Translate

ÖN-TÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖN-TÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2014 Çarşamba

Truva ve Etrüsk





TROYA SAVAŞLARINA KATILAN KAVİMLERİN 
K İMLİKLERİ VE KÖKENLERİ ile
TRUVA - ETRÜSK - TÜRK BAĞI

M.Ö.1240-1230 tarihleri arasında meydana gelen ve Eskiça ğ’ın Birinci Dünya Savaş ı olarak nitelendirilen Troya Savaş ları , Troyalı’lar ile Aka’lar arasında cereyan etmi ştir. Troyalı’lar ve Aka’lar bu savaşa pek çok kavmin desteğ ini alarak katılmı şlardır. Bu Savaş a, Dünya Savaş ı niteli i kazandıran da Doğ u’yu ve Batı’yı temsilen sava şa müttefik olarak iş tirak eden kavimlerdir. 

Bu kavimler arasından, içlerinde Türk kavimlerinin de bulundu ğu bazı kavimler, di ğer baş ka kavimlerle karı şıp kaynaş arak yeni kavimler ortaya çıkmasını da sağ lamış lardır. İşte Troya Savaş ları’na katılan bu kavimleri kimlikleri ve kökenleri itibariyle ara ştırıp, ortaya koymuş bulunuyoruz. 



TROYALILAR TÜRK MÜDÜR? 

Bütün bu de erlendirmelerden ayrı olarak, Troyalılar Türk Müdür? sorusuna da değ inmemiz yerinde olacaktır: 

Anadolu M.Ö.2.binyılın baş larında Mezopotamya’dan Anadolu’ya gelen Asur’lu tüccarların beraberlerinde çivi yazısını da getirmeleri ile tarihi devirlere girmi ştir. Ama sorun ş urada ortaya çıkıyor ki tarihi devirlere girilmeyen Eski Tunç Devri’nde yani M.Ö. 3000-2000 yılları arasında Anadolu’da hangi kavimler yaş ıyordu ve bu dönem kültürleri kimlere aitti. 

Burada Mezopotamya orijinli yazılı vesikalar az da olsa imdada yetiş mektedir. Çünkü Mezopotamya Anadolu’dan yaklaş ık 1200 yıl önce tarihi devirlere girmiş tir. M.Ö. 2350-2150 tarihleri arasında Mezopotamya’da güçlü bir imparatorluk kuran Sami kökenli Akkad’lar , bütün Sümer kentlerini egemenlikleri altına aldıktan sonra , komş u ülkeleri de istila etmeye baş lamşı lardır. Bu kom utanlardan biri de Anadolu’dur. 

Akkad Kralı’na ait olan Şarthamari Metinleri’nin Hattu şa arş ivinde bulunan nüshasından öğ rendiğ imize göre ( KBo III, 13 numaralı metin) , o devirde Anadolu’da ya şadıkları anlaş ılan ş ehir devletlerinden 17 tanesi Hatti kralı Pampa’nın önderli ğinde bir koalisyon oluş turmuş lar ve topraklarını korumak amacıyla Akkad Kralı Naram-Sin’e karş ı isyan etmiş ler fakat baş arılı olamamış lardı. Bu metinlerde 15. satırda geçen Türki Kralı da İlş u Nail’ di. 

Yukarıdan da anlaşılacağ ı üzere M.Ö.3.binyılın sonlarında Anadolu’da büyük bir devlet yoktu. Küçük krallıkların hüküm sürdüğ ü bu topraklarda herhangi bir dı ş tehlikeye karş ı birlikte hareket ediliyordu. 

Ş arthamari Metinleri, Anadolu orijinli değ ildir fakat Anadolu hakkında bize bilgi veren en eski yazılı vesikalardır. Bu vesikalar sayesinde Anadolu’nun o dönemdeki sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısı hakkında az da olsa bilgi sahibi olabiliyoruz. Özellikle kral adlarından M.Ö.3.binyılda Anadolu’nun etnik yapısı hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. 

Örnek olarak Türki Kralı İlş u Nail’in ismi Asyenik bir isimdir ve bu da bize Türklerin Anadolu’daki varlı ının binlerce yıl önceye dayandığ ını gösterir. 

Yine Ş arthamari Metinleri’nden öğ rendiğ imize göre M.Ö.3. binyılda Orta Anadolu’da Hatti’ler, Doğ u ve Güneydoğ u Anadolu’da Hurriler, Akdeniz Bölgesi’nde de Luwi Kavimleri’nin yaş adıkları anlaş ılmaktadır. Luwi’ler bu bölgeye Balkanlar üzerinden bir göç hareketi sonucunda gelmiş Gumelnitza Kültürü’nün temsilcileri idiler. 

Bazıları Troyalılar’ı Luwi’li olarak belirtirken bazıları da Anadolulu bir kavim demekle yetinmiş tir. 

Troyalılar’ın Luwi’li olduğ unu söyleyenlerin dayanağ ı , savaş lar sırasında tahtta oturan Kral Priamos ve oğ lu Aleksandros Paris’in isimlerinin –os soneki ile bitmesidir ki Luwiler de nd/ nt , ss/os sonekli bir dil kullanıyorlardı. Bu değ erlendirmeyi doğ ru fakat eksik bulan Prof.Dr. Ekrem Memiş , “Troya ve Troyalılar” adlı kitabında bu konuya ş u ş ekilde yer vermiş tir: 

“ Troya Savaş ları sırasındaki Troya kral ailesi sadece Priamos ve Aleksandros Paris’ten oluş muyordu. Priamos’un eş i kraliçe Hekabe ya da Priamos’un büyük oğu Hektor’un , Hektor’un eş i Andromake’ın isimleri ss veya os soneki ile bitmiyordu. Demek oluyor ki , sadece birkaç ismin sonunda yer alan ss/ os soneklerine dayanarak bir kavmin kökeni hakkında genellemeler yapmak doğ ru bir yakla şım değ ildir. 

Kaldı ki , substrat dillere ait olduğ u kabul edilen bu sonekler , Luwiler gelmeden önce de Anadolu’nun yerli kavimleri tarafından kullanılıyordu. Bütün bunlar bir yana ,bir önceki bölümde de ifade ettiğ imiz gibi , İtalya’ya şehir kültürünü götüren Etrüks kavminin oluş umunda Batı Anadolu’dan göç eden Troyalılar’ın önemli bir yeri olmuş tu. İtalya da bulu an Troyalılar ve Sakalar karış ıp kaynaş arak Etrüks’ler denilen Türk kavmini meydana getirmi şti.

Yasemin Şiraz
Yüksek lisans tezi
danışmanı : Prof.Dr. Ekrem MEMİŞ
Troya Savaşlarına Katılan Kavimlerin Kimlikleri Ve Kökenleri (Yasemin Şiraz) (Konya-2006)
PDF no. 410 :



Paris Helen'i kaçırırken / İskit Başlığı ile !


***

Prof.Dr. Ekrem Memiş, “Troya ve Troyalılar” adlı kitabında bu konuya şu şekilde yer vermiştir: 

“ Troya Savaşları sırasındaki Troya kral ailesi sadece Priamos ve Aleksandros Paris’ten oluşmuyordu. Priamos’un eşi kraliçe Hekabe ya da Priamos’un büyük oğlu Hektor’un , Hektor’un eşi Andromake’ın isimleri ss veya os soneki ile bitmiyordu. 

Demek oluyor ki , sadece birkaç ismin sonunda yer alan ss/ os soneklerine dayanarak bir kavmin kökeni hakkında genellemeler yapmak doğru bir yaklaşım değildir. 

Kaldı ki , substrat dillere ait olduğu kabul edilen bu sonekler , Luwiler gelmeden önce de Anadolu’nun yerli kavimleri tarafından kullanılıyordu. Bütün bunlar bir yana ,bir önceki bölümde de ifade ettiüimiz gibi , İtalya’ya şehir kültürünü götüren Etrüks kavminin oluşumunda Batı Anadolu’dan göç eden Troyalılar’ın önemli bir yeri olmuştu. 

İtalya da buluşan Troyalılar ve Sakalar karışıp kaynaşarak Etrüks’ler denilen Türk kavmini meydana getirmişti. Bu durum karşısında Troyalılar’ın Türklüğünü kabul etmekten başka çare göremiyoruz.” 

Ayrıca Prof.Dr.Ekrem Memiş, yine aynı eserinde bu konu hakkında Montaıgne’nin şu sözlerini de bize aktarır:

“ Türklerin padişahı II.Mehmet, Papa II. Pius’a şunları yazmış : 

İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum. Biz de İtalyanlar gibi Troyalılar’ın soyundanız. Yunanlılar’dan Hektor’un öcünü almak benim kadar onlara da düşer, Onlar ise bana karşı Yunanlılar’ı tutuyorlar.” 

Hocamız bu konuda Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat söylemiş olduğu şu sözü de bizlere iletir: 

“Dumlupınar’da Yunanlılar’dan Troyalılar’ın öcünü aldık! ” 

bütün bunlardan anlıyoruz ki, Türkün iki büyük atası da Troyalılar’ın Türk olduğunu kabul etmektedir. 

Avrupalı tarihçiler bile Türklerin Troyalı olduğu görüşüne varmış ve kökenlerinin Troyalı komutan Turkus’a uzandışını öne sürmüşlerdir. 

Ancak Osmanlılar’ın, Avrupa’da ilerleyişinden korkarak bu görüşü reddetme yoluna gitmişlerdir. 

Bütün bu bilgilerin ışığında biz de Fatih Sultan Mehmet’in ve Mustafa Kemal Atatürk’ün de görüşlerini bizlere sunan değerli hocamız Prof.Dr. Ekrem Memiş’in görüşüne katılıyor ve Troyalılar’ın Türk olduğu görüşüne varıyoruz.


basın





Truvalılarda “Tenkri’ler” boy ismine rastlanıyor.(11) Truva’da ilk tabakalardaki halkın Türklerle akraba (Pelaj’lar - Pelasg) tahmin ediliyor. Doğrudan doğruya Pelajlarda da “Turxum” şeklinde bir isme rastlıyoruz.(12)

Bu kadar farklı yazılışı ve söylenişi olan Türk adının asli şekli ne olabilir? Benim de katıldığım Prof. Z. V. Togan’ın görüşü, kök kelimenin “TUR” veya “TÜR” olduğudur.(13)

Bunu “TURAN” kelimesinde görüyoruz. İranlılar (Persler, Medler) Türklere “Turani” derlerdi.(14)

Etrüsklerin Menşei
A. Farklı Tezler
Bu konuda 3 teori vardır:

1. Etrüskler, Batı Anadolu’daki Lik’lerin ve Lid’lerin “Turska” koludurlar ve MÖ. 1000 tarihlerinde deniz yoluyla İtalya’ya gelip (44) yerleşmişlerdir. Hint-Avrupa veya Semit kökenli değildirler. Ural-Altay grubundan olabilirler;

2. Etrüskler Alpler ve Balkanlar yoluyla İtalya’ya kuzeyden girmiş ve Etrürya’ya yerleşmişlerdir.(45) Muhtemelen, Truva 1 ’i de kuran Pelaj’ların bir koludur. Hint-Avrupalı ve Semit kökenli değildiler;

3. Etrüskler hiçbir yerden gelmedi, en eski çağlardan beri İtalya’da yaşayan bir kavimdiler. Daha sonra İtalya’ya giren Hint-Avrupalı İtalyotlarla karışarak tarihi Romalılar olmuşlardır.(46)

İtalyan arkeolog ve antropologların çoğu 2. ve 3. teoriyi destekliyorlar; fakat Dyonisus’ten beri Etrüsklerin Ege kıyılarından deniz yoluyla göçettikleri, klasik kaynaklarda kanıtların fazlalığı dolayısıyle, ağırlık kazanıyor. Gene de, Kuzey Anadolulu-Trakyalı bir grup Ural-Altay kökenli Pelajların da İtalyaya kuzeyden girip Etrürya’da Ege’den gelme soydaşlarıyla karışmış olmaları, buna ait delillerle desteklenebilir.

Her iki şekilde de Doğu Ural-Altay kökeni söz konusudur.

3. Teoriye gelince, tek başına Etrüsk varlığını izah etmesi imkan dışıdır. Fakat denizci ve Balkanlı Ural-Altaylılar gelmeden önce Etrürya coğrafi bölgesinde eski bir kavim de herhalde yaşıyordu ve yeni gelenlerce “asimile” edildiler. İtalyalı “Etrüsk” halkı böyle oluşmuş olabilir.

B. Türklerle İlişkiler
1. Adları: “Türklerin adları” bölümünden değindiğimiz gibi, özellikle Hint ve Mısır kaynaklarında “Türk” adı “Turska”, “Turuşka”, “Tursk” şekillerinde ifade edilirdi. Ünlü Etrüskolog J. H. Breasted, Mısırlılarda “t-r-s” sesinin Yunancada “T-r-r” şeklini aldığını ve Etrüsklerin diğer adı olan “Tyrhen”in bunlardan türediğini belirtiyor.(47) Etrüsklerin, Romalıların ilavesi olan “E” kaldırılınca, “Trüsk” adı ortaya çıkıyor. “Tuska” da (r) ve (s) mübadelesine uğramış Etrüsklere ait yer ismidir: “Tuskani”

Kral ve Tanrıça Adları
İsim konusunu derinliğine inceleyen E. Richardson (48) “Tirsen” (oi) ekli aın Grekçe olmayan ve prens anlamına gelen “Turanos” kelimesinin bozulmuş şekli olduğunu ve Etrüsklerin ilk yurdu olan Ege-Lidya bölgesinde “Turan” adlı bir yer bulunduğunu, Etrüsklerin de bir tanrıçalarına “Turan” adını verdiklerini belirtiyor. (a.g.e., Önsöz, s. 7)

“Tarkan” adı ise Etrüsk krallarını sülale ismi olup ilk olarak “TAGES” efsanesinde geçiyor: “Tyrenus‟un kardeşi veya oğlu “Tarçon”, Tages adlı bir hayalet görür ve sonunda “Tarkinya” bölgesinin kralı olur.”(49) Orta Asya Türklerinde de “Tarkan” (prens) adının mevcut olduğu malum (Türkiye Türkleri de hala bu adı takıyor).

Prof.Dr.Reha Oğuz TÜRKKAN
KAYNAK : TÜRKLER - CİLT 1 [s.409-423]
TTK YAYINLARI – Yayın Kurulu Başkanı : Yusuf Halaçoğlu
Yayın Danışmanı : Halil İnalcık


***

İBRAHİM KAFESOĞLU:

Bizans literatüründe ise, Türklerin eski Troyalılarla münasebete getirilmiş olması dikkat çekicidir. Bu husus İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya giden Bizanslı Th. Gazes ile İtalyan hümanisti F. Filelfo arasında teati edilen mektuplarda görünüyor. Bu mektuplardan anlaşılıyor ki, XV. asır Türkleri eski Troyalıların neslinden sayılmaktadır: Türkler Bizans başkentini zaptetmek suretiyle, Troya’yı hile ile ele geçiren Greklerin torunlarından, atalarının intikamını almışlardır. Bu gibi telâkkilerin doğuşunda şüphesiz “Türk” adının eski şeklinin “Troia” olduğu zannı rol oynamıştır. Bilindiği gibi, Bizans müellifleri arasında “Türk” adı ilk defa, Göktürkler dolayısile, Aghatias tarafından zikredilir.

Kafesoğlu İbrahim, (Tarihte Türk Adı), Türklerin Avrupalılarla Müşterek Troya Menşeleri Efsanesi Üzerinde Araştırma, İstanbul, 1961)  pdf








****


Chingiz Garasharly-The Turkic Civilization lost in the Mediterranean -BAKÜ 2011 
Professor, Doctor of Philological sciences 

II. Pelasgians and Trojans in Italy: 

the birth of the Etruscan Civilization Herodotus considered the Etruscans (Tirsens) to have been a part of the Lydians, who had left Asia Minor because of famine. After settling in Italy, he writes, all of the people were called Tirsens by the name of their leader who had led them to this country [59, 42]. 

This half-legendary information could be a vague reflection of the times when Troy had been defeated by the Greeks and its people were made to migrate to different countries all over Europe. Some of them, who were called in old Scandinavian writings as «the people of Priam», the last Trojan king, had come to the north 
of Europe and had become «the first kings of Sweden and Norway»  [62, p.73, 180] and the heroes of other Scandinavian sagas [98]. 

Many of the Trojans, who became the ancestors of the future Etruscans, were called Tirsens by Herodotus. However, they did not derive this name from their leader at all, as the nation was known by the name Tyrrhenians or Tirsens and was well-known in the Mediterranean basin before they had arrived in Italy. As was 
already mentioned, Thucydides considered the Tirsens to have been a greater ethnical union - a part of whom were later called the Pelasgians [68, 95]. 

pdf:






****

İmparator Clausius, Etrüsk soyundan olmakla beraber, o zamanlar Lugdunum ismiyle mevcut olan bugünkü Lyon şehrinde doğmuştu. Bu şehre yaptığı ziyaretlerden birinde, halka hitaben bir siyasî nutuk söylemiş ve nutkunda kitabından bir parçayı okumuştur. İmparator konuşurken, tabiî olarak Saray kâtipleri not tutmuşlar, Lyonlular da, bu konuşmayı şerefli bir hâtıra olarak tabletlere kazdırmışlardır. İşte Lyon’da yapılan kazılarda bulunan ve Etrüsk tarihinin bazı devirlerine ışık tutan satırlar bu tabletlerdedir. 

Romalılar Etrüskler tarafından yazılmış tarih kitaplarını yok etmekle kalmamış, kendi yazdıklarında da tarihi tahrif etmekten, gerçekleri gizlemek ve olmayan şeyleri uydurmaktan çekinmemişlerdir. Bugünkü tarafsız etrüskologlar Romalı tarihçilerin şovenlik ve Romalılık gururu ile tarihî gerçekleri tahrif ettiklerini ve meselâ Titus-Livius gibi bir tarihçinin dediklerini ihtiyatla karşılamak gerektiğini yazarlar. 

Romalılar Etrüsk milletini yok edip manen ve maddeten gömdüklerini zannederken, kendilerine en büyük oyunu oynayan Etrüsk mezarları olmuştur.......Enea efsanesi bir Etrüsk efsanesi idi. Virjil, her halde, doğrudan doğruya İmparator Ogüst’ün verdiği talimat gereğince, edebî ve ideolojik bakımından iki kavmin kaynaşmasına yardımcı olmak üzere Etrüsk efsanelerini Romalılaştırmakta ve Roma’nın geçmişini etrüskleştirme idi. Değerli Fransız etrüskologu Alain Hus, “Esrarengiz millet, Etrüskler” adlı eserinde, benim kanaatime yakın olan şu görüşü savunmaktadır: “Etrüsklerin yazmış oldukları tarihler, onların destanları, efsaneleri Roma’ya maledilmiştir” (İtalyanca tercümesi s. 137)....

Dikkate değer olan cihet şudur ki, Enea, Ankiz Truva atı gibi motifleri taşıyan vazo, heykel ve aynalar ne Roma’da, ne de Yunanlıların Cumes şehrinde bulunmuş olup, bilâkis Veies, Vuici gibi Etrüsk şehirlerindeki kazılardan çıkarılmıştır. Bazı etrüskologlar safça, bunların Yunanlılardan alınmış motifler olduğunu zannetmişlerdir. Oysa ki, Amazonlar harbi dahil olmak üzere, bütün bu motifler şüphesiz Etrüskler için millî tarihle ilgili sahnelerdi.......

Fransız âlimleri ile Fransız dilinde yazan âlimler arasında da, bu konuya eğilenler ayni temayülü göstermektedir. Meselâ 1924 yılında bile, Meillet ve Cohen’in klâsik eser olarak kabul edilen “Dünya Dilleri” nde aşağıdaki satırları okumak mümkündü: 
“Pelásgca Milattan sonra 5 inci yüzyılda bile Trakya sahillerinde, Propontid’in güneyinde ve Đmros, Lemnos gibi adalarda henüz konuşulmakta idi. Hem Lemnos adasında 1885 yılında bulunan, fakat henüz deşifre edilmeyen o meşhur yazıt belki de bu dilin bir örneğini vermektedir... Yazıtta kullanılan dilin terkip özellikleri Pelasg dili ile Etrüsk dili arasında bir akrabalık ihtimalini hatıra getirmektedir.”

Diğer taraftan, Etrüsklerin Lydia’dan geldiklerine dair Herodot tarafından ileri sürülen görüş Truva’dan geldiklerine dair Virjil tarafından terennüm edilen inanış arasında çelişkiyoktur. Çünkü Pelasglar hem Lydia’da, hem Truva’da yerleşmiş bulunuyorlardı. Göçleri için kullandıkları İzmir limanı da oralara pek uzak değildir...

Eberhard’a göre Türkler fevkalâde iyi flüt çalardı: iki çeşit flüt kullanırlardı.Etrüsklerin ise flüt çalmaktaki ustalığı Yunanistan’da bile ün salmıştı ve Etrüsk kelimesi “iyi flüt çalan” manasına gelirdi.

Eberhard’ın eserinde, bir de, Çinliler tarafından “Tarkan” telâffuz edilen bir asalet unvanından bahsedilmektedir. Alman Sinoloji bilginine göre bu, Türklerdeki “prens” manasına gelen “Tarkan” veya “Tarhan” unvanından başka bir şey değildir. Bilindiği gibi, Roma’yı kuruluşundan sonraki yüzyıllarda idare eden “Tarquin’ler sülalesine mensup kralların adları Etrüsk yazıtlarında “Tarhun” veya “Tarhan” olarak gösterilmiştir.


ADİLE AYDA - ETRÜSKLER TÜRK MÜ İDİ ? 



***


Etrüsk Urn - Kayı boyu ve Gamalı haçlar



ETRÜSK-TÜRK BAĞI 
Türkolog Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu 
Azerbaycan’ın Eski Eğitim Bakanı


TÜRK BİLİM DÜNYASININ YAYINLARI
Vergilinin qədim Roma tarixindən bəhs etdiyi «Eneida» əsərində bu şəhərin əsasını qoyan etrusk soyköklü Romul və Remin troyalı Eneyin törəmələri olduğu bildirilir. 

Romanın məşhur Qay sülaləsi də özünü troyalı Eneyin soyuna bağla-yırdı. Məşhur Roma imperatoru Qay Yuli Sezar senatda ilk çıxışında «Mən əsilzadəyəm, troyalı Eneyin nəslindənəm» deyərək özünü təqdim etmişdir.

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu - link












Truva / Gamalı Haç Türk Kültüründe Görülür



Truva da bulunmuş Hitit Mührü


***


The Origin of the Etruscans / R.S.P. Beekes
Koninklijke Nederlandse Akademie van Wetenschappen, 2003.
(Hollanda Kraliyet Bilimler Akademisi )
Conclusion

The conclusion is that the evidence that the Etruscans came from Asia Minor is overwhelming: their name (Turse·noi - Etrusci); the fact that TyrseEnoi are still living there in classical times (the eastern TyrsEnoi); their language (Lemnos; PlakieE and SkylakeE ; the possible connections with Lydian); the names of their leaders (Tarchon; Nanas); their religious beliefs (Tarchon; the triumphus-complex; the double axe; the camillus -complex and the fact that the cult of the Kabeiroi was of Tyrrhenian origin); the epigraphical evidence (TyrseEnoi east of Lydia);...

...The Pelasgians, and their relation to the TyrseEnoi, are still much of a puzzle. It is clear that the Pelasgoi were a non-Indo-European people which the Greeks met, in Thessaly, when they entered Greece. It seems that their name was later used simply for the old inhabitants of Greece, or at least large sections of them. I consider the possibility that the Pelasgians in Asia Minor were also just a non-Greek people, whether they were related to the continental Pelasgians or not. In the beginning the TyrseEnoi were simply called Pelasgoi... PDF





****

GÖNÜL PULTAR TARAFINDAN 
YORUMUYLA YAYINLANAN 
SAYFA 8

Türk bilim adamları Etrüsklerin, bal gibi proto-Türklerden olduklarını “kör gözüm parmağına” örneklerle gösterdiler.





***

Genetiker meinen, die umstrittene Herkunft der Etrusker mit DNA-Tests endlich geklärt zu haben. Doch andere Forscher protestieren.

Herodot berichtete bereits im fünften Jahrhundert vor Christus, dass die Vorfahren der Etrusker um 1000 vor Christus während einer großen Hungersnot aus Lydien... link




***

In the region corresponding to ancient Etruria (Tuscany, Central Italy), several Bos taurus breeds have been reared since historical times. These breeds have a strikingly high level of mtDNA variation, which is found neither in the rest of Italy nor in Europe. The Tuscan bovines are genetically closer to Near Eastern than to European gene pools and this Eastern genetic signature is paralleled in modern human populations from Tuscany, which are genetically close to Anatolian and Middle Eastern ones.... link













***


"Sümerlerle, Hurrilerle, Hititlerle, İskitlerle, Peçeneklerle, Kıpçaklarla, Mayalarla, Kızılderililerle, Etrüsklerle 
aynı olmanın ötesinde 
Basklarda, Keltlerde 
hatta günümüz İngilizlerinde, Ruslarda ve Tuareglerde 
nasıl bir Türk vurgusu var, 
hem de genetik olarak, 
hiç düşündünüz mü?"

“ … dünya tarihine mührünü vurmuş bir milletin 
argogenetik hikayesidir..."

Osman Çataloluk
Türk'ün Genetik Tarihi.




 TÜRK TARİHİ






4 Mart 2014 Salı

HEKTOR VE ACHİLLES (AŞİL)


Roma dönemi lahit MS.180-200. Hektor gömülmek için Truvaya getiriliyor.


Sonra yaşlı Priamos seslendi adamlarına:

"Haydi, Troyalılar, şimdi odun getirin kente, korkmayın pusu kurar diye Argoslular, Akhilleus kara gemilerden buraya gönderirken beni, on ikinci şafak sökmeden size bir şey yapmam dedi."

Yaşlı Priamos böyle konuştu. 
Onlar da öküzleri, katırları koştular arabalara;
az sonra da toplandılar kentin önünde.
Dokuz gün odun taşıdılar yığın yığın.
Ölümlülere parlayan şafak sökünce onuncu günü,
gözyaşı içinde götürdüler Hektor'un ölüsünü,
koydular yığınların tepesine verdiler ateşe.
Gül parmaklı şafak sabah erken parlayınca,
ünlü Hektor'un ölüsü çevresinde toplandı bütün halk.
Hepsi geldi bir araya, topluluk kuruldu,
parıldayan şarapla söndürdüler odun yığınını,
söndürdüler ateş gücünün sardığı her şeyi,
sonra topladı kardeşleri, dostları ak kemikleri,
hepsinin yanaklarından iri yaşlar dökülüyordu.
Kemikleri alıp koydular bir altın kutuya,
erguvan rengi ymuşak örtülerle sardılar kutuyu.
Sarar sarmaz indirdiler derin bir çukura,
ekli kocaman taşlarla ördüler üstünü.
Sonra bir mezar tümseği yapmaya başladılar,
gözcüler diktiler çepeçevre, dörtbir yana,
mezar bitmeden Akhalar saldırmasın diye.
Bir mezar tümseği olunca toprak, kabara,kabara,
gerisingeri döndü hepsi kente.
Toplanıp bir güzel kutladılar çok ünlü şöleni,
Zeus oğlu Kral Priamos'un sarayında.

İşte böyle yapıldı atları iyi süren Hektor'un cenaze töreni.


İLYADA- Homeros
Azra Erhat



AŞİL'İN HEKTOR'U YENEMEYECEĞİNİ ANLAYAN ATHENA ONA YARDIM ETMİŞTİR. 
Aşil'in attığı mızraklar Athena tarafından Aşil'e iade edilir. 
Hektor bunun farkında bile değildir....


VATANSEVERLER HEP ERKEN Mİ AYRILIR?





TRUVA KURGANLARI


__________




WHO IS THE HERO?

Except for Hector, the Trojans are inside the walls of Troy. Apollo turns to Achilles to tell him he is wasting his time pursing a god since he can't kill him. Achilles is angry, but turns around to return to Troy where Priam is the first to spot him. He tells Hector he will be killed since Achilles is much stronger. If not killed he will be sold into slavery as has already happened to others of Priam's sons. Priam can't dissuade Hector, even when his wife Hecuba joins the effort.

Hector gives some thought to going inside but fears the ridicule of Polydamas, who had given sage advice the day before. Since Hector wants to die in glory, he has a better chance facing Achilles. He thinks about giving Achilles Helen and the treasure and adding to it an even split of the treasure of Troy, but Hector rejects these ideas realizing Achilles will just cut him down, and there would be no glory in that.

As Achilles bears down on Hector, Hector begins to lose his nerve. Hector runs towards the Scamander River (Xanthus). The two warriors race three times around Troy.

Zeus looks down and feels sorry for Hector, but tells Athena to go down and do what she wants without restraint.

Achilles is chasing Hector with no chance of reprieve unless Apollo steps in (which he does not do). Athena tells Achilles to stop running and face Hector. She adds that she will persuade Hector to do the same. Athena disguises herself as Deiphobus and tells Hector the two of them should go fight Achilles together.

Hector is thrilled to see his brother has dared to come out of Troy to help him. Athena uses the cunning of disguise until Hector addresses Achilles to say it's time to end the chase. Hector requests a pact that they will return each other's body whoever dies. Achilles says there are no binding oaths between lions and men. He adds that Athena will kill Hector in just a moment. Achilles hurls his spear, but Hector ducks and it flies past. Hector does not see Athena retrieve the spear and return it to Achilles.

Hector taunts Achilles that he didn't know the future after all. Then Hector says it's his turn. He throws his spear, which hits, but glances off the shield. He calls to Deiphobus to bring his lance, but, of course, there is no Deiphobus. Hector realizes he has been tricked by Athena and that his end is near. Hector wants a glorious death, so he draws his sword and swoops down on Achilles, who charges with his spear. Achilles knows the armor Hector is wearing and puts that knowledge to use, finding the weak point at the collarbone. He pierces Hector's neck, but not his windpipe. Hector falls down while Achilles taunts him with the fact that his body will be mutilated by dogs and birds. Hector begs him not to, but to let Priam ransom him. Achilles tells him to stop begging, that if he could, he would eat the corpse himself, but since he can't, he'll let the dogs do it, instead. Hector curses him, telling him Paris will kill him at the Scaean Gates with the help of Apollo. Then Hector dies.

Achilles pokes holes in Hector's ankles, ties a strap through them and attaches them to the chariot so he can drag the body in the dust.

Hecuba and Priam cry while Andromache is asking her attendants to draw a bath for her husband. Then she hears a piercing wail from Hecuba, suspects what has happened, emerges, looks down from the rampart where she witnesses her husband's corpse being dragged, and faints. She laments that her son Astyanax will have neither land nor family and so will be despised. She has the women burn the store of Hector's clothing in his honor.

Iliad
Achilles Kills Hector
By N.S. Gill



The Hero is not Achilles, 
but Hector....



TO THE REAL HERO'S // GERÇEK KAHRAMANLARA



____________________




TRUVALILAR VE TÜRKLER






TRUVALILAR TEUCRIAN DİYE BİLİNİR !

HERODOT TRUVALILAR İÇİN TEUCRIAN DER.
BAŞLARINDA TEUCER VARDIR.
TRUVA SAVAŞLARINDAN ÖNCE BURADAYDILAR.
HEREDOT'A GÖRE MYSİALILAR ASYATİC KÖKENLİDİR. 
LYDİALILARA YAKINDIR.
HEREDOT'A GÖRE LYDİALILARIN DİLİ MYSİAN DİLİ İLE BENZERLİK GÖSTERİR.

XANTHUS'A GÖRE MYSİALILARIN DİALEKTİ, LYDİALILAR İLE PHRYGİALILARA YAKINDIR.
ROMA ŞİİRLERİNDE TEUCRIANLAR İLE TRUVALILAR EKÜRİDİR. AMA DİĞER TARAFTAN ROMALILAR TROJAN KELİMESİNİ KULLANIR.

HEREDOT TROJANLAR İÇİN TEUCRIAN 
KELİMESİNİ KULLANIR.



TEUCER - TEUCROS
KİMDİR BUNLAR?
BEN CEVABIMI BİLİYORUM 
YA SİZ?

;)




____________________



HELEN TRUVA'YA GERÇEKTEN GİTTİ Mİ ?
YOKSA BU SADECE GREKLERİN UYDURMASI MI?
MISIR YAZITLARINDA BAŞKA BİR HİKAYE VAR ! 









______________



Truva'ya neden AT şeklinde tuzak kuruldu biliyor musunuz?

Çünkü , AT onların en kutsal hayvanıydı.....

"...at the time war of Troy Greeks, also had horses but Troians are described as masters in handling them, and they also worshipped a goddess of horses...."

....one of these is the horse of Troy...once the horse , or the statue had been dedicated to the Troian goddess, the besieged were forced by virtue of their religion....

An Early History of Horsemanship 
by Augusto Azzaroli kitabından


Rölyef : 
Helios , güneş tanrısı arabası ve dört atı ile ,MÖ.3.yy
Truva Athena tapınağında Schliemann tarafından bulunmuştur.
Berlin, Pergamum Museum 9582

Schliemann'ın sözleri ile bulunuşu: 

" I struck agianst a marble triglyph with a splendid metope, representin Phoebus Apollo and the four horses of the Sun."

SKAMANDER/KARAMENDERES'E KURBAN EDİLEN AT:

"Scamander....its banks were steep and high ; and live bulls and hard-hoofed horses were sacrificed to it..."

Ayrıca Likya, Mysia, Lidya ve Frigler ile ilgili bölümde ATI EHLİLEŞTİREN , KASKLARIN BAŞINA AT KILI kullanmalarından bahsediyor: 

"...But towards Thymbre encamped the Lycians and the haughty Mysians, and the Phrygians tamers of horses, and the Maeonians (Lydians) with their horsehair crests."

Homer Lydialılardan Maeonian diye bahseder. Ares'in oğlu Eurypylus ; Eurypylus'un oğlu Nisyrus ; Nisyrus'un oğlu Talaemenes ; Talaemenes'in oğlu Mesthles - Ve Mesthles de ,Truva savaşında Truvalıları destekleyen Kraldır.

ATI EHLİLEŞTİREN, ATI KURBAN EDEN, 
ATIN ETİNDEN SÜTÜNDEN YARARLANAN VE 
ATIN KILINI/KUYRUĞUNU KULLANAN, 
YA DA DİĞER BİR İFADE İLE KUYRUĞUNU BAĞLAYARAK SAVAŞA HAZIRLANAN , 
KESİP YAS İLAN EDEN 
KİMDİR?






Truva - İskit - Türk Bağı





İSKİT BULUNTUSU KAP
ROMA MOZAİĞİNDE İSKİT BAŞLIĞI
TRUVA BULUNTUSU BAYKUŞ YÜZLÜ VAZO
KIRGIZİSTAN DA BULUNAN RUNİK HARFLİ ESKİ TÜRK YAZITI


TESADÜF MÜ ?
HAYIR DEĞİL
SADECE TÜRKLER




























KAYNAKLAR:







_______________





17 Aralık 2013 Salı

Kaybolan Cennetin Peşinde; Sümer ve Akad: Ütopya mı? Gerçek mi?







Kaybolan Cennetin Peşinde 
Sümer ve Akad: Ütopya mı? Gerçek mi?
Doç.Dr. Cabbar IŞANKULU


Yunanca Mezopotamya diye adlandırılan Dicle ve Fırat ırmakları arasındaki bölgede milâttan önceki 5200 yıllarında ortaya çıkan ilk devletlerden biri de Sümer devletidir.

Dünya uygarlığının ve kültürünün beşiği, ilk defa bütün dil kanunlarına dayanan yazının keşfedildiği ve devlet yönetimi; sulama, tarım, mimarlık, gemicilik sahasında bugünkünden çok az fark gösteren usullerin keşfedildiği ve ilk sanat eserlerinin yaratıldığı Sümer devleti hakkında düşünceler, münazaralar bir buçuk asırdan beri devam ede gelmektedir. 

Sümer ve Akadlar’ın yüksek uygarlığından haber veren ilk arkeolojik yadigârların bulunmasının üzerinden bugüne kadar 150 yıl geçmiş olsa da âlimler, henüz Sümer veAkad devletini oluşturan halkın kimlikleri hakkında bir sonuca varamamışlardır.

Çeşitli görüşler taşıyan âlimler, sadece “Sümer devletini meydana getiren halkın yerli ahali olmadığı” fikrinde aynı görüşteler. İşte bu halkın hangi kavme mensup olduğu konusunda çeşitli fikirler açıklanmıştır. Bu fikirlere göre, Akad devletinin temelini kurmuş olan Sümerler, doğudan veya kuzeyden gelmiş; beraberlerinde yazı, demircilik,sulama usulleri ve devlet kurma geleneğini de alıp getirmişlerdir. 

Bu, bizi şu fikre götürmektedir: “Sümer ve Akad'dan da önce olan kuzeydeki ya da doğudaki (Kuzey denildiği zaman Kafkasya, İdil Boyu, Batı Sibirya; doğu denildiğinde de merkezî Asya,Hindistan, Moğolistan, Altay, Çin göz önünde bulundurulmalıdır.) medeniyet, burada terakki ederek devlet olmuştur.”

 'Şümer' ya da 'Sümer' kelimelerinin etimolojisini, bir tek batılı âlim dahi ilmî esaslara dayanarak veremedi. Bilinen anlamda bu kelimeleri açıklayan Olcas Süleymanov “'Şümer' ya da 'Sümer' adını, 'su' ve 'yer' kelimelerine dayandıran bir varsayım ileri sürer ( Süläymanov, 1975)

Eski Türkler, Ural ile Altay arasını "sulu yer", "su yeri" (Sibirya kelimesi de bundan gelmiştir.) diye adlandırırlardı. Sümerler/Şümerler de iki nehir arasında yerleşmiştir. Bu yerlerin evvelâ "sulu yer"olduğu düşünülmüş olabilir. 

Sibirya yerleri gibi buralar da önceden bataklıktan ibaretti. Onlar, işte bu bataklığı kurutarak tarıma elverişli hâle getirmişlerdir. Sümerler, çiviyazısında dağ, kır, yer adlarını “h”şeklinde yazmıştır. Eski Türk yazısında da yer “u”şeklinde yazılmıştır. Bunlar, yer ve dağı anlatan hiyerogliflerdir. 

Şümer/Sümer, Subyer,Sibir, “sub” kelimeleri, birbirine ses bakımından benzer. Bizce de Şümer/Sümer’in“Subyer”den gelmesi hakikate daha yakındır. Çünkü, Sümer efsanelerinde “op-su”(çuçuksub) hakkında efsane vardır. 

Bu efsaneye göre Op-Su, dünyayı ve insanı yaratan tanrıdır (Uraz, 1991). Bu tanrının aynısına Altay ve Yakut mitlerinde de rastlanır. Eğer tetkiklerde şu varsayıma dayanırsak -meselenin başka yönlerini görme, dil ve çiviyazısını mukayese etme- Sümer ve Akad devletinin kökenini oluşturan halkın Türk kavmi olduğu konusundaki fikrin hakikate daha yakın olduğunu görürüz. 

Bunu, bir tek batılı âlim yapmak istemedi. Çünkü eğer Sümerler’in Türk kavmi olduğu ispatlanırsa, o zaman Babil, İsrail, Yunanistan ve Roma’daki büyük uyanışları etkileyen, onların oluşumuyla yükselişine büyük ölçüde tesir eden Sümer kültürü ve medeniyeti de Türk halklarına mahsus olacaktır. Bu da ne kadar gerçek olursa olsun, Avrupalı âlimlerin kıskançlığına sebep olur. 

Oysa ki biz yeni yeni delillere de rastlıyoruz. Bunun sonucunda da Avrupalı âlimlerin garezleri, gittikçe azalacak ve faraziyeler daha çok ilmî renk alacaktır. 

Sümerlerin “Baş Tanrı”sı hakkındaki düşünceler, Olcas Süleyman'ın varsayımını gerçeğe yaklaştırır. Baş tanrı Enlil “Tanrılar Tanrısı”, “gök ve yer padişahı”, “bütün memleketlerin yaratıcısı” dır. 

Sümerlerin “Yaz ve Kış ” efsanesinde (çömlek yazısında) Enlil tanrıların yardımcısı, “ürün, üretim tanrısı” özelliğiyle karşımıza çıkar. Bu mite göre "kış", bütün ekip dikme, ürün, hayat, yeşillik, su, yağmur ve karın yaratıcısıdır. Ürünün bol olması ona bağlıdır. 

Eğer Fırat ve Dicle nehirlerinin yer aldığı coğrafyayı göz önünde bulundurursak, o yer tabiî duruma göre kışı tanrı derecesinde yücelten memleket olamaz. Bunun tam tersine, buraya sıcak ve güneş hâkimdir. Kış, sadece Sibirya’da değil uygun başka yerlerde de kendisinin uzun sürmesi, soğuk olması, herşeyi yine hayat için güneşle birlikte kendine bağlamasıyla tanrı sıfatında tasavvur edilmiş olabilir. 

Keza Yakut ve Tuva mitlerinde de kış, tanrı sıfatında tasavvur edilmiştir. Daha sonraki yıllarda yapılmış olan birçok incelemede, bu mesele açıklanmaya çalışılmıştır. 

Çünkü Altay, Orta Asya’daki Türk halklarının mitleri Orhun,Yenisey Yazıtları, Uygur metinleri ve daha sonraki zamanlara yönelik değerlendirmeler buna esas olmaktadır. 

Milâttan önceki III. yüzyıla ait Çin el yazmalarında Qañlılar (Çince kargüy) da, Çinyazısına ters tarzda (bilindiği gibi Çin hiyeroglifi dikine yazılır) yan yazıların yazıldığı hakkında bilgilere rastlanır ( Süläymanov, 1975). 

Bu bilgiler, Türkologlarca öteden beri bilinmektedir. Buna göre Türk yazısının milâttan önceki III. yüzyıla kadar Çin tarafından bilindiği söylenebilir. O, bu devre kadar, birkaç basamaktan, yani yan tertip ve sıra ile yazılma derecesine kadar ulaşan basamaklardan geçmiştir. 

Bundan şunu anlıyoruz: “Türk yazısı milâttan önceki III. yüzyıldan daha da eskidir”. Bizim, ihtimal olan bu eskiliğin kökünü Sümer çivi yazısıyla denk tutmamız yanlış değildir. Orhun,Yenisey ve başka yazıtlardaki yazıların şekli birçok yönden Sümer yazılarına benzer. Bu benzerlik, dil benzerliği ile birleşir. Bu noktada varsayımların ilme yaklaştığını hissedersiniz. 

Çünkü Türk dilinin Sümer diline etkisi, Mançularla aslı Türk kavminden olan Moğolların diline etkisi gibi yakın da değildir. Bunu dikkate aldığımızda “Sümerdili, Türk dilinin tesiri altında kalan başka bir dildir.” demek için bu iki sınır ve halkı birleştiren kaynağın olması gerekir. Bu zamana kadar böyle bir kaynağa rastlanamamıştır. Biz, bu yakınlık hakkında düşünceler üretmek için kıyaslamalar yapacağız. Aşağıdaki kelimelerin ses ve anlam bakımlarından karşılaştırılmasından da anlaşılacağı gibi, Sümerce ile Türkçenin birbirine yakın olduğu açıktır.



SÜMERCE=>TÜRKÇE 
1. ada, (ata) => ata, yaşlılara hürmet amacıyla söylenen söz 
2. eme (anne) => ana 
3. kür (dağ) => kır (dağ toprak) 
4. şube, (sine) => çoban 
5. yeş (ev) => eşik, kapı 
6. uş (üç) => üç 
7. gu (ses, avaz) => kü (ses, avaz) 
8. emek (dil) => em-,ye- (dil) 
9. me, ze, ene => ben, sen, o 
10. geş (kuş) => kuş 
11. ğiş, giç (ağaç) => ağaç, ığaç 
12. kır (yer) => kır 
13. tir (hayat) => tirig, diri 
14. tu => tut- 
15. sıg (vur-) => sok- 
16. yed (od, ateş) => od 
17. işi (az, kiçik) => kiçi 
18. geştuke=> işiten 
19. yeren (er kişi, cenkçi) => eren 
20. geg (ek-) => ek- 
21. teg (değmek) => değ- 
22. tum (nesil)=> tohum,nesil 
23. dingir, demer (gökyüzü) => tengri 
24. yen (âli, yüksek, en) => en 
25. ken (geniş) => keñ-gen-geniş 
26. uzun=> uzun, uzak 
27. ud (ateş) => od 
28. udun (ocak, yanıcı madde) => otun-odun 
29. tuş, şuş => düş




Görüldüğü gibi Sümerce ve Türkçe kelimeler semantik ve morfolojik bakımdan birbirlerine benziyor. Doğrusu, bazı sesler değişmiş, ama bu değişme asıl manaya zarar vermemiştir. Bu benzerlik birçok bakımdan dilcilere bol malzeme verir. 

Dünyadaki bütün diller, art zamanda belirli bir fark gösterir. Eski İngilizce, Almanca, Hintçe, Avrupa dillerini tercümesiz anlamak mümkün değildir. Ama beş bin yıl önceki Sümerce kelimeleri kendi kelimelerimiz gibi anlıyoruz. Bu mukayeseye şunu da eklemek gerekir. Sümerce ile bugün kullanılan Türkçe kelimeler arasında 4500-5000 yıllık fark var. 

Bunu anlamak için, bundan bin yıl önceyazılan Kâşgarlı Mahmut’un, Edip A. Yüknekî’nin eserlerindeki kelimeler ile bugünkü kelimeler arasındaki farkları ve bu kelimelerin diğer devrelere geçmesiyle ortaya çıkan seslerin farklılıklarını kıyaslamak yeterlidir. Ama aradaki zaman ne kadar uzun olursa olsun ses ve kelimelerin morfolojik durumları sayı, sıfat, zamirlerin benzerliği; kelime birleşmelerinin belirli bir kurala uyması bu kelimelerin aynı dilden olduğunu gösterir.

Sümer dil etimolojisini tespit edebilmek için Türk dilinin (Türkçe’nin) bütün lehçelerinden haberdar olmak gerekir. Buna göre, Türk dilcilerinin önünde büyük birvazife olduğu söylenebilir. Bu vazife Sümerce’nin tesirinde şekillenecektir. 

Babil,Yahudî, Yunanlılar vasıtasıyla bütün dünyaya medeniyet veren halkın, Türk halkı olduğu konusundaki faraziyeler ilmî esasa dayanır. Benzerlik sadece isim, sayı vesıfatlarda değil; fiillere ve ilâhî düşünceleri ifade eden kelimelere de aksediyor.

Bilinmektedir ki, çeşitli dillerde fiilin benzerliği, çok nadir rastlanan hâdisedir. Ünlü âlim V. İ. Avdiyev'in vardığı sonuca göre Sümerce de Türkçe gibi eklemeli bir dildir.” (Avdiyev, 1948a).

Sümer destanı Gılgameş'teki (Sümer varyantı Bılgames, Bılgamış) isimlerin Türk halklarının destanlarındaki kahramanlara (Alpamış, Alpomis, Alpmanas) ses bakımından benzer olması da, büyük ve ciddî bir inceleme konusu olmalıdır.

Gılgamış’a, Sümer varyantında, Bılga‘meş, Bılgames (Bılgamiş) şeklinde de rastlanırki, “Bilge” kelimesi eski Türkçe'de “bilgili”, “deha”; Sümerce’de ise “bege”,“danışman, deha, baba” manalarına gelir. 

Türk destanlarında Bilgebek, Bilge Kağan,Bilge Hakan, Bilgames (bilgili, kahraman, pehlivan) ismindeki kahramanlara çok rastlanır. Bilge Kağan yazıtı “bilge” kelimesinin Türklerde önceden mevcut olduğunu gösterir. Bilge Hakan, kahramandır, her şeyi bilen bir hakandır. Bu hakan, sadece cismen değil, ruhen de güçlü bir şahıstır. O, hakanlık derecesine ulaşıncaya kadar şamanlığın bütün makamlarını geçer. Kendisinde şamanlığın her özelliği bulunur.

Şaman, tanrı ile insanı bağlayıcı köprüdür. O, zalim ve kötü ruhlarla mücadale ederek galip gelir. Bazen de, koruyucu ruh rolüyle kötü ruhların sultanlığı olan yer altı dünyasına yolculuk eder. Orada kötü ruhların eli altındaki tutsakları azat eder. Altın elma, altın kuş, ab-ı hayat ve başkalarını alıp döner. Altay ve Sibirya şamanları hakkındaki tetkiklerde şamanın bu vazifesi detaylı olarak incelenmiştir. 

Bilgemiş de yeraltı dünyasına yolculuk eder, yurdunun kötü düşmanlarını öldürür, ebedî hayat suyu aramak için “gidip de dönülmeyen” ülkesinin yolunu tutar. 

Sümer mitolojisinde İştar; aşk, muhabbet, mahsul ve üretim yaratıcısı anlamında kullanılır. Divanü Lûgati’t-Türk'te Kaşgârlı Mahmut “işler” ﺮﻼﺸإ kelimesinin “hatun,hanım” manasına geldiğini ve adlandırılma tarihinin çok eskilere gittiğini söyler. (1) 

Türk halklarında "kadın yaratıcılar" mukaddes sayılmıştır. Onlar için kurbanlar adanmış ve tütsüler çıkarılmıştır. Büyük ihtimalle “is” شإ Türklerin geleneğinde çeşitli kokuların mistik bir nesne olarak kullanılması yahut da hastalıklarda tedavi olarak kullanılması da Sümerlerdeki bu tasavvurda çıkmış olsa gerektir. Bu anlamıyla ateş, alev ve tütsü mukaddes sayılmıştır. Bunlar, ilk önce kadın mabudelerle sembolleştirilmiştir. 

Sümer mitolojisindeki Enü, gökyüzü tanrısıdır. O, Uruk (Sümerce Unug, yani Uluğ manasındandır.) şehrinin gökyüzündeki koruyucusu sayılır. Enü, Tükçedeki "ana"(anne) kelimesine benzer. 

Eski yazılarda da Umay Ana ismi dile getirilir. Türk halkları arasında ürün yaratıcısı sayılır. Kaşgârlı Mahmut onu “kahraman erlerin koruyucusu”şeklinde tarif eder. 

Dummûzî (Tammuz), Sümer mitolojisinde “İştar'un sevgilisi; yeraltına, cehenneme mahkûm edilen” kişidir. Tammu-Tammuz kelimesi, Divanü Lûgati't-Türk'te de “cehennem” manasında kullanılır (Kaşkarlı, 1960a). Alişir Nevaî bu cehennem manasında bu kelimeyi kullanır (Kaşgarlı, 1960b)

Görüldüğü gibi Sümer mitolojisindeki esas kahramanların isimleri Türkçedir. Bunun dışında “Bılgamış”destanıyla “Alpamış” destanının son bölümlerindeki olaylar birbirine benzer. 

Bu,Bilgemiş (Gilgemiş) ve Alpamış'ın öteki dünyaya seferi, Bilgemiş-Enkidü, Alpamış-Kultay münasebetlerinde görülür. Hatta bu iki destandaki rüya motifi de çok benzer. “Alpamış” destanında Karacan, Alpamış'ı rüyasında görür. Onun arkadaşı ve yardımcısı olur. “Alpamış, çobanların evinde yattığında bir rüya görür. Aradığı sevgilisi Barçın da bir rüya görür. Kaşal arasında doksan Kalımak'ın içinde Karaşan Alp da bir rüya görür.” (2)  “Bilgemiş” destanında da Gılgamış Enkidü'yü rüyasında görür. Onun arkadaşı ve en yakın yardımcısına dönüşür (Alpåmiş, 1998).

Mit, örf ve âdetlerin karşılaştırılması da Sümer meselesinde bize zengin bir bilgi verir.Sümerlerin asıl vatanlarını tespit etmek için Türk kavimlerinin oluşmaları, çoğalmaları ve büyük göçleri hakkındaki mitlerine müracaat etmek zorundayız. 





Şunu hatırlatmak gerekir ki, Sümer devleti Yeni Neolit devrinde, Mezopotamya’da kurulmuştur.Sümerler, evvelâ, üzerine kamış örtülü kulübelerde ve yer altı evlerinde yaşadılar. Bu hayat tarzları ve muhafaza ettikleri gelenekler Sümerlerin dağlı halk olduğunu gösterir. Sümerlerin aslının dağlı oldukları konusunda, âlimlerin aynı fikirde olmaları ilginçtir. Sümerler göç ettikten sonra bakırdan eşya yapmaya başlarlar ki, bu zanaat medeniyettarihinde büyük bir inkılâp idi. 

Bakırcılık ve demircilik, Türklerin temel zanaatıdır.

Buna bağlı olarak Türk kavminin ilk mesleklerinden biri de “demircilik” olmuştur. Demircilikle ilgili mitler başka milletlerde de vardır. 

Türklerde en yaygın olanı“Ergenekon” destanındaki mitlerdir. Bu destandaki hikâyeye göre Türkler düşmanlarına yenilir. Yapılan savaşta Elhan'ın oğlu Kıyan ve Noguz’un aile üyelerinin hepsi ölür. Kıyan ve Noğuz mal ve mülklerini, ailelerini yanlarına alarak kaçarlar. Büyük zorluklar çektikten sonra, Tanrının merhametiyle dağların arasındaki cennet gibi bir mekâna gelip yerleşirler. Etrafı dağlarla kuşatılan bu yere bir tek kişinin ve düşmanın gelmesi hiç de mümkün değildir. Bu yer cennet kadar güzeldir. Ergenekon yeri, suyu, havası ve bol nimetleriyle şahane bir yerdir. Bu iki aile burada yaşamaya başlarlar. Bunlar, burada ziraat, bağcılık, bostancılık ve demircilikle meşgul olurlar. Burasını mamur bir yurda çevirirler. Onlar burada 400 yıl yaşarlar. 

Kavim cennet kadar güzel olan bu yurda sığmayacak kadar çoğalırlar. O zaman kurultay yaparak kendi yurtlarını genişletmek isterler. Etrafı aşılmaz sarp kayalarla çevrili olan Ergenekon'dan çıkmak hiç de kolay değildir. İçlerinden bir demirci ustası bu kayaları büyük bir maharetle eritip geçit açar.Yol açıp Ergenekon'dan yeni dünyaya çıktıkları güne atfen (3) her yıl ilkbaharın ilk gününde, Türk hakanları şölen yaparlardı. 

Onlar çekiçle örste demir döverek Ergenekon'dan çıkışı sembolize ederlerdi. Sonra bu kutlamalarda büyük toy verilirdi. Divanü Lûgati't-Türk'ün 1. cildinde şu bilgi vardır: 

Kırgız, Yabom, Kıpçak ve başka kavimlerin halkı yemin veya anlaşma merasimlerinde demiri ululamak için kılıcı çıkarıp, gözlerini kapatarak öne doğru yürür ve “Gök girsin, kızıl çıksın.” (Yani sözümde durmazsam, kılıç kanıma bulansın, demir senden öç alsın.) derlerdi (Epos).

Çünkü onlar demiri kutsal sayarlardı. Altay Türklerinin tanrısı Erlik Han’ın sarayının damı da kılıcı da kalkanı da demirdendir. Demirle, Şaman kavramları buradan çıkmıştır. (Şaman, kavmin yol göstericisi, ilâhîyatçısı, onlara yardım edicidir.) Anlaşıldığı gibi Altaylarda da demir mukaddestir. Türkler kayayı eritip, yeni dünyalara yol açarlar ve çeşitli yerlere doğru giderek, tıpkı Ergenekon gibi cennet yurtlar aramaya koyulurlar. 

“Demirci” lâkabı,Türklere işte bu efsaneden kalmış olabilir. Kaynakların ve yadigârların gösterdiği cennet gibi mekân Altay'da dağlar arasında bulunmuştur. Destanda bu ahali mert,marifetli, hüner sahibi, varlıklı ve cesurdur. Yurtları ise müreffehtir. Destanda, düşmandan gizlenerek tılsımlı yurda gidip, orada kalma konusundaki anlayışın kökleri çok eskiye dayanmaktadır. 

Türklerin kozmogonik görüşlerine göre insanlar, Tanrılara dağlar üstünde rastlamış ve onlara tapmışlardır. Tanrıya gökyüzüne, dağlara ve tepelerin üstüne çıkılarak ulaşılır diye inanıyorlardı. 

Eski Yunan kaynaklarında da doğuda; mutlu,güzel, müreffeh Giperlera halkının yaşadığı hakkında kayıtlara rastlanır (Kaşgarlı,1991)

Milâttan önce VII. yüzyılda doğuya seyahat eden Yunan Aristey'in hatıralarında da bunun gibi bilgilere rastlanır (Änoxin). Aristey, bu seyahatini destan olarak anlatmıştır. Bu destan, Türklerin yurdu hakkındaki en eski yazma kaynaklardan biridir.

Aristey, “Arimaspeya” destanındaki Arimasplar için "Onlar, sıradan insanlar değil, ilâhî güç ve kuvvete sahip halktırlar." der. Destanda bu halk, demirciliği, büyücülüğü, aleve hâkim olmayı bilir. Yurtları cennet gibidir ve insanları tek gözlüdür. 

Kaynaklarda tekgözlüler hakkındaki mitlerin tarihî esasa dayandığı yazılmıştır (Sülåymånovä, 1991).Özellikle Türk kavimleri, başlarına demirden miğfer giymişlerdir. Bunu yanlış yorumlayan Yunanlılara Arimasplar, bir gözlü devler şeklinde tecessüm etmişti. 



Arimaspi bir Griffon'un üstünde, MÖ.340 (İskit Başlığı ile !)


Umumî olarak Aristey'in doğu hakkındaki destanı, Yunan edebiyatına büyük bir ölçüde nüfuz etmiştir. Orada Arimaspların sihirli güce sahip olduklarından bahseder. Cennet gibi yurt hakkındaki bu kaynak, demirciliğin ve medeniyetin vatanının Orta Asya ve Altay etrafındaki yerler olduğunu belgelemektedir. 

Kuzeyde bulunan "cennet gibi yurt" hakkındaki rivayetlere Çin kaynaklarında da rastlanır. Eski Çin mitlerinde; "kuzeybatıda çok zengin, müreffeh ve güçlü İmu memleketi vardır" denir. İmu, tıpkı Aristey'in tasvir ettiği gibi tek gözlüler memleketidir. 

Bunun dışında Hint mitlerinde de kuzeydeki tekgözlü insanlar hakkında bilgiler vardır. Demek ki tek gözlü insanların memleketi gerçektir. Buradaki halk demirden miğfer giydikleri için böyle tasvir edilmişlerdir.Bahsedilen bu halk Baktriya ve Hindistan'ın kuzeyinde, Çin'in kuzeybatısında,Yunanistan'da ve Uzakdoğu'da yaşamıştır. 

Haritaya bakarsak bunun Orta Asya, Sibirya ve Altay ülkeleri olduklarını görürüz. "Cennet gibi yurdun" aynen bu sınırda olduğuna Yunan, Çin ve Hint kaynakları şahitlik eder. 

Bunun dışında, dağ arasındaki tılsımlı yurt anlayışı Özbek sözlü edebiyatında da muhafaza edilmiştir. Özellikle, Malike-i Ayar(Ayar, “kurmay” demektir.) destanı tılsımlı ve güçlü Türkistan hakkındadır. 

Avaz,Malike-i Ayar'ı (kurmayı) bu memleketten kaçırarak gelir. (4) Türkistan'da destan kahramanları altından, metalden arslan yaparlar. Bu bölüm, Türklerin demircilikle eskiden beri uğraştığını teyit eder. 

Sibirya Türklerinin etnografisini araştıran V.Radlof’un yazdığına göre, Altay ve Sayan dağları altın ve bakır yönünden zengindir. Buna göre söyleyebiliriz ki; bu yerin eski ahalisi bakır ve altın gibi çeşitli metalleri kendileri kazarak çıkarmış, bunlardan çeşitli eşyalar yapmışlardır (Pyankov, 1978). 

Radloff, Altayların 180 türde bronz eşyanın yanında, küpe, yüzük, boncuk yaptıklarınıda söyler. Keza Altayların eski mezarlarında da metal, altın, bakır, gümüş, bronze şyaları bulunmuştur. Milâttan önce 3000 yılının başıyla ilgili kazıda Malike Şubad’ın mezarında çok ince ve sanatkârane işlenen mücevherler ve metal eşyalar bulunmuştur (Arxialogiçeskix, 1961). Altaylar ve Sümerlerin gümüş bir masa üstünde, mezara demir eşyalar koyma âdetleri aynıdır. Bazı âlimler bu benzerliğe dayanarak, eskiden bu halkların dininin aynı olduğu fikrindedirler. 

Rus âlimi I. Ragozine, çok içtenlikle elindeki Sümer ve Türk kaynaklarına dayanarak şöyle der: 
Bunlar topraktan yararlanmayı, madenciliği, demiri işlemeyi bu yere getirdiler. Ayrıca onlar bataklık yerleri kurutup kanallar kazarak buraları verimli hâle getirdiler. Taşlardan ve tuğladan evler yaptılar. 

Bu tip evleri ilk yapanlar Sümerlerdir. Akad yani “dağ”, “kaya”kelimeleri bile bu halkın dağlı yurtlardan geldiğini belirtmektedir. Asıl vatanları olan Dicle ve Fırat ırmaklarının kuzeydoğusunda yerleşerek, kendilerini Elâm diye adlandırmalarına rağmen onların esasen eski Türk kavmine mensup oldukları gerçeğe daha yakındır.  Sibirya'daki Altay (dolayısıyla Ural) sıradağlarının eskiden demir madeni/ocağı olduğu bilinir. Bu ülkede Turan kavimlerinin yaşadığı, sonra güneye ve kuzeye doğru dağıldıkları, ayrıca onların bir kısmının orada da göçebe hayat sürdürdükleri dikkate alınırsa, Sümer ve Akadların ilk önce bu ülkede yaşadıklarını anlamak da kolay olur. Ural-Altay halklarının sözlü kaynakları ve yadigârları da bunu teyit eder. 

Castren, inceleme ve araştırma sonuçlarına göre, onların (Sümerlerin) dünya yaratıldığından ve büyük felâketlerden beri, (yeryüzünü suların basması kastediliyor.) bu güne kadar dedeleri, babaları Altay'ın derya ve ırmaklarından su içerdi. Onların tılsımlı vadide (cennet gibi yurt) yaşadıklarını göstermek için güzel efsaneyi örnek olarak verir. 

Efsaneye göre bu vadi, dört taraftan geçilemez kayalarla çevrilidir. Onların ecdatları nice yüzyıllar bu vadide yaşadılar. Neticede vadiden çıkıp gitme, onu genişletme yolunu aramışlar, ama bulamamışlardır. O zaman kavmin nalcılarından biri kayayı inceler bakar, onun baştan sona demir olduğunu tespit eder. Onun teklifiyle büyük bir ateş yakarlar, çekiçlerle kayayı eritirler. Böylece aşılmaz kayadan kendilerine yol açarlar. Bu efsane, demiri işlemenin sarı kavmin temel uğraşı, işi olduğu hakkındaki görüşleri tasdik eder. 

Sümer ve Akadlar da bu konuda mahirdirler. Keza, bu onların mezarlarında bulunan altın ve sanatkârane bir şekilde demirden yapılmış eşyalarda da görülür (Ayår, 1998).

E. Ragozina'nın örnek olarak verdiği efsane daha önce bahsedilen efsanenin aynısıdır.Aslında demirciliğin keşfedilmesi ve işlenmesi medeniyetin başlangıcıdır. Altay ve Ural sıra dağları arasında yaşayan Türk kavimlerinin kendilerine yurt arayarak, dağ sıralarını aşıp Kafkasya’yla Mezopotamya'ya gelmesi ve oradan da dünya uygarlığını başlatması hakikattir. 

Altay ve Ural dağları arasında yapılan arkeolojik keşifler de eskiden buralarda uygarlığın ilk unsurlarının mevcut olduğunu göstermektedir. 

Asıl Altaylı kavimlerin Ural'la Kafkasya'ya, oradan Ağrı dağından başlayan Dicle ve Fırat deryaları boyunca uzanan düz, ekin ekmeye elverişli yerlere kadar gitmeleri gerçeklere uzak değildir. Çünkü Türklerin büyük göçleri hakkında çeşitli efsaneler, masal ve destanlar mevcuttur. 

Yazılı kaynaklar, “Alpamış” destanında da bunun gibi göçten bahseder.Gerçi destanın yazıya geçirilmesi IX.-X. yüzyılda olsa da göç olayı muhtemelen çok eskiden vuku bulmuştur. 

Avrupa'ya göç eden Hunların, Bulgaristan’a ve Macaristan'a yerleşen Bulgarlarla Macarların ve Anadolu Türklerinin göçmen kavimler olduğu bugün için sır değildir. Bunların sulak yer aradıklarını (su-yer, Sümer) ve Mezopotamya'ya doğru gittiklerini tasavvur etmek için büyük bir deha olmaya gerek yoktur. Çünkü nehirlerin doğduğu yerler ve uzunlukları Sibirya ırmaklarını hatırlatmaktadır.  Onların bu yerlerde kendilerinin ata yurtlarının tabiatına has manzaraya rastlayabilmeleri tabiî idi.

 E.Rogozina, Castren incelemesinde dünyanın yaradılışından, yahut da umumî bir afetten bahseder. Burada anlatılan su baskını, onların ecdatlarının Altay civarında yaşadığı yer hakkındaki efsane için kıymetli sayılır. Bu, Sümerlerin “Gılgamış”ı daha doğrusu“Bılgames”idir. 

Esasında bu, Akadlarca yaratılmışlar, baş kahramanı da Gılgamış (Ölmeyen Adam/Herkesi Gören Adam) olmuştur. Destanda da umumî afet olan subaskını hakkında rivayetler vardır. 

Ötnapistum'un Gılgamış'a söylediği su tufanı hakkındaki kaynak, eski bir yazmadır. Gılgameş'e göre bu tufanla ilgili Nuh Aleyhisselâm hakkındaki rivayet, Yahudîlere “Tevrat”la malûm olmuştur. Su tufanı hakkında “Tevrat”tan daha eski kaynak olarak 1960'lı yıllara kadar bu destan kabul edilmiştir. 

Babildeki Anişurbinapli kütüphanesinin bir kısmı bulununca, en eski kaynağın Gılgamiş destanı olduğu kesinleşti. Burada dikkati çeken şey, E.Ragozino'nun da muhtemelen buna dayanarak Sümerleri Türk kavmi olarak kabul etmesidir. Su tufanı hakkındaki efsaneleri mukayese edildiğinde, bunlardaki benzerlik artık tesadüfî bir benzerlik olmaktan çıkar. 

İlk önce su tufanıyla ilgili Altayların efsanelerini ele alalım: 

Tufan olacağını ilk önce demir şoklu, mavi tüylü bir teke haber vermiştir. Mavi teke yeryüzünü yedi gün dolaşarak bağırır. (Demir şoklu, mavi teke bize göre totemlerdeki tanrılardan biri olmalıdır.)

Sonra da müthiş bir soğuk başlar. Yedi aziz kardeş vardır.Onlara tufan olacağı haber verilir. Erlik, Ölgen'de (tufandan sonra tanrı huzuruna geçerler.) olan ağabeyiyle bir gemi yapar. Her tür hayvandan bir çift alıp gemiye koyarlar. Tufan bittikten sonra Ölgen, bir horoz gönderir. Horoz soğuktan ölür, sonra da bir kaz gönderir. Kaz da gemiye dönmez. Üçüncü defa bir şahin (kuzgun) gönderir. O da gemiye dönmez. Çünkü o, bir leş bulup yemeye başlamıştır. Kaz karanın görüldüğünü fark eder. Bu yedi kardeş gemiden çıkarlar. 

Bir başka Altay efsanesinde tufan şöyle tasvir edilir: 

“Ölüler dünyasındaki Namo adlı adama tufan olacağı söylenir. Ondan bir gemi yapması istenir. Namo'nun Boliksa, Sorul, Saozunul adlı üç oğlu vardır. Hepsi bir araya gelerek bir dağın tepesinde gemi yapar. Onlar, gemiye insanlardan ve diğer canlılardan birer çift alırlar. Daha sonra tufan başlar. Namo'nun gözleri iyi görmemektedir. Gemidekilere “Bir şey görüyor musunuz?”diye sorar. Efsanedeki söylenişe göre Namo'nun gemisi tufana dayanır. Nihayet su azalınca gemi, Jumalay (Gimalay) ve Tulutti dağlarına oturur. Namo da birinci efsanede olduğu gibi karayı bulmak için ilk önce şahini (kuzgunu), sonra kargayı, daha sonra da saksağanı gönderir. Dördüncü defa da bir güvercin uçurur. O da karayı gördüğünün müjdesiyle döner. Tufandan sonra Namo, tanrıların yanında yerini alır (Radloff ve İz Sibiri, 1989). 

Tufan hakkında diğer Türk boylarının da efsaneleri vardır. Ama burada Sümerlerin su tufanıyla ilgili efsaneleriyle karşılaştırılmak üzere Altayların efsaneleri esas alındı. Sümerlilerin su tufanı hakkındaki efsanesiyle Altay efsanelerinde sadece sanat manzaraları, kahramanları ve hareketlerinin netliğiyle dikkat çeker. 

Bu da şuna bağlıdır; Gılgamış hakkındaki destan Sümer Ra'ları tarafından tekrar tekrar söylenmiştir. Sonuçtada yazılı hâle getirildiği zaman icracıların güzel ifadeleri karışmıştır. 

Milâttan önceki 2100 yılından daha da önce bir çömleğe yazılmış olan ve Pensilvanya Üniversitesi profesörü Gilpreht tarafından tetkik edilen Sümerce su tufanı efsanesi, Gılgamış'ın ya da başka bir eserin bir kısmı olabilir. Belki de bu, Gılgamış hakkında bulunan beş koşuğun devamıdır. Bu konuda hâlâ ortak bir görüşe varılamamıştır. 

Ana efsane, Sümerce yazılması yönüyle de kıymetlidir. Efsaneye göre Zingiddu veya Zinzuddu tanrılarının huzurundaki itaati, ibadetinden dolayı tufan olacağını haber alır ve büyük bir gemi yapar. Tufandan da bu sayede kurtulur. Çömleğe yazılmış olan efsane şöyledir: 

“Tipi ve tufan, yeryüzünde yedi gece yedi gündüz sel şeklinde devam eder. Gemi ise azgın dalgalara çarparak yüzmeye devam eder. Sonra Tanrı-Güneş görülür. Bu, aleve ve güneşe sığınan, onları tanrı bilen ecdatlarımızı hatırlatır. Sonra Zinzuddu güneş tanrısına, koyun ve öküzü kurban eder. Zinzuddu, tanrıların ebedî yaşama mükâfatına nail olur (Avdiyev, 1948b).

Akadların “Ölmeyen Adam” destanında da bu Sümer destanıyla benzerlikler görülür. Ab-ı hayat içerek, ebedî hayata erişen Ötnapiştum'un ebedî hayatı arayışı, Gılgamış'taki su tufanını andırır. 

Biz, burada efsaneyi tam vermek yerine onun kısa bir özetini veriyoruz: 

Tanrılara itaat ve ibadet eden Ötnapiştum, tanrıların yardımıyla bir gemi yapar ve ona bütün canlılardan birer çift yerleştirir. Tufan başlar. Gemi yedinci gün bir dağın yanında durur. Ötnapiştum karanın görünüp görünmediğini öğrenmek için önce bir güvercin, sonra kırlangıç, daha sonra da bir karga uçurur. Karga, karanın gözüktüğünü haber verir. Dağda Ötnapiştum, tanrılar adıyla kurban keser. Tanrılar daona, ebedî hayatı bağışlarlar.

Bu efsanenin metni Babil kütüphanesinde muhafaza edilmektedir. 

Gılgamış hakkındakiSümer ve Akad destanlarının Küçük Asya'daki mitlerin tamamında, dolayısıylaYahudî, Yunan mitlerinin meydana gelmesinde de, tesiri vardır. Bunları göz önünde bulundurarak Ötnapiştum efsanesiyle “İncil”deki Nuh (Noy) peygamber hakkında anlatılanları karşılaştırırsak, bu iki efsane arasında hiç bir fark olmadığını görürüz. 

Hatta şunu da söyleyebiliriz: “İncil”deki Nuh (Noy) peygamber hakkındaki bölüm, “Ölmeyen Adam” destanının kelimesi kelimesine tekrar edilen nüshasıdır. Kur'an'da geçen bazı ayetlerde ve Muhammed Aleyhisselâmın hadislerinde, Musa peygambere indirilen mukaddes kitabın sonradan bozulduğu ve değiştirildiği geçmektedir. 

“İncil”in su tufanıyla ilgili bölümünü okuduğumuzda, hem Sümerlerin maddî ve manevî başarılarına, hem de bunun yazılı kaynaklarının varisleri olan Babillilerin tesirinde şekillenen Yahudî mitolojisinin ifadesi olduğuna şahit oluruz.

C. Frezer ise bu benzerliği doğrudan doğruya “aynen tekrarı” diye değerlendirir (Ragozina, 1903).

Sümer ve Akad efsanelerini örnek almamızdaki gaye; aslı Sami dilleri grubuna mensup olan Akadlar’ın M.Ö. 5000 yılından 2000 yılına kadar geçmişteki binlerce yıl içinde Sümerler’in tesirinde şekillenerek, devletlerinin adını da Sümerce adlandırarak Sümer tanrılarını ve mitolojisini kendilerininki gibi benimsemeleridir. 

Bundan dolayı Akad kaynakları, Sami dilindeki halkların mitolojisi olarak değil, Sümerler mitolojisi niteliğinde değerlendirilmelidir. 

Altay ve Sümerlerin su tufanı hakkındaki efsanelerinin umumî benzerliklerinin dışında hareket, olay, hatta bazı ayrıntıları bile aynen tekrarlanır ki, buna da "tesadüftür." demek çok zordur. 

Kuşun uçuruluşu, uçurulan kuşların birbirine benzer olması, her iki efsanede de geminin dağa ulaşarak durması ve neticede her iki efsanede de ebedî hayata/tanrılığa ulaşılması -ebedî hayatın sadece tanrılara has özellik olduğunu da dikkate alırsak, Namo, Ölgen, Erlik’in tanrı olmasıyla Zinzuddu ve Ötnapiştum’un ebedî hayata ulaşmaları arasında fark olmadığını, belki de aynı şey olduğunu anlarız- iki efsanenin kaynaklarının aynı olduğunu gösterir. 

Bunun dışında her iki efsane Türklerde Nuh peygamber hakkındaki rivayetin “İncil”e kadar da malûm olduğunu gösterir. Binlerce yıl boyunca sözlü gelenekte ağızdan ağıza dolaştığı için isimlerin değişmiş olması tabiîdir. 

Her iki efsaneyi de birleştiren bir başka kaynak da“Kısasü’l-Razguzî”dir. Bu eserde Türk kavminin kökünün Nuh peygambere bağlanması, bu meselenin açıklığa kavuşturulmasında bize yardımcı olur. 

“Kısasü’l-Razguzî, Şecere-i Terakime, Oğuzname” ve benzeri birçok eserde Türklerin atasının Nuh'un oğlu Yafes olduğu geçer. Su tufanından sonra Nuh, en küçük ve çok sevdiği oğlu Yafes'e, Turan yerini verir. Orada Yafes’in evlâtları dünyaya gelir. 

Türk şeceresinde bütün asırlarda işte bu soy ağacı örnek alınır. Eğer Türk, Yafes’in oğlu ise Nuh peygamber hakkındaki efsanenin Türklerde ağızdan ağıza dolaşarak günümüze ulaşması doğaldır. İşte bu dönemlerde isimlerin değişmesi de tabiîdir.

Tufan hakkındaki efsanelerin benzerliği, bize mitolojik tasavvur ve düşünceleri mukayese etmeye imkân sağlar. Olcas Süleymanov, Sümerlerin mezarından bulunan eşyaları, Altayların mezarlarından bulunan eşyalarla karşılaştırarak, bunların birbirine çok benzediğini tespit etmiştir. 

Özellikle, Sümerlerin hayat veren tanrıçası İştar hakkındaki tasavvurlar Türk boylarınınkine çok yakındır. Moğolistan’dan Macaristan'a kadar kadın tanrıçaların heykelleri bulunmuştur. 

Onların mitolojik vazifeleri İştar'un vazifesiyle aynıdır.Türklerin bereket/üretim tanrıçası Umay'ın, hem hanedanın hem de çocukların tanrıçası sayılmasını da buna ekleyebiliriz. 

Çocuk görme, ölümden kurtarma, Umay’ın vazifelerindendir. O, hayat veren İştar’u hatırlatır. 

Altay mitlerinde Ölgen, gök ; Erlik Han yeryüzü tanrısıdır. Sümer mitlerinde Enlil, gök tanrısı; Enki ise yeraltı tanrısıdır. 

Türkler eskiden dünya üç âlemden ibarettir diye tasavvur etmişlerdir: gökyüzü, yeryüzüve yeraltı... 

Sümerlerde de aynı şey söz konusudur. 

Türkler güneşi mukaddes sayarlar,ona tanrı derler. 

Sümerlerde de güneşe tanrı denir. 

Hatta Ötnapiştum’la ilgili efsanede Güneş-Tanrı’ya kurban kesildiğini bile okumuştuk. 

Türkler yeraltı dünyasına “Gidilse Dönülmez Ülkesi” demişlerdir. 

Aynı adlandırma Sümerlerde de vardır. 

Sümerce ve Türkçe arasındaki benzerlikler, efsaneleri, kozmogonik bakışları, dünya hakkındaki düşünceleri, örf-âdetleri mukayese edildikçe çok daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 

Dolayısıyla, Türk âlimleri “Sümer-Türk Devleti”, “Sümerce-Türkçe”konusundaki görüşleri çoktan kabul etmişlerdir. 

Murat Uraz, Sümer efsaneleri eski Türk efsaneleriyle karşılaştırdığında söz konusu efsanelerin kaynaklarının bu olduğu kanaatine varmıştır. 

O, Türk boylarının efsanelerindeki mağara, dağ, Tanrı benzerlikleri ve kötü ruhlar, yeraltı dünyası, gökyüzü (felek), dünyanın yaratılışı, tabiatla olan münasebetlerindeki benzerlikleri ortaya koymuştur. 

Biz, Türklerin ve Sümerlerin âlem hakkındaki düşünce ve tasavvurlarını, onların mitolojisi hakkında ayrı bir makale yazacağımız için bu yazımızı mitlerdeki genel benzerliklerle sınırlıyoruz. Çünkü elimizdeki belgeler, Sümerlerin Türk kavmi olduğu konusundaki faraziyenin hakikate yakın olduğuna dair esas belgelerdir.


Doç.Dr. Cabbar IŞANKULU
Aktaran: V. Savaş YELOK
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili Bölümü Ankara-TÜRKİYE
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 22, Sayı 3 (2002) 183-197



DİPNOTLAR:
1) Sümer ve Türk mitolojisinin mukayesesini sonraki makalemizde inceleme düşüncesinde olduğumuz için burada geniş bir şekilde ele alınmamıştır.
2) Age. 
3) Bugüne Murat Uraz 9 Mart diyor. Anlaşılan o, ay ve güneş yıllarına göre hesaplama yaparken yanılmıştır. Çoğuna göre bugün 19-21 Marta tekabül eder. Yani yeni gün önceden 21 Mart, yaniNevruz günü sayıla gelmiştir.
4) Age., s. 16


KAYNAKLAR
Süläymanov, U., 1975, Azi Ya, Alma-Ata. 
Uraz, M., 1991, Türk Äsåtirläri, Sirli Åläm Curnäli, s. 1-17.
Ävdiyev, V. İ., 1948a, İstoria Drevnogo Vostoka, OGİL, Gospolitizdat, s. 41.
Kâşgarlı Mahmut, 1960a, Divanü Lugati’t-Türk, c. I, s. 40. Kâşgarlı Mahmut, 1960b, Divanü Lugati’t-Türk, c. III, s. 252. 
Alpåmiş Dåstånı, 1998, Tåşkent, s. 97.
Epos O Gılgameşe, s. 12.
Kâşgarlı Mahmut, 1991, Divanü Lugati’t-Türk, c. I. 
Änoxin Ä. V., Materialı Po fiamanstvu Altaytsev, Sb. MAE., c. IV. 
Sülåymånovä F., 1991, fiarq va ⁄arb, Fan., Tåşkent, s. 11. 
Pyankov İ. V., 1978, Antiçnost İ Antiçnie Tarditsii V Kulture İ İskustve Narodov Sov.Vostoka M., s. 184. 
Arxialogiçeskix S. L., 1961.
Ayyår, M., 1988, Özbek Xalk İcådi, T.
Radloff V. V., İz Sibiri, M., 1989, s. 421. 
Ävdiyev, V. İ., 1948b, İstoria Drevnogo Vostoka, OGİL, Gospolitizdat, s. 23.
Ragozina, Z., 1903, İstoriya Xaldei, Spb., s. 160-170



Özbek Türkçesinden aktarılan bu makalede Türk dili ile Sümer dili arasındaki ilişkiden yola çıkılmıştır. Yazar sadece ortak kelimeleri değil Türk boylarının destanları ile Sümer destanları arasından benzerlikleri esas alarak, Sümerler ile Türkler arasındaki akrabalığı tespite farklı bir yönden yaklaşmıştır.



11.Tablet, Sumer Gılgamış/Bilgameş ve Tufan


____________________














(...) Altayların güneyinde , Tiyenşan'da Çinliler ve müslüman yazarlarca korunan bütün töreler, burada hatırlanmayacak kadar eski zamanlarda oturan TÜRK-TATAR TOPLULUKLARIN EN ESKİ TARİHLERDEN İTİBAREN DEMİR İMALATIYLA MEŞGUL OLDUKLARINI VE YÖNTEMLERİNİ ÇOK İLERİ AŞAMALARA GETRİDİKLERİNİ GÖSTERMEKTEDİR.

Bunlar, Çindeki Miao-tseu'lerin ve Yunan ve Latin yazarların Seres (Kuzey Çin Halkları) dedikleri grubun bir kısmını oluşturan Tibetli kabileler içinde yer almaktadır. Bahsettiğimiz Miao-tseu'ler Çin göçünün ulaşmasından önce, yani İSA'nın DOĞUMUNDAN EN AZ YİRMİBEŞ ASIR ÖNCE, DEMİRİ İŞLİYORLARDI . 


Lenormant
devamı için




.....