Translate

Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2014 Çarşamba

ALMANLAR-TÜRKLER-ATİLLA-GOTLAR



Her fırsatta Türk Düşmanlığı yapan...ve Sözde Ermeni Soykırıma herkesten çok destek olan Almanlar uzun bir süreden beri köklerini arıyorlardı...

Deutscher Reich den beri Hitler ile bile çok paralar akıtıp Çin'e Hindistan'a Bilim adamalarını, İstihbarat elemanlarını gönderip köklerini aradılar...

Kayıp Şehir Shambala'dan bile medet umdular...

Bakınız vardıkları noktaya...demek oralarda öğrendikleri bunlara şok geçirtmiş olacak ki, her şeyi ters yüz ederek tarih ile oynamaya başladılar...

Tarih Bilimcileri ve araştırmacıları bilirler ki en fazla Türk Tarihi üzerine oyunlar oynanır.

İşte bakınız Almanya'nın en ciddi Siyasi Dergisi "Der Spiegel" (aynı zamanda bu dergi Alman İstihbaratının da bir nevi sözcüsüdür)...

bakın Kapak Resmine ne basmışlar ve ne yazmışlar...



"Atilla ismi bir German İsmidir" ...  yani "Atilla bir Germendir"....!

Ha gayret, Atalarınızın Türk olduğunu söyleyin de bitsin bu entegrasyon saçmalıkları...






TÜM DÜNYANIN TÜRK DİYE BİLDİĞİ, İTİRAF ETTİĞİ ATİLLA'YI 
SİZ KALKAR DA "O BİR GERMENDİR" DERSENİZ ;
BU DÜPEDÜZ "BİZ DE TÜRKÜZ" DEMENİN 
ÖTEKİ ADIDIR.






yapılan yorumlarda "tebrik eden" bile var... 
:D



der Skythen und die Hunnen sind die TURKEN.

:)



Almanların Ön Ataları Gotların tüm efsanevi Krallarının isimlerinden bazıları... 

Adolf isminin bile Ataulf dan gelmesi ve bunun almanca  Edelwolf yani "En asil Kurt" yani "Bozkurt olması... 

Batı Gotlarının en efsanevi Kralı Athanerik ve Doğu Gotlarının en Efsanevi Krallarının isminin Ermanerik /Hermanerik olması...

Almanca "KURT" adının Almanca bir anlamı yoktur. 
Bizdeki, düpedüz "Kurt"tur o.

Hem Atilla ismi ve kendisi Germendir diyorlar, sonra bir yerinde yazmışlar ki Germen ismini Sezar uydurdu :)

Ek bilgi: 

"Ben bir asilzadeyim..troyalı Eneyin torunuyum, adım Kay Yul Sezar'dır" ... Roma senatosunda Sezar'ın kendisini takdimidir...

Sezar kadim latince de sezgileri güçlü olan demektir yani "Sezer"  

Kaynak Prof.Dr. Firudun Ağasıoğlu Celilov "Etrüsk Türk Bağı" kitabı- Azerbaycan. ((Rus arşivlerinden çıkarılmıştır))

ayrıca Etrüsk ve Schliemann'ın Troya buluntularında Kayı boyu tamgalarına rastlanır. Bulgarların atası bile Kayı boyundandır. Türktür.



*Peki Attila ismini neden kullanmadıklarını onlara sormak gerek?

*Dergide diyorlar ki ,Atilla ismi germence de "atacık" demekmiş "väterchen" ; 

O zaman niye bu isim o şekilde Almancaya geçmedi? 

Ayrıca bu isim germence şekliyle bile Türkçedir.  Ata olarak zaten bu iddiayı tek bir "dangalak bilimadamı" ortaya atmış.  :)  


Atilla'nın gerçek ismini bile bilmiyorlar aslında, ona  Atil / Etil / İtil / İdil  yani şimdi ki Volga Irmağı'nın diyarından geldiği için ona Atilli /Atilla dediler.


"CERMENLERIN ATALARI TÜRKTÜR", 
ve bunu söyleyen Alman dil bilimcisi Klaus H. Dieckmann'dır: 
Die türkische Urverwandtschaft - kitap



*Germen adı Türkçedir

aslında Hermen / Ermen=  Er Kişi  demektir
Aynı Herakles'in Erakles olması , Hektor'un Ektor olması gibi...
Ermeni'nin  Türk boyu Erman'dan gelmesi gibi...
Çünkü dünyanın Ermeniler adı altında tanıdığı topluluk Hayk'tır. 

(Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu'nun makalesinden: Ermeniler kendilerine Ermeni demez Hayk der!)



En büyük hata ve inanmak istemeyişimizin sebebi, 
Türk Tarihini ve Atayurdunu alıp 
Dünyanın en Doğusuna attığımız içindir ... 
oysa Türklerin gerçek Ata Yurdu İlk Ata Yurdu 
Anadolu / İran ve Azerbaycan üçgenidir ve 
buradan yayılmalar gerçekleşmiştir. 
İkinci Atayurd ise Altaydır.


T.Can - Almanya




"Gotlar german boylarına aid olmayan başqa bir toplulukdur. İşte gottları german boylarına mal etmek alman tarihçiliyinin sahtekarlığıdır. 

Hiç bir antik yazar gottları german tayfalarına aid etmemiş ve her zaman da gottları germanlardan ayırmıştır. Gottların dili de ayrıydı, Got dilinin Almancaya yakın olmasını isbatlayan guya ki, kanıt XVII yy. sahtalaşdırılmış episkop Ulfilaya mal edilen "Gümüş Kitaba" dayanır. 

Bu kitabın da yazıldığı mürekkeb ise XVI y. icad olunmuşdur..!

Yani III yy. yaşamış Got episkopuna aid edilen "Gümüş Kitab" aslında kayb olmuş, ama bu gün Ulfilaya mal edilerek orijinal gibi sunulan saxta "Gümüş Kitab" ise XVII y. Almaniya'da Rozenkreyser tarikatının monastırında yazılmışdır.

Got tarihi konusunda yazmış ve aslen Got olan Romalı yazar Yordanes "Gotların Hun isimleri aldığını" yazmış. Ve hunlarında gotların kadınlarının cinlerle cinsi ilişkisinden dolayı peyda olduklarını da kayd etmişdir :)  

Yani gotlarla hunların akraba olduğunu ima etmiş. 

Gotlar bütün Avropaya ve hatta Kuzey Afrikaya da yayılmışlar. En çok da İspaniyada yerli halklarla karışmışlar. Almanların da etnogenezinde rol almışlar, ama almanlar kendilerine German deyirlerse, o zaman gotlarla direk bağları yoktur.

Yordanes kitabını çok imalı şekilde yazmış. Çünki Roma sansüründen geçsin diye. Bir çox bilgileri satır altı kavranılır. 

Gotların İskitlerin bir kolu olduğunu yazar. 

Bu kol Balkanlardan Skandinaviyaya köç etmiş ve daha sonra Doğu Avropa steplerine inmişler. Mühtemelen İskitlerin bu kolu Skandinaviyada kaldıkları zaman yerlilerle de karışmışlar. Roma sansüründen keçsin diye Hunlar konusunda bu tür negatif bilgiler vermiştir.

Got tarihi sahtalaşdırılmış. Bu işin arkasında Rozenkreyser (gül ve haç) tarikatı durur. Bu gün elde olunan got metinleri aslında onlar tarafından uydurulmuş ve güya ki, klasik almanca gibi sunulur. 

Yani elimizde gerçek got metinleri yok ve bu yüzden gotca ne gibi bir dil olduğunu söylemek de zor. Yalnız Yordanes (Jordanes) ve diğer romalı yazar Prokopi'yin  (Procopius) yazdıklarında bir takım gerçek gotca kelimeler vardır. 

Bunlar da etimolojik olarak Türkçe sözlerdir."


Elşad Alili / Türkolog/Dilci - Azerbaycan


JORDANES










"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. 
Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. "

Mustafa Kemal ATATÜRK



___________//____________



KAYI BOYU İLE İLGİLİ YAZILAR
















28 Mart 2014 Cuma

KIRIM HANLIĞI - HALİL İNALCIK





KIRIM HANLIĞI
Prof. Dr. Halil İNALCIK

Kırım Hanlığı, Kırım Altın-Ordu imparatorluğu içinde mümtaz bir bölge teşkil etmekte idi. XIII. asır sonlarına doğru Nogay, Altın-Ordu hanına karşı Karadeniz şimalindeki stepler ile Kırım'ı müstakilen elinde tutuyor ve Balkanlar ile Bizans üzerinde siyasî üstünlüğünü ve himayesini kurmağa çalışıyordu. 

Nogay'ın bertaraf edilmesinden sonra da (1300), Kırım geniş salahiyetli valiler idaresinde mümtaz durumunu muhafaza etti (bk. îbn Battüta, Seyyahatname, tür. yer.). Kırım'da oturan beyler yarımada dışındaki steplerde dolaşan kalabalık muharip kabîlelere dayanmakta idiler ve Cenevizliler ile ihtilafları eksik olmuyordu.

XIV. asrın ikinci yarısında Altın - Ordu'da hüküm süren taht kavgaları sırasında, Kırım rakip beylerin ve hanların sığındıkları başlıca bir bölge halini aldı. 1380'de Mamay, Toktamış Han'a yenilince, Kırım'a kaçtı. Aynı suretle İdikü (Edike) Toktamış'a karşı mücadelesinde Kırım'ı üs olarak kullanıyordu. 

Bu suretle Kırım parçalanmakta olan Altın - Ordu hanlığı içinde müstakil bir siyasî varlığa namzet görünüyordu. Cengiz Han soyundan prensler, bu bölgeye dayanarak, hanlıklarını ilan etmekte ve sonra Volga üzerinde merkezi ele geçirmeğe çalışmakta idiler. 

Toktamış Han bunlardan biridir. 1394/1385e doğru, Toktamış gibi, Cuci'nin küçük oğlu Tokay Timur soyundan olan Baş-Timur Kırım'da sikkeye kendi adını da koyarak, hakimiyet iddiasında bulundu. Kırım onun atalarının yurtluğu idi [bk. mad. GÎRAY, s. 784]. Onun oğulları rakiplere (Ulug Muhammed ve Edike) karşı mücadelelerden sonra nihayet Kırım'da ayrı bir hanlık kurmağa muvaffak oldular.

Kırım hanlığının hakikî kurucusu Hacı Giray [b. bk.] sayılır ve adını taşıyan en eski para 845 (1441/1442) tarihini taşımaktadır. XV. asır başlarında Altın-Ordu'da şiddetlenen iç rekabet ve savaşlar sebebi ile bir çok kabileler orta Asya'ya yahut garba Kırım'a ve Karadeniz şimalindeki steplere kaçmakta idi. Belli  başlı kabile beyleri, bu arada Şırın beyi gelip Hacı Giray'a iltihak ettiler. O daima daha çok miktarda kabileyi Volga havzasından kendi tarafına çekmek için çalıştı. Yarım asır sonra dahi Şırın beyi Eminek Mirza bir mektubunda «hep beyliğimiz dahi bu il ile durur» diyordu (bk. A. N. Kurat, Yarlık ve bitikler, vesika XI). 

Hacı Giray Altın-Ordu hanına karşı Moskova ile dostluk ve ittifak münasebetleri kurarak, durumunu kuvvetlendirdi. İstanbul'un zaptından sonra boğazlara ve Karadeniz'e hakim olan Osmanlılar ile Cenevizlilere karşı ittifak etti ve 1454 yazında müşterek Osmanlı - Kırım kuvvetleri, ilk defa olarak, Kefe'yi muhasara ettiler. Kefe Cenevizlileri Osmanlı sultanına ve Kırım hanına yıllık vergi vermeğe razı oldular (bk. Kırım'ın osmanlı tabiliğine girmesi ve ahidname meselesi. Belleten, sayı 30, s. 197 v.d.). 

Hacı Giray, Altın-Ordu hanlarının meşru varisi sıfatı ile, Kefe'yi yarlıklarında kendi ülkeleri arasında saymaktadır. Bundan başka Hacı Giray bir tarhanlık yarlığında (A. N. Kurat, vesika VI), Kırım'dan maada, Taman, Kabartay (Kabada) ve Kıpçak bölgelerini de hakimiyet sahası içinde göstermektedir.

Altın - Ordu gibi Kırım hanlığının da büyük zaafı irsî kabile beylerinin devletin hakikî hakim ve sahibi olmalarından doğmuştur. Kabile reisleri yahut han ailesi içinde rekabetler, bu kabilelerin birbirlerine karşı guruplanarak, kolayca bir iç harbe sürüklenmesini intaç etmekte idi. Hacı Giray Han'ın ölümünde (1466) oğulları arasında taht kavgası uzun bir kargaşalık devresi açtı. Yenilen rakip yarımada dışındaki steplere kaçarak yahut Kefe'ye sığınarak, mücadeleye devam etmekte idi. Kefe Cenevizlileri kendi durumlarını kuvvetlendirmek için, kah bunun ve kah ötekinin tarafını tutarak, bu mücadelelerde mühim rol oynamakta idiler. 

Esas mücadele Nurdevlet ile Mengli Giray arasında idi. Mengli Giray mağlup olarak, Kefe'ye sığındı. Orada Kefe tudunu olan Şırın kabîlesi beyinin ve Cenevizlilerin yardımı ile 1468'de Kırım tahtını tekrar ele geçirdi. Şimdi Cenevizliler Mengli Giray'ın Osmanlılara karşı sağlam bir müttefik olduğuna inanıyorlardı. 25 teşrin I. 1469'da Mengli Giray Fatih Sultan Mehmed'e «karındaşım» hitabı ile yazdığı bir mektupta Yakub Bey'in donanma ile gelip. Kırım sahillerinde iki şehri yakıp yağma etmesinden şikayet etti. 

1475'e doğru Kefe tudunu ve Sırın beyi Eminek, Osmanlılar ile anlaştığı ithamı altında Cenevizlilerin İsrarları ile, mevkiinden uzaklaştırıldığı zaman beyleri ve kabilelerim etrafında toplayarak, isyan etti. Mengli Giray'ı kaçmağa mecbur etti. Mengli Giray Cenevizlilere sığındı ise de, onlar Nurdevlet ile anlaşarak, kendisini mevkuf tuttular. Nurdevlet han ile de bozuşan Eminek cenevizlilere karşı Osmanlı padişahına müracaat etti. 

Fatih Sultan Mehmed, bunu fırsat bilerek, Gedik Ahmed Paşa [b. bk.]'yı kuvvetli bir donanma ile acele Kırım'a gönderdi (1475). Kefe ile Kırım sahillerinde cenevizlilere ait bütün limanları zaptettirdi. Gedik Ahmed Paşa tarafından hapisten çıkarılan Mengli Giray ceneviz dostu olan Nurdevlet'in elinden hanlığı almağa muvaffak oldu ve Ahmed Paşa ile bir anlaşma yaptı ve Osmanlı sultanının tâbîliğini kabul etti. Bir buçuk ay sonra padişaha yazdığı ,bir mektupta tâbiietini te'yit etti (A. Kurat, vesika VII). 

Umumiyetle iddia edildiği şekilde bir tâbiiyet vesikası (bk. Kırım'ın tabiiği, s. 225) mevcut olmamakla beraber, Ahmed Paşa ile imzalanan anlaşmada han padişahın dostuna dost, düşmanına düşman olmağı ve onun hâmiliğini kabul etmiştir. 

1476' da Altın-Ordu hanı Seyyid Ahmed Kırım'ı istila etti. Mengli Giray Kırker (Çufut-Kale)'e sığındı. Altın-Ordu hanı, Osmanlı padişahının tehdidi üzerine, Canibek adında bir valisini bırakarak, memleketine döndü ise de, bu sefer Nurdevlet Osmanlı himayesinde olarak Kırım hanlığını ele geçirmeğe muvaffak oldu. Mengli Giray İstanbul'a getirilerek, mevkuf tutuldu. 

Bir müddet sonra Kırım kabile aristokrasisinin başı Eminek, Nurdevlet Han'a karşı kargaşalıklar çıkarıp, padişahtan Mengli Giray'ın gönderilmesini istedi (Eminek Mirza'dan Fatih Mehmed'e bitik, nşr. A. Kurat, vesika IX) ve 1478'de Mengli Giray İstanbul'dan gönderilen ilk han sıfatı ile. Kırım tahtını tekrar işgal etti. Osmanlı vekayinamelerinde Mengli Giray'ın 1475'te tahta gelişine ait hadiseler ile 1478'deki hadiseler birbirine karıştırılmıştır (bk. Kırım'ın tabîliği, s. 217-221). 

Mengli Girayın bu üçüncü saltanatı (1478-1514) esnasında Kırım hanlığı sağlam bir şekilde teessüs etmiştir. Osmanlı himayesi hanlıkta otorite birliğini sağlamış, son Altın - Ordu hanlarının birleştirme teşebbüslerine, sonra Moskova'nın genişleme siyasetine karşı hanlığın varlığını garanti altına almış, hanlık da ilk defa 1484'te Bayezid II.'in Akkerman seferine iştirak ederek, Osmanlılar ile garpta işbirliği siyasetine bağlanmıştır. Nihayet Yavuz Selim'in kayın pederi olan Mengli Giray yaptığı askerî yardım ile onun osmanlı tahtına geçmesine yardım etmiştir.

1502'de Mengli Giray, Saray şehrini tahrip ederek, Altın-Ordu hanlığına son darbeyi vurduktan sonra, Moskova ile ittifak siyaseti sona erdi. Altın - Ordu'nun sukutu ile meydana çıkan bu iki devlet Altın - Ordu sahasına hakim olmak için mücadeleye giriştiler. Kırım hanlığı Moskova'ya karşı Yagellonlar ile sıkı ittifak siyasetini kabul etti (1511). 

Hanlık Cengiz Han oğullarının beyaz Rusya ve Ukrayna'da tarihî haklarından Yagellonlar lehine vazgeçiyor, fakat merkezi ele geçirmek istiyordu. Mehmed Giray I. (1514-1523) babasının son yıllarında kalgay [b. bk] sıfatı ile, sonra han olarak, Moskof beyliğine karşı şiddetli akınlara başladı. Yagellonlar ile ittifakı yeniledi (1520 muahede metni, bk. Feyhan- V. Zernov, 3 v.d.). Kardeşi Sahib Giray Kazan tahtına geçti (1521). Oka nehri üzerinde Belski'nin ordusunu bozguna uğratarak, Moskova önüne kadar geldi ve şehrin etrafını ateşe verdi. Ertesi sene Astırhan'ı zaptetti. Moskof beyi yıllık bir vergi (tıyış) vermeği kabul etti.

Mehmed Giray, hanlığı en satvetli noktasına eriştirdiği bir anda Astırhan seferinden dönerken, Nogaylar tarafından bir baskında katledildi ve eseri de yıkıldı. Bundan sonra Kırım hanlığı moskof devleti ile Volga havzasında Altın-Ordu mirası üzerinde şiddetli bir mücadeleye girişti. Bu mücadeleyi iki devreye ayırmak lazımdır: birincisi 1534'te eski Kazan ham Sahih ,Giray (1532 -1551) 'in padişahın yardımı ile Kırım tahtında yerleşmesine, ikincisi moskof çarı İvan IV.'ın Volga havzasını hakimiyeti altına almasına (1552-1556) kadar gelir. 

Birinci devrede Kırım'da kabileler rakip hanlar etrafında Osmanlı hakimiyetine karşı bir takım iç harplere ve Kazan ile Astırhan'da moskof nüfuzunun yerleşmesine sebep oldu lar. 1532'de moskof beyi. Sata Giray'ı Kazan'dan attırarak, kendi adamı Can Ali' han yapmağa muvaffak oldu. Bu esnada Mehmed Giray I.'ın oğlu Gazi Giray  sonra kardeşi İslam Giray, «Cengiz Han yasasına» göre, kabilelerin seçtikleri han lar sıfatı ile tahta çıktılar, İslam Giray padişahın gönderdiği hanlara. 

Saadet Giray ve sonra Sahib Giraya karşı şiddetli mücadelelere girdi, İslam Giray rakibine karşı tutunamadığı zaman, kabileler ile Or-Kapı (Perekop) berzahı dışında steplere çekiliyor ve taarruzlarını devam ettiriyordu. O nihayet, bağımsız han sıfatı ile, 1532'de hanlık tahtım ele geçirmeğe muvaffak oldu. Fakat sonunda İstanbul ile uzlaşmak zorunda kaldı. Sonra tekrar isyan edince, Sahih Giray, Kıpçak bozkırında Nogay beyi Bakî Bey vasıtası ile, onu bertaraf etmeğe muvaffak oldu. İki yıl süren bu mücadeleden sonra Sahib Giray Kırım tahtında mevkiini sağlamlaştırdı. (1534). Onun ile beraber Kırım hanlığı üzerinde Osmanlı metbüluğu ve nüfuzu hakikî bir şekilde yerleşti.

İkinci devre Sahib Giray Han'ın Moskova'ya karşı şiddetli taarruzları ile ken dini gösterir. Onun sayesinde Osmanlılar da moskof tehlikesini görmeğe ve hanı kuvvetle desteklemeğe başlamışlardır. 

Sahib Giray Kazan'da tekrar Safa Giray hanlığa getirdi ve 1549'da Osmanlı toplarının yardımı ile Astırhan'ı zapta muvaffak oldu. Onun bu kudret derecesine eriştikten sonra Osmanlılardan Közleve iskelesini istemesi ve sadrazam Rüstem Paşa ile üstünlük münakaşası endişeler uyandırdı. İstanbul'dan gönderilen Devlet Giray Han onu katlettirdi (1551). Ertesi sene ruslar Kazan'ı ve 4 yıl sonra da Astırhan'ı zapta muvaffak oldular ve şarkî Avrupa'da üstünlüklerini kurdular. 

Sahih Giray devrinde hanlığın nüfuzu bir sıra seferler ile Kafkasya'da çerkesler üzerinde kuvvetlendirildi ve Kıpçak boz - kırında Yusuf Mirza idaresindeki Kiçi - Nogay kabileleri Kırım haninin ve padişahın tabîliğini kabul ettiler. Sahib Giray atalarının siyayetine devam ile bir çok kabileleri Kırım yarımadasına getirerek, yerleştirdi. 

Orak, Kasay, ür-Mehmed (Or-Mem-bet) ve Tokuz (?) kabîlelerinin bir kısmı garba Karadeniz şimalindeki steplere,. Besarabya (Bucak)'ya nakledilmiştir. Umumiyetle Nogay kabîlelerinin zayıflaması stepleri Rus Kazaklarına serbest bırakmış ve aynı devirde kırımlılar tarafından sıkıştırılan mühim mıkdarda Çerkes gurupları bu kazaklara iltihak etmiştir. 

Daha 1559 da, Rus Kazakları ile Çerkesler Azak kalesini muhasara etmişlerdir. Devlet Giray Han (1551 - 1577)'dan XVII. asır başlarında Karadeniz sahillerine mütemadi rus akınları başlayıncaya kadar kırımlıların moskoflan Volga havzasından geri atmak için mücadele ettiklerini görüyoruz. 

Bu devirde Karadeniz ve Kafkaslar için Rus tehlikesine karşı Osmanlıların işbirliği dikkate değer. 

Devlet Giray Han 1565 kışında Osmanlı topçuları ile takviye olunmuş ordusu ile Rusya üzerine neticesiz bir sefer yaptı. Osmanlı divanı 1563'ten beri şimalde Astırhan'a bir sefer yapmağı ciddî olarak müzakereye başlamış idi. Yalnız Kırımlılar değil, Kıpçak bozkırındaki Nogayların bir kısmı (Kiçi-Nigaylar), orta Asya Türkleri Hvarizm hanı şimdi «halife-i rüy-i zemin» olan padişahı Rus Kazak ilerleyişlerine karşı yardıma çağırmakta idiler (vesikalar için bk. Belleten, sayı 46, s. 368 ve 399-402). 

Osmanlılar bir ordu göndererek, Don-Volga arasında bir kanal açmak ve Astırhan'ı zaptetmek suretiyle iki taraftan kazanacaklarını düşündüler. Böylece evvela moskofları şimalî Kafkasya ve aşağı Volga havzasından geri atmak ve Kıpçak bozkırında ve Kırım üzerinde Osmanlı nufüzünü takviye etmek imkanı hasıl olacak, diğer taraftan Maveray-i Kafkas ve İran'daki fütuhat için ordu sevkiyatına daha elverişli bir yol açılmış bulunacaktı. 

1569'da, Kefe beylerbeyi Kasım Paşa'nın idaresinde, 15.000 kişilik bir Osmanlı ordusu Devlet Giray Han'ın ordusu ile birlikte, Don nehri ile Volga'nın en ziyade yaklaştığı bölgede Altın-Ordu hanlarının harabe halindeki eski payitahtı civarına geldi. Kanalın kazılması tamamlanamadı. Ordu cenuba Astırhan'a giderek, moskof askerleri tarafından müdafaa edilen kaleyi muhasara etti. Kış yaklaşınca evvela hanın askeri, sonra Osmanlı ordusu çözülerek büyük zayiat ile Azak'a geldiler. 

Kırım hanı Astırhan ve Kıpçak bozkırında hanlık yerine Osmanlı hakimiyetinin yerleşmesini istemiyordu ve Osmanlı planını sonuna kadar desteklemedi (bk. Belleten, sayı 46, s. 381-384). 

Divanda Sokullu'ya muhalif olan yeni padişahın adamları da bunu neticesiz bir macera olarak tasvir ettiler. Ertesi sene çar İvan'ın elçisi Novosiltsev Osmanlılar ile sulhu sağladı. Padişah namesinde Kırım'da ve Çerkesler üzerinde hakimiyetini te'yit ediyor, Kabartay'da inşa edilmiş Rus kalelerinin yıkılmasını ve Astırhan'dan geçen ticaret yolunun serbestliğini istiyordu. 

1571'de Devlet Giray Han'ın Rusya'ya seferinde Kırım kuvvetleri Moskova'ya kadar ilerileyerek, şehrin etrafını bir defa daha yaktılar. Devlet Giray bu büyük muvaffakiyet üzerine «taht-algan» unvanını aldı. Padişah kendisini «islamın himayesinde büyük yararlık gösterdiği için» hususî şekilde tebrik etti (padişahın namesi için bk. Feridun Bey, II, 480). 

Fakat Kırım hanı esas maksadına. Kazan ve Astırhanın Ruslar tarafından boşaltılmasına muvaffak olamadı. 1592'de Osmanlı padişahı çardan resmen Kazan ve Astırhan'ın iadesini istemekle beraber, artık bu mücadele Kırım için kaybedilmiş sayılabilir. 1583'te Terek üzerinde moskof kuvvetleri Dağıstan'dan Kırım'a gitmekte olan Osmanlı ordusuna taciz hücumları yaptılar. 

Şimdi gerek Kırım hanlığı ve gerek Osmanlı devleti için yeni bir devre başlamıştır. Bu devirde esas mesele moskof imparatorluğunun Kafkasya ve Karadeniz'e doğru genişlemesini durdurmak idi. Zayıflamış olan hanlık Rusya'ya karşı ancak Osmanlı himayesi sayesinde varlığını koruyabildi ve akınlarına devam etti. Diğer taraftan Kırımlılar yalnız şimalde değil, İran ve Macaristan cephelerinde Osmanlılar ile gittikçe daha sıkı iş  birliğinde bulundular. Macaristan'a ilk defa 1543'te, Kalgay Emin Giray kumandasında, bir Kırım ordusu gitmiştir.

Osmanlıların İran ve Avusturya ile uzun savaşlara giriştiği 1578 1606 yılları arasında Kırım kuvvetlerine ihtiyacı ziyadesi ile arttı. Kırım'ın Rus Kazaklarının hücumlarına açık kalmasına bakılmaksızın, hanların her yıl ısrar ve tehditler ile sefere çağırılması (İran seferine ilk defa 1578'de kalgay Adil Giray, ertesi sene Mehmed Giray II. iştirak ettiler), Osmanlı serdarlarının hanlara kendi maiyetlerinde bir kumandan muamelesi yapmak istemeleri Kırım'da ciddî muhalefetlere sebep oluyordu. 

Bizzat Osmanlı imparatorluğu bu devirde zayıfladığı için, Kırımlılar bu muhalefeti açık bir isyana kadar götürdüler. Mehmed Giray II. sadece isyan yoluna sapmakla kalmadı, aynı zamanda Kefe üzerinde hak iddia etti ve şehri kuşattı. Fakat İstanbul'dan gönderilen yeni han İslam Giray tarafından katlettirildi (1584). 

Maktul hanın oğlu Saadet, Giray, Kıpçak boz-kırından Nogaylar ile gelerek, İslam Giray'ı kaçırdı ve Kefe önünde Osmanlı kuvvetleri ile çarpıştı. Nogaylar ve Don kazakları ile birlikte yaptığı ikinci teşebbüste de muvaffak olamadı. Kardeşi Murad Giray Moskova'ya giderek, Kırım'ı istial tehdidinde bulundu. Bu Osmanlıları çok endişelendirdi (vesika, Belleten, sayı 46, levha LXV). 

İslam Giray II. nihayet, müessir osmanlı yardımı ile, tahtında yerleşebilmiştir. O, ilk defa olarak, hutbede padişahın adını da okutmağa başlamıştır (fakat para daima Giraylar adına basılmıştır), İstanbul Bora Gazi Giray [b. bk.] şahsında sadık bir müttefik buldu. O yalnız Macaristan'da Habsburglara karşı imparatorluğu müdafaa etmekle kalmadı, İstanbul kendisinden Anadolu'da Cela'ilere karşı da yardım istedi. Onun zamanında Kırım'da Osmanlı nüfuzu her sahada kuvvetlenmiştir.

Osmanlı imparatorluğunun iç kargaşalıklardan kurtulamadığı XVII. asrın ilk yarısında, her tarafta olduğu gibi, Kırım'da da İstanbul'un nüfuz ve otoritesi ciddî bir imtihan geçirmiştir. Canbek Giray padişaha mutî bir han olarak 1610 ve 1635 arasında üç defa hanlığa getirildi ve daima Mehmed Giray ve Şahin Giray'ın taarruzlarına uğradı. 

Bu ikisi Kıpçak bozkırındaki Nogayların ve rus kazaklarının işbirliği ile hanlığı zorla ele geçirdikten sonra, babaları rakip han Saadet Giray ve dedeleri asî han Mehmed Giray II. gibi, bağımsız harekete kalkışmışlar, imparatorluğun düşmanı Şah Abbas ile dostça münasebetlere girişmişler, 1610'da Osmanlı kuvvetlerini ve İstanbul'un gönderdiği hanı mağlup ederek, Kefe'yi zapta muvaffak olmuşlardır. 

Bu kargaşalık esnasında şimalde Rus Kazakları kuvvetlenerek, Osmanlı ve Kırım topraklarına cür'etli taarruzlara başladılar. 1614'te Sinop'u yaktılar, 1612'de Ahyolı'yı ve 1625'te İstanbul boğazında Yeniköyü yağmaladılar. Nihayet 1637'de Azak kalesini [b. bk.] zapta, Osmanlı ve Kırım kuvvetlerinin taarruzlarına rağmen, 5 sene ellerinde tutmağa muvaffak oldular. XVII. asır boyunca Rus kazakları meselesi yalnız Kırım için değil, Osmanlı imparatorluğu için de belli başlı bir mesele halini almıştır.

İslam Giray III. devri (1644-1654). Kırım hanlığının Osmanlılar ile sıkı işbirliği halinde şimaldeki düşmanlarına karşı harekete geçtiği bir devirdir. O 1644-1647 yıllarında Rusya'ya ve kazaklarına karşı dört büyük sefer yaptı. Zaporog kazaklarını Lehistan'dan ayırarak, kendi tarafına çekmesi en büyük muvaffakiyeti teşkil etmiştir, Hmelnitskiy onun, daha sonra Osmanlı padişahının metbüluğunu tanıdı. Bu sayede o 1648 -1653 yılları arasında Lehistan'a çok muvaffakiyetli seferler yaptı. Bu memlekete karşı İsveç ile Sisayî münasebetler kurdu. Fakat o Lehistan ile sulh imzalayınca, Kazaklar Rusya'ya yanaştılar (1654).

Köprülüler idaresinde kalkınan Osmanlı imparatorluğu Lehistan'dan Podolya'yı aldıktan sonra, Kazaklar üzerinde hakimiyetini kurarak, Ukrayna'ya yayılmak temayülünü gösterdi. Bu teşebbüs 1678'de Ruslar ile Osmanlılar arasında ilk büyük muharebeye sebep oldu. 

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa kumandasında büyük bir ordu Kırım hanı Murad Giray (1678 - 1683)'ın ordusu ile Ukrayna'da Çigrin kalesini, çetin bir savaştan sonra, zapt ve tahrip etti. Kazaklar da Osmanlı himayesi altına alındı. Fakat bu çok sürmedi. Viyana bozgunu ile başlayan büyük ric'at esnasında şimaldeki bütün kazançlar kaybedildi. 

Ruslar Avrupa'da kurulan mukaddes ittifaka katılarak (1684), Kırım'a ve Azak kalesine taarruzlara başladılar. Moskof çarları bu ana kadar Osmanlı imparatorluğuna taarruzdan çekinirlerdi. Fakat bu tarihten itibaren çarların Kırım ve Karadeniz, Kafkasya ve Balkanlara doğrudan  doğruya taarruzları ve istilaları başlamıştır; Kırım hanlığının Rusya imparatorluğuna iltihakı ile neticelenen bu devre girmeden önce 1683 -1699 harp yıllarında hanlığın Hacı Selim Giray idaresinde (1671-1704 arasında dört defa han) Osmanlılar ile hayatî mahiyette işbirliğine temas etmek gerektir (bu devir için bk. H. İnalcık, Dil tarih coğrafya fakültesi habilitasyon tezi). 

Bu harpte rusların Kırım'ı istila teşebbüslerine karşı kırımlıların muvaffakiyetli müdafaası ve Besarabya'da leh kuvvetlerinin taarruzlarını bertaraf etmeleri ilk felaketli harp yıllarında Osmanlıları büyük bir endişeden kurtardı. Bundan başka Kırım kuvvetlerinin 1688'de Sırbistan'da Kaçanik boğazında Habsburg ordusunu püskürtmesi harbin gidişinde bir dönüm noktası teşkil etti ve Osmanlılar düşmanı Balkanlardan geri sürmek için fırsat buldular. 

Hacı Selim Giray harbin sonuna kadar sık sık değişen sadrazamlar ve padişahlar karşısında uzun zaman mevkiini muhafaza ederek, İstanbul'da devlet işlerinde üstün bir nüfuz kazandı, hatta bir defa padişah sadrazamını seçerken, onun re'yini aldı. Selim Giray bu sayede harbin sevk ve idaresinde birlik ve devamlılık sağladı ve şüphesiz imparatorluğun daha büyük felaketlerden korunmasında amil oldu. 

Bununla beraber Rus çarı 1696' da Azak kalesini zapt ve İstanbul muahedesi ile (1700) burayı elinde muhafazaya muvaffak olmuş idi. Yeni han Devlet Giray II., yeni kaleler ve Azak'ta bir donanma yaptıran Petro'nun hummalı hazırlıklarını bildirerek, İstanbul'u harekete geçirmeğe çalışıyor ve yeni bir harp ile Rus tehdidine son verebileceğini düşünüyordu. 1702'de azledildikten sonra 1708'de tekrar hanlığa getirilince, bu maksadında muvaffak oldu. İsveç kıralı Karl XII. ile birleşerek, Babıali'yi çara karşı harp açmağa ikna etti. Fakat Prut'ta (1711) çarın ezilmesi fırsatım kaçırdığı iddiası ile, Baltacı Mehmed Paşa aleyhinde bulundu (bk. Akdes Nimet Kurat, Prut seferi, Ankara, 1954).

Rus kuvvetleri ilk defa 1736'da Münnich kumandasında Kırım yarımadasını istilaya muvaffak oldu. Bahçesaray zaptedilerek yakıldı; 2.000 ev ile hanların sarayı kül oldu. Bu arada Selim Giray'ın kurduğu zengin kütüphane mahvoldu. 

Kalgayların merkezi Akmescid aynı akıbete uğradı. Ruslar Lasey idaresinde 1737 ve 1738 yıllarında da gelerek, tahribata devam ettiler. Belgrad muahedesi ile (1739) ruslar Prut'ta geri verdikleri Azak kalesini tekrar ele geçirdiler. Şimdi Kırım yeni istilalara açık bulunuyordu. Arslan Giray Han (1748-1756) yarımadayı müdafaa eden istihkamları takviyeye itina etti. 1760'ta Rus Kazakları taarruz ettiler. Kabartay'da yeni Rus kalelerinin inşası hanlığı bu taraftan da tehdit etmekte idi. Rusların Lehistan'da yerleşmesi ve Kırım hanına ait Balta şehrine sığınmış olan leh konfedere'lerini takip ile bu şehri zapt ve tahrip etmeleri, nihayet Osmanlı padişahı tarafından harp ilanına sebep oldu.

1768 -1774 harbi Kırım için felaket ile neticelenmiştir. 1769 yılı başında Kırım Giray Han'ın Besarabya'dan Rus topraklarına muvaffakiyetli bir akınından sonra, Rus orduları 1770'te Bucak'ı, 1771'de prens Dolgorukiy idaresinde Kırım yarımadasını istila ettiler. 

Kırım hanı Selim Giray III. güçlükle kurtulup, İstanbul'a geldi. Bu harp esnasında Kırımlılar ile Osmanlılar arasında anlaşmazlıklar ve idaresizlikler hakkında Osmanlı seraskerinin katibi Necati Efendi'nin hatıraları dikkate değer tafsilat ihtiva etmektedir (Tarih vesikaları, cild III, sayı 13-15). 

Bu ümitsiz durumda hanlığı Osmanlılardan tamamiyle bağımsız bir hale getirmek isteyen mirzalar kuvvetli bir durum kazandılar. 1772'de Rus işgali altında toplanan kurultayda, Osmanlıların tayin ettiği Maksud Giray'ı tanımadılar ve Sahip Giray'ı Kırım'ın müstakil hanı seçtiler. Moskova'ya mirzalardan mürekkep bir hey'et hareket etti. Küçük Kaynarca muahedesinin (21 temmuz 1774) 3. maddesi ile «Kırım, Bucak, Kuban, Yedisan, Camboyluk ve Yediçkul (Yedicek) tatar ulusları... serbest ve tam manası ile müstakil tanınacaklar, kendi rıza ve muvafakatleri ile Cengiz soyundan seçilerek hanların hükmü altında olacaklar ve han her hangi bir yabancı devleti nazar-ı itibara almadan, onları kendi kadîm kanun ve adetlerine göre idare edecek, bu sebep ile ne Rusya ve ne de Babıali hiç bir suretle mezkur hanın intihabına ve tahta çıkışına karışmayacaklar... 

Kendi kendilerini idare eden ve Allahtan başka kimseye tabî olmayan bütün diğer devletlere yapılan aynı muameleyi yapacaklar; fakat Tatarlar müslüman olduklarından ve sultan da islamın halifesi sayıldığından, bu uluslar kendisine şeriatın emrettiği şekilde muamele edecekler, bununla beraber bu, onların yukarıda te'yit olunmuş siyasî ve mülkî hürriyetlerini tehlikeye düşürmiyecek mahiyette olacaktır». 

Padişahı müslüman Kırımlıların halifesi tanıyan bu madde tenakuz ihtiva ediyordu, bu suretle ilerideki güçlüklerin menbaı oldu. Kırım yarımadası ile Bug ırmağından Kuban ırmağına kadar Türklerin oturdukları bölgeler müstakil Kırım haninin idaresinde bağımsız ilan edilmekle beraber, muahedenin diğer maddeleri ile Rusya mühim sevkülceyş noktalarını, Azak denizi ağzının iki tarafında Yeni-Kale ve Kerç, Dnepr ağızında Kılburnu kalesi ve etrafındaki hali araziyi, büyük ve küçük Kabartayları imparatorluğuna ilhak ediyordu. 

Bu şartlar altında hanlığın bağımsız bir varlığa sahip olması imkanı yok idi ve bu ileride yapılacak ilhakı kolaylaştırmak için, bir siyaset hîlesinden başka bir şey değil idi. Moskova'ya giden bağımsızlık taraftarı mirzalar bütün türk ve moğul kabilelerini temsil etmekte idiler (bk. Osman Akçoraklı, Kırım' da tatar damgaları, Bahçesaray, 1926).

Yarımada, şimaldeki berzah yani Or-Kapı (Perekop) üzerinde Baron de Tott'un dahi hayranlığını çeken, eski devirlerden kalma sağlam bir istihkam ile Kıpçak bozkırından ayrılıyordu. Or-Kapı'nın muhafazası Or beyine havale edilmiş idi. Kırım hanlarına tabî Kıpçak bölgesinin sınırları başlangıçta şimalde Belgorod'a kadar uzanmakta idi. 

Fakat Kıpçak sahası Karadeniz şimalinde Prut ırmağından Azak'a kadar bütün step bölgesini içine almakta idi. Mengli Giray I. 1484'te, Bayezid II. Akkerman seferine geldiği zaman, Kavşan kasabasını ve havalisini alarak Besarabya'da hakimiyetini genişletmiştir. Kıpçak sahasında Nogaylar [b. bk.] oturmakta idiler. 

Bunlar 1767'ye doğru, Baron de Tott geldiği zaman hala büyük kısmı itibarı ile göçebe hayatım muhafaza etmekle beraber Bucak'ta, Akkerman dolaylarında şehir ve köylere yerleşmişlerdi ve steplerdeki göçebeler de bu zengin topraklarda mühim miktarda hububat ziraati ile meşgul olmakta ve mahsulü Kırım'a ve İstanbul'a sevketmekte idiler. XVIII. asır boyunca İstanbul'da bir çok defa kıtlık tehlikesi bu bölgeden yapılan hububat sevkiyatı ile önlenmiştir.

XVIII. asırda Kıpçak Nogayları, Dnester ile Prut ırmakları arasında Bucak (Besarabya) türkleri, Dnester ve Bug arasında Yedisan türkleri, Bug ve Kırım arasında Camboyluk'lar olarak, üç büyük guruba ayrılmışlardır.

Kırım hanları için başlangıçtan itibaren Kıpçak boz  kırlarındaki Nogayları kontrol altına almak hayatî bir ehemmiyet taşıyordu. 1523'te Mehmed Giray I. Han'ı katleden Nogaylar Sahih Giray I. zamanında yarımadayı istila ile tehdit ettiler. 

Bu han ancak 1546'dan itibaren Nogay «kırgını» denilen bir sıra kanlı seferler neticesinde bunlara hanlık hakmiyetini tanıtabildi (Sahih Giray tarihi). Bu devirde Kiçi-Nogay kabîlelerinden bir kısmının Kırım ile Akkerman arasındaki sahaya göçürüldüğü yukarıda söylenmişti. XVIII. asır başlarında Kalmuk tazyiki altında ulu - Nogay kabîlelerinden bazılarının, Yedisan, Yembulad ve Yediceklerin de Kuban havzasından Karadeniz şimalinde adları ile gösterilen bölgelere göç ettiklerini görmekteyiz.

Nogayların hana tabiiyetleri gevşek olup, hanlık müddeîleri ile yahut Ruslar ve Kazaklar ile birleşerek. Kırım için ekseriya çok tehlikeli durumlar yaratmışlar ve bir çok defalar yarım  adayı çiğnemişlerdir. Kırım hanları bunları, daha iyi itaat altında bulundurmak için, zaman  zaman yarım  ada şimalindeki steplere getirip, yerleştirmek istemişlerdir. 

Bunlardan Mansuroğulları hanlık içerisinde çok mühim roller oynamışlardır. Mansur - oğullarından Kantimur 1620'den itibaren Osmanlılar nezdinde kazandığı nüfuzdan istifade ederek, hanlar karşısında müstakil ve mütehakkimane hareketlere başlamış idi. 

1621'de Hotin seferinde temayüz etmiş ve Osmanlı devleti kendisini Özü beyi yapmış idi. Asî Şahin Giray'a ve Mehmed Giray'a karşı mücadeleleri ile nufüzunu daha kuvvetlendirdi. Onun tahakkümüne tahammül edemeyen yeni han İnayet Giray, üzerine hücum etti. Orada Kantimur'a Silistre valiliği tevcih olundu, înayet Giray tekrar üzerine yürüyüp, kabîlesini yağma etti ise de, bu hareketi azline sebep oldu (1637). Çok geçmeden înayet Giray da Kantimur da Murad IV.'ın emri ile idam olundular.


HALİL İNALCIK
Millî Eğitim Bakanlığı,İslam Ansiklopedisi
1954, 64.Sayı


KIRIM HANLIĞI'NIN OSMANLI TABİLİĞİNE GİRMESİ
Halil İNALCIK





“Haytarma” soykırıma dokunuyor!
Kırım-Tatar Sürgününü Konu Alan İlk Film

“Film insanlık tarihinin kara lekesi olan 18 Mayıs 1944 tarihinde Kırım Tatarlarına yapılan sürgün ve soykırımı anlatıyor. 
İkinci dünya savaşında 2 defa kahraman 
madalyasıyla ödüllendirilen efsanevi pilot Ahmethan Sultan 
köyüne gider, tüm halkının Stalin tarafından 
sürgüne gönderilişine çaresizce şahit olur. 
Kırım Tatar halkının %46’sı bu sürgünde yok oldu, 
sürgünü yaşamış insanlar, 
kendi trajedilerini tüm dünyaya anlatmak için filmde rol aldı.”



Haytarma (2013)
Yönetmen :Akhtem Seitablayev
Senaryo : Nikolay Rybalka

Aleksey Gorbunov, Usnije Khalilova, Adrey Mostrenko gibi oyuncuların yanı sıra 
Rus ve Ukraynalı oyuncularla birlikte 
Kırım sürgününü yaşamış bir çok kişi de rol aldı. 









//TARİHİN BAŞLANGICINDAN BERİ
//TÜRK MİLLETİ KADAR ACI ÇEKMİŞ BAŞKA 
BİR MİLLET YOKTUR !
//HATIRLA VE HATIRLAT!



____________//TÜRK SOYKIRIMI




KIRIM TÜRKLERİ


Kırım'ın Kısa Tarihçesi


MÖ VII.yy - Kimmer ve İskitler hakimiyeti (İskit-Kimmer Türkleri)
MÖ V. yy - Azak denizi çevresinde Kimmerios Bosporos Krallığı
MS III. - IV.yy - Önce Gotlar sonra Hunlar Kırım'ı ele geçirdi.
MS VIII.yy - Hazarların hakimiyeti
MS XI.yy - Kuman hakimiyeti


ALTINORDU DEVLETİ (Altınorda) - (1227-1502)-link


MS XIII. yy - Moğol , Tatar-Türk hakimiyeti
MS XV.yy ilk yarısı - Kırım Hanlığı'nın kuruluşu
1475 - Osmanlı nüfuzuna giriş
1783 - Rus İşgali
1854 - 1856 Kırım Savaşı
1917 - 1918 Kırım Tatar Halk Cumhuriyeti
1921 - Kırım Özerk Sovyet Cumhuriyeti
1941 - Alman işgali
1944 - Rusların yeniden Kırım'ı ele geçirmesi ve 18 Mayıs 1944' te Kırım Tatarlarının sürgünü
1954 - Kırım Ukrayna'ya bağlandı.
1967 - Kırım Tatarlarına itibarları iade edildi ancak Vatan'a dönüş izni verilmedi.
1988 - Vatan'a dönüş izni ve özellikle Özbekistan'dan Kırım'a göçlerin başlaması
1991 - Kırım Tatar Milli Meclisi'nin açılması

2014 - Rusya'nın Kırım'ı işgal ve ilhakı


___



28 Ağustos 1941: Volga boyunda yaşayan Alman asıllı Sovyet vatandaşlarının topluca sürgün edilmesi.

Ekim 1941: İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman ordularının Kırım’a girişi. Bütün Kırım’ın işgali Temmuz 1942′de tamamlanmıştır.

Kasım 1941: Kırım’da Müslüman Komiteleri’nin kurulması.

27 Kasım 1941: Edige Kırımal ile Müstecip Ülküsal’ın Kırım Türkleri adına faaliyetlerde bulunmak üzere Almanya’ya gitmeleri.

11 Ocak 1942: Müslüman Komiteleri tarafından Azat Kırım gazetesinin yayınlanması.

28 Ekim 1943: Kalmık Türklerinin topyekun sürgün edilmesi.

2 Kasım 1943: Karaçay Türklerinin topyekun sürgün edilmesi.

23 Şubat 1944: Çeçen İnguşların topyekun sürgün edilmesi.

10 Nisan 1944: Kırım’ın yeniden Sovyet hakimiyetine geçişi.

20 Nisan 1944: Kırım’da Alman işgali sırasında meydana gelen olayları tetkik etmek üzere Olağanüstü Devlet Komisyonu’nun kurulması.

11 Mayıs 1944: Kırım Türklerinin topyekun sürgün edilmesini onaylayan Stalin imzalı Devlet Güvenlik Komitesi kararnamesinin yayınlanması.

18 Mayıs 1944: Kırım Türklerinin vatanlarından topyekun sürgün edilmesi.

29 Mayıs 1944: Sürgün Kırım Türklerinin Özbekistan’a geliş tarihi.

20 Temmuz 1944: Kırım’dan sürgün edilmesi unutulan Arabat Köyü’ndeki bütün Kırım Türklerinin eski bir geminin içine doldurulup, denizin en derin yerine gelindiğinde ambar kapaklarının açılıp geminin batırılarak Kırım Türklerinin katliama uğratılması.

30 Temmuz 1944: Kırım ÖSSC’nin lağvedilerek Rusya Federasyonu SSC’ne bağlı bir bölge statüsüne getirilmesi.

12 Ağustos 1944: Devlet Güvenlik Komitesi tarafından, Kırım’dan sürgün edilenlerin yerine Rusya ve Ukrayna’dan kolhoz işçilerinin getirilerek yerleştirilmesinin kabul edilmesi.

14 Kasım 1944: Ahıska Türklerinin topyekun sürgün edilmesi.

14 Aralık 1944: Kırım’daki Türkçe yer adlarının Rusça isimlerle değiştirilmesi.

26 Kasım 1948: Sürgün edilen Kırım Türklerinin vatanlarından ebedî olarak çıkarıldıkları ve onların bir daha vatanlarına geri dönme hakkı olmadığını belirten kararnamenin çıkması.

4 Mart 1953: Sovyet Devlet Başkanı Stalin’in ölümü.

21 Haziran 1953: Stalin’in sağ kolu, İçişleri eski Halk Komiseri Leonid Beriya’nın tevkif edilmesi.

23 Aralık 1953: Beriya’nın idam edilerek öldürülmesi.

19 Şubat 1954: Ukrayna’nın Rusya ile birleşmesinin 300. yıldönümü münasebetiyle Devlet Başkanı Hruşçev tarafından Kırım’ın Ukrayna’ya hediye (!) edilmesi.

28 Nisan 1956: Kırım Türkleri üzerinden sürgün kısıtlamaları kaldırıldı. Ancak onlara vatanlarına dönüşlerine ile sürgün sırasında müsadere edilen mal varlıklarının iadesine izin verilmedi.

1 Mayıs 1957: Sürgünden sonra Kırım Türkçesi ile yayınlanan ilk gazete olan Lenin Bayrağı’nın çıkarılması.

11 Ekim 1961: Vatana dönüş için mücadele eden Kırım Türk Milli Hareketi mensuplarına yönelik ilk yargılamaların yapılması. Bu yargılamalar neticesinde Enfer Seferov ve Şevket Abdurrahmanov mahkum olmuşlardır.

Şubat 1962: Kırım Türk Gençlik Birliği kurma teşebbüsleri.

12 Mayıs 1962: Mustafa Kırımoğlu’nun ilk mahkumiyeti.

Ağustos 1965: Kırım Türklerinin vatanları Kırım’ı turist (!) olarak ziyaret etmelerine izin verilmesi.

5 Eylül 1967: Kırım Türklerinin diğer Sovyet vatandaşları ile eşit haklara sahip olduğunu, ülkenin diledikleri yerinde yaşama hakları bulunduğunu belirten Af Kararnamesi’nin yayınlanması. Yalnız kararnamenin «diledikleri yerde yerleşme hakkına sahipler» hükmü pratikte uygulanmamış ve onların Kırım’da yaşmalarına yine izin verilmemiştir.

21 Nisan 1968: Kırım Türklerinin ilk büyük protesto gösteri: Çirçik Mitingi.

20 Mayıs 1969: Kurucuları arasında Mustafa Kırımoğlu’nun da bulunduğu Sovyetler Birliği’nde İnsan Haklarını Savunma Teşebbüs Grubu’nun teşkili.

12 Ocak 1970: Mustafa Kırımoğlu ve Kırım Türklerinin dostu, insan hakları savunucusu şair İlya Gabay’ın yargılanarak mahkum olmaları.

5 Şubat 1976: TRT tarafından Mustafa Kırımoğlu’nun mahkumiyeti sırasında 303 gün süren açlık grevinde öldüğü yönünde haber yayınlanması.

23 Haziran 1978: Kırım Türklerinin «Ebedî Meşalesi» olan Musa Mahmut’un vatanına dönüp yerleşmesi üzerine Kırım’daki Sovyet yönetiminin kendisini ve ailesini Kırım’dan zorla çıkarmak istemesi üzerine kendini yakması ve bunun sonucu olarak 28 Haziran’da hayatını kaybetmesi.

15 Ağustos 1978: Kırım’daki Sovyet polisine dilediğini Kırım’dan çıkarma yetkisi veren Yeni Pasaport Kanunu’nun kabulü.

14 Kasım 1986: Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti’nin, sürgüne ve çeşitli baskılara maruz kalan bütün toplulukların haklarını kısıtlayan bütün hükümlerin ortadan kaldırılarak, bu halklara haklarının ve itibarlarının iade edildiğini ve bütün bunların devlet garantisi altına alındığını açıklayan deklarasyonunun yayınlanması.

23 Temmuz 1987: Moskova Gösterileri üzerine Sovyet Devleti tarafından Kırım Türklerinin meselelerinin çözülmesi için bir komisyonun kurulması.

21-29 Temmuz 1987: Kırım Türklerinin Mustafa Kırımoğlu önderliğinde Moskova’da yaptığı gösteriler.

23 Nisan — 2 Mayıs 1989: Taşkent’in Yangiyul ilçesinde yapılan Kırım Türk Milli Hareketi Teşkilatı toplantısı sonunda Mustafa Kırımoğlu’nun başkanlığa seçilmesi.

10-12 Haziran 1989: Kırım Türk Milli Hareketi Teşkilatı’nın Mustafa Kırımoğlu başkanlığında Kırım’daki ilk toplantısını yapması.

29 Ocak 1990: Kırım Türklerinin sorunlarının çözülmesi amacıyla yeni bir Devlet Komisyonu’nun kurulması.

12 Şubat 1991: Kırım ÖSSC’nin Ukrayna’ya bağlı olarak yeniden kurulması.

26 -30 Haziran 1991 : II.Kırım Tatar Milli Kurultayı Vatan Kırım’da Akmescit’te toplandı. Kurultay’da Kırım Tatarlarını temsile yetkili en üst organ olarak 33 kişilik Kırım Tatar Milli Meclisi seçildi ve başkanlığa Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu getirildi.

24 Temmuz 1991: SSCB Bakanlar Kurulu’nun «Kırım Türklerinin Kırım’a düzenli bir şekilde dönmeleri ve orada kendileri için gerekli şartların oluşturulmasının devlet garantisi altına alınması» hakkında kararname kabul etmesi.

13 Kasım 1991: Ukrayna Vatandaşlık Kanunu’nun Kabulü.

1 Aralık 1991: Ukrayna Bağımsızlık Deklarasyonu’nun oylanarak kabul edilmesi.

27 Mart 1994 : Kırım’da yapılan seçimler sonrasında Kırım Tatar Milli Kurultayı’nın belirlediği, 14 Kırım Tatar Milletvekili sürgünden sonra ilk defa Kırım Parlamentosuna girdi.



Kemal ÖZCAN
link


____


Kırım konusunda da Batı Avrupa ve Amerika’yı çok kolaycı bir yolla izliyoruz. Oysa Kırım Tatar Türklerinin hakları konusunda tek başına hareket etmemiz gerekirdi.

Pazar günü yapılan referanduma Kırım’daki Ukraynalılar, Kırım’ın Tatar Türkleri ve diğer azınlık halkların önemli bir kısmı hatta Rusların bile bir kısmı katılmadı. Katılanlar Rusya için rey kullandı.
Putin, Kırım’ın Rusya’nın tarihi zemini olduğunu, savunmasının önemli bir parçasını teşkil ettiğini söyledi. “Rusya’ya çok benzeyen bir bölgedir, Rusya’dan ayrı değildir” dedi. 

Gerçi mesela, Rusya’nın neresinde serviler olduğunu bilmek mümkün değil ama Karadeniz donanması için daha uygun bir yer olmadığı da açık.

Putin Kırım’da bundan sonra üç dil kullanılacağını ve tutunacağını söylüyor, bu bir yenilik gerçi. Ukraynalıların kendi dillerinden yakın bir gelecekte vazgeçeceğini düşünebiliriz. Öbürleri ne olacak?

Kırım Ukrayna’ya bağlı bir muhtar cumhuriyetken ne Türkçe ne de Tatarca lehçesi eğitim dili oldu. Kırım’da iki tane Türk lehçesi vardır: Sahilde konuşulan Anadolu Türkçesine çok yakındır, öbürü ise Kıpçak grubundan bir lehçedir. Ruslar bu lehçeye dil dedikleri zaman “Bizi bölüyorlar” denirdi. Bugün Amerikan doğubilim çevrelerinde aynı şey yapıldığında kimse itiraz etmiyor, bizim Türkologlar bile benimsiyor.

Çözülmesi zor sorunlar

Halen Kırım’daki Tatar Türklerinin sahilde yaşaması ve eski yerleşmelerine sahip olmaları mümkün değil. 1944’te onlardan boşaltılan metruk köylerine dönmeleri de mümkün değil. Dillerini okuyacakları okul yok, müzeleri yok, mevcut millet meclisleri de aslında anayasada belirtilen bir organ değil.

Asıl önemlisi Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’daki Kırımlıların (sayıları 300 binin üzerinde) dönmeleri mümkün değil, hep engellenir. Bu sorunların nasıl çözüleceği bilinmez, Ukrayna idaresinde bu konular tartışılır çare aranmazdı, şimdi ne olacağını belirlemeli.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Kırım’da yapılacak referandum ve doğacak yeni statü zaten Rusya’nın vetosuyla gündemden kalkmıştı. Çin de çekimser kaldı, diğer dev Hindistan da Batılılarla birlikte hareket etmiyor.

Bir Polonya diyet meclisi konumundaki Güvenlik Konseyi hiçbir konuda daimi üyelerden birinin aleyhinde karar çıkaramaz. Başka gerçekler de var. Batı Avrupa Rusya’nın gazına veya enerji kaynaklarına herkesten daha çok muhtaç, nihayet en büyük gerçek Rusya gibi kocaman bir memleketin donanması için Finlandiya Körfezi’nin de, Uzakdoğu’daki limanların da Karadeniz’den çok daha elverişsiz olması. Kırım’daki az sayıdaki Rus belki diğer unsurlarla kaynaşmaya hazırdır. Ama büyük çoğunluğu 1944’ten sonra yerleşenlerle doğrusu kendilerini herkesten daha fazla yalnız ve kuşatılmış hissediyorlardı.

İyi bir teklif paketimiz yok

Dış politikamızda Ortadoğu olaylarının bazılarına tek başımıza itiraz ettik. Suriye’deki Türkmenler konusunda yapmamız gereken bağımsız bir ısrarcı çıkıştan eser yok. Kırım konusunda da Batı Avrupa ve Amerika’yı çok kolaycı bir yolla izliyoruz. Oysa Süleyman Demirel’in Ukrayna ziyareti sırasında kültürel azınlık olarak koruma statüsüne alınan Kırım Tatar Türklerinin varlık ve medeni haklarının ihdası için tek başına hareket etmemiz, yani Rusya’yla da ağırlıklı bir devlet olarak bu konuları anlaşmak üzere görüşmemiz gerekirdi.

Bu konuda devamlı ve çerçevesi iyi çizilmiş bir teklif paketi görünmüyor.

300 bin kişinin okul, eğitim ve kültür hayatı, kıyıdaki eski yerleşmelerine ve 1944’te boşaltılan köylerine dönebilmeleri ve Orta Asya’daki hemşehrilerinin yurtlarına dönüşünün sağlanması ancak böyle mümkün olacaktır. Rusya, Batı Avrupa’yı hesaba almıyor, Amerika’yı da bu sefer ciddiye almadı. Bu kesin tavrından sonra biraz diplomasi değişikliği yapmalı.

Kırım’la ilgili kitaplar

“Osmanlı Şark Tarihi”nin yazarı ve ünlü İran edebiyatı çevirmeni Joseph Hammer von Purgstall, Kırım Hanlığı üzerinde 19’uncu yüzyıl için önemli bir çıkış olan ve bugün bile kullanılan bir kitap meydana getirmiştir. Bu Osmanlı hâkimiyeti dönemindeki Kırım Hanlığı’nın tarihini ele alan 1856 tarihli bir eserdir. Doktor Seyfi Say çevirisi (“Kırım Hanlığı Tarihi”, İnsan Yayınları) geçtiğimiz yıl yayımlandı.

Okunması gereken eserler

Bu biyografide görülüyor ki Kırım hanları ve uleması İstanbul saray kültürüyle çok iyi kaynaşmış ve Osmanlı’nın hâkimiyeti altında devletlerini götüren bir hanedandır. Zaten 54’üncü ve son han olan Şahin Giray’ın biyografisini uzunca kaleme alan Hammer’ın tasvirinden anlaşılıyor ki Kırım’ın Osmanlı’dan bağımsızlığı halkça istenen bir siyaset değildi.

Ayrıca Alan Palmer’in Kırım tarihi üzerine bir kitabı geçtiğimiz günlerde Türkçeye çevrildi: “Kırım Savaşı ve Modern Avrupa’nın Doğuşu” (Alfa Yayıncılık). 

Hakan Kırımlı’nın “Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler, 1905-1916” adlı kitabı da TTK tarafından yayımlanmıştır. 

Yine Timaş Yayınları’ndan çıkan “Osmanlı Askeri Tarihi, 1792-1918” kitabı Kırım Harbi’nin askeri yönüne katkıda bulunan önemli bir eserdir.


İlber Ortaylı
basın,23.03.2014


KIRIM SÜRGÜNÜ



___




11 Eylül 2013 Çarşamba

HAZARLAR / AŞKENAZİ





HAZARLAR - AHMET TAŞAĞIL

Hazarların Menşei

Doğu Avrupa’da ilk defa muntazam devlet kuran Türk topluluğu Hazarlar’dır. Sabarlar’ın yaşadığı sahad, Sabar ismi yerine birden bire ortaya Hazar adının çıkması Sabarlar ile Hazarlar arasında bağlantı olduğunu göstermektedir (1). Aslında Belencer ve Semender adlı iki Sabar kabilesinin, Hazarlarda da ortaya çıkması, Hazar kelimesinin aynı Sabar kelimesi gibi, anlam taşıması (2), Hazarlar’ında Sabarların içinde bir kabile olduğunu ve Sabarların yıkılışından sonra büsbütün Sabar topluluğuna bu adın verildiğini göstermektedir. Bu görüşü destekleyen delillerden birisi de 10. yy. tarihçilerinden El-Mesudi’nin “İranlılar’ın Hazar dediği topluluk Türkler tarafından Sabar diye anılır”şeklindeki kaydıdır.

Hazarlarda tıpkı kendilerinden önceki Sabarlar gibi kaynaklarda farklı şekillerde zikredilmişlerdir (3). Hazar Hakanlığı topraklarında türlü Türk grupları vardı. Bu nedenle çeşitli Türk lehçeleri konuşulmakta idi (4).

Hazarların Coğrafi durumu çok önemli bir mevkiide bulunduğu için Hazarlarınsiyasi tarihine başlamadan önce bölgeye bakmamız gerekir. Hazar ülkesi önceleri Terek nehri boylarında iken sonra ağırlık merkezi Aşağı İtil boyuna kaydı. Burası İtil, Yayık, Don ve Kuban gibi dört büyük nehrin havzasını teşkil ediyor aynı zamanda devrin en önemli ticaret yolları üzerinde bulunuyordu. Bu yollardan en önemlisi İtil (Volga) nehrinin kendisi idi; İslam dünyası (Suriye, Irak, İran ve Türkistan) ile Çin ve İskandinavya arasındaki ticaret faaliyeti buradan geçiyordu. Aynı şekilde Harezm’den Aşağı İtil boyuna ve oradan da Karadeniz sahillerine giden Kervan yolu da gidiyordu.

Hazar Devleti’nin Kuruluşu

Hazar ismi ilk defa 558’de Sasani-Sabar savaşlarında geçmekte, 576 yılında Gök-Türk hakimiyeti Karadeniz’in kıyılarına ulaşınca bu sefer Çin kaynaklarında T’ang-Shu’da T’u-küe Ho-sa ve K’o-sa diye geçer. 586 yılındaki Bizans kaynağında ise artık iyice tanınırken aynı zamanda Türk adı ile de anılıyorlardı (5) . Bu sıralarda Hazarlar Batı Gök-Türk Hakanlığı’nın batıda en uç noktasını meydana getiriyorlar ve yine Batı Gök-Türkler’in arzusu ile Sasaniler’e karşı Bizans’a yardım ediyorlardı. İslam ve Ermenikaynaklarına göre Hazarların Gök-Türkler’e bağlılığı 7. yy’ın ikinci yarısına kadar sürmüştür.

Bu devirde Hazarlar’ın Derbend’i geçerek, Gürcistan ve Azerbaycan’a akınlar yaptıklarını ve Tiflis’i kuşattıklarını görmekteyiz. 626 yılında Avarlar’la Sasaniler İstanbul’u kuşatınca, Bizans imparatoru Heraklios Tiflis’e gelip Hazar Başbuğu “Yabgu” (6) ile görüşerek ondan sağladığı 40 bin kişilik ordu ile Bizans içlerine yürüdü. Daha sonra yine Hazarlar’dan Çorpan Tarhan Sasanilere karaşı başarılar kazanıp Anadolu’yu Sasanilerden kurtarmıştır. Bu sırada Yabgu Tiflis’e girip, bazı Ermeni kütlelerini hakimiyetine aldı (629). Hazar Hakanlığının gerçek kuruluşu 630 yılındadır. Bu tarihte doğuda Gök-Türk devleti fetret devrine girince Hazarlar müstakil bir devlet olarak tarih sahnesine çıktılar. Hazar devleti kurulur kurulmaz, o zamanın iki büyük devleti Sasani-Bizans savaşlarında rol oynamaya başladı. Hazarlar Bizans’la dostluk kurup, Sasaniler’e saldırdılar. Türk-Bizans ortak hareketi neticesinde Sasani imparatorluğu zayıfladı. Arkasındanda İslam kuvvetleri tarafından çökertilip tarih sahnesinden çekildi (634-637) (7).

İslam kuvvetlerinin hareketi Kafkaslar’a Ermeniyye bölgesine doğru gelişmeye başlayınca Türk-Bizans dostluğu daha da arttı. Siyasi menfaatlerin ortak olması hükümdar aileleri arasında evlenmeler yolu ile akrabalık tesis edilmesine yol açtı. İmparator Justinianus I (685-695) ve Konstantinos (741-775) Hazar prensesleri ile evlendiler.

Konstantinos’un Hazar prensesi Çiçek’ten doğma oğlu imparator Leon IV (775-780) tarihte Hazar Leon olarak tanınmıştı. Bizans imparatorları çoğu zaman kendi iç ve dış meselelerinde Hazarlar’ın yardımını sağlamaya çalıştılar (8).

VIII-IX yüzyıllarda Hazar Hakanlığı genişleyerek, Doğu Avrupa’nın en önemli devleti oldu. Bu sırada Kama ve İtil boyundaki birçok kavim; İtil Bulgarları ve türlü Fin kavimleri, Burtaslar Hazar kağanına tabi idi. Ayrıca Desna ve Orta Dnyeper boyundaki türlü Slav kavimleri Hazar hakimiyetini kabul ettiler. Bu Slav boyları şunlardı; Radimiç, Vyatiç, Severyan, ve Polyan. Ayrıca Kuzey Kafkasya’nın dağlı kavimleri ve Kuban boyundaki Macarlar’da Hazar hakimiyetini tanıdılar. Hazar hakanlığının sınırları Yayık, Cim nehirlerinden başlayarak, batıda Dnepr (özü) nehrine kadar geniş bir sahayı kaplıyordu. Bu sıralarda Karadeniz’in kuzeyindeki Büyük Bulgarya devleti Hazarlar'ın hücumları neticesinde yıkılmış, buradaki bütün geniş ovalar Hazarlar’ın eline geçmiştir.

Arap-Hazar Münasebeti

Hazarlar’ın tarihinde Araplarla olan mücadele geniş ve önemli bir yer tutar. Bu mücadele yüzyıl kadar sürdü. Neticede Arap ilerleyişi Kafkaslar’da durduruldu. Araplar (Avrupa’da Puvatya savaşından sonra) doğuda da Kafkaslarda durduruluyorlardı (9).

Hazar ülkesine ilk büyük Arap taarruzu Halife Osman zamanında yapıldı. 651-652 de Selman b.Rebia kumandasındaki Arap kuvvetleri Derbend’i aşarak Hazar Başkenti Belencer’e kadar sokuldu, fakat Hazarlar bunları püskürtüp, Ermeniyye bölgesine girdiler. 

Bu bölgedeki Arap harekatı Halife I. Velid’in kardeşi Mesleme b. Abd’ülmelik kumandasında yarım asır devam etti (10). 714 yılında Mesleme ordusuyla Derbend’i ele geçirdi. Fakat onun İstanbul’u kuşatmak için bu bölgeden ayrılmasıyla (717) Hazarlar tekrar hücuma geçtiler ve Arap kuvvetleri geri çekilmek zorunda kaldı. Hazar harekatı ilerleyerek Azerbaycan’ın büyük bir kısmına yayıldı. 722 yılında Arapların Ermeniyye valisi El-Cerrah’ül-Hikemi Hazar topraklarında büyük başarılar kazandı ise de 730 yılında
Hazarlar’ın hücumu neticesinde burada tutunamayarak Azerbaycan’dan çekilmek zorunda kaldı. Araplar’ın Hazarlar’a karşı en büyük zaferini 737 yılında Azerbaycan valisi Mervan b. Muhammed sağlamıştır. Arap hücumları karşısında zor duruma düşen Hazar Hakanı barış istemek zorunda kalmıştı.

Hatta Müslümanlığı kabul ettiğini dahi bildirmiştir. Fakat kuvvetleri geri çekilince o da eski dinine, herhalde Yahudiliğe dönmüştür. Bu arada Halifelik Emeviler’den Abbasiler’e geçince mücadelesi yavaşladı (11). 758 yılında Daryal’da kurulmuş olan Ermeniyye vilayetinin valisi Yezid bin Useyd Hazar kağanı ile anlaşabilmek için halifenin arzusu gereğince bir Hazar prensesi ile evlendi. Fakat bu prensesin doğum esnasında ölmesi üzerine, Hazar Hakanı bunun kasıtlı olduğunu düşünerek As-Tarhan kumandasındaki orduyu İslam topraklarına gönderdi (12). 

764 yılında Hazarlar Tiflis’i ele geçirdiler. 799 yılında ise Hazarlar hakanlarının kumandasında Ermenistan’a girdiler. Halife Harun Reşid’in kumandanı Yezid, bu Hazar hücumunu durdurmaya muvaffak oldu (13).

İslam İmparatorluğu’nun en kuvvetli devrinde Hazarlar’ın Araplar’a karşı gösterdiği mukavemet, bu Türk devletinin gerçekten güçlü bir oluşumda olduğunu gösterir. Zira, İslam kaynaklarından anlaşıldığına göre söz konusu bu devlet Çin ve Bizans ile aynı ayarda ve Doğu Avrupa’nın en büyük siyasi kuruluşu teşekkülü idi (14).

Hazar-Rus münasebeti:

VIII. asrın sonlarından itibaren ve IX. asırda Hazarlar’ın Kuzey ve batı hudutlarındaki komşularıyla münasebetlerinin arttığı görüyoruz. Hazarlar’ın sağladığı barış ve huzur sayesinde İskandinavya-Bizans ticaret yolu gelişti. Bu arada İskandinavyalı bir kavim olan Varegler, bu yolu takip ederek Kiyef bölgesine geldiler. Burada Hazarlar’a bağlı olarak ticaret yapmaya başlayan ve zenginleşen Varegler 862 yılında Rurik adlı knezin idaresinde Kiyef Rus knezliğini kurdular. Bu knezliğin gelişmesinde Hazar tesiri çok fazladır.

Bundan dolayı Kiyef kelimesi ancak Türkçe ile açıklanabilmektedir., yine kurulan Rus birliğinde başkanın ünvanı “Chacanus” (hakan) idi ve 988 de Hristiyanlığı kabul eden Vladimir ile sonradan knez olan Yaroslav hala bu ünvanı kullanıyorlardı.

Hazar-Macar münasebeti:

Hazarlar’a tabi olan kavimlerden birisi de Macarlardı. Macarlar aslında Fin-Ogur (OĞUZ) menşeilidir. Ural dağlarının ormanlık yamaçlarındaki eski yurtlarını terk ederek bozkır bölgesine geldiler ve Ogur Türkleri ile uzun süre beraber yaşadılar. Aslında kendi bölgelerinden Sabarların baskısı ile göç ederken bir kısım Macar’da eski yerlerinde kaldı (15).

Önceleri Kuban havzasında olan Macarlar daha sonra Don nehri boylarına gittiler. Don nehri boylarında iken Hazarlar’a bağlandılar ve onlar tarafından teşkilatlandırıldılar. Macar Arpad hanedanı bu sırada ortaya çıktı. Fakat doğudan Peçenekler’in belirmesi ile Macarlar’ın rahatı bozuldu. Peçenek saldırıları karşısında tutunamayan Macarlar yurtlarını terk ederek Orta Avrupa’ya doğru göç ettiler (16). 

Daha sonra Karadeniz’in kuzeyine gelen Macarlar, burada Kündü ile Üge tarafından idare edildikleri sırada her bir oymağın başına Hazar Hakanlığının tayin ettiği birer “Ür” bulunan 7 kabileden müteşekkildiler. Burada Türkler’le büsbütün karıştıklarını kabile adları göstermektedir (17) . Ker-büyük iri, Keszikesik başka diğer iki oymak ise Fin-Ugor;nyer ve magyar, bunlardan Orta Asya menşeili ve Türk olan Kürt kabilesinin bir bölümünün Gök-Türkler çağında gelerek Macarlar’a karıştığı görülmektedir (18).

Hazarların yıkılışı:

X. yüzyıl ortalarına kadar, Hazar Hakanlığı Doğu Avrupa’nın en kuvvetli devleti olma özelliğini sürdürdü. Fakat iç düzenin bozulması ve dış tehlikelerin artması devletin gücünü yavaş yavaş azaltmıştır. Hazar Hakanlığı bir çok yönde Gök-Türk Devleti’nin teşkilatına ve o meyanda askeri teşkilata da sahip olduğu halde, zamanla bu askeri teşkilat gevşedi. Yani asker millet olmaktan çıktılar. Hazar ordusunda 10-12 bin kadar Harizm’li ücretli asker bulunuyordu.

Devlet ekonomik yönden zayıflayınca ücretleri veremez duruma
geldi. Bu sebepten çıkan huzursuzluklar devleti askeri ve idari yönden sarstı. Ayrıca doğudan gelen Peçeneklerin hücumları Harezm-İtil ticaret yolunun huzurunu bozmuştu. Yine ülkenin Karadeniz sahillerindeki Tamatarhan gibi ticaret merkezleri Slavlar’ın hücumuna maruz kaldı. Ruslar Kuban bölgesine kadar ilerlediler ve yağma yaptılar (19).

Hazar ülkesinde vaziyet böyle iken, Aşağı Sirderya çevresindeki Türk kavimleri arasındaki kaynaşma neticesinde Hazar Hakanlığı iyice sarsıldı (20).

Nihayet, Hazar Hakanlığı daha yüzyıl kadar ayakta kalabildi. 865’te Rus Prensi Svyatoslav Don boyu ve Kuban bölgesini, Tamatarhan şehrini işgal etti. Arkasından da Kuman-Kıpçaklar, Hazarlar’ın Harezm ve Türkistan ile bağlantılarını kesti ve ticaret faaliyetlerini tamamen durdu. Neticede Kuman-Kıpçak baskısı altında Hazarlar XI. Yüzyıl içinde kaybolup, gittiler. 

Bugün Avrupa’da Yahudi dinine mensup olan Karaim Türkleri ve Kafkaslar’da yaşayan Karaçaylar’ın Hazar kalıntıları olduğu sanılmaktadır.

Hazarlar’da Din:

Hazar Hakanlığı’nın kurulmasından sonra bölgede barışın sağlanması, ulaşımı artırmış, dolayısıyla her türlü milletten çok çeşitli insanların kaynaştığı bir ülke haline gelmişti. Böyle bir ortamda çeşitli dinlerin bir arada bulunması tabii bir durumdu.

Hazarlar aslında Gök Tanrı dinine (Tengri Han) inanıyorlardı. Yani Hazar halkının çoğunluğu bu dinde idi (21). Fakat zamanla Hakan ailesi Museviliği kabul etti. Beyler ve saray erkanı da Musevi idi. Tüccar zümrenin arasında ise Müslümanlık yaygındı. Bir de Ortodoksluk Karadeniz’in kuzeyinde epeyce yayılmıştı (22). 

İslam tarihçilerinin (23) kayıtlarına göre, camii, kilise ve sinagoglar yan yana bulunuyordu.

Türk tarihinde Hazar Hakanlığından başka, hiçbir hükümdar sülalesi Yahudiliği kabul etmemiştir. Ayrıca sadece Hazar üst tabakasının Yahudiliği benimsemesi dikkat çekicidir. Bu sebepten dolayı Hazarlar’ın Museviliğe girişi meselesi tarihçiler tarafından etraflıca tedkik edilmiş, olmasına rağmen kesin bir netice elde edilememiştir. 

Yahudiler, 730-740 tarihlerinde hem Bizans, hem de İslam ülkelerinde şiddetli takibata uğrayınca, Kafkaslar üzerinden Hazarlara’a giderek, onlara sığınmışlar, arkasından da Hazar büyüklerini etkileyip Museviliği kabul ettirmişlerdir. Hazarlar’ın bu dini kabul edişlerini siyasi yönden izah etmek daha uygun gelmektedir. Çünkü o zamanki iki büyük devlet Bizans Hıristiyan, Abbasiler ise müslümandı. Hazarlarda üçüncü devlet olarak Museviliği kabul edip onların siyasi nüfuzlarından uzak kalmayı düşünmüşlerdi. 

Yahudiliği kabul eden ilk Hazar hakanının “Bulan” olduğu söylenmektedir. Bütün bunlara rağmen Hazar devletinin Yahudi devleti olduğu kabul edemeyiz. Çünkü bu dine girenler yukarıda söylediğimiz gibi sadece hakan ailesi ve devlet erkanı idi.
Halk, ise Gök-Tanrı dinine inanmaya devam ediyordu. Aslında Hazarlar Yahudiliğin “Karay” (24) denilen mezhebine girmişler ve zamanla Musa talimlerini öğreten, ihtiva eden Talmudçuluğa yaklaşmışlardır. Bu arada 960 tarihindeki Endülüs Emevi devletinin Musevi nazırlarından “Hasday bin Şarput” Kurtuba’dan Hazar Hakanı Yasaf’e gönderdiği mektup ile Hakanın İbranice yazdığı cevap konusunda uzun tartışmalar olmuştur. Bugün umumiyetle sahte olduğu kabul edilmekle birlikte mektubun verdiği bilgilerin doğruluğu dikkat çekicidir (25). 

Karay mensuplarının (Karaimler) zamanla Hazar ülkesinde kalabalıklaştılar. Hatta zamanımızda Kırım’da, Polonya’da yaşayan Karaimlerden ana dilleri ve dini lisanı Türkçe olan cemaatler Musevi-Hazar Türklerinin devamı sayılmaktadır (26).


PROF.DR.AHMET TAŞAĞIL
Mimar Sinan güzel Sanatlar Üniv.
Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı
kendi sitesinden alıntıdır.

_____________
1) A.N. Kurat, Karadeniz’in Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, s. 30.
2) Hazar-Kazar=Kaz+ar: Anadolu Türkçesinde Gez+er= serbest dolaşan gezen, Gy. Nemeth H.M.K.
3)Arap kaynaklarında Al-Hazar, İbrani kaynaklarda Hazar, Kazar, Latin kaynaklarda Chazari, Gazari, Grek kaynaklarda Khazaroi, Rus kaynaklarda Kozar, Kazarin, Macar kaynaklarda da Kozar, Kazar, Ermeni kaynaklarda Hazir-k, Gürcü kaynaklarda Hazar-i, Çin kaynaklarda T’u-küe Ho-sa.
4) İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.157.
5) Tarihte Türklük, s. 114, İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 158.
6) Muhtemelen Batı Gök-Türk Hakanı Tong Yabgu’nun küçük kardeşi.
7) Kuzey Karadeniz’deki Türk Kavimleri, s. 32, İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 158.
İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 159.
9)K.K.T. Kav., s. 38, T. Türklük, s. 15.
10) İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 159.
11) K.K.T. Kav. S. 39, İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, S.159.
12) İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, S. 160, K.K.T. Kav., S.40.
13) İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, S. 160.
14) Tarihte Türklük, s.116.
15) Başkırt bölgesi.
16) K.K.T. Kav., S. 41, İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, S.,164, T.Türklük, S. 117.
17) Tarjan-Tarkan, Yenö-Inak, Kürtgyanmat(Yorulmaz)
18) İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, S.167.
19) R.Grousset, Bozkır İmp., S.182.
20) K.K.T. Kav., S.42.
21) R.Grousset, Boz. İmp. S.180.
22) K.K.T.Kav., S.35-36, İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, S.,162.
23) İstahri, El-Mesudi, İbni Havkal.
24) Müslümanlıkla biraz karışık.
25) İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.163, K.K.T.Kav., s.36.
26) İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.163, K.K.T.Kav., s.37.

KAYNAKLAR:
A- Bizans kaynakları: Theophannes, Patrik Nikephoros, Konstantinos
Porphygennetos, Hazarlar için önemli Bizans müellifleri.

B- İslam kaynakları: İbni Rustah, Kurtubalı El-Bakri, İranlı Gerdizi, İbni Faldan seyahatnamesi, İstahri, İbni Havkal ve Mesudi, Hazarlar için önemli İslam müellifleridir ayrıca Hudud’ül-Alem adlı eserde Hazarlar hakkında malumat verir.

BİBLİYOGRAFYA:
1- A.N. Kurat, IV. Ve XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz’in Kuzeyindeki Türk
Kavimleri, Ankara, 1971.
2- İ. KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü.
3- L.Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara, 1971.
4- B.Ögel, Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1962.
5- Arthur Koestler, 13. Kabile (Türkçe Terc. Belkıs Çorakçı) İstanbul, 1984.
6- S. Runciman, Ortaçağların başında Avrupa’da Türkler, Belleten VII, 1943.
7- M. Kmosko, Araplar ve Hazarlar T.M. III, 1935.
8- Ramazan Şeşen, İbni Fadlan seyahatnamesi, İstanbul, 1976.
9- B.Ögel, Sekeller’in Atları Hakkında, Belleten, s. 36, 1945.
10- Y.Kutluay, İslam ve Yahudi Mezhepleri, Ankara, 1965.
11- Şaban Kuzgun, Hazar Türkleri, 1984.

....//...




HİTLER AVRUPASI VE YAHUDİ SOYKIRIMI

Geleneksel teoriye göre Avrupa yahudilerinin yani Aşkenazi'lerin kökeni Fransa ve Almanya'nın doğusundan daha doğuya yani Polonya ve Doğu Avrupaya göçen gerçek, yani semitik yahudilerden oluşuyor. Avrupa yahudilerinin çoğunluğunu Doğu Avrupa yahudileri oluşturuyor, yani daha çok Polonya Yahudileri. Bu teoriye göre Batı Avrupa'daki veba salgını ve Haçlı Seferleri sırasında yani 2. milenyum başlarında (1100'ler civarı), Fransa ve Almanya'nın Batı bölgesi olan Ren bölgesindeki yahudiler katliama uğramıştı ve kaçanlar Doğuya göç etmişti.

Oysa Arthur Koestler'in bahsi geçen kitabında da belirtildiği gibi o sırada Almanya'nın batısında çok az sayıda yahudi yaşıyordu ve doğuya bir göç olmadı hiç! Yahudiler kendi bölgelerindeki güvenli bölgelere sığındılar.

Peki başta Polonya olmak üzere Doğu Avrupa Yahudilerini oluşturan ve II. Dünya savaşına kadar gelen ve Hitler tarafından kıyıma uğratıldığı söylenen Yahudiler nereden gelmişti ve kökenleri neydi?;

19. Yüzyıl ortalarından itibaren yapılan araştırmalar ve teorilere göre bu yahudiler gerçek yahudi yani semit değillerdi! Ari ırkın kökeni sayılan Kafkasyadan gelen 7. ve 10. yüzyıl arasında Karadenizin kuzeyinde Kiev(kuyuev) ile Hazar denizi arasında büyük ve çok güçlü bir imparatorluk kuran HAZAR TÜRK krallığınin soyundan geliyorlardı. yani bu yahudiler semit soyundan gelen gerçek yahudiler değil TURAN-TÜRK soyundan gelen Türkçe konuşan sonradan din olarak museviliği benimsemiş bir milletin soyundan geliyorlardı.

Bu teoriyi 19. yüzyıldakileri saymazsak ilk olarak 1940'lı yıllarda kendisi de bir Hazar Türk yahudisi olan ve daha sonra katolikliğe dönen Benjamin Freedman dile getirmişti. Daha sonra bu konu yine kendisi de bir Türk Hazar yahudisi olan eski komünist Macaristan doğumlu İngiliz vatandaşı Arthur Koestler tarafından yazılan ünlü 'Onüçüncü Kabile' kitabında dile getirildi ve büyük sansasyon yarattı. 

Diğer önemli bir kaynak da Kevin BROOK'un "Hazar Yahudileri" kitabı için tıklayın.


_____________

Günümüzde bu teori artık geniş bir kabul görmekte ve şu an Dünyada hararetli bir şekilde tartışılmaktadır;

Buna göre Türk soyundan gelen Hazarlar 700'lü yıllarda Kafkasyanın Kuzeyinde Karadenizin Batı kıyılarında çok güçlü bir imparatorluk kurdular. Hazarlar savaşçı ve fizik olarak çok güçlü, güzel insanlardı (çoğunlukla sarışın ve mavi gözlü).

O tarihlerde güneyde Müslüman Arapların devleti daha Batıda Hristiyan Bizans devleti vardı. Bu iki din ve devlet arasında sıkışan Hazarlar siyasi bir karar alarak Musevi dinini benimsiyorlardı (740 yılları) ( Bazı tarihçilere göre sadece kral ve çevresi museviliği seçti, ama genel görüşe göre kralla birlikte halkın çoğunluğu bu yeni dini benimsedi. Halkın arasında azınlık olarak Müslüman ve Hristiyanlar da vardı) daha sonra musevilik iyice revaç bularak Hazarları tam olarak kuşattı. Hazarlar savaşçı bir millet olmakla beraber aynı zamanda ticaretten çok iyi anlayan Asya ile Avrupa arasında ticaret köprüsü kuran bir kavimdi. Arapların Kafkasyanın Kuzeyine İslamı yaymasını Hazarlar durdurmuştu. bazı tarihçilere göre gerçek Semit Yahudiler Hazarlar ile temas kurarak onların Museviliği seçmesine neden olmuşlardı. böylece Yahudiler Dünya Yahudiliğini koruyacak çok güçlü bir orduya sahip olmuşlardı

2. Milenyumun başlarında 1000 yıllarında Hazar krallığı Ruslar tarafından yıkıldı. (Oysa Hazar Krallığı kurulduğunda daha Rusya diye bir devlet tarih sahnesinde yoktu!) bundan sonra bir süre daha bu bölgelerde Hazarlar yaşadıysa da büyük çoğunluğu Batıya doğru göçmeye başladı ve o zamanki Polonya-Litvanya topraklarına yerleştiler. Polonyalılar tarafından çok iyi karşılandılar. Hazarlar başta Polonya olmak üzere Ukrayna ve Orta Avrupa ülkeleri olan Macaristan (( bir Türk kavmi olan Magyarlar Hun kökenli olup (İngilizce Hungary, Macarcada bir çok Türkçe kelime olup en yaygın erkek ismi Attila'dır) Hazarlarla akrabaydı.)), Avusturya, Almanya, Romanya vb. gibi ülkelere göçerek yerleştiler. 

Daha sonra Ukraynalı Kozak kralının Hazar ülkesinde geride kalan Hazar köylerine hücum etmesi üzerine bu Hazarlar da Polonyaya göç edince, kıtlıktan, Polonyadaki Hazarlar kütleler halinde Macaristan ve Avusturyaya göç etmeye başladılar. bu göçler II. Dünya savaşına kadar sürdü.

Bu arada Polonyaya gelen diğer göçmenler Almanlardı ve kültür bakımından üstündüler. Hazarlar burada ticari kabiliyetlerini kullanarak ticaret yapıyorlardı. Dil olarakta Almancaya önem verdiler. Bu arada bazı gerçek yahudiler de Hazarların ticari kapasitesinden ve museviliği yaşama arzusundan etkilenerek Polonyaya geldiler. Bunlar kültür bakımından daha üstün Alman Yahudileriydi ve Hazarların dini bakımdan eğitimlerine yardımcı oldular. Zamanla hazarlar bir Almanca-İbranice-Slavca karışımı olan ve İbranice harflerle yazılan YİDDİSH dilini konuşmaya başladılar.

Evet kısaca Alman (Aşkenazi) yahudisi denilen ve bir yanılsama olarak Almanya ile bir alakası olmayan Avrupa yahudilerinin hikayesi böyle.

Dolayısıyla Dünyadaki gerçek Yahudiler Türkiye, Kuzey Afrika, Akdeniz kıyıları, İngiltere, Fransa ve Almanya'nın batısında yaşayan yahudilerdi ve bunlar azınlıktadır. Avrupa'nın Doğusunda ve Rusyada yaşayan yahudilerin % 95'i Türk Hazar kökenlidir ve semitik gerçek Yahudilerle uzaktan yakından bir kan bağı mevcut değildir.

Bundan dolayı Hitlerin toplama kamplarında toplanan ve kırılan Yahudiler  Türk Hazar Musevileridir...


Cengiz Özakıncı'nın 'Derin Yahudi Siyon-Türk Zelda




için tıklayın



Eski Yunanca'da Türkçe sesler olan "ç" ve "j" yoktur. "Ç" harfini yazabilmek için Yunan kaynakları "z" , "tz" ve "gg" seslerini kullanmış. 

Panialı Prisk Atilla'nın babasının adını (...yunan alfabesi ile yazılmış-SB) "Mundiuk" şeklinde yazmış. Türkçesi Muncuk ya da boncuktur.

İskit kelimesi ise Herodot'un kitabında (...yunan alfabesi ile yazılmış-SB) şeklinde yazılır ve "Skuzes" demektir. Heredot'un bu yazdığını ruslar "Skif" , İngilizler ise "Scyht" olarak okur. Biz de eski tarihi İngilizlerden aldığımız için "İskit" şeklinde okumuşuz.

Asur kaynaklarında ise bu kelime "Aşguzay/İşguzay" olarak geçiyor. Hatta İskitlerle Kimmerlerin kavgası Asur kaynaklarında "Aşguzaylarla Gimmirayların kendi kavgası" diye geçiyor.

Kelimelerin sonlarındaki - ay ekleri etnik (etnonim) benzerliği ortaya koyuyor. Terimin "Kuz" kökünü Asur kaynakları daha iyi koruyup saklamış. Bu "Aşguzay" kelimesi Yahudi kaynaklarına "AŞKENAZİ" olarak geçer. 

Bu durumda kelimenin kökü "Kuz/Guz" dur. Sonuç olarak İskit diye adlandırılan kavim Skuz/Guzlar yani OĞUZLAR'dır.

Böylece Türklerin kadim tarihten beri aynı isimle adlandırıldığı ortaya çıkıyor. Guz, Oğuz, Uz, Uts ve Gots bunlardan birkaçıdır.

V.V.Barthold Deşt-i kıpçak olarak adlandırılan bozkırın 10.yy'daki isminin Guz Bozkırı olduğunu yazar.

Skuzlar ya da Guzlar hem Hunluların hem de Peçeneklerin atalarıdır. Zaten Rusya Avrupa'daki İskit ve Hun mezarlarından çıkan kemikler üzerinde yapılan incelemeler onların baskın bir biçimde R1a ve R1b'li olduklarını söylüyor. Atilla'nın R1b'li olduğunu Macarlar söylüyor !

Osman Çataloluk
Türk'ün Genetik Tarihi - sayfa 119

Not: 
Türk haplotipi R'dir ve R'nin iki evladı olmuştur.R1a ve R1b

R1a bugün dünyada yarısı Slav yarısı Türk olan Slav kısmı Hind-Avrupa dilini konuşan ; Türk yarısı da Türkçe konuşan bölünmüşlüğün acısını hem kendisi yaşayıp hem de dünyaya tattıran koldur.

R1b kolu ise yine bugün dünyada Türkiye Türkleri de dahil olmak üzere yarısı Türk'üm deyip Türkçe konuşan , diğer yarısı da Hind-Avrupa Dilini konuşan bütün Avrupa milletlerini meydana getiren koldur. (O.Çataloluk)




___________ÇIK, ÇIKABİLİRSEN İŞİN İÇİNDEN !__________