Translate

MEZOPOTAMYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MEZOPOTAMYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2015 Pazar

TÜRK TARİHİ VE AÇIK MEKTUP






Müəllimim türkoloji müəmmalara açar saldı. Prof.Qəzənfər Kazımovun prof.Ahmet Bican Ercilasuna açıq məktubu.
PROF.DR. AHMET BİCAN ERCİLASUN’A 
AÇIK MEKTUP (aktaran Minexanım Nuriyeva-Tekleli/Türkolog,Azerbaycan)

Saygıdeğer Ahmet bey!

Sizlerle arkadaşımız, değerli тürkolog Ramiz Asker’in doktora tezi savunmasında görüşmüştük. Görüşmemizden sonra eve geldiğimde, kitaplarımın arasında sizin “Türk dili tarihi” kitabınızı aradım. Bu kitabı Türk Dil Kurumunun 5. kongresi nedeniyle Ankara’da bulunurken almıştım. Zaman zaman kitabın sayfalarını bir kaç kez çevirsem de, bir türlü vakit bulup da tam okuma fırsatı bulamamıştım. Fakat görüşmemizden sonra hoş sohbetlerinizden etkilenerek bu kitabı dikkatle, yeni başdan okumaya karar verdim.

İlk olarak onu söylemeliyim ki, kitaba çok büyük emek ve gayret harcanmış. Kendinizin de söylediğiniz gibi, bu eser yalnız Türkiye Türkçesinin dil tarihi değil, aynı zamanda Türküstan, Anadolu, Azerbaycan ve tüm Avrasya ülkelerinde yaşayan Türk halklarının dillerinin tarihidir. Çoksaylı Türk halklarının dil tarihini kapsayan böyle bir çalışma için büyük gayretle Avrupa, Rusya ve tüm Türkoloji alanında mevcut araştırmaları, sayısız Türk metinleri okumuş, incelemiş bulunuyorsunuz. Rusça’dan Çin ve Japon dillerine kadar çok çeşitli dillerdeki bilimsel kaynaklardan yararlandığınız görülmektedir. Bununla da, zamanında A.Caferoğlu’nun cesaretle ilk adım attığı bir alana sizde girmiş, bu bilim dalını daha da zenginleştirmiş, sırayı genişletmiş bulunuyorsunuz. 

Birçok araştırmacılardan farklı olarak oldukça doğru bir fikir söylüyorsunuz ki, “tarihsiz Türk dili tarihi düşünülemez.” Bu gerçekten de öyle. Tarihi öğrenmeden hiçbir halkın dil tarihi konusunda doğru, gerçek fikir söylemek imkansız. Bu açıdan baktığımızda, tarihi, özellikle, araştırma konusu olan tüm Türk halklarının (ister büyük, ister küçük) tarihini öğrenmekte ne kadar gayret sarf ettiğinizi her okur anlayabilir. Hem de öyle böyle tarihi değil, “daha çok karanlık dönemleri ve kökenleri aydınlatmayı gerektiren tarihi. Dahası Türk halkları tarihinin hâlâ tam gün yüzüne çıkmadığı da her kese belli. Sovyetler Birliği’nde yaşayan Türk halklarının tarihi ise günümüze kadar doğru şekilde değil de, sap-tırılarak öğrenilmektedir. Bu konuda Türk halklarının içlerindeki bir sıra “kendi” araştırmacılarının da negatif etkisi ve rolü de az değildir. 

Türk dillerinin ortak ve benzerliğini değil de, farklılığını yansıtan özelliklerinin araştırılmasına daha çok önem vermeniz de takdire değer. Çünkü, günümüzde hala Türk halklarının tarihini inkar edenler, onların ve dillerinin çok yakın zamanlarda geliştiğini ve dillerinin yalnız lehçe ve ağızlardan ibaret olduğunu iddia edenler de mevcut.

Çok haklı olarak XIII yüzyıldan önceki zamanın dil manzarası ile ilgili araştırmaların oldukça az olduğunu vurgulamaktasınız. Zaten bu yüzden de çokları Türk halklarının büyük bir kısmının dillerinin aniden bu yüzyıldan sonra meydana çıktığını düşünmekteler. Bu yüzden sizin daha ileri zamana, önceki tarihlere yer vermeniz çok güzel. Doğru, sizde bu bakımdan Köprülü’nün de emeği az değil. Ama onun Türkiye’de yaptığını Azerbaycan’da Prof. Dr. Y.Yusifov, Prof. Dr. T.Hacıyev, Prof. Dr. G.Geybullayev gerçekleştirmişler. Onlar da daha derinlere giderek çok değerli bilgi ve belgelere ulaşmış, böylece ister halk, isterse de dil tarihi ile ilgili belli düşünceleri oldukça zenginleştirmişler.

Kitabınız bilimsel esaslara dayanan çok değerli bir eser. Hiçbir abartıya yol vermeden yalnız sözkonusu eserin Türkiye’de değil, diğer Türk halklarında da bu eğitim ve öğrenimde en yararlı öğretim kitaplarından biri olacağını söyleye biliriz.
Ahmet bey, halkın ve dilin tarihini yazan insanda vatanseverlik, kendi halkının tarihine sevgi gibi duygular olmalı. Fakat “en fazla objektif olunması gereken alanda da duygular daima işe karışabilir.”- dediğinizde de çok haklısınız. Bizce karışmalıdır da. Kendi halkının tarihine düşmanca bakmaktansa, o tarihi tahriflere yol versek bile sevgi ile araştırmak daha güzel. Ben sizde genel Türk tarihine böyle sevgiyi gördüm. 

Mütevazı bir tavırla, “bu kitabı esas itibariyle bir müracaat eseri olarak hazırlamakla beraber bazı sorunları tartışmayı ve kendi görüşlerimi ortaya koymayı da gerek bildim... Eğer bazı görüş ve yaklaşım-larım tartışmalara yol açabilirse bunun, bilim dalımıza bir kazanç getireceğini düşünüyorum.” - diye samimi itirafta bulunuyorsunuz.

Bu sözlerinizi esas alarak, sizinle “tartışmak” değil de, (tartışmag-bizim dilde bir az kaba bir tâbir) düşünce munazarası yapmak, bir fikir alış verişinde bulunmak istiyorum.

Ama önce sizin yazması ne kadar zor olduğunu bildiğim geniş ve kapsamlı eseriniz konusunda Azerbaycan okurlarını bilgilendirmek isterim.

488 sayfalık bu kitap (Prof.Dr. A.B. Ercilasun. Türk dili tarihi. Başlangıçtan XX yüzyıla. Akçağ. Ankara 2004.) on beş bölümden oluşan, “Bilgeye... Gün ışığı niyetine...” gibi güzel sözlerle başlayan değerli bir eser. Kitaba yazılan “Söz başı”nın da oldukça samimi duygularla kaleme alındığı belli. 32 sayfalık “Giriş”de “Türk dilinin dünya dilleri arasındakı yeri” konusu genişçe işlenmiş. Altay dil teorisi, Nostratik teori ve Avrasyatik teorisine yer ayırdığınız bu bölüm Türk dillerinin sınıflandırılması konusunu da içermektedir. 

Tırnakta verdiğimiz konu ismindeki “Türk dili” kelimesi tartışmaya açık bir mesele. Bu yerde “Türk dili” denildiğinde, Türk dillerinin hepsini bir dil gibi kabul edilmemesi gerek-tiğini, genel olarak Türk dilleri ailesinden bahs edildiğini her okur anlayabilir. Yani, bizce, burada “Türk dili” adı altında esasında “Türk dilleri ailesi” göz önünde bulunmaktadır. Burada Altay teorisi - Türk, Moğol, Tungus, Kore, Japon dillerinin aynı bir kökenden olması ve bu dillerin akrabalılığı konusunda verdiğiniz bilgiler oldukça değerli. Girişte aynı zamanda teorinin sonralar Ural-Altay teorisi gibi genişlemesi, onun bir teori olarak meydana çıkması, gelişimi, Johann Philipp Tabbert fon Strahlenberg, Rasmus Rask, A.Miller, W.Schott, Gustaf John Ramstedt, Aleksanteri Castrén, Nicolas Poppe, B.Vladimirtsov ve diğerlerinin bu süreçteki rolü ve onların bu konudakı fikirleri de güzel bir şekilde özetlenmiş. 

Dahası Türkiye’de Altayistik üzerine kapsamlı ve başarılı çalışmalar yaptığını söylediğiniz Ahmet Temir, Talat Tekin, Osman Nedim Tuna, Tuncer Gülensoy gibi bilim adamlarının isimlerini saymış, Sergei Starostin, Anna Dybo ve Oleg Mudrak’ın ise bu dalda en son araştırmaları yaptığını hatırlatmışsınız. Sözkonusu bölümde Strahlenberg, Vladimirtsov, Poppe, Miller gibi araştırmacıların “Ana Altayca” teorilerini şema halinde sunmanız da konu ile ilgili hassasiyetinizi yansıtmaktadır. Bu şemalar içinde yalnız Street’in şeması “Ana kuzey Asya dili” ismini taşımasıyla farklılık ifade etmektedir.

Strahlenberg Ana Altayca’nı “Moğol-Türk” şeklinde iki gruba ayırmış. Hatta, “Türk-Moğol” dememiş, Balkanlardan Mancur topraklarına kadar yayılan Türkleri ikinci, Moğollarıysa ön planda vermiş. Vladimirtsov’un şeması da Strahlenberg ile aynı. Poppe de ana Altayca’nı 2 grup halinde sınıflandırmaktadır: Çuvaş – Türk – Moğol – Mancur – Tungus birliği ve Ana Kore.
Poppe’ye göre birinci daldan Çuvaş –Türk grubu gelişmiş, ondan ise Ana Türkçe, Ana Türkçeden ise Türk lehçeleri ayrılmış. Buradan elde ettiğimiz sonuca göre, güney-batı grubu Türk dilleri Çuvaş-Türk birliğinden yaranmış, dahası Türkler Anadolu’ya ve Kafkasya’ya Kuzeyden gelmişler.

Ana Altayca’yı Ana Batı Altayca ve Ana Doğu Altayca’ya ayıran Miller ise Ana Batı Altayca’dan eski Türkçe ve eski Bulgarca’nın yarandığı kanaatindedir. 

Street’in sınıflandırmasıysa biraz farklı. “Ana Kuzey Asya dili” ismini koyduğu aileni 2 gruba ayıran Street birinci grubu “Ana Altayca” gibi vermiş. Kore, Japon ve Aynu dillerini içeren ikinci grubun ise ismi yoktur. Ana Altayca’nı Miller gibi Ana Batı Altayca ve Ana doğu Altayca gibi gruplara bölen Street’in fikrince, ana Batı Altayca’dan ana Türkçe, ondan da Türk lehçeleri gelişmiş.

Böylece, tüm bu mantıksız bölgülerin hepsinin esası Altay teorisine dayanmaktadır. Bu o demek ki, Türklerin ilk beşiği Altay’dır. Türkler orada doğmuş, çoğalmış ve o topraklardan tüm dünyaya yayılmışlar. 

Bu konuda nasıl derler, kuyuya ilk taş atan Strahlenberg olmuş. Ünlü yazarlarımızdan olan A.Hakverdiyev’in diliyle söylesek, “o yerlerde avare dolaşan” bu İsveç asıllı esir subay ilk kez o topraklardaki yazılı balballara- taş yazıtlara rastlamış, onları kağıta aktarmış, sonra da bilim dünyasında yeni bir başlangıcın esasını koymuş. XIX yüzyılın sonlarında V.Tomsen tarafından bu yazıtların okunması Türk halkları ve Türk dilleri tarihi için çok büyük bir buluştu. 

Daha sonra da V.V. Radlov’un metinleri çözmesi Türk kültürü tarihini en azından 5-6 yüzyıl eskiye götürdü. Orhun-Yenisey yazıtları gibi bilinen bu anıtlar tarihçi, dilbilimci, etnografi ve arkeoloji uzmanlarının Orhun-Yenisey nehirleri kıyısında bulunan söz konusu toprakların ve genel olarak Altayların Türk’ün beşiği olduğu kanaatine varmasına neden oldu. Bu kez de uzmanlar Türklerin bir mucize gibi bu yerlerde yaranmış olduğunu ve dünyaya buradan yayıldığını ileri sürdü. 

Fakat, insanlık tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Dünya dillerinin oluşum tarihini de dikkate alırsak, 1500 yıllık yolun bir şimşek çakmasından farksız olduğunu, dahası bu kadar büyük bir arazide yaşamış halkların aniden oluşmasının da imkansız olduğunu düşünememişler.

Girişde, nostratik teori ve onun oluşumunda Pedersen ve İlliç-Svitıç’ın rolü konusunda detaylı bilgi bulabiliriz. Dünya dillerinin sınıflandırılmasını, özellikle, Merritt Ruhlen’in ilgili şemasını ince ayrıntılarıyla özetlemeniz çok güzel. Bu yerde en kayda değer an ise bu bilgilerde çoğunlukla ilk kaynaktan yararlanmanızdır. 

Kitapta “Türklerin ana yurdu ve en eski komşuları” adlandırdığınız birinci bölümü bir sayfadan da az. Fakat bizi ilgilendiren en önemli konu da burada açıklanmıştı. Yazıyorsunuz ki, “Türklerin ataları, m.ö. 2000-1000 yılları arasında Ural dağları ile Sayan, Altay ve Tanrı dağları arasında yaşıyorlardı. Hazar denizinin kuzey doğusundan başlayıp Aral ve Balkaş göllerini de içine alarak Tanrı, Altay ve Sayan dağlarına dek uzanan bu coğrafya Avrasya’nın orta bölgesi idi. Doğu’da Moğol, Tungus ve Korelilerin ataları bulunuyordu. Batı’da ise Kuzey bölgelerinde Fin ve Macarların ataları; güney bölgelerinde Ari kavimler vardı. Avrasya’nın güneyinde, doğudan batıya doğru Çinliler ile Hint-İran kavimlerinin ataları yaşıyordu. Moğol, Fin-Ugor, Hint-Avrupa ve Çin dilleriyle Türkçede görülen bazı ortaklıklar, alış verişler işte bu uzak geçmişteki komşuluğun izleridir.”(s.33)

Ahmet bey, biliyorsunuz mu, en büyük hata nedir? Ister tarihçi, ister dilbilimci olsun, uzmanlar tarafından halkların tarihi, tarihin bize belli devirlerinde bile bir bütün halinde değil, kareler, parçalar şeklinde öğrenilmektedir. 1000-2000 yıllık tarih söz konusu olsa bile. İşte tüm yanlışlar buradan kaynaklanmaktadır. Peki, ama, Türkler Sayan ve Altay’a nereden gitmişler, nasıl orada toplanmışlar?

Bu soruya yalnız insanlık tarihini bir bütün olarak ele alırsak cevap bulabiliriz. Girişte siz de monogenez teorisinden söz açmışsınız. Ama, maalesef sizin bu konuyla ilgili fikriniz o kadar açık şekilde anlaşılmıyor. Ben ise bu teorinin taraftarlarındanım. Size vermiş olduğum “Azerbaycan dilinin tarihi” isimli kitabımda da bu konuya bir bölüm ayırmıştım. Basında da tek ulu dil konusunda çok yazdığım için fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ana fikir o ki, Yer yüzünde varolmuş ulu dil m.ö.12. binyılda protodillere parçalanmış, 12-6.binyıllarda ise bu protodillerden dil aileleri (Hint-Avrupa, Hami- Sami, Türk dilleri ve s.) oluşmuştur. Sonuç olarak artık m.ö. 6. binyılda Batı ve Doğu Türk dilleri ayrı ayrılıkta farklılık kazanmaktaydı. 

Burada ikinci bir önemli konu daha var: Bu ulu dil nerede oluşmuş, gelişmiş ve parçalanmıştır?

Dünya biliminin bu konudaki kanaati ise böyle değerlendirilebilir: Yer yüzündeki Ulu dil Afrika’nın kuzeyi, Asya’nın batısı, Avrupa’nın güney doğusunu içine alan bir arazide yaranmıştır. Dilin bölünmesi de bu topraklarda, yani Ön Asya ve Akdeniz sınırları içerisinde gerçekleşmiştir. Orta taş çağında (Mezolitik devir.X-VIII binyıllar) doğuya, batıya, kuzeye, güneye doğru olan ilk göçler bu topraklardan başlamıştır. M.ö.3-1. binyılların dil verilerinin- yer, insan ve kavim adlarının araştırılması köklü ve ana kavimlerin daima doğdukları topraklarda kaldığını, yeni doğulanların, toprakları az olanların taşınmaya mecbur olduğunu açığa çıkarmıştır.(bak:1) 

Ben mümkün olursa, size bir harita yollayacağım. Ruslar onu okulda tarih dersi sırasında kullanmaktadırlar. Haritadan görünen o ki, 8000 yıl önce (yani, m.ö. 6. binyılda) Altay’da hiçbir insanoğlu yaşamamıştır. Bu çağda insanın yaşadığı yerler olarak Anadolu’nun güneyi, Mezopotomya toprakları, İran yaylası adlandırdığımız topraklar ve Türkmenistan bozkırlarının batısı gösterilmektedir. 

Bugün Türk yurdu gibi sunulan yerlerdeyse yerleşim çok sonralar- 5000 yıl önce başlamıştır. Avrupa bilimadamlarının sözkonusu teorisinde Türklerin yerleşim yeri olarak Sayan-Altay’ın gösterilmesi kasıtlıdır ve eski Azerbaycan ve Anadolu topraklarına Türklerin sonradan gelme olduğunu kanıtlamak amacını taşımaktadır. Bu tarihi doğru bilmemekten doğan bir konu. Altay Türk’ün beşiği değil. Türk’ün beşiği Anadolu’nun güneyi, Azerbaycan ve özellikle, Mezopotomya topraklarıdır. Bizde artık Altay’ın isminin Türkler tarafından Azerbaycan’dan götürüldüğü, m.ö. Azerbaycan Aratta devletinin isminden doğduğu kanıtlanmıştır. Y.B.Yusifov Azerbaycan Aratta devletinden (m.ö.28.yüzyıl) bahs ederken bu kelimenin nasıl Alatey şeklini aldığını açıklamıştır: “Alatey’i Türk dille-rinde kullanılan Alatay, Altay, Alatey ve Alatau “dağ, sıra dağlar” bildiren kelimelerin ilk şekli gibi kabul edebiliriz. Bu kelimelerin ProtoTürk (Erken Türk) diline ait olması şüphesizdir.(2,78,115;3,167)

Sizin verdiğiniz sınıflandırmaya göre milattan 2000 yıl önce ne Anadolu’da , ne de Azerbaycan topraklarında Türk gözükmektedir. 

Geçmiş SSCB’de Doğu’yu güzel bilen üç bilimadamından (İ.M.Dyakonov, V.A.Belyavski, Y.B.Yusifov) biri olan Y.Yusifov m.ö.28. yüzyılda Azerbaycan Aratta devletini kuranların Türkler olduğunu kanıtlamıştır. Bilimadamı üniversiteler için ders kitabı olarak yazdığı bu eserde birkaç delil ve olgular sunduktan sonra şöyle bir yorum yapıyor: “ Bu kanıtlar m.ö. III-II binyıllarda Azerbaycan topraklarında Türk etnosları (halkları) yaşadığını ve o çağın politik olaylarında katılımcı olduklarını göstermektedir. Böylelikle, ProtoTürkler Azerbaycan’ın en eski sahiplerinden biri olmuş ve onlar daha birbirinden sesbilimsel bakımından farklılık kazanmamış genel Türk dilinde konuşmuşlar. Fakat artık bu çağda batı ve doğu Türk dillerini nitelendiren bir sıra sesbilimsel değişimler oluşmuştu. Diye biliriz ki, ProtoTürkler bu çağda yalnız Azerbaycan’da değil, aynı zamanda Anadolu yarımadası ve Orta Asya’da yaşamış ve tedricen kuzeye doğru hareket etmişler." (2,78) (Bu kitap iyi bir kitap, onunla tanışmanızı isterim.) 

Eski Azerbaycan kavimleri Gutiler, Lulular, Kassitler, Turukkiler, Sular Türk kavimleriydi.(Yine orada s.77-86) Daha m.ö. 6. binyılın ortalarında Azerbaycan topraklarından Mezopotomya’ya inen Sümerleri, tipolojik bakımdan eklemeli dilli Elamları, Hurrileri söylemedim. Onların da tartışmalı olduğunu söylerler.

Zamanında “Kitabı Dede-Korkut”u Homeros’un meşhur “İlyada” ve “Odysseia” destanları ile karşılaştırmalı şeklinde araştırmıştık. Bu zaman elde ettiğimiz sonuç oldukça ilginçtir: 

Bu eser (“Korkut ata destanları”) Yunanların komşusu olan Türkler tarafından yaratılmış ve tarihi bakımdan oldukça eskilere dayanmaktadır.- azından Homerosla, onun anlattığı devirle yaşıttır. Her iki eser arasında sayısız ortak özelliklere, benzer olgulara rastlanmaktadır. Sayan-Altay topraklarındaki Türkler böyle bir destan yazamazlardı. Bu destan Selçuk Türklerine de ait değil. Destanın tarihi 1500 değil, en azından 3500 yıla dayanıyor. Onun sonrakı gelişim evrelerini söylemiyoruz daha.( bak:7,321-362) 

Truva savaşının (m.ö.1250 yılı) kahramanları-Priamos’un nesli, Hector, Alneas kimlerdi? 

O savaş Helen-Türk savaşıydı. İşte o Priamos’un yeğeni Aeneas ve adamları Truva düştükten sonra denize açılarak İtalya topraklarına gelmiş, önce Latin devleti, sonralarsa Roma’yı kurmuşlar. O topraklardaki Etrüsklerin-Tursakaların Türk olduğunu sizlerden Adile Ayda uzunsüreli araştırmalar sonucunda güzel bir şekilde kanıtlamıştı. Hint- Avrupalıların “İran’a ulaşması” 1500 değil, m.ö. 800 yıl olarak kabul edimektedir.- m.ö. 8. yüzyıla ait edilen bu tarihi E.A.Grantovski her ne kadar çalışsa da, m.ö. 9. yüzyıla bağlayamadı. 

Tüm bunlar Türk tarihine yeniden bakılması gerektiğini göstermektedir. Orhon-Yenisey toprakları bir mezarlıktır. Bu yerlerde Türkler yaşamış, artmış, büyümüş, vefat etmişler. Fakat orada doğmamışlar. Oraya Batı’dan gelmişler. 

Azerbaycanla Anadolu’nun kaderinde büyük farklılıklar mevcuttur. Bir çok tarihi bilmeyenler bir yana, kendi dilbilim ve tarih uzmanlarımızın bazıları da XI yüzyılda Selçukların gelmesiyle Azerbaycan ve Anadolu topraklarının Türkleştiği kanaatindedirler. Böyle bir fikir bilgisizlik ve cahillik örneğidir. Urmiya gölü havzası topraklar, kuzeyli-güneyli Azerbaycan (Irak’ta Kerkük-Erbil toprakları da) eski Türk yurdudur. Hiçbir zaman, hiçbir tarihi olay bu yerlerden Türkleri uzak tutamaz. 
Bugün nasılsa beş bin yıl öncede aynı şekilde olmuştur. (küçük değişimler ve göçler fonunda) Fakat, Anadolu topraklarında ise durum ve tarihi “kader” başka türlüdür. Anadolu da eski Türk yurdudur. Fakat zaman zaman Bizanslar çoğunluk oluşturmaktadır. Anadolu Selçuklular zamanında, özellikle, Ertuğrul oğlu Osman’ın zamanında yeniden asıl Türk yurduna dönüştü. Sizde bir “Kuruluş” dizisi var-18 bölümlük. Ben onu 1991 yılında sanatoryumda olarken seyretmiştim. 

Padişah Osman ölüm yatağındayken, oğlu yanına gelir ve onun dileğini sorar. Padişah Osman Bursa’da toprağa verilmesini ister. Bir süre sonra savaş başlar ve oğlu Bursa’nın alındığı haberi ile geri döner. İşte, Anadolu böyle adım adım alındı ve tarihi Türk yurdu yeniden kuruldu. Bunun için de ustamız A.Demirçizade Azerbaycan Oğuzlarının Selçuk Oğuzları olmadığını, “Kitabi-Dede-Korkut”un da Selçuk Oğuzlarının değil de, yerli eski Azerbaycan Oğuzlarının eseri olduğunu defalarca hatırlatır dururdu. Dahası, o, Azerbaycan dilinin Selçukların dili norm halini almadığı XIV yüzyıla kadar onlara hizmet ettiğini de eklerdi. Bizim bazı bilimadamlarıysa XVIII yüzyıla kadar Azerbaycan ve genellikle, Türk dillerinin olmadığını ve dil gibi farklılık kazanmadığını ispat etmeğe çalışıyorlar. 

Ahmet bey, görüyor musunuz işimiz ne kadar zor ? 

Kitabınızın ikinci bölümü “Sümerce-Türkçe ilişkisi” adını taşımaktadır. Osman Nedim Tuna’ya dayanarak Sümer ve Türk dillerine ait çok sayıda ortak kelimeleri örnek olarak sıralamışsınız. 

Verdiğiniz bilgiye göre, Tuna Sümer yazıtlarında Türk dillerine ait 168 kelimeyi tespit etmiş. Bizde de bu konu ile ilgili böyle yazılar yazılmaktadır. O da bilinen bir fikir ki, böyle kelimelerin olması ya köken bağlılığından, ya da ilişki sonucunda bir dilin diğerinden kelime almasından doğan bir olaydır. 

Sizin yazınızdan da anlaşılan o ki, Tuna Sümer dilindeki böyle kelimeleri yabancı-alınma gibi kabul ediyor. Bu alanın ilk araştırmacısı gibi Oljas Süleymenov da, bizim dilbilimciler de aynı fikri paylaşmaktadırlar. Zaten araştırmanın başarısı da Sümer dilinde Türk sözlerinin varlığının ispat edilmesindedir. Sözkonusu deliller de Sümerlerle aynı zamanda bir Türk halkının varlığını gösteren en iyi örnek. 

Böylece Türklerin tarihi en azından 550 yıl daha eskilere varmaktadır. Bu bile kendi kendiliyinde Türklerin Sayan-Altay topraklarına Ön Asya’dan gittiğini göstermektedir. Fakat ben bu ilişkiye de karşıyım.

Ben de Sümer dilinin yalnız sözvarlığını değil, aynı zamanda sesbilimini, biçimbilimini ve sözdizimini de belgeler, olgular esasında incelemiş bulunuyorum. Bu konu ile ilgili araştırma yapanlardan biri olan İ.M.Dyakonov Sümer dilinde önek olduğunu belirtir. Ben de sözkonusu ekleri inceledim. Aslında onların hiçbiri önek değil, birer çekim eki ve ya bağlaçtır. 
Örneğin, Dyakonov fiilden önce “ne” önekinin kullanıldığını ve olumsuzluk bildirdiğini yazar. Bu bizim dilimizde şimdi de kullandığımız “ne” bağlacıdır: Ne görür, ne duyar.(bak: 3,112-126) Bunun nesi önek? 

İsterseniz, önek olduğunu da farzedelim. Ama diller kök dilden ayrıldığında kök dilin tüm özelliklerini hemen ani olarak kaybetmez. Bizim tipoloji bakımdan farklı diller gibi bildiyimiz dil ailelerinde de o kadar ortak özelliklere rastlayabiliriz. 
Örneğin, bizim dilimizde tamlayan tamlanandan önce kullanıldığı halde, Fars dilinde tam tersi yapılır: perişan zülf - zülfi-perişan. Ama bizde tamlayanın tamlanandan sonra kullanıldığını iddia edemeyiz. Şah İsmayıl- İsmayıl şah, Hanım Emine- Emine hanım, Doktor Hamit-Hamit doktor. Bu örnekleri istediğimiz kadar artırabiliriz. 

O önekleri Hint-Avrupalılar Sümer dilinin Türk dili olmadığını kanıtlamak için uydurmuşlar. 5000 yıldan artık bir zaman geçti. Fakat, Sümer dilindeki tüm çekim ekleri küçük sesbilimsel farklılıklarla modern Türk dillerinde kalmış bulunmaktadır. 

“Gim” (kimi/gibi) sontakısı- hiç sontakıyı da başka bir dilden almak mümkün mü? Onun günümüzde kullanılan “Gimi” şekli de her şeyi açıklar. Fakat bu halk kimlerinse ataları olmalı. Günümüzde kimlerse o halkın evlatları olmalı. 

Hint-Avrupalılar onların kendilerinin ataları olmadığını itiraf ediyorlar. Bizlerse bu kadar Sümer –Türk benzerliği, yakınlığı olmasına rağmen gerçekleri kabullenmekten korkuyoruz. 

Kendileri Sümerlerin m.ö.6. binyılın ortalarında Azerbaycan’dan-Zagros topraklarından Mezopotomya’ya indiklerini yazıyor. Sonralar da Akkadlarla karşı karşıya geldikleri için bir çoğu yeniden kendi yurtlarına dönmüş. Yakın zamanlarda bizde bu konuda doktora tez hazırlayan Rahman Purekber Hayavi de tezinde güney Azerbaycan arazisinde Sümerlere ait çok sayda anıtlar, özellikler olduğunu kanıtlar.

Avrupalı bilginler anlamak istemiyorlar ki, Türkler dünyanın ilk ve eski halklarından olmasaydılar Yer yüzünün ekvator boyu en güzel topraklarına sahip olamazlardı. 

Etrüsklerin de Türk olduğunu görmek istemezler. Zaten Moğolların, Japonların, Korelilerin Türklerden tecrit edildiğini de tartışmalı şekilde itiraf ediyorlar. 

Kitabınızın “Eski kültürler ve Türkler” bölümünde eski Doğu medeniyetlerinin oluşumunda Türklerin rolünü araştırmışsınız. “Bozkır kültürü” konusunda, dahası, hayvanların, özellikle atların ilk defa ehlîleştirilmesinde, demirin işlenmesinde bozkır Türklerinin (Terekemelerin) rolünü geniş incelemiş bulunmanız dikkat çekici. 

O.Menghin’in fikirlerine dayanarak yazıyorsunuz: “Menghin de “atı ehlîleştirilmesi ve umumiyetle hayvan yetiştirmek gibi medeniyet tarihindeki çok mühim bir safhanın Türklerin ataları ile yakından ilgili” olduğunu belirtir. Ona göre “Türk kültürünün dünya tarihinde iki bakımdan kesin tesiri olmuştur. Bunlardan biri, hayvan besleyiciliği geliştirmek ve yaymak suretiyle ekonomik; öteki, yüksek teşkilâtçılık yolu ile sosyaldir.”

Bunlar değerli sözler. Demek ki, Batı’nın kendisi de insanlığın hem ekonomik, hem de sosyal gelişiminde en önemli rolü Türklerin üstlenmiş olduğunu onaylıyor. 

Onlar zaten her zaman böyle: önce mecburen hakikati, gerçeği itiraf eder, sonra da oyunbazlık yapmaya başlarlar. Zaten Sümerlerin de Türk olduğunu ilk önce onlar itiraf etmişler.

Sakalarla ilgili verdiyiniz bilgi de (IV bölüm) tarihi gerçeklere uygun 7 çeşitli çevirmenle konuşan Sakalar çeşitli kavimlerden oluşurmuş. Bazıları, özellikle çar İskitleri (Bak:5) ismini taşıyanlar, Azerbaycan topraklarında çarlık kuran (m.ö.653-625) Türklerden oluşmuş. 

Burada en dikkat çeken ise “Firdevsi “Şahname”sinde “Med ve Perslerle Sakaların mücadilelerini İranlılarla Turanlıların mücadelesi olarak anlatılır” kelimeleridir. Buradan anlaşılan o ki, Medlerle (Midiyalılar) Persler birleşmiş (ve ya belki de bir halk olmuş) ve Sakalara karşı mücadele etmişler. Midiya (Medeya/Medya) devleti ile ilgili Asur kaynaklarında m.ö.834 yılında bilgi verilmektedir. 

Farslar ise İran yaylasına 8. yüzyılın ortalarında gelmişler. Medeya/Medya aslında ilk kurulduğunda bir Fars devleti değildi. 
Bizim dilbilim ve tarih uzmanları Medeya/Medyalıların Türk olmaları konusunda hemfikir. (akademik “Tarih” birer istisna) 
Farslar 550 yılında ihanet yolu ile Medeya’da hakimiyeti (Harpak’ın ihaneti) ele geçirmişler. Meşhur “Astiages efsanesi” de bununla ilgilidir. Doğru, Saka liderleri Kiaksar tarafından aldatılarak öldürtülmüş. Fakat, Bu Sakaların ve Medeyalıların ayrı dillerde konuştuğu anlamına gelmez. Nasıl olsa, onlar akraba kavimlerdi ve birlikte güç kazanarak Azerbaycan’da Medeya-Saka devleti kurmuşlar. Onun için de bu süreçte Turan adı altında Medeya-Saka hakimiyeti bir bütün gibi kabul edilmektedir. M.ö.550 yılında Medeya düşer ve Fars Ahamenişler devletine birleşir. (2, 122)

Sakalar aslında güney Kafkasya ve Anadolu’da tam olarak sonradan gelme sayılmazlar. Herodot onların bir kısmının Kimmerleri kovalama sırasında bu yerlere geldiyini yazmaktadır. Fakat, Sakalar Ön Asya'nın, Azerbaycan'ın ve Batı Anadolu'nun en eski kavimleridir. 

Sizin tâbirinizle desek, onların ataları Kassitler olmuşlar. Azerbaycanda Kassit medeniyetinin çok eskilere dayanan (bazılarına göre, hatta 10000 yıllık) tarihi vardır. Sakalar Kassitlerin (Kasların) sonrakı nesilleridir. Kas ve Sak kelimeleri de yalnız ses yer değişimi ile seçilmektedir. Sizin topraklardakı Truva’nın karşısından geçen büyük nehrin zamanında 2 ismi olmuştur: denize kavuşan yerde Ksanf, başladığı yerde Skamandr.

Bu kelimelerde Kas (KSanf) ve Sak (Skamandır) kelimelerini bulmak mümkün Hоmeros’un destanında Skamandr bozkırı, Skamandr vadisi, Skamandr kahini gibi ifadeler Sakalara ait. Homeros yazıyor:

Hefestle de düşman oldu bol dalgalı derin bir nehir.
Ki, Tanrılar Ksanf diyor ona, insan-Skamandr(6,300)

Bu Homeros`un m.ö.1250 yılı olaylarını anlatırken çok eskilere dayanan Ksanf kelimesinin anlamını bilmediğini gösteriyor. Işte bu nedenle onu Tanrılara, Skamandr`ı ise onunla aynı çağda yaşayan Saka`ların ismile bağlı olduğu için insanlara bağlıyor. (Konu ile ilgili Homeros`un destanları ve “Kitabı-Dede-Korkut” makalemize bakabilirsiniz. 7, 321-352) 

Bu aynı zamanda Saka`nın Yaka (kıyı, kenar) kelimesinin İran dillerinden alınan şekli almadığını göstermektedir. Farslar kelimeyi olduğu gibi de kullanabilirlerdi.

Bu yerde Massagetlerin Hazar`ın doğusunda aranması (tarih kitaplarında böyle fikirler mevcut) doğru değil. Massagetler-baş Sakalar ve onların lideri Tomiris Azerbaycan Sakalarındandır. Size göre ise Alp er Tunga Saka hükümdarı Midias`dır.

Bizim kaynaklarımızda ise Alp er Tunga `nın son Medya kralı Astiages olması ile ilgili önemli fikir hakim. (Bak: 8) Alp er Tunga`nın şerefine ağıtlar XI yüzyılda yazıya alınsa da, aslında 1500-2000 yıl daha önce söylendiği, eski dil olguları olduğu kabul edilmektedir.(9, 172)

Hunların tarihine de eserinizde geniş yer ayırmışsınız. M.ö.1700 yılından belli olan Hunların tarihini ilginç belge ve delillerle izlemişsiniz. Hunlarla Çinlilerin uzun süreli mücadeleleri de kitapta güzelce yansıtılmış. Hunların kökeni konusunda üç fikre yer vermiş bulunmanız eserin geniş araştırmaların sonucu olduğunu göstermektedir. 

Çoğu uzmanlar onları Türk-Moğol kökenli sayıyor, bazıları ise daha ileri giderek onların ne Türk, ne de Moğol kökenli olduklarını iddia ediyorlar. Sonuncu oldukça anlamsız bir fikir bizce. Çoğunluk onların Türk olmasını iddia etse de, biz A.Gaben gibi Hunların Türk ve Moğollardan ibaret olduğu kanaatindeyiz. 

Bu arada sözkonusu bölümde Asya Türklerinin yadigarı Oğuz Kağan destanı ve Mete`nin (Mao Tu`nun) devlet politikası konusunda yazdıklarınız da ilgi ile okunmaktadır. 

Sonrakı bölümlerde Türklerin Türküstan, Afganistan ve Hindistan topraklarına yayılması, Avrupa Hunları ve Atilla`nın faaliyeti konusu ele alınmış.

Kitabınızın büyük bir bölümünü (s.79-197) Göktürk Kağanlığının/Hakanlığının tarihi ve dili konusuna ayırmışsınız. Türklerin bu büyük tarihi konusunda çok güzel ve kapsamlı bilgi vermeniz de dikkat çekici. Kağanlar, anıtlar ve onların dili konusunda bir kitap kadar bilgi almak mümkün. Ben de tüm bunları açıklamaya, incelemeye kalkışsam kitabın büyük bir bölümünü buraya yazmam gerekecek. Fakat bu yerde beni ilgilendiren önemli bir konuyu sizinle paylaşmak isterim.

Bizlerde bu devrin Türk tarihi konusunda Lev Gumilev`in “Eski Türkler” kitabı oldukça meşhur. Lev Gumilev Kağanlık devrinin tarihini ayrı ayrı evrelerle genişçe incelemişti. Fakat eserinde dil konuları, metin incelemesi ve açıklamasına sizin kitabınızdakı gibi geniş yer vermemiş, tarihi-toplusal tarihi araştırmıştı. L.Gumilev Çin kaynaklarını da kullanmış, dişi kurt efsanesini Aşinalılarla ilişkilendirmişti.

Siz de bu efsanenin tarihinin milattan önceye gittiğini, fakat bazı tarihçilerinin 500 evlik Aşina ailesine bağlandığını söylüyorsunuz.

Çin`in kuzeyinde yerleşen Şensi vilayetinin batısındakı Hesi`de yerleşen Aşina ailesi Taba`ların (Çinlilerin) işgalleri sırasında оnların idaresi altına girmemiş, Altaylara göç etmişler. Orada ise Juan-juanlar`a sığınmış ve demir üretimi ile uğraşmışlar. Siz de böyle yazıyorsunuz, biz de böyle biliyoruz. Çünkü, bunlar tarihi gerçeklerin ta kendisi. Sonrası da zaten belli: Aşina yeniden kuvvetlenmiş, Bumın ve İstemi devrinde Juan-juanların hakimiyetine son koymuştur. Zaman geçtikçe de büyüyerek imparatorluk şeklini aldılar. Bunlar herkese belli. 

Beni en çok ilgilendiren sizin kelimelere verdiğiniz açıklamalar oldu: “Göktürk anıtlarında Bumın olarak geçen kurucu kağanın adı Çin kaynaklarında Tumen şeklindedir. Bu büyük ihtimalle Türkçe Tuman (duman) kelimesidir. Tuman Kağan`ın oğlu Mukan/Muhan ise Türkçe Buka+n (Boğa) olmalıdır.(8) Burada benim dikkatimi çeken Mukan kelimesinin Bukan (Boğa) gibi açıklanmasıdır.

Biz bu kelimeyi - Mukan/Muhan (Gumilev`de Muğan) kelimesini sıradan bir kelime-isim gibi değil de, çok önemli ve gerekli bir tarihi olayın izi gibi kabul ediyoruz. “Aşina ve Azerbaycan” adlı makalemizde (7;295-313) bu konuyu daha da geniş bir şekilde incelemiş bulunuyoruz. 

Araştırmalar sonunda 500 evlik Aşina ailesinin bağlı olduğu kavimin zamanında (m.ö.birinci binyılın sonlarında, ya da m.s. ilk yüzyıllarda) Azerbaycan`dan Hesi`ye gittiği anlaşılıyor. Bunlar Hesi`de de, Altay`da da “mülteci”, “göçebe” gibi yaşamışlar. Altay`da “Türk denizinde bir damla” sayılan bu kavim gittikçe artmış ve güç toplamıştır. Bunlar da herkese açık. Onların Hazar`ın batısından-Azerbaycan topraklarından göçtüğünü kanıtlayan bir çok ciddi kanıtlar var. Bu kanıtları kısaca anlatmak isterim. (sözkonusu makalede geniş açıklama verilmişti)

Sizin de söylediğiniz gibi (s.770 m.s. 48 yılında Asya Hunları Batı ve Doğu Hunlar olmakla 2 gruba bölünmüşler. Gumilev ise 2 efsanede de Aşina ailesinin Hesi`den göçmesi ile ilgili hiçbir işaret olmadığını söylüyor. Bunun için de bunun Aşinalılar tarafından Altay`a muhaceret ettikten sonra yarandığını ihtimal ediyor. Fakat bu oldukça esassız bir fikir. Çünkü bu efsane daha eski tarihleri andırmaktadır. (Siz de daha eski olduğunu not etmişsiniz.) 

Zaten birinci efsanenin ilk cümlelerinden birine de onların (Aşinalıların) köken itibarile nereli oldukları konusunda oldukça açık bir fikir sezilmektedir. Efsanede onlar “Batı ülkesinden batıda yerleşmiş Hunlar evinin nesli” gibi nitelendirilmiş. Buradakı “Batı ülkesi” ifadesi Batı Hunları anlamını taşımaktadır. “Batı ülkesinin batısı” ise Hazar`dan batıya doğru olan toprakları kapsar. Demek ki, köken Azerbaycan topraklarına dayanıyor.(1)

Çinlilerin gücü ile Aşinalıların bırakıp gittiği Hesi`nin o Hun hakimi Muğan han ismini taşıyor. Gumilev de “Aşina Hun knyazı Muğan`ın hakimiyetine bağlı idi.”- diye yazıyor. Aşina`yı da kapsayan bu knyazlığın hakimleri “Muğan” unvanı taşırlardı. Bu knyazlıktan ayrıldıktan sonra da Aşina hakimleri de aynı unvanı almışlar. Demek ki, knyaz Muğan`ın hakimiyeti altında birleşen kavimler akraba kavimlerdir. Eğer Aşina kavimi sözkonusu knyazlıkta diğer kavimlerle raslantı sonucunda birleşmişse, Aşina hakimleri Muğan/Mukan unvanını taşıyamazdı. Ya da tam tersi Hesi`nin Hun hakiminin bu unvanı almaması gerekirdi.

Aşinalılar bu unvanı aralıksız olarak kabul etmişler. 552 yılında Bumın Kağan öldükten sonra yerine oğlu Kara Issık han/ Kara Kağan geçti. O da çabuk vefat etti. Tahta Kara Kağan`ın kardeşi (Bumın`ın küçük oğlu) Guşu çıktı. Guşu Mukan han ünvanını kabul etti. Gumilev eserinde bu hükümdardan bahs ederken, “Bu hanın aşağıdakı isimleri bellidir: yabani (vahşi) hayvan ismi-Tszuşu (yani, Guşu/Kuşu-Guş), nesil ismi - Sıgın (yani, torun, kardeş oğlu/ yeğen), lâkabı-Yandı (yani, galip), ün-vanı- Muyuy, yani Mukan/Muğan. Biz bilimsel kaynaklarda daha çok kullanılan sonuncu ismi tercih ediyoruz.”(10, 38)- diye açıklama vermektedir.

Aşinalıların eskiden bağlı oldukları knyazlık hakimleri de, Aşina hükümdarları da bu unvanı taşımışlar. Muğan/Mukan kelimesi nasıl ve nerede meydana çıkmış? Bu konuda da düşünmek gerek.(2)

Yukarıdaki yazıda L.Gumilev yandı kelimesinin anlamını “galip” gibi vermiş. Doğru değil. Bu kelimenin Ön Asya`da büyük tarihi vardır. Bu kelime m.ö. III binyılda Sumerlerin kullandığı ensi (kahin-hükümdar) ve bu kelimenin bir sesbilimsel şekli gibi Mannalıların kullandığı yanzı ile aynı kökdendir.(11,72-76;2,61) 

Örneğin, Manna`dakı bir il hakiminin ismi de Yanzı-Buriaş olmuş. (m.ö.843) Z~d geçiti ile Aşinalılarda bu kelime yandı şeklini almış ve hakim, hükümdar anlamını taşımaktadır.

Aşina hükümdarlarının isimlerinde Baga kelimesine de rastlıyoruz: İligyuylu Şe Mokhe Şabolo-İl Külüg-şad Baga İşbara ismini Gumilev “Ülkenin şerefli şadı, ilahi küdretli hanı” şeklinde açıklamıştı.

Bag - eski Azerbaycan kavimlerinin dilinde çok kullanılan Tanrı ismidir. Gumilev de “ilahi kudretli” derken anlamı doğru kavramış. Çünkü sözkonusu ifade Baga kelimesinin açıklamasıdır. Mada`nın –Medeya`nın batısında olan Musasir hakimlerinden Bagmaştu, Bagbartu isimlerini hatırlayalım.(3, 266) Azerbaycan`da Bağastan isimli tarihi vilayet olmuştur ve Makedonyalı İskender`in de oraya gittiği malumdur.(4)

Aşinalılar irken kelimesini kullanmışlar. Bu kelime “erkeklerin toplantısı” anlamını taşıyan eski ali şuranın ismidir. Sümerce`deki aynı anlama gelen ugken kelimesindendir. (ugu/ug- nesil, aile anlamındadır, ken-gen ise geneşmek (bir konu hakkında birinin düşüncesini öğrenmek için onunla konuşmak) kelimesi ile ilgilidir.) (5)

Orhun yazıtlarında sema inancı-Tengri esasdır. Tengri ismi Ön Asya`da en az m.ö.2000 yıl önceden biliniyor. M.ö. 1700 yılına ait 2 Sümer elegiyasında dingir kelimesi bir kaç defa kullanılmış: 98.dingir-kur-ke, sud(=KAXSU)-de mu-ra [ ah(?)-(7)]-Bogi zagrobnogo mira budet[proiznosit(7)] molitvı za tebe [Kramer 18,G.Kaz.Dil.t.446] (6)

Gumilev yerli Türklerle sonradan gelenleri –Aşinalıları giyimine göre de ayırmıştı. Yazar mezarüstü anıtları - balbalları inceleyerek aşağıdaki sonuca varmış: 

“Burada en önemli etnografik nitelik- baş giyimi yansıtılmıştı. Bozkırlarda yaşayanlar sivri uçlu, Altaylılar ise yassı, yuvarlak başlık kullanıyor.”(10;307). 

Bozkırlarda yaşayan Aşinalılar-göçebelerdir. Tarihçi dürüstçe yaptığı incelemeler sonucunda bulmuş ki, “bizim öğrendiğimiz 486 balbaldan 329`u sivri uçlu, 157`i yassıbaşlı.

” M.ö.I binyılın başlangıcında (VII Yüzyıl) Azerbaycan topraklarındaki göçebe Sakaların bir kısmı sivri uçlu Sakalar diye biliniyor: Minge-çevir`de bulunan yüzük mühürlerin üzerindeki tasvirler de toprak mezarlarda uyuyanların Saka-İskit olduğunu kanıtlıyor. Yüzük-mühürlerin birinde sivri uçlu başlık giyen ve üzerinde geleneksel Saka giyimi olan Saka-Tigrahauda (tigrah-dik, sivri olan-G.K.) tasvir edilmişti.”(12,213-214.) Bu delil de göçebelerin Orta Asya`ya en azından m.ö. I binyılın sonlarında gittiğini onaylıyor.(7)

Kısaca anlattığımız bu faktörlere dayanarak Aşinalıların Ön Asya migrantları olduğunu söyleyebiliriz. Bu aynı zamanda Orta Asya`daki tüm Türklerin Ön Asya migrantları olduğunu da göstermektedir. Aşinalıların Muğan/Mukan unvanı da onların hangi topraklardan göçüp gittiklerini açıklayan bir kanıt. Muğan - güneyli-kuzeyli Azerbaycan`nın büyük bir parçasıdır. Bu yerin migrantları da yeni topraklarda kendi yurtlarını unutmamış, ismini korumuşlar. Bunun için de bu kelimeyi Boğa şeklinde açıklamaya gerek yok. Muğan/Mukan Azerbaycan`ın en eski ve en kudretli kavmi olan Mağların yurdudur. Aşinalıların Muğan/Mukan unvanı tesadüf değil.

Burada bu konu ile ilgili çok önemli bir diğer delil daha: Turukki kelimesi.

Azerbaycan Topraklarında ismi ilk defa m.ö. 24. yüzyılda Asur kaynaklarında geçen güçlü Turukki kavmi yaşamıştır. 

Turukkiler (çift k seslerinden biri Asur elementi sayılmaktadır.) çok cesur bir kavim olmuşlar. Hatta uzun süre Asur devletini bile korku altında bırakmışlar. Bu kelime Sumer-Akkad yazılarında da defalarca hatırlanmış. Tarihçiler Turukki kelimesinde Türk kelimesinin ilk şeklini görüyorlar: “Turukki adı “Türk” isminin ilk şekli olmuş.” Ve ya “Bununla ilgili (Altay kelimesinin açıklaması ile-G.K.) 

Turukku, yahut Turuk isminin kökeni belli oluyor. Sözkonusu isim “Türk” kavim isminin ilk şekli olmuştur. Genelde “Türk” isminin eski şeklini “Turuk, Turuku” gibi kabullenmiş bulunmaktadır. Ilk Orta çağ yabancı dilli kaynaklarında “Türk” ismi ile beraber “Turukka” (Hint kaynakları), “Ttrruki”( Hoten metinleri), drug/drugu (Tibet kaynakları) varyantları kullanılmış. M.ö. 2.binyılda Akkad çivi yazılarında sözkonusu halk isminin ilk “Turukki/Turuki şekli korunmuş-tu.”(2,78,115) 

Demek ki, “göçebeler” Hesi`ye, sonra da Altay`a Türk ismini Azerbaycan`dan götürmüşler.(8)

Tüm diğer Türk halklarından farklı olarak yalnız Azerbaycan insanı geçen binyıllar sürecinde “Türk” ismini korumayı başarmış, Azerbaycan dili “Türk dili” gibi bilinmiştir. Hatta, Orta Asya`ya göç eden, orada büyük devlet kurarak onu “Türk” adı ile tanıtan halklar da bu adı koruyamamış. 

Fakat, Azerbaycan insanı XX yüzyılın başlangıcında Atatürk`ün Türk Cumhuriyeti kurarak Osmanlı dilini Türk dili ilan edene kadar “Türk” ismini yaşatmayı becermiş.

Göktürklerin hakimiyeti, Doğu Göktürklerde 52 (630-682), Batı Göktürklerde 31 yıllık (659-690) tutsaklık (fetret) zamanı, bağımsızlık yılları, II hakimiyet dönemi (tarih, yazıtlar, anıtlar ve dil konuları) ve onlardan kalan anıtlar - Uygur, Yenisey yazıtları, Moğolistan, Kırgızistan, Dağlık Altay, Türküstan, Kuzey Kafkasya, Kırım, Balkan, Macaristan`da bulunan yazıtlar... 
Tüm bunları incelemek için o kadar büyük sabır sahibi olmak gerekir ki... Göktürk yazıtlarının bulunması, çözülmesi, okunması, araştırılması tarihi gibi geniş kapsamlı kaynakların bulunduğu alanda çalışmak da oldukça zor. Göktürk yazısı ve alfabesinin kökeni, Göktürkçe`nin sesbilimsel, grammatikal özellikleri, yapım ekleri, kelime öbekleri ve onlarla ilgili kategoriler (çekim, nitelik, iyelik, zaman ve s.) dahası, söz varlığını oluşturan kelimeler ve onların anlamları gibi dilbilimsel nitelikli bilgileri genişçe araştırmak yıllarca yorulmak ve sabır sarfetmek isteyen bir şey. Bu oldukça zahmetli bir iş, Ahmet bey! Ama tüm bunlar kitabı sizin ömür kitabınıza dönüştürmüş.

Ogur ve Bulgar Türkleri ve onların dil özellikleri konusunda da çok ilgi çeken bilgilere yer vermişsiniz. Bu konuda bizim kaynaklarda bilgiler yok denecek kadar az. Tuna (Don), ve İdil (Volga) Türklerinden kalan metinler hakkında da kitabınızdan iyi bilgi alabildim.

Eserinizin önemli bir bölümündeyse “Uygur Türkleri” konusuna değinmişsiniz. Uygur Türklerinin tarihi Orhun-Uygur Hakanlığı (Kağanlığı), Kansu Uygur devleti, Uygur metinleri (Maniheyist, Budist, Hristiyan ve Müslüman metinleri) ve onların dil özellikleri,”Falname”(fal kitabı), Budist nazım ve mensur eserleri, Uygur metinlerinin bulunması ve incelenmesi tarihi, Uygur Türkçesinin dil özellikleri- ses yapısı, kelime üretimi, söz varlığı... tek kelimeyle Uygurlarla ilgili her şeyi mercek altına almanız dikkate değer. 

Karahanlılar devri “Kutadgu bilig”, “Divanü-luğat-it-Türk”, “Atabetül-hakaik”, Kuran`ın çevirileri, “Divani-hikmet”, Karahaniler devri edebiyatının bulunması ve basım tarihi, Karahanlı Türk-çesinin ses, kelime, biçimbilimsel özellikleri konusunda yazdıklarınız da (s.289-358) bir ömrün meyvasıdır. Bunları içeren 11. ve 12. bölümler ve “Kuzey-doğu ve Batı Türkçelerini hazırlayan tarihi zemin”ile ilgili ayırdığınız özel bölüm de çok değerli bilgi kaynağıdır.

Kitabın 14. bölümünde Kuzey-doğu, yani, Harezm-Kıpçak Türkçesini ve bu Türkçeye ait eserleri incelemişsiniz. Burada “Mukaddimetü`l-Edeb” konusunda yazdığınız bilgiler bende büyük merak uyandırdı. Zemahşari`ye ait edilen bu eser bilindiği gibi Arapçayı öğrenmek için yazılmış bir kitaptır. Eserin Harezmşahlardan Sultan Atsız`a ithaf edildiyini ve 1128-1144 yılları arasında yazıldığını hatırlatarak yazıyorsunuz ki, “Mukaddimetü`l- edeb” aslında Arapçayı öğretmek üzere yazılmış kelime ve kısa cümlelerden ibaret bir eserdir. 

Arapça kelime ve ifadelerin altında Harezm Türkçesi, Farsça, Harezmce (bir İran dili), Moğolca, Çağatayca, Osmanlıca gibi dillerde anlamları yazılmıştır.”(s.373). Ha-rezmce, Farsça, Moğolca, yine bir İran lehçesi ile Çağataycayı anladık. XII yüzyılın I yarısında Оsmanlıca anlam meselesi garip biraz. Bir de, Osmanlıca ile Harezm dilleri arasındakı bu kadar büyük Azerbaycan gözükmüyor. En kötüsüyse, bizim bilim araştırmacılarımız bu eseri incelememişler. 

Azerbaycan dili XIV yüzyılın ortalarına kadar etraf bölgelerde hakim olmasına rağmen, Zemahşari`nin Azerbaycan`dan geçip de Arap kelimelerinin Osmanlıca karşılığını vermesi benim için karanlık kaldı. Bu eser dikkatle öğrenilmeli.

Eserinizin bu yerinde “Codex Cumanicus” da dahil olmakla yirmiye yakın kaynak ve o kaynakların dil özellikleri konusunda bilgi almak mümkün. Çağatayca`nın dil özelliklerinin açıklanması eserinizde geniş yer almaktadır.

Kitabınızın son-15. bölümünde Batı Türkçesine yer ayırmışsınız. Bölümün ilk cümlesinde yazıyorsunuz: “Batı Türkçesi 11. yüzyıl ile 21. yüzyıl arasında kuzey ve güney Azerbaycan, kuzey Irak ve kuzey Suriye, Anadolu, Kıbrıs, Ege adaları, Balkanlar, Kırım Hanlığı ve kuzey Afrika`da kullanılan dildir.(s.433) 

Devamında ise “Önceleri konuşma dili olarak kullanılan Oğuz ağzı XIII yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu`da yazı dili haline gelmiştir. Batı Türkçesi yazı dili 13. yüzyıldan 15.yüzyıl sonlarına dek Azerbaycan, Anadolu, Irak, Suriye ve Balkanlarda tek yazı dili olarak kullanıldı. Bu döneme araştırmacılar çeşitli adlar vermektedirler... Biz... Eski Oğuz Türkçesi terimini teklif ediyoruz. Oğuz Türkçesinin yazı dili olmadan önceki dönemine de Ana Oğuz Türkçesi demek yerinde olacaktır.”(s.433),– diye anlatıyorsunuz. 

“Eski Oğuz Türkçesi, Azerbaycan ve Anadolu`nun (14.yüzyılın ortalarından aynı zamanda Balkanların) ortak yazı dili idi. Ancak 13, 14 ve nispeten 15. yüzyıllardaki Batı Türk yazı dili oturmuş bir yazı dili değildi...Eski Oğuz Türkçesini Azerbaycan yazı diliyle Osmanlı yazı dilinin ortak ortak atası kabul ediyoruz.”(s.434) “Eski Oğuz Türkçesi 16. yüzyıl başında Safevi Dev-letinin kuruluşuyla Azerbaycan ve Osmanlı yazı dilleri ayrıldı. Batı Türkçesi, aralarındaki çok küçük farklılıklarla 16. yüzyıldan bugüne iki yazı dili hâlinde ulaştı.”(s.434)

Böylelikle, sonuç olarak söylüyorsunuz ki, Batı Türkçesi 11-12. yüzyıllar arasında Azerbaycan`da (güneyli-kuzeyli), Irak`ta, Suriye`de, Anadolu`da, Kıbris`ta, Kırım`da Balkanlar`da, Ege adalarında ve Kuzey Afrika`da kullanılan dildir. (bir az sonra da listeye doğru olarak Gagavuzları da eklemişsiniz.) Bu arazilerin hiçbirini bir birinden ayırmıyorsunuz. 

Demek ki, bunların hepsinde Türk`ün meydana çıkması XI yüzyılda Selçukların bu yerlere doğru hareket etmesile bağlıdır. Bundan- bu devirden önce bu topraklarda Türk anlamı yokmuş. Bazı bilginler de böyle düşünmüş. Diyorsunuz ki, XV yüzyılın sonlarına kadar bunların hepsi neredeyse aynı dilde konuşmuşlar. Hepsinin dilini de genel olarak Eski Oğuz Türkçesi adlandırmak mümkün,- diye devam ediyorsunuz. Eski Oğuz Türkçesinden önceki devri Ana Oğuz Türkçesi devri (11-12. yüzyıllar) gibi kabul ediyorsunuz. 

Osmanlı ve Azerbaycan dilleri arasındakı fark ise Sefeviler devrinden başlanmıştır. Ama 14. yüzyıldakı Gazi Burhaneddin dili ile Erzurumlu Dariri`nin dilinde Azerbaycan ve Osmanlı dilinin başlangıcına ait elementler olduğunu itiraf ediyorsunuz. Ve nihayet Eski Oğuz dilini “Azerbaycan yazı dili ile Osmanlı yazı dilinin ortak atası” sayıyorsunuz. 

Ahmet bey! Bizim tarihçi ve dilbilimcilerimizin büyük bir kısmı da daima böyle düşünmüş ve böyle yazmışlar. Fakat şimdi bu gibi fikirler artık bizde eskilmiş, tarihe karışmış bulunuyor. 

Önceden söylediğim gibi Azerbaycan Türkçesi ile Anadolu Türkçesinin tarihi kaderi tamamile farklı. Azerbaycan çok eskiden Türk ülkesidir. Anadolu da çok eski zamanlarda Türk yurdu olmuş. Fakat Azerbaycan`da olduğu gibi Türkleri sonuna kadar koruyup sahiplenememiş. 

Gerçekten de, Anadolu Selçuklar tarafından Türkleşdirilmiş. Azerbaycan`da ise Selçukların öyle bir önemli rolü olmamıştır. İstiyorsanız, bizim asıl tarihçilerimizden bir-iki örnek vereyim. 

Azerbaycan Ulusal Bilimler Akademisinin aday üyesi Mahmut İsmayılov yazıyor: “V yüzyılın sonları ,VI yüzyılın başlangıcında Azerbaycan`ın neredeyse her yerinde dilleri bizim Azerbaycan dilinin köküne dayanan soylar yaşıyorlardı... Verdiğimiz çoksaylı belge ve fikirler ilk Orta Çağ`da İslam dininin bu yerlerde yaygınlaşmasından önce, dahası, belki de çok daha önceler Azerbaycan arazisi nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk dilli olduğunu gösteriyor.”(13,95-96) 

Diğer araştırmacı – eski Sümer –Türk adlarını büyük bir hazine gibi işleyen ve gün yüzüne çıkaran tarihçi, Prof. Dr. G.Geybullayev de aynı fikri paylaşmaktadır.: “Oğuzların kaynaklarda verilen 24 kavminden bazılarının (Avşar/Afşar, Bayandur, Beydili/Begdili, Kayı, Bayat, Eymur, Çepni, Halaç ve b.) adlarını yansıtan yer adlarına Azerbaycan`ın her iki tarafında da rastlayabiliriz. Fakat onlar (Selçuk Oğuzları - G.K.) geldiğinde Azerbaycan halkı ve onun Türk dili zaten mevcuttu. Selçuk Oğuzları Azerbaycan halkının etnokökeninde önemli rol oynamamışlar. Bu rol onlardan önceki yerel Türk halklarına(etnos) ait.” (1,205)

Selçukların Azerbaycan`ı Türkleştirmesi fikri bizde artık kendi önemini tamamen kaybetmiş bulunuyor. Fakat Sümer-Türk paralelliği ile ilgili tartışma hâlâ devam etmektedir. Y.B.Yusifov m.ö.28. yüzyılın Aratta Azerbaycan devletinin ve Manna kurucularının Türk olduğunu ortaya koymasıyla m.ö. Azerbaycan nüfusunun Türk kavimlerinden oluştuğu konusundaki tartışmalara son verildi. 

Fakat, demin söylediğim gibi, Sümer-Türk paralelliği tartışmalı olarak kalmaktadır. Yazıyorsunuz ki, “Batı Türkçesi yazı dili 13. yüzyıldan 15. yüzyıl sonlarına dek Azerbaycan, Anadolu, Irak, Suriye ve Balkanlarda tek yazı dili olarak kullanıldı.” (s.433) 

Bu, Batı Türk dili değil, Azerbaycan dilidir ve Osmanlı dili tam oluşana kadar onlara da hizmet etmiştir. Çünkü, Selçuklar geldiğinde Azerbaycan Türk dili artık mevcuttu. “Dede Korkut” Azerbaycan dilinin 6.-8. yüzyıllara ait sözlü edebiyat örneği sayılmaktadır. Bu yerde sizin de bazen “Dede Korkut”un dilini sonrakı yüzyıllara bağladığınızı hatırlatmak isterim. 

Fakat artık bizim bazı bilimadamlarımız - T.Hacıyev, Ş.Cemşidov birbirilerinden habersiz “Dede Korkut”un 16. yüzyıl nüshasının 11. yüzyıl elyazmasından yazıldığını kanıtlamışlar. Ömrünü dil tarihine adamış Büyük hocamız A.Demirçizade de bu konu ile ilgili yorum yapmış bulunuyor: 

“Vahit Azerbaycan dili bu kavim dillerinin bir kaçının, özellikle, Oğuz, Kıpçak kavim dillerinin temelinde yaklaşık VII-X yüzyıllarda oluşmuş bir dildir.”14,15) Devamında bilgin açıklıyor ki, “Türk dilleri ailesinin temel kaynakları ise m.ö. ve miladın ilk bin yıllık döneminde Hazar denizinin doğusunda, kuzeyinde, batısında, güneyinde, genellikle, Kafkasya`da yurt salmış Sak-Skif (Saka-İskit), Gas- Gassit-Gaspi-Hazar, Sabir-Suvar, Hun-Gunn, Türk-Törek, Guz-Oğuz, Gıpçag-Gıfçag (Kıpçak) adları ile bilinen kavim ve kabile dilleri olmuş-tur.” (14,48) 

“Azerbaycan tarihinde son zamanlar yapılan araştırmalar sonucunda m.ö. Azerbaycan arazisinde Medeya kavimleri- Bus, Paratak, Strukhat, Arizant, Budi, Mağ ve Azerbaycan`ın kuzeyinde Alban ve ya Ağvan arazisinde 26 çeşitli dilde konuşan kavimlerle beraber Gas, Gassit, Hazar, Sak (Saka), Skif (İskit) isimli kavimlerin yaşadığı belli olmuştur. Miladın başlangıcında ise Hun, Sabir-Suvar, Oğuz, Gıpçag adlı kavimler bu arazilerde yerleşmişler. Bunların hepsi de bilim dünyasında bilindiği gibi, Türkdilli kavimlerdir.”(14,49) 

A.Demirçizade devam ederek “Oğuz, Gıpçag kavimlerinin Kafkaslara ve İran`a toplu şekilde gelmeleri ve bu topraklarda yüzyıllar boyunca yaşayan Türkdilli kavimlerle kaynayıp karışmaları V-VI yüzyıllarda vahit Azerbaycan dilinin gelişimini hızlandırdı ve dahası süreci tamamlamış oldu.”(14,49-50)- diye olayı özetliyor. 

XI-XII yüzyılları göz önünde bulunduran müellif yazıyor: “Bu çağda hatta Derbent-Tehran-Bağdat ve Doğu Anadolu dairesinde genel olarak kullanılan dil, neredeyse vahit Azerbaycan dili idi.” (14,73) “Böylece, Azerbaycan yazı dilinin sözlü-konuşma kolu yazılı dilden önce, yaklaşık VIII-X yüzyıllarda gelişmişti.”(14,75) 

Profesör, Hasanoğlu`nun (XIII yüzyıl) meşhur gazelini inceleyerek, “... böyle akıcı, irtibatlı ve uyumlu bir şiir dilini ilk yazı dili örneği saymak doğru değil, dahası imkansız”(14,88) olduğu sonucuna varıyor. “Azerbaycan yazı dilinin (edebi dil) yazılı kolu bir bütün halinde tam gelişmemiş olsaydı, çevreye böyle hızla nüfuz edemez, Hasanoğlu`nun şiirine de nazire yazılamazdı. 
Dahası tüm Azerbaycan`a, Anadolu ve Mısır`a kadar topraklarda Hasanoğlu şiiri böyle geniş etki gücüne sahip olmazdı. Fakat Azerbaycan yazı dili XIII yüzyılın sonlarında ve XIV yüzyılda Doğu Anadolu`da yaşamış bir çok şair tarafından şiir dili gibi kullanılmış bulunuyor. Dahası bu dilde yazıya alınan sözkonusu şiirler Osmanlı Türk yazı dili için ilk örnekleri teşkil etmektedir.(14, 88-89) 

Köprülüzade de “aslında Selçuk-Osmanlı lehçesinin eski ve ilk şekli ile Azerbaycan lehçesi arasında hiçbir fark yok.” - diyerek, bu fikri destekler. “Dikkatle incelendiğinde bu dilin sözkonusu zamanda Anadolu`da kullanılan ve Türk ismi ile bilinen Azerbaycan dili olduğu apaçık görünmektedir.”(14,89) 

Fakat tüm bunları bazı insanlara anlatmak kolay değil. Kör tuttuğunu bırakmadığı gibi, onlar da Azerbaycan ve Osmanlı dilinin daha dün ayrılmaya, farklılık kazanmaya başladığını iddia ediyorlar. Fakat neden XIII yüzyıl şairlerinden Hasanoğlu`ya Osmanlı şairi, Yunus Emre`ye Azerbaycan şairi diyemediğimizi açıklayamıyorlar.

Tüm bu anlatılanlardan sonra Azerbaycan yazı dilinin kurucularının Selçuk Oğuzları olmadığını ve “Kitabı-Dede-Korkut”u Selçukluların getirmediğini yeniden söylemeye gerek duymuyoruz. Bunlar Azerbaycan`ın yerli Oğuzlarına aittir ve bu Azerbaycan dili ile Osmanlı dili XVI yüzyıldan değil, ta başından farklı dillerdir. 

Bu bakımdan sizin söylediğiniz “Eski Oğuz Türkçesinin kullanıldığı coğrafi alan sadece Anadolu değildir. Kuzey ve Güney Azerbaycan ile Irak ve Suriye de eski Oğuz Türkçesinin kullanıldığı alanlardır” - fikri bizim dilin tarihini tahrif etmektedir. 
Böyle düşünüldüğünde dilimizin objektif tarihi 1000 yıllarla geri atılmış bulunuyor. Bu ulusal yazı dili için Nesimi dilinden de yüce yazı dili düşünülemez.

Evet, değerli Ahmet bey, işte durum böyle. Siz elinizdeki delillere, bilgi ve belgelere dayanarak çok büyük bir kitap yazmışsınız. Bu eser gerçekten de Türkoloji için büyük ve çok değerli bir eser. Fakat Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin uzun süre kapalı ve zayıf olması nedeniyle Azerbaycan dilinin tarihi konusunda gerçekleri yansıtan eserlere ulaşamadığınız belli. 
Bulabildikleriniz ise Azerbaycan halkının ve dilinin tarihi konusunda zararlı ve muhafazakar fikir sahiplerinin yazılarıdır. Bizde artık bu tez tamamen iflas etmiş durumdadır. Hiç kimse kendi halkının gerçek tarihini basitleştirmek, 1000 yıl geriye götürmek istemez. Eski çağın (m.ö. ve m.s. binyıllın) yadigârı (mirası) olan yer ve şahıs adları, etnonimler Azerbaycan topraklarında çok eski zamanlardan Türk`ün üstün varlığının açık kanıtıdır. 

Yalnız onu göz önünde bulundurmak yeter ki, Orta Asya`da m.s. I binyıldan izlenilen Türk etnonimlerinin, halk, kavim adlarının hepsi m.ö. 3.-1. binyıllarda Azerbaycan`da mevcut olmuştur. Bu bilgiler G.Geybullayev ve Y.Yusifov tarafından esaslı şekilde araştırılmış ve gün yüzüne çıkarılmış bulunuyor.

Ben de anlatılan konuları biraz geniş yorumlamaya çalıştım. İtiraf etmek isterim ki, tüm bu inceleme zamanı sizin dil ve tarih uzmanlarınızla beraber, kendi bilimadamlarımızın da halkımızın geçmişini yeniden hatırlamalarının gerekli olduğuna bir daha inandım. Büyük imparatorluklar kuran halkın tarihi de, dili de, edebiyatı da, devleti de eski ve büyük olur her zaman. Bunların doğru öğrenilmesinin, dürüstçe araştırılmasının hiç kimseye zararı yok.

Saygılarımla
Prof.Dr. Gazanfer Kazımov
Тürk diline çevireni: Hasanlı Şebnem Rasim kızı


ƏDƏBİYYAT
1. Q.A.Qeybullayev. Azərbaycan тürklərinin тəşəkkülü тariхindən. Azərbaycan Dövləт Nəşriyyaтı, Bakı, 1994.
2.Azərbaycan тariхi, 1-ci cild (Z.M.Bünyadоv və Y.B.Ysifоvun redakтəsi ilə). Ali məkтəblər üçün dərslik, Azərbaycan Dövləт Nəşriyyaтı, Bakı, 1994.
3.Q.Kazımоv. Azərbaycan dilinin тariхi (ən qədim dövrlərdən XIII əsrə qədər). Bakı, «Тəhsil» nəşriyyaтı, 2003.
4.Q.Kazımоv. Seçilmiş əsərləri, VI cild, Bakı, «Nurlan», 2009.
5.Zaur Qasanоv. Üarskie skifı, Liberтu, New York? 2002.
6.Hоmer. «Iliada», «Оdisseya» (Тərcümə edənlər: Mikayıl Rzaquluzadə, Ələkbər Ziyaтay), Bakı, «Yazıçı», 1986.
7.Q.Kazımоv. Seçilmiş əsərləri, I cild, Bakı, «Nurlan», 2008.
8.H.Israfilоv. Alp Ər Тоnqa (Asтiaq, Əfrasiyab…) тariхdə və bədii ədəbiyyaтda, Bakı, 2007.
9.E.Əlibəyzadə. Azərbaycan dilinin тariхi. 1-ci cild, Azərbaycan Тərcümə Mərkəzi, Bakı, 2007.
10.L.Qumilyоv. Qədim тürklər, Bakı, Эənclik, 1993.
11.Y.B.Yusifоv. Qədim Şərq тariхi, Bakı Universiтeтi Nəşriyyaтı, 1993.
12.Azərbaycan тariхi, 1-ci cild, Bakı, «Elm», 1998.
13.Mahmud Ismayıl. Azərbaycan тariхi, Bakı, 1997.
14.Ə.Dəmirçizadə. Azərbaycan ədəbi dili тariхi, Bakı, «Maarif», 1979.




___________________













"While considering all the cultural components it becomes obvious that the Turks have been existing on earth for 15 thousand years with magnificent culture." 
Prof.Necati Demir

















30 Aralık 2014 Salı

Türk Dili ve Sümer Uygarlığı , Arınak ve M.Ünal Mutlu







Türkçenin 40 civarında lehçesi var. Ama Batı listesine almıyor....Mesela, Uygur Türkçesi Cengiz İmparatorluğunun resmi dilidir. Burada esas olan şunu görmektir : Batılı kaynaklar bile Çince, Sankritçe, Gerekçe , Farsça gibi çok eski sanılan dillerin Kengerceden - Türkçeden- 3000 yıl sonra doğduğunu kabul etmektedir. 1500 yıl boyunca Türkçe dünyanın tek dilidir ve gezegenimizin ana dilidir. Önce bu gerçeği görmek gerek......... 

DEMİR hem Kengerce hem eski Uygurca da TANRI demektir.


***

DEMOKRASİ

‘Demokrasi  tarihte kelime ve     kavram olarak ilk kez MÖ 3000 lerde Kengerlerde görülmüştür.                                                                          
Gerek   ülkemizde gerek dünyada ,sömürgenlerin dikte ettiği eğitim sistemi içinde   Batı’nın masalları ile yetişmiş olan günümüz aydınları (!) beyinlerine enjekte   edilen virütik bilgileri tartışılmaz ‘bilimsel gerçek’   olarak  görürler).Bu saplantı içinde , entelektüel bir   tutsak olduklarının bilincinde değildirler. Taşıdıkları   önyargılarını sorgulamak  ,bir anlamda özgürleşmek hiç  akıllarına gelmez.

Bu açıdan bakılınca , DEMOKRASİ   kelime ve kavramını Grek kökenli sayanlar,birilerinin ortaya saldığı virüsleri   kapmış ve beyin enfeksiyonuna yakalanmış kurbanlardır.  

Acıdır ki   bugün aşağıdaki gerçekleri dile getirmek , beşyüz yıl önce – Dünya öküzün   boynuzunda diyenlere- ‘Dünya dönüyor’ demek gibi  birşeydir.

‘Demokrasi  tarihte kelime ve     kavram olarak ilk kez MÖ 3000 lerde Kengerlerde görülmüştür.’ İlk meclisler de-S.N. Kramer’in deyimiyle- Grek ve Roma’da değil Kenger’de (Sumerde)   görülür. 
  
‘Demokrasi,Demokratik ‘ gibi kelimeler , Kengerce  ‘Dumugiratuku ‘ kelimesinin  günümüzde Batı dilleri fonetiği ile söylem  biçimidir. ‘Dumugiratuku ‘ da Kengerce ‘halkın gücü’ demektir.
  
Amerika  demokrasiyi Grek  ,Roma  veya İngiltere'den değil Kızılderili’lerden  öğrenmiştir. ABD Anayasasını hazırlayanlar , Kızılderililerin  yüzlerce yıl uyguladığı  demokratik federal  yapıyı ABD’ye adapte etmiş ,yani  kopyalamışlardır. 

ABD ‘nin simgesi Özgürlük Heykeli  Kengerin Aşk Tanrıçasıdır.  AB’nin  12 yıldızlı bayrağı, Kengerlerin tanrılar meclisindeki 12 tanrının  yıldıza dönüşmesi ile oluşmuştur. (12 burç, 12 saat, 12 ay, 12 gün, 12 havari, Virgin Mary’nin başında 12 yıldız…AB Bayrağı)

Demokrasi  üzerine ahkam kesenler  önce beyinlerine enjekte edilen şu   virütik önyargıları dışarı çıkarmalıdır...
  
Demokrasi   Grek Uygarlığında doğmuştur (MÖ 500) .
Demokrasi Grekçe  ‘   Demos’ ve ‘Kratos’ kelimesinden oluşur.  
Grekçe ‘Demos’   halk,  ‘ Kratos’ güç,yönetim demektir . 
Demokrasi ‘Halkın   gücü,yönetimi ’  demektir.

 Bu ne menem   demokrasidir ki halkın %90 ı köle doğar , köle ölür. 
Kadın’ların - fahişe   değilse- sosyal hayatta   yeri yoktur. 
Aristokrasi denilen bir ağalık sistemi vardır.  

Kenger  demokrasisinde  köle sınıfı vardır ama bir kölenin kral olma  şansı da vardır. 
Kadın erkek  arasında eşitlik vardır.   
Gençler meclisi (Parlemento), İhtiyarlar meclisi vardır. 
Savaş kararları gibi  önemli kararlar referandumla alınır. 
Son etimolojik ve   arkeolojik bulgular ‘Demokrasi’nin Grekçe değil Kengerce olduğunu   kanıtlamıştır. (John Keane, A short History of  Democracy)  

Kenger’de doğan   demokrasi  bir yandan doğuya  Hindistan’a   ,diğer yandan batıya Sidon (Sayda) (Biblos) Anadolu Likya ve   Yunanistan coğrafyasına yayılır. MS 950 lerde İslam Uygarlığında gerçek bir   demokrasi uygulaması görülür. 

MS 1300 lere kadar Batı’da demokrasi kelimesi   görülmez. Avrupa yüzyıllarca feodalite dönemini yaşarken, Batı’lılar   tarafından kökleri kurutulmadan önce Kuzey Amerika Kızılderililerinin ,en az   500 yıl süren demokratik bir yönetim sistemleri vardır. ABD nin bugünki devlet yapısı  bu sistemin   devamıdır.


Bu girişten   sonra  Demokrasi’nin  kelime yapısını bir  kez daha irdeleyelim.

Önce şunu   belirtelim ki Grekçenin doğuşu- Kengerceden 2 500 yıl sonra -MÖ 700 lerdedir.   Yani Grekçe Kengercenin yanında dünkü çocuktur. 

Grekçe,   Yunanistan coğrafyasında yaşayan Pelasg denilen bir halkla daha sonra   Hindistan’dan gelen bir grup halkın kaynaşması sonunda ortaya çıkmış bir   dildir. Pelasg dilinin arkaik bir Türkçe olduğu, Hindistan’dan gelenlerin ise   Sankritçe benzeri bir dil konuştuğu ileri sürülür. 

Bu doğru ise Grekçe, Türkçe   ile Sankritçenin karışımından oluşan almaşık bir dildir. Bir çok kelimenin   Türkçe ve Grekçe aynı olması bu olasılığı güçlendirmektedir. Tipik bir örnek   ‘Kımız’ kelimesi Kengerce, Grekçe ve güncel Türkçe’de aynı anlamdadır :Alkollü   içki

‘Dumu’   kelimesi bugün bile  Kazakça ve Asya Türkçesinde    ‘Oğul,nesil’ demektir. Yani,’Doğma’

‘Dumu’   kelimesi Kengerce ‘Çocuk,oğul ‘ demektir.Arapça’ya    ‘Damat,mahdum’olarak geçer.

‘Demo’   kelimesi Grekçe ‘Halk’ demektir.


‘Dumugir ‘   Kengerce ‘ Özgür halk,yerli halk’ (köle olmayan,yabancı olmayan) demektir. Bu   kelime ileride Arapça’da ‘cumhur’ ,Türkçe’de ‘Cumhuriyet’ kelimelerini   oluşturacaktır.   Dumugir +Atuk =>   Dumugiratuk  veya       Cumhur + Atik => Cumhuratik   ‘Demokratik’   kelimesini çağrıştırıyor mu?

‘Kur’   Kengerce çok güçlü demektir. Günümüzde   gür,gürbüz olmuş . ‘ Kara’ Göktürkçe ‘çok güçlü’ demektir.   Karaman (Yiğit) , Karakış, Karahan (Türk Mitolojisinde Tanrılar Tanrısı)

Atuku Kengerce   Güç,kuvvet ( Günümüz Türkçesinde :Atak,Atik )

Kengerce  ‘Kur +atuku’ = Kuratuku   son hecenin düşmesiyle   Grekçe ‘ Krat,Krata,Kratos.’ biçimine girmiş   .

Kengerce Atuku   kelimesinin Arapçada ‘Takat’,İbranicede ‘Tokat’   olmuştur

Özetle   Demokrasi   kelimesi  buğünün Türkçesi ile    Doğma+  Gür + Atik  , Asya   Türkçesi ile Dumu+Kara +Atak ;Kengerce ile   Dumu+Kur+Atuku  Grekçeleşmiş kelimelerle    Demos+Kratos > Demo+Krat   biçimde   oluşmuştur.


MÖ  3 000 lerde  Kengerce   ‘Dumukuratuku’ kelimesi   2500 yıl   sonra  MÖ 500 de Grekçe ‘Demokratia’ olarak ses   değişimine uğramış. Batı dillerinde ilk kez   Latincede  MS 1300 lerde   Democratia , MS 1400 lerde Fransızcada Democratie İngilizcede  1570 lerde    Democracy  olarak ortaya çıkmış.  

Antik Türk   kültürünün mirasına konmuş  olan Batı’nın   geçmişinde  demokrasi yoktur. 
Demokrasi  kavram ve kelime olarak Batı için bir ithal   malıdır.

Prof John Keane'in 'History of Democracy ' adlı makalesinden bir alıntı....

' Demokrasi'nin Grekçe değil Kengerce/Sümerce olduğunu gören bir bilim adamı daha ........

The beginning of wisdom in such disputes is to see that democracy, like all other human inventions, has a history. Democratic values and institutions are never set in stone; even the meaning of demomcracy changes through time. During its first historical phase, which began in ancient Mesopotamia (c. 2,500 BCE) and stretched through classical Greece and Rome .........democracy have Eastern origins, for instance in the ancient Sumerian references to the dumu , the ‘inhabitants’ 


***

TÜRKÇENİN DÜNYA DİLLERİNE ETKİSİ

25 MAYIS 2009 İstanbul Üniversitesi , Avrasya Ar. Konferans Salonu,
TÜRKÇE SEMPOZYUMU
Sn. Başkanım, Değerli Hocalarım ve Sayın İzleyiciler

Türk Dilinin yüceliğini bilimsel platformlarda yeniden tartışmaya açtığı için İstanbul Üniversitesinin ve Bilim ve Ütopya dergisinin değerli yöneticilerini huzurlarınızda yürekten kutlar, zamanlarını bu konuya ayıran siz değerli insanlara ayrı ayrı en derin saygılarımı sunarım.

Bugün konuşulan dünya dillerinin nasıl geliştiğini ve etkileştiğini gerçekçi olarak saptamak için işe tarihin ilk uygarlıklarının dilinden başlamak gerektiği kanısındayım. Zira, insanlık tarihinin ilk dili ve 1500 yıl boyunca tek dili olan Sumercenin ne olduğunu, nereden geldiğini göz ardı eden bir etimoloji bilimsellikten çıkar, siyasal malzemeye dönüşür düşüncesindeyim. Günümüzde Sumer diye anılan bu uygarlığın gerçek adı olan KENGER ve yaradan kavramı için kullandıkları DİNGİR kelimeleri bugün dünyada sadece TÜRK DİLİ NDE mevcuttur. Sadece bu iki kelime ‘Sümerler Türk mü idi ?’ sorusuna yanıt vermeye yeterlidir, kanısındayım.

Bugün ortaya çıkan bilgi ve belgeler ışığında Sumerlilerin Türk olduğunu rahatlıkla söylenebilir. Gizli bir entelektüel terör baskısı altında batılı Sumerologlar bu gerçeği açıkça dile getirmekten korkmaktadır. Sn. Hocam Muazzez İlmiye Çığ ile yıllarca birlikte çalışan Samuel Noah Kramer bu gerçeği bir çok yazılarında ima etmiş ve kendisine yazdığı mektuplarda açıkça dile getirmiştir.

150 yıldan beri bir çok araştırmacının fark ettiği gibi bugün dünya dillerinin köklerinde KENGER/SUMER dilini görmekteyiz. Gerçi Kenger dilinin çözülmesinde hala eksiklikler ve aksaklıklar söz konusudur. Ancak, mevcut haliyle bile Sumercenin arkaik bir Türkçe olduğu
açıkça görülmektedir.

Bu gerçekten yola çıkarak, aşağıda verilen yazılı dillerin doğum tarihleri Türkçenin evrenselliğinin ve gezegenimizin ana dili olduğunun en somut kanıtıdır. Burada Arapça, Farsça, Sankritçe, Grekçe, Latince, İbranice gibi çok önemsenen dillerin Türk dilinden binlerce yıl sonra ortaya çıktığı açıkça görülmektedir.

Tevrat’ın İbranice, İncil’in Grekçe (Katoliklerde Latince) , Kuran’ın Arapça olması bu dillerin önemsenmesinde ve gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Bu bağlamda şu gerçek unutulmamalıdır ki semavi dinlerin doğum yeri KENGER ülkesidir. Tüm Peygamberlerin atası olarak tanınan Hz İbrahim bir Kengerlidir. Ayrıca, Kenger mitolojisinin tüm Orta Doğu halklarını çok derinden etkilediği de bilinmektedir. Bu yüzden günümüzde bile dinsel terminoloji Türkçe/Kengerce üzerine inşa edilmiştir. (Mekke, Mübarek,  Burak, Jerusalem, Mikael, Firavun, Vatikan , Katolik, God, İkona,….)


Tarihin ilk Yarısı MÖ 4 000- 1 000
Kengerce (Sumerce) : MÖ 4 000 Çivi Yazısı
Dravida Dili : MÖ 2 500
Eski Mısır Dili : MÖ 2 500 Çivi+ Hi.glif
Hurri-Urartu Dili : MÖ 2 250 Çivi yazısı-
Akadca : MÖ 2 000 Çivi yazısı-
Hatti/Hitit : MÖ 1 900 Çivi yazısı-
Elamca : MÖ 1 600 Çivi yazısı-
Fenike : MÖ 1 500 Alfabetik yazı,
Sanskritçe : MÖ 1 300
İbranice : MÖ 1 200
Çince : MÖ 1 100

Tarihin II Yarısı
Etrüskçe : MÖ 750
Farsça : MÖ 750
Yunanca : MÖ 750
Aramice : MÖ 600
Latince : MÖ 250
Süryanice : MS 200
Almanca : MS 250
Ermenice :MS 400
Gürcüce : MS 400
Sogd Dili : MS 400
Arapça : MS 600
Uygurca : MS 750
İngilizce : MS 750
Fransızca : MS 900
Rusça : MS 1 000

Kaynak :Historie des Literatures,Gallimard ,Paris,1955-56 vol .I et II
Dünya Dilleri Atlası,Ronald Breton


İnsanlık 400 yıl öncesine kadar dünyayı öküzün boynuzlarına ya da evrenin merkezine kondururken , 5 000 yıl önce ay ve güneş tutulmalarını hesaplayabilen -Sumerli yazar Lu Dingirra’nın deyimiyle -kökü binlerce yıl öncesine dayanan bu şaşırtıcı uygarlık Güney Irak’a neden ,nasıl ,niçin geldi ? Günümüz uygarlığının dokularına ve hücrelerine nasıl nufuz etti? Dünya dillerinin köklerinde neden KENGERCE /TÜRKÇE var? Bu sorulara yanıt arayalım.

Kuzey Avrupa ve Amerika’nın buzlar altında olduğu son buzul çağında Orta ve Kuzey Asya da ılıman bir iklim, büyük iç denizler ve ırmaklar olduğu bilinmektedir. Bu bölgelerde yaşayan insan topluluklarının yaklaşık 250 000 yıllık bir evrim geçirdiği sanılmakta ve Nuh Tufanı dönemine gelindiğinde yüksek bir uygarlık düzeyine eriştikleri anlaşılmaktadır. 

Bu dönemde buzulların erimesi ile birlikte dünyanın ekseni 30 derece sapar, Kuzey Asya’da ırmaklar tersine akar, bölgeyi seller basar, iklimler değişir, sert bir kara iklimi gelir, iç denizler ve ırmaklar kurumaya küçülmeye başlar. 

Tufan sonunda (MÖ 8 000) sağ kalanlar yeni yurtlar arar ve dünyanın dört bir yanına göç dalgaları başlar. Arkeolojik bulgulara göre bu göçmenlerden bir kol Türkmenistan’a-arkaik adıyla KENGER’e , bir süre orada kaldıktan sonra Kafkaslar üzerinden Güney Irak’a gelir.(MÖ 6000) Bir kısmı İndus Vadisine iner. Onlarında bir bölümü deniz yoluyla Güney Irak’a ulaşarak KENGERlerle birleşir. 

Daha sonra bir kısım göçmen Nil vadisinde görülür. Bir göç dalgası da Anadolu’da Hatti uygarlığını yaratır. Bu göçmenlerin hepsi başta Sumer/Kenger olmak üzere anayurtlarından getirdikleri şaşırtıcı derecede yüksek uygarlıklar sergilerler (MÖ 4 000- MÖ 2 000).

Kengerler, deniz yoluyla Mısır ve Hindistan’la, kara yoluyla Kafkasya ve Orta Doğu ile sürekli ve yakın ilişkiler içinde bulunurlar. Kenger uygarlığı bu bölgeleri günümüzde bile izi silinmeyecek şekilde etkiler. Hz. İsa dönemine kadar 4 000 yıl süreyle Orta Doğu coğrafyasında bölgenin eğitim ve ibadet dili olarak Kengerce önce bölge dillerinin, giderek dünya dillerinin omurgasını oluşturacak ve dokularına işleyecektir.

Yukarıda görüldüğü gibi, tarihin şafağında gördüğümüz Sümer, Mısır, Harappa, Hatti gibi ilk uygarlıkların tümü göçmen uygarlıklardır. Son yıllardaki bulgular bu göçmen uygarlıkların –Mayalar da dahil -hepsinin de kökenlerinin Orta ve Kuzey Asya’da olduğuna, dillerinin de Türkçe olduğuna işaret etmektedir.

Bu uygar göçmenler ilk geldiklerinde bölgelerdeki yerli halklar ve dilleri henüz ilkeldir. Ancak bu uygar göçmenler kendi kültürlerini çocukluk çağındaki çevre kültürlerine de aşılayacak, bölgeyi ileride istila edecek yeni kavimler de bundan dolaylı olarak etkilenecek ve yüzyıllar sonra ortaya çıkacak dillerinin iskeletini oluşturacaktır.


Kengerce 1 500 yıl boyunca dünyanın tek yazılı dili olarak kalmıştır. Orta Doğu coğrafyasındaki tüm devletler MÖ 1 000 lere kadar Kenger yazısını kullanmışlardır. Ancak , Mısırda başlangıçta kullanılan çivi yazısı zamanla terk edilerek Hiyeroglif kullanılmaya başlanacaktır.

Daha sonra yüksek Kenger kültürü Anadolu, Fenike ve Mısır yoluyla Grekleri de etkileyecektir. . Bugün dünyaya Grek icadı olarak bilinen hemen hemen her şey Kenger icadıdır. Grek ve Roma mitolojileri Kenger Mitolojisinin değişik versiyonlarından başka bir şey değildir. Kadınların ve halkın %90 ının köle olarak doğup öldüğü, sözde Grek demokrasisinden 3000 yıl önce, özgürlük, eşitlik, adalet kavramlarının doğduğu, insan haklarının güvence altına alındığı , bir kölenin kral olabileceği gerçek bir demokrasi vardı. Aslında Kengerde köle sınıfı yoktur , geçici köleler vardır ve bu köleler suçlular ve savaş esirlerinden oluşmaktadır.

Kengerlerin tarih sahnesinden çekildiği dönemlerde yeni göç dalgaları başlar. Kengerlerin bir bölümü Anadolu’ya ,bir kol Çin’e , bir kol Meksika’ya olmak üzere dünyanın dört bir yanına dağıldığı bilimsel çevrelerce ifade edilmektedir..

Kenger kültürü –başta dili olmak üzere- domino etkisi ile tüm dünyayı etkilemiş, günümüz uygarlığının biçimlenmesinde, dünya dillerinin gelişiminde ana etkenlerden biri olmuştur.
Bazı Batılı araştırmacılara göre, bugün ki Vatikan şehir devletinin idari yapısı Kenger şehir devletlerinden alınmıştır. 

Kengercenin Sami veya Hint Avrupa kökenli olmadığı, cümle yapılarının, ses uyumunun, bitişken bir dil olarak Türkçe ile aynı özellikte olduğu tüm bilimsel platformlarca kabul edilmektedir. Şu ana kadar ,Kengerce -doğru veya yanlış -okunan kelimelerin yarısından fazlasının Türkçe olduğu görülmektedir. Ancak günümüzde bilim üzerindeki siyasal baskılar nedeniyle Batılı bilim adamları Kengerce’nin arkaik bir Türkçe olduğu gerçeğini yüksek sesle söyleyememektedir.

Roma İmparatorluğunun temellerini ve omurgasını oluşturan Etrüsk Uygarlığı, Türkçenin Avrupa coğrafyasındaki dillerin gelişmesini hızlandıran bir başka önemli unsurdur. Latincenin altyapısında Etrüskçe vardır. Latin Alfabesi diye bilinen şey aslında Etrüsk alfabesinden başka bir şey değildir. 

İtalyan Üniversitelerin birkaç yıl önce yaptığı DNA araştırmalarında Etrüsklerin DNA ları ile Türklerin DNA larının %97 oranında aynı olduğu belirtilmektedir. Etrüskçenin de Kengerce gibi Türkçe ile aynı özelliklere sahip bir dil olduğu tüm bilimsel platformlarca kabul edilmektedir.

Kesin olarak kanıtlanmamış olmakla birlikte Etrüsklerin, Anadolu’ya göçen Kengerlerin devamı olması güçlü bir olasılıktır. Avrupa’nın ilk uygar devleti olan Etrüskler, İtalya’da şaşırtıcı bir uygarlık yaratmış olup Roma, Vatikan, Alp Dağları, Adriyatik, Turhan Denizi, Dalmaçya gibi toponim ve sayısız kelimeleri Avrupa dillerine hediye etmiştir.

Bugün Hindistanda 250 milyon kişinin konuştuğu Dravida dili Sankritçe’nin atası konumundadır. Büyük olasılıkla başlangıçta Kengerce ile aynı olan bu dil, günümüze kadar epeyce başkalaşım geçirmiş olmakla birlikte bugün bile Türkçe ile olağan üstü bir yakınlık sergilemektedir.

16 000 yıl önceden başlayarak Amerika’ya göçtüğü söylenen Kızılderili’lerden kalan Amerika’daki -Amerika, Kanada, Niyagara, Utah, Dakota, Iwoa, Peru vs. gibi- birçok Türkçe toponim, Türkçenin yaşı konusunda fikir vermektedir.

Bugün piyasada görülen bazı Etimolojik sözlükler bu gerçeği göz ardı ettiği için, tarihin ilk yarısından geriye gitmediği için bilim ve mantık dışında kalmaktadırlar.

Batıdaki etimolojik sözlükler de aynı şekilde tarihin ilk yarısını silip atarlar. Her kelimeyi
Grek ve Roma’ya bağlamak, olmazsa Sankritçe veya İbranice’ye başvurmak gibi bilim ve etik dışı bir eğilim içindedirler. Bazı etimologlar, dilbilimciler matematik bilimini inkar ederek ayrı dillerde aynı anlam ve söylemde kelimeler olmasını doğal bir rastlantı olarak kabul ederler. Oysaki harf sayısına bağlı olarak böyle bir rastlantı olasılığı milyonda, trilyonda bir mertebesindedir.

Birkaç yıl önce Yeni Zellanda’da bir üniversitede yapılan genetik similasyon esasına dayalı bir etimolojik araştırma Avrupa dillerinin kökünün Türkiye olduğu sonucuna varmış ve bölgedeki basında ‘Turkish Origin of English’ başlıklı makaleler çıkmıştır.


Türkçe kökenli olduğu pek bilinmeyen yada saklanan aşağıdaki kelimeler Türkçenin dünya dillerinin hücrelerine işlemiş olduğunun somut kanıtlarıdır.

ANKARA, : ANGAR ..ENGUR…ANGARIN …ENGURRA (Kozmik Deniz Tanrısı)
İSTANBUL : İSTEN BOLU (Güneş Tanrısının Kenti, Şeytan’ın Şehri)-Hattice
KONYA : GİGUNA > İKONA (Mabed bezemesi,ikona)
JERUSALEM : URU-SİLLUM (Aydın Kent)
DEMOKRASİ kelimesi köken olarak Grekçe değil Kengercedir
ABD Başkanının adı ‘BARACK’ MÖ 2 700 lerde yaşamış bir Kenger Hanının adıdır, Türkçe kökenlidir.
MAJESTE VE MUSTAFA Türkçe kökenli kelimelerdir. (Maj+Usta)
ENTEL > AN +TAL (Yüksek + anlayış) > ÖN+TÜL Kengerce bir kelimedir.
VİYANA(VİEN) kelimesi şarap anlamındaki Tin(Sm)>Vin(Etr) kelimesinden türemiştir.
BÜTÇE kelimesinin aslı BOHÇAdır.
ORIENT kelimesi Türkçe ÖRÜNG (Şafak) kelimesinden türemiştir
KATOLİK kelimesi (Katıl-ik) Türkçedir.
VATİCAN kelimesi Etrüskçedir. ÖTÜKEN’in Etrüsk dilindeki söylemi VATİKANdır.
GOD> Boğa ,Güneşin Boğası , Merkür
TİCARET ve TRADE kelimeleri Kengerce TİBİRA kelimesinden türemiştir.
DARBE
ART ve SCIENCE Etrüsk Türkçesinden (ARS ,SİANS) çıkmış kelimelerdir
MAKKA> ÇAKKA> tekke
HİCAZ > AJAZ > Açık gökyüzü
HARAKA |> ARAKA (Halajca,Yükselmek)
MAGA-TUR ,BAGA-TUR
BARSAG (Sümerce)> MARSA (Hakasça) > MERCİ, MERSEDES


BÖRÜ kelimesi dünya dillerindeki benzerleri
BÖRÜ(Tr) : Mitolojik kurt, Türklerin totemi; (Güneşten kopup geldiği düşünülür) Varlık ve Aydınlık simgesi ( Türk dillerinde Bieri,Peri,Borı biçiminde geçer)

Piri (ng) (Sm) : 1-Işık 2- Aslan
Bara (Sm) : Kral
Pero (Es Mı) : Tanrı Kral,Firavun
Para (Sankrit) : En Yüce İlah
Paroh  (İbr) : Firavun
Pharao (Grek) : Firavun
Bari (Ar) : Tanrı
Barı (Başkır) : Zengin
Barı (Balkar) : Zengin
Pharoah (İng) : Firavun

Bravo,Bröve, Brave(İng),,Baro,Baron,Peron,Peru.Para,Peri,Barok,Faruk,


BATI DİLLERİNİN ALTYAPISINDA TÜRKÇE VARDIR

MÖ 4 000-2 500 de Avrupa'da egemen dil Türkçedir.


BONJOUR !  Türkçe kökenli mi?

ABO kelimesini TDK   ‘bir şaşkınlık ünlemi’ olarak tanımlar.
Bilimsel etimolojik sözlüklere göre ABO eski Türkçede  ‘İYİ’ demektir.
ABO>EBE>EVET şeklinde değişerek günümüze gelir.
ABO Batı dillerine aynı anlamda geçerken BON biçimini alır.                                                        
Yine bu sözlüklerde Türkçe JAR  gün,şafak,ışık anlamındadır.
(Jarın/Yarın bu kökten türer).
JAR Batı dillerine  JOUR/JUR  olarak geçer.
ABO (Tr)>BON (Fr) =İYİ
JAR  (Tr)>  JUR (Fr)  =GÜN
BONJUR (Fr) = İYİ GÜNLER;Günaydın


EKOL ve KLİSE  Kelimelerinin Türkçe’de ki kökeni:EGAL
MÖ 3 000 lerde EGAL  Kengercede ‘ Tapınak,saray’ anlamındadır.
Kengerce’de  E= Ev   Gal= Al,Yüce,büyük  (Galın: Büyük-DLT)
EGAL MÖ 2 000 lerde Akadçaya  aynı anlamda EKALLU olarak girer.
EKALLU Grekçeye  EKALEO giderek EKKLESİA olarak girer.
Günümüz Türkçesinde ilk hece düşerek KLİSE ortaya çıkar.
Kengerce EGAL  binlerce yıl sonra EKOL/ ECOLE olarak Batı dillerinde yine  gündemdedir. Avrupa’da binlerce yıl okulların klisede olduğu düşünülür se    Tapınak=EGAL=EKOL=OKUL  denklemi normaldir.

French école, Spanish escuela, Italian scuola, Old High German scuola, German Schule, Swedish skola, Gaelic sgiol, Welsh ysgol, Russian shkola). 

Ecole des Beaux-Arts, Paris  ( Okunuşu: Ekol de Bozar,Pari  )
Paris Güzel Sanatlar Okulu….        Beaux: BO: ABO(Türkçe):İyi,güzel

French école, Spanish escuela, Italian scuola, Old High German scuola,
GermanSchule, Swedish skola, Gaelic sgiol, Welsh ysgol, Russian shkola). 

Ecole des Beaux-Arts, Paris  ( Okunuşu: Ekol de Bozar,Pari  )
Paris Güzel Sanatlar Okulu….        Beaux: BO: ABO(Türkçe):İyi,güzel



***

‘’CUMHURİYET’’  NEDİR

'Cumhuriyet'  köküyle, ekiyle  Türkçe bir kelime…Tıpkı  'Demokrasi' gibi

Kökü, Kenger Türkçesindeki DUMUGİR  kelimesi..
Anlamı : Yurttaş,halk

DUMUGİR aynı  anlamla CUMHUR olarak Arapçaya geçmiştir.
Eski Türkçedeki   İYİ (Mülk,ülke), İYE, İGE, ÖGE (koruyan,sahip,bey) kelimeleri  gerek Arapça , gerek Osmanlı Türkçesindeki  -İYE (T ) ekine dönüşmüş.

CUMHURİYET'in kök anlamı : Halkı koruyan, ona sahip çıkan 

DUMUGİR’İN açılımı  şöyle:
DUMU:  Kenger ve Asya Türkçesinde  ‘Çocuk, nesil, oğul, doğmuş’
GİR;GÜR:  Kenger Türkçesinde Özgür,yerli,soylu anlamındadır.

DUMU Grekçe’ye  halk anlamında ‘’DEMO’’ olarak geçmiş.DEMOKRASİ kelimesi de Kengerce ‘halkın gücü’ anlamındaki  DUMUGİRATUKU kelimesinden türemiştir.


***


ANKARA ‘NIN ANLAMI

Köken:       Kenger Türkçesi
Kök Kelime: Engur-ra.
Doğum:      MÖ 3000 den önce
Kök Anlamı:Tengri, Tanrı.

Kenger mitolojisinin tüm dünyayı etkilediğini artık bü­tün bilimsel platformlar kabul etmektedir. Ankara kelimesi­nin gerçek anlamı da Kenger mitolojisinde ve kozmonogisin­de saklıdır: Evren yaratılmadan önce sonsuz bir deniz vardı. Yer ve gök bu denizden yaratıldı. Bu denizle özdeşleşen ana tanrıçanın adı ENGUR idi.

ENGUR, MÖ 3000’lerden başlayarak en az 43 Kenger tabletinde binden fazla görülmüştür. Bir tablette engur şöyle anlatılır.

“Evreni ve tanrıları yaratan ANA, her şeyin İLKİ. Eşsiz, kocasız TANRIÇA. Kendiliğinden türeten Rahim, hiçbir şey yokken var olan öz, ABSU’nun bereket dağıtan dişi suları.” Hayat suda başlar…

Bu anlayış içinde, akarsulara ve akarsu kenarlarına ku­rulmuş kentlere antik uygarlıklarda ENGÜR, ENGÜRÜ, ANGORA gibi isimler verilmiştir. Bu isimler bugün bile tüm dünyada birçok kent ve akarsuların tanımı için kullanılmak­tadır. Tarihte birçok Türk kağanı ve devleti adlarını ENGUR kökünden almıştır.


ANKARA’nın adının Osmanlı’da ENGÜRÜ olduğu ve ENGÜR’den çıktığı da açıkça görülmektedir.. Ankara’nın topoğrafyası çanak biçiminde olduğu için çukur yerlerde bol yer altı suyu (ENGÜR) bulunur. 

Nitekim Ankara’nın Roma hamamları meşhurdur. Ankara’nın içinden akan -ve bugün kapatılmış olan- bir çay vardır: Ankara Çayı. Bay­kal Gölü’nden Yenisey’e akan nehrin adı da ANGARA’dır. 

Sakarya Nehri’nin Grekçesinin SANGARİUS olduğu göz önüne alınırsa özgün adının (S) ANGARA olduğu anlaşılır. Aynı kelime Doğu Türkistan’daki büyük bir su havzasında, SUNGURYA, Avrupa’da HUNGARY (Macaristan) olarak görülür.

ANKARA kelimesinin Farsça üzüm anlamındaki “en­gür” ya da Grekçe “çapa” anlamındaki “ankor”dan türediği söylentilerinin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. 

ANKARA’yı kuran Hattilerdir ve Ankara’nın anlamını Hattice ve Sümer­ce gibi antik dillerde aramak gerekir.


***


ADANA
Köken:       Kenger ve Hatti  Türkçesi
Kök Kelime: Eden-na, Adania.
Doğum:      MÖ 3000 den önce
Kök Anlamı: İki çay arası ova /Bitki ve tarım Tanrısı.

ADANA  adı ilk kez BİLGEMEŞ (Gılgamış) destanında geçer.

Anadolu’nun ilk  uygarlığı  Hatti/Hatay  devleti tarafından başkent olarak kurulmuş bir kent…
Hitit tabletlerinde adı URU Adaniya (Adana şehri)olarak geçiyor.

Antik uygarlıklarda şehirlere tanrı adları vermek çok yaygın. İstanbul, Ankara, Adana gibi..

Adania (Hat.):Tarım ve bitki tanrısı
Adonis (Fenike.):Tarım ve bitki tanrısı;
Adonay (İbr.):Adı anılmayan Rab, Tanrı.
Edinna (Sm.):İki çay arası ova.

Kengerler Fırat-Dicle arasına  EDEN derlerdi. Her türlü tarımın yapıldığı bu bölge adeta bir cennet bahçesi kadar güzel olmalıydı ki  bu kelime  binlerce yıl sonra  TEVRAT’ta  GANEDEN = Cennet   Bahçesi  olarak ,Batı dillerinde GARDEN olarak görülür.  GAN Kengerce ve Çuvaşçada ‘bağ,bahçe,tarla’ anlamındadır. 

Hatti inançlarında evrende ve dünyada görülen her göz alıcı  nesnenin  içinde doğaüstü bir güç-Tanrı- olduğuna inanılırdı. Kengerce EDEN-NA  kelimesi bu anlayış içinde Hatti dilinde  ADANİA olarak  tanrı adına dönüşmüş . Fenikeliler ve İbraniler de bundan etkilenerek –Tanrı anlamında-ADONİS ve ADONAY ortaya çıkmış giderek  ADANİA Grek mitolojisine de  ADANÜS olarak girmiş.

HATTİ’nin Fırtına Tanrısı  TURA (Boğa ile simgelenir)  adını  TARSUS’a , batı dillerine hem de, Adana’nın kuzeyinden geçen TOROS dağlarına verir. 


***


‘MELEK ‘
Gezegenimizdeki dillerin kökleri KENGER’de. Tevrat Kengerce’ye atıf yaparak ‘Tüm dünya tek dil konuşurdu’ der. Nitekim, Kengerce Hz. İsa’ya kadar Orta Doğu uygarlıklarında ibadet, müzik, eğitim ve protokol dili. Sankritçe, Grekçe ,Latince vs Kengerce’nin yanında dünkü çocuklar…..Anaları Kengerce. KENGER Sümer’in gerçek adı.

Melek 5 000 yıllık bir kelime. İlk görüldüğü yer doğal olarak KENGER. Kök anlamı :1- Tanrıça 2-Kız arkadaş/ Girlfriend

MALAG MÖ 3000 lerde Kenger dilinde ‘Kız arkadaş/Girlfriend ; Kadın komşu; Kuma, ‘ anlamındadır. MALA olarak ta geçer . Bugün şarkılarımızda hala , MALA> BALA ve MELEK sevgili anlamında kullanılır.
Kengerce’ den İbranice ve Arapçaya geçen MALAK/Melek kelimesi zamanla kutsallık içerir ki burada yine Kengerce AMALUG(Tanrıça) kelimesinin MALAG kelimesiyle - ses benzeşiminden dolayı -kaynaşması söz konusudur.
AMALUG Kengerce MÖ 2000 lerde Tanrıça; Rahibe anlamları taşır. Kelime anlamı ‘ Ulu Ana’ ( AMA +ULUG)...
AMA Kengerce ANA demektir. Arapçaya ‘ÜMMÜ’ olarak geçmiş.
İLU(G) Kengerce Ulu; Tanrı anlamındadır. İbranice ve Arapça’ya İLAH Olarak geçmiş.


***


KENGER’LERİN (Sümer’lerin) GÜNÜMÜZE ETKİLERİ

TÜRK VE DÜNYA TARİHİ KENGERDE BAŞLAR (MÖ 4000). GÜNÜMÜZ UYGARLIĞININ TEMELLERİ KENGER’DE ATILMIŞ, ÖZÜ KENGERLERCE OLUŞTURULMUŞTUR. 

 CHARLES FOSTER  1852 DE YAZDIĞI ‘ ONE PRİMEVAL LANGUAGE ADLI ESERİNDE  TÜM  DÜNYA DİLLERİNİN KÖKÜNÜN KENGERCE OLDUĞUNU BELİRTMİŞTİR.
TEVRAT’A GÖRE  BİR ZAMANLAR TÜM DÜNYA TEK DİL- KENGERCE- KONUŞURDU. 

MÖ 4000-MÖ 2500 ARASINDA KENGERCEDEN BAŞKA BİR YAZILI DİL GÖRÜLMEMİŞTİR. 

RAWLİNSON, HOMMEL GİBİ  SÜMEROLOJİNİN ATALARI  KENGERCENİN TÜRKÇE OLDUĞUNU BELİRTMİŞLERDİR. SÜMEROLOG MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ DA SON KİTABINDA KENGERLERİN (Sümerlilerin) BİR TÜRK BOYU OLDUĞUNU SÖYLEMEKTEDİR.

ABD’NİN SEMBOLÜ ‘ÖZGÜRLÜK HEYKELİ’ KENGER TANRIÇASI ‘ NİNANNA’YA ,AB BAYRAĞINDAKİ 12 YILDIZIN KÖKLERİ  KENGER PANTEONUNDAKİ 12 TANRIYA UZANIR. 12 HAVARİ,12 KABİLE,12 İMAM,12 BURÇ,12 AY, MERYEM’İN BAŞINDAKİ HALEDE 12 YILDIZ  VS NİN KÖKENİ  KENGERDEDİR.

BURÇLAR VE TAKVİM KENGER BULUŞUDUR.  KENGER PANTEONUNDAKİ 12 TANRI 12 BURCA YERLEŞTİRİLMİŞ, YIL 12 AYA, AY 30 GÜNE,GÜN 12+12 SAATE,SAAT 60 DAKİKAYA ,DAKİKA 60 SANİYEYE KENGERLER TARAFINDAN BÖLÜNMÜŞTÜR. DAİRE YİNE KENGERLER TARAFINDAN 360 DERECEYE BÜLÜNMÜŞTÜR.

KENGERDE ASTRONOMİ, AY VE GÜNEŞ TUTULMALARININ ZAMANINI SAPTAYACAK ÖLÇÜDE GELİŞMİŞTİR.

DEMOKRASİ VE PARLEMENTER SİSTEM  MÖ 3000 LERDE BİLGAMEŞ (Gılgamış) DÖNEMİNDE ORTAYA ÇIKAN BİR KENGER BULUŞUDUR. BİLGAMEŞ (Gılgamış)  ‘BİLGE BAŞ, BİLGE KRAL’ DEMEKTİR. ‘BİLGAMEŞ DESTANI ‘ GEZEGENİMİZİN İLK DESTANI OLUP NUH TUFANINI  AYRINTILI OLARAK ANLATAN İLK YAZILI ESERDİR.

‘ DUMUGİR-ATUKU’ KENGERCE ‘HALKIN GÜÇ SAHİBİ OLMASI’ DEMEKTİR. BATI DİLLERİNE ‘DEMOKRATİKA; DEMOKRASİ’ OLARAK GEÇMİŞTİR.

ARAPÇAYA ‘CUMHUR’ KELİMESİ OLARAK GEÇEN  KENGERCE  ‘DUMUGİR’ , ‘YURTTAŞ’ DEMEKTİR.

MÜHENDİSLİĞİN DOĞUM YERİ KENGERDİR. METAL ERGİTME FIRINLARINDA DIŞARIDAN İTHAL ETTİĞİ CEVHERLERİ ERİTEREK BRONZ PULLUK, METAL SİLAHLAR,  SOM ALTINDAN HEYKELLER, YAPMIŞLARDIR. PETROKİMYA TESİSLERİNDE PETROLÜ İŞLEYEREK ELDE ETTİKLERİ BİTÜMLE GEMİLERİNİN VE EVLERİNİN SU YALITIMINI YAPMIŞLARDIR.

PİTAGOR’A MAL EDİLEN TEOREMİN ONDAN 2 500 YIL ÖNCE KENGER OKULLARINDA  ÖĞRENCİLERE EV ÖDEVİ OLARAK VERİLDİĞİNİ GÖSTEREN TABLETLER BULUNMUŞTUR.

KUBBE VE KEMER MİMARİSİNİ GÜNÜMÜZE ARMAĞAN EDEN YİNE KENGERLERDİR.
SEMAVİ DİNLERİ KURUMSALLAŞTIRAN HZ. İBRAHİM  KENGER’İN UR ŞEHRİNDE DOĞUP BÜYÜMÜŞ, MÖ 2000 LERDE ÜLKESİNİN İŞGALİ ÜZERİNE EŞİNİ, BABASINI VE 200 CİVARINDA AKRABASINI ALARAK URFA’YA GÖÇMÜŞ,SONRA MISIR VE MEKKE’YE GİTMİŞTİR.  TEVRAT’TA ADI ‘ABRAM’, EŞİNİN ADI ‘SARI, SARA’ BABASININ ADI ‘TÖRE, TARA’ İKEN BU ADLAR GÖÇTEN SONRA ABRAHAM, SARAH, TARAH OLARAK YENİ YÖRELERİN DİLİNE GÖRE DEĞİŞMİŞTİR.

ARAPLARIN VE İBRANİLERİN ATASI OLARAK KABUL EDİLEN  HZ. İBRAHİM’İN ASLINDA BİR KENGER TÜRKÜ OLDUĞU ANLAŞILMAKTADIR.

KENGER MİTOLOJİSİ ORTA DOĞU, GREK ROMA, HİNT MİTOLOJİLERİNİN KAYNAĞI OLMUŞ. MUSEVİLİK VE HRİSTİYANLIĞI  BİLE ETKİLEMİŞTİR. LEYLA VE MECNUN, ROMEO VE JULİET GİBİ ÖYKÜLERİN KAYNAĞI PROF. GÖNÜL TEKİN’E GÖRE İNANNA İLE DUMUZİ’NİN AŞKIDIR. BİNBİRGECE MASALLARI KENGERDEN HİNDİSTANA GİTMİŞ ORADAN TEKRAR BATIYA GELMİŞTİR.

DUMUZİ’NİN YERALTINDAN ÇIKIP NİNANNA İLE GERDEĞE GİRİŞİ  İLE BAHAR GELİR, DOĞA CANLANIR ; KENGERDE BÜYÜK ŞENLİKLER YAPILIR. BU ŞENLİKLER DOĞUDA NEVRUZ, BATIDA PASKALYA BAYRAMI OLARAK GÜNÜMÜZE KADAR KUTLANMAKTADIR


***


GÜNÜMÜZ ve KENGERLER(SÜMERLER)

KENGER adı AVRASYA coğrafyasında en yaygın adlardan biridir. Ayrıca Kenger adında sayısız Türk boyları vardır. En önemlisi KENGER Sümerler’in gerçek adıdır.Basra Körfezinin eski adı KENGER körfezidir. Harezm bölgesinin eski adı KANGAR/KENGER’dir. Kangal köpeği göçlerle KANGAR’dan gelmiş ve geldiği yerin adını alarak KANGAR>KANGAL olmuştur.

Kenger/Sümer coğrafyası düz bir çöl ve bataklıktır. Doğal sınırlar yoktur . Bunun iki büyük mahzuru vardır. 1-Ani sel taşkınlarına karşı korumasızdır. 2- Sınır belirsizliği Kentler ve kişiler arasında sürekli savaş nedenidir.

Ayrıca Kenger’de ahşap ve taş yoktur. İnşaat malzemesi olarak nebati elyaf , asfalt ve bol bol kilden başka bir şey yoktur. En büyük geçim kaynağı tarımdır. Tarımın verimli olması için barajlar, sulama kanalları, sulama aygıtları, drenaj kanalları yapmak zorunludur. Ulaşımın sağlanması için iki yönlü  nehir taşımacılığı ve karayolu yapımı gereklidir. 

Bunun gerçekleşmesi için büyük bir iş gücü , derin bir Mühendislik bilgisi ve başta kral olmak üzere uzman bir kadro gereklidir. Kısaca güçlü bir İNŞAAT YÖNETİMİ olmadan Kenger’de hayatın devamı sözkonusu değildir. Kral otoritesini sürdürmek için hem mühendis, hem Tanrı’dan güç aldığını halka inandıran bir rahip, hem de iyi bir asker/yönetici olmak zorundadır.

Tarihte bilinen ilk mühendis MÖ 2 700 lerde URUK surlarını ve E-Anna tapınağını yapan Gılgamış adıyla bilinen Bilgameş, bugünkü Türkçeyle Bilge Baş/Bilge Kral dır.

O dönemde (MÖ 3 000) gittikçe artan göçebe yağma ve akınlarına karşı köylerin korunması zorlaştığı için köylüler URUK kentine getirilmiş ve nüfusu 50 000 i aşan bu kentin etrafı surlarla çevrilmiştir. (Mekke ve Medine nüfusu Hz Muhammed döneminde 3-4 000 mertebesinde idi) Bir anlamda modern Köy-kent projesi….

Uruk kenti çağının en büyük kentidir. (MÖ III Binyıl) Şehir içi ulaşım -Venedik gibi- büyük ölçüde kanallarda yüzen gemi ve kayıklarla sağlanır. Kentin etrafı 9 Km uzunluğunda savunma amaçlı  surlarla çevrilidir. Her 10 metrede bir kule vardır.

Aslında Kengerlerde demokratik sistem vardır. Yaşlılar meclisi(Senato), Gençler meclisi (Parlemento) mevcuttur. Savaş kararları referandumla alınır. Demokrasi kelimesi de Kengerce DUMUGİR ATUKU (Halkın gücü) kelimesinden çıkmıştır. Ne var ki eğemenlerin yazdığı tarih bu kelimeyi 2 500 yıl sonra ortaya çıkan Grek Uygarlığına mal edecek ve tüm dünyayı kandıracaktır. Günümüzdeki CUMHUR kelimesi de DUMUGİR (Seçmen,yerli halk) kelimesinin Arapçalaşmış şeklinden başka bir şey değildir.

Yazı, kütüphane, sistematik eğitim, parlamenter sistem, demokrasi, hukuk, yazılı yasalar eczacılık, ilaç, hastane, tıp, muhasebe, astronomi, takvim, astroloji, aritmetik, geometri, yol inşaatı, tekerlek, kubbe ve tonoz yapımı, sistemli tarım, baraj, sulama ve drenaj, su yalıtımı, şehircilik, imar planı, park alanları, petrokimya tesisleri, bira ve şarap yapımı, metallurji, tekstil, mitoloji, destanlar vs. ilk kez günümüzden 5000 yıl önce KENGER’de görülür.. Yılı 12 aya, daireyi 360 dereceye, günü 12 saate, yılı 12 aya bölenler ve bugün kullandığımız takvimi yapanlar ve matematik sistemini kuranlar yine Kengerlerdir.

Siyasal varlığı 2 000 yıl süren Kenger Uygarlığının dili Orta Doğu’da İsa’ya kadar ibadet, eğitim ve protokol dili olarak varlığını sürdürmüştür.

Bilinçli ve kasıtlı bir biçimde , Kengerlerden 1500-2000 yıl sonra görülen, Grek ve Roma uygarlıklarına atfedilen hemen hemen her şey gerçekte Kenger buluşudur. Yalnız antik uygarlıkların değil, bugünkü uygarlığımızın altyapısında da KENGER uygarlığı yatar. Öyle ki ABD’nin simgesi Özgürlük heykeli bir Kenger Tanrıçasının heykelidir. AB nin bayrağındaki 12 yıldızın kökeni Kenger’dedir.

Semavi dinleri kurumsallaştıran HZ. İbrahim (Kengerce adı ABRAM) de Tevrat’a göre Kenger’in UR kentinde doğup büyümüştür. İbrani ve Arapların yanısıra kendinden sonra gelen tüm peygamberlerin atası sayılır.

DİLLERİN ve DİNLERİN KÖKLERİ KENGER’DEDİR.

İşte bu yüzden KENGERLERİ ANLAMADAN GÜNÜMÜZÜ ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.

Kenger dili, tıpkı Türkçe gibi bitişken, kelimelerinde ses uyumu olan, cümle yapısı Özne+ Tümleç+ Fiil şeklinde kurulu arkaik bir dildir. Erkek ve dişi kelimeler yoktur. 

Fiiller ve organ isimleri binlerce yıllık zaman ve mekan farkına rağmen Türkiye Türkçesi ile bile örtüşür. Bilinen Kengerce kelimelerin hemen hemen hepsni Asya Türkçesi, Macarca ve Fince’de bulmak mümkündür.

İlk Sümerologlar Kenger dilinin eski bir Türkçe olduğunu söylerken bu gerçekler siyasal nedenlerle bugün hasıraltı edilmektedir. Egemen güçler saçma sapan bilimsel(!) teorileri ile uzun süre gerçekleri saptıramayacak ,güneşi balçıkla sıvayamayacaklardır.

TÜRKÇE GEZEGENİMİZİN EN ESKİ DİLİDİR. KÖK DİLDİR:



***

ERGENEKON
ERGENEKON KELİMESİNİN KENGER  YARATILIŞ DESTANINDAKİ (MÖ 3500) ANLAMI  ‘ EVRENİ DOĞURAN KOZMİK RAHİM’ DEMEKTİR.

ERGENEKON ,  GÖKTÜRKLER’DE (MS 550) ‘TÜRKLÜĞÜN YENİDEN DOĞUŞ DESTANI’ DIR. DESTANDA TÜRKLER  ERGENEKON DENİLEN ETRAFI DAĞLARLA ÇEVRİLİ  DAR VE SARP BİR VADİDEN , DEMİRDEN KAYALARI ERİTEREK ÇIKAR VE  ‘YENİDEN DOĞUŞU’ GERÇEKLEŞTİRİRLER.

TÜRKLÜĞÜN  5500 YILLIK BU KUTSAL KAVRAMI , BUGÜN TÜRKLÜĞÜ YOK ETMEK İÇİN  HAZIRLANMIŞ  BİR ENTEGRE PROJEDE HAİNCE VE SİNSİCE KULLANILMAKTADIR


***


ARINAK

Dünya dillerinin doğum tarihlerini bilmeden yapılan etimolojik sözlükler, gerçekleri saptırmaktan öte bir anlam ve amaç taşımazlar. 

Ne yazık ki, içeride ve dışarıda bu husus bilinçli ya da kasıtlı olarak göz ardı edilir. İşte bu yüzden, siyasallaşmış ya da bağnazlaşmış kimi tarihçi(!) ve dilbilimciler(!) dil ve tarihin dalları ve budakları ile uğraşırken ormanı göremeyecek kadar körleşir; tarihin ilk yarısını yok sayacak kadar bağnazlaşırlar. 

Yerli veya yabancı bir etimolojik sözlüğe bakıldığında "Tarihin ilk yarısında dünyada dil yokmuş." kanısı doğar ki bu dünyada ve ülkemizde çarpık bir dil ve tarih anlayışına yol açar.

Oysa ki, tarihin ilk çeyreğinde (MÖ.4000 - MÖ.2500) Kenger Türkçesi dışında başka dil bulunamamıştır. 

Bu gerçekten yola çıkarak etimolojik sözlük niteliğindeki bu kitap gezegenimizin ana dilinin Türkçe olduğunu vurgulayan kanıtlar sunmaktadır.

(Tanıtım Bülteninden) ARINAK

"Gezegenimizin Ana Dili: Türkçe'dir"
Mehmet Ünal Mutlu.


***


Sunan: M.Ünal Mutlu
YAĞMALANAN TÜRK KÜLTÜRÜ

Değerli dostlarımızın katılımından onur ve kıvanç duyacağız.

Konu : Tarih boyunca Türk uygarlıklarında doğup diğer kültürlere mal edilen
Demokrasi, Cumhuriyet/Republic
ABD Simgesi Özgürlük heykeli , AB Bayrağı
Sümer, Etrüsk, Hurri, Urartu,İ skit uygarlıkları, (Ant kadehi, atın kuyruğunun bağlanması)
Bilimsel bulgular (Pitagor teoremi, takvim, çiçek aşısı, vs.)
Vaadedilmiş topraklar, Kenan/Süleyman Mührü/, ağlama duvarı/Gamalı Haç, Noel Baba
Vatikan, Mekke, Avrupa, Amerika, Ankara, İstanbul, Mersi, Bonjur, faşizm, komunizm, Ekol, Klise, köprü, kubbe ….13  Kasım 2014 tarihinde yapılan konferansın konusuydu











DAHA ÖĞRENECEĞİMİZ ÇOK ŞEY VARDI....
IŞIKLAR İÇİNDE UYU ÜNAL BABA....













Türk Dili ve Sümer Uygarlığı

Türk dili ve Kenger (Sumer) Uygarlığı hakkında

Pek çok mühendis veya mimar kubbe yapmış veya onarmıştır. Ama hangisinin aklına gelmiştir: ilk kubbenin kimler veya hangi millet tarafından yapıldığını merak edip araştırarak büyük bir çalışma ile bu konuda bir kitap yazmak? Ben, son yıllara kadar ne ülkemizde, ne de yurt dışında böyle bir kimsenin varlığını duydum. Üç yıl önce Sayın Mehmet Ünal Mutlu evime gelip yaptığı çalışmalarla ilgili yazılarını önüme serince, böyle bir kimsenin aramızdan çıktığını görerek son derece mutlu oldum.

Gerçekten de o bir kubbe onarımı yaparken bunun ilk yapanları kimlerdi, diyerek araştırmaya başlıyor ve Sümerlilere [1] dayanıyor. Bu kez Sümerlileri araştırıyor, bir de bakıyor ki, bütün uygarlığın başı onlarda. 

Bu uygarlıkta insan hakları güvence altına alınmış, senato, meclis gibi demokratik kurumlar işliyor. Hindistan’dan Akdeniz’e kadar ticaret yapılıyor. Dicle ve Fırat nehirlerinde çeşitli tekneler dolaşıyor. Okulları var ve bu okullarda disiplinli ve sistemli bir öğretim uygulanıyor. Müzik, heykel, dans gibi sanatlar yapılıyor. Gökyüzü izleniyor. Gezegenler, burçlar saptanıyor. Öyle olunca bunlara ait bütün sözcükler de Sümerlilerde başlamış olmalı, diyerek bu kez dil araştırmasına giriyor. 

Fakat bütün Sümer dilini kapsayan henüz yayımlanmış bir sözlük yok. Ona karşın internette 2511 kelimeyi kapsayan Sümerce İngilizce bir sözlük ile onunla ilgili bazı bilgiler buluyor. Orada konu ile ilgili kelimeleri arıyor. Bu kez onların Türkçe ile bir ilişkileri var mı, diye Eski Türkçe’ye ait sözlük bulup karşılaştırma yapınca kelimelerin bir kısmının Türkçe ile bağdaştığını görüyor.

Çalışmalar bu durumda iken Ünal Beyle karşılaştık. Ben sonuçları görünce çok heyecanlandım. Bu çalışmanın şimdiye kadar bu konuda yapılan çalışmalardan çok daha kapsamlı olacağına inandım ve bu işe devam etmesini, daha çok değişik ve etimolojik Türkçe sözlüklerden yararlanmasını önerdim.

Üç yıldan beri çalışmalar çok ilerledi ve son derece önemli sonuçlar çıktı. Bu çalışmanın en önemli yanı, yalnız kelimelerin sözlüklere bakıp ses ve anlamları bir olanların ayrılması olamayıp, ayni konular içindeki uyan kelimelerin bulunmasıdır. 

1925 yıllarında Friz Hommel, daha sonra Rus Sümeroloğu Diyakonof sözlüklerde ses ve anlamları bir olan yüz kadar Sümerce Türkçe kelime buldukları halde, bilim insanları bunun, Sümerce ile Türkçenin ayni kökten olduğunu kanıtlamayacağını, ancak belirli konulardaki kelimelerin uyması gerektiğini öne sürmüşler. Bazıları iki dil arasında benzer kelimeler için, her yerde insan zekası bir olduğundan ayni kelimeleri bulabileceğini, benzeyenlerin bir rastlantı olduğunu söylüyor. 

Buna karşı ünlü dilci M. Swadesha bilgisayar kullanarak yaptığı araştırmada “eğer iki dilde fonetik ve anlam bakımından benzeyen kelimeler yüzden fazla ise bunların birbirinden bağımsız olarak icat edilmiş olması ihtimali birkaç milyonda birdir, ayni şekilde çift kelime uygunluğu yediden fazla olursa bu iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır.” Diyor. 

Başka araştırmacılardan, ünsüz+ünlü+ ünsüz olmak üzere her iki dilde fonetik ve anlam bakımından birine göre 3 çift, bir başkasına göre 3-4, bir diğerine göre 2-7 çift kelimenin tarihsel bağlantı için yeterli imiş. 

İlk kez Olzhas Suleimenov Aziya adlı kitabında kelimeleri insan, tabiat ve tanrısal olarak sınıflandırarak ses ve anlam bakımından uyan 60 Sumer ve Türkçe kelimeyi karşılaştırıyor. Ne yazık ki Ruslar tarafından bu kitap 1975 yılında yasaklanmış . Ancak rejim değiştiğinde yeniden yayımlanmış [2].

Sayın Mehmet Ünal Mutlu da çalışmasında Evrensel Uygarlığın Etimolojisi başlığı altında Kültür ve Sanat, Bilim, Din, Siyaset, Mühendislik, Ticaret, Tıp gibi uygarlığın temelini oluşturan 21 konuya ait kelimeleri ele alarak etimolojik bir bakış açısı ile Türk dilleri , hatta daha ileri giderek Etrüsk, Hatti ve daha başka dillerdeki kelimelerle karşılaştırıyor. Şimdiye kadar böyle kapsamlı bir çalışma yapılmadı. 

O yalnız kelimelerle de kalmıyor, konuların başında Sümerlilerle ilgili bilgileri de veriyor. Kubbe ve kemer kelimesi üzerinde dururken Selimiye , Süleymaniye camilerinin kubbelerini , onarım dolayısıyla Süleymaniye camiinde yapılan zararları, Drina köprüsünü, onunla ilgili ve Türkleri son derece aşağılayan, Türkçe’ye de çevrilen Nobel almış bir kitabı da gözler önüne getiriyor. Kitabın son kısmında Çuvaşca ,Uygurca, Etrüskçe, Kazakca, Asya Türkçesi, gibi çeşitli dillerle Sümerce benzer kelimeler sıralanmış. 300’ e yakın mühendislikle ilgili terimler ayrı bir bölüm olarak toplanmış.

Bu çalışmada yalnız Sümerce Türkçe karşılaştırmasını görmüyoruz. Türkçe’nin ne kadar eski bir dil olduğunu , başka dillere olan etkilerini de gözlüyoruz. Dünyadaki bir çok yer adlarının, hatta şahıs adlarının Türkçe’ye dayandığını görmek insanı şaşırtıyor. İleride bunlara ek olarak gramer bakımından da karşılaştırmalar yapılabilir. Yalnız şunu göz önüne almak gerek. Sümerce henüz tam yerine oturmuş bir dil değil. O, kendisinden tamamıyla başka Sami olan Akad dili yoluyla çözüldü. Çözenler de onlara tamamıyla yabancı Batı dilcileri idi. Bu bakımda ileride bazı hatalar, bazı yanlışlıklar bulunabilir. Bunlar esas çalışmanın ruhunu ve amacını bozmayacaktır. 

Bu alanda çok büyük bir adım atılıyor. İleride bu adımın daha düzenli olarak sürmesi umuduyla Sayın M.Ünal Mutlu’yu, hiç alanı olmayan bu konuyu büyük bir merak ve titizlikle çalışarak ortaya koyduğu için candan kutluyor, bilim adına, Türklük adına teşekkürlerimi sunuyorum.

Muazzez İlmiye Çığ
24 Mart 2007

[1] Sumerliler kendilerine Kiengi, Kenger diyorlar. Sumer onların oturdukları yere verilen ad. O yüzden Sumerler değil, Sumerliler denmesi gerek
[2] Rusca olan bu kitaptan Sumerlilerle ilgili sayfaları çevirip gönderen sayın Zhandoss Alpassov’a burada teşekkürlerimi bildiriyorum.