUTAMIYOR.!


TUTULDUĞU GÜN 
EMPERYALİZMİN SONU OLACAK.



SB.












20 Haziran 2012 Çarşamba

GÜNEŞİ BİLE SÖMÜRECEKLER...


DESERTEC- GÜNEŞ ENERJİSİ


‎"GELİŞMİŞ" ÜLKELERİN DOĞAL ZENGİNLİK PAYLAŞIMI,
"GELİŞMEMİŞ" ÜLKELERİN SORUNU OLDU


Kendilerini "Gelişmiş Ülke" olarak tanımlayan emperyalist fikirli ülkeler , ihtiyaçlarını karşılamak ve vatandaşlarının refahı için hep "Gelişmemiş ya da Gelişmekte olan Ülkeler" den temin etme zorundalığında hisseder. 

Doğrudur, onların tüketim oranı diğerlerinin tüketim oranına göre daha çoktur. Ve bu nedenle kendi kaynaklarını tükettikleri için ,diğerlerinin kaynaklarına göz koyarlar. Diğerlerinin sahip olduğu kaynaklar , henüz çıkartılmadığı için tüketilmemiştir, bu da ,ağızlarının suyu akacak şekilde iştahlarını kabartır.

Ama bunu SAVAŞ ve KANLI GÖZYAŞLARI ile yaparlar, çünkü
" SENİN OLAN BENİMDİR, BENİM OLAN İSE ZATEN BENİM" mantığı ile hareket ederler.

Ne yazık ki, bölgelerde güç ve para arzusu ile yanıp tutuşan birtakım hainlerin yüzünden ,yüzyıllardır süre gelen iç çatışmalarda ;ki gelişmemeleri için çomağı emperyaller sokar; insanlar ile ülkeler ne bilim de gelişebiliyor, ne de hak hukuk ve eğitimde ,çünkü buna ayıracak vakitleri yoktur ve sürekli savaş halinde oldukları için günlük yaşarlar.
Ee, böyle olunca da emperyal ülkeler fırsatları değerlendirir.!

Almanya en geç 2022'de nükleer enerjiden vazgeçeceğini ve tüm nükleer santrallerini kapatacağını açıkladı. Ertesi gün de NATO, Libya operasyonunu 90 gün uzatmaya karar verdi. 

"Desertec"

Bir projenin adı bu. Kuzey Afrika'nın ve Ortadoğu'nun çöllerine kurulacak santrallerle güneş enerjisini elektriğe dönüştürmeyi ve o elektriği Avrupa'ya taşımayı amaçlıyor. En az 400 milyar euro'luk bir proje. 

Afrika ve Ortadoğu'ya kurulması öngörülen toplam 21 güneş enerjisi sitesinden 12'si Libya topraklarında yer alıyor. 
Libya lideri Kaddafi, "Emperyalistlerin yeni sömürü planı" diyerek "Desertec" projesine karşı çıkıyordu.

Oysa , "Deutsche Welle", Sahra çölüne kurulacak güneş enerjisi santrallerinin başta Almanya, İtalya ve Fransa olmak üzere Avrupa'nın enerji oburlarının ihtiyacının yarısını karşılayabileceğini duyuran bir haber yayınlanmıştı.

Enerji paylaşımını şöyle yaptılar: 



ABD :PETROL diğer MADENLER

AB   :GÜNEŞ ,GAZ ve MADENLER

Zaten hep zenginlikler adına değil midir sömürü? 
Başkasının mutluluğu, diğerinin mutsuzluğudur...



NOT: 
Temiz enerjiye karşı değilim, hatta % 100 destekliyorum, Lakin tüm bunlar SAVAŞMADAN DA yapılabilir. Ama amaç sadece ticaret yapmak değil ki bedavaya sahip olmak.!

Ben Güneş satarım ,sen ise İlaç
Ben Bor satarım, sen ise Uydu,
Ben Nar satarım, sen ise Peynir
HERKES KAZANSIN


                     
BU DÜNYA BİZE ATALARIMIZDAN MİRAS KALMADI, 
                                  
BİZ ONU TORUNLARIMIZDAN ÖDÜNÇ ALDIK
                                                                                                        Kızıldereli Atasözü...


***




Solarenergie in Deutschland (tıklayın)


Solarenergie ist in Deutschland eine beliebte Energiequelle (tıklayın)


***


Şaban Aktaş'tan..

KIYIMDA BİR AKKUYU



Mersin bir sevgili

Toroslarda bir gelin 
Gözleri mavi, mini mini
Çiğdemleri nergisleri
Beyaz çiçekleriyle mersin
Ah, dağlar beni delirtmesin !



Kaç yıl oldu

Gölgesinde bir mimozanın
Uyudum uzanıp, bir İlkyaz günü
Kır çiçekleri sevgi dolu
Ve masmaviydi gökyüzü 
Belki buydu biricik yolu
Tutamadan ellerini
Sana hasret gidermenin...



Biliyorum kızacaksın ; kız

Deli diyeceksin ; de
Gelmiyeceksin ; gel be
Deli etme beni 
Yarpuz kokan derelerini
Menekşe bakan gözlerini
Seni nasıl terk ederim
Her şeyi yakıp yıkan
Yok eden ellerine nükleerin ?!



Sen olmasan da severim

Çiğdemleri nergisleri;
Bu koku mis gibi
Kızkalesi dizginlenir
Gem almaz hislerim
Yelken açar, martı olur uçarım
Anamur`um; rüzgârlı burnum
Haydi gel ,
Asma asma dallarına beni
Kıyarım da canıma 
Kıyamam asmalarına !



Hıçkırıklarla üzüm üzüm

Salkım tutar gözlerim
Ellerini uzatır bağında muzum
Akçam, karaçam, kızılçam
Defne dalım ,keçiboynuzum
Uzadıkça uzar yollar
Demirkazık Tepesi ,Adana Bolkar
Yaylalarında kınalı kuzum ...



Bir gece vakti kıyıda Mersin

Sularda bir gümüş tepsi
Yakamozlanır
Ay ışığında Kızkalesi
Dansederken aşka düşen balıklar
Ben sevdamın zirvesindeyim ...



Ne Cennet`e benzer ne Cehennem`e

Ölüm çukuru gözlerin;
Onulmaz yarayı sarma sineme
Kıyım kıyım kıyma bana
Nükleer; `...felâketim olur, ağlarım ! `
Kolay mı kopmak nergisten
Ayrılık ölümden beter
Senden kopmak
Daha beter her histen ,
Nükleer; `...felâketim olur ağlarım ! `



Aşılmaz olur kekik kokulu dağlarım

Defne dalında kurur
Mahşere kalır sevdalarım
Ve Silifke bir daha
Kekliğini dağdan indiremez ovaya
Radyasyon sınır tanımaz
Yazık olur, kıymayın doğaya
Tertemiz dereler kirlenir
Cehennem çanağına döner Akdeniz
Ölür Akkuyu,gözlerinde ölüm suyu
Nükleer; ` ... felâketim olur ağlarım ! `



Şaban AKTAŞ

02.04.2000
Mersin Akkuyu`da yapımı plânlanan nükleer santral projesine isyanımdır: (devamı için tıklayın)






DESERTEC






DÜNYAYA İYİ DAVRAN, 
ÇÜNKÜ
YAŞAYACAK BAŞKA YERİMİZ YOK 

***