Translate

7 Temmuz 2013 Pazar

ESKİ TÜRK KÜLTÜRÜNDE AT ve ATLAR





Kafesoğlu Türk maddî kültürünün temelini atın Türkler tarafından ehlileştirilmesi ile demirin Türkler tarafından işlenmesine bağlamaktadır. Etnolog-tarihçilere göre yer yüzündeki 12 kültür çevresinden (kulturkreise) birisi Avrasya bozkırları kültür çevresidir. Bozkırda doğup gelişen kültürün sahipleri savaşçı insanlar olan Ural-Altay kavimleridir. At bunlar tarafından ehlileştirilmiş ve demir bunlar tarafından işlenmiştir. Bozkır kültürünün temelinin bir Altaylı kavim olan Türklere mahsus olduğu da Andronovo kültürüne ait son kazılarının sonullarıyla ispat edilmiştir.

O. Menghin atı ehlîleştirmek ve genellikle hayvan yetiştirmek gibi medeniyet tarihindeki çok mühim bir safhanın Türklerin ataları ile yakından ilgili bulunduğunu söylemişti. Bozkırlar nazariyesinde kemik kültürü, hayvan besleme kültürü ve at yetiştirme kültürü gibi üç kültür devresi tespit eden O. Menghin'e göre, son merhale olarak, merkezinde atın yer aldığı savaşçı çobanlar (Hirtenkrieger) kültürü doğmuştur ki,bu, bozkır sahası kültürlerinde özellikle Proto-Türkler için karekteristik olan en yüksek dereceyi göstermektedir (4).

Atın ehlileştirilmesi konusunda W. Koppers şöyle demektedir: Atın ehlileştirilmesi ve atlı çoban kültürünün ortaya konması ilk Türklere bağlanabilir, insanlık tarihinde ulaşılan bu başarı, kavimlerin ve diğer kültürlerin gelişmesinde fevkalade sonuçlar doğurmuştur. Tarihî bağlantılann gösterdiği gibi, büyük devlet esası için gerekli şartlar ancak bu sayede belirebilmiştır. (5)

Atın binek hayvanı olarak kullanılmasını, dünya tarihinde pek mühim , ve tarıma bağlı hayvancılığın çok üstünde bir kültür merhalesi olarak belirten F. Flor'a göre, hayvan terbiyesinde önce Samoyeďler tarafından ren geyiği, sonra da Türklerin ataları (Proto-Türkler) tarafından at ehlileştirilerek insanlık hizmetine sokulmuştur. (6)

W. Schmidt de Araştırmalarında aynı sonuçlara varmıştır. "Orta Asya'da oturan ve çok eski bir zamanda avcılık hayatından hayvanlan ehlileştirme hayatına geçen ilk kavim Türkler olmuştur. At Türkler tarafından ehlileştirilmiştir. Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedir" (7).

Moğollarda geç zamanlarda yer aldığı bilinen atın en eski çağlardan beri Türklerin siyasî, dinî, iktisadi ve sosyal hayatında oynadığı merkezî rol şöyle özetlenebilir: Türkler, sürüler halinde yetiştirdikleri atın etini yerler, onu kurban olarak sunarlar ve her yıl - özellikle savaş atlarından - binlercesini yabancı ülkelere ihraç ederek gelirlerini sağlarlardı, özellikle Çin hükümetleri MÖ. 4. yüzyıldan itibaren ordularında Türk sistemini uygulayarak okçu süvari binlikleri teşkil ettikten sonra muhtaç oldukları atı Türk ülkelerinden temin etmek zorunda idiler. Savaş atlarının daha çok ipekle mübadele edildiğini belirten Çin kaynaklan, yalnız Gök-Türk çağında ayrı adlar altında zikredilen 11 cins Türk atından bahsetmişlerdir. (8) Hülasa hem doğu, hem de batı kaynakları bu bakımlardan aynı şeyleri tekrarlamaktadırlar.

Çin vesikalarına göre, Hunlardan önceki Çin'in kuzey kavimleri atlı muharebe usullerini bilmiyorlardı. Çinliler de atı tanıdıktan sonra onu yalnız savaş arabalarında kullamyorlardı. L. Ligeti bu konuda şu tespiti yapmıştır: "Anlaşıldığına göre MÖ. 4. yüzyıla kadar Çin'de tipik Hun atlı kültürü bütünüyle meçhuldü. Geleceğin okçu Hun savaşçısı daha çocuk çağında eğitimlere başlıyor, koyun sırtında biniciliği deniyor, önce sincab, gelincik ve kuşlara, sonra da tilki ve tavşanlara ok atarak, atıcılığa alışıyor, büyüdüğü zaman da mükemmel bir atlı muharip oluyordu". (9)

4.-6. yüzyılın A. Marcellinus, C. Claudianus, A. Sidonius, Zosimos vb. gibi batı kaynaklan şu tespitleri yapmışlardır:

"Henüz ayakta durabilecek bir Hun çocuğunun yanında eyerlenmiş bir at bulunur... Hunlar at üstünde yerler, içerler, alış veriş yaparlar, sohbet ederler ve uyurlar... At başka bir kavmi yalnız sırtında taşıdığı halde, Hun at üstünde ikamet eder..." (10)

7.-10. yüzyılın İmparator Herakleios ve Leon VI. Phylosophııs gibi Bizans kaynaklarına göre "Türkler sanki at üstünde doğmuşlardır, yerde yürümesini bilmezler". (11)

Bunlara benzer kayıtlara 14. yüzyıla kadar Türkler hakkında bilgi veren bütün Rus,Süryani, İslâm vb. kaynaklarda rastlanır. Yine Çin kayıtlarına göre, eski çağlardan beri Uzak-Doğu'da en iyi at terbiyecisi olan Asya Hunlan milâd sıralarına doğru bile, kimsenin dokunamadığı yabanî atları
yakalayıp ehlileştirmeğe devam ediyordu. Bozkır Türk'ü çobanlık hayatında hemen bütün varlığını borçlu olduğu, hususî ad ve ünvanlar gereği, törenle gömdüğü at'a gerektiğinde konuşan, zeka sahibi, gökten inmiş bir çeşit kutsal hayvan gözü ile bakmıştır.




OSMAN FİKRÎ SERTKAYA





__________________________

4) L.Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1971,s. 4•
5) W.Koppers,"Cihan tarihinin ışığında ilk Türklük ve ilk İndo-Germenlik", Belleten, sayı: 20,1941, s. 471, Almanca aslı, s. 522.
6) F. Flor, Haustiere und Hirtenkultur", Wiener Beiträge zur Kulturgeschichte und Linguistica, I,1930. bkz. Karl Jetmar, "Zur Herkunft der türkischen Völkerschaften", Archiv Für Völkerkunde, II, Wien, 1948, s. 12, 21; F. Hançar,Das Pfercl ill praehistorischer und früherhistorischer Zeit, Wien, 1955 s. 342■
7) W. Schmidt, Rassen und Völker..., I I,Lusern, 946 اBkz. Dil ve Tarih-Cografya Dergisi, V,s. 346 vd. ; w .
Radloff tarafından Kapanda-yüs bölgesinde (Afanasyevo-Andronovo kültür çevresi) daha 1865'te yapılan M. ö . 3 bin sonlarına ait mezar kazılarında ağızlarında demir gem izleri taşıyan at iskeletlerine rastlanmıştı: (Bkz. w . Radloff, Sibirya'dan, H, 1957, İstanbul, s. 107: s. آ12-16آ . ).
8.) Liu Mau-tsai, Die chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost- Türken, ١, Wiesbaden 958 ا,s. 453 vd.
9) L. Ligeti, "Asya Hunlan", Attila ve Hunları, İstanbul 1962, s. 37 vd.
10) p. Vâczy, "Hunlar Avrupa'da”,Attila ve Hunları, İstanbul 962ل,s. 91 vd•
11) Gy. Moracsik, "Bölcz Leó Taktikáya, mind Magyar tôrténeti forrás", Szazadoik, 85,Budapest 1951,s. 342.

...................




Türklerde At Kültürü

Türkler tarih sahnesinde atlara olan ilgileri ve at yetiştirici özellikleriyle tanınırlar. Türkler, koşum takımlarını, üzengi, eğer ve dizgini keşfederek ata binmek ve ona hakim olmak sayesinde hızlı bir nakil ve muharebe aracı elde etmişlerdir. Dolayısıyla, Türklerin bu at sevgisi, atlı araba kültürünü de beraberinde getirmiştir.


Evcil atın kökeninin kuramsal olarak kalıntıları Orta Asya’daki Cungarya’da ortaya çıkarılan kısa kalın bacaklı, büyük ve öne doğru eğik başlı “Equus Przewalsky” olduğu öne sürülmüştür. Ancak, eski çağlarda bir değil birçok türden yaban atı yaşamış olup, bunlar arasında Bozkır Kültürü’ndeki “Türklerin yarattığı kültür” savaşçı çobanlarca binek ve savaş atı olarak kullanılan at, “Przewalsky” cinsi değil, küçük gövdeli, uzun ve ince bacaklı, mağrur bakışlı, sert tırnaklı batı bozkırları cinsidir. 


Asya Hunları “Przewalsky Atı”nı bilir ama bu atı yalnızca araba ve yük hayvanı olarak kullanırlardı. Kalın bacaklı, hantal gövdeli “Przewalsky Atı” koşu sırasında çeşitli yönlere doğru hızlı dönüş yapmağa elverişli değildi. “Bozkır Atı”nın ise, özellikle savaşlardaki seri ve karmaşık manevra hareketlerine kolayca alışabilen bir gövde yapısı vardı. Asya’daki ilk at kalıntıları, Türk anayurdu bölgesindeki Afanasyevo Kültürü MÖ 2500–1700 ile onun bir gelişmesi olan, aynı bölgedeki Andronovo Kültürü’nde MÖ 1700–1200 görülmüş ve Andronovo Kültür Çevresi’ne giren yerlerde hep at kalıntıları ile karşılaşılmıştır. Çeşitli bilginlerin araştırmalarının ortaya koyduğu kanıtlara göre bu iki kültür, Türklerin eski ataları tarafından yaratılmış olup Andronovo ve Afanasyevo kültürlerine ait insan iskeletleri Türk=Turan tipini temsil etmektedir.


Atın fonksiyonel bir değer kazanması, ancak Türklerin öz ve kendi yarattıkları kültürleri olan “Bozkır Kültürü”nde görülmektedir. Bozkır Kültürü’nde rol onayan baş etken biniciliktir. Binicilik ihtiyacının yerleşik köylü kültürlerde değil, geniş otlakları ve uzak subaşlarını hızla dolaşmak zorunda olan Bozkır Kültürü’nde duyulacağı açıktır. 


Bozkır Kültürü’nde, ilk başta kalabalık sürüleri kollamak gibi bir araç olan binicilik, kısa sürede askerî bir değer kazanarak bozkır savaşçılığının temeli olmuş, at da savaş atı tipine doğru geliştirilmiştir. Andronovo Kültürü’nün yaratıcısı olan savaşçı Proto-Türklerin çevreye egemen olmaya başlaması, dünya savaş tarihinde 3500 yıllık “Savaş Atı Çağı”nı açmıştır. Hun Türkleri, Çin topraklarında atlı savaşın bilinmediği bir zamanda kendi özgün kültürleri ile göründüklerinde, savaş atlarını da yanlarında getirmişlerdi. Böylece savaş atı, doğuya doğru yayılmış ve Orta Asya ile Doğu Asya’da savaş atı yetiştiriciliği ilk olarak Hunların yayıldıkları Şan-Si bölgesinde görülmüştür. Atın binek hayvanı olarak kullanılması, dünya tarihinde çok önemli bir aşama olup tarıma bağlı hayvancılığın çok üstünde bir kültür atılımıdır. Avcılık yaşamından hayvanları evcilleştirmeğe geçen ilk ırk Türklerdir. At, Türkler tarafından evcilleştirilmiş, Türkler ata binen ilk insanlar olmuştur. 


Kapanda-Yüs bölgesinde “Afanasyevo-Andronovo kültür çevresi” yapılan kazılarda, MÖ 3. bine tarihlenen mezarlarda ağızlarında demir gem izleri bulunan at iskeletlerine rastlanmıştır. Atın, Ön Asya ve İndo-Germen kavimlerinin tarihinde önemli bir yeri olmadığı gibi Moğollarda da sonradan yer almıştır. 


Moğollar aslen bir bozkır kavmi değil, orman kavmi idi. Fakat daha sonraları Bozkır Kültürü’ne katılmışlar, Türklerle birlikte bu kültürün uygulayıcısı olmuşlardır. Dolayısıyla, Moğol yaşamında atın yer edinmesi Türk Kültür Çevresi’ne yani Bozkır Kültürü’ne geçmeleriyle başlar. Bütün bunlara karşılık, en eski çağlardan beri Türklerin siyasal, dinsel, ekonomik ve toplumsal yaşamında at merkezî bir rol oynamaktadır.


Türklerin özel sempatisi ile binek ve yük hayvanı olarak at yetiştirilmesi, eskisi kadar olmasa da günümüzde kırsal bölgelerde devam etmektedir. Önceleri ata eyersiz binilmişse de, bu uzun sürmemiş; kontrolü elde tutmak, biniciyi rahat ettirmek vb. sebepler at koşumunun “binit takımı” gelişmesini sağlamıştır. Türklerin kullandıkları at koşumları hafif donanımlı, atın süratini engellemeyen türdedir. Takımların, binicilerinin giyimlerine de uyumlu olmasına özen gösterilmiştir.


Türk toplumlarında ordularda askerin atlandırılması olgusuna Göktürk yazıtlarından itibaren rastlamaktayız. Türk atının uzun yola dayanıklı ve hızlı koşar olması, orduda haberleşme alanında da kullanılmasını sağlamıştır. Atlarını savaş düzenine alıştırmış olan Türkler manevra yeteneği fazla olan Türk atları ile uzaktan savaşma tekniğini geliştirmişlerdir. Atların hafif donanımları, askere yoldan ve zamandan kazandırırdı. Orduda, atların gece yürüyüşlerine de alışabilmeleri için iyi görebilenleri tercih edilirdi. Türk devletleri, Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet dönemi ordularının vazgeçilmez bir parçası olan at, II. Dünya Savaşı yıllarına kadar etkinliğini sürdürmüştür. Günümüzde de küçük bir atlı birlik şeklinde ve sembolik anlamda ordumuzun Muhafız Alayı bünyesinde yaşatılmaktadır.


Türklerde daha çok binek hayvanı olarak kullanılan at, önceleri elverişli yerleşim alanları, otlak ve suyolları bulmak gibi amaçlarla kullanılmış, daha sonra savaş atı olarak da yetiştirilmeye başlanmıştır. Türklerdeki eski at kültürü İslamiyet’te de kaybolmamıştır. Osmanlılarda at terbiyesine ve yetiştiriciliğine büyük bir önem verilmiştir. “Istabl-ı Amire” “Padişah sarayının ahırı” saraya bağlı önemli bir kurumdur. Bu kuruma bağlı çok sayıda “yund ocağında” “haralarda” at yetiştirilmiştir.



alıntıdır:




......





At kuyruklarının düğümlenmesi, kesilmesi ya da örülmesi eski Türklerde yas ifadesiydi. Kurganlarda örülü ya da kesilmiş at kuyruklarına rastlandı.









diğer yazı:

İNGİLİZ YARIŞ ATLARININ ATASI TÜRK ATI



......






5 Temmuz 2013 Cuma

KUZEY MEZOPOTAMYA''DA ARKELOJİK ARAŞTIRMALAR VE PROTO-TÜRKLER



Lagaş kralı Entemena'ya adanmış Vazo Gümüş-Bakır MÖ.2400 . Telloh-Girsu antik kentinde bulunmuştur. Sultan II.Abdülhamit tarafından 1896'da hediye edilmiş. Louvre Müzesinde



Mezopotamya, iki nehir arasındaki (Dicle-Fırat) ülke manasına gelmekte olup arapçada da nehreyn aynı manada kullanılmaktadır. Mezopotamya'ya MÖ.3500'lerde gelen Sumerliler, burada insanlık tarihine ışık tutacak parlak bir medeniyet yaratmışlardır.

Bugün kullandığımız zaman ölçüsü birimi saatin altmışlık sistemini, ilk yazı olan çivi yazısını, onlar bulmuşlardır. (1)

ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sumeroloji Kürsüsü'nü kuran ve Amerika'da ölen Prof.Dr.Beno Landsberger, 1937 yılında toplanan II.Türk Tarih Kongresi'nde "Some Questions on the History of Asia Minor - Ön Asya Kadim Tarihinin Esas Meseleri" adlı tebliğinde şöyle der:

"Eğer biz Mezopotamya ve anadolu ile meşgul olduğumuz vakit, Çin hatta Mısır'dan farklı olarak, yalnız antropolojik değil, aynı zamanda cihan tarihi araştırmasının bahis mevzu olduğu hissini her vakit taşırsak, bu kültürlerle deruni bir karabet hakkındaki karanlık hissimiz yerine, kültür an'anesinin mevcut olduğunu gösteren bürhanı ikame edebilirz." (2)

Yine Prof.Dr.B.Landsberger "sumer dili yalnız fenomenolojik bakımdan değil, aynı zamanda, tarihi bakımından da bütün Asya boyunca uzanan dağlık havalide konuşulan geniş bir dil grubuna ait bulunuyor. Bu nev'iden olup, bugün yaşamakta bulunan biricik dil ailesi Türk dilleridir. İşte bir Sumerli için konuşmak demek, tanzim etmek demektir...Büyük adam, kral, göz açmak = görmek" demektedir. (3)

Sumer medeniyeti, Sami olan Akadlılar tarafından ortadan kaldırılmadan önce, canlı bir dil olarak edebiyatı çivi yazısına geçirilmiş, çivi yazılı kaynaklar ülkelere yayılmış, Babilliler tarafından da kullanılmıştır.

Tesirleri ise, Ahdi Atik'in ilk bahislerinde en aşikar biçimde Tufan hikayesinde görülmekte olduğunu Yahudi asıllı Prof.Dr.Benno Landsberger açıkca belirtmiştir. (4)

MÖ.2150-1950 yıllarında Mezopotamya'da hüküm süren Gutium veya Kutium milletinin Akadça nisbet eki olan kısmını atarsak Gut kalmaktadır. Gut = Guz = Oğuz kavmi olma ihtimali yüksektir. B.Landsberger " ..tarihimizde Türklerle en yakın bir suretle münasebattır olan, hatta belki de ayniyet gösteren kabile budur" demektedir. (5)

B.Lnadsberger, söz konusu tebliğinde Gut dilinden kalan bozulmamış bazı kelimeleri vererek , Türkçe ile karşılaştırır. Şöyle ki:

1.Yarlagan = Haber veren olabilir. Orhun kitabelerinde yargan'ı hatırlatır.

2.Tirigan = yardım eden manasına gelir ve Uygurca Tiriga mükemmel kelimesini hatırlatır. (6)

3.Şarlak yahut Çarlak = Birçok lehçelerde kanatlı ve memeli hayvan adıdır. Anadolu'da bugün küçük çağlayanlara da (şelalelere) şarlak adını verirler.

4.Laşirap yahut lasirap = Kral listelerinde takriben MÖ.2000'de yazılıp , nakledilen isimlerde şöyledir:
* El-ulumeş = memleketini büyütmüş, büyüten anlamına gelebilir.
*İnima-bakış = Çeşitli manalara gelebilir.
*Nikillakap
*Warlagaba
*Yarla
*Yarlaganda
*Tiriga
*İnguşu yahut İnkişu
*İgeşaus
*İbate yahut İbatı

Görülüyor ki Gutium kral isimleri , Türkçe ile manalandırılabiliyor.

Bu düşünceyi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk dili ve Edebiyatı profesörlerinden Dr. Vecihe Hatipoğlu'da desteklemektedir.(7) Şöyle ki;

"Güney Mezopotamya'daki Sumer uygarlık halkası , daha yukarılarda Kuzey Mezopotamya'ya yayılarak sürdüren, yaşatan Gud'lar daha sonra da Kas'lardır. Kısaca, Sumer uygarlığı kuzeyden güneye iner. Kıvançla belirtmek gerekir ki, Kas'ların dillerinin Türkçe oluşunun açıklaması ile , Sumerce sorunu da aydınlığa kavuşmuştur. Son incelemelere göre, hiç kuşkusuz kesinlikle sumerce türkçedir demek doğru olur."

Sumerce'nin Türkçe olduğunu ilk kez yirminci yüzyılın başlarında (1915) Prof.Fritz Hommel açıklamıştı. (8)

"Atatürk bu çok önemli açıklamayı eşsiz görüşü ile hemen benimsemiş, bu konunun ve buna benzer başka konuların gerçekçi bilim yöntemleriyle incelenmesi için 1936 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesini kurmuş ve bu fakültesye batının ünlü sumeroloğu Prof.B.Landsberger'i öğretim görevlisi olarak yerleştirmiştir."

Prof.Dr.Vecihe Hatipoğlu, söz konusu makalesinde ; yukarıda gördüğümüz Prof.Landsberger'in 1937 yılındaki tebliğine atıf yapmış ve ve Farslılar'ın Araplar'ın Eski Çağlardan beri, Oğuzlar'a Guz demelerine dikkat çekerek bu olayın sebeblerini araştırmış, Oğuz adının aslında guz olabileceğini düşünerek, MÖ.1700 yıllarında Mezopotamya'da 560 yıl hükmetmiş olan Kas'lara ulaşmıştır.

Prof.Hatipoğlu'na göre "Türk tarihi MÖ.3500 yıllarında yaşamış olan Sumerliler'in tarihi ile başlatılmalıdır...MÖ.3500 yıllarında yaşamış olan Sumerliler'in MÖ.2500 yıllarında hükümran olan Gud'lar, MÖ.1700 yıllarında egemenlik kuran Kas'lar (Guz'lar) arasındaki zaman farkı, egemenlik zamanlarının farklılığıdır. Yoksa Türkler bu yörelerde aralıksız uzun yüzyıllar yaşamışlardır. MÖ.1700 yıllarında III.Babil Krallığı Kas hükümdarı Gandaş (Kan-Daş) kurmuştur. Daha sonra gelen Kas hükümdarlarının bazıları şunlardır:

Agum I (Agu-m) (9) , Agum II , Agum III ;
Kastilaş (Kas-Dili), 
Ulamburlaş (=Alaca-kurt =Kızıl Kurt);
Ulam-batur (=Kızıl-Kahraman)
Karaindaş (=Kara in daş (10) = Yurd daş gibi)
Karahardaş (Kara-Kardaş)
Karadunlaş (Kara donlu = Kara elbiseli) (11)
Kadaşman-Enlik (Ka daş man Enlil = Tanrı Enlil'in akrabası, Enlil soyundan)
Kadaşman Turgu veya Durgu (Kadaşman-Dursun)
Kudur-Enlil (=Güçlü Enlil)
Marduk - apla İddin (Tanrıça Marduk Abla veya Ana sahip)

gibi "Türkçe ile açıklanabilen kelimeler mevcuttur.

Yazar misallere şöyle devam eder "Bunlar dışında tanılama biçiminde kurulmuş kral adları vardır : Nazibugaş (Naz-i-bugaş) ; Nazi-maruttaş (Naz-i-Marut-taş) ; Kurigalsu (Meta-tezle,-kur-i-gazlu veya guz-lu) ; Nazibugaş (Naz-i-bug-aş) adı dil bakımından olduğu gibi tarih bakımından da çok öenmlidir.

Naz sözcüğü eski farsçadan alındığı gibi , bug soyu, ya da boyunun Oğuzların yanında büyük önemi vardır. Oğuzlar evlenmek için hep "bug" boyundan kız almak istemişlerdir ve almışlardır. "Bugaş" sözcüğü, bug boyu ile ilgili olabilir. Kasların kullandığı bu sözcüğe çok yakın bir sözcük de Gud kral adlarından İnim-Bakaş biçiminde görülmektedir.

"Kas dilinde kral adlarından başka pek çok sözcük de bugünkü Türkçeyle doğrudan bağlanabilir. "İranlı,Fars" anlamı veren "Tacik" sözcüğüne rastlanıldığı gibi "kadın esir" anlamını veren "kukla" sözcüğüne de rastlanır ki, bugünkü anlamlarıyla en güzel biçimde bağdaştığı görülür" demektedir, Prof.Dr. Hatipoğlu.

Ankara Üniversitesi dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sumeroloji Kürsüsü kıdemli öğretim üyesi, Prof.Dr.Benno Landsberger, muhterem hocam, Prof.Dr.Emin bilgiç de " Sumerce, Ural-altay dillerinden Türkçe ve Macarca, Kafkas dilleri ile yapı konusunda bir hayli benzerlikler gösterdiği" ifade etmektedir.(12)

"Sumerce, cümle teşkili bakımından kopleksif denilen muğlak fakat mantıki sıraya bağlı cümle teşkili karakteri ile de Türk dile ailesine yakın ve kursif denilen Sami ve Hind Avrupa dillerinin daha sade ve düz cümle kuruluşuna uzak bir yapıya sahiptir. Sumerce de kompleksif cümle yapısı ile ilgili olarak zincirleme cümle şekli vardır. Sumerce'nin bu hali de Türkçeye benzer. Yani ibareler arka arkaya sıralanır ve sonunda bir gramer eki ile bağlanan bir bütün teşkil eder." (13)

"Bu dilde temel gramatik vahdeti (birliği) münferit kelimelerden ziyade kelimeler bütününü teşkil eder. Onun gramatik edatları veya ekleri, kelime köklerine ayrılmaz şekilde bağlı olmaktan çok müstakil hüviyetlerini muhafaza eder."

" Sumerce'nin altı sesli harfi vardır; bunlardan üçü açık vokaller olan a,e,o ; diğer üçü ise kapalı vokaller olan a,e,u'dur. Bunlar kesin şekilde telaffuz edilemezler ve ekseriyetle bir ahenk kaidesine uyarak değişikliğe uğrarlar. Bu, bilhassa gramatikal ek olan vokallerin kısa ve aksansız oluşu hususunda doğrudur. Vokaller bir kelimenin sonunda veya iki konson arasında hazfedilir."

"Sumerce'de köklerin büyük kısmı tek heceli olmakla beraber, oldukça fazla çok heceli kelime vardır. Kelime köklerinin mükerrer kullanılışı, eşya ve amellerin cemi (çoğulu-plural) şeklini meydana getirir..."

"İsimler ekseriya birleşik kelimelerden meydana gelir : Önce tek heceli birkaç kelime alalım : lu (adam) , dup (tablet) , di (hüküm) , ur (köpek) , ma (gemi) , a (su) , şim (güzel koku) vs....lu-gal (büyük adam-kral) , dup-sar (tablet yazan = katip) , di-ku (hüküm kesen = hakim) , ur-zir (zincir köpeği = ev köpeği) , ur-mah (büyük köpek = arslan) , ma-lah ( gemi yürüten = gemici,kaptan) , a-zu ( su bilen = doktor,tabib) , şim-nu (güzel koku çıkaran, ıtriyatçı) vs. (14)

"Bütün bunlardan sonra belirtilmesi gereken husus, dünya dillerinin veya dil ailelerinin hemen hepsi ile mukayesi edilmiş olan sumerce'nin bunlardan herhangi birisi ile kesin yakınlığının ortaya konamamış olmasıdır. Kompleksif dil karakteri, zincirleme ibarelerden cümle teşkili ve bazı kelime yakınlıkları ile Türkçe'de ve Sumerce'de birinci şahsın (m) ile ve ikinci şahsın (s) ile gösterilmesi gibi haller , Sumerce ile Türkçe'yi , Asya coğrafi bütününün başka dillerini de bütün ilave edebileceğimiz büyük dil grubuna bağlar. Ancak, Sumerce sayılan diğer hususiyetleri Türkçe'de yoktur."

"Sumerce mukayese edilen diğer dillerle bünye bakımından belki daha yakın benzerlikler gösterir. Fakat bunlar o kadar umumi şeyler ki, dil akrabalığına delalet etmezler."

"Lugat bakımından ise ,yalnız Türkçe ile Sumerce arasında kanaat verici etimolojik bazı yakınlıklardan bahsedilmesi mümkündür. Bu yakınlığın önde gelen taraftarlarıından F.Hommel bu nevidin 350 kadar kelime üzerinde durmuşsa da bunlar bugünki seviyesinde yeniden incelemek durumundadır. Bunlar arasında en ikna edici görünen Türkçe Tengri ve Sumerce Dingir kelimelerinin etimolojik yakınlığı, son tahlil ve teşhişlerle Dingirin Proto-Fratça'ya ait olması ihtimali ile şüpheye düşmektedir."


Gudea Silindiri MÖ. 2200-2100 Sumer / Telloh-Girsu antik kentinde bulunmuştur.
Louvre müzesinde


Prof.Dr.Emin Bilgiç geniş makalesinde Sumer dili, yazının MÖ.3100'lerde icadından sonra , çağının tarihi, edebi dini, hukuki, iktisadi muhabere dili olmuş ve sadece Sumerliliğin Sumerce'nin değil Hitit, Urartu, Babil ve Asurlular'ın ortadan kalkışına , hatta Hz.İsa'nın doğumuna kadar Orta Doğu'nun mektep ve ilim dili olmasına devam etmiştir.

Bu sebeble de Hititler, Hurriler, Urartular, Yahudiler, İsrailliler onların eserlerinden bazılarını kendi dillerine tercüme ederek, geniş ölçüde taklid etmişlerdir. İbrani edebi eserlerinin bir çokları şekil ve muhteva bakımından tesir altında kaldıkları gibi, hatta eski Yunanlılar da Sumer edebi eserlerinin derin tesirini girmişlerdir. Böylece MÖ.1100 tarihinden itibaren İsrailliler, Yahudiler, Asur ve Babil kültürü ile temasa geçmeleri sonucu, bu kardeş kavimler, dünyada ilk defa monoteistlik (tek Allah'a tapılan din) din fikrine gebe oldukları bu sırada karşılaştıkları kültürün özü ve manevi cephesi üzerinde daha çok durmuşlardır, demektedir.

Mısır'da olduğu gibi boğa heykeline tapınma adeti Sumerliler'de yoktur. Kesinlikle girmemişlerdir. Boynuzlu taç Tanrılık alametidir. Dagan Sumerlilerin garp tanrısıdır. Sumerlilerin dini çok tanrılık esasına dayanmakta olup her tanrının belli bir mevkii olmasına karşılık, mahalli tanrıların bütün memleket veya kainat tanrıları şeklinde tekamül ederek bir sistem içine yerleştirerek pantheonu yaratmışlardır.

Şimdi tekrar Sumerliliğim ve Sumerlerin Klasik Çağ olan MÖ.2150-1950 yıllarına dönerek Prof.Dr.E.Bilgiç'in adı geçen makalesinden o devrin önemli isimlerine göz atalım:

"Çeşitli eski Sumer kültür merkezlerinde Akadlı halk yanında ve idaresinde yaşamaya devam eden Sumerlilerde yeniden uyanan Sumerlilik idraki ve Sumer kültür memleketine kuzey-doğudaki Zagros Dağları bölgelerinden yavaş yavaş Gutiumlu'ların hırs ve alaka duyarak inmeye başlamaları neticesinde mukavvemet cepheleri gelişmiş , Akad Devleti çökmüş, Yeni sumer Devri açılmıştır.

"Bu devrede IV.Uruk Hanedanı Güney Mezopotamya'nın güneyinde pek çok edebi inşaat kitabeleri ile tanınan ve Sumer dili ve edebiyatının klasik örneklerini meydana getiren Gudea da biraz daha şimalde (kuzeyde) Lagaş'ta Sumerliliği canlı tutmaya ve geliştirmeye çalışıyorken, dağlık bölgelerden göçen Gutiumlular bütün cenubi (güney) Mezopotamya'ya hakim olmuştur, adları Türkçeyi andrıan krallarının idaresinde bu kültür memleketini 90 yıl kadar işgalleri altında tutmuşlar, ilk zamanlarda yadırgamalarına rağmen buranın, temeli ve özü Sumerlilere ait kültürünü de kısmen benimsemişlerdir."

"Lagaş'da yeni Sumer çağında yeniden kurulan ve Gutium rallarına tabi olarak hüküm süren şehir - devleti beylerinin sırası tertiplenen eski listelere göre : Ur - Baba, Ur-Gar, Namhani, Gudea, Ur-Ningirsu, Pirig-mevs. Yeni Lagaş hanedanının kurucusu Ur-Baba'ya kendisinden sonrakilerin nisbetinin ve onların sırasının şöyle olduğu neticelerine varılmıştır.

"Kurucu Ur-Baba'dan sonra yerine , onun damadı Gudea geçmiştir. Sonra Gudea'yı oğulları Ur-Ningirsu ve Pirigme takip etmiş ve bunların ikisinin beyliği on seneyi bulmuştur. Ancak bunlardan sonra Ur-baba'nın ikinci damadı olan Ur-Gar ve üçüncü damadı olan Namhani veya Nammahni arka arkaya Lagaş Beyi olmuşlardır."

"Namhani'nin hem Lagaş hem de Umma'nın beyliğini birlikte yürüttüğü ve Gutiumlular ile işbirliği yaptığı anlaşılmaktadır."

"V.Uruk Hanedanının kurucusu ve kudretli tek kralı olan Utu-Hegal kitabesinde Gutiumlular'ı şiddetle itham etmekte ve onları 'dağların yılanları ve akrepleri' olarak vasıflandırmakta, Sumer ilini istilalarından nefretle bahsetmekte ve son gutium kralı Tirikan'a karşı kazandığı zaferi anlatmaktadır. 

(Bkz. Hz.nuh'un Yafes'ten torunu Tiras'ı hatırlatmaktadır. Tirikan bu da bizim tezimizi kuvvetlendirecek bir donedir. Sadi Bayram)

"Öte yandan Utu-Hegal'ın valilerinden olan Ur-nammu ile ilgili metinde Utu-Hegal'ı onun yedinci saltanat yılında nasıl bertaraf ettiği ve LAgaşlı Ur-Baba'nın Gutiumlularla işbirliği yapan ve Sumer memleketini onlara ezdiren damadı Namhani'ye hücum ederek onu öldürdüğü kayıtlıdır."

"Böylece yeni Sumer veya klasik Sumer Çağında Lagaş şehir beyi Namhani V.Uruk hanedanının kurucusu Utu-Hegal, Gutiumlular'ın son kralı Tirikan ve III.Ur sülalesinin kralı Ur-Nammu arasında herhalde daha yaşlıdan daha gerce doğru bir çağdaşlık münasebeti kurulmuş olmaktadır.

Bu durumda Gutiumlular'ın Utu-Hegal tarafından Sumer memleketinden sürülmesi ve LAgaş şehir beyliğinin Namhani'den sonra bir sükünet devresine girmesi ile klasik Sumer Çağının ilk devresi kapanmış olmaktadır. Yeni Sumer Çağının ikinci yarısında ise, hem siyasi tarih, hem de arkeolojik buluntular bakımından hemen tek başına III.Ur hanedanı temsil eder.

"Hanedanının hepsi de ayrı ayrı kudretli olan, ünvanları, icraatları ve hududları ile şehir-devleti anlayışını aşan, son ikisi Sumerli olmasına rağmen Akadca ad taşıyan beş kralı şunlarıdr. (Takriben MÖ.2110-2000)

Ur - Nammu (18 yıl)
Şulgi (48 yıl)
Amar-zuenna (9 yıl)
Şu-Sin (9 yıl)
İbbi-Sin (25 yıl)

"Ur-Nammu şimdiki bilgilerimize göre, Eski sumer Devri son Lagaş kralı Urukagina'nın talimatnamesi bir tarafa Mezopotamya ve Ön Asya tarihinde ilk kanun koyan sumer kralıdır. Kanunun metni çok kırık parçalanmış olarak ele geçmekle beraber, bulunması gerekli kanun tekniği ve muhteva unsurlarını cemettiği anlaşılmaktadır. Kanunun Prolloğu teolojik, tarihi ve ahlaki olmak üzere üç husus ihtiva etmektedir. Asıl kanunun metninin baştan kalan kısım 22 maddeden ibarettir. Bunlar büyücülüğe, asker kaçaklarına ve yaralanmaya ait pragraflardır. Bu pragraflar kısım kısım daha sornaki Eşnunna, Hammurabi ve Hitit kanunlarındaki bazı hükümlere esaslı suretle benzerlik göstermektedir."

"İkinci kral Şulgi içlerinde en başarılı idi. Hayatında ve ölümünden sonra kendisine bir ilah gibi tapılmıştır."

"III.Ur Hanedanı Çağında Elamlılara ve şimali (kuzey) kavimlere karşı neticeli harpler yapılmıştır. KRal Amar- Zuenna zamanında ise Asur, Ur Devletine ait olmuştur."

"Ur-Nammu ile hayatlarının bir safhasında çağdaş oldukları anlaşılan Lagaş Şehir beyi Gudea, başlıbaşına, Sumer dili ve edebiyatının, Sumer Sanatının kitabeleri, heykelleri , statüleri, inşa ettirdiği mabetleri , vs. ile kudretli ve silinmez bir temsilcisi olmuştur. Bıraktığı çeşitli neviden onlarca uzun-kısa kitabeleri ve metinleri Klasik Sumerce'nin kaynaklarını teşkil ederek - Sumeroloji sahasının ölmez isimlerinden Adam Falkenstein'in iki ciltlik metinlerden bol emsali Gudea Dili Grameri'ni yazmasına amil olmuştur."

"Bütün bunlara rağmen Sumerlilerin idaresindeki halkın bir kısmını teşkil eden Akadlıların ve sonradan Mezopotamyaya gelip onlara katılan Bati Samilerinin yeniden uyandırmaya muvaffak oldukları Samilik duygusu, Akad Çağında müstakil hüviyetlerini kazanıp gelişen akda dili ve Edebiyatı Klasik sumer Çağında da varlığını koruyup yaşamaya devam etmesi, yeni Sami göçleri (Ammurrular, Kenanlılar) ile bu şuurun beslenip durması sebebiyle, yeni bir Sami hamlesi, Elamlılarla ittifakı halinde, son Sumer devlet veya şehir-devletlerini ortadan kaldırmaya yetmiştir. (15)


Muhterem hocam Prof.Emin Bilgiç'in fevkalade önemli geniş bir araştırma mahsülü olan "Atatürk ve Sumerlilerin Tarihi" konulu makalesinden uzun iktibaslar yaptık. 

Bunun sebebi, Sumerlilerin tarihinin bizim için son derece önemli olması ve okuyucularımızın herhangi bir hataya düşmemeleri, hayatımın boyunca hakikatleri arayıp bulabilmek amacı, bulduğumuz ip uçlarını tarafsız bir gözle değerlendirmek veya değerlendirilmesi için okuyucularımıza sunmaktır.

Okuyucularımızın fikirleri daha detaylı, anlayabilmeleri, tezimizi araştırabilmeleri, tahkiki için tekrar Sumer Tarihine ait kaynaklara daha az zaman ayırabilmelerini temin maksadıyla metnin bir kısmını hemen hemen aynen vermeye çalıştık. Parantez içinde iki benzerliğe işaretle yetindik.

Yukarıda gördüğümüz Sumer kültürünün zihnimizdeki sıcaklığı muhafaza edilirken bir konunun daha düşünülmesinde fayda mülahaza ediyoruz :

Hz. Nuh'un oğlu Yafes bölümünde, metnini uzun olarak sunduğumuz Saklab'ın büyüme şeklini tekrar hatırlayalım.

Mecmel el-tevarih ile Gerdi zi'nin Zeyn el-ahbar adlı eserinde Yafes'in annesinin doğarken öldüğü ve kurt sütü ile beslendiği kayıtlı.

Bu bize Ergenekon Destanını hatırlatıyor ve tema aynı, efsanelere göre de doğru bir varyant....


Sadi Bayram
Kaynaklara göre Güneydoğu Anadolu'da Proto-Türk İzleri




_______________________

(1) Prof.Dr.Emin Bilgiç, Atatürk,Fakültemiz...a.g.e.s.120
(2)Prof.Dr.Benno Landsberger, Ön-Asya KAdim Tarihinin Esas Meseleleri II.Türk Tarih Kongresi Tebliğleri , İstanbul,20-25 Eylül 1937, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Kenan Matbaası,İstanbul 1943,s.102
(3)Benno Landsberger a.g.e.s.103
(4)Benno Landsberger a.g.e.s.104
(5)Benno Landsberger a.g.e.s.104
(6)Benno Landsberger s.104; ayrıca Tiriga Yafes'in oğlu Tiras'ı hatırlatmaktadır. Karşılaştırınız E.Bilgiç.a.g.e.s.101
(7) Prof.Dr.Vecihe Hatipoğlu, Türk Tarihinin başlangıcını ararken, Milliyet Gazetesi,20 Eylül 1978
(8)Fritz hommel, Etnologie und Geographie des Alten Orienta, München,1925-26.Fritz Hommel Zwelhundert sümeero-türkische wörtverglichungen als grondlage zu einennenen kapital der sprachwisenschaft, München 1915
(9) Sayın saygıdeğer anlamını veren "Agum" sözcüğünün AGU biçiminde olduğunu belirtmektedir. ki bu sözcük "Ağa/Aga" sözcüğünün aslıdır. Bkz.Fritz Hommel, Altaraclitische Über lieferung, München 1897,s.169: Prof.Dr.Vecihe Hatipoğlu a.g.e.s.2
(10) Antalya'da Karain Mağarasının bulunuşu bu tür özel adların varlığını gösterir. V.Hatipoğlu a.g.s.2
(11) V.Hatipoğlu a.g.e.z. Kara-Donlu deyimi "karaelbiseli" anlamına rahip sınıfını göstermiş olabilir. Ahlat'ta şehit düşen Abdurrahman Gazi'nin mezarına "Karadonlular" denilmesi dikkat çekmelidir.
(12) Prof.Dr.Emin Bilgiç, Atatürk,Fakültemiz ve Kürsümüz,Sumerlilerin Tarihi, kültür ve Medeniyetleri, dil ve Tarih coğrafya Fakültesi, Atatürk'ün 100 doğum yılına armağan dergisi, Ankara Üniversitesi matbaası, Ankara,1982 s.105
13) E.Bilgiç a.g.e.s.105
14) E.Bilgiç a.g.e.s.106
15)E.Bilgiç a.g.e.s.102


...........


EK: 




MISIR, ASUR, GİRİT VE YUNAN'A ÖNAYAK OLMUŞ OLAN MEDENİYET 
SUMER MEDENİYETİDİR.

SUMERİAN ARE NON-SEMİTİC PEOPLE !!!!

FOUNDATED BY ROCKEFELLER !!!!
Maybe that's why they hiding...

THE LANGUAGE SIMILAR TO TURKISH
even "Kap Kacak" in Turkish is "Gap Gacak" in Sumerian....


Ningirsu Tapınağında bulunan Gudea silindirleri , MÖ. 2125. Louvre Müzesinde





Fotoğraflarla ilgili adres için:




.....




3 Temmuz 2013 Çarşamba

KÜLTEPE KANİŠ KAZILARI






Kültepe eski Kaniš ören yeri Kayseri’nin 20 km. Kuzey Doğusunda bugünkü Karahöyük köyünün yanında yer almaktadır. Bu höyükteki araştırmaların başlangıcı bir asır önceye gitmektedir. Kültepe höyüğünde ilk kazı, E. Chantre tarafından 1893 ve 1894 yıllarında yapılmıştır. Höyüğün doğu ve kısmen de merkezi kısımlarında sondajlar yapan Chantre, bir çok mimari kalıntıları, pişmiş topraktan yapılmış Hitit vazoları, ritonları hayvan heykelcikleri, gün ışığına çıkarmıştır. 

Chantre, burada bulduğu eserleri, Mission en Cappadoce, (Paris 1898) adlı eserinde yayınlamıştır. H. Winckler, 1906 yılında yapmış olduğu kazılarda önemli eserler ele geçmediğinden yayınlamamıştır. Aynı yıl H. Grothe de küçük çapta bir araştırma yapmış ve bu araştırmayla ilgili olarak, Meine Vorderasien Expedition in 1906-1907, adlı eserinde bilgi vermektedir. 1925 yılında B. Hrozny, Kültepe’de kazıya başlamış ve höyüğün eteğindeki tarlalarda yaptığı kazıda 1000 kadar tablet bulmuştur. Böylece, tabletlerin bulunduğu yerin Asurlu tüccarların ve yerli halkın birlikte oturdukları kārum alanı olduğu anlaşılmıştır. 

Bu kazıda bulunanlarla, Avrupalı seyyahların Anadolu’da dolaşırken satın aldıkları tabletler, çeşitli Avrupa müzelerine dağılmış ve Avrupalı bilim adamları tarafından seriler halinde yayınlanmıştır. Söz konusu yayınlara ilerde değineceğim. 

Kültepe’de sistemli kazılara 1948 yılında Türk Tarih Kurumunun desteğiyle ve Prof. Dr. T. Özgüç ‘ün teşebbüsüyle başlanmış ve halen devam etmektedir. (2007)

Kültepe’de kazılar iki ayı yerde; biri Eski Kaniš Şehri’nin olduğu höyükte diğeri ise, höyüğün eteğindeki sonradan kārum şehri olduğu anlaşılan yerde yapılmıştır. 

Her iki yerleşim yerinde de dört yapı katı ortaya çıkarılmıştır. İlk iki tabakada yazılı belge ortaya çıkmamıştır. Bunlar IV. ve III. tabakalar olup Eski Tunç Çağı katlarıdır. Söz konusu Çağ (M.Ö: 3000-2000) da Kaniš etrafı surlarla çevrili bir kent olmalıdır. Bu dönemde Orta Anadolu’da şehir devletlerinin varlığını Akad Krallarının kahramanlıklarını anlatan, Boğazköy ve Kültepe’de bulunmuş olan belgelerden öğrenmekteyiz. 1958 yılı Kültepe kazısında bulunan ve yakın zamanlarda yayınlanan belgede, Akadlı Sargon’un batı seferinde Kaniš’e de geldiği anlaşılmaktadır (15)

Kaniš Şehri’nin III. bin yılın ikinci yarısından itibaren gelişerek önemli bir merkez haline geldiği biliniyor. Kaniš kārumunun II ve Ib katı tam planlarıyla korunmuş yapıları, yazılı belgeleri, güzel sanat eserleriyle Önasya’nın kendine özgü bir dünya ticaret merkezi olduğu görülür. II- Ib katı binalarının yapı teknikleri ve planları birbirine benzerdir. II-Ib katı yapılarının temelleri taştır, andezit kolay kırıldığından yapı ustaları düz taşlar kullanmışlardır. Üstüne kerpiç duvarın bastığı taşların düzgün olmasına özen gösterilmiştir. Harç her zaman olduğu gibi çamurdur. II. kat yapılarında taş direk kullanılmamıştır. Ağaç dikmeler dam örtüsünü taşıyan ahşap kirişlere kaide görevi yapmıştır. Evler sıvalı olup, odaların tabanları sıkıştırılmış topraktır. Evlerden bazılarının dar ve uzun odaları veya merkezî salonun yarısı taş döşemelidir. 

Evlerin planları dikdörtgendir. Üst katta bir oda bulunup, hayatın önemli bir kısmı zemin katta ocaklı, fırınlı ve tandırlı odada geçiyordu (16). Asurlular Aşağışehrin sınırlı bir bölümüne topluca yerleşmişlerdir. Asurlularla teması olan yerli tüccarların da onlara yakın mahallelerde oturdukları bilinir. 

Yerli halkın büyük kısmı Aşağışehrin geniş mahallelerinde oturuyorlardı. Nüfusun büyük kısmını yerliler tüccarların çoğunluğunu da Asurlular oluşturuyordu (17) 





M.Ö. II. bin yıl başlarında Yukarı Mezopotamya’daki Asur şehrinde oturan büyük tüccarların sermayelerini birleştirmek suretiyle şirketler kurup Anadolu ile ticari ilişkilere giriştiklerini anlıyoruz. Anadolu’da varlığını bildiğimiz şehir beyleri Asurlu tüccarlara saraylarının ihtiyacı olan kalay ve mamul eşyayı sağlamaları karşılığında onlara şehirlerin etrafında oturma imtiyazı vermişlerdir. Böylece, Anadolu’ya gelerek pek çok şehirde birer ticaret mahallesi oluşturan Asurlu tüccarların hepsinin Kaniš kārumu’na bağlı olduğu da anlaşılmıştır. O günkü Anadolu’nun bir çok şehrinde bir kārum ya da wabartum bulunmasına rağmen Kaniš kārumu merkez kārum
olup, Asurlu tüccarların en yüksek temsilcisinin Kaniš’te bulunduğu bilinmektedir. 

Asurlu tüccarların, Mezopotamya’da Sumerlilerin M.Ö. 3200 yıllarında icat ettikleri çivi yazısını Anadolu’ya getirdikleri anlaşılmıştır. Çivi yazısıyla ve Eski Asurca olarak yazılan 5-10 cm. eninde ve 10-15 cm. boyunda olan kilden tabletlerle Anadolu’da tarihi dönemlere geçilmiştir. 




Kültepe Kaniš Kazılarıyla İlgili Yayınlanan Raporlar

1948 yılı kazısı raporu T. Özgüç tarafından yayınlanmıştır (18). Bu eserde Kaniš şehrinin Kayseri civarındaki konumu, Kaniš şehrinin doğu ve batıya giden yıllara göre durumu, kazılarda ele geçen eserlerin tarihlenmesi üzerinde durulmuştur. 

1949 yılı kazısı raporu T. Özgüç tarafından hazırlanarak Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkmıştır (19). 

Bu yılda (2007) ele geçen maddi kültür kalıntılarının hangi kavme ait olacağı üzerinde durulmuş ve bu eserlerin Hititlere ait olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Böylece, Koloni Devri’nde Hititlerin Anadolu’da yaşadıkları arkeolojik materyallerle de tespit edilmiş oluyordu. Zira, burada ele geçen eserler M.Ö. 17. ve 16. yüz yıllardan itibaren Hititlerin kullandığı eşyaların aynı olduğu görülmektedir.

1956 yılında Kaniš harabelerinde yapılan kazıda büyük bir odanın içinde 2 adet çivi yazılı tablet ele geçmiştir. Bu belgeler hem bölgenin hem de Anadolu’nun ilk tarihi belgesi olup, Mama Kralı Anum-Hirbi’nin Kaniš kralı Waršama’ya gönderdiği mektuptur. Mektup 1957 yılında K. Balkan tarafından yayınlanmıştır (20). 

Bu belgeler sayesinde, söz konusu dönemde varlığı bilinen krallıklar arası ilişkiler, tâbi-metbû ilişkileri ve bu dönemde vuku bulan olayları öğrenmekteyiz. 1958-62 yılları kazı mevsimlerinde Kültepe höyüğünde yapılan kazılarda sarayda, Kaniš krallarının tasdikledikleri belgeler ele geçmiştir. Bu belgeler sayesinde, kralların isimleri, icraatları, sarayda görevli devlet erkanının isim ve unvanları, pozisyonları konusunda bilgi sahibi olduğumuz gibi, devlet ve saray teşkilatını tanıma imkanı da mümkün olmuştur. Kuššara krallarına ait Boğazköy’de bulunan Anitta belgesinden sonra burada ele geçen belgelerle, Kuššara kralı Pithana’nın Kaniš’te hüküm sürdüğü, onun ölümünden sonra Anitta’nın büyük kral olduğu ve oğlunu Alişar’a vali olarak atadığı anlaşılmış bulunuyor. 

Kültepe’de yapılan kazılarla ilgili raporlar, Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından yayınlanmaya devam edilerek, 1959 yılında Türk Tarih Kurumu yayınları arasında yeni bir eser çıkmıştır (21). 

Söz konusu eserde, Kaniš kārumunun binaları, şehirdeki cadde ve sokaklar, evlerde bulunan ocak, fırın, seramikler, mühürler, madeni eserler tasnif edilerek ilim alemine tanıtılmış oluyordu. 1986 yılında Kültepe Kaniš kazılarının hafiri tarafından yeni bir kitap yayınlandı (22). 

Bu eserde, kazılarda ele geçen seramik eserlerin tümü incelenmiş, mutfak eşyaları, ölü hediyesi olan kaplar, dinî muhtevalı eserler konu edilmiştir. Özellikle asılları altın ve gürmüş gibi madenlerden yapılan ancak pişmiş toprak benzerleri ele geçmiş olan ve dinî törenlerde kralların tanrılara içki sunduğu riton denilen kaplar çok ilgi çekicidir. Bunlar, hayvan şeklinde ve ya boğa başı, insan başı, kayık ya da çizme şeklinde olan kaplardır. 

Kültepe’de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan saray ve tapınaklarla ilgili bir diğer çalışma yine kazının hafiri tarafından yapılmıştır (23). 

Söz konusu eserde saraylarda ele geçen seramik eserler, madeni eserler, mühürler, bullalar ve tablet ve zarf parçaları incelenmiştir. Ayrıca, mabetlerde bulunan arkeolojik buluntular tasnif edilerek verilmiştir.

Koloni Devri’nde Anadolu’da ölü gömme geleneğiyle ilgili bir çalışma, İ. Metin Akyurt tarafından yapılmıştır (24). Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan eserde, diğer eski Anadolu kentleriyle birlikte Kültepe’de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan mezar tipleri de araştırılmış ve sekiz adet farklı mezar türü incelenmiştir. Ayrıca mezarlarda bulunan eserler de burada belirtilmiştir.

Kültepe Kazılarında Bulunan Mühürler ve Tabletler Üzerindeki Mühür Baskılarıyla İlgili Çalışmalar 

Kültepe kazılarında ele geçen mühürler ve mühür baskıları üzerinde ilk çalışma Nimet ÖZGÜÇ tarafından yapılmıştır. Kültepe’de Asurlu, Babilli ve Suriyeli mühür kazıyıcıların bulunduğu ve her birinin kendi ülkesinin mühür üslubunu getirdiği görülmüştür. Böylece her bir ülkenin mühür geleneği bilim adamları tarafından incelenmektedir. Kazılarda ele geçen mühür baskılarının tasnifleri yapılarak Anadolulu sanatkarların yaptıkları mühürler N. Özgüç tarafından bir kitap halinde yayınlanmıştır (25). 

Eserde mühür baskılarındaki tasvirler incelenmiştir. Kültepe 
Kaniš karumunun Ib katında ele geçen, damga ve silindir mühürler ve mühür baskıları da aynı bilim adamı tarafından yayınlanmıştır (26). 

Ib katı mühürleri 4 ayrı grupta incelenmiştir. Bunlar, Anadolu mühürleri, Eski Asur mühürleri, Eski Babil mühürleri, Eski Suriye mühürleridir. Bullalar üzerinde bir diğer çalışma, Veenhof tarafından N.Özgüç’e Armağan isimli eserde yayınlanmıştır (27).

Kültepe’de ortaya çıkan mühür baskılarıyla ilgili yeni bir eser yine, N. Özgüç ile Ö. Tunca tarafından yayınlanmıştır (28).

Kültepe tabletleri üzerindeki mühür baskılarıyla ilgili bir başka eser, B. Tessier tarafından Sealing and Seals on Texts from Kültepe kārum Level 2, (İstanbul 1994) yayınlanmıştır. 

R.L. Alexander Kaniš kārumundaki yerli mühür kazıyıcılarla ilgili bir çalışma yapmıştır (Native Group Cylinder Seals Engravers of Karum Kanish Level  II, Belleten 43, s. 573-618). 
M. Tosun, Kültepe metinleri üzerindeki mühür baskılarıyla ilgili bir makale yayınlanmıştır (Kapadokya Tabletleri Üzerindeki Mühür Baskıları, Belleten, IV. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1952, s. 209-313).





Avrupa Müzelerine Dağılan Tabletler ve Yayınlanması

Kültepe’de 1925 yılı kazısında bulunarak, Avrupa’ya kaçırılmış olan ve bugün Avrupa müzelerinde bulunan tabletler seriler halinde yayınlanmıştır. Bu yayınlar ve serilerini aşağıda veriyoruz. 

J. B. Nies Koleksiyonunda bulunan Kültepe metinleri, Babylonian 
Inscriptions in the Collection of J.B. Nies serisinde yayınlanmıştır. Bu serinin IV. cildi A.T. Clay tarafından bilim alemine sunulmuş olup (29)’ bu seride toplam 233 belgeden, ilk 99 mektup, 100-114 mahkeme zabtı, 115-216 senet, 217-233 mektuptur. Özellikle, Asurlu tüccar Pušu-ken’in yazışmalarından oluşmaktadır. Ayrıca pek çok mektup Aššur-nādā’ya gönderilmiştir. 

F.J. Stephens, aynı serinin altıncı cildini yayınlamıştır (30). Toplam 270 adet Kültepe metninden, ilk 135 adeti mektuptur. 136’dan 196’ya kadar iş dokümanı, 196-209 mektup, 209-211 mahkeme zabtı, 222-252 senet, 252-260 mahkeme zabtı, 260-270 iş dokümanıdır. 

British Museum’da bulunan Kültepe tabletleri, altı ciltlik bir seri de yayınlanmıştır (31). Bu seriden 5 cilt S. Smith, tarafından yayına hazırlanmıştır. Birinci cilt 45 adet senet ve toplu kayıt belgesi ile 5 adet mahkeme zabtından oluşmaktadır. 

İkinci cilt, Asurlu tüccarlar, Šallim-Ahum-Pušu-ken, İmdilum-Pušu-ken arasındaki mektuplaşmalar, İmdilum ve diğer bazı tüccarların yazışmalarıyla alakalı mektuplardan oluşmaktadır. Üçüncü ciltte, Aššur-idi-Aššur-nādā arasındaki yazışmalar, Inā’ya gönderilen mektuplar ve diğer tüccarların haberleşmelerinden oluşan 50 adet mektup vardır. Dördüncü cilt, pek çok Asurlu tüccarın birbirleriyle olan haberleşmelerinden oluşan 50 adet Kültepe metninden ibarettir. Beşinci cilt, mektuplar, mahkeme zabıtları ve senetlerden meydana gelmiştir. 

Bu serisinin altıncı cildi, P. Garelli- D. Collon tarafından yayınlanmıştır (32).

Bu cilt mektuplar, senetler, iş dokümanları ve mahkeme zabıtlarından oluşmaktadır. 

Rudolf Blanekertz Koleksiyonunda bulunan Kültepe metinleri, J. Lewy tarafından, yayınlanmıştır (33). Bu eserdeki Kültepe metinleri, mektuplar ve senetlerden meydana gelmiştir. 

Frida Hahn Koleksiyonunda bulunan Kültepe tabletleri, J. Lewy tarafından yayınlanmıştır (34). Bu belgeler, Asurlu tüccarların birbirleriyle olan yazışmaları ve senetlerden ibarettir. Lewy’nin hazırlamış olduğu diğer bir eser ise (35), senetler, mektuplar, iş dokümanları ve mahkeme zabıtlarından oluşmaktadır. 

Prag’ta bulunan Kültepe tabletleri, bir seri halinde yayınlanmıştır. Birinci cildi, B. Hrozny tarafından hazırlanmıştır (36). Bu ciltte, mektuplar, senetler, iş dokümanları, mahkeme zabıtları ve evlenme vesikası mevcuttur. Bu serinin ikinci cildi, Matouš tarafından yayınlanmıştır (37). Bu cilt, senetler, toplu kayıtlar, mahkeme zabıtlarından ibarettir. 

Bu serinin son cildi, L. Matouš-M. Matoušova-Rajmova tarafından bilim alemine sunulmuştur (38). Bu eserde, mahkeme zabıtları, senetler, ev satış belgesi, borç mukaveleleri, mühürlerle birlikte yayınlanmıştır. Prag Müzesindeki diğer tabletler, K. Hecker-G. Kryszat-L.Matouš, tarafından yayınlanmıştır (39).

N.B. Jankovska, Klinopisnye Teksty iz Kjultepe Sobraniiakh, (SSSR Moskova 1968) isimli eserinde bir kısım Kültepe metni yayınlamıştır. 

Heidelberg Üniversitesi ve Erlenmeyer Koleksiyonunda bulunan Kültepe tabletleri, B. Kienast tarafından yayınlanmıştır (40). Bu eserde, iş mektupları, senetler, mahkeme zabıtlarından oluşan 52 adet Kültepe tableti bulunmaktadır. Ayrıca Erlenmeyer Koleksiyonu ve her iki koleksiyona ait tabletler üzerindeki mühür baskıları bu eserde yayınlanmıştır. Das Altassyriche Kaufvertragsrecht Freiburger Altorientalische Studien, Beihefte Altassyriche texte und Untersuchungen (Stutgart 1984) isimli eser yine B. Kienast tarafından hazırlanmıştır. Giessen Üniversite Müzesi’nde bulunan Kültepe tabletleri, K. Hecker tarafından (Die Keilschrifttexte der Universitatsbibliothek Giessenunter Benetsung Nachgelenasser vorarbeiten von J. Lewy, Giessen 1966) yayınlanmıştır. Bu eserdeki Kültepe metinleri, senetler, mektuplar, mahkeme zabıtlarından ibarettir. 

Liverpool Arkeoloji Enstitüsü’ndeki Kültepe tabletleri, Th. G. Pinches tarafından yayınlanmış olup, (41) mektup ve senetlerden oluşmaktadır. 

Edinburg Müzesi’nde bulunan Kültepe tabletleri, S. Dalley tarafından (A Catalogue of the Akkadian Cuneiform Tablets in the Collections of the Scottisch Museum Edinburg with Copies of the Texts, Royal Scottisch Museum Information Series, Art and Archaeology, Edinburg 1979) yayınlanmıştır. Bu eser, mahkeme zabtı, mektup ve senetlerden oluşmaktadır. 

Pennsylvania Müzesi’nde bulunan Kültepe tabletlerinin bir kısmı, W.C. Gwaltney tarafından HUCA 3 de yayınlanmıştır. (Cincinnati 1983). Bu tabletler, mektuplar, senetler ve mahkeme zabıtlarından oluşmaktadır. Bu müzedeki Kültepe metinlerinin diğer kısmı, F.J. Stephens tarafından, (The Cappadocian Tablets in the Universty of Pennsylvania Museum) yayınlanmıştır. Bu seride 15 adet kārumlar arası mektup, 5 adet mahkeme zabtı ve diğer iş dokümanlarıyla birlikte 45 adet belge mevcuttur. 

Louvre Müzesi’nde bulunan Kültepe tabletleri, Tablettes Cappadociennes adı altında 3 cilt halinde yayınlanmıştır. Birinci cildi Conteneau (Paris 1920), yayınlamıştır. Bu ciltteki tabletler, Asurlu tüccarların mektuplaşmalarından ibarettir. 

İkinci cilt, Thureau- Dangin tarafından (Paris 1928) yayınlanmıştır. Bu ciltte, Pušuken ve Ina’ya gönderilen mektuplar çoğunlukta gözükmektedir. Belgelerin tümü iş mektuplarından oluşmaktadır. Bu serinin son cildi ise, J. Lewy tarafından (Paris 1935) hazırlanmıştır. Bu cilt, mahkeme zabıtları, boşanma belgeleri, mektuplar ve senetlerden oluşmaktadır. Louvre Müzesi’nde bulunan tabletlerin bir kısmı ise, C. Michel tarafından, RA 81’de (Nouvelles Tablettes Cappadociennes du Louvre, 1987) yayınlanmıştır. Bu belgeler, mektuplar, muhasebe kayıtları, taşıma mukaveleleri, senetler ve zarflardan ibarettir. 

Berlin Vorderasiatisches Museum’da bulunan Kültepe metinleri, K.R. Veenhof- E.K. Brandt tarafından hazırlanmıştır (42). Bu seride, iş dokümanları, senetler, mektuplar, mahkeme zabıtları, köle satışı hakkında Kültepe tabletleri mevcuttur. 

Alişar’da bulunan Kültepe Ib tabakası ile çağdaş tabletler, I. J. Gelb tarafından OIP XXVII’de yayınlanmıştır. (Chicago 1935). Bu tabletler arasında, Anitta tarafından tasdiklenen belgeler mevcuttur. Nabi-Enlil arşivi olarak bilinen bu belgelerde mahkeme zabıtları, mektuplar ve senetler vardır. 54 nolu belge ise, Develi’de satın alınmış olup, Kaniš’ten Wahšušana’ya kadar yapılan harcamalardan bahseder. 

Avrupalı bilim adamları tarafından Kültepe tabletlerinden hareketle yapılan çalışmalar bulunmaktadır. P. Garelli, Les Assyrians en Cappedoce, Paris 1963; M. T. Larsen, Old Assyrian Caravan Procedures, İstanbul 1967; Old Assyrian City-State and its Colonies, Copenhagen 1976; K. R. Veenhof, Aspects of Old Assyrian Trade and its Colonies, Leiden 1972; L.L. Orlin, Assyrian Colonies in 

Cappadocia, Paris 1970. J.G. Dercsen, Old Assyrian Copper Trade in Anatolia, İstanbul-Leiden 1996; Old Assyrian Institutes, Leiden 2004. 

Kültepe’de bulunan tabletlerin çoğunluğu senetler ve tüccarların birbirleriyle olan yazışmalarından ibarettir. Bu bağlamda bazı tüccarların yazışmaları toplanmak suretiyle bir bütün halinde yayınlanmıştır. Bu tür yayınlara ilk örnek, Metin İçhisar tarafından yapılan çalışmadır: Les Archives Cappadociennes des Marchand Imdilum, Paris 1981. C. Michel önce Innāya arşivini yayınlamıştır (Innayā dans les tablettes paleo-assyriennes, Paris 1991, vol 1. Analyse, vol. 2 Edition des textes), 

Sonra ise, tüccarlar arası mektuplaşmalardan örneklerle bir eser hazırlamıştır: Correspondence des Marchand de Kanis, Paris 2001. M.T. Larsen, bir Asurlu tüccarın arşivini yayınlamıştır: The Aššur-nādā Archive (Old Assyrian Archives 1) Leiden 2002. B.L. Rosen, borç mukaveleleriyle ilgili bir eser yayınlamıştır: Studies in Old Assyrian loan Contraks UM 1, 1977.

Başlıca İstanbul ve Ankara Müzelerinde Bulunan Kültepe Metinleri Üzerine Yapılan Çalışmalar 

İstanbul Arkeoloji Müzesindeki Kültepe Tabletlerinden bir kısmı, J. Lewy tarafından ilim alemine sunulmuştur (43). Bu eser Asurlu tüccarlar, İmdilum ve Inā’ya gönderilen mektuplar ile senetlerden oluşmaktadır. İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan Kültepe tabletlerinin diğer kısmı ise, V. Donbaz tarafından yayınlanmıştır (44).

Sadberk Hanım Müzesi’nde bulunan Kültepe metinleri, V. Donbaz tarafından, Sadberk Hanım Müzesi’nde bulunan Çivi Yazılı Belgeler, (İstanbul 1999) yayınlanmıştır. 

Boğazköy’de bulunmuş olan, Da’a arşivine ait 50 adet tablet, H. Otten tarafından KBo serisinin 9. cildinde yayınlanmıştır (Berlin 1957). Bu belgeler de mektuplardan ibarettir. 

1958 yılında Bursa Arkeoloji Müzesine satın alma yoluyla gelen 5 adet Kültepe metni, V. Donbaz- E. Horasanlı tarafından Belleten 158, (1976) de yayınlanmıştır. Yine Asurlu tüccar Innaya’nın arşivi, V. Donbaz tarafından RA 85 (1991) de yayınlanmıştır. Adana Müzesinde bulunan Kültepe metinlerinden biri, (Adana 237 b) yine V. Donbaz tarafından AfO 21 (1984) de yayınlanmıştır. 

Kayseri Müzesinde bulunan Kültepe tabletlerinden 3 adedi, Landsberger tarafından Türk Tarih Arkeologya ve Etnoğrafya Dergisi 4 de yayınlanmıştır. (İstanbul 1940). Kültepe metinlerinin bu şekilde yayınlanmasıyla birlikte, Asurlu tüccarların Anadolu’da bir koloni ağı kurmak suretiyle Anadolu-Mezopotamya arasında ticaret yaptıkları anlaşılmıştır. Asurlu tüccarların Anadolu’da uzun süre yaşadıkları görülmüş ve bu belgeler okunduktan sonra Anadolu’da Asur Kolonileri, Anadolu’nun iktisadi yapısı ile ilgili çeşitli eserler yazılmıştır. 

Bu eserlere bir göz atalım; 

E. Bilgiç, Etilerden Önce Anadolu’da Maden Ekonomisi, İstanbul 1940-1941; Kültepe Metinlerinde Geçen Yerli Apellatifler ve Bunların Anadolu Dileri İçerisindeki Yeri, Ankara 1953; Kaniš kārumunun kronolojisi ile ilgili olarak, K. Balkan tarafından bir eser, Kaniš Karumunun Kronoloji Problemleri Hakkında Bazı Müşahedeler, (Ankara 1955) kaleme alınmıştır. 

Kültepe ve Kayseri’nin tarihiyle ilgili bir çalışma Nezahat Baydur tarafından yapılmıştır. Kültepe ve Kayseri Tarihi Üzerine Araştırmalar, İstanbul 1970.

Kültepe Tabletleri Yayın Komisyonu 1986’da kurulmuş ve Kültepe tabletleri üzerinde çalışmalar hız kazanmıştır. Bu komisyonda, E. Bilgiçle birlikte, H. Sever, C. Günbattı, S. Bayram ve S. Çeçen yer almışlardır. Şu ana kadar AKT serisinden 3 cilt yayınlanmıştır. AKT I’de borç senetleri, mektuplar, kārum dairesinin kararları, ikribum olarak verilen parayla ilgili bir kayıt, mal teslimiyle ilgili belgeler yer almaktadır. Bilgiç-Bayram tarafından hazırlanan AKT II’de, toplu kayıtlarla ilgili belgeler, borç karşılığı rehin konusu, masraf listeleri, mahkeme zabıtları, Kaniš kārumunun kararları, Asur Şehir Meclisinin kararları ve iş mektupları mevcuttur. Bilgiç-Günbattı tarafından hazırlanan AKT III’de, senetler, mektuplar, mahkeme zabıtları, toplu kayıtlar, masraf listeleri yer almaktadır. İstanbul Arkeoloji Müzesinden Çivi Yazısı Uzmanı Sumerolog V. Donbaz da bu komisyona dahil olup, Kültepe tabletlerini yayınlamaktadır. Özellikle, Ib tabakası dönemine ait olan, höyükte Waršama’nın sarayında bulunan ve Kaniš krallarının tasdiklediği iqqati vesikalarını, T. Özgüç’e Armağan, (1989); N. Özgüç’e Armağan, (1993); X. Türk Tarih Kongresi Bildirileri’nde (1990) yayınlamıştır.

K. Balkan, S. Alp’e Armağan’da (Ankara 1992), 1948, 1949 ve 1950 yılı kazı mevsiminde ele geçen tabletlerden 18 adedini yayınlamıştır.

1988 yılı Kültepe kazısında çıkan belgeler, AKT serisinde S. Bayram ve S. Çeçen tarafından yayına hazırlanmaktadır. Yine 1992 yılı kazı mevsiminde ortaya çıkan belgeler, C. Günbattı, S. Bayram ve S. Çeçen tarafından AKT serisinde yayınlanmak üzere hazırlanmaktadır. 1963 yılı kazısında bulunan belgeler İ. Albayrak tarafından yayına hazırlanmaktadır.

1956 yılı Kültepe kazısında bulunan tabletlerin bir kısmı, A.F. Karaduman, tarafından doktora tezi yapılmıştır. Bu tezde, mahkeme zabıtları, senetler ve EnnaSuen’in yazışmalarından oluşan mektuplar yer almaktadır.

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde korunan bu tabletler, yabancı ilim adamları tarafından da yayınlanmakta olup, 1990 yılı kazısında bulunan vesikaların bir kısmı Fransız Asiriyologlar tarafından yayınlanmıştır (45). Bu eserde, Aššur-mutabbil’e gönderilen mektuplar, Šumi-abiya’ya görderilen mektuplar, senetler, mahkeme zabıtları ve tabletlerin zarfları yer almaktadır. Son olarak Veenhof tarafından Kültepe’de ele geçen Asur limum listeleri yayınlanmıştır (46).

Alman Assiriyolog K. Hecker, Kt. 1959, 1961 ve 1987 kazı dönemi tabletlerinin yayını üzerinde çalışmaktadır. K.R. Veenhof ise, 1991 yılı kazı mevsiminde çıkan tabletleri yayına hazırlamaktadır. Japon asıllı Kawazaki 1989 yılında ortaya çıkan Kültepe tabletlerini doktora tezi olarak hazırlamıştır.

Yukarıda bahsi geçen bilim adamları tarafından Kültepe belgelerinden hareketle yazılan makaleleri burada zikretmedim. Bunların da sayıları oldukça fazladır. Elimizde bulunan belgelerden Asur Ticaret Kolonileri Çağı’nda (M.Ö. 1975-1725) Anadolu’nun ve Eski Asur Devletinin siyasi, sosyal ve kültürel hayatını öğrenmekteyiz.


Sonuç 

Kültepe kazıları sayesinde Anadolu’nun tarihi üç asır kadar geriye gitmiştir. Anadolu tarihine ait ilk yazılı belgeler Kayseri yöresinde bulunmuş ve bölgenin dört bin yıl öncesi tarihi araştırılarak, uluslararası ticaretin merkezi olduğu anlaşılmış bulunmaktadır. Kültepe Kaniš kazıları sonucunda, M. Ö. II. bin yılın ilk çeyreğinde Anadolu’nun şehir hayatı, saray hayatı, devlet teşkilatı, esnaf teşekkülleri, ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca, Asurlu tüccarlarla yerli halk arasındaki ilişkiler, uluslar arası hukuk konusu ilk defa bu dönemde görülmüştür. 

Kazılar sonucunda Anadolu tarihi kadar Eski Asur tarihini de öğrenmiş bulunuyoruz. Eski Asur Şehir Devleti’nin siyasi, sosyal, kültürel ve iktisadi hayatını Kültepe tabletleri yansıtmaktadır. 

Aynı belgelerden, Mezopotamya’dan Anadolu’ya gelen ticaret yolları ve yollar üzerindeki kentler, kervansaraylar, yol güvenliği, posta örgütü gibi konularda bilgi edinmekteyiz. 

Kültepe’de 50 yılı aşkındır yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılan eserlere ait örnekler Kayseri Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. Ayrıca, bir kısım eserler, Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde teşhir edilmekte olup, 1948 yılından itibaren Kültepe kazılarında ortaya çıkarılan çivi yazılı tabletlerin tamamına yakını söz konusu müzede korunmaktadır. Kayseri dört bin yıl öncesinden itibaren önemli bir ticaret ve kültür merkezi olmuştur. 

Koloni Çağı’nda olduğu gibi, Geç Hitit Şehir Devletleri ve Roma İmparatorluğu dönemlerinde her zaman önemini korumuştur. Kayseri yöresinden gelen çok sayıda eser Kayseri Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmesine rağmen müzenin teşhir salonlarının yetersiz kaldığını belirtmeliyiz. Kayseri Müzesi’ne gelen eserlerin daha iyi sergilenmesini sağlayacak daha büyük müzenin yapılmasıyla her bir döneme ait eserlerin ayrı ayrı salonlarda teşhiri imkanı sağlanacak ve bölgenin kültür mirasını tanıtma fırsatı verecektir diyebiliriz.



Yrd. Doç. Dr. Hasan Ali ŞAHİN 
Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi 
CUMHURİYETİN 80. YILINDA KÜLTEPE KANİŠ KAZILARI

pdf için tıklayın:




_________________________________________
15) C. Günbattı, “Kültepe’den Sargon’a Ait Bir Tablet”, III. Uluslararası Hititoloji KongresiBildirileri, (Ankara 1998), s. 261-279.
16) T. Özgüç, Kültepe Kaniš/Neša, İstanbul 2005, s. 51-56. 
17) T. Özgüç, Kültepe Kaniš/Neša, İstanbul 2005, s. 51. 
18) T. Özgüç, Türk Tarih Kurumu Tarafından Yapılan Kültepe Kazısı Raporu 1948, Ankara 1950. 
19) T. Özgüç, Türk Tarih Kurumu Tarafından Yapılan Kültepe Kazısı Raporu 1949, Ankara 1953.
20) K. Balkan, Mama Kralı Anum-Hirbi’nin Kaniš Kralı Waršama’ya Gönderdiği Mektup, Ankara 1957. 
21) T. Özgüç, Kültepe-Kaniş Asur Ticaret Kolonilerinin Merkezi’nde Yapılan Yeni Araştırmalar, Ankara 1959. 
22) T. Özgüç, Kültepe-Kaniş II, Eski Yakındoğu’nun Ticaret Merkezinde Yeni Araştırmalar., Ankara 1986. 
23) T. Özgüç, Kültepe Kaniş/Neşa Sarayları ve Mabedleri-The Palaces and Temples of Kültepe, Kaniş/Neşa, Ankara 1999.
24) İ. Metin Akyurt, M.Ö. 2. binde Anadolu’da Ölü Gömme Adetleri, Ankara 1998. 
25) N. Özgüç, Kültepe Mühür Baskılarında Anadolu Grubu, Ankara 1965. 
26) N.Özgüç, Kaniş Karumu Ib Katı Mühürleri ve Mühür Baskıları, Ankara 1968. 
27) K. R. Veenhof, On the Identification and Implications of Some Bullae from Acemhöyük and Kültepe, Nimet Özgüç’e Armağan, Ankara 1993, s. 645-657. 
28) N. Özgüç-Ö. Tunca, Kültepe Kaniš: Mühürlü ve Yazıtlı Kil Bullalar- Sealed Inscribid Clay Bullae, Ankara 2001.
29) A. T. Clay, Babylonian İnscriptions in the Collection of J.B. Nies ( BIN IV, Letters and Transactions from Cappadocia New Haven 1927) 
30) F. J. Stephens, Babyonian İnscriptions in the Collection of J.B. Nies BIN VI, Old Assyrian Letters and Business Documents New Haven 1944) 
31) S. Smitth, Cuneiform Texts from Cappadocian Tablets in the British Museum (CCT I, London 1921; CCT II, London 1924; CCT III, London 1925, CCT IV, London 1927; CCT V, London 1956 ) 
32) P. Garelli- D. Collon, Cuneiform Texts from Cappadocian Tablets in the British Museum (London 1975).
33) J. Lewy, Die Kültepetexte der Sammlung Rudolf Blanekertz, Berlin 1929. 
34) J. Lewy, Die Kültepetexte aus der Sammlung Frida Hahn Berlin, Leipzig 1930. 
35) J. Lewy, Die Keilschrifttexte aus Kleinasien, Texte und Materialien der Frau,Leipzig 1932. 
36) B. Hrozny, Inscriptions Cuneiformes du Kültepe I, ICK I Praha 1952. 
37) L. Matouš, Inscriptions Cuneiformes du Kültepe II, Praha 1962. 
38) L. Matouš-M. Matoušova-Rajmova , Kappadokische Keilschrifttafeln mit Siegeln aus den Sammlungen der Karisuniversitat in Prag, (Prag 1984). 
39) K. Hecker-G. Kryszat-L.Matouš, Prager Kültepe-Texte I: Kappadokische 
Keilschrift Tafeln aus der Sammlungen der Karlsuniverstat Prag Praha, 1998. 
40) B. Kienast, Die Altassyrichen Texte des Orientalischen Seminars der Universitat Heidelberg und der Sammlung Erlenmeyer-Basel, Berlin 1960. 
41) Th. G. Pinches, The Cappadocian Tablets Belonging to the Liverpool Institu of Archaeology.
42) K. R. Veenhof- E.K. Brandt, Altassyrische Tontafeln aus Kültepe Texte und Siegellabrollungen 1992. 
43) J. Lewy, Keilschrifttexte in den antiken-museen zu Stanbul, İstanbul 1926. 
44) V. Donbaz, Keilschrifttexte in den Antiken Museen zu Stanbul II, Stutgart 1989. 
45) C. Michel-P. Garelli, Tablettes Paleo-Assyriennes de Kültepe I, Kt. 90/k İstanbul 1997. 
46) K. R. Veenhof, The Old Assyrian List of Year Eponyms from Karum Kanish and its Chronological Implications, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 2003

......

ayrıca Kültepe Kaniş kazılarına ait onbinlerce eser dijital ortama geçiriliyor. ilgili haber için tıklayın.



****




Kültürün en önemli unsurlarından biri de mutfaktır.



'Osmanlı Mutfağı', insanlığın uluslar biçimde gruplandırıldığı bir çağda hemen herkese garip gelecek bir deyim. Milliyetçiliğin güçlenmeye başladığı 18.yüzyıldan bu yana, giderek artan, bir biçimde, Türk, Yunan, Arnavut, Fransız, Alman, Japon, Çin, hatta İngiliz mutfağı deyimlerine bile sık sık rastlıyoruz. Ancak, aynı nedenlerden ötürü, adında bir ulustan çok bir devletin ön plana çıktığı 'Osmanlı mutfağı' türünde bir deyimin kulaklarımıza yabancı geldiğini söylememiz gerek. Gerçi Çin de, Japonya'da birer imparatorluk ama, oralarda kültürel anlamda tek bir öğe egemendi, baskın bir kültür vardı.

Osmanlılar'ın kültürel yapısı ise daha çok Bizans'tan devraldığı Roma İmparatorluğu'nunki andırır. Çok budunlu, çok dinli, çok dilli, kısacası rengarenk bir halklar topluluğudur Osmanlı İmparatorluğu. Egemen kültür Türk olmakla birlikte, bu herşeyin Türkler'le bağlantılı olması gibi bir zorunluluk taşımaz. Milliyetçilikle zaten imparatorluğun geç dönemlerinde tanışan Osmanlı'nın böyle resmi bir tavrı olmamıştır.

Mutfak adına bundan çıkarılacak sonuç belli.osmanlı mutfağı diye bir deyim kullanıyorsak bunun anlamı, ancak başkent İstanbul'da en seçkin biçimin alan, İmparatorluğun bütün halklarının mutfak geleneklerine açık, buna karşılık Türk kültürünün ağır bastığı, aynı zamanda tarihten gelen köklü mirası da barındıran bir ortadoğu mutfağı uygulamasından başka bir şey olamaz.

Tuğrul Şavkay



Kitap iki bölüm olarak hazırlanmış. Birinci bölüm; 

Mutfağın Ardındaki Felsefe
Anadolu'ya Göç Öncesi Türk Mutfağı
Bizans Geleneği
Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluş Döneminde Anadolu Türk Mutfağı
Fatih Dönemi
Kanuni Dönemi
Son Dönem, başlıklarında incelenmiştir.

İkinci Bölüm ise;

Çorbalar, Kebaplar, Yahniler ve Pilakiler, Köfteler, Tava Yemekleri ve Mücverler, Yumurta Yemekleri, Hamur İşleri ve Börekler, Sebze Yemekleri, Dolmalr, Pilavlar, Hamurişi Tatlılar, Helvalar, Meyveli ve Sütlü Tatlılar, Salatalar ve Turşular, Hoşaflar ve Şuruplar olmak üzere tarifleri içermektedir.



...


Gurme ve yazar Tuğrul ŞAVKAY 29 Eylül 2003 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. 1951'de Nazilli'de doğan ŞAVKAY Galatasaray Lisesi'nde okudu. Üniversite öğrenimine Avusturya'da Graz Üniversitesi'nde bağlayan ŞAVKAY. Türkiye'ye dönüp Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesinde sosyoloji eğitimini tamamladı. Aynı fakültede siyaset bilimi alanında master ve doktora yaptı.

Öğrenciyken Kervansaray Oteli mutfağında bulaşıkçı olarak işe başladı. Daha sonra ünlü otellerle restoranlarda aşçı, yiyecek içecek yöneticisi danışmanlık gibi görevler yaptı. Beş yıl boyunca da Birleşmiş Milletlere bağlı Uluslararası Zeytinyağı Konseyi'nin tanıtım programlannda görev aldı. ŞAVKAY bölüm başkanlığını yaptığı Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne bağlı dört yıllık Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü'nün kurucuları arasındaydı. Ayrıca çeşitli gazetelerde görevler aldı yazılar yazdı. Şefin Sofrası adlı UBF'nin katkıları ile hazırlanan bir yemek ansiklopedisi yayını ile çeşitli kitapları bulunmaktadır.

....