Translate

AYDINOĞULLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AYDINOĞULLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2012 Pazar

UMUR BEY - HAÇLI SEFERLERİ - SİNEMA






SİNEMANIN ETKİSİ ...
CADILAR ZAMANI - NİCOLAS CAGE 2010

HAÇLI SEFERLERİ İLE BAŞLAYAN FİLMDE 1344 YILINDA İZMİR'E SEFER DÜZENLENİYOR.
BURADA ONLARI AYDINOĞULLARI KARŞILIYOR...










DENİZLERİN DELİSİ AYDINOĞULLARI BEYLİĞİ VE 
DENİZLERİN ARSLANI UMUR BEY




14. Yüzyılda Anadolu Türk Beylikleri arasında denizciliği en ileri götüren Beylik ise hiç şüphesiz Aydınoğulları Beyliği'dir. Bu beylik; Selçuk ve İzmir Limanlarında birer kuvvetli dayanak kurup hazırladığı filolarla Ege Denizi’ne girmiş, daha sonra Saruhan ve Menteşe Beyliklerinin de ittifakını sağlayıp, çalışma sahasını Ege Denizi ile Karadeniz’e kadar genişletmiştir. Aydınoğulları denizciliği Umur Bey döneminde şaşılacak derecede yükselme göstermiştir. Umur Bey, Batı Ön Asya Birliği’ni temel alarak Yakın Doğu’da kuvvetli bir hakimiyet kurmuştur. 

Germiyanoğulları Beyliği’nin bir uç beyi olarak görülen Aydınoğulları Beyliği Mehmet Bey tarafından kurulmuştur. Denizlerde kuvvetli olmayı hedefleyen beylik, kendi bölgesinin kıyılarındaki Selçuk ve Birgi’yi ele geçirdikten sonra hemen iki tersane kurmak ve hafif kadırgalar inşa etmek suretiyle denizcilik faaliyetine başlamıştır. Aydınoğlu Mehmet Bey kendine ait beyliği kısa bir sürede kuvvetli bir hale getirdikten sonra uç beyliklerini de genişletmiştir. Mehmet Bey’in 5 oğlundan İsa Bey yanında kalmak, diğerlerine kale ve uç beyliği verilmek üzere Aydınoğulları Beyliği sağlam temellere oturtulmaya çalışılmıştır. 


Aydınoğlu Mehmet Bey, ufak filosu ile Rodos ve Venedikliler'e ait ada ve gemileri vurmaya başlarken kardeşi Orhan Bey ise Rodos Adası üzerine bir sefer düzenledi.


Yeniden doğan Türk Denizciliği, her biri ayrı birer deniz kuvvetine sahip olan Doğu Roma (Bizans), Kıbrıs Krallığı, Rodos Şövalyeleri, Venedik ve Cenevizliler ile mücadele etmek zorundaydı. Bu arada Doğu Roma (Bizans) ’ın parçalanışı sırasında Ege’nin bir kısım adaları ile Mora kıyılarına yerleşerek buraları birer korsan yuvası haline çevirerek Türk kıyılarına baskınlar yapan -Haçlı seferleri artığı- birtakım prenslikler de Türk Denizcileri'nin hedefi olacaktı.




ÇAKA BEY



Çaka Bey’in ölümü ve Haçlı Seferlerinden sonra yaklaşık 250 yıl denizlere hasret yaşayan Türkler Aydınoğulları Denizciliği ile öylesine büyük bir kudret ile doğmuştu ki, 300 - 400 parçadan oluşan Beylik Donanması adeta yüzyıllarca süren bu susuzluğa nispet, kısa bir süre içinde "Yenilmez bir Armada" olarak Ege ve Akdeniz sularında ihtişamla boy gösterdi. Türk Denizcileri'nin deniz sularını yeniden hareketlendiren son hamlesine bu kez de Umur Bey öncülük ediyordu.



UMUR BEY



Umur Bey, iki asırdan fazla bir süre kapanmış bulunan Türk Deniz Tarihi’nin sayfalarını yeniden açarken Aydınoğulları Devleti’nin Amirali olarak ilk seferini kendi eseri olan İzmir Tersanesi’nden başlattı. Aydınoğulları Beyliği’nin deniz dayanağı bu tarihe kadar Selçuk Limanı idi. İzmir’in tamamen Türklerin eline geçmesinden sonra Selçuk Limanı askeri değerini korumakla birlikte, İzmir Tersanesi de kullanılmaya başlanmıştı. Umur Bey ilk filoyu Müslüman Hoca’ya İzmir’de yaptırdı ve ilk kadırgaya da “Gazi” adını verdi. 1329 yılında İzmir’den hareket ederek Çanakkale Boğazı’na kadar ilerleyen Türk Filosu, Doğu Roma (Bizans)’ya ait Bozcaada’yı tahrip ettikten sonra rastladıkları Göke sınıfı çok yüksek bordalı 5 parçalık bir Doğu Roma (Bizans) Filosu ile iki gün iki gece süren çok kanlı bir savaşa girmişti. Mağlup olan Doğu Roma Filosu, uygun rüzgarı bularak Çanakkale Boğazı’na sığınmak suretiyle ancak kurtulabildi.


1330 yılında 28 parçası İzmir ve 22 parçası Efes Üssü’nde hazırlanan toplam 50 parçadan oluşan bir filo ile denize açılan Umur Bey, gücünü Midilli ve Sakız Adalarında göstererek bu iki adayı vergiye bağladı. 21 yaş gibi çok genç bir yaşta Aydınoğulları denizciliğinin başına atanan Umur Bey Anadolu Türk birliğinin kurulmasına temel oluşturmak üzere, kıyı boylarındaki küçük Türk Devletleri’nin deniz güçlerini Aydınoğulları denizciliğinin bayrağı altında toplayarak Ege ve Doğu Akdeniz’de tartışmasız bir Türk hakimiyeti kurulmasını ve buradaki yabancı kolonilerin vergiye bağlanmasını savunmakta ve yabancı bayraklı gemilerin deniz ticaretini vurmak suretiyle deniz ticaret savaşının devam ettirilmesine çalışmaktaydı.




Uygulayacağı deniz siyasetini belirleyerek hedeflerini iyi tespit eden Umur Bey, bunları hayata geçirebilmek için Efes ve İzmir Tersaneleri'nde çalışmaları hızlandırdı. Anadolu’daki Türk birliğini kurma yolunda ilk adımı da atarak kuzey komşusu Saruhan Beyliği ve güney komşusu Menteşoğulları Beyliği Deniz Kuvvetlerini de kendi bayrağı altına almayı başardı. 


Umur Bey’in ilk hedefi, Yunanistan ve adalarda kurulmuş bulunan Latin Prenslikleri'ni Aydınoğulları Beyliği’nin hakimiyeti altında vergiye bağlamak ve hareket serbestisine kavuşarak Doğu Roma’yı barışa zorlayıp saf dışı bırakmaktı. 



Böylece ön planda Doğu Roma’yı hedef tutan Umur Bey, Trakya Seferi için hazırlanarak 1332 yılında savaş ve nakliye gemilerinden oluşan 75 parçalık bir filo ile İzmir’den hareket etti. Umur Bey, önce Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardı. Gelibolu Kalesi’ni tahrip ettikten sonra filosunu Trakya kıyılarına yöneltti. Aydınoğulları Beyliği ile savaşı göze alamayan Doğu Roma İmparatoru III. Andronikos, barış şartlarını kabul etti. Umur Bey böylece gelecekteki hareketleri için Doğu Roma’yı safdışı bıraktı. 



Türk Denizciliği'nin yeniden hareketlenmesi karşısında, Ege Denizi’ndeki yabancı bayrakların bundan önce sürdürdükleri korsanlık faaliyetleri durdu ve Türk Deniz Ticareti yeniden özgürlüğüne kavuştu. Ancak Umur Bey Ege Denizi’nde yeni bir düzen kurmak ve bölgede kayıtsız - şartsız bir deniz hakimiyeti sağlamak istiyordu. Bu hedef için başlattığı 1333 yılı Deniz Harekatı, yeniden doğan Türk Denizciliği’nin kısa bir sürede ulaşmış olduğu güç ve ihtişamı göstermesi bakımından ilgi çekicidir.



Umur Bey, 1333 yılı baharında 250 parçadan oluşan bir filo ile Ege Denizi’ne açıldı. Eğribos Dükalığı’nı ve Bodonice Prensliği’ni senelik bir vergi ile Aydınoğulları Beyliği'ne bağladıktan sonra Mora Yarımadası’nın güneydoğusundaki Monevesna’ya bir çıkarma yaparak burayı da vergiye bağladı.


250 parçadan oluşan Türk Filosu’nun Ege Denizi’nde bayrak göstererek, bir kısım Dükalıkları ve Prenslikleri vergiye bağlamak sureti ile Aydınoğulları Beyliği nüfuzuna alması ve yabancı bayraklı gemilerin yaptıkları korsanlığı sona erdirmesi, düşmanların Ege Denizi adına korku ve endişelerini arttırdı. Türk Deniz Gücü’nün ağırlığını henüz üzerinde hissetmemiş olanlar sıranın kendilerine geldiğini hissederek korku içinde kendi menfaatlerini korumak amacı ile bir güç birliği oluşturmak üzere harekete geçtiler. 



Umur Bey, yarım kalan Yunanistan Seferi’ni tamamlamak üzere 1333 yılında mevsim şartlarına aldırmadan kışın 170 parçadan oluşan filosu ile Güney Yunanistan’a doğru denize açıldı. Atina Prensliği’ni yıllık vergi ile Aydınoğulları Beyliği nüfuzuna aldıktan sonra Mora Despotluğu’na da ağır bir darbe indirdi ve çevrede bulunan bir kısım korsan yuvalarını temizledikten sonra İzmir’e döndü.



Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1334 tarihinde vefat etmesi üzerine, Aydınoğulları Beyliği’nin başına kardeşlerinin de onayı ile Umur Bey geçti. Bu sırada Umur Bey 26 yaşında idi. 



Ege Denizi’nde düşmanlara nefes aldırmayan yalnız Aydınoğulları Beyliği Denizciliği değildi. Karasi, Saruhan ve Menteşoğulları Beylikleri de sahip oldukları deniz kuvvetleri ile akınlar yaparak gaza yolunda korsanlık faaliyetlerinde bulunuyorlardı ise de Aydınoğulları Denizciliği, Ön Asya’daki Türklerin deniz çıkarlarını sağlayacak bir deniz politikası ile Doğu Akdeniz hakimiyetinin planlarını hayata geçiriyordu. 


Tüm bu beyliklerin denizcilik faaliyetleriyle Ege Denizi’ndeki Türk Deniz Kuvvetleri’nin gittikçe artan baskıları sebebiyle nefes alma imkanlarını her gün biraz daha kaybeden düşman kuvvetleri Haçlı hareketi altında toplanmaya mecbur kaldılar. Türklerin sahip oldukları tekne sayısı üstünlüğünü, yüksek bordalı, güçlü kadırgaları ile yeneceklerdi. Haçlı Donanması, 4’ü Papalık’a, 4’ü Fransa’ya, 10’u Rodos Şövalyeleri'ne ve 4’ü Kıbrıs Krallığı’na ait olmak üzere 30 güçlü Kadırga’dan meydana geliyordu.



Bu sırada Karasi Emiri Yahşi Bey, irili ufaklı 100 parçalık bir filo ile Selanik, Kasandra ve Teselya’da Galos Körfezi’ne asker çıkararak Doğu Roma’ya karşı bir harekete girişmişti.



Eğriboz Adası’nın Halkis Limanı’ndan hareket eden Haçlı Filosu, sayı bakımından fazla ancak hafif ve alçak bordalı Karasioğulları Beyliği’nin donanmasına zarar verip daha sonra da takip ederek İzmir’e vardı. Burada asıl hedefleri olan Aydınoğulları Beyliği’nin deniz üssüne yüklendiler. Bu sırada Umur Bey idaresindeki Türk Güçleri Ege Denizi’nin güneyinde bulunduğundan Haçlı Donanması ancak tersanede tamir için tutulan ve bakımdaki tekneler ile Karesi Filosu’nun bir kısmını yakmayı ve karaya asker çıkarmayı başardı. Fakat karada direnişle karşılaşan ve denizde bulunan Umur Bey’in baskınından korkan Haçlı Donanması, burada fazla kalamayarak İzmir’i terk etti ve Ege Denizi’ne döndü. 


Umur Bey, Haçlıların bu hareketine diyet olarak Yunanistan’a 1335 yılı sonbaharında 276 gemiden meydana gelen filosu ile Ege Denizi’ne açıldı. Mora sularına kadar ilerleyerek Hidra ve Sipezya Adaları'nı ele geçirdikten sonra değişik noktalarda karaya asker bırakarak Güney Yunanistan’daki Dukalık ve Prensliklerin üzerine yürüdü ve kaleler fethetti. 30.000 savaşçısı ile karşı koymaya çalışan Fransız Dukalığı perişan edildikten sonra bölgedeki bütün dukalık ve prenslikler birer yıllık vergilerini ödemek sureti ile Aydınoğulları Beyliği’nin nüfuzunu yeniden kabul ettiler.



Umur Bey bundan sonraki ağır masraf ve emeğe dayanan büyük deniz seferlerinde stratejisini değiştirerek haçlı güçlere karşı Doğu Roma’yı koruyucu bir siyaset takip etmiştir. 1336 yılında Midilli Adası’nın, Doğu Roma’ın himayesine karşı ayaklanan Ceneviz Podestası’ndan geri alınmasında Umur Bey’den yardım isteyen Doğu Roma İmparatoru, Umur Bey’in kara ve deniz yoluyla Doğu Roma’ya yaptığı yardıma karşılık kendisine Sakız Adası’nı hediye etmiştir.



1337 yılında Teselya Despotu’nun baş kaldırması ve kışkırtması ile Epir’de Arnavut ve Sırplar'ın Doğu Roma’ya karşı ayaklanması üzerine Umur Bey Doğu Roma İmparatoru'na yardım için Donanması ile İzmir’den harekete geçti. Selanik’e çıkarma yaparak Teselya’da sükuneti sağladı ve İzmir’e dönerek Arnavut ve Sırplara karşı girişeceği “Epir Harekatı” için hazırlıklara başladı. 



Umur Bey’in Doğu Roma’ya yardım için 1338 yılında gerçekleştirdiği "Epir Seferi", Türk Deniz Tarihi açısından oldukça ilgi çekicidir. 2 yıl süren olan bu sefer için 110 gemiden meydana gelen bir filo ile İzmir’den harekete geçen Umur Bey’in hedefi Epir’deki Sırp ve Arnavut ayaklanmasını bastırarak Doğu Roma İmparatoru’na yardım etmek ve 4 yıl önce Aydınoğulları Beyliği Denizciliği'nin Ege’deki otoritesine karşı gelen Haçlı Donanması’nı oluşturanlardan hesap sormaktı.



Umur Bey bu yüzden Haçlı Harekatı’na gemi vermek suretiyle katılan ve Midilli Adası’nı ele geçirmesi için Foça’daki Ceneviz Podestası’na yardım eden Naxos Dukalığı’na doğru yöneldi. Naxos Adası başta olmak üzere Andros, Siphnos, Sikinos ve Paros Adalarını vurarak korsan yatağı haline gelen limanları harabeye çevirdi ve bu limanlardaki gemileri ateşe verdi ve daha sonra Epir hedefine yöneldi.


Ege Denizi’nden Epir kıyılarına ve Karadeniz’e kadar genişletmiş olduğu harekat sahasında zaman zaman 300 – 400 parçadan oluşan bir armada gezdiren Umur Bey’in kahramanlıkları bir yana, dönemin teknik imkansızlıkları da göz önünde tutularak, buluşları ve kararlarını da değerlendirirsek onun efsaneleşmiş şöhretinin sırrı anlaşılabilir.



Umur Bey filosunu Atina Körfezi’ne sokarak, Korent ağzına yanaştırdı. Gemilerini sabunlanmış kızaklar üzerinden Korent Körfezi'ne taşıyarak, Leponto Körfezi’nden Epir kıyılarına ulaştırdı. Bu kesimlerde karaya asker çıkararak giriştiği harekatta Arnavut ve Sırp İsyanlarını bastırdı. Kışı, Korent Körfezi’nin “Umur Limanı” diye isimlendirilen mevkiinde geçirerek, 1339 baharında yine aynı şekilde gemilerini karadan Atina Körfezi’ne aktardı ve dönüşte Eğriboz Adası’nda bir mola vererek İzmir’e döndü.



14. Yüzyıldaki Türk Denizciliği'nin ulaşmış olduğu yüksek seviyeyi değerlendirebilmek için, Epir Seferi üzerinde biraz durmak gerekir. Epir Seferi’nin, henüz seyir tekniği oluşmamış bir dönemde yapılabilmesi Türk Denizciliği için büyük bir başarıdır. 





Türk Denizciliği'nin; bu döneminde tam manası ile bir Akdeniz Haritası’nın çizilmemiş olduğu göz önüne alınırsa 
filoyu Epir kıyılarına ulaştırmak için normal yol olan Mora’yı dolaşmak yerine, hem fırtınadan kaçınmak 
hem de aylarca süreyi alacak olan bir zamandan tasarruf için 
karadan Korent’i aşmayı en kestirme yol olarak keşfedebilmek, 
ancak Türk Denizciliği'nin sahip olduğu geniş coğrafya bilgisi sayesinde mümkün olabilmiştir. 



Umur Bey bu hareketi ile aynı zamanda bir filoyu bir denizden başka bir denize karadan nakletmekle 
115 sene sonrası için Fatih Sultan Mehmet’e de örnek olmuştur. 





Umur Bey, 1341 yılında yine denize açılarak, Ege Denizi’nde yabancı bayraklara korsan yataklığı yapan adaları vurdu ve Kıbrıs sularına kadar inerek Türk Ticaret Filolarını tehdit eden Kıbrıs Filosu’nu da yıprattı.


1342 yılında yine aynı maksatla bir sefere çıkan Umur Bey, bu sefer de Girit sularına kadar uzanarak korsan yatağı haline gelen Venedik Limanları'nı tahrip etti.



Umur Bey’in bu iki deniz akını üzerine, başta Kıbrıs Kralı olmak üzere Ege Denizi’ndeki Hıristiyanlar, baskısını gittikçe arttıran Türkler'e karşı yine bir güç birliğine giderek Umur Bey’e karşı büyük bir Haçlı birliğinin sağlanması için Papa VI. Clement’le anlaştılar. Bu sırada Umur Bey’in Doğu Roma işlerine; Doğu Roma’ın kaderini etkileyecek kadar müdahale etmesi de Haçlı Hareketi’ni körükleyen nedenlerden birisi oldu.


1341 yılında Doğu Roma İmparatoru III. Andronikos’un ölümü Doğu Roma’da taht kavgasına yol açtı. İmparatoriçe Anne de Savoie, Başvezir Kantakuzenos’a karşı mücadele açınca, Kantakuzenos da Dimetoka’da imparatorluğunu ilan etti. Böylece İmparatoriçe’nin bulunduğu İstanbul ile Dimetoka karşı karşıya gelmiş, Doğu Roma’da bir iç kavga başlamıştı. Kantakuzenos, İmparatoriçe’nin kuvvetleri tarafından kuşatılınca, Trakya’daki siyasi durumu Umur Bey’e bildirerek kendisinden yardım istedi. Umur Bey, Doğu Roma’yı ele geçirmenin ihtirası içinde fırsat kollayan Sırp Kralı’nı emeline ulaştırmamak için, Kantakuzenos’u desteklemek ve ona yardım etmek sureti ile Doğu Roma’ın geleceğine hükmetmeye karar verdi. Böylece Doğu Roma'yı nüfuzuna bağlayacaktı.



Planlarını buna göre hazırlayan Umur Bey, 29.000 savaşçı ve 380 parçadan oluşan bir armada ile, 1342 yılı sonlarında İzmir’den Trakya’ya doğru yola çıktı. Meriç ağzında askerlerini karaya çıkararak Dimetoka'ya yürüdü ve şehri kuşatmış bulunan Doğu Roma ve Bulgar kuvvetlerini dağıttı. Bölgede güvenliği sağladıktan sonra İzmir’e döndü. 



Doğu Roma’da durumun, Umur Bey’in işe karışması ile birdenbire aleyhine döndüğünü gören İmparatoriçe ise; Papa’dan, Ege Denizi’nde karşı konulamayacak kadar tehlikeli bir kuvvet haline gelen ve Doğu Roma’yı rahat bırakmayan Umur Bey’e karşı Haçlı Hareketi oluşturma çabasına girdi.


Ön Asya’nın en kudretli hükümdarı ve amirali olarak şöhretin zirvesine ulaşmış bulunan Umur Bey, tek bir devletin gücü ile yenilmesi mümkün olmayan bir kuvvet haline gelmişti. Batı kaynakları da Umur Bey’in 1341 yılından sonra müthiş ve korkunç bir güç kazandığını, 250 - 300 parçalık armadası ile Ege Denizi’nin tek hakimi olduğunu belirtmektedir.



Bu şartlar altında Papa nihayet, Umur Bey’e karşı Hıristiyan güçlerini birleşmeye davet ederek bir Haçlı hareketine girişti.



Umur Bey, her şeye rağmen Doğu Roma’yı kaderine terk etmeyi düşünmüyordu. Bu bakımdan yeniden İmparatoriçenin kuvvetleri tarafından sıkıştırılmış bulunan Kantakuzenos’u güçlendirmek için, 1343 yılı Ağustos’unda, 20.000 savaşçı ve 290 parçadan oluşan bir deniz gücü ile İzmir’den Selanik’e doğru yola çıktı. 



Selanik’i denizden ablukaya almış olan imparatoriçenin donanması, Türk Filosu’nun gelmekte olduğunu duyunca kuşatmayı kaldırarak Çanakkale Boğazı’ndan içeri girdi. Umur Bey de Selanik’i kuşatarak teslim aldı. Burada Kantakuzenos ile buluşan Umur Bey, Batı Trakya’nın İstanbul tarafının tutan bütün şehirlerini Kantakuzenos’un idaresine soktuktan sonra bir kısım kara kuvveti ile 30 gemiyi Kantakuzenos’un emrine bırakarak İzmir’e döndü.



Haçlı Donanması’nı oluşturan gemiler 1344 yılı baharında Eğriboz Adası’nın Halkis Limanı’nda toplandılar. Haçlı Donanması’nın hazırlığı 3 yıl 11 ay sürmüştü. Bu süre, Umur Bey’e karşı Hıristiyanların ne derece güçlü bir hazırlığa girmiş olduklarını ortaya koymaktadır.



Haçlı Donanması’nın asıl kuvvetini 4'ü Papalık, 4'ü Kıbrıs Krallığı, 6'ı Rodos Şövalyeleri, 6'sı Venedik Cumhuriyeti’ne ve altısı Ege Denizi’ndeki Ceneviz Kolonilerine ait olmak üzere 26 güçlü kadırga teşkil ediyordu. Diğer sınıf savaş tekneleri ile nakliye gemilerinin miktarı ise bilinmemektedir.



Bu büyüklükteki Haçlı Donanması’nın 1344 yazında Eğriboz Adası’ndan İzmir’e doğru hareket etmesi ile Ege Denizi dengeleri de bozdu. Ege Denizi’nde dağınık olarak dolaşan, ancak Haçlı Donanması’na karşı birleşen 40 parçalık küçük Aydınoğulları gemileri bu büyük kadırgalar tarafından yenilgiye uğratıldı.



Haçlı Donanması; 1344 Haziran’ında büyük bir intikam hırsı ile İzmir Limanı’na girdi. Limandaki müdafaayı kırarak limandaki gemilerin bir kısmını ve Tersane'yi yaktıktan sonra Liman Kalesi’ni karadan ve denizden kuşattı. 4 aylık bir mücadelenin sonunda bir gece iki kölenin ihaneti ile açılan kale kapısından içeri giren Haçlılar Liman Kalesi’ni ele geçirdiler. 



Fakat Umur Bey, Haçlıların İzmir’e çıkışlarını onlara acı bir şekilde ödetti. Umur Bey, hafif bir kara kuvvetini öne sürerek Haçlıları kaleden İzmir Ovası’na çektikten sonra pusuda beklettiği esas kuvvetleri ile Haçlıları sarıp, başta başkomutanları olmak üzere birçok şövalye ve asilzade ile binlerce Haçlı’yı kılıçtan geçirdi. Ancak kaçarak kaleye sığınma fırsatı bulabilenler canlarını kurtarabildiler. (Ocak 1345).



Bu şekilde İzmir’de tutunamayacaklarını anlayan Papa VI. Clement, Umur Bey’e karşı Haçlı hareketini tazelemek için bütün Avrupa hükümdarlarını İzmir’i savunmak üzere “Din Savaşı”na çağırdı. Bu şekilde yeniden düzenlenen 26’sı kadırga olmak üzere 76 parçalık Haçlı Donanması 15.000 savaşçı asker ile 1346 yılı Haziran’ında İzmir’e gelerek Liman Kalesi’ni takviye etti.



Türk Denizciler ise Haçlılar'la yaklaşık 4 yıl süren mücadelelerin sonunda Efes Tersanesi’nde yeniden inşa ettikleri filolarıyla Aydınoğulları Beyliği’nin sarsılan iktisadi gücünü beslemek üzere Ege Denizi’ndeki düşman hedefleri vurarak ganimet ve esir toplamaya başladılar.



Umur Bey, kara cephesindeki bütün hazırlıklarını tamamladı. Kale önce kuşatıldı ardından da hücuma geçildi. Türk savaşçılar kaleye tırmanmaya başladılar. Artık kalenin düşmesi bir an meselesi idi ki, atılan bir okun alnına isabet etmesi ile Umur Bey Mart 1348 tarihinde şehit oldu. Bu olay Türk güçleri arasında karmaşaya yol açtı.



Umur Bey’in şehit olması, İzmir’e Haçlı akınını hızlandırdı. Umur Bey’in şöhretinin sebep olduğu korku yüzünden bu haçlı harekatına katılmaktan çekinenler de akın akın İzmir’e gelmeye başladılar.


Umur Bey’den sonra Aydınoğulları Beyliği’nin başına geçen kardeşi Hızır Bey, mücadele yerine anlaşmayı tercih ederek Haçlılar ile anlaşma imzaladı. Barış antlaşmasının en ağır maddesini Aydınoğulları Beyliği’ni bir deniz kuvvetinden yoksun bırakmaya mahkum eden bölümü teşkil ediyordu. Aslında Haçlı hareketinin başlıca hedefi de bu idi. 



Böylece Umur Bey’in öncülüğünde meydana gelen ve Ön Asya’daki Türk birliğinin de deniz menfaatlerini sağlayarak koruyan Türk Denizciliği yeni bir sekteye uğradı.



Sonuç olarak, Umur Bey’in önemli çabaları ile doğmuş bulunan muhteşem Aydınoğulları Denizciliği, onunla beraber son bulmuş ve Türk Denizciliği bir kere daha bir bekleyiş dönemine girmiştir.



Aydınoğulları Beyliği 1390 yılına kadar bağımsız kaldı. Bu tarihte Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılan Beylik Yıldırım Beyazıt'ın 1402 yılında Ankara Savaşı’nda yenilmesi üzerine müstakil olarak yeniden kuruldu ve 1426'da kesin olarak Osmanlı Devleti topraklarına katıldı.


11. Yüzyılın sonundan 14. Yüzyılın ortalarına kadar Anadolu sularında ilk sürgünlerini veren Türk Denizciliği 1350 tarihinden sonra kuvvetini gittikçe arttıran Osmanlı Devleti’nin elinde bütün dünyayla hesaplaşacak bir boyuta ulaşma yolunda kararlı adımlarla yapılanmaya ve şekillenmeye başladı..







KAYNAK:
Türk denizKuvvetleri
Birgi Belediyesi






" Bu film ile bize ne anlatmak istediler acaba ? " diye düşünmekten de alamıyorum kendimi , sonuçta ...
"Şeytan ayrıntıda gizlidir " derler !
SB.


***







25 Mayıs 2012 Cuma

OSMANLI - KORSANLAR - AMERİKA










DENİZLERDE HAKİMİYET
AMERİKA’yı HARACA BAĞLAYAN TEK DEVLET
DÜNYAYA ÜN SALAN “ZALİM" TÜRKLER



Çaka Bey - Çeşme





Osmanlı İmparatorluğuna geçmeden önce Türk denizcilik tarihinin başlangıcına kısa bir bakış ;


ÇAKA BEY

Türkleri denizlerle kaynaştıran ilk öncü, Çaka Bey olmuştur. Çaka Bey, 1078 yılında Doğu Roma’ya esir düşmüş ve İstanbul’a gönderilmiştir. Çaka Bey, İstanbul’daki esaret döneminde deniz ve denizciliğe karşı tutku derecesinde bir ilgi duymaya başlamıştır.
Doğu Roma’nın 1081 yılında değişimi sebebiyle İstanbul’daki karışıklıklardan yararlanarak kaçmayı başaran Çaka Bey, Beyliğinin askerleri ile yeniden bir araya gelerek; İzmir’i, ele geçirmiş ve müstakil bir Türk Beyi olarak sınırlarını genişletmeye başlatmıştır. Çaka Bey, İzmir’de o döneme göre modern sayılabilecek bir tersane yaptırmıştır.


Bu aşamadan sonra gemi inşa faaliyetlerine geçilmiş; kürekli ve yelkenli gemilerden oluşan 50 parçalık ilk Türk Donanması 1081 yılında inşa edilmiştir. Emir Çaka Bey, 1081 yılında 50 parçadan oluşan ilk Türk Donanması ile Ege’nin sıcak sularına yelken açarak, Urla, Çeşme ve Foça’yı ele geçirmiştir. 


1081 yılı Türk Deniz Kuvvetlerinin kuruluş yılı olarak kabul edilmiştir. İlk Türk Donanması 1089 yılında Midilli, 1090 yılında ise Sakız Adası’nı fethederek denizlerin dünyasına hızlı bir giriş yapmıştır.


Çaka Bey komutasındaki, ilk Türk Donanması 19 Mayıs 1090 tarihinde Karaburun ile Sakız Adası arasında kalan Koyun Adaları civarında Doğu Roma’nın donanması ile karşılaşmıştır. Tarihte “Koyun Adaları Muharebesi” olarak geçen bu ilk deniz savaşında Doğu Roma donanması ağır kayıplarla geri çekilmek zorunda kalmıştır. Çaka Beyin 1095 yılında ölümü, yükselen bir değer olan Türk Denizciliğinin gelişim hızına büyük bir darbe indirmiştir.




Umur Bey - Birgi




UMUR BEY



Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol baskısına dayanamayarak, 1308 yılında parçalanmasından sonra özellikle Batı Anadolu’da bir takım Uç Beylikleri kurulmuştur. Bu Uç Beylikleri, (Karesioğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Candaroğulları) Türk Deniz Tarihi’nin hızını kaybeden gelişim sürecine yeni bir ivme, yeni bir heyecan kazandırmışlardır.


Aydın civarında 1308 yılında kurulan Aydınoğulları Beyliği, özellikle Umur Bey döneminde denizcilikte büyük atılım yapmıştır. 1095 yılında Çaka Beyin ölümüyle yaklaşık iki buçuk asır süren Türk denizciliğinin sessizliği, Umur Beyle sona ermiştir.


1095 yılında Çaka Beyin ölümüyle yaklaşık iki buçuk asır süren Türk denizciliğinin sessizliği, Umur Beyle sona ermiştir. Babası Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1334 yılında ölümü üzerine Beyliğin başına geçen Umur Bey, 1334-1348 yılları arasında Ege’de, Doğu Romalılar ve Cenevizlilere karşı büyük başarılar kazanmış; Rodos’tan Çanakkale Boğazı’na kadar, Mora ve Rumeli kıyıları da dahil olmak üzere denizlerde kesin bir kontrol sağlamıştır. Haçlı Ordusuna karşı son derece atak ve taktik baskın şeklinde manevralar yapan Umur Bey, 1348 yılında çetin deniz muharebelerinin birisinde şehit olmuştur. 




(DENİZLERİN DELİSİ AYDINOĞULLARI BEYLİĞİ VE 





***




VE ÖĞRETİLMEYEN OSMANLI İMPARATORLUĞU’nun DİĞER YÜZÜ


Bu arada Osmanlı Beyliği ufkunu denizlere çevirince Osmanlı İmparatorluğu’nun da tarih sayfalarında kaderi yazılmıştı. Akdeniz ile birlikte Atlas Okyanusu, Hint Okyanusu ve hatta Amerika kıtasının kıyıları bile keşfedilmiş, her yere TÜRK adını yazmış oldu.


1323 yılında Marmara Denizine ulaşan Osman Beyliği 1324 yılında Batı komşusu Karesi Beyliği’nden yardım gönderen Mürsel Bey’in deniz kuvvetleri sayesinde denizlerle tanışmış ve ilk tersanesini 1327 de kurdurmuştur.


“Derya Beyi” ünvanını alan ilk kişi de Kara Mürsel Bey ‘dir. Sırasıyla1334 Gemlik , 1337 İzmit ve 1353 de Rumeli’ye geçiş ile İstanbul’dan önce Gelibolu Türk Denizciliğin’nin merkezi olmuştur.


İki büyük deniz haritacısı Piri Reis ile Macar Ali Reis te Gelibolu’da yetişmiştir.


Osmanlı genişledikçe Beylikler İmparatorluğa bağlanmış ve onların deniz kuvvetleriyle beraber Ege kıyılarından Akdeniz kıyılarına kadar denizcilikte ün salmışlardır. İstanbul’un fethinden sonra atağa kalkan Türk Denizciliği en parlak dönemini 1453-1800 arasında yaşamıştır.


Fatih Sultan Mehmet’in Haliç’e karadan gemilerini indirmesi anlatılır ama Eğriboz Adasını Venediklilerden nasıl aldığı pek bilinmez. Venediklilerin Ege’deki Osmanlılara ait adalara saldırması ile Fatih’in emri ile Derya Kaptanlığında olan Mahmud Paşa ,Venediklilere ait en büyük ada olan Eğriboz ‘u ,Evripos kanalının en dar yeri olan Kulkis’ten gemilerden köprü yaptırarak ordusunu bu yolla adaya çıkarır ve 1470 ‘te feth eder.( Ayrıca, Fatih’ten 115 yıl önce Korent’i karadan gemi geçirerek aşan Umur Bey’i de unutmamak gerek.)





Avrupa’yı bir telaş alır, Doğu Roma gibi Batı Roma’da elden çıkabilirdi. 



Böylece Venedikliler ile Osmanlı arasındaki büyük İnebahtı Savaşı için (Sapienza adası – Mora yarımadasının güneybatı açıkları) hazırlıklar başladı. Venedik donanmasının taktik amacı Mora açıklarında, karadan gelen Osmanlı kuvvetlerine yardım sağlamak isteyen ve bu nedenle rotası İnebahtı’ya yönelik olan Osmanlı donanmasının yolunu kesmekti. Ancak Venedik donanma komutanı Antonio Grimani bu amaçları elde etmek için nerede Türk donanması ile savaşa girmeleri hakkında çok belirli kesin bir emir almamıştı. Demek ki eğer savaş çıkarsa kendi emirlerini kendileri hazırlayacaklardı. Venedikli tarihçiler bu kesin emir eksikliğini Venedik Cumhuriyeti liderlerinin harbe karşı çekingen davranmaları ve savaşa yarım gönülle girdikleri şeklinde yorumlamaktadırlar.


Sapienza Deniz Savaşı 4 ayrı günde (12, 20, 22 ve 25 Ağustos'ta) iki donanma gemilerinin karşılıklı yakın savaşa girmeleri şeklinde gelişti. Venedik kaynaklarına göre (Malipiero, Gravius) her ayrı günde yapılan karşılıklı şavaşta Venedik gemileri Osmanlı gemilerine saldırmışlar ve gemiler arası yekyek yakın savaşa geçmişlerdi. Osmanlı donanmasının teknik üstünlüklerinden ve donanma personellinin kabiliyetliğinden Venedik kaynakları hiç bahis etmemektedirler. Göke tipli kadırgalar dışında Haliç tersanelerinde Sultan II. Bayezid zamanında geliştirilen üç direkli yelkenli olan yeni kalyon tipteki gemiler de bu savaşta kendilerini göstermişlerdir.


Venedikliler bu savaş sonunda tam bir büyük bozguna uğramışlar ve savaş alanından kaçmaya zorlanmışlardır. Venedik donanması böylece ikinci bir defa daha Sapienza adası civarında bir deniz savaşını kaybetmiş;(ilki Cenevizlilere karşı 1354 te) çok sayıda gemileri batırılmış veya Osmanlı güçlerinin eline geçmişti. Filotalanın Venedikliler ellerinde kalan gemileri dağılmış ve elde kalan gemiler Adriyatik denizinin her tarafındaki Venediklilere açık limanlara yayılmak zorunda kalmışlardı.


Venedik donanmasının Osmanlı donanması karşısında uğradığı bu büyük yenilgi Venedikliler tarafından büyük bir utançlık nedeni ve kibir kırılması meselesi olarak görüldü. Venedik Senatosu hemen Zenta adasına sığınmış olan donanma komutanını görevinden azledip Venedik'e geri çağırdı.


Bu Sapienza Deniz Savaşı galibiyeti hem yeniden denizde hem de karada Osmanlı kuvvetlerinin taktik ve stratejik başarılarına neden olmuştur. Bu deniz savaşında büyük gayret gösteren Kemal Reis, Osmanlı Sultanı Beyazıd II tarafından savaş sonucunda esir alınan 10 Venedik kadırgasının verilmesi suretiyle ödüllendirilmiştir. 


Osmanlı akıncı birlikleri karadan ta kuzey İtalya'da Friuli yörelerini bastılar ve hatta ta Vicenza şehrinin yakınlarına gelebildiler. Bütün Kuzey İtalya halkı, özellikle doğu Lombardiya, Türk akınlarından korkmaya başladı. Savaş galibi Osmanlı donanması ise önce Kefalonya açıklarına çekildi. Sonradan karadan ulaşan Osmanlı kara güçleri ile birlikte İnebahtı kalesi denizden ve karadan kuşatıldı ve İnebahtı kalesi Osmanlı kuvvetlerinin eline geçti. Bu nedenle bazı tarihçiler bu deniz savaşına Birinci İnebahtı Deniz Savaşı adını vermektedirler.


Venedikliler elçi gönderip ateşkes istemelerine rağmen Sultan II. Bayezid'ın istediği şartı, yani Venediklilerin bütün Mora sahillerini terk etmesini, Venedik otoriteleri kabul etmedi. Bunun üzerine ertesi yıl, 1500 de Sultan II. Bayezid komutasındaki Osmanlı kara kuvvetleri Venedik'in Mora yarımadasındaki en önemli üssü olan Modon kalesini kuşattılar. Bütün direnme gücünü yitiren Venedik garnizonu şehri ve kaleyi yakıp yıkarak teslim oldular. Aynı seferde Venedik'in Mora'da diğer üsleri olan Koron ve Navarin kaleleri de fethedildi. 


Aynı yıl Kemal Reis komutası altındaki Osmanlı donanması ile Venedik deniz güçleri arasında Modon Deniz Savaşı veya İkinci İnebahtı Savaşı adı verilen diğer bir deniz savaşı da olmuş ve Osmanlı deniz gücü yine Venedik deniz gücünü yenilgiye uğratmıştır. Böylelikle Osmanlılarca daha önce barış için istenen ve Venedik tarafından reddedilen barış şartı olan, Venedik'in yıllarca elinde bulundurduğu Mora sahillerinden ayrılması, Osmanlı deniz ve kara askeri güçleri üstünlüğü ile gerçekleştirildi. Venedik İspanyol yardımı ile İyon Denizi üzerinde olan Kefelonya ve İtika adalarına asker çıkarıp bu adaları egemenliği altına aldı ise de Mora yarımadasındaki üslerin kaybını bu arazi kazançları hiçbir zaman telafi edememiştir. 


(dipnot:  Yunanlılar hep Osmanlılının hüküm sürmesinden bahseder, Venediklilerin yada Cenevizlilerin değil, fark DİN ayrımından kaynaklanır..! Mora’daki Yunanlılar hiçbir zaman büyük bir devlet olamamış ,Avrupa’nın şımarık çocuğudur. Mitolojiyi ,yasaları ve kültürel gelenekleri Doğudan , Mısırlılardan ve Anadolu'dan alıp, kendisi üretmiş gibi de tüm dünyaya batılıların yardımıyla yaymıştır.)


14 Aralık 1502 de Osmanlı-Venedik Savaşına son veren ateşkes anlaşması imzalanmıştır. Mayıs 1503’de tasdik edilen anlaşma ile Venedik eskisi gibi Osmanlı hükümetine yılda 10000 düka vergi ödeyen bir devlet sıfatına tekrar bürünmüştür. Osmanlı donanması ise doğu Akdeniz ve Ege Denizinde egemenliğini artırmaya devam etmiştir.


Sultan II.Bayezid döneminde (1481-1512), Burak ve Kemal Reis'ler denizleri kullanmada gösterdikleri maharet ve deniz savaşlarındaki kahramanlıkları ile büyük saygınlık kazanmışlardır.


Türk Deniz Tarihi’nin en büyük bilim adamlarından biri olan ve özellikle kartografi çalışmaları ile tüm dünyada büyük yankılar uyandıran Piri Reis 1513 ve 1528 yıllarına ait iki ayrı dünya haritası yapmıştır. 


Piri Reis'in Dünya Denizcilik Tarihi’ne diğer bir hediyesi de 1521 ve 1525 yıllarında iki kez yayınladığı ünlü, "Kitab-ı Bahriye" adlı kılavuz kitabıdır. Bu emsalsiz çalışmada, usta bir gözlem ile Ege ve Akdeniz her açıdan incelenmektedir.




PİRİ REİS 'in Kitab-ı Bahriye pdf olarak 
Afet İNAN - LİFE AND WORKS OF the TURKİSH ADMİRAL PİRİ REİS  
THE MAP OF AMERİCA BY PİRİ REİS by Prof.Sevim Tekeli





Piri Reis'in Haritası



Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesi ile Kızıldeniz ve Hint Okyanusu da Türk Denizciliği'nin ilgi alanına girmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’a yönelik kara harekatında Osmanlı Donanması çok büyük lojistik destek sağlamıştır. Yavuz Sultan Selim’in başarıları ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’da bir güç merkezi haline gelmesi, Akdeniz’de bağımsız olarak faaliyet gösteren Türk ve Müslüman denizcileri Osmanlı Devleti ile kaynaştırmıştır.


Cezayir'de dünyanın en büyük hıristiyan devleti İspanya'ya kök söktüren ve yaptığı savaşlarda onbinlerce İspanyol askerini öldüren ve 70.000 Endülüslü'yü İspanyol zulmünden kurtarıp gemilerle Kuzey Afrika'ya taşıyan Barbaros Hayrettin Paşa ve beraberindeki leventlerin Osmanlı Devleti'ne katılma arzusu da kabul edilerek Türk Denizciliği'ni zirveye taşıyacak gelişmelerin önü açıldı. Sultan Selim’in Barbaros Hayrettin Paşa'ya hediye olarak gönderdiği som sırma ayetler yazılı yeşil sancak ve flandra ise sürekli olarak Donanma'nın sancak gemisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünün ve denizcilik bilincinin bir sembolü olarak okyanuslarda şerefle dalgalandı.


İspanya İmparatorluğu'nun Avrupa'daki en büyük iki rakibinden biri olan Fransa, baş edemediği İspanyol donanma kuvvetlerine karşı Osmanlı Devleti'nden yardım talep edince Padişah tarafından bu işle görevlendirilen Barbaros Hayreddin Paşa toplam mürettebatı 30.000'i bulan 150 gemilik dev bir filo ile 20 Temmuz 1543'de Fransa'nın Marsilya Limanı'na girdi. Limanda hazır bulunan devlet erkânı ve binlerce Fransız yardıma gelen Türk Filosu'nu görkemli törenlerle karşıladılar.


Barbaros, mahiyetine Fransa Donanması Amirali Duc D'Enghien'i de alarak Nice şehrini zaptetti. (20 Ağustos 1543) Fakat Fransız donanmasındaki düzensizlik ve barut fıçısından çok şarap fıçısı getirmeleri sebebiyle Fransızlardan beklenildiği kadar istifade edilemeyince Türk Donanması, Toulon'a çekildi. Fransa Kralı'nın emriyle Türk gemilerinin ihtiyaçlarını karşılamak için Barbaros'un idaresine bırakılan Toulon şehrinde, Aziz Mary Katedrali de Türk askerleri için camiye çevrildi.


Türk Donanması'nın 8 ay kaldığı ve bu süre içinde Osmanlı Bayrağı'nın çekilip Osmanlı Parası'nın kullanıldığı Toulon şehrinde o yılın vergisi Türk memurlara ödendi, yargılamayı da Türk Kadıları yaptı. Bu süre zarfında Salih ve Hasan Reis komutasındaki filoların yaptığı baskınlarla İspanya ve İtalya kıyı ve adaları vurulurken 3 yıldır Cenevizliler’in elinde esir bulunan Turgut Reis de 3.000 altın karşılığı kurtarıldı. İspanyollar'ı Fransızlarla 1544 Crespy Barışı’nı yapmaya mecbur bırakan Osmanlı Donanması görevini başarıyla tamamlayarak törenlerle Toulon şehrinden ayrıldı. 




Barbaros Hayreddin



O günleri yaşayan Toulonlular, Türklerin gelişiyle birlikte namaz kılınmaya başlanan şehrin birden sükûnete büründüğünü ve "Sancakbeyleriyle dolu ikinci bir İstanbul" haline geldiğini anlattılar birbirlerine yıllar yılı. Fransız Büyükelçisi Montluc’ün şu unutulmaz cümleleri de tarihe önemli bir not olarak düşüldü: "Türkler'in herhangi bir kimseyi incittiklerine dair şikâyet olmamıştır. Nazik davranmışlardır. İaşeleri için aldıkları her şeyi, karşılığında para vererek almışlardır."


"Fransa Seferi"nden dönüş yolunda İspanya ve İtalya kıyı ve adalarındaki baskınlarına devam eden Osmanlı Donanması beraberinde 14.000 esirle birlikte onbinlerce İstanbullunun sevinç gösterileri arasında şanlı bir şekilde İstanbul'a girdi.


16. yüzyılda Fransa, Hollanda ve İngiltere gibi milli monarşiler, Osmanlılar'ın, İspanya (Kutsal Roma-Cermen) İmparatorluğu'na karşı mücadeleye girmesiyle hayat hakkı bulabildi. Nitekim 1532'de Fransa Kralı Fransuva, Venedik elçisine "Şarlken'e karşı Osmanlılar sayesinde güvence altında olduğunu"söylüyordu. Osmanlılar, Fransa'yı asker göndererek, para vererek veya ticari ilişkilerle İspanya İmparatorluğu'na karşı kuvvetlendirdiler. Kanuni 1533'de Fransa Kralı'na, Şarlken'e karşı İngiltere ve Alman prensleri ile bir ittifak yapması için 100.000 altın göndermişti.


Kanuni Sultan Süleyman, 1543'te Macaristan üzerinden İspanya İmparatorluğu'nun üzerine yürürken Barbaros komutasındaki Osmanlı Donanması, Fransızlara yardım için Marsilya'ya gitti. Barbaros, Ocak 1543'te Marsilya'ya ulaştı ve büyük törenlerle karşılandı. Osmanlı Donanması o kışı Fransa'nın Toulon şehrinde geçirdi. Bahar geldiğinde Osmanlı Donanması İspanyolların elindeki birçok kaleyi alıp, Fransızlara verdi. İspanyol Donanması Osmanlı Donanması'ndan korktuğu için yardıma gelememişti. Barbaros kışı, yine Toulon'da geçirdi. 1544 Baharı'nda harekat yeniden başladı. Barbaros, ele geçirdiği toprakları Fransızlara verdikten sonra İstanbul'a döndü.


Fransuva'dan sonraki Fransız Kralları da İspanya (Kutsal Roma-Cermen) İmparatorluğu karşısında Osmanlılar'dan yardım almaya devam ettiler. 1569'da Fransa'ya verilen ticari imtiyazlardan sonra Osmanlı topraklarında ve nüfuz bölgelerindeki ticaret bu ülkelerin ekonomik açıdan kuvvetlenip, büyümesine sebep oldu.


Osmanlı korsanları bağımsız Avrupalı korsanlar gibi birer haydut değil, resmî hüviyetli deniz gazileriydi. Barış anlaşması olmayan devletlerin gemilerini açık denizlere bırakmaz, ele geçirir veya korkuturlardı. Osmanlı'da korsanlık, aslında karada "ribat" denen kara-sınır boylarında öncü kuvvet göreviyle cihat eden akıncıların denizlerdeki karşılığıdır. Karada ve denizdeki bu akıncılar, İslam Hukuku prensipleri ile İslam’ın cihat ve gazâ anlayışı benimseyerek hareket eden mücâhitlerdir. İslam hukukuna göre harbîlerden savaş esnasında gaziler tarafından kahren alınan mallara ganimet adı verilir ve bu malların beşte biri fakir, yetim ve yolda kalmış yolculara verilmek üzere Beytülmâle ayrılır, kalan beşte dördü ise gaziler arasında pay edilirdi. 


Devletin siyasi güç ve koruması altında faaliyet gösteren Osmanlı Korsanları sefer zamanı devlet donanmasının bir parçası olarak iş görürler, diğer zamanlarda ise "izinli olarak" ve düşmanın gücünü zayıflatmak maksadıyla rakip tarafın gemi ve limanlarına yönelik harekatlarda bulunurlardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun devamlı savaş halinde bulunduğu İspanya ve İtalya gibi ülkelerin sahillerine kadar giderek düşmanın psikolojisini alt-üst eder, ekonomik gücünü kırar, limanlar arasındaki irtibatı keser ve ticaret yapmalarına izin vermezlerdi. 





KORSANLAR- İZBANDUDLAR – HARAMİLER – HAYDUTLAR 
BİRÇOK YERDE KORKU SALMIŞLAR…
“EN ZALİM ‘TÜRK’ BİR HOLLANDALIYDI…MURAT REİS YADA JAN JANSZEN


Devletten habersiz olarak dost ve düşman ayırt etmeden hukuk dışı olarak denizde veya sahilde yağma faaliyetlerine girişenler "haydut" veya "haramî" diye adlandırılmış ve cezalandırılmışlardır. Yabancı korsanlar ise daha çok "izbandud" adıyla adlandırılmıştır. 


Osmanlı devlet donanmasının güçlü şekilde Akdeniz’de görülmeye başlamasıyla birlikte, korsan gemileri devlet donanmasına iltihak ederek güç birliği yapmışlar ve zaman içinde Akdeniz’deki bütün düşman devletlerin korkulu rüyası haline gelmişlerdir.


Osmanlı İmparatorluğu, 14. yüzyıl sonlarından başlayarak Akdeniz’de dağınık haldeki Türk deniz korsanlarını destekleyip düzenleyerek gelişmelerine yardımcı oldu. Akdeniz’deki Türk korsanlarının faaliyetlerine ilk kez kol kanat gerenlerden biri Şehzade Korkut’tu. Bu iş için çok çalışmış ve Oruç Reis'i korsanlığa sevk etmiştir. Bu korsanlardan ilk olarak devlet hizmetine giren Kemal Reis olmuştur. Ondan sonra Türk korsanlarının pîri Oruç Reis, sonra kardeşi Hızır Reis (Barbaros Hayrettin Paşa) ve onun İstanbul’a çağrılması üzerine de Turgut Reis korsan ocağının başına geçmiştir.


Turgut Reis Tunus’ta Mehdiyye, Cerbe, sonra Trablusgarb ve Cezayir Beylerbeyliği'nin birçok limanını belli başlı korsan üsleri hâline getirmişti. 1513 yılı yazında Oruç Reis'in Kuzey Afrika’ya, Mağrib’e ayak basması, Türk denizcilik tarihinin dönüm noktasıdır. Oruç Reis ve Barbaros etraflarına topladıkları diğer Türk levendleriyle bu kıyıları İspanyollar'dan temizleyip yerli halkın sevgi ve itimadını kazandı. Batı Akdeniz’de hakimiyet Oruç Reis'in eline geçti. 


Cezayir'de faaliyet gösteren Türk Korsanları istisnasız Akdeniz’in her yerinde faaliyet gösterdiler. Özellikler 16. yüzyılda Türk deniz akıncılarının olmadığı hiçbir Akdeniz limanı gösterilemezdi. Sardunya, Sicilya, Korsika, Malta Türkler'in her yıl çıkartma yaptıkları adalardı. Korsika’yı ise tamamen Turgut Reis fethetmişti.




Murat Reis - Jan Janszoon


Osmanlı Eyaletleri'nden Tunus Beylerbeyliği'ne ait korsan filoları da, Malta Şövalyeleri'ne rağmen İtalya ve Sicilya’ya korku verdiler. 


Diğer bir Osmanlı Eyaleti olan Cezayir Beylerbeyliği'nin Rotterdam, Amsterdam, Ceneviz, Livorno ve emsali büyük Avrupa limanlarında gizli ajanları vardı. Bunlar o limanlara bağlı gemilerin giriş-çıkış ve rotalarını Cezayir’e bildirmekteydiler. Osmanlı korsanlarınca 1613-1621 yılları arasında geçen 8 yılda yalnız Cezayir limanına 936 Avrupa savaş ve ticaret gemisi ganimet olarak getirildi.


Türk Denizcileri'nin -bir çoğu günümüzde hâlâ bilinmeyen- Atlantik'teki bu faaliyetleri daha çok Batılı tarihçiler tarafından incelenmiş, ülkemizde ise yeni yeni canlanmaya başlayan "Denizcilik Tarihi" araştırmacılarının gayretleri sayesinde Muhteşem Denizcilik Tarihimiz'in altın sayfaları birer birer aralanmaya başlamıştır. 


Türkler, düzenli bir filo ile ilk kez 1585 yılında Cebelitarık Boğazı'nı geçerek Atlantik Okyanusu'na açılmıştır. Murat Reis'in sevk ve idaresindeki bu küçük Türk Filosu, Kanarya Adaları'nın kuzeydoğusundaki Lanzarato Adası'nı ele geçirmiş ve adanın valisi ile birlikte 300 kişiyi esir alarak, kayıp vermeden üssüne geri dönmüştür.


17 ve 18. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî korsanlık üsleri Cezayir, Salee, Tunus ve Trablusgarp limanları çok sayıda Avrupa'nın Müslüman olan ünlü korsanları için de birer çekim merkezi hüviyetindeydi. 1600 yıllarından itibaren bu bölgeye yerleşerek Müslüman isimleri alan Hollandalı korsanlar diğer Müslüman korsanlarla birlikte ganimet toplamaya başladılar. 1625'de 60 kadar Hollandalı kaptan Cezayir korsanlarıyla birlikte yelken açmaya başladı. Bunlardan en meşhurlarından olan Murat Reis aslında Haarlemli Jan Janszen, Süleyman Reis ise Rotterdamlı Jacop de Hoereward'dır. 





Cezayir




Yine Süleyman Reis adıyla yelken açan Veenboer ise 1620'de bir hristiyan gemisine saldırı esnasında şehit düşmüştür. Aslen İngiliz bir korsanken Müslüman olan ünlü Osman Dayı ise Tunus'dan İstanbul'a gönderdiği mektupta her biri 150 blackamour harquesbusser ve 40 top taşıyan 6 burton (bretoni) gemisi donattığını ve bunları Malta Şövalyeleri'yle savaşmak üzere Sethelia Körfezi ve Kıbrıs açıklarına gönderdiğini bildirir. Haberi memnuniyetle karşılayan Kaptan Paşa ise kendisine bir mektup ile 6 geminin kaptanlarına birer hil'at göndermiştir. Murat Reis, 1617 yılında Portekiz'e ait Maderia Adası'nı işgal ederek, 1200 esir almış ve ana üssü olan Cezayir'e geri dönmüştür.


Murat Reis'in (Jan Janszen) Atlas Okyanusu'na yapmış olduğu seferlerin en ünlüsü, 12'si kadırga olan 15 parçalık bir filo ile 1627 yılında yapılan İzlanda harekatıdır. Murat Reis, bu harekata Manş Denizi'ni geçerek başlamış, Kuzey Denizi boyunca Danimarka ve Norveç kıyılarına taarruz etmiş, 20 Haziran 1627 tarihinde İzlanda açıklarında demirlemiştir. Bu bölgede 16 Temmuz tarihine kadar 26 gün kalan Türk Denizcileri, adayı kontrol altında tutmuş, 400 esir ve büyük bir ganimetle Cezayir'e geri dönmüştür. Yaklaşık 2800 deniz mili olan geri intikal seyri 27 günde tamamlanabilmiştir. 


İzlanda'ya harekat düzenleyen bir başka Türk denizcisi de Ali Biçin Reis'dir. O da bu seferinden 800 esir ile dönmüştür. Prof. Yılmaz Ertuna, "Türk Tarihinden Sayfalar" adlı eserinde, Türk denizcilerinin, İzlanda seferlerinin ardından, Newfoundland Adası ve Kanada'nın Labrador ve St. Lawrence kıyılarına ulaştıklarını, daha sonra güneye, Virginia sahillerine indiklerini, burada elde ettikleri esirleri İstanbul'a gönderdiklerini açıklamaktadır.


Murat Reis ve emrindeki kaptanlar, İngiltere'deki prenslikler ve kontluklar başta olmak üzere, İzlanda, Norveç, İsveç ve Danimarka limanlarına ard arda saldırılar düzenlemiş, önemli miktarda ganimet ve esir ele geçirmişlerdir. 


Denizcilerimiz ayrıca, rakiplerinin onlarca korsan gemisini batırmış, bir çok ticaret gemisine el koymuştur. şüphesiz ki, geniş bir harekat alanında ortaya konulan böylesine cesur ve atılgan bir hareket tarzı, Türk denizcisinin denizcilik bilgi ve becerisi ile askeri yeteneğinin açık bir göstergesidir. İngiliz yazar Stanley Lein Paul, "Atlantik'teki Türk denizcilerinin seyr-i sefain ilmini hatmetmiş olduklarını" ifade etmektedir.


Danimarka'daki Kraliyet Kütüphanesi'nde 1628 senesinde yazılmış ve Türklerin Atlantik serüvenini belgeleyen bir kitapta Piskopos Oluf Eigilsson "Türk denizcilerinin 1627 senesinde İzlanda'ya geldiklerini, kendisi de dahil, 300 kişiyi esir alarak Cezayir'e götürdüklerini, daha sonra serbest kalarak İzlanda'ya geri döndüğünü" anlatmaktadır. Yolculuğunda esirlere Müslümanlar tarafından iyi davranıldığını, kendileri ne yemişse esirlere de aynısını yedirdiklerini, İzlandalılara asıl kötü davrananların, sonradan Müslüman olmuş İngiliz ve Danimarkalılar olduğunu bizzat o gemide esir bulunan Piskopos Oluf Eigilsson söz konusu kitapta anlatmıştır.


Kopenhag'da, "Kgl Bibliotek Chistians Brygge No: 8" adresinde yer alan kütüphanede bulunan diğer bir kitap, pek bilinmeyen iki Türk denizcisini bizlerle tanıştırmaktadır, İzlanda'nın başkenti Reykjavik'de 1852 yılında basılan ve H.Haengsson ile H.Hrolfsson tarafından beraberce yazılan, "Litil Saga Umm Herhla-Up Tyrkjans A islandi 1627" adlı eserde, Murat Reis'in filosundan Arif ve Bejram (muhtemelen Bayram) adlı iki komutanın gemileri ile Beruşyord Limanı'na girdikleri" anlatılmaktadır.


Aynı kütüphanedeki diğer bir kitapta, "Murat Reis, Amiral olarak tanıtılmakta", başka bir kitapta ise, "1631 senesinde Türk Donanmasının 15 parça gemi ile İngiltere'ye geldiği ve daha sonra 12 parça gemi ile İzlanda'ya sefer düzenlediği" belirtilmektedir. 


Kopenhag'ın 60 km. uzağında bir liman şehri olan Helsingör'de, müze olarak kullanılan Hamlet'in şatosu'nun duvar pano ve tablolarında İskandinav Limanlarındaki Türk Denizcileri ve gemileri tasvir edilmektedir. Stanley Lein Paul, "Devonshire Kontluğu Tarihi" adlı kitabında "Türk denizcilerinin, 1625 yılının Ağustos ayında Plymouth ve Hardland Point limanları açıklarında 27 parça ticaret gemisine el koyduklarını, Suseks, Hatas, Devon, Cornwell ve Batı kıyılarındaki Kontluklara ait kalelere akınlar düzenlediklerini" anlatmaktadır. 


Ayrıca İzlanda’da Türk gülleleri halen sergilenmektedir.


Osmanlı korsanları Büyük Britanya adasını da hedefleri arasına seçtiler. İngiltere'nin güneybatısındaki Lundy Adası 1625-1630 yılları arasında Türk Korsanları tarafından ele geçirilerek, özellikle kuzeye yapılan harekâtları daha iyi destekleyebilmek amacıyla üs olarak kullanıldı. Türkler Bristol Kanalı'nın açığında Lundy Adası'nı almakla Bristol liman ağzına hakim oldular. 


Murat Reis'in (Jan Janszen) emrindeki Türk Korsan Filosu "Land End"den yaklaşık 100 mil kadar içerde Hard Lend Burnundan 11 mil açıktaki bu adayı üs yaparak batılı devletlere dehşet saçmaktaydı. İngiltere, yıllarca Türkler'i Lundy ve Scillya adalarından atamadı. İngiltere Kralı İ.James ve oğlu İ.Charles'ın tüm çabalarına rağmen İngiltere kıyılarına sadece 10 km mesafedeki bu küçük ada yaklaşık 5 yıl boyunca Türk Korsanları'ndan geri alınamayınca birçok İngiliz amirali Kral tarafından görevden alındı. 


1631’de de Türkler İngiliz limanlarını yıllık vergiye bağladılar. İngiltere'nin Bristol, Plymouth, Southampton ve İrlanda'nın Cork ve Baltimore gibi birçok limanları Türk korsanları tarafından birçok kez vuruldu ve Atlantik ortasında yüzlerce İngiliz, İspanyol ve Hollanda gemisi ele geçirildi. 


1627 yılında 10 gün içinde 27 İngiliz gemisi Türkler tarafından zaptedildi. 19 Haziran 1631 gecesi İrlanda'nın Baltimore Limanı da Türk Korsanları tarafından zapt edilmiş ve bu olay sonunda ünlü şair Thomas Usborne Daways 56 mısralık uzun bir şiir yazmıştır.


1609-1616 yılları arasında 466 İngiliz gemisi Osmanlı Korsanları'nca ele geçirildi ve bu sayıya 1625'te Plymouth'dan 25 gemi daha eklendi. Bütün Britanya Kıyıları'nı hedef alan Osmanlı Korsanları 1677-1680 yılları arasında 160 İngiliz Gemisini ele geçirdiler. Osmanlı Korsanlarınca ele geçirilen bu gemilerin listesi ise 1682'de Londra'da yayınlandı. İngiliz kaynaklarına göre bu gemilerde yaklaşık olarak 7.000 ile 9.000 arasında İngiliz esir edilerek köle yapıldı. 1631'de bu yolla İrlanda'nın Baltimore Köyü'nün nereyse tamamı esir edilerek takip eden saldırılarda da Devon ve Cornwall'daki kıyı köyleri basıldı.




***






AMERİKALILARA DİZ ÇÖKTÜRMÜŞ OSMANLI…
TÜRK’E DUYULAN NEFRETİN KAYNAĞI








Osmanlı gemileri Osmanlı İmparatorluğu ile barış anlaşması olmadığı halde Akdeniz ticaretinden faydalanmak için bu sularda izinsiz seyretmeye başlayan Amerikan gemilerini de bir bir ele geçirmeye başladı. 25 Temmuz 1785'te, ABD bandıralı ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı korsanlarınca ele geçirildi. 


Bu gemi, Boston Limanı'na bağlı Kaptan Isaac Stevens'in idaresindeki Maria idi. Daha sonra Philadelphia Limanı'na bağlı Kaptan O’Brien idaresindeki Dauphin de Osmanlı korsanları tarafından yakalandı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında ise tam 11 ABD gemisi Osmanlılar’ın eline geçti.


ABD kamuoyunda artık iyice büyük bir sorun olmaya başlayan durum karşısında Amerikan Kongresi'nde tedbirler alınması istendi. Kongre, Başkan G. Washington'a bir savaş filosu kurması için 688.000 altın dolar harcama yetkisi verdi. Fakat bu donanma da Osmanlı korsanlarıyla baş edemeyince ABD yönetimi Akdeniz'deki faaliyetleri için Osmanlı'ya yıllık vergi ödemek zorunda kaldı. 


5 Eylül 1795 (21 Sefer 1210) tarihinde, tamamı 22 fasıl ve bir hatimeden oluşan Dostluk ve Barış Anlaşması'na göre Amerika, Cezayir'de bulunan esirlerin bırakılması için 642.500 dolar "Haraç" ödeyecek ve her sene 12.000 Cezayir Altını karşılığı 21.600 dolar "Vergi" verecekti. 


Anlaşma 7 Mart 1796'da Amerikan Kongresi'nce de onaylandı. Böylece Amerikan Kongresi, Osmanlı İmparatorluğu'na resmen vergi mükellefi oldu. Amerika, "Garp Ocakları"na vergisini 1824 yılına kadar ödemeye devam etti.


5 Eylül 1795 yılında imzalanan ve dili Türkçe olan Dostluk ve Barış Anlaşması'na göre Amerika Birleşik Devletleri tarihinde ilk kez bir devlet tarafından yıllık vergi ve haraca bağlanmış oldu. Anlaşma aynı zamanda ABD tarihinde imzalanmış ilk ve tek yabancı dilli anlaşma olma özelliği de taşıyor.






ANTLAŞMAYI GÖRMEK İÇİN ADRES
The BarbaryTreaties 1786-1816
Treaty of Peace and Amity, Signed at Algiers September 5, 1795

NOT: Metinin aslı Osmanlıca/Türkçe yazılmıştır, Berberi dilinde değil ! Ayrıca kaynak adreslerde, Osmanlılar veya Türkler ;Cezayirli, Arap, Tunuslu, Faslı olarak ta anılmışlardır.)








SB.















OSMANLI - KORSANLAR - HOLLANDA







DE ERGSTE 'TURK' WAS NOTA BENE 
'EEN HOLLANDER'..! 

EN ZALİM TÜRK KESİNLİKLE BİR HOLLANDALIYDI





1625'de 60 kadar Hollandalı Kaptan müslüman olup Osmanlı Korsanları'na katılarak bu sularda yelken açmaya başladılar. 


Bunların en ünlülerinden ;

Murat Reis'in eski adı Haarlemli Jan Janszoon/Janszen, 
Süleyman Reis'in eski adı Rotterdamlı Jacob de Hoereward ve yine 
Süleyman Reis adını alan Veenboer isimli Hollandalı bir müslüman korsan ; 1620'de bir hristiyan gemisine saldırırken ölmüştür.


Simon de Danser : 1577-1611 Hollanda De Danser van Algiers
Denizci ve tüccar olarak çalışmaya başlayan Simon ,Akdeniz’de Fransa ve İspanya kıyılarında ticaret yapıyordu. Kendisine verilen istimlak etme belgesi ile bir çok İngiliz ve İspanyol gemilerini yağmaladı.


Korsan olmadan önce almış olduğu “De Danser” lakabı her seferden sonra eve döndüğü için verildi. “Rondedans” 
Kuzey Afrikadaki yağmalamalardan sonra Müslüman olması teklif edilse dahi o dinini değiştirmedi ve bu yüzden de Dali Kaptan…”Deli Kaptan” , ”Şeytan Kaptan” olarak anıldı.


Dali Capitein –Johan De Moor tarafından çizgi roman olarak hayata geçirilmiştir….Bob De Moor ise, Johan De Moor’un babası,  “Kuifje”/TenTen” in babasıdır


Veenboer nam-ı diğer Süleyman Reis ( doğum Hoorn -ölüm 1620 İspanya) , Simon de Danser’ın yanına günlük tutmak için girmişti, lakin zamanla mesleği öğrendi ve korsanlığa geçiş yaptı. 
Jan Janszoon’da (Murat Reis) Süleyman Reis’in (Veenboer) yanında korsanlık yaparak tarihe , “En zalim Türk” olarak geçti.







MURAT REİS yada JAN JANSZOON (JANSZEN) VE 
OĞLU ANTHONY VAN SALEE 


1575 Jan Janszoon Harlem'de doğdu.
1605 korsan olarak La Rochelle’den yelken açıyor.
1607 Oğlu Anthony Jansen Van Salee Cartagena/İspanya 'da doğdu.
1618 Jan Janszoon Lanzarote/Kanarya Adalarını ele geçirdi. 
1618 Mağrib korsanlarınca esir alınır ve Cezayir'e getirildi.
1618 Cezayir’de müslüman olur, Akdeniz’in hakimiyeti Osmanlıların elinde olduğu için ve müslümanlara Türk denildiği için Türk Akıncı Murat Reis olarak anıldı. 
1618 Osmanlı tebaasına bağlı Süleyman Reis olarak bilinen Van Veenboer'un (o da Hollandalı devşirme) sancağı altında korsanlık yaptı.
1619 Jan Janszoon Fas'ın Sale (Rabat'ın kuzeyi) kasabasına yerleşti.
1619 Salé, bağımsızlığını ilan etti. Korsan kasabasına dönüştü.
1619 Jan Janszoon Korsanların Amirali ve Sale’nin Başkanı olarak seçildi.
1626 İspanyol gemilerini zaptetti.Hollandada sattı.
1627 Cezayir’e korsanlık merkezini taşır.
1627 Reykjavik/İzlanda’ya saldırır. Cezayir’e köleler ile döner.
1629 Oğulları Abraham ve Anthony’i Hollanda’ya gönderir.Anthony Grietje Reyniers ile evlenir.
1631 Baltimore/İrlanda’ya saldırır.
1635 Jan Janszoon Malta Şovalyeleri tarafından yakalanır.
1639 Anthony Van Salee ve karısı Grietje NEW AMSTERDAM’a gider.
1640 Jan Janszoon Malta’dan kaçar.
1641 Jan Janszoon ölür.






Meşhur Baltimore baskını


Murat Reis (Jan Janszoon) ve arkadaşlarının, İrlanda baskınıyla aynı sene gerçekleştirdikleri İrlanda County Cork’ta bulunan ‘Baltimore’ kasabasını yağmalamaları, bugün dahi İrlandalı tarihçilerin önem verdiği olaylardan biri olarak gösterilir. Peter Lamborn Wilson’ın ’Korsan Ütopyaları’ adlı kitabında, meşhur Baltimore baskını şöyle anlatılıyor: ‘İki gemi Baltimore limanının girişi yakınlarına demir attığında gece yeni çökmekteydi. Günlerden pazardı, akşam saat 10 olmuştu. İnsanların çoğu yatmamış olsa bile, evlerine gitmişti. Türk gemileri sahilden fark edilmedi. 


Murat Reis’in keşif ekibi, Baltimore’u yakından tanıyan esir İngiliz kaptanı John Fawlett’in yardımıyla, gürültü çıkarmaması için uçlarına bez sarılı küreklere asılarak sessizce ilerleyerek kıyıya çıktı. Korsanlar için her şeyden önemlisi, hızlı davranmaktı. Sabaha karşı saat 2’de büyük bir baskın grubu, iki gemiden kayıklara doluştu. Huzurlu yaz gecesi, aniden kopan gürültü, yangın ve kargaşayla bölündü. Çok az kan döküldü. Çünkü ölü bedenlerin korsanlar için hiçbir değeri yoktu. Esirler kayıklarla gemilere taşındıktan sonra, Murat Reis, köyün ana kesimine saldırmaya karar verdi. Çığlıklar içerisinde evlerini boşaltan insanlar hemen kıskıvrak yakalandı. 


Korsanlar, kayıklara atlayıp ayrıldılar. Cezayir’e varan Baltimore’lu esirleri kayda geçiren James Frizell, kaçırılan sayısını, 89 kadın ve çocuk ile 20 erkek olarak vermektedir. 20 Haziran 1631 günü, Cezayir’e 109 esirin kaderi, açık pazarlarda sergilenerek yeni sahiplerine teslim edilmek oldu.






***




Anthony Janszen Van Salee , Hollandalı bir devşirme olan Jan Janszoon ya da nam-ı değer Murat Reis’in oğludur. Birkaç kaynakta Faslı ,Cezayirli, Hollandalı denilse de, kendisi ele geçirildikten sonra Müslümanlığı kabul ederek ,Osmanlı tebaasına geçmiş ve Osmanlı adına denizlerde Korsanlık/Reislik yapmıştır. 


Anthony babası ile denizlerde çalışmış, Salee-Fas’ta ve Cartagena- İspanya’da yaşamış, babası öldükten sonra , 1630 yılında Amerika kıtasına giderek (New Amsterdam) New York’a yerleşmiştir ve Amerika'da Anthony Van Salee “Anthony the Turk” olarak anılmıştır.


Kuzey Afrika kıyıları Osmanlı hakimiyetinde idi ve orada bulunan tüm Müslümanlara “Türk” deniliyordu ve Anthony de buralardan geliyordu. Aynı zamanda Anthony’ın annesi bir Faslı olduğundan , bir melez olarak koyu ten rengine sahipti. Lakin kendisi hiçbir zaman ne “Faslı” olduğunu ne de Müslüman olduğunu dile getirirdi. Çünkü Faslı demek korsan demekti. 


Manhattan da çiftçilik dahil her türlü iş yapmıştır. İşini ve mal varlığını büyüterek, birçok nüfuzlu insanları da yanına çekmiştir. Gravesend ve New Utrecht olarak anılan yerleri satın aldı. İngilizlerle Hollandalıların arası Avrupa da açık olduğu gibi New Amsterdam da da Hollandalılar ile İngilizler arasında çekişmeler yaşandı. 1652 yılında Kızılderililerden büyük bir toprak parçası satın alan Batı Hindistan şirketi ile sürtüşme yaşadı. Arazileri daha önce kendisinin satın aldığını söyleyerek onları mahkemeye verdi. Lakin mahkeme arazileri paylaştırdı. Bir ara yetkililere olan borcunu ödemediği için New Amsterdam’dan sürüldü. Daha sonra özür ve ödeme ile geri geldi. Çok varlıklı bir şekilde 1677 de öldü. 


Kendisine ait olan Arapça bir Kur’an mirasçıları tarafından satıldı ve gelecek nesil de Hıristiyan olarak yaşamaya devam etti. Soyundan gelenler vali, piskopos, ABD başkan yardımcısı ve Temsilciler Meclisinde görev aldı. 











SB