Translate

Arslan Bulut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arslan Bulut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2013 Cuma

TÜRKİYE OLTAYA MI TAKILIYOR?






OLTADAKİ BALIK TÜRKİYE- M.EMİN DEĞER

Amerika iç ve dış siyasasını çokuluslu şirketlerin çıkarlarına göre düzenlendiği, emperyalizmin sömürü ilkelerinin de bu şirketlerce saptandığı, Rockefeller'in Başkan Eisenhower’a yazdığı 1956 tarihli bir mektup ve daha başka belgelerle değerlendirilmekte ve Rockefeller'in bu mektubunda Türkiye'nin OLTAYA YAKALANMIŞ BALIK olduğu, bu nedenle de yeme gereksinimi bulunmadığı açıklanmaktadır.

Türkiye'nin, 1947'lerden bu yana emperyalizmin tuzaklarında geçen yarı bağımlı yaşamı belgelerle anlatılmaktadır. Emperyalizmin tuzaklarından kurtulmanın yolu, Değer'e göre bu tuzaklara neden ve nasıl düşürüldüğümüz öğrenmeden bulunamaz.

Demek Orhan Veli'nin dediği gibi, rakı şişesinde değil de, bir de oltada balık olmak var, bu uçsuz bucaksız sömürü düzeninde. 

Oltaya yakalanmış balığın yeme gereksinimi yoktur! 

Öyle ya... 

Zokayı yutan balık yemi neylesin!..

M.EMİN DEĞER
OLTADAKİ BALIK TÜRKİYE


_____________________________




SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA - MUSTAFA YILDIRIM

"...ülkeleri dışardan kuşatan ve içerden ele geçirerek doğal kaynaklarına, iç pazarına, işgücüne el koymak isteyen büyük şirketler, büyük para piyasası çetelerinin güdümündeki devletler amaçlarına ulaşmak için demokrasi ve özgürlük cilasıyla örtülmüş maskelerini gerektiğinde bir kenara atarak kanlı işlere girişebilmektedirler...."


_______________________





TÜRKLÜĞÜN ŞİFRELERİ ARSLAN BULUT
Tek Dünya Devleti


Küreselleşme ile ilgili projeleri geliştiren, ABD yönetimindeki bütün önemli kişilerin üye olduğu, CFR, Bilderberg gibi kuruluşlardır. Peki bu kuruluşlar, aslında ne yapmak istiyor, gündemlerinde ne var? Bunu da Texe Mars, Dark Majesty kitabının giriş bölümünde açıklıyor:

"Üç temel hedefleri olduğunu söyleyebiliriz. Yeni bir Uluslararası Ekonomik Düzen, hemen bunu takip edecek Yeni Politik Düzen ve en nihayetinde de hepsinin en şeytanisi; Yeni Dünya Dini Düzeni.

Bu amaçlarına ulaşmak için uluslararası kuruluşları güçlendirmeye çalışıyorlar. Öncelikli hedefleri, parasal sistemleri tahrip ederek kendi istedikleri mali düzeni oluşturmaktır. Diğer bir hedefleriyse insanları dinden soğutmak, vatan millet sevgisi gibi değerleri yıpratmak.


_____________________________.


İLİŞKİLER





1- Güler Sabancı'ya Rockefeller ödülü :



2- Ermenistan’da Rockefeller Arşiv Merkezine ait fotoğraf sergisi açıldı:




3- SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMINI DESTEKLEYEN, VE ARKEOLOJİK VE TARİHİ ARAŞTIRMALARI DESTEKLEYEN, TÜRK TARİHİ BİLGİLERİNİ SAKLAYAN ROCKEFELLER:


4 - TALLARMENİANTALE'DEN ROCKEFELLER: 





5- "Tarih Vakfı" araştırmalar yapıyor, ama Türk'ün aleyhine...!!!! Rockefeller parasıyla


AZINLIK TAPULARI ARAŞTIRILIYOR!

Tarih Vakfı, Rockefeller Vakfı'ndan aldığı para ile "Yerel (Etnik) Tarih Grupları" oluşturdu.

Türk vatandaşlarından oluşan gruplar, pilot bölgelerde, öncelikle etnik grupları, Ermeni ve Rumlara ait eski mezarlıklar ve eski gayrımenkullerin bugünkü tapu durumunu araştırıyor!

TARİHLE İLGİSİ YOK!

Tarih Vakfı, proje kapsamında, İstanbul, Ankara, Konya, Mersin, Bursa, Gaziantep, Mardin, Çanakkale, Antakya, Trabzon, Ünye (tıklayın) gibi yerleşim merkezlerinde tarihle hiçbir ilgisi olmayan gençleri biraraya getirip sözde tarih araştırması yaptırıyor!


FARKLILIKLARI KAYDEDİN

Grupları biraraya getiren toplantıda şu ifade kullanılıyor: "Araştırmaların görsel malzemesini üretirken, mekanların ve insanların ele alınışında otantik olanı tespit etme anlayışı yerine, yerel dokunun ve insani dokunun karmaşık çeşitliliğini kaydetmek gerekir."

BASIN NASIL KULLANILIR?

Dr. Akşin Somel, araştırma yapılırken, devlet kaynaklarına ve ulusal basın-yayına itibar edilmemesini istiyor. Ancak, proje yöneticileri ulusal basında yerel tarih haberlerine yer ayrılmasını sağlayacak bir iletişim ağının örgütlenmesini de hedefliyor.

Tarih Vakfı, Rockefeller Vakfı'ndan aldığı para ile Yerel Tarih Grupları oluşturdu. Tamamen Türk vatandaşlarından oluşan gruplar, pilot bölgelerde, öncelikle etnik grupları, Ermeni ve Rumlara ait eski mezarlıklar ve eski gayrımenkullerin bugünkü tapu durumunu araştırıyor!

Yerel Tarih Grupları'nın ne yaptığı Tarih Vakfı'nın İnternet bültenlerinde açıkça sergileniyor. Tarih Vakfı'nın İnternet sitesinde "Yerel Tarih Grupları Bülteni" tanıtılırken, Yerel Tarih Grupları'nın, ana uğraş alanı tarih olmayan, toplumsal duyarlılıkla bir araya gelmiş kişilerden oluştuğu ve projenin Rockefeller Vakfı'nın desteği
ile başladığı ilan ediliyor!

Proje kapsamında, İstanbul, Ankara, Konya, Mersin, Bursa, Gaziantep, Mardin, Çanakkale, Antakya, Trabzon, Ünye gibi yerleşim merkezlerinde, tarihle hiçbir ilgisi olmayan kişileri biraraya getirip sözde tarih araştırması yaptıran Tarih Vakfı, bu kişilere hitap ederken, "Verili tarih bilgileriyle yetinmeyip, tarihle ilgilenmeyi sadece mesleği tarihçilik olanlara bırakmadan bir araya geldiniz. Bu beraberliğe Yerel Tarih Grupları öncülük ediyor. Biz bu oluşumun giderek büyüyüp gelişeceğine inanıyoruz" diyor.

Küreselleştirmenin şehir devletleri planında, ulusal bilinç yerine şehirlilik bilincinin ön plana alındığı öngörüsüyle bakıldığı zaman Tarih Vakfı'nın amacı çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. Vakıf, projenin amacını "Bu proje ile, yeteri kadar gelişmemiş olan bir coğrafyaya bağlı üyelik duygusunu, kent ve kentli olma bilincini
geliştirmek ve tarihe yakınlık duyan, kültür mirasına sahip çıkma güdüsüyle etkin olmak isteyen kişilerin bir araya gelmeleri, kendi yaşam çevrelerinde bu bilincin yaygınlaştırılmasına yönelik çalışmalar yapabilmeleri" olarak açıklıyor... Ancak, faaliyetler incelendiğinde amacın ne olduğu ortaya çıkıyor...

FARKLILIKLARIN TARİHİ!

Sitede Akşin Somel'in "Gaziantep Yerel Tarih Grubu" toplantısında yaptığı "Yanıbaşımızdaki Tarih" başlıklı konuşması veriliyor:

Akşin bu konuşmasına"Geleneksel Tarih Anlayışı"nı eleştirerek başlıyor:

"Türkiye'de tarih denildiğinde aklımıza genellikle ya tarihsel kahramanlıklar, cenkler, meydan muharebeleri veya önemli şahsiyetler, kahramanlar, komutanlar, hükümdarlar, devlet adamları gelmektedir.

(...)Büyük olaylardan ve kahramanlıklardan oluşan tarih, her ne kadar kulağımıza hoş ve çekici gelse bile az veya çok destanımsı veya masalımsı kalmaya mahkûmdur, zira gerçek hayattan, toplumsal yaşamdan soyutlanmıştır. (...) Bu çerçevede toplumsal tarih, sadece büyük tarihsel kişiliklerin değil, aynı zamanda
toplumda yaşayan farklı üretici ve kültürel zümrelerin tarihi de olmalıdır.

(...) Yerel tarih araştırmalarının yaratacağı yerel sesler ve yerel tarih yorumları, ulusal tarihin bir anlamda tek taraflı merkezi bakışına ve önyargısına potansiyel bir eleştiri ve yapıcı bir alternatif yaklaşım sunacaktır.

(...) Dolayısıyla analitik özellikli ve normatif olmayan, yani gönlümüzün arzuladığını, olması gerekeni ve isteneni değil, ama hoşumuza gitmeyecek olgularla karşılaşma pahasına dahi olsa olumlu olumsuz özellikleriyle bilfiil gerçekleşmiş olan vakaları inceleyen ve anlamaya çalışan yerel tarih araştırmalarına, deyim yerindeyse, muhtacız.

(...) Yerel tarih incelemelerine girişmek bir anlamda toplumsal tarih araştırmaları yapmak demektir. Toplumsal yaşamın her yönünü ve ayrıntısını kendine araştırma nesnesi yapabilen toplumsal tarih kaçınılmaz olarak yerel olmak zorundadır da. (...) Çocukluktan üniversite çağına kadar sadece hamasî tarih bilgisi ezberlemek
zorunda bırakılan kuşakların gözünde tarihin toplumsal bir anlamı yoktur.

(...)Tüm anlattıklarım çerçevesinde kısaca ifade etmek gerekirse yerel tarih denildiğinde yanıbaşımızdaki tarihi anlıyoruz. Bu kavram içinde, mahallemizdeki tarihî çeşmeyi, eski kitabeyi, köhne binaları, ulu camiyi, kapalı çarşıyı, ailemize ait dedelerimizden ve ninelerimizden kalma elbiseleri, çanak çömlekleri, sefer taslarını,
işlemeleri, eski fotoğrafları, oymalı dolapları vb. şeyleri aklımıza getirebiliriz. Aile büyüklerimizin geçmişte yaşananlara ilişkin hatıraları da yanıbaşımızdaki tarihin bir parçasıdır. Diğer taraftan, mahallemizin köklü bakkaliyesinin, pastanesinin, kırtasiye dükkânının, kısacası bunların her birinin kendine göre bir tarihsel
öyküsü vardır ki bunlar toplumsal tarihin birer parçasıdır. Ait olduğumuz kasabanın yerel gazetesi, güreş kulübü, belediye teşkilâtı, itfaiye örgütü, cami güzelleştirme derneği de bunlara dahil edilebilir. Öte yandan, geleneksel bir muhaceret ülkesi olan Türkiye'de kökenleri Balkanlara, Rusya'ya veya Kafkasya'ya
dayalı olan pek çok ailenin günümüz genç kuşak torunları, cedlerinin muhaceret öyküsünü, Anadolu'ya gelişleri sürecini, iskân edildikleri yerlere uyum sağlama problemlerini ve beraberlerinde Türkiye'ye getirdikleri kültürel zenginlikleri toplumsal ve yerel tarih araştırması konusu yapabilirler"

İSTİHBARAT RAPORU GİBİ

Kısacası, Yerel Tarih Grupları'ndan istenen bilgiler bir araya getirildiğinde Türkiye hakkında mükemmel bir istihbarat raporu ortaya çıkmış olacak! Üstelik, bir sürü istihbarat görevlisi ve daha fazla masraf yerine, tarihten anlamayan bir gönüllüler ordusu tarafından derlenmiş bir rapor...

MERSİN GRUBU

Mersin Yerel Tarih Grubu çalışmaları anlatılırken şu ifadeler kullanılıyor:

"Sözlü tarih, araştırılan şeyle ilgili daha fazla bilgiye ulaşılmasını sağlar ve bizi 'resmi tarihten daha fazla tarih' noktasına getirir. Bu anlamda adeta bir 'karşı tarih' görüntüsündedir.

İnsandan arındırılmış tarihin içini insanla doldurmak; resmi tarih yazılırken dışında bırakılanları tarihe katmak, aşağıdan tarih yazmak, en aşağıdakilerin tarihini yazmak çabasıdır."

Mersin Grubundan Resul Yiğit, grup toplantısında Mersin Halkevi'nin kuruluşundan bahsediyor ve şöyle diyor:

"Eski Rum Kilise'sinin salonu onarılarak müsamere ve konferans salonu haline getirildi."

Gündüz Artan'ın Mersin Şehir Mezarlığı ile ilgili konuşmasından:

"Ayrı dinlerden ölenlerin bir arada gömüldüğü ve ortasında bir de şehitlik bulunan Mersin Şehir Mezarlığı bizim için sevgi ve hoşgörü anıtıdır. Mersin'de 1930'lu yılların ortalarına kadar, çeşitli dinlere hatta mezheplere ait ayrı mezarlıklar vardı.

1935 yılında Belediye Başkanı Mithat Toroğlu'nun girişimiyle bugünkü Şehir Mezarlığı'nın yeri kamulaştırılmıştır. 400 dönüm arazi üzerinde gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra 1936 yılında Şehir Mezarlığı hizmete açılınca eski mezarlıkların kullanılması yasaklanmış; isteyenler eski mezarları buraya naklettirmişlerdir.

Başlangıçta ortadaki yolun doğu tarafı Müslümanlara, batı tarafı ise diğer din ve mezheplere ayrılmıştı. Kent nüfusunun hızla artması ancak gayri Müslimlerin de giderek azalması nedeniyle zamanla bu
ayrım kendiliğinden ortadan kalkmış, mezarlık, bütün dinlerin mensupları için karma bir mezarlık halini almıştır."

Uray Caddesi ile ilgili bir konuşmadan:

"Bu caddede Latin Kilisesi, Maroni Kilisesi, ticarethaneler ve daha çok gayri Müslimlerin evleri bulunuyordu. Hükümet Konağı'ndan sonra da caddede sağlı sollu sıralanmış ticarethaneler bulunuyordu. İstasyondan şimdiki Uluçarşı'nın olduğu yere kadar Fransızlar tarafından yapılmış olan dekovil hattı vardı. Bu hat 1931 yılında söküldü.

Uray Caddesi Mersin'in en eski yerleşim yerlerinden biridir. Caddenin kuzeyi Frenk Mahallesi'ydi. Caddenin deniz tarafında Alman İskelesi, Belediye İskelesi, Taş İskele ve gümrük iskeleleri bulunuyordu.

Caddenin eski ve önemli yapılarından biri de şimdiki Mersin Çarşısı'nın yerindeki Fransız Acentesi diye adlandırılan binaydı."

Mersin Latin - İtalyan Katolik Kilisesi Rahibi Hanri Leylek, toplantıda, Eski Katolik Mezarlığı'nı anlatıyor:

"1874 yılında Mersin'de bulunan rahipler büyük bir arsa satın alıp bunun büyük bir kısmını mezarlık olarak kullanmaya başladılar. Kapusiyen Caddesi, kilise ile o mezarlığı birbirine bağlayan caddeye verilen isimdi. 1899'da mezarlık bir duvarla çevrildi. Bu mezarlığa ölen katolikler, rahipler ve rahibeler gömülüyordu. Çevresinde rahipler tarafından tütün, sebze ve meyve ekimi yapılıyordu.

15 Haziran 1935 tarihinde yerel bir gazetede (Ahın) yayımlanan bir bildiri, mezarlığa belediyenin el koyduğunu ve bir ay içerisinde isteyenlerin ölülerini başka yere taşıyabileceklerini duyurmaktaydı.
Bunun nedeni ise yeni kanuna göre belediye mezarlığının herkes tarafından kullanılması gerektiğiydi ve bunun sonucu olarak da azınlıklara ait tüm mezarlıklara el konuluyordu. Karardan ve uygulamadan haberi olan bazı aileler ölülerini yeni kurulan mezarlığa taşımış olsalar bile sahibi bulunmayan birçok kişinin, rahiplerin ve rahibelerin mezarları taşınamamış ve yok olmuştur.

Eski mezarlık alanının bir bölümü 1947'de Devlet Demiryolları tarafından istimlak edildi. Geriye kalanın bir kısmı belediye tarafından 1954 yılında arsa olarak açık artırmayla bir kısmı da o zamanki rahipler tarafından değişik şahıslara satıldı.

1956 yılında Perşembe Okulu için bu alanın bir kısmı daha istimlak edildi ve bu istimlakler 1967 yılına kadar devam etti."

MARDİN YEREL TARİH GRUBU

Mardin Yerel Tarih Grubu'na görev verilirken "İlimize son zamanlarda artmaya başlayan ilginin tarihi ve dini turizm açısından değerlendirilmesi amacıyla kendi çalışma grubumuzun içinden gönüllü bir rehber grubu oluşturup, gelecek ziyaretçilere bu mekânlarda yardımcı olmayı" ifadeleri kullanılıyor.

Mardin gezisi hakkında bilgi veriliyor: "Konuklarımız gezilerinin son gününde Deyr'üz-zafaran Manastırı'nda sabah ayinini izlediler. Geziye katılanların, Midyat'ın sit alanı olması ve Hasankeyf'in sular altında kalmasının önlenmesi için kaleme aldıkları ortak dilekçeyi Tarih Vakfı, Başbakanlığa sunarak bu konuda bir imza kampanyası başlattı."

Mardin Müzesi hakkında bilgi veriliyor:

"Bugün müze olan binamız ise 1895 yılında Antakya Patriği Ignatios Benham tarafından Meryemana Kilisesi'ne bağlı Patrikhane Merkezi olarak yaptırılmış, zaman içinde çeşitli amaçlarla kullanılmış ve 1988 yılında Kültür Bakanlığı tarafından satın alınarak restore ettirilmiştir."

BURSA GRUBU

Sitede, Bursa'daki faaliyetlerden bahsedilirken şöyle deniliyor:

"Tarih Vakfı, Bursa Araştırmaları Vakfı ile birlikte ortak bir proje geliştiriyor. Kent tarihi, anıt eserler, aile-sokak-köy tarihi, göçler, sözlü tarih, folklor ve etnografya vb. konularında yapılacak konferanslar, film, fotoğraf, dia gösterisi gibi görsel malzeme ile desteklenecek ve kent gezileriyle tamamlanacaktır."

GAZİANTEP GRUBU

Gaziantep Yerel Tarih Grubu sayfasında "Gaziantep Evleri" anlatılırken " Eski Antep evlerinin yer aldığı mahalleler, aynı zamanda azınlık kültürünü de içerdiğinden uzun yıllar yaşanan barışın ve birlikteliğin de tanığıdırlar" ifadesi kullanılıyor ve şöyle deniliyor:

"Son aylarda bütün dünyanın dikkatini üstüne çeken Zeugma'nın, insanlığın binlerce yıllık ortak mirasıyla birlikte sular altında kalması, bir daha asla sahip olamayacağımız değerlerin kaybı, bir toplumda tarih bilincinin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha kanıtladı."

ÇANAKKALE GRUBU

Çanakkale grubunun dosyasında faaliyetler özetleniyor:

"Tapu Araştırmaları Grubu: Üniversiteden bir grup arkadaş yapıların tapu kayıtlarına ulaşmaya çalıştı. Yapılan araştırmalar sonucunda bu dört yapının tapu kayıtlarına ait bilgilerin 1960'lı yıllara ait olduğu tespit edildi. Bu kayıtların 1960 yılında bölgede başlatılan kadastro çalışmaları sırasında çevre sakinlerinin bilgilerine dayanılarak düzenlendiği tapu tutanaklarından da gözlendi.

Fotoğraf Grubu: Tüm çalışmaların fotoğraflanması işlevini üstlenen bu grubumuz ilk olarak yapıların bugünkü durumlarını fotoğraflayarak belgeledi. Zaman zaman toplantılardan fotoğraflar çekildi. Elde edilen fotoğrafları sergi aşamasına getirmek, ayrıca teknik donanım sağlanabilirse kısa metrajlı bir video film gerçekleştirmek bu grubun planları arasında yer almakta."

"Çanakkale'ye Hizmet Edenler Onurlandırılıyor" programından bir cümle:

"... evet, geleceğimiz gençler, ama bir de geçmişimiz var. Kayıkçı Muharrem, dondurmacı Avram, fıstıkçı Bohor vardı. Şimdiki hoparlör görevini ise tellal Hasan Efendi görürdü. Onları unutmamız mümkün mü? Geçmişimize sahip çıkmalıyız..."

Gençlerin Gözüyle Yerel Tarih programından gençleri ajite edici bir konuşma:

"Okullarda verilen tarih eğitimi gençlerde tarih bilincini oluşturmada yeterli değil. Biz büyükler tarihi hep gençlerin şekillendirdiğini ve geleceği de onların yaratacağını biliyoruz. Bizlerden bir sır gibi saklandığını düşündüğümüz yakın tarihimize ulaşma şansını böylece yakalamış olduk."

"ROCKEFELLER DESTEĞİNİ ARTIRDI!"

Tarih Vakfı'nın bir açıklaması: "Rockefeller Vakfı yürütmekte olduğumuz projeye desteğini uzattı. Önümüzdeki dönemde projeye dair en önemli hedeflerden biri, yerel ve ulusal basınla ilişkilerin
geliştirilmesi, basında yerel tarih haberlerine yer ayrılmasını sağlayacak bir iletişim ağının örgütlenmesi. Gelecek aylarda bu birincil hedef doğrultusunda, İnternet ortamının daha etkin kullanımına ve yerel tarih gruplarının kendi bültenlerini çıkartabilecek yapıyı oluşturmasına hız vermeyi planlıyoruz."

"Kazanılan Deneyimin Işığında Yerel Tarih Grupları Projesi" başlıklı bildirimde ise şu bilgiler veriliyor: "Tarih Vakfı'nın yerel tarih alanıyla ilgisi önce Kent Tarihleri Bibliyografyası, ardından Kent Tarihleri Nasıl Yazılmalı konulu bir sempozyum hazırlamakla başladı ve bu çalışmaların sonuçları 1994 yılında basıldı. 1999 yılında Rockefeller Vakfı desteği sağlandı.

BEYİN, ORHAN SİLİER

Projenin beyin takımından Orhan Silier adlı yönetici, "Ayrımların Yerel Tarih Çalışmalarına Etkisi" ni anlatıyor:

"Yerel tarih grupları oluşumunun ve çalışmalarının başarısındaki ikinci değişken, o kentteki insanların kendi tarihleriyle ilişkilerinde ortaya çıkan sorunların çözümü için uzlaşma kapasiteleri... Türkiye'nin son derece karmaşık bir etnik, dinsel, kültürel yapısı var. Son yüz elli yıllık demokratikleşme ve uluslaşma sürecinde bu
bileşimin gerginlikleri devam ediyor. Dolayısıyla yerel tarih çalışmalarının bir diğer unsuru, böylesi bir tarihten gelen grupların birbirleriyle ilişkilerindeki esneklik, kapsayıcılık ve 'oyunun ortak aktörleri olarak bu oyunu en iyi biçimde oynamaya hazırlık dereceleri' oluşturuyor.

Anadolu'nun birçok kentinde yerel tarih çalışması aynı zamanda sivil toplum örgütlenmesi olarak etnik, dinsel kültürel farklılıklardan etkileniyor. Bazen ilk bakışta kişisel olarak görünen ayrılıklar ve tutumlar, ne kadar kapsayıcı, ne kadar karşılıklı anlayışı geliştirici ise o derece etkin bir yurttaş inisiyatifi, girişimciliği ortaya
çıkabiliyor."

TOPLANTIDA İSTENENLER

Yerel Tarih Grupları Değerlendirme Toplantısı'nda İtalya'nın Toscana Bölgesinde yapılan çalışmalar hakkında bilgi verilirken, o bölgenin etnik yapısından hiç söz edilmiyor... Herhalde İtalyanlar kendileriyle ilgili etnik araştırmaya izin vermiyor...

Toplantıda, "Araştırmaların görsel malzemesini üretirken, mekanların ve insanların ele alınışında dışarıdan bir bakışla otantik olanı tespit etme anlayışı yerine, yerel dokunun ve insani dokunun karmaşık çeşitliliğini de kaydetmenin önemi" üzerinde duruluyor.

Kısacası, demek isteniyor ki, bulunduğunuz bölgede yaşayan Türk otantik kültürünün bizim açımızdan bir değeri yoktur. Önemli olan farklı kültürel özelliklerdir, Sizin araştırmanız gereken de onlardır...

KILAVUZ KİM?

Bilkent Üniversitesi'nden Dr. Selçuk Akşin Somel, yerel tarih araştırmaları için, gönüllülere kılavuz veriyor:

Buna göre, "Proje konusu, Aile tarihi, İkamet edilen binanın tarihi, Şehirdeki mekânsal ortamların, yani tarihi yapıların (cami/kilise/havra), caddelerin, kamusal kurumların (muhtarlık, okul) veya ekonomik birimlerin (işletme, dükkân, pastane, kahvehane, hamam, basımevi, yerel gazete vs.) incelenmesi, Şehirdeki derneklerin (güreş kulübü, Rizeliler Yardımlaşma Derneği vb.) tarihi, Şehirdeki insan topluluklarının (köyden şehre
göçenler, eski yerliler, farklı kültürel gruplar vs.) araştırılması, Yerel gelenek ve göreneklerin incelenmesi" olabilir... Ancak, "Diğer taraftan her bir proje konusunun ele alınabileceği farklı düzlemler (fiziksel özelliklerin incelenmesi, toplumsal ilişkilerin niteliği, ekonomik özellikler, kültür, din gibi) mevcuttur."

YERELLİK-MERKEZLİK TARTIŞMASI

Dr. Akşin Somel, araştırma yapılırken, devlet kaynaklarına ve ulusal basın-yayına itibar edilmemesini istiyor:

"Yerel tarih araştırıcısı veya araştırıcı grubu tarafından seçilecek proje veya projelere ilişkin birinci elden orijinal kaynakların ulaşılabilirliği önemlidir. Bu çerçevede, yerelliği mümkün olduğu kadar yansıtan kaynaklara ağırlık verilmesi ve yerellikten uzaklaşan orijinal kaynaklardan ise imkân ölçüsünde uzak durulması
gerekmektedir. Zira orijinal kaynak dediğimiz şey, tarafsız bir aracı değildir. Daha önce de belirtildiği üzere devlete ait belgelerin kullanılması durumunda ağırlıklı olarak devletin yerele dair görüş açısı öğrenilir, ama yerelin kendi sesi duyulamaz. Bunun gibi, yerelliği yansıtmayan ve daha ziyade merkezi yansıtan
kaynaklardan elden geldiği kadar uzak durmak temel bir zorunluluktur. Merkezin bakışını yansıtan kaynaklar dediğimizde sadece devlet arşivindeki belgeleri değil, ulusal basını temsil eden gazeteleri, merkezi temsil eden kişilerin anılarını da eklemek gerekir."



Tarih Vakfı, ABD ve AB'nin istihbarat örgütlerine bağlı sivil(!) toplum örgütlerince fonlanan bir vakıftır. Bu ve diğer paravan vakıfların detaylı bağlantıları ve para ilişkileri için Mustafa Yıldırım'ın yazdığı "Sivil Örümceğin Ağında" isimli kitaba başvurabilirsiniz. (makale için tıklayın)




6- ZİYONİST VE ERMENİ İLİŞKİSİ:



7- DÜNYA ANITLAR FONU 2013

Dünya Anıtlar Fonu (World Monuments Fund) tehlike altında bulunan kültürel yapılar listesine bu yıl Türkiye’den sadece Kars’taki Mren Kilisesi’ni aldı.

1996 yılından beri, her iki senede bir tehlike altında bulunan kültürel değerlere dikkat çekmek amacıyla hazırlanan gözlem listesinde önceki yıl Türkiye'den Haydarpaşa Tren Garı, Büyükada Rum Yetimhanesi ve Gürcü Oshki Manastırı yer alırken 2013 listesinde sadece Kars’ın Digor bölgesinde bulunan 7’inci yüzyıla ait Mren Ermeni kilisesine yer verildi.

Dünya Anıtlar Fonu tarafından New York’ta yapılan basın toplantısında açıklanan listeye giren Mren Kilisesi’nin, Bizans ve Pers savaşları sırasında inşa edildiği ve yüzyıllardır atıl durumda olduğu kaydedildi.

Türkiye-Ermenistan sınırındaki askeri bölge içinde yer aldığı için sadece hükümetten alınan özel izinle ulaşılabilen Mren Kilisesi’nin Güney cephesinin çöktüğü, zorunlu olan sağlamlaştırma veya iyileştirme önlemleri alınmadığı takdirde tamamen göçme tehlikesi bulunduğuna dikkat çekildi.


8- Yukarıdaki World Monuments Fund ile Rockefeller : David Rockefeller Jr. Honored by World Monuments Fund..



___________________



ROCKEFELLER VE TÜRKİYE VE TÜRKLER .....

ŞARLATAN MISIN NESİN?
ADAMIN ASABINI BOZMAYIN!

JEST YAPMAK NİRE, OLTAYA ALIP, SİVİL ÖRÜMCEĞE SARMALAMAK NİRE....

SON ZAMANLARDA İSİMLERİN DEĞİŞTİRİLMESİ, ÖZERKLİK VERİLMESİ, ANADİLDE EĞİTİMİN İSTENİLMESİ, GAYRI MÜSLÜMLERİN MALLARININ "İADE" EDİLMESİ, ANDIMIZIN KALDIRILMASI, TÜRKLÜĞÜN TUKAKA OLMASI...

BUNLARIN HEPSİ TEK BİR ŞEYİ GÖSTERİYOR:
BİZİ ASİMİLE ETMEK VE BURADAN ATMAK İSTİYORLAR.
SEN ONLARIN UMURLARINDA BİLE DEĞİLSİN
HA ŞERİATÇI OL HA ANTİDEMOKRAT.
YETER Kİ S.KTİR GİT.


HALA ANLAMAYAN VARSA YUH YANİ !!!!



______________________________________.



8 Ekim 2013 Salı

ABD'NİN ŞİFRESİ: KÜRESELLEŞME






"Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!"
(Ankebut Suresi, 41. ayet)


Küreselleşme işte bu ayette belirtildiği gibi ideolojisini CFR'nin geliştirdiği, örgütlenmesini CIA ve ABD hazinesinin, her ülkede işbirlikçiler oluşturarak kurduğu, bütün dünyanın ekonomik kaynaklarının ele geçirilmesi hedefine hizmet eden, bunu gerçekleştirmek için de Evangelizm ideolojisini kullanan veya aynı ideolojinin mensubu olan Yeni Muhafazakârlar tarafından sürekli katkılarla yenilenen bir örümcek ağıdır. 

Projenin hedefine ulaşması, bütün insanlığın bu gidişatı seyretmesine bağlıdır. Ancak, projenin örgütlenme şeması bir örümcek ağı kadar zayıf ve açıkta olduğu için, her an çözülmesi, parçalanması veya dağıtılması mümkündür. Tabii bunun için de bütün insanlığı esas alan yeni bir proje geliştirmek gerekir.

29-30 Mayıs 2003 günlerinde İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı SAREM'in düzenlediği "Küreselleşme" konulu konferansta, Ermenilerin soykırım iddialarını bilimsel çalışmaları ile çürütmesi ile Türk kamuoyunun yakından tanıdığı Prof. Dr. Justin McCarthy, küreselleşmenin önünde direnmenin, 100 kilometre hızla gelen bir kamyonun önüne çıkmak gibi olduğunu söyledi!

McCarthy, "Kamyonun önünde durursanız ezilirsiniz. Sonra belki orada bir daha kaza olmasın diye yola bir ikaz tabelası koyarlar" dedi ve dünyanın önünde üç seçenek bulunduğunu öne sürdü. 

McCarthy, "Bütün dünyanın aynı politikalarda uzlaşması ideal seçenektir. Ancak sermaye hareketlerinin düzenlenmesi bu şekilde mümkün olmaz, dolayısıyla en güçlü alternatif Amerikan imparatorluğudur. Bu düzen, bölünmüş güçlerden daha faydalı olacaktır. Bunun da alternatifi iki ya da üçlü güç bloğudur" diye sözlerini bitirdi!

Salonda buz gibi bir hava estiren ise oturum başkanı Gündüz Aktan'ın sözleri oldu. 

Aktan, küreselleşmenin ulusal egemenlikleri ortadan kaldırdığını, milli kimlikleri çözdüğünü, devleti yıprattığını anlattıktan sonra, Justin Mc Carthy'nin "Amerikan imparatorluğu en önemli alternatiftir" şeklindeki görüşlerine katıldığını ve "Pax Americana'yı Pax Civititas haline getirmek gerektiği"ni söyledi.

Tartışma bölümünde söz alan dinleyicilerden Prof. Dr. Tolga Yarman, Gündüz Aktan'ı kastederek, siyasi tercihlerle bilimsel yaklaşımların karıştırılmaması gerektiğini bunun erdemli bir davranış olmadığını belirtti.

Yarman;

"ABD "de dostları olmak demek, Amerikancı olmak demek değildir. Hiçbir ulusa bu kadar bağlı olmamak gerekiyor. Biz kimseye biat etmeyiz. Bizim karakterimiz bağımsızlıktır Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, dünyada da hakimiyet kayıtsız şartsız bütün dünya uluslarınındır. Gerçek küreselleşme budur" diye konuştu.

Prof. Dr. Anıl Çeçen; 

"ABD ordusunun dünyaya yayılması mümkün değildir, AB ordusu geliyor, Asya ordusu geliyor. ABD işgal politikasına devam ederse bir 3. dünya savaşı kaçınılmaz olur. Dünya Ticaret Örgütü yanlış bir örgütlenmedir. Uydulaşmayı, sömürgeleşmeyi getirmiştir. Alternatif bir küreselleşme modeli vardır. Avrupa merkezli bir küreselleşme bile olabilir. Biz katılımcı bir küreselleşme modeli öneriyoruz. Dünya güvenliği bütünüyle BM'ye verilsin ve BM Ordusu kurulsun. Bütün ülkeler bu orduya eşit oranda katılsın" önerisinde bulundu.

Doç. Dr. Güner Tuncer ise "Küreselleşmenin, ulus devleti, dolayısıyla Atatürk ilkelerini ortadan kaldırmaya çalıştığını biliyoruz. Burada sorun şudur: Türkiye'yi yönetenler bu ilkelere sahip çıkacak mıdır, çıkmayacak mıdır? Yönetim sahip çıkmayacaksa, iş Türk aydınlarına ve Türk halkına düşüyor..." dedi.


Örümcek Ağı

Bu sırada ben de söz alarak, küreselleşmeden söz edilirken IMF ve Dünya Bankası kararlarına vurgu yapılmakla birlikte bu iki kuruluşun üzerindeki karar mekanizmalarından, sivil toplum örgütü gibi gösterilen kuruluşların istihbarat örgütlerinin güdümünde olmasından kimsenin söz etmediğini hatırlattım. 

Bütün dünyanın tartıştığı küreselleşmenin İnternet gibi teknolojik örnekler verilerek kendiliğinden gelişen bir süreç olduğunun propaganda edildiğini ve kimsenin bu kavramın sahipliğini üstlenmediğini, kimsenin bu projenin sahibinin kim olduğunu söylemediğini, sahibinin de kendi adıyla ortaya çıkmaya cesaret edemediğini anlattım ve "Küreselleşme gayrımeşru bir çocuk gibi ortada kalmıştır" dedim... Ve ekledim:

"Küreselleşme bir süreç değil, öncelikle bir projedir. 100 kilometre hızla gelen bir kamyon değil, bir örümcek ağıdır. Dünyadaki en zayıf örgütlenme şeması örümcek ağıdır, bir ucundan çekerseniz çözülür gider... Ulus devletler, milli kimlikler yaşayacak ve insanlık onuru, köleleştirme demek olan bu örümcek ağını çözecektir!"

Oturum Başkanı Gündüz Aktan, benim konuşmamdan sonra küreselleşmenin bir proje değil, bir süreç olduğu iddiasını tekrarladı!

Prof. Dr. Justin McCarthy de bana cevaben kamyon örneğini yeniden anlatarak küreselleşmekten kaçmanın mümkün olmadığını tekrarladı!

Benim sözlerim, Mustafa Yıldırım'ın o sırada henüz basılmamış olan, fakat "Yabancının parasıyla kurulan örümcek ağında demokrasi oyunu" başlığı altında geniş bir özetini bana gönderdiği ve "Sivil Örümceğin Ağında" adıyla yayınlanan kitabındaki tespitlerle, Ankebut Suresi'ndeki 41'inci ayeti birlikte düşünmemden kaynaklanıyordu. 

Ankebut Suresi, 41. ayet şöyledir: 

"Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!"


Mustafa Yıldırım ise şu bilgileri veriyordu: 

"Öyle bir sistem geliştirilmeliydi ki, devlet merkezlerinin egemenlik araçları ellerinden alınıp, halk kitlelerinin merkeze olan güven ve bağlılıkları zayıflatılmalıydı. Ulusal yönetimler, kısa devre edilerek, dünya egemenlerinin NGO-Vakıf-Enstitü gibi örgütleri aracılığıyla, kitlelerle doğrudan ilişkiye geçmek, daha ekonomik ve daha kalıcı bir yöntemdir. Bu egemenler adına bir tür uzaktan yönetimdir. İlgili ülkenin örgütleri ve kurumları, bu ilişkileri yerinden ve yerel yönetime destek olarak kabullenip, demokrasi oyununa katılabilirlerdi.

İşin ABD iç siyasetinde önemli bir boyutu da, harcanacak paranın yasal, en azından kitabına uygun, olmasıydı. Örtülü ilişkilerle dolap çevirmek, soğuk savaş döneminde, 'komünizm tehdidi' gösterilerek, uluslararası yasallık içinde kabul edilebilirdi. Ne ki, Doğu Blokunun giderek çözüleceği öngörüsü gerçekleştikçe, anti-komünizm dürtüsü giderek zayıflayacak ve yasallık da buna koşut olarak sorgulanacaktı. 

Oysa ulus devletler, dünya egemenliğinin önündeki en büyük engeldi. Ulusal egemenliklerinden ödün vermeye yanaşmayan devletlerin sınırlarının eleğe döndürülmesi işi, örtülü, kirli işlerle becerilemezdi. Öte yandan, bu tür işler, ilgili ülkelerin insanlarının onayı alınmadan gerçekleştirilemezdi.

İşte bu nedenlerle, 'hür dünya' işlerinden, 'insan hakları' ve 'din hürriyeti' bekçiliğine evrilen operasyonun temelini Amerikan tipi demokrasinin ihracı oluşturmalıydı.

İşte bu 'demokrasi ihracı" 1980'lerin başından bu yana 92 ülkede uygulanan ve adi 'project democracy' olarak Reagan tarafından konulan yeni mandacılığın ördüğü WEB'de yani 'örümcek ağı'na Türkiye'yi de almıştır."


Yıldırım daha sonra, emekli CIA ajanı Ralph McGehee'nin "Avrupa'da yerleşik ve çoğu Birleşik Devletler tarafından parayla beslenen hükümet dışı örgütler (NGO'lar) de doğrudan ya da dolaylı olarak, bu operasyonlarda yer alıyor" sözlerini hatırlatıyor ve "Washington-Londra-Berlin-Paris -Amsterdam-Brüksel -Kopenhag merkezli, 'güdümlü sivil demokrasi' rejimlerinin yerli yerine oturtulması döneminin başladığını, örneğin Peru'da seçimle gelmiş devlet başkanının Soros'un da milyon dolar katkısıyla başlatılan iç karışıklıkların ardından geliştirilen ince bir komployla görevden uzaklaştırıldığını, Venezuela'da benzer bir operasyon uygulanmak istendiğini" anlatıyor..

Nitekim Yıldırım'ın bahsettiği Soros operasyonları gittikçe yayılarak, Yugoslavya'nın parçalanmasına, Gürcistan ve Ukrayna'da halk ayaklanması ile yönetimlerin değiştirilmesine kadar devam etti. 

Bir anlamda, Türkiye'nin etrafı 
Soros devletleri ile kuşatılmaya başlandı!


Yıldırım devam ediyor:

"1982 sonlarında ABD Kongresi'nin onayıyla NED (National Endowment for Democracy), yani Ulusal Demokrasi Fonu kuruldu. NED aslında, parasal kaynağın kasasıdır. Ana para kaynağı, doğrudan ABD hazinesi, yani devlet. Ayrıca vakıflar, 'konsey' adı altında örgütlenmiş CFR gibi seçkinler klüpleri, AID ve hatta Amerikan sendikaları, şirketler, kişilerdir. Batı Avrupalı siyasi vakıflar da sonradan ortak bütçeye katıldılar. 

Amaç gizlenemeyecek denli açıktı. Doğu Avrupa'yı, Afrika'yı, Asya'yı, Ortadoğu'yu, Okyanus devletlerini birlikte yeniden kolonileştirmek; doğal kaynakları çok uluslu şirketler aracılığıyla yağmalamak.

Avrupa'nın doğusundan Asya'nn Okyanus kıyılarına, Hindiçin'den Afrika'nın Atlas okyanusu kıyılarına, Orta Amerika'dan Antarktika'ya uzanan anakaralarda, bağlı bürolarla, vakıf-NGO-parti bağlarıyla, devlet yöneticileri ve ticaret-sanayi odaları ilişkileriyle, yayın dünyası dostluklarıyla yürütülen bu operasyonun adı 1982'de Başkan Ronald Reagan tarafından 'Democracy Project' ya da 'Project Democracy' olarak konuldu.

Yabancı devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurması, kurulu örgütleri yönlendirmesi, bu örgütlerden raporlar alması, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir.

O da, ülkede varolan devlete paralel, merkezi dışarda bir yönetim oluşturmak.

Paralel yönetimin oluşturulma süreci, ülkeden ülkeye uygulamada küçük değişiklikler gösterse de, ana program değişmiyor. İçine sızılan devlet bürokrasinin de yardımıyla, yaygın bir 'medyatik' ve 'entelektüel' yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların 'manu-facturing public perception' dedikleri 'kamu-oyunun algılama dizgesini üretme' sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. 

'Algılama dizgesi üretimi' sonucunda, o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, uygulamaya geçiyorlar."

Yıldırım daha sonra, "Beyin temizleme, beyne yeni algılama düzeneği yerleştirme, örgütleme, kimlik oluşturma ve eyleme geçirme süreci 18 adımda gerçekleştiriliyor" diyerek bu adımları bir bir açıklıyor.


İşte bu örümcek ağının gücü, 
ağın parçalanması ile 
sona erecek kadar zayıftır. 


Çünkü ağda görev yapan örümcekler ve aralarındaki zayıf bağlantılar bellidir. Bu örümcekler tasfiye edildiği anda, ağın işlevi de sona erer! 

Nitekim Özbekistan devleti, ülkedeki örümcek ağını dağıtmış, Soros'un adamlarını sınr dışı etmiştir! 

Şayet, bu ağ parçalama işi, birkaç ulus devlet tarafından aynı anda yapılırsa, ortada ne küreselleşme projesi kalır, ne de örümcek ağı!


Küreselleşmenin İdeolojik Röntgeni

Küreselleşmenin teşkilatı hakkında bu şekilde bir fikir edindikten sonra, ideolojisi üzerinde de biraz duralım:

Küreselleşmenin ne anlama geldiği konusunda veri olabilecek nitelikte, elimde iki önemli belge var. 

Bunlardan birincisi 2001 yılında medyada propagandası yapılan İtalyanlar'ın "Veneto'dan Batı Karadeniz Bölgesi'ne" sloganlı bisiklet gezisi sırasında kullanılan ve gezinin amacını ortaya koyan bir belge, ikincisi ise küreselleşme projesinin "yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak" anlamına geldiği yolunda CFR kaynaklı başka bir belgedir. 


İkincisinin özelliği, belgenin doğrudan Tayyip Erdoğan'a gönderilmiş olmasıdır. 


Birinci belge dağıtılırken, Anadolu'nun şehir devletleri haritası da basın bildirisiyle birlikte verilmişti. Küreselleşmenin şehir devletlerine dönüş olduğu ise Erdoğan'a gönderilen CFR belgesinde belirtiliyordu!

Bu iki belgeyi defalarca gündeme getirmiş olmama rağmen, bugüne kadar üzerinde ne bir yorum yapan oldu, ne de cevap veren!

Bir lobi şirketi vasıtasıyla AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'a New York'tan iletilen memorandumda "Mr. Erdoğan, sizin küreselleşme ile demokrasi ilişkilerini bağdaştırma yönündeki adımlarınız, Türkiye'ye kriz sırasında destek olan uluslar arası güçler tarafından da kabul görecektir. Ankara, küreselleşmenin gerekliliğini anlamak ve dünyada geçerli olan kurallara uyum sağlamak zorundadır. Ankara şunu da anlamalıdır ki, uygun gördüğü kuralları uygulayıp, kendi çıkarlarına uymayanları reddetmesi mümkün değildir...


Küreselleşmenin bir adı da şehirleşmedir. 


Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir. Bu memoranduma göstereceğiniz ilgiden dolayı takdirlerimizi sunarız..." deniliyordu...


Amaç, Ulusal Devletlerin İç Federasyonu

Aynı ifadelere bahsettiğimiz bisiklet gezisi sırasında, daha doğrusu, İtalyanlar'ın "Paflagonia projesi"nde de rastlandı...

Paflagonia projesi, tıpkı daha önce gündeme getirilen Kapadokya projesi, İyonya projesi, Ağrı dağı projesi gibi, Türkiye'nin kendi içinde şehir devletlerine bölüneceği öngörüsü ile hazırlanmıştı. 

Bu öngörü, bizim tahminimiz değil. Proje sahiplerinin hazırlayıp dağıttığı broşürlerde açıkça ifade ediliyor... 

Paflagonia projesinde aynen şöyle deniliyor: 

"Amacı ulusal devletlerin iç federasyonu (devletler federasyonu) şeklini gerçekleştirmek olan, politik şekilli, Avrupa karakterli bir fenomen geliştiriliyor. Bu amaçta istikamet, her zaman toplumlar ve politika; devletler ve devlet yöneticileri; güçler ve ülkeler arasındaki bir yakınlaşmayı gerçekleştirmeye yöneliktir. Globalizeleşme ve kimliği arama çalışmaları aynı paralelde seyreden iki muhakemeyi birleştiriyor... Orijinin bulunması, kişinin bölgeler ve devletler üstü bir kimlik kazanması olarak yorumlanıyor ve temelinde kişinin birçok ülkenin yurttaşıymış gibi düşünülmesi fikrine ulaşılıyor. 

Sonuçta, en ideal biçimine çoklu kimlik (çok kimlilik) araştırması olarak dönüşüyor, yani tüm insanların tek, aynı büyük genetik kökten geldiği orijinde, bir çeşit uluana ve ulubaba isminde birleşiyor; Adem ve Havva; ya da Homo sapiens, ya da Austrolopitecus..."


Proje, etnik araştırmalarla, özellikle Türk insanının ulusal bilincini, yani Türk Milleti'ne mensup olma bilincini yok etmeyi amaçlıyor...


Paflagonia projesi, Rotary International antetli bir dosyayla tanıtıldı. 

Dosyanın kapağında "Paflagonia Projesi, Veneto Bölgesi'nden Batı Karadeniz Bölgesi'ne, Ağustos 2001" başlıkları var. 

Yine kapakta projenin iki organizatörü Suadiye Rotary Kulübü ile İtalyan Cıttadella Rotary Kulübü'nün amblemleri yer alıyor. 

Projenin ana sponsorluğunu İtalyan bisiklet aksesuarları firması Elite ve Luna zeytinyağı firmasının; ulaşım sponsorluğunu da Otokoç ve Alitalia'nın üstlendiği bildiriliyor.

Dosyanın diğer sayfalarında Paflagonia bölgesinden Homeros'un İlyada adlı eserinde bahsedildiği, bu bölgede yaşayan Enetler'in
İtalya'ya göç ettiği anlatılıyor. 

Tarihi Veneto dilinin Etrüsk dilinden türemiş bir alfabeye sahip olduğu da belirtiliyor. Paflagonia'nın ise, Kastamonu, Karadeniz Ereğlisi, Zonguldak, İnebolu, Sinop, Bartın, Safranbolu, Çankırı ve Küre'den oluştuğu ifade ediliyor. 

3200 yıl önce bu bölgeden "demir atlarla" Adriyatik kıyılarından İtalya'ya geçtiği belirtilen Enetler'in köklerine dönüşüne hedef alan projenin bir adı da "Köklere Dönüş Projesi."

Proje dosyası ile birlikte dağıtılan bir haritada ise Anadolu coğrafyası, eski yerleşim bölgelerine göre adlandırılıyor. Buna göre, Anadolu'daki federe şehir devletlerinin adları şöyle:


"Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfılya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pontus, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya..."


Basın bildirisinde ise şu ifade kullanılıyor:

"Artık bütün Avrupa, köklerinin Troya ile başladığında hemfikir..."

Bu ifadenin 1988 yılından beri Troya kazılarını yürüten arkeolog (ve tabii ki ideolog) Prof. Dr. Manfred Korfmann'a ait olduğu belirtiliyor.


Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı da "Köklere dönüş" projesini destekledi! 

İtalyan bisikletçiler, kendi ülkelerinden bisikletle hareket ederek Bartın'a kadar geldiler.


Türkiye Cumhuriyet Kültür Bakanlığı, Türkiye'yi federe devletlere bölme projesinde müsteşar düzeyinde temsil edildi! Müsteşar Fikret Necip Üçcan, Türkiye Rotary Kulüpleri Genel Başkanı Enver Aytaç ve Suadiye Rotary Kulübünden Müjdat Yeşilbağ ve İtalyan temsilciler, bugün Avrupa'da yaşayan bütün insanların köklerinin Anadolu olduğu teorisine ses çıkarmadılar.



Tabii, proje aslında kendi kendini çürütüyor. 


Çünkü, Truva'nın Avrupa'nın değil, Türkler'in kökenleri ile bağlantılı olduğuna dair iddialar ve Atatürk'ün Dumlupınar zaferinden sonra "Truva'nın öcünü aldık" demesi bir kenara, bugünkü İtalya'nın Etrüskler tarafından kurulduğu, Etrüskler'in sembollerinin ve destanlarının da Ergenekon destanı ile aynı ve alfabelerinin de rünik Türk alfabesi olduğu biliniyor. 

İtalyanlar, dişi bir kurt tarafından emzirilen Romus ile Romulus'un heykellerini bile saklayamadılar; Latin alfabesini nasıl ortadan kaldıracaklar?




Latin alfabesinin Etrüsk alfabesinden türetildiği biliniyor. 

Etrüsk alfabesi ise hemen hemen Yenisey alfabesi ile aynı. Rünik yazılar, Göktürk yazıtlarında Yenisey yazıtlarında ve Altın Elbiseli adam ile birlikte bulunan yazıtlarda da kullanılmış. İskandinav ülkelerinde bulunan bütün yazıtlardaki alfabe de aynı. 

Bu durumda, 
bugünkü Batı medeniyetinin temeli olan yazının, yani Latin alfabesinin 
Türk yazı sisteminden alınma olduğu ortaya çıkıyor. 


Türkler de buna dayanarak, 
bütün İtalya'nın, 
bütün İskandinav bölgesinin ve 
aynı yazıtların bulunduğu bütün Avrupa ülkelerinin, 
aslında Türk coğrafyası olduğunu, 
Avrupa'nın en büyük sıradağlarının 
yani Alp dağlarının Türk adı taşıdığını, 
dolayısıyla Avrupa'nın 
Türk kültür alanı olduğunu 
rahatlıkla 
iddia edebilir. 


Üstelik bu iddianın belgeleri her gün bütün insanların kullandığı Latin alfabesinde bulunuyor...

O halde Truva kazılarını yapan Prof. Dr. Manfred Korfmann'a nazire yaparak şöyle diyebiliriz:



-Artık bütün Avrupa, 
kendi medeniyetinin temelini 
Türkler'in attığını 
bilmek zorunda!



CFR'nin 1971'deki Açıklaması:

Aytunç Altudal ise Gül ve Haç Kardeşliği kitabının 160 ve 161'inci sayfalarında şu bilgiyi vermektedir:

"Açık adı, Council on Foreign Relations olan ve dünyanın CFR olarak yeni yeni tanımaya çalıştığı Evengelist örgüt, 1971 yılında 50'nci kuruluş yıldönümleri dolayısıyla üyelerine özel olarak yayınladığı derginin özel sayısında, Kingman Brewster Jr imzalı bir başyazı ile gizli hedefini şöyle açıklamıştır:

'Başkalarını da egemenlik haklarını bizimle birleştirmeye ikna etmek için bazı riskler almamız gerektiğini biliyoruz...'

Daha ilginç bir belge ise ABD'de State Departman Document 7277 adıyla kayıtlıdır. Buna göre CFR tüm ülkelerin silahsızlandırılmasından yanadır. 

Ve belgenin sonunda şu ilginç tespit vardır: 

'O zaman Birleşmiş Milletlerin global hükümeti o denli güçlenecektir ki, hiçbir ulus ona karşı çıkmaya cesaret edemeyecektir.'

Bu belge 1970'de Nikson yönetimindeki U. S. Army Control and Disarmament Agency tarafından benimsenerek ABD politikası olarak kabul edilmişti. 

Bu belge, CFR'nin tezi doğrultusunda ulusları 'egemenliklerinden vazgeçirme' ve 'ulus devletlere son verme' çağrısıydı. CFR, milli bağımsızlıkların ve egemenlikleri" CFR'ye devredilmesini ister."



Tayyip Erdoğan'a Gönderilen CFR Muhtırası

AKP'nin kuruluş sürecinde Tayyip Erdoğan'a ABD'den gönderilen gizli memorandumu 3 Kasım 2002 seçimlerden çok önce, 26 Ağustos 2001 tarihli Büyük Kurultay'da 16. sayfadaki "Yazıt" sütununda "Mr. Tayyip Erdoğan'ı ürperten belge" başlıklı yazıda kamuoyuna açıkladık. 

O tarihten sonra defalarca gündeme getirmemize rağmen, Erdoğan konuyla ilgili en küçük bir açıklama bile yapamadı!

Memorandum belgesini ele geçirdiğimiz zaman, Erdoğan'ın ne cevap verdiğini öğrenmeye çalıştık. Cevabı AKP'nin program ve tüzüğünde bulduk!

AKP'nin Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, kendisine gönderilen memorandumda belirtilen küreselleşmenin şehir devletleri planına uyacağını, parti programında ortaya koydu.

Dünyayı yönetmeye soyunmuş elit, milli devletleri parçalamak istiyordu. Bunun için şehirleşme adı altında eski Yunan tarzı şehir devletleri modelini gündeme getiriyorlardı.

Tayyip Erdoğan'a söylenen, bu politikaya uyması halinde, destek göreceğiydi. Erdoğan da küreselleşmenin şehir devletleri planını, parti programı haline getiriyordu. Recep Tayyip Erdoğan'a New York'tan gönderilen memorandumda belirtilen Türkiye'nin şehir devletlerine ayrılması planı, AKP Program ve Tüzüğü'ne hemen hemen aynı ifadelerle geçiriliyordu.

Bakkallı adlı lobi şirketi vasıtasıyla Erdoğan'a New York'tan gönderilen memorandumda:

"Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir. Bu memoranduma göstereceğiniz ilgiden dolayı takdirlerimizi sunarız..." deniliyordu...

Şirket, ABD'nin eski Türkiye Büyükelçilerinden Abramoviç tarafından yönlendiriliyordu. Abramoviç ise CFR üyesiydi.

Memorandumdaki dünya, hangi dünyadır, o belli değildi ama bunu küreselleşme politikalarını ABD vasıtasıyla bütün dünyaya dayatan güç merkezi olarak değerlendirmek gerekir.

AKP, programına aldığı bu talepleri, "devlet reformu" adı altında uygulamaya; küresel güçlere verdiği sözü tutmaya başladı. 


Türkiye'nin 80 yıllık 
yönetim yapısının değiştirilmesi için 
düğmeye basıldı. 


Kamu Yönetimi Reformu adı altındaki bütün yasalar, bu çerçevede hazırlanmıştır.

Türkiye coğrafyasını Rio Tinto şirketi ile stratejik işbirliği yaparak paylaşan AMDL adlı şirketin raporunda bu durum açıkça belirtiliyor, "Türkiye Federal Devleti" deniliyordu.

Eski BM Genel Sekreteri Butros Gali, İstanbul'daki Habitat Toplantısı'nda, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yanıbaşındayken "Türkiye Federal Cumhuriyeti" ve "İstanbul Federe Devleti" gibi ifadeler kullanmıştı.

İşte AKP'ye uygulatılmak istenen "kanton modeli", Butros Gali'nin o zamanlar "Dünya 200 devletli olmaktan 2000 devletli, hatta 5000 devletli bir yapılanmaya doğru gidiyor" diye dile getirdiği CFR planının ürünüydü ve Erdoğan'a gönderilen memorandum bunun açık belgesiydi... 

Zaten belgeyi gönderen Bakkallı adlı lobi şirketinin arkasında ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramoviç vardı.

AKP'ye uygulatılmak istenen kanton modeli, aynı zamanda, Sevr Antlaşması'nda Pontus ve Kürdistan olarak çizilen bölgelerde, AMDL şirketine verilen maden ve petrol arama imtiyazı ile ilgiliydi!

AMDL şirketinin, İnternet'te kendi yayınladığı maden arama imtiyazı aldığı bölgeleri gösteren haritalarla, Kürt ve Yunan sitelerindeki Kürdistan ve Pontus olarak gösterilen haritalar birebir aynıdır!


81 ile 81 Devlet ve Bölgesel Yapılanmalar!


Türk-İş'in, AKP hükümetinin kamu yönetimi reformu ile ilgili raporunda, "Yerel Yönetim Reformu adı altında hazırlanan düzenlemeler, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter devlet yapısını büyük ölçüde zayıflatacak, 81 eyalet yaratacaktır. Etnik kimlik ve siyasal görüşlere göre bölgesel yapılanmalar ortaya çıkacaktır" deniliyordu.

Hazırlanan Yerel Yönetim Reformu Taslağı'nda, 58. Hükümet Programı'na atıfta bulunuluyor ve "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nda belirtildiği gibi merkezi idarenin görev ve yetkileri tek tek belirlenecek ve bunun dışında kalan tüm görevler yerel yönetimlere bırakılacaktır" deniliyordu.

Taslağın esaslarını, doğrudan Recep Tayyip Erdoğan çizmişti! 

Bütün bunlar, taslağın girişinde ifade ediliyordu. Erdoğan, önce AKP Program ve tüzüğünde, sonra 58. hükümet programında, nihayet Yerel Yönetimler Reform Taslağı'nda küresel örgütlerin taleplerini yerine getiriyordu...

Parti programının 41'inci sayfasında, zaten özel eğitim kurumları ile iyice sakatlanmış bulunan eğitimde Tevhidi Tedrisat'ın kaldırılacağı, küreselleşme odaklarının şehir devletleri planı gereği gibi, fakat aşama aşama uygulanacağı şu ifadelerle belirtilmekteydi:

"Temel eğitim hizmetlerinin verilmesi, pilot uygulamalarla merkezi idarenin taşra birimlerine ve yerel yönetimlere aktarılacaktır".

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "İktidarda yörünge kayması var, eyalet sistemi hazırlıkları var" diye 23 Nisan 2003 resepsiyonuna uyarı amacıyla katılmayacağını açıklıyor ve bu tepkiler sonucu sözde reform tasarısı bir süre için askıya alınıyordu.

Ancak, AKP Programı ve Tüzüğü, memorandumda belirtilen küreselleşmenin olmazsa olmaz kuralları olarak anlatılan hükümler gereğince hazırlanmıştı...

Kurucular Kurulu kitabının 8'inci sayfasında "Partimiz merkeziyetçi devlet anlayışından vazgeçilmesini öngörür" denilmekteydi. 

Tabii, bütün belgelerde ülkenin üniter yapısının korunacağı vurgulanmakla birlikte, merkeziyetçilikten vazgeçileceğinin öne çıkarılması, küreselleşme diye dayatılan politikaların uygulanacağının göstergesiydi.

Kurucular Kurulu kitabının 11'inci sayfasında da "Partimiz küreselleşmenin gerektirdiği yapısal dönüşümlerin kaçınılmazlığını ve en az maliyetle gerçekleştirilmesini savunur" denilmekteydi..

Hemen arkasından 12'nci sayfada, "Partimiz, eğitim hizmetlerinin yerelleşmesinden ve özelleştirilmesinden yanadır" ifadeleri vardı.

Programın 35'inci sayfasında, "Çağımız bir yönüyle küreselleşme çağı, diğer yönüyle yerelleşme ve yerel yönetimlerin devlet sistemleri içindeki ağırlıklarının arttığı bir çağdır" denilmesi, Tayyip Erdoğan'a verilen memorandumdaki taleplerin lafzen de aynen kabul edildiğini ortaya çıkarmaktaydı!


Tek Dünya Devleti

Küreselleşme ile ilgili projeleri geliştiren, ABD yönetimindeki bütün önemli kişilerin üye olduğu, CFR, Bilderberg gibi kuruluşlardır. Peki bu kuruluşlar, aslında ne yapmak istiyor, gündemlerinde ne var?

Bunu da Texe Mars, Dark Majesty kitabının giriş bölümünde açıklıyor:

"Üç temel hedefleri olduğunu söyleyebiliriz. Yeni bir Uluslararası Ekonomik Düzen, hemen bunu takip edecek Yeni Politik Düzen ve en nihayetinde de hepsinin en şeytanisi; Yeni Dünya Dini Düzeni.

Bu amaçlarına ulaşmak için uluslararası kuruluşları güçlendirmeye çalışıyorlar. Öncelikli hedefleri, parasal sistemleri tahrip ederek kendi istedikleri mali düzeni oluşturmaktır. Diğer bir hedefleriyse insanları dinden soğutmak, vatan millet sevgisi gibi değerleri yıpratmak.

Küreselleşmeye düzülen övgülerin hepsinin ardında bu ortak hedef yatıyor.

Bilderbergçilerin şeytani ideallerinden biri de Hıristiyanlığı ortadan kaldırmak. Kiliseye saldırmak için eğitim kurumlarını ve medyayı kullanıyorlar. Hedef tahtasında olan diğer bir kurum ise geleneksel aile yapısı. Bunu ortadan kaldırmak için lezbiyenliği ve homoseksüelliği teşvik ediyorlar. 

The National Endowement for the Arts, The Planned Parenthood gibi birçok lezbiyenlik, doğum kontrolü ve kürtaj yanlısı kuruluş Beyaz Saray'dan siyasi destek aldığı gibi Bilderbergçilerin de maddi desteğinden faydalanıyor. 

George Bush onların adamıydı. Homoseksüelleri ve lezbiyenleri Beyaz Saray'a ilk defa o davet etti. Pornografinin önündeki sınırlamaları kaldıran değişiklikler hep onun zamanında yapıldı."


Küreselleşme, ideolojisini CFR'nin geliştirdiği, örgütlenmesini CIA ve ABD hazinesinin, her ülkede işbirlikçiler oluşturarak kurduğu, bütün dünyanın ekonomik kaynaklarının ele geçirilmesi hedefine hizmet eden, bunu gerçekleştirmek için de Evangelizm ideolojisini kullanan veya aynı ideolojinin mensubu olan Yeni Muhafazakârlar tarafından sürekli katkılarla yenilenen bir projedir.


Projenin hedefine ulaşması, bütün insanlığın bu gidişatı seyretmesine bağlıdır. 

Ancak, 
projenin örgütlenme şeması 
bir örümcek ağı kadar zayıf ve açıkta olduğu için, 
her an çözülmesi, 
parçalanması veya dağıtılması mümkündür.



ARSLAN BULUT
TÜRKLÜĞÜN ŞİFRELERİ






EGEMENLİK ;
KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR !

_________________