Translate

Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2013 Salı

AMERİKA'NIN AY'A AYAK BASMASI TARİHSEL BİR YALANDIR


AYNI DİĞER "GERÇEKTİR" DEDİĞİ YALANLAR GİBİ...

-ABD hükümetinin üzerine Vietnam savaşının kara bulutları çökmüştü Gündemin değişmesi gerekiyordu Savaş bir süreliğine unutulmalıydı Bu arada o zamanlar Amerika’nın karşısındaki tek güç olan SSCB ise uzay çalışmalarında açık ara öndeydi Amerika uzay çalışmalarına 30 milyar dolar harcamış ama elle tutulur bir başarı elde edememişti Bu nedenle ne yapıp edip SSCB’nin ulaştığı başarıları geride bırakmalıydı O yüzden Nevada’da bir stüdyo konuldu ve aya gidilmiş gibi yapıldı...

Stanley Kubrick-Moon landing
-Diyelim ki siz buradan Apollo–11’i fırlattınız. Daha sonra taşıyıcı yakıt dolu roket ağır olduğu için belli bir hızda Apollo–11 kapsülünü roketten ayırdınız. Kapsül o hızla atmosferden ve Dünya’nın yerçekiminden ayrıldı. Uzay boşluğunda fırlatıldığı ivmeyle ve koordinatla hareket etti. Ve ay yüzeyine iniş yaptı. Ondan sonra ne yapacaksınız?

Hadi bakalım Ay’da incelemeler yaptınız; bayrak diktiniz, toprak vs. örnekleri aldınız, koşup zıpladınız, gerekli tüm mesajları ve insanlık için en veciz sözleri Houston’daki arkadaşlarınıza ilettiniz. Nasıl döneceksiniz şimdi? Bu dersi görmedik diyemezsiniz. Derseniz yandınız.

Ay’ın küçük de olsa bir yerçekimi vardır. Bu yerçekimi Dünya’nın çekiminin 6’da 1’i nisbetindedir. Ay’ın çekiminden kurtulup Dünya’ya geri dönmeniz için sizi iten bir kuvvetin olması gerekmekte. Bilindiği gibi Ay’ın hava kütlesi olmadığı gibi oksijen de yoktur. Bu durumda dönüş için Ay’da durağan bir halden hareketli bir hale geçmek, hiçbir motorla veya roketle mümkün değildir. Kaldınız Ay’da... Hayırlı olsun..

-Ruslar Ay'a gitseydi, Abd gerçekten Ay'a giderdi.
Abd'liler Ay'a gitmedikleri gibi..

Hayali Ay yolculukları ve Vietnam savaşını bahane edip
karşılıksız para basmaya başladı.(hala basmaya devam ediyorlar)

-Uzayda dünyanın 500 mil dışında güneşteki patlamalardan kaynaklanan çok kuvvetli bir radyasyon var. "İşte bu radyasyon nedeniyle Ruslar asla aya insan indirmediğini açıklarken" ve bu radyasyondan kurtulmak icin cok kuvvetli radyasyon önleyiciler kullanmışken Apollo'nun kağıt kadar ince aluminyumla bunu engellemiş olması imkan dahilinde bile değil.

-Fotoğrafa bir bakın, sizce normal mi? Bir daha bakın, özellikle gölgelere dikkat edin. Aynı yönde olmadıklarını farkedeceksiniz. Oysa Güneş gibi çok uzak bir ışık kaynağından böyle bir etki olamaz, olmamalı. Acaba kurulan setteki ışık kaynağını yeterince uzağa alamamış olabilirler mi? 

Ya bayrağa ne demeli ? Havasız bir ortamda nasıl da dalgalanıyor değil mi ? ( komedyenleri geçtiler )

-Kafamızı gökyüzüne kaldırdığımızda , atmosfer tabakası olmasına rağmen milyonlarca yıldız görürüz. Nasıl oluyor da çekilen fotoğraflarda , atmosfer tabakası yokken bile tek bir yıldız görülmüyor ?

- Gus Crissom adlı astronot Apollonun bilgilerini dışarı sızdırıyor ve herkes öldürülmesini beklerken yakalanıyor ve bir müddet sonra yeniden mekik araştırmasına katılıyor ve bir denemede 3 astronot mekiğe biniyor, mekiğin içi birden alev alıyor ve kapılar açılamadığından 3 astronot içerde yanarak ölüyor.

-ABD yönetimi, uzay çalışmaları için 30 milyar dolara yakın para harcadı. Başarısız olunsaydı halk vergilerinin hesabını soracaktı. Oysa Ay'a ayak basılınca bütçe onlarca dolar katlandı.

- Aracı kullanmaktan çok aciz olan ekip 6 defa aya iniyor ve hic sorun olmuyor. Mekiğin tasarımcısı; aya gidip geri canlı dönebilme ihtimali neredeyse % 0.0017 yani imkansız gibi bir durum diyor.

- Bunun yanısıra, çekilen görüntülerde astronotların sert bir şekilde dizlerinin üstüne düştükleri birkaç sahne görüyoruz Peki böylelikle kendilerini büyük bir riske atmış olmuyorlar mıydı ? Ya basınca dayanıklı elbiseleri yırtılsaydı ?

- Bilindiği gibi yeryüzünden 250 ve 750 mil yükseklikteki mesafeler arasında kalan bölgeye Van Allen Kuşağı ismi veriliyor.Bu kuşak, güneşten gelen radyoaktivite yüklü ışınların dünyaya gelmesini engelliyor Astronotların, Ay ‘a gidebilmesi için bu kuşak içinden geçmeleri gerekiyor Bir insanın buradan geçebilmesi içinse, 4 metre kalınlığında bir kurşun tabakasıyla kaplanmış olması gerekiyor! (The Telegraph)

- Hesaplamalara göre Ay yüzeyindeki gündüz sıcaklığı 260 ile 280 Fahrenayt arasında değişiklik gösteriyor Bu derecedeki sıcaklıkta filmler erir ve insanlar muhtemelen rahatsız olur Hatta muhtemelen ölür ! Peki ama astronotlar neden bu kadar rahat görünüyor ?
Ay ‘ ın görünmeyen karanlık yüzündeki hava sıcaklığının eksi 41 dereceye kadar düştüğü biliniyor Eksi 40 dereceden itibarense cisimlerin kırılganlık derecesinin arttığı biliniyor Bu sıcaklıkta elektrikli cihazlar çalışmaz Araba akülerini çalıştırmak da zordur Sıcaktan soğuğa geçerken yaşanan bu ani ısı değişikliği, cisimlerde esnemelere ve kırılmalara sebep olur Peki ekipmanlar ve astronotlar nasıl bu kadar rahat çalışabiliyor ?

- Niye 1/6 ‘ lık bir yerçekimi oranında astronotlar yürüme ile zıplama arasında gidip gelen hareketler yapıyorlar ? Televizyon çekimlerinin birinde, astoronotun zıplamak için dizlerini büktüğü ama sonuçta bir kaç adımdan öteye gidemediği gözleniyor Astonotlar, yerçekiminin 6 kat daha az olduğu bir ortamda, niçin normal bir insanın yeryüzünde zıplayabiliceği kadar bir mesafeye zıplayabiliyorlar ? Ayrıca ayakizleri ,yerçekiminin bu kadar düşük olduğu bir yerde , nasıl oluyor da bu kadar net?

-YIL 1969
# 60'ların sonunda 70'lerin başında teknoloji birikimi ne kadardı?
# O zamanın bilgisayarları tırlarla taşınıyordu, uzay aracına nasıl sığdı?
# Eğer Amerikalılar o zamanın teknolojisi ile Ay'a gidebildiyse şimdi Mars'ta koloni kurmaları gerekmez miydi?

-Ay’dan gelen görüntülerin tarihiyle ilgili bir araştırma yapan Avustralyalı bilim adamı John Sarkassian, NASA’ya başvurarak kasetleri izlemek istediğini söyledi. Ancak tüm aramalara rağmen kasetler bulunamadı. Hiç kimse kasetlerin yerini bilmiyordu. Bu olay bilim dünyasını ayağa kaldırdı. Bilim adamları şimdi büyük bir engelle karşı karşıya olduklarına inanıyorlar. Orijinal görüntüler, manyetik bantlara kaydedildiği için bozulma riskleri çok yüksek ve bir an önce bulunup dijital disklere kaydedilmeleri gerekiyor. Yoksa, gelecek nesiller, insanlık için büyük adımları sadece bozuk televizyon görüntülerinden izleyebilecek.

-Apollo 11, 20 Temmuz 1969′da Ay yüzeyine iniş yaptı, 40 yıl olmuş. Peki 40 yıldır bir daha aya neden insan gönderilmedi ? Bir daha oraya hiç gidilmemiş. İlginç geliyor insana ve edindiğim bilgiye göre Japonya 2025 de aya insan göndermeyi planlıyor! Bakın planlıyor diyorum gidecek demiyorum. Şu an günümüzün teknoloji devi Japonya planlarken Amerika 1969 da bu işi acayip astranot kıyafetleriyle yaptılar. Oradaki -170° ila +150° C sıcaklığı giydikleri kıyafetler ile önlediler ve çektikleri kameralarda bu sıcaklıktan etkilenmedi. O kameraların o sıcaklıkta tuz, buz olması gerekiyor.

Eğer Japonya Ay'a giderse ve Amerika’nın bize sunduğu tezlerden çok farklı şeyler sunarsa, Amerika yerin dibine girecek eminim. Hatta belki de , Japonya’nın gitmesine izin bile vermeyebilir…

Özgün Özcan, 2011

Fox'un hazırladığı 40 dakikalık belgeseli Türkçe altyazı ile 2.bölüm halinde izlemek için :(tıklayın)

DID WE LAND ON THE MOON ? (moon hoax 43min)
Moon Hoax Fox Documentary


''Amerikanın doğru dedikleri şey yalan,
                                                  Yalan dedikleri şey gerçektir''

-11 Eylül gibi ; batmış ABD ve AB ni kurtarma çabaları , çünkü savaş ekonomiyi dengeler.! Lakin savaşı Bin ladin'e değil Saddam'a açtılar...! 9/11 de sahte ya ! Kaz gelecek yerden .... :(

-Usame'nin öldürülmesi ve Afganistan gibi ; 
(ölüyü ikinci kez öldürdüler, gerçek bir başarı !; 
Afganistan onların arka bahçesi, girmesine gerek yok ki !)

-Saddam ve Irak gibi : Fahrenheit 9/11 izle :

-Libya ve Kaddafi gibi
-Suriye gibi
-Pkkyı desteklemiyoruz dedikleri gibi....

Eşref Bitlis'i ve diğer şehitlerimizi saygı ile anarım.

MANTIK YÜRÜTÜN, GÖRECEKSİNİZ....

SB

3 Ocak 2013 Perşembe

TÜRKİYE VE TÜRKMENLER




Irak Türkmenleri tarih boyunca Türkiye ile aynı kaderi paylaşmışlardır. Birinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’den koparılan Türkmenler, Irak’ta sürekli baskı ve gözetim altında tutulmuşlardır.

Her zaman devlete saygılı olan ve hiçbir zaman yönetime karşı isyan gibi yasa dışı yollara başvurmayan Türkmenler, istek ve beklentilerini Irak hükümetinden hep açık ve şeffaf biçimde, medenî ve demokratik hak olarak talep etmişlerdir.
Buna rağmen Türkmen toplumuna reva görülen baskı ve zulümler, ne yazık ki hiçbir dönemde eksilmemiştir.

Irak yönetimleri hemen hemen her devirde Türkmenleri potansiyel bir tehlike görmüşlerdir. Galiba bunun başlıca sebebi, Türkmenlerin günümüze kadar Türkiye’ye karşı besledikleri sevgi ve bağlılıktır. Oysa Türkmenlerin Türkiye’ye karşı besledikleri sevgi ve bağlılığın temelinde hiçbir zaman siyasî ve ayrılıkçı bir tema olmamıştır. Türkmenler kök ve kültür bakımından, kendilerini Türk dünyasının bir parçası kabul etmişlerdir.

Nasıl ki bir Lübnanlı, bir Iraklı veya Ürdünlü bir Arap, kendisini Arap dünyasının bir parçası sayıyorsa ve bu düşünce bir ihanet veya bir suç kabul edilmiyorsa, Türkmenlerin de duygu ve düşünceleri bir ihanet gibi algılanmamalıdır.

Kraliyet ve cumhuriyet dönemi Irak’ında Türkmen toplumunun yaşadığı sıkıntılar ve maruz kaldığı baskılar, ne yazık ki zaman zaman soykırımlara varan büyük facialara dönüşmüştür. 

Bunların içinde en büyüğü ve unutulmaz olanı 14 Temmuz 1959 Kerkük Katliamı’dır. Bu katliam yönetimin bilgisi dışında cereyan etmediği gibi, komünist mihraklarının öncülüğünde Kürt militanlarının katılımıyla ortaya konmuş unutulmaz vahşet sahneleri ile doludur.

Irak’ın en uygar ve en barışçı toplumu olan Türkmenler, Saddam yönetiminde büyük zulümlere maruz kalmışlar, yerlerinden, köylerinde, ev ve arazilerinden atılmışlardır. Türkmen liderlerinin, Türkmen aydınlarının, öğretmen ve üniversite öğrencilerinin yüzlercesi, ömürlerinin baharında idam sehpalarında suçsuz yere sallandırılmışlardır.

2003 Nisanında Irak’a gelmesi planlanan bahar, kısa sürede kara kışa dönmüş, ABD işgali ile başlayan süreç, Irak halkını giderek sıkıntıya, üzüntüye ve bunalıma sürüklemiştir. 

Ülkede başlayan otorite boşluğu, yerini teröre, suikastlara, soygun, işgal ve her türlü yasa dışı eylemlere bırakmıştır. Ülkede otoriteyi sağlayacak ulusal güvenlik güçleri olmadığı için de halk, kendi kendini korumaya ve kollamaya gayret etmek zorunda kalmıştır. Partiler, sendikalar, dernekler ve daha birçok siyasî örgüt ve sivil toplum kuruluşları da, kendi milis güçleri veya bazı güvenlik şirketlerine ödedikleri para karşılığında özel koruma elemanları ile önlemlerini alıyorlar. Şehirlerde görev yapan polis güçleri, etnik ve mezhep ayrımcılığı yüzünden, görevlerini sağlıklı biçimde yürütmekte zorluk çekiyorlar.

Bütün bunlara karşılık, siyasî kutuplaşma etnik ve mezhep ayrımcılığına dayandığı için, partiler arasında uzlaşma sağlanması, hayalden ibaret kalmıştır.

Etnik ve mezhep kamplaşması yüzünden şehirlerde hayat çekilmez hâle gelmiştir. Bağdat, Kerkük ve Musul gibi Irak’ın en sıcak şehirlerinde mahalleler etnik ve mezhep çatışmaları yüzünden birbirinden kopmuştur.

Çağdaş demokrasilerde siyasal örgütler, parti ve sivil toplum örgütleri ideolojik temellere göre yapılanmaya giderler. Irak’ta ise hem de anayasanın izin vermesi ile etnik ve mezhep esasına göre kurulan siyasî partiler, halkı da paramparça hale getirmiştir. Bundan dolayı Irak’ta halk arasında Irak vatandaşlığı kimliği silinmiş, halkın vatan ve bayrak sevgisi tarihe karışmıştır. 

Kuzeydeki federal hükümet, merkezî hükümeti temsil eden Bağdat’a tabi bir yönetim olmaktan çıkmış, bunun tersine Bağdat Erbil’den yönetilir hale gelmiştir.

Demokratik seçim sonuçlarına göre kazanan çoğunluğu, kaybeden azınlık yönetmektedir. Parlamentoda fazla sandalye sahibi olan koalisyonların eli kolu bağlanmakta, az sayıda üyeye sahip olan siyasî partiler her istediğini yapabilmektedir.

Sünnî ve Şiî diye bölünen Araplar, birbirilerine karşı düşmanca tavır takınarak kuzeydeki federal yönetimlere taviz vermektedirler. Bu yüzden ülkeyi yönetmesi gereken 2 büyük koalisyon aciz durumda kalmıştır.

Bu garip manzara karşısında iyice bunalan Türkmen siyasetçileri ise, kiminle işbirliği yapacakları konusunda şaşkına dönmüşlerdir. Yıllarca zulüm gördükleri Baas Partisinin artığı olan siyasetçilerle koalisyon yapmak zorunda kalan Türkmenler, en büyük engelleri yine bu kesimden görmektedirler.

Yıllarca Saddam zulmü ile inleyen, evleri ve arazileri ellerinden alınanların hakkı, koalisyon dostları tarafından engellenerek geri verilmemektedir.

Açıkçası kimin gücü kime yeterse, onu kullanmaktan geri kalmamaktadır.

Irak üzerinde oynanan garip bir siyaset satrancı daha var. O da istenen bir şey demokratik açıdan mümkün değilse, onu uzlaşı kültürü, yani uzlaşma yolu ile elde etmektir. Özellikle demokratik açıdan kuzey yönetiminin eli zayıfladığı zaman, hemen ortaya uzlaşma kültürü telkinleri devreye girmektedir.

Irak’taki siyaseti ve siyasî gündemi sadece Barzani veya Talabani etkilemektedir. Diğer siyasî aktörler ise yok sayılmaktadır. Bu telkin ve yaklaşım Türkiye’nin Irak üzerindeki politikasını da yönlendirmektedir.

Oysa Türkiye diğer siyasî aktörleri de göz ardı etmemelidir. Türk siyaseti sadece kuzeydeki aktörlerle değil, diğer aktörler ile de diyalog içinde olmalıdır. Sürekli kuzey merkezli politika üretmek ve o gündeme takılı kalmak, Ankara’yı hem yanıltmakta, hem de giderek yalnızlığa itmektedir.

Nitekim Maliki-Barzani çekişmesi yüzünden Türkiye, Şii karşıtı blokta yer almış, İran ve Suriye düşman tarafında kalmıştır. Bu siyasetin uzantısı Türkmen siyasetinin alanını daraltmış ve Türkiye Türkmenleri Şii karşıtı konuma sevk etmeğe çalışmıştır.

Bu bakımdan Türkiye, ülkede sahipsiz kalan Türkmenleri daha da sıkıntılı bir pozisyona sokmuştur. Unutulmamalıdır ki Türkmen toplumunun yarısına yakını da Şii’dir. Her zaman da Türkmen Sünniler ve Şiiler bir arada kardeşçe yaşamışlardır. Türkmenleri tamamen Şii bloğa itmek aslında doğru bir politika değildir. İşin doğrusu dengeli siyaset yolu ile her tarafla iyi diyalog içinde hareket edebilmektir. Kürtler bir zamanlar Maliki ile işbirliği yaparak, kazanımlar elde etmişlerdi. Maliki’nin iktidarı bırakmamasının arkasında Kürtlerin aldığı destek yatmaktadır. Barzani Sünni Araplarla dost olsaydı, şimdi Maliki’nin elde ettiği gücü önleyebilirdi.

Ama Maliki Hükümetinden epey avantajlar elde etmiştir. Şimdi ise Barzanî Maliki ile ihtilafa düşmüştür. Yarın öbür gün bu pozisyon tekrar geri dönebilir. Siyasette olmaz diye bir şey yoktur. Türkmenleri sürekli olarak Sünni Arapların uydusu yapmak, son gelişmelerin ışığında yanlış bir siyaset olarak görülmüştür. Telafer’in il olmasını engelleyen ve Türkmen arazilerini geri vermeyen Sünni müttefikler, Türkmenleri mücadelelerinde yalnız bırakmışlardır. Saddam da Telafer’in il olmasını istememiş, Telafer dosyası önüne geldiği zaman Saddam “İkinci bir Kerkük istemiyorum” notunu yazmıştır.

Kürtlerle Türkmenler dost ve kardeş olmalıdır (!). Çünkü bir arada yaşamak zorundadırlar (!). Siyasette sürekli düşmanlık olmaz. 

Eyvallah, doğru, güzel ve medeni bir düşünce… Peki, bu hangi dostluğa dayanacaktır? Türkmenler, tarihlerinin en acı ve en unutulmaz vahşetini 14 Temmuz 1959’da yaşadılar. Bu vahşeti yapanların kim olduğunu toplum unutmuş değildir. Arkadan hançerlenen bir toplum, hançerleyen toplumla ne karşılığında dost olabilir? 

Sabıkalı olan bu toplum şimdi uygar ve efendi bir toplum oldu ise, bu vahşetten dolayı gelip Türkmenlerden özür dilemelidir. Özellikle bu vahşetin baş aktörü Barzani ailesinin şimdiki başı bunu çok iyi bilir. Çünkü kuzeyde Kürdistan Parlamentosunun açılışında Barzani öldürdükleri 25 bin peşmergeden dolayı mecliste özür dilemişti.

Bunlar geride kaldı, unutalım artık deniliyorsa, peki unutalım… 

Ancak 2003’ten beri Türkmenlerin Kerkük’te ve Türkmeneli’nin diğer bölgelerinde çektikleri eziyet, gasp, işgal ve şiddet neden bir türlü son bulmuyor? 

Türkmenlerle dost olmak isteyen bir toplum, dostluğunu ve samimiyetini göstermelidir. Türkmenler, karşılarında hâlâ dostluğuna güvenilmeyen bir siyasî örgüt gördükçe, bu duaya âmin diyebilir mi?

Türkiye, Türkmen siyasetçilerini de yeterince anlamalı ve Türkmen kamuoyunun hassasiyetine anlayış ile yaklaşmalıdır. Türkiye, Osman döneminde sahip olduğu geniş bir coğrafyada, en büyük İslam ümmeti ile birlikte Müslüman olmayan topluluklara da asude ve huzur dolu hayat sunabilmiş deneyimli bir devletin varisidir. 

Büyük bir devlet olan ve tarihî derinliğe sahip bulunan Türkiye’ye
de yakışan budur.

Prof.SUPHİ SAATÇİ / 2012


KAYNAK: KARDAŞLIK DERGİSİ e-dergi:





***

TÜRKMENLER VE IRAK - ERŞAT HÜRMÜZLÜ




Irak hükümetleri Türkmen konusunu her zaman gündem
dışında tutmak için özel bir özen göstermiştir.Türkmenlerin en
doğal haklardan yoksun olarak yaşamlarını sürdürmelerine ve
geçici anayasalarda onlara hiç değinilmemeye dikkat edilmiştir.
Bu anayasalar ve resmi açıklamalar Araplara ve Kürtlere değnir
belirgin çelişki ortaya çıkınca da ,öteki azınlıklar, olarak
geçiştirilme yoluna gidilmiştir.

Aslında bu tutum uluslararası suskunluğun bir uzantısı olarak
alışagelmiştir. Irak,ın yapılanmasında büyük rol oynayan
ingilizler özel olarak Türkmenleri gündem dışı tutmaya onları
her zaman politik çerçevenin dışında ve azınlık haklarından bile
mahrum olarak yaşatma yolunu çizmiştir.

Arap ülkelerinin tutumu da bundan pek farklı olmamıştır. Arap
ülkelerinin toplu olarak ilan ettikleri Azınlık haklarına dönük
teahhütleri ve kararları Türkmenler konusunda işlerlik
kazanmamış ve Arap ülkelerindeki sivil toplum örgütleri dahil
hiç bir cihetin Türkmenleri dinleme veya onlarla bir diyaloğa
girme girişimi hiç bir zaman kaydedilmemiştir.

Türkmenlerin de bu konuda aksaklıkları ve sorumlulukları
inkar edilemez. Irak Türkmenleri Arap dünyasına ve
uluslararası camiaya kendilerini tanıtma çabaları çok yüzeysel
olmuş doyurucu olmaktan uzak kalmıştır. Irak Türkmenleri
konusunda Türkçe olarak çok kıymetli araştırmalar ve yayınlar
Irak Türkmenlerinin tarihi yerleşim bölgeleri kültür akımları
edebiyat ve folklorları konularını konu edinmiş ancak bu
çalışmalar ne Arapçaya ne İngilizceye ne de öteki dünya
dillerine çevrilmiş ve bu eserler hakkında uluslararası bilim
kurumlarına veya politika merkezlerine ulaştırılmamıştır.

Aslında İngilizce ve Arapça olan bu çalışmayı bugün Türk
kamuoyuna sunarken Irak Türkmenlerinin geleceğini kaygı ile
izleyen bilim çevrelerine ufak bir uğraşla da olsa ışık tutmaya
çalışmak istedik.Bu çalışmaların ileride Türkiyede bilim
çevreleri tarafından daha da genişletilerek yapılması ümidini
korumaktayız.

Erşat Hürmüzlü
2003



Irak Türkleri

BİRİNCİ CİHAN HARBİ'nden sonra, Misak-ı Milli'ye dahil olmasına rağmen,Türkiye hudutları dışında kalması önlenememiş Musul bölgesinde yaşamakta olan Türklerin karşılaştıkları zorluklarla çok fazla ilgilenmediğimiz bir vakıadır. Bidayette İngilizlerin, daha sonra da Irak hükümetlerinin, bu bölge Türklerinin, Türkiye Türkleri ile bir ilgisi bulunmadığı iddialarını kuvvetlendirmek maksadıyla, onlara ısrarla '' Türk'' yerine ''Türkmen'' deyişleri karşısında, Türkiye'de genç nesillerin bu konuda doğru bilgilere sahip olmadıkları dahi söylenebilir.

Uzun senelerdir yakından tanıdığım kıymetli dost Erşat Hürmüzlü, bu soydaşlarımızın yıllardır neler çektiklerini, her türlü zorluğa göğüs gererek geçmişlerini ve kimliklerini nasıl muhafaza ettiklerini, olayların içinde yaşamış bir kişi olarak canlı bir üslupla bizlere aktarmaktadır.

Irak'ta yeni bir düzen kurulması konusunun gündeme geldiği bu günlerde bu kitap, Irak Türklerinin haklarının korunmasında şimdiye dek gereğince yerine getiremediğimiz bir görevi bize hatırlatmaktadır.

Bütün Türklerin okumalarını ümit ve temenni ettğim böyle bir eseri bizlere kazandırdığı için Sayın Hürmüzlü'ye kendi hesabıma teşekkür ederim.

Kamuran GÜRÜN

KAYNAK: e-kitap : 



***

17 Temmuz 2012 Salı

TÜRKİYE'NİN MİLLÎ DEVLET YAPISININ ÇÖKERTİLMESİNİN KRONOLOJİSİ



BÖLÜNME KISKACINDA TÜRKİYE




BÖLGESEL ÖZERKLİK - NATO FÜZE KALKANI 

Birinci Dünya Savaşı döneminde ABD Başkanı olan Woodrow Wilson 8 Ocak 1918 tarihli 14 maddelik deklarasyonun 3'üncü maddesinde "barış için tüm uluslar arasında ekonomik engellerin kaldırılarak, eşit ticari şartların tesisi gerektiğini" ifade ederek, ABD'nin küresel egemenlik isteğinin ilk işaretini vermiştir. 

Anılan deklarasyonun 12'inci maddesinde ise "Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk olan kısımlarına egemenlik hakkı tanınmalı, fakat Türk olmayan halklara bağımsızlık verilmelidir. Çanakkale Boğazı, sürekli olarak, bütün milletlerin ticaret gemilerine açık olmalı ve bu durum milletlerarası garanti altına konmalıdır." demektedir. 

Bu açıklamalarla birlikte ABD artık Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayan İngiltere, Fransa, Çarlık Rusya, İtalya'dan oluşan emperyalist blokun kaptan köşküne yerleşmiştir. Nitekim, 2'inci Dünya Savaşından süper güc olarak çıkan ABD kaptan köşkünün tek hakimi olmuştur.


ABD Başkanı W. Wilson, Kasım 1920 tarihinde, Sevr antlaşmasına esas olan ve Türkiye'yi parçalayan haritayı yayınlamış, bu haritada Ermenistan ve Kürdistan sınırlarını belirlemiştir. 


SEVR HARİTASI


Sevr antlaşmasına göre, Rumeliyi kaybetmiş olan Osmanlı 

coğrafyasının Anadolu bölümü 7 bölgeye ayrılmıştır.

Ancak, Türkiye'nin bölünmesi üzerindeki emeller Atatürk'ün sağlığı döneminde biraz durulmuştur. Nitekim, o dönemdeki yerli ve yabancı coğrafya kitap ve atlaslarında Türkiye tek parça gösterilirken, Atatürk'ün ölümünden sonra aynı girişimler devam etmiş, Atatürk'ün ulusal bilincini yeterince özümsememiş kadrolar, yine ülkeyi parçalara ayırmaya başlamışlardır.

Ankara'da 6-21 Haziran 1941 tarihinde toplanan Birinci Türk Coğrafya Kongresine katılan Amerikan, İngiliz, Fransız coğrafyacıların da katkısıyla, Türkiye yedi (7) ana coğrafî bölgeye ayrılmıştır. 


BÖLGELERE AYRILMIŞ TÜRKİYE




TÜRKİYE'NİN MİLLÎ DEVLET YAPISININ ÇÖKERTİLMESİNİN KRONOLOJİSİ


1988 - 14 Nisan 1991 arası

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı :

Mesut Yılmaz'ın Dışişleri Bakanı olduğu 2. Özal Hükümeti döneminde Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı 1988 yılında imzaladı. 

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Özal'ın Cumhurbaşkanı olduğu 1991 yılında 3723 sayılı ve 12.04.1991 tarihli yasa ile TBMM tarafından onaylandı. 

Bu sözleşmenin 2'inci maddesine göre "Özerk yerel yönetimler ilkesi ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda anayasa ile tanınacaktır." 


Üçüncü maddesinin 1'inci fıkrasında ise "Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanı anlamını taşır." denmektedir.

Görüldüğü gibi, milleti tamamen ayrıştırmaya yönelik bu yerelleşmeyi güçlendirip, millî devletin merkezî yapısını çözmeyi amaçlayan benzer hükümler içeren bu Sözleşme, anayasal dayanağı olmadığı için bugüne kadar yürürlüğe girmemiştir. Yapılacak bir anayasa değişikliği ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin federatif bir yapıya geçmesine kadar uykuda bir bomba olarak beklemektedir.



15 Ekim 1991
Özal "federasyonu konuşalım" dedi :
Kürt sorununa çözüm adı altında Özal, 15 Ekim 1991 tarihinde Hürriyet Gazetesi'ne yaptığı açıklamada, "federasyon dahil her şeyi konuşmalıyız" dedi. Böylece, korumak üzere yemin ettiği Anayasaya karşı ilk defa açıktan saldırıya geçerek, anayasal bir suç işledi. Bu suç aslında yürürlükteki 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak başlıklı 302'inci ve "Temel illi yararlara karşı hareket" başlığı altındaki 305'inci maddeleri kapsamında kovuşturulması gereken bir suçtur. 


21 Mayıs 1991
Özal Hıyanet-i Vataniye kanununu kaldırttı :
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, yapmakta olduğu melânet yüzünden ileride anayasanın 105'inci maddesi uyarınca "vatana ihanet" ile suçlanmaktan korktuğu için 21.05.1991 tarih ve 3723 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 23'üncü maddesi ile 29.Nisan.1923 tarih ve 2 sayılı "Hıyanet-i Vataniye" kanununu yürürlükten kaldırttı. Şu anda yürürlükte olan 5237 sayılı Türk Ceza Yasasında "vatana ihanet" başlığıyla herhangi bir suç bulunmamakla birlikte, Devlete Karşı Suçlar başlığı altındaki, 302-308 numaralı maddelerde sayılan fiiller "vatana ihanet" kapsamındadır. 


Temmuz-Ağustos 1995
ABD heyetleri Türkiye'nin federasyona geçmesini talep etti :
1995 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında gerçekleşen ve ABD heyetine ABD'nin Kuzey Körfez İşleri İstasyon Şefi Robert Deutsch'un başkanlık ettiği birinci ve Robert Pelletreau'nun başkanlık ettiği ikinci Türkiye-ABD görüşmeleriyle ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen iki raporda önemli açıklamalar vardır: 


T.C. GENELKURMAY BAŞKANLIĞI / ŞAHSA ÖZEL
ASAYİŞ BÖLGESİ EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ / HİZMETE ÖZEL
Rapor-1 Sayı : 346.1.0918 Tarih : 03.08.1995
Konu : Ortadoğu ve Balkanlar Masası görüşmeleri (3 sayfa)
Rapor-2 Sayı : 11345.3.910 Tarih : 04.08.1995 (5 sayfa) 

Yayınlandığından buyana bu raporlar hakkında herhangi bir tekzip yapılmamıştır. Söz konusu raporlarda; "ABD heyeti 'Ortadoğuda sınırların yeniden belirleneceğini' öne sürüyor. ABD, planladığı Kürt devletini Türkiye ile bir federasyon çatısı altında birleştirmek istiyor. Kuzey Irak'ta Çekiç Güc'ün koruduğu Kürt devleti, Türkiye himayesinde, FEDERASYONA bağlı bir Kürt devletine dönüştürülecek. Öneriye göre bu Kürdistan başka Kürdistan olacak. Garantör ülke Türkiye olacak." denerek açıkça Türkiye'nin federal bir yapıya geçmesi isteniyor ve bu talebe uymaması durumunda Türkiye tehdit ediliyor. Yine bu raporlardan ABD'nin aynı federasyon taleplerini 1965 ve 1974 yılların da yaptığını öğreniyoruz. 



Nisan 2001
Ecevit Hükümeti :
Ecevit Başkanlığındaki 57. Hükümet tarafından AB'ye uyum adı altındaTBMM'ne sevkedilen Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı, içindeki İngilizce kelimeler, metnin tercüme olduğunun açık olması, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarının yazım tekniğine uymamasına gösterilen tepkiler üzerine 20.04.2001 tarihinde Anayasa Komisyonundan geri çekildi.


2 Nisan 2003 
A. Gül - C. Powell GİZLİ ANTLAŞMA imzalandı :
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 24 Mayıs 2003 tarihinde Vatan Gazetesi yazarı Sedat SERTOĞLU ile yaptığı bir söyleşide "ABD Dışişleri Bakanı POWELL ile iki sayfalık dokuz madde üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki… POWELL Suriye'ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var…" sözleri 2 Nisan 2003 tarihinde ABD'li bakanla TBMM'nin bilgi onayına sunulmayan 2 sayfa ve 9 maddelik bir GİZLİ ANTLAŞMA imzaladı. Bu gizli antlaşmanın 7'inci maddesine göre; "7- Türkiye dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter yapısını devrederek federasyon uygulamasına geçecek. Kamu Reformu ve Yerel Yönetimler Yasaları hızla çıkartılarak, Türkiye Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek." Türkiye'nin parlanması için gereken yasal süreçlerin hızla işletilmesi taahhüt edildi.

Abdullah Gül bu gizli antlaşmanın varlığını inkâr edemedi. Ancak, süresi bir yılı aşmayan iktisadi, ticari veya teknik münasebetleri düzenleyen ikili veya çok taraflı anlaşmaların dışında kalan tüm antlaşmalar TBMM bilgi ve onayına sunulmak mecburiyetindedir. Abdullah Gül bu konudaki 244 sayılı kanuna aykırı hareket etmiştir.




4 Nisan 2003 
İKİZ SÖZLEŞMELER :
Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanıp, BM Genel Kurulu'nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı Kararıyla kabul edilerek 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe giren Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve 23 Mart 1976'da yürürlüğe giren Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Ecevit başkanlığındaki Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz'ın katıldığı 57. koalisyon hükümetinin talimatıyla Türkiye'nin BM Daimi Delegesi Büyükelçi Volkan Vural tarafından 15 Ağustos 2000 tarihinde imza edilerek BM Genel Sekreterinden almıştır.

Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi Abdullah Gül'ün Başbakanlığı döneminde Aralık 2002'de ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ise Tayyip Erdoğan'ın Başbakanlığı döneminde Nisan 2003'te TBMM'ne sevkedilmiştir. Bu Sözleşmeler, Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca 4.06.2003 tarihinde 4867 ve 4868 sayılı kanunlarla kabul edilmiş, 17.06.2003'de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanıp 18.06.2003 tarih ve 25142 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.


Bu iki Sözleşmenin birinci maddeleri aynıdır. "Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler." 


Aslında BM Genel Kurulu'nun 14 Aralık 1960 tarih ve 1514 sayı ile kabul ettiği "Sömürge Ülkelerin Ve Halklarının Bağımsızlığının Kabulü Bildirgesi"nin 2. maddesinde yeralan "sömürge halklarının kendi kaderini tayin hakkı" yukarıda bahsedilen BM İkiz Sözleşmelerinin 1'inci maddesi ile Millî ve üniter devletlerin kendi halklarına teşmil edilmiştir. 


Bunula da yetinmeyen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 24.10.1970 tarihinde, 2625 sayılı kararı ile "Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi"ni kabul etmiştir. Bu Bildirge'nin 1'inci maddesinin 5'inci fıkrasının 1 ve 2'inci paragraflarında "Her Devlet BM Sözleşmesinin öngördüğü tedbirlere uygun olarak, Halkların Eşit Hakları ve Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı'na saygı duymak ve geliştirmekle yükümlüdür" denmektedir. Aynı Bildirge'nin 5. fıkrasının 4. paragrafına göre "Kendi Kaderini Tayin Hakkı"nın uygulama alanları:


- Bağımsız ve Egemen bir Devlet Kurmak, (PKK'nın talebi)

- Bağımsız bir Devlet ile Birleşmek veya Ortaklık, (Barzani ile birleşmek)
- Bir diğer politik statü olarak ortaya çıkmak, (Demokratik Özerklik-Katalon Anayasası) şeklinde sayılmaktadır. 


Konuyla ilgilenen okurlarımız İkiz Sözleşmeler ve ilgili BM kararlarının orjinal metinlerini, BM internet sitesinde bulabilirler.(1)


22 Eylül 2003 
Ali Babacan ABD ile gizli DUBAİ antlaşmasını imzaladı (2):
Devlet Bakanı Ali Babacan ile ABD Maliye Bakanı John Snow 22.09.2003 tarihinde Dubai'de Ali Babacan'ın Türkiye adına 1 Milyar $ hibe veya 8,5 milyar $ kredi karşılığında Kuzey Irak'a askerî operasyon yapmamayı taahhüt ettiği bir GİZLİ antlaşma imzalandı. Bu antlaşmanın varlığı Ali Babacan tarafından önce inkâr edildi, sonra gizli olduğu belirtilerek kabullenildi, ancak TBMM'nin bilgi ve onayına sunulmadı.


7.05.2004 
Anayasanın 90 ıncı maddesine ek yapıldı :
Uluslararası sözleşme ve antlaşmaların onaylanmasını düzenleyen Anayasanın 90'ıncı maddesine 7.05.2004 tarih ve 5170 sayılı yasa ile 6'ncı fıkra eklendi. Bu 6'ncı fıkra çok vahimdir: " Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır." 

Anayasaya eklenen bu madde ile Türkiye'nin bölünüp, parçalanması için onaylanan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, BM İkiz Sözleşmeleri vb. tüm uluslararası antlaşmalara, yasalarımızın üzerinde bir anayasal üstünlük sağlanmıştır.


3.08.2004 
5227 sayılı Kamu Temel Yasası :
Abdullah Gül'ün Dışişleri bakanıyken yetkisi olmadığı halde, 2 Nisan 2003 tarihinde ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile imzaladığı 2 sayfa 9 maddelik gizli antlaşmanın 7'inci maddesinde Türkiye'yi yükümlülük altına soktuğu taahhüde uygun olarak, ABD'nin acilen çıkarılmasını istediği Kamu Temel Yasası 5227 sayı ile TBMM'nde onaylandı. Bu yasa 8.08.2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasada belirtilen üniter devlet yapısına aykırı olduğu gerekçesiyle veto edildi. 

Halen uykuda bekleyen bu yasa, eğer Anayasanın değişmez ilk 3 maddesi değiştirilip, Türk Devleti üniter yapıdan Amerikalıların müteaddit defalar istediği şekilde federasyona dönüştürülmesi halinde yeniden yasalaştırılacaktır. 

Bu yasa ile Sağlık Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret, ile Bayındırlık ve İskân Bakanlığı gibi bakanlıklar ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nün taşra teşkilatlarının Yerel Yönetimlere devredilmesi sağlanarak, merkezî devlet yapımızın tahrip edilmesinde yeni bir merhale aşılacaktır.


Aralık 2004 AB Türkiye ilerleme Raporu :
AB'nin Aralık 2004'de yayınlanan Türkiye İlerleme Raporunda ilk defa Lozan'da sayılanlar dışında "Kürt ve Aleviler" için AZINLIK ifadesi kullanılarak, haklarının tanınması istendi. Ayrılıkçı Kürt hareketi derhal Kendi Kaderini Tayin Hakkı'nı diline doladı. O tarihte başkanlığını Şeyh Sait'in torunu Abdülmelik Fırat'ın yaptığı Hak ve Özgürlükler Partisi HAK-PAR, kendilerinin azınlık olduğunu belirten ve nereden topladığı bilinmeyen 1 milyon imzalı bir dilekçeyle BM'e başvurup, Kendi Kaderini Tayin Hakkı istedi. Ancak, uluslararası hukuka göre azınlıkların "Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı" olmadığı anlaşıldığından bu azınlık lafı artık ağza alınmaz oldu.


25 Ocak 2006 
5449 sayılı Bölge Kalkınma Ajansları Kanunu :


ŞEKİL-4


AB'ye uyum adı altında 25 Ocak 2006 tarihinde 5449 sayılı Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun kabul edildi. 

Bu kanun ile Şekil-4'de görüldüğü gibi Türkiye 12 bölge ve 26 ajansa ayrıldı. Bu kanunun 4.c maddesine göre temin edilecek iç ve dış kaynaklı fonların kullanımı düzenleyerek, kurulacak ajanslar vasıtasıyla yerel yönetimleri güclendirmek şeklinde bir genel görev tanımı yapılmaktadır. 

Böylece merkezî hükümetin yetkilerinin yerel yönetimlere devri ile federatif devlet idaresini oluşturmanın altyapısına bir taş daha eklenmektedir. Bu yolla, yabancı devletlerin merkezî hükümet dışında Türkiye'ye yerleşmesi için bir vasıta hazırlanmaktadır.



Haziran 2006 Büyük Ortadoğu Projesi Haritası Yayınlandı :
Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisinin Haziran 2006 tarihli sayısında Amerikalı emekli yarbay Ralph Peters "Kanlı Sınırlar, Daha iyi bir Ortadoğu nasıl olabilir" başlıklı bir makale yayınladı. Bu makalesine eklediği yeni sınırları gösteren, ABD'nin kuracağı "Hür Kürdistan" isimli devletin kuzey sınırlarının , (Kuzeydoğu+Ortadoğu+Güneydoğu Anadolu) Bölge Kalkınma Ajanslarının sınırıyla çakışması gibi bir hayret verici tesadüf (!!!) görülür.


1992 CIA HARİTASI

Bu BOP haritasındaki sınırlar, 
1992 tarihli CİA haritasıyla da çakışmaktadır.


ŞEKİL-7

Daha da ilginci, Hür Kürdistan sınırları, Şekil-7'de görülen 1941 tarihli ABD ordu haritasındaki sınırlarla, az bir farkla da olsa yine çakışmaktadır. İşçi Partisi Ulusal Strateji Merkezi İzmir üyesi E. Kur. Alb. Cemalettin Korkut; 1955 yılında Almanya'da Amerikan 5. Kolordu Karargâhı İstihbarat Şb. Md. Amerikalının odasında, üzerinde Ermenistan ve Kürdistan bölgeleri ayrılmış bir Türkiye bulunan 1941 tarihli ABD ordusu haritası gördüğünü benzer bir haritaları ise Ağustos 1961'de ise Askerî Ataşe olarak görev yaptığı İsrail'de, İsrail Savunma Kuvvetleri (Genel Kurmay Başkanlığı) komutanı Tümg. Zvi Zur ve İstihbarat Başkanı Tuğg. Hayim Herzog'un odasında gördüğünü, belirtmiştir.


1941 tarihli ABD ordu haritasında Kürdistan :
Eski Genelkurmay başkanlarımızdan E. Org. Doğan Güreş birkaç yıl önce çıktığı bir televizyon programında, 1961 yılında ABD'ne giden bir askerî heyetin Pentagon'daki boş bir toplantı odasının duvarında, üzerinde Ermenistan ve Kürdistan sınırlarının çizildiği ABD ordusuna ait Türkiye ve Ortadoğu haritası gördüklerini rapor ettiklerini belirtmiştir.


5 Şubat 2008 Kenneth Katzman raporu :
Benzer Kürdistan sınırları "ABD Kongre Araştırmalar Merkezi" uzmanı Kenneth Katzman'ın 5 Şubat 2008 tarihinde Kongre'ye sunulan ve halen Kongre'nin internet sitesinde yeralan 6 sayfalık "RL34642" seri numaralı "The Kurds in Post-Saddem Iraq - Saddam Sonrası Kürtler" adlı rapordaki Şekil-8'de görülen harita ile de çakışmaktadır.


KENNETH KATZMAN 2008 HARİTASI (ŞEKİL-8)


15 Ağustos 2010 
Yunanlı palikaryanın hayali ,Sümela ayinine katılan palikarya :
Türkiye'yi parça parça eden haritalar, raporlar batıda havalarda uçuşurken, parçalanacağı hayal edilen Türkiye'den bir parça koparmanın peşine düşen Yunanlı palikarya, 15.08.2010 tarihinde Sümela Ayinine katılırken giydiği tişörtün arkasına Şekil-9'da görülen Pontus (Kuzey Anadolu Bölgesi) haritası bastırmayı ihmal etmemiş.

YUNANLI PALİKARYA HAYALİ


1: www.un.org/en/documents/ adresinde Security Council, Resolutions bölümü
- Sömürge Halkları: Resolution 1514, NR015288.pdf
- İkiz Sözleşmeler : Resolution 2200, NR000503.pdf
- Hukuk İlkeleri : Resolution 2625, NR034890.pdf
2: http://www.treasury.gov/press-center/press-releases/Pages/js748.aspx
3: http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899/ Bloodborders - How a better Middle East would look, Ralph Peters, AFJ Armed Forces Journal, June 2006



***




2011 TÜRKİYE SENARYOLARI


FÜZE KALKANI NEDİR ?


Yargı operasyonları :
Son Anayasa referandumundan sonra, üç üyesi Abdullah Gül tarafından seçilmiş olan 4 yedek üye ve iki yeni üyenin atanmasından sonra toplanacak 17 üyeli Anayasa Mahkemesi'nde AKP döneminde atanan üyerin sayısı çoğunluğa geçtiği için artık Anayasa Mahkemesi kararlarının AKP talepleri yönünde çıkması olağan hale gelecektir.

AKP'nin tercihleri doğrultusunda oluşturulan HSYK artık yerel mahkemelere iktidarın istediği hakim ve savcıları atayacak, mahkemeler tamamen siyasallaşacaktır.


Haziran 2011'deki seçimler yaklaştıkça, muhalif sesler yeni dalgalarla tutklanmaya başlanacaktır.



MHP ve CHP'ye operasyon :
MHP'nin muhafazakâr tabanının kopartılmasına yönelik çalışmalar hız kazanacak, seçim barajının altına inmesi için gereken herşey yapılacaktır.

CHP'de oluşturulan Sosyal Demokrat+AB'ci+Fettullahçı+Barzanici yönetimi, ülkenin bölünmesi gibi büyük bir tehlike ve bunu yapan ABD'ye karşı anti-emperyalist, ulusalcı politikalar yerine halkın fazlaca umursamadığı üç beş yolsuzluk dosyasıyla uğraşacak, giderek anti-kemalist ve anti-laik bir çizgiye oturarak, AKP'nin seçimlerden tek başına iktidar oluşturacak bir çoğunlukla çıkması için elinden geleni yapacaktır.



TSK'ya operasyonlar :
TSK'dan uzaklaştırılmış subaylar mahkeme kararıyla geri dönecekler ve ordunun hiyerarşisi zedelenecektir. Nitekim bunu sağlamak üzere kanun teklifini Meclis Başkanlığına AKP değil CHP vermiştir. TSK'ya karşı komplolara aynı hızda devam edilecektir. Bülent Arınç'a suikast davası açılarak, hâkimin imha edilmesini engellediği kozmik dosyalar mahkemeye celbedilip, bilgilerin düşman taraflara sızdırılması sağlanacaktır. 

Başbakanlık tarafından hazırlanarak MGK'da kabul edilen yeni Millî Güvenlik Siyaset Belgesi'nde Rusya, İran, Irak, Suriye, Yunanistan ve Bulgaristan'dan tehdit algılaması olmadığı karara bağlandığı için, bu bahane edilerek TSK'nın mevcudunun azaltılmasına başlanacaktır.


TSK'ya "paralı er" statüsünde asker alınarak, profesyonel orduya geçiş hazırlıkları yapılacaktır.


İçişleri Bakanlığına bağlı ve paralı askerlerden oluşan Sınır Birlikleri kurularak, özellikle Irak sınırına yerleştirilecek, TSK'nın Irak sınırında bulunan yaklaşık 180.000 mevcutlu takviyeli iki kolordu düzeyindeki kuvvetleri sınırdan geri çekilecek, (ABD+PKK+Barzani) güclerinin ülkemize sızmaları kolaylaştırılacaktır.

12 Eylül'de yapılan Anayasa referandumundan birkaç gün sonra koşarak Türkiye'ye gelen ABD genelkurmay başkanı ile varılan anlaşma uyarınca, 2011 sonuna kadar Irak'tan çekilme bahanesiyle Irak'taki 50.000 ABD askeri ve ağır silahlarının İskenderun ve Mersin limanlarından çekilmesine izin verilecek, Güneydoğu Anadolu bölgesine (resimdeki gibi) , ABD askerinin reddedilen 1 Mart teskeresi öncesinde olduğu gibi kuracakları karakollara yerleşmesi sağlanarak ayrılıkçı Kürt hareketine koruma oluşturulacaktır.

Ayrıca, Kasım ayında NATO'nun Lizbon zirvesinde alınan karar uyarınca, İran'dan Avrupa'ya atılacağı iddia edilen balistik füzeleri izlemek için İran sınırına yakın bir yere seyyar AN/TPY-2 radarı ve Türkiye'nin millî yüksek irtifa füze savunma ihalesi kapsamında AKP tarafından artık ABD'den alınmasına neredeyse karar verilen ve kontrol-komutası Almanya'daki NATO karargâhındaki ABD subaylarına bırakılacak Patriot PAC-3 bataryaları yerleştirilecektir.


Irak'tan çekilecek ABD askerlerinin karakolları



Federasyona geçiş hazırlıkları :
TBMM komisyonundan geri çekilen Nisan 2001 tarihli Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı gündeme alınacaktır.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 3 Ağustos 2004 tarihinde kısmen veto edilen 5227 Sayılı "Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun"u yeniden TBMM'ne sevkedilecektir. 


Kürt açılımına devam edilerek, Habur mahkemeleri kurulup, PKK'nın kitlesel olarak yurda girişi sağlanacak, bunlar BDP'li belediyelere yerleştirilerek, yeniden silahlandırılıp, 10 bin kişi dolayında "özsavunma" (milis) gücü kurulacaktır.


PKK eylemleri kontrollu şekilde devam ettirilerek hem TSK'nın eli kolu bağlanıp terör karşısında yıpratılmasına devam edilecek, hem de bölge halkı üzerinde tam bir tahakküm kurularak halkın devletten kopması sağlanacaktır.



Anayasa değişikliği :
Haziran 2011 seçimlerinden eğer AKP tek başına iktidar kuracak bir çoğunlukla çıkarsa, Anayasanın başlangıç bölümü ve ilk üç maddesini değiştirecektir. Bunun işaretini Anayasa Mahkemesi'nin hukukçu olmayan başkanı Haşim Kılıç, 1 Ekim 2010 tarihli Hürriyet Gazetesinde yayınlanan demecinde vermiştir:

"Bence ilk 3 maddeyi dondurmak, evrensel hukuk kurallarına uygun değil. Laikliği, demokrasiyi, hukuk devletini daha ileri götürecek düzenlemelere engel olmaması gerekir. Değişiklikler, ilk 3 maddedeki değerleri geri götürmüyorsa, Anayasa Mahkemesi izin veriyor. Bu değerlerin içini boşaltan düzenlemelere ise izin vermiyor. O nedenle gerektiğinde ilk üç maddeye pozitif olarak dokunulabilir. Bu hassas bir nokta" 


Haşim Kılıç'ın "evrensel hukuk"una uyum adı altında ABD'nin BOP saldırısı çerçevesinde Güneydoğu Anadolu bölgemizi Türkiye'den kopartmak için yapacakları anayasa değişikliği için, anayasanın ilk 3 maddesini koruyan "Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez." şeklindeki 4. maddeyi yürürlükten kaldıracak bir anayasa değişikliği yapılacaktır. 


Bu değişikliğin iptali için anayasa Mahkemesine dava açıldığı zaman, Haşim Kılıç'ın "ihsas-ı rey"de bulunduğu gibi AKP'nin seçtiği Anayasa Mahkemesinin 17 üyesi büyük ihtimalle bu değişikliği esas açısından incelemeyip, sadece anayasanın 148. maddesinin ikinci fıkrasındaki "Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır" şartına göre irdeleyip uygun bulacaklardır. 


Böylece korumasız kalan ilk üç maddeyi istedikleri gibi değiştireceklerdir.


Muhtemelen, Anayasanın 1'inci maddesine göre Cumhuriyet olan devlet şeklini (ABD + Apo + BDP + PKK)'nın istediği gibi "Demokratik Cumhuriyet" veya "Demokratik Federal Cumhuriyet" şeklinde değiştireceklerdir.


Örneğin 2'inci maddenin başlangıcına "Türk ve Kürt HALKI tarafından kurulan Türkiye Federal Cumhuriyeti" gibi bir ibare yazarak üniter devlet yapısı terkedilip, iki halklı bir yapıya geçilecektir. Hukukî statü kazanacak Kürt Halkı adına, Kürt kökenli vatandaşlarımızı temsil ettiğini iddia eden herhangi bir mihrak, 

Anayasanın 90'ıncı maddesine göre kanunlaştırılan BM İkiz Sözleşmelerinin 1'inci maddesindeki "Halkların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı" uyarınca Birleşmiş Milletlere başvurarak, topraklarımızın bir kısmıyla birlikte ayrılma talep edebilecektir. 


Anayasanın ilk 3 maddesi, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi haritasına göre doğu ve güneydoğu bölgelerimizden kopartılacak vatan toprakları üzerinde bir Hür Kürdistan isimli devlet kurmak için Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı olduğunu 34 kere ikrar etmiş olan Recep Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır'ı BOP'un merkezi yapma görevinin önündeki en önemli engeldir.


Çünkü anayasanın 3'üncü maddesine göre, "Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür." Bu bütünlüğü bölmeye kalkışmak anayasal bir suçtur. 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 302. maddesine göre bu suçu işleyenlerin cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis'tir. Nitekim, şu anda AKP hükümeti adına kendisinden fikir sorulup, ricalarda bulunulan İmralı'daki PKK başı, aynı suçu işlediği için 765 sayılı eski Türk Ceza Kanununun 125. maddesine göre ölümle cezalandırılmıştı.

Ekonomik krize karşı sıcak para ve kara para aklanmasına devam :

AKP'nin seçimleri tek başına kazanması için ABD çeşitli kaynaklardan Türkiye'ye para akıtılmasını devam ettirecek, kara para aklanmasına ve dış borç alımına devam edilerek, herhangi bir ekonomik krize meydan verilmeyecektir.



Sonuç :
ABD'nin başını çektiği ve AKP ve yandaşları marifetiyle yürüttüğü yukarıdaki senaryo başarıya ulaşırsa, Irak'tan çekilen ABD askerleri ve NATO Füze Kalkanı koruma sağlanan ayrılıkçı Kürt hareketi, bölgesel özerklik ilanından sonra, ülkenin bölünmesi için Kendi Kaderini Tayin Hakkını kullanmak için BM'e başvuracak ve fiilen bölünme başlayacaktır.

Ancak, Türk halkı ve Ordusu ülkemizin işgal ve bölünmesini amaçlayan bu hayâsız emperyalist saldırıya karşı vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak üzere harekete geçeceklerdir. ABD+Barzani destekli ayrılıkçı hareket bölgede, bugüne kadar pek çok kez provaları yapılmış olan bir "Kalkışma" başlatılacak ve buna ABD destekli Barzani fiilen katılacaktır.


TSK bu kalkışmaya müdahale ettiğinde, Türk Hava Kuvvetleri karşısında ABD-NATO Füze Kalkanını bulacaktır. Ama emperyalistler ve yerli işbirlikçiler bölmeye çalıştıkları Türk milletini aynen Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, Mustafa Kemal Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" vecizesinde anlamını bulan tekmil milleti yekvücut olarak bir kez daha karşılarında bulacaklar ve kendileri için hüsranla sonuçlanacak olan akıbetlerinden kaçamayacaklardır.





HALUK DURAL
İP Ulusal Strateji Merkezi-USMER İstanbul Başkanı - 11.03.2011





***



Bu "ahval ve şerait içinde dahi",  Mustafa Kemal Paşa, ulusal meclisleşen Erzurum Kongresi'nde (23 Temmuz - 7 Ağustos 1919) altını kırmızı kalemle çizdiği olmazsa olmazlarını sonuç bildirgesi olarak yayımlatıp, delegelere imzalatmıştır. Bu tarihten itibaren başlayan milli hareketin "reis"idir Mustafa Kemal...



*Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz.

*Ulusal irade hakim kılınmalıdır.
*Milli kuvvetleri etkili, milli iradeyi etkin kılmak esastır.
*Manda ve himaye kabul edilemez.


Ancak gene Mustafa Kemal'in, 22 Haziran 1919'da Amasya Bildirgesi ile tüm dünyaya ilan ettiği  "Ya İstikâl Ya Ölüm" şiarı, Türk milletinin "ne savaşarak, ne de savaşmadan esir düşmeyeceğinin" işaret fişeğidir.



Mustafa Kemal'ce düşünmenin alfabesinin ilk dersi "Ya İstiklâl -Ya Ölüm"dür.



Bağımsızlıkçı olmadan Kemalist ve devrimci olunamaz.



İstiklâl-i tam bir ulus için Cumhuriyetçi, laik, halkçı, milliyetçi, devletçi ve DEVRİMCi olmak gerekmektedir. 



MUSTAFA KEMAL'CE DÜŞÜNMEK  
 FİGEN ÖZEN (makaleleri) / 15.07.2012




SB.









14 Temmuz 2012 Cumartesi

TÜRKMEN KATLİAMLARI


TÜRKMENLER

14 TEMMUZ 1959 TÜRKMEN KATLİAMI VE DİĞERLERİ

Gözü dönmüş caniler, ellerini bağladıkları 
Türkmenleri hunharca kurşunladı. 
Yüzlerce kişi hain saldırıda katledildi, 
bir çoğu yaralandı, sakat kaldı.



Kerkük’te 1959 yılında Türkmenlere yönelik katliamın 53. yılı (2012) , törenlerle anılacak. Irak’taki Türkmen varlığına yönelik en büyük ve hain saldırı olarak tarihe geçen katliam, unutulmadı. Türkmenlerin katliamına yol açan olaylar zinciri şöyle gelişti: İngilizlerin baştan beri Irak’ta bir devlet kurmak vaadiyle kışkırtıp iç karışıklıklar çıkarttırdığı Kürtlerin, darbeyle başa geçen General Kasım tarafından Türklerin imhası için kullanmaları neticesi meydana geldi. 


TÜRKMENLER

Katliamın habercisi olan olaylar, darbenin birinci yıldönümü kutlamaları sırasında 14 Temmuz 1959’da başladı. O tarihte Kerkük’te Kürt komünistleri, Kürt  askerleri ve sürgünde bulunduğu Moskova’dan dönen Molla Barzani’nin Kürdistan Demokratik Parti’si peşmergeleri, silahsız ve suçsuz Türkmenleri 3 gün 3 gece boyunca katletti. 
Katliam öncesinde, Türklerinin önde gelenleri tutuklanarak, tecrit kamplarına gönderildi. 14 Temmuz günü gözü dönmüş caniler, Cumhuriyetin birinci yıldönümünü kutlamaya hazırlanan Türkmen halkına saldırdı. Sokağa çıkma yasağı sadece Türkmenlere uygulandı. Vahşet 3 gün 3 gece sürdü. Kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden yüzlerce kişi boğazlandı, iplerle caddelerde sürüklenerek katledildi. Çok daha fazlası da yaralandı veya sakat kaldı. Hain saldırılar sırasında, Türkmenlere ait işyerleri ve mağazalarda yağmalandı. 


İnsan kasabı Kürtler ellerinde baltalar , silahlar , iplerle kapı kapı dolaşıp savunmasız Türkmenleri evlerinden alıp canavarca bir vahşetle işkenceler edip ,cesetlerini arabaların arkasına bağlayıp ,sokaklarda sürüklemiş ve parçalayıp öldürmüşlerdir.Parçalanmış cesetleri ağaçlara ve elektirk direklerine asıp günlerce bekletmişlerdir. 



TARİH İÇİNDE YAŞADIKLARI



- Kaçakaç Katliamı, Telafer - 1920 
- Levi Katliamı, Kerkük -1924 
TÜRKMENLER
- Gavurbağı Katliamı, Kerkük - 1946 
- Kerkük katliamı, 14-17 Temmuz 1959 
- Tazehurmatu Katliamı-1, 1979 
- Türkmen Liderlerin Katliamı, 16 Ocak 1980 
- Tazehurmatu Katliamı-2-25 Mart 1991 
- Altunköprü Katliamı 28 Mart 1991 
- Erbil Katliamı, 31 Ağustos 1996 
- Tuzhurmatu Katliamı 22 Ağustos 2003 
- Telafer katliamı-1-09 Eylül 2004 
- Telafer Katliamı-2-21.02.2005 
- Musul katliamı, 24 Eylül 2005 
- Yengice Katliamı, 10 Mart 2006 
- Karatepe Katliamı, 04 Haziran 2006 
- Kerkük Terör Katliamı, 13 Haziran 2006 
- Tavuk Katliamı, 8 Haziran 2007 
- Amirli Katliamı, 7 Temmuz 2007 
- Tazehurmatu Katliamı-3-20 Haziran 2009 
- Telafer Katliamı-3, 9 Temmuz 2009


Mondros mütarekesi hükümlerine ve uluslararası savaş kurallarına aykırı olarak işgal edilmiş olan Musul-Kerkük-Süleymaniye bölgesi 28 Ocak 1920 tarihli Meclis-i Mebusan tarafından kararlaştırılan Türk yurdunun sınırları içindeydi. Yaklaşık 1000 yıldır Türklerin yaşadığı bu coğrafyada Türkmenler Irak’ın kuzeyinden itibaren çoğunlukla Telafer, Musul, Erbil, Altunköprü, Kerkük, Tuzhurmatu, Kifri, Karatepe, Hanekin, Mendeli ve Bağdat’ın güneydoğusunda bulunan Bedre’ye kadar uzanan bir şerit üzerinde yerleşmişlerdir. 


Bugün Irak topraklarında yaşıyan ve öz Türk olan kardeşlerimiz malesef sınırlarımız dışında kaldıkları son 80 küsur senedir.çok zor şartlar altında yaşadılar.Lozan’da ve Haliç Konferansında çözülemiyen Musul sorunu ve Irak hududu Milletler Cemiyetinde (İngiltere’nin baskısı ile) Türkiye’nin aleyhine karara bağlandı.05 Haziran 1926’da Ankara anlaşmasıyla Türkiye sonucu kabul etti ve Musul Vilayetini İngiliz yönetimine devretti.1930’a kadar Manda yönetimi ile idare edilen ve 1932’de bağımsız olan Irak’ta sık sık yaşanan darbelerle çalkantılı bir dönem yaşandı. 


O günlere kadar şehirlerin yerleşik ve zengin halkı olan Irak Türkmenleri giderek mal varlıklarını kaybetmiş , ekonomik ve siyasi olarak güçsüzleşmiştir.İngilizlerle başlıyan zulüm , darbeci ve diktatör Arap yöneticiler , yaşadıkları bölgede zaman içinde yönetimleri ele geçiren Kürtler ve son olarak ta ABD işgal kuvvetleri tarafından devam etmiştir.


Kardaşlık dergisin 54. sayısını okumak link





TÜRKMENLER


*******

23.08.2011 TARİHİNE GELELİM



Kerkük “Yeni” Türkiye’nin“Yeni” Milli Menfaatlerinin Neresinde?

ABD 2008 yılında Irak Hükümeti ile imzaladığı SOFA (Status of Forces Agreement) anlaşmasına göre Irak’taki askerlerinin tamamını 31 Aralık 2011’e kadar çekmeyi planlansa da Irak topraklarında varlığını devam ettirme çabalarından vazgeçmemiştir.

Amerikalı ve Iraklı yetkililer, Amerikan askerlerinin yılsonunda çekilmesinden sonra Irak kuvvetlerinin ülke güvenliğini sağlayamayacağından kaygı duymakta ve kalış süresinin uzatılmasını istemektedirler.  ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, bazı Amerikan askerlerinin Aralık'ta planlanan çekilme takviminden daha ötesinde Irak'ta kalmalarını beklediklerini söylemiştir.  ABD’nin çekilmesinin ardından içinde Kerkük’ün de içinde olduğu bazı bölgelerde sorun ve çatışmaların yaşanması beklenmektedir. Tarihi bir Türkmen kenti olan Kerkük Türkiye’nin Irak politikasında önemli bir yere sahiptir, dolayısıyla burada yaşanacak sorunlar da Türkiye ile yakından ilgilidir.


ABD, Irak işgali ve Saddam Hüseyin yönetiminin devrilmesinin ardından ülkede düzeni sağlamak için yerel gruplarla işbirliği yapmıştır. Ancak Musul, Kerkük ve Diyala’yı kapsayan bölgede hem önemli yer altı kaynaklarının varlığı hem de karmaşık etnik yapı nedeniyle düzen sağlanamamış ve günümüze kadar gelen ihtilaflı bölgeler sorunu ortaya çıkmıştır.  Önemli petrol kaynaklarına sahip Kerkük ise tüm yerel ve bölgesel aktörlerin çıkarlarının çatıştığı bir ihtilaf merkezi haline gelmiştir. ABD işgalinin hemen arkasından peşmergeler Kerkük’e saldırmış, nüfus ve tapu dairelerini tahrip etmişlerdir. Silahlı güçlerin Kürtlerden oluşması Kerkük’e yönelen Kürt göçünü kolaylaştırmıştır. Irak savaşında ABD’nin bölgedeki en önemli müttefikleri arasında olan Kürtler birçok konuda olduğu gibi Kerkük konusunda da ABD’nin desteğini almışlardır. Bu yazıda özellikle Kerkük’te yaşayan Türkmen halkın son durumu ve Türkiye’nin Türkmenler konusunda izlediği politikaların neler olduğu ve bu politikaların Türkiye’nin milli menfaatlerindeki yerinin ne olduğu sorularına cevap aranmıştır.


İşgalin Ardından Güvenlik Sorunları Artmaktadır


ABD Irak’ta kalma gerekçesini ülkede güvenliğin sağlamamış olmasına bağlamaktadır. Irak’ın güvenliği konusundaki endişeler yersiz değildir. Irak can güvenliğinin olmadığı çok tehlikeli bir bölge haline gelmiştir. 2011 yılı Ağustos ayı içerisinde Irak’ın Kerkük, Diyala, Tikrit ve güneyde Kut, Necef ve Kerbela kentlerinde düzenlenen bombalı saldırılarda 66 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmıştır.


Irak’ın güvenlik zafiyeti yaşayan kentlerinden biri de Kerkük’tür. Kerkük Saddam rejiminin devrilmesinin ardından Irak’ın en sorunlu kentlerinden biri haline gelmiş, kentte şiddet olayları sıklaşmıştır. Şubat 2011’de başlayan yönetim karşıtı gösteriler, Mayıs 2011’de 30 kişinin hayatını kaybettiği ve 100’e yakın kişinin yaralandığı bombalı saldırılar, Ağustos 2011’de bir kilisenin önüne bırakılan bomba yüklü aracın infilak etmesi sonucu 15 kişi yaralanması ilk akla gelen olaylar arasındadır. Ayrıca Kerkük’te ABD işgalinin başladığından bu yana Türkmenlerin fidye karşılığı kaçırılması olaylarına sıkça rastlanmaktadır. Bu eylemlerin amacı Türkmenleri korkutmak, sindirmek, mallarını ele geçirmek ve göçe zorlamaktır. Bu eylemlerin plansız olduğunu düşünmek güçtür. Irak’ta tüm grupların silahlı olmalarına rağmen Türkmenlerin böyle bir gücü yoktur. Türkmenler yıllardır hem mal hem can varlıklarını kaybetmektedirler. Ayrıca Türkiye de dâhil hiçbir ülke tarafından hakları korunmamakta hatta görmezden gelinmektedirler.  Dolayısıyla ülkedeki güvenlik zafiyetinden en fazla etkilenen grup da Türkmenlerdir.


Kerkük’ün güvenlik sorumluluğu ABD kuvvetlerinde olmasına karşın, bugün kentte en güçlü olan unsur Kürtlerden oluşan silahlı güçlerdir. Bunlar peşmerge güçleri, KDP ve KYP’ye bağlı “Asayiş” adlı silahlı güçler ve yine çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu Kerkük polis gücüdür.  KDP ve KYP uzun süre yaşadıkları anlaşmazlık ve çatışmaları geride bırakarak, peşmergelerini birleştirerek güvenliği  koruma bahanesi ile  ilk önce Kürt bölgelerini himaye altına almış ve daha sonra Kerkük’ün tamamına yayılmışlardır. Böylelikle Kerkük’teki emniyet ve polis güçlerinin etkileri de zayıflatılmıştır. Kerkük üzerindeki denetimi giderek zayıflayan Bağdat’taki merkezi yönetim ise bu durum karşısında etkisiz kalmaktadır. KDP ve KYP fiilen Kerkük’teki yönetimi ele geçirmişlerdir. Türkmenler ise güvenlik konusunda hiçbir yetki ve güce sahip değildirler.


ABD Irak’tan çekildikten sonra da Kerkük etki ve denetimini sürdürmek istemektedir. Bu bağlamda çekilmenin gerçekleşmesinin ardından Kerkük için Irak polisi ve askeri kuvvetleri ile peşmergelerden oluşan bir güvenlik ekibi oluşturulması planlanmaktadır. Kerkük kentinin güvenliğini sağlamak için oluşturulacak olan ‘Golden Lions’ adı verilen bu birlik ABD gözetiminde olacaktır.


Rand Corporation ise en son yayınladığı raporda ABD askerlerinin çekilmesinin ardından Kuzey Irak’ta yaşanabilecek çatışmaların nasıl önlenebileceğini incelemektedir. Rapora göre ABD’nin çekilmesinden sonra ülkede bir kaos ya da iç savaş çıkmasını engellemek için kısa vadede hem askeri hem de sivil alanda güven artırıcı önlemler alınmalıdır. Bu kısa vadeli önlemler de tartışmalı bölgeler, kaynakların dağılımı ve federal yapı gibi asıl sorunların çözülmesi için zaman kazandıracaktır. Kerkük konusunda önerilen  çözüm de Arap ve Kürtlerin bazı yetkileri paylaşmasıdır. Ancak burada Arap ve Kürtler arasında yapılacak bir işbirliğinden söz edilmekte ancak Kerkük’te yaşayan Türkmenlerin sözü bile edilmemektedir.




KERKÜK'TE TOPLU TÜRKMEN MEZARI


Kürtler Kerkük’ü ilhak etme hedefi çerçevesinde Türkmenleri bir etnik temizliğe maruz bırakarak yok etme politikası gütmektedirler. Bugün Irak’ta Türkmenler öldürülmekte, kaçırılmakta, baskı ve şiddet altına yaşamaya mecbur bırakılmaktadırlar. Ayrıca Türkmenlerin devlet kurumlarında çalışmaları engellenmekte, yoksulluk ve işsizliğe mahkûm edilmektedirler. Böylelikle Kerkük’te bir zamanlar yüzde 60 oranında var olan ancak önce Saddam dönemindeki politikalar ve daha sonra da 2003 yılı ABD işgali ertesinde sayısı yüz binlere varan göçler ile yüzde 30 civarına düşen Türkmenler Kerkük’ün geleceğinde herhangi bir söz sahibi olamayacaklardır.

Türkiye’nin Kerkük Politikası

Türkiye Kerkük’teki gelişmelerin neresindedir? Kerkük’te olanlar Türkiye’nin yoğun gündeminde kendine yer bulamamaktadır. Oysa,  Kerkük ve Türkmenler Türkiye’nin Irak ile ilişkileri ve bu ülkeye karşı belirlediği siyasetin en önemli unsuru olarak kabul edilmiştir.

Aşağıda Türkiye’nin Irak politikasını belirleyen ana ilkeler özetlenmiştir. Bunlar aynı zamanda Türkiye’nin kırmızı çizgileri de denilen ve hiçbir koşulda taviz verilmeyecek politikalarındandır. 

Bunlar;


(1)   Irak’ın bağımsızlığı, siyasi birliği ve toprak bütünlüğünün korunması


(2)   Irak’ın doğal zenginliklerinin tüm Irak halkının ortak malı olması ve tüm Irak halkının bu zenginliklerden adil biçimde istifade etmesi


(3)   Türkmenlerin Irak’ın demokratik yapısı içinde siyasi, ekonomik ve toplumsal bakımdan gelişmelerine katkıda bulunulması


(4)   Kerkük için bu vilayette yaşayan tüm toplum kesitlerinin uzlaşısını yansıtacak şekilde bir özel statü belirlenmesi


 (5)   Irak’ın kuzeyindeki PKK faaliyetlerinin ve PKK’nın bu bölgeden ülkemize terör saldırıları düzenlemesinin önlenmesi  



Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” diye tanımlaması ve Ahmet Davutoğlu’nun Irak Bölgesel Kürt Yönetimini ziyaret ederek Mesut Barzani ile görüşmesi kırmızı çizgilerden sapma ve Irak'taki federal yapının fiilen tanınması anlamına gelmiştir.

CIA Eski Türkiye Masası Şefi Graham Fuller Türkiye’nin Türkmenler ile politikası ile ve Kerkük ile ilgili düşünceleri ilgi çekicidir. Fuller söyle demektedir:


            “…Türkmenler, Kuzey Irak’ta 
Ankara’nın politikalarını dayandırabileceği 
çok zayıf bir temel oluşturmaktadır ki 
Ankara’nın da olası bir anahtar kart olarak onlardan     
tedricen vazgeçtiği anlaşılmaktadır. 
Aslında, Türkiye’nin “kırmızı çizgi”sinin gerçekçi       
bir şekilde çizilmediği artık anlaşılmıştır ve 
zaten (vaz)geçilmiş durumdadır. 
Kürtler ittifakla sadece Kerkük’e hakim olmayı değil, 
aynı zamanda burasını Kürdistan’ın başkenti ilan etmeye de kararlıdırlar, bu karar orada yaşayan Araplara ve Türklere karşı ne kadar haksızlık olursa olsun. 
Dahası, pek çoğu Saddam tarafından sürülmüş 
olan Kürtler Kerkük’e geri dönmektedirler. 
Bu süreci geriye çevirecek pek bir güç yoktur.”




Ankara’nın Yeni Politikası: “Kerkük’ü Al Doları Ver”


KERKÜK


Türkiye Cumhuriyeti, her devlet gibi, kuruluşundan bu yana milli menfaatlere sahip olmuştur. Vatanın bölünmezliği, devletin kuruluş felsefesi, milli güvenliğin sağlanması  Türkiye’nin hiçbir koşulda vazgeçmeyeceği hayati menfaatleri  arasındadır. Türkiye’nin dış politikasını belirlerken hiçbir koşulda taviz vermeyeceği ilkeler de “kırmızı çizgiler” olarak belirlenmiştir. Ancak günümüzde ortaya konulan  “yeni menfaatler” Türkiye’nin hayati menfaatleri ile kimi zaman çelişmekte ve bunları tehdit edebilmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyi ve Türkmenler konusundaki kırmızı çizgilerinden vazgeçmesinin bir nedeni PKK teröründen kaynaklanan güvenlik endişeleri ise bir diğer neden de Irak’a ve özellikle Kürt bölgelerine yapılan büyük ölçekli ticaretin yeni milli menfaat olarak tanımlanmasıdır.



2003 Irak işgalinin ardından Irak’a uygulanan ekonomik ambargonun kalkması ve bu ülkenin yeniden yapılanma sürecinin başlaması ile Türkiye ve Irak arasındaki  ekonomik ve ticari ilişkiler önemli bir artış kaydetmiştir.  Türk müteahhitleri 2003-2009 yılları arasında Irak’ta toplam 7,5 milyar ABD Doları değerinde 495 proje gerçekleştirmişlerdir. Yıllık bazda üstlenilen iş miktarı 2003’te 242 milyon ABD Dolarından 2009’da 1,3 milyar ABD Dolarına yükselmiştir.  Türk firmaları, yeniden yapılanma sürecindeki Irak’ta çeşitli konut projelerinden askeri tesislere, yol, köprü, baraj gibi altyapı projelerinden okul, hastane gibi sosyal tesislere pek çok alanda faaliyet göstermektedirler. 2010 yılında ikili ticaret hacmi 7 milyar ABD Doları seviyesini aşmıştır. Burada kaydedilmesi gereken bir diğer nokta da Kuzey Irak’ta iş yapan Türk firmalarının büyük bir bölümünün terör örgütüne yakın olan ya da olmak zorunda kalan şirketleri taşeron olarak kullandıkları iddialarının da yaygın olduğudur.

PKK terörü Türkiye’nin Kerkük politikasını belirleyen bir diğer unsurdur. Türkiye PKK’ya karşı yapılan sınır ötesi operasyonlarda ABD ve Kürt yönetiminin desteğine ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle Barzani’nin PKK’yı Türkiye’ye karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanması ve ayrıca hem ABD ve hem de Kürt bölge yönetiminin PKK ile mücadelede Türkiye ile aktif işbirliği yapma koşulunu Türkiye'nin Kerkük konusundaki politikalarından  vazgeçmesine bağlaması kuvvetle muhtemeldir.


Sonuç

Irak’tan ABD’nin çekilmesinin şiddeti artıracağı ve bir iç savaşa neden olacağını düşünenler Irak’taki şiddet ve karmaşaya sebep olanın aslında ABD işgali olduğunu unutmaktadırlar. ABD birlikleri ister ABD’de kalsın ister çekilsin Irak’ın “güvenli” olacağını söylemek güçtür. Irak’ı tehlikeli ve güvenlikten uzak bir duruma getiren hiç kuşkusuz ki ABD işgalidir. Dolayısıyla işgalin uzamasını istemek de tehlikelidir. Çünkü bu işgalin haklılığını savunmak anlamına gelecektir.


ABD İŞGALİNDEN SONRA YAPILAN İLK ŞEY TAPU KADASTRO BİNASINI İMHA ETMEK OLDU.

Kerkük hem siyasi hem de kente yapılan zorunlu göçler ile demografik yapısının bozulması ile teknik olarak çözülemeyecek bir sorun kaynağı haline gelmiştir. Kerkük’ün bir sorun kaynağı olmasının nedeninde hiç kuşkusuz ki kentteki hem Irak’taki tüm unsurların, hem de büyük güçlerin iştahını kabartan petrol varlığıdır. Bu nedenle, Kerkük üzerinde Kürt, Arap ve Türkmenler hak iddia etmektedir.  

Türkiye’nin Kerkük ve Türkmenleri göz ardı etme politikası ise artık duyarsızlığın ötesindedir. Barzani,  Amerikan işgalinin başında “Kerkük Kürdistan'ın kalbidir. Bu kimliği korumak için savaşmaya ve Irak Kürtlerinin elde ettiği kazanımları muhafaza etmek için canımızı vermeye hazırız” şeklinde konuşmuştu.O zamandan bugüne,  tapu ve nüfus müdürlüklerini hedef alan eylemler ile başlayan daha sonra da katliamlar ve cinayetler ile etnik temizliğe dönüşen Kerkük’ün ilhak süreci ile karşı karşıyayız. Türkiye ise bunun karşılığında herhangi bir tutarlı politika oluşturamamaktadır.



           
TÜRKMENLER



DAHA FAZLA BİLGİ : 21.YY TÜRKİYE ENSTİTÜSÜ

                                                       
***

                                       
14-20 Temmuz arası 
            
 “IRAK TÜRKMENLERİ ŞEHİTLER HAFTASI” ‘dır. 


DÜNYA ÜZERİNDE ,
KENDİ ÇIKARLARI İÇİN YAPTIKLARI DÜŞÜNÜLÜNCE , 
KİMİN "TERÖRİST" 
KİMİN "KAHRAMAN" OLDUĞU ŞÜPHELİDİR. !

               
 KÜRESEL GÜÇLERE DUR DEMENİN VAKTİ 
                                
GELMİŞ VE GEÇMİŞTİR.


SB.