Translate

Rus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2014 Pazar

ESKİ TÜRK VE RUS GELENEKLERİNİN ETKİLEŞİM İZLERİ








Türk ve Doğu Slav (Rus, Ukrayna, Belorus) halklarının ilişkileri çok eski dönemlere uzanmaktadır. Türkler ve Ruslar yüzyıllar boyunca farklı nedenlerle sürekli etkileşim halinde olmuşlardır. Aynı coğrafyayı paylaşmaları, birbirleriyle komşu olmaları her iki halkın maddî ve manevî kültüründe büyük izler bırakmıştır. 

Her halkın kendine özgü kültürü içerisinde geleneklerin özel yeri vardır. Bu gelenekler halkın bütünlüğünü koruyan ve onu geleceğe taşıyan önemli etkenlerdir. Yaşamın her yönüyle ilgili olan gelenekler, aynı zamanda insanın bir taraftan doğa, diğer taraftan toplumla olan ilişkilerinin yasası niteliği taşımıştır. 

Türklerin ve Rusların yılın belirli günlerinde, aile ve toplum yaşamının en önemli anlarında, hastalık, doğal afetler vs. karşısında yerine getirdikleri, kendilerine özgü birçok gelenekleri olmuştur. Bazen bu geleneklerin ilginç bir şekilde örtüştüğünü görmek mümkündür. Bu durum bazı bilim adamlarının dikkatini çekmiştir. 

Büyük Kazak şairi ve bilim adamı Olcas Süleyman, Rusların en eski destanı sayılan “Slovo o Polku İgoreve” (İgor Yürüyüşü Destanı) eserini farklı bir bakış açısıyla incelerken bir hususa özellikle dikkat etmiştir. 

Destanda Kıpçaklar üzerine yürüyüş yapan fakat esir düşen Knez (Bey) İgor anlatılırken Knez Svyatoslav’ın rüyası ve onun yorumuna da yer verilmiştir. O. Süleyman, “Az’ı Ya” isimli eserinde şöyle yazar: “Svyatoslav rüyada görmüş ki onu Türk, Tengri âdetine göre defne hazırlıyorlar”. 

Her halkın örf ve âdetleri arasında çok özel bir yeri olan cenaze töreni geleneklerinin başkaları tarafından kolaylıkla benimsendiği söylenemez. 

I. Petro’ya kadar bütün Rus knez ve çarlarının başka ülkelerden gelen elçileri karşılama merasimlerinde tamamen Türk geleneklerine uydukları kaynaklarda belirtilmiştir.

Birbiriyle örtüşen geleneklerin bazıları Pagan düşüncelerinin izleridir. Onların araştırılması bizi daha eski dönemlere götürmektedir. Onlardan bazılarını gözden geçirelim: 

XX. yüzyılın başlarına kadar Ruslar arasında “opahivaniye” (toprak sürme) isimli bir gelenek varlığını sürdürmüştür. Bu geleneğin tasvirini etnografik çalışmalar dışında, İ. Bunin’in “Köy” isimli öyküsünde ve M. Musorgsky’nin “Hovanşina” operasında görmek mümkündür. V. İ. Dal’, “Tolkovıy Slovar Russkogo Yazıka” isimli kapsamlı sözlüğünde bu gelenekten bahsetmiştir. 

E.V. Pomerantseva tarafından geniş tasviri verilmiş olan “opahivaniye” törenini şöyle özetlemek mümkündür: 

Bulaşıcı insan ve hayvan hastalıkları baş gösterdiğinde köyün daha çok kadınları tedbir alırlar. Önceden kimsenin dışarı çıkmaması tembih edilir. Gecenin karanlığında kadınlar toplanırlar. Önde bir genç kız aziz tasviriyle gider, arkasından bir kadın ya süpürge üstünde ya da karasabanla kendinden geçmiş bir şekide dans ederek büyü sözleri söyler. 

Diğer kız ve kadınlar ellerinde maşalarla, oraklarla, tırpanlarla korkunç gürültü yaparak onu takip ederler. Söyledikleri şarkı sözlerinde kadınların sayısı genellikle dokuz kız, dokuz karı, üç dul kadın, üç evli kadın diye geçer. Hepsi yalınayak ve saçları açık bir şekilde beyaz geceliklerle köyün etrafında dönerler. Tehditkâr sözleri ve gürültüleri ile hastalıkları korkuttuklarını düşünürler. 

E.V. Pomerantseva, bazı halklarda da (örn. Ukrayna, Alman, Çek, Mordva) görülen bu hastalıkla mücadele şeklinin zamanında Çuvaşlarda höraki, hiraki adıyla yaygın olduğunu, hatta bazı araştırmacılara göre Çuvaşlardan Ruslara geçmiş olabileceğini belirtmiştir.

İnsanların ve hayvanların kötü ve bulaşıcı hastalıklardan korunması için yapılan bu etkileyici tören, Sahaların çocuk isteme ile ilgili eski şaman geleneklerine de benzemektedir. N. A. Alekseyev, kökünün çok eskilere uzandığını belirttiği bu töreni özetle şöyle anlatmaktadır:

Kışın çadırda, yazın avluda yapılan tören şaman tarafından yönetilmektedir. Fakat şaman geleneksel kıyafetini değil, beyaz giyer. Dokuz genç kız ve dokuz delikanlı şamanın sağ ve sol tarafında durarak at kılından yapılmış ipe tutunurlar. Çocuğu olmasını isteyen kadın iki yaşlı kadının arasında oturur. Onlar önlerini iliklemez ve saçlarını açarlar. Onların neşeli bir şekilde gülümsemesi şarttır. Şamanın duası katılımcılar tarafından tekrarlanır, tanrıça Ayıısıt’tan çocuk istenir. 

Görüldüğü üzere bazı farklılıklarla (dokuz delikanlının bulunması, gülümseme, ipe tutunma gibi motifler) beraber benzerlikler çoğunluktadır: beyaz kıyafetler, dokuz genç kız, üç kadın, saçların açılması vs. Yine kötü ruhları korkutmak için saçlarını, kemer ve düğmelerini açarak gürültü yapma çocuk doğumu sırasında gerçekleştirilir.

İlkbaharın ilk gök gürültüsü hem Türklerde, hem de Ruslarda önemli bir olay sayılmış ve bununla ilgili çeşitli ritüeller yapılmıştır.

Eski inançlara göre kıştan sonra ilkbahar fırtınası insanları hastalıklardan ve kötülüklerden arındırır, sağlık ve iyilik sağlar. Türklerde de Ruslarda da bu durumda ritüellerin bazıları için ağaç kullanılması eski ağaç kültü ile açıklanabilir. Yüzün yıkanması, mum ve ardıç yakılması da benzer motifler arasındadır. Ayrıca dolu yağarken onun ekine zarar vermesi korkusuyla yapılan işlemler arasında da ortak özellikler görülebilir (örn.: çocuğun bir veya üç dolu tanesini ısırması). 

Eski geleneklerin birçoğu zamanla unutulmuş ve kaybolmuştur. Fakat hâlâ izlerini dilde korumakta olan gelenekler de vardır. Rusça’da olan “kudıkinı gorı”, “ni puha ni pera” gibi deyimler eski avcılık geleneklerinde kullanılan tabuları yansıtmaktadır. 

Çağdaş Rusça’da gidilecek yerin belli olmaması veya belirtilmesinin istenmediği zamanlarda “kudıkinı gorı” ifadesi kullanılır. “ni puha ni pera” deyimi ise şakayla başarı dileme ifadesidir. Bu deyimin kelime anlamı “ne bir ince tüy, ne de kalın tüy” diye çevrilebilir. İlk önceleri avcılar doğrudan başarı dilemelerinin başarısızlığa götürebileceğine inanırlardı. Başarısızlık dileği ile av hayvanlarının kandırıldığı düşünülürdü. Böylece avcı onları rahatlıkla avlayabilirdi. 

Türk topluluklarında da avla ilgili çok ciddi kurallar, yasaklar ve tabular mevcut olmuştur. Avla ilgili yüksek sesle konuşmama, av hayvanlarının isminin değiştirilmesi vs. Bu konuda da onlar arasında benzer motifler görülebilir. 

Rusça’da “leylek” anlamında olan “aist” kelimesi de dikkat çekicidir. Diğer Slav dillerinde görülmeyen ve sadece Rusça’da olan aist kelimesi Eski Türk inanç ve gelenekleri ışığında incelenebilir. Rusça’da bu kelimenin kesinlikle yabancı olduğu ve gagasının uzunluğu nedeniyle Türkçe “agıs” (ağız) kelimesinden geldiği kanaati vardır

Bize göre ise aist, ayıısıt kelimesinden gelmiş olabilir. Ayıısıt Türkçe ana tanrıça Humay’ın isimlerinden biridir. Eski inanışlara göre bir ailenin çocuğa sahip olması yalnız Humay’la ilgilidir. Humay’ın çeşitli görüntüleri arasında onun kuş şeklinde görünmesi de yer almaktadır.Ruslarda da şöyle düşünce olmuştur; ailelere çocukları leylekler gagasında getirir. Göçebe kuşlar olan leyleklere saygı geleneği vardır ve onu öldürmezler. 

Rusça’nın kelime hazinesinin bu açıdan incelenmesi eski Rus geleneklerine olduğu gibi eski Türk geleneklerine de ışık tutabilir ve eski kültür ilişkilerinin incelenmesinde yardımcı olur. 





Leyla HACIZADE
Araş. Gör., Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü





İskit - MÖ.7.-4.yy
Atlara takılan alınlıkta Umay Ana



Kadın figürü tüm ilkel toplumlarda bereket, doğurganlık, sonsuz yaşamın simgesi olmuştur. Ağaç ise kökleri ile yerin derinliklerine, budaklarıyla göklere uzanarak, yer ve gök arasında duran ve bu iki unsuru birbirine bağlayan, aynı zamanda hayatı ve ölümü, canı ve ruhu, karanlığı ve ışığı kendinde birleştiren evrensel, kozmik bir varlıktır. Bu açıdan baktığımızda ağaç sonsuz hayat, yaşam sürekliliği simgeselliği ile kadın sembolizmiyle örtüşmektedir. Yakutlar Ağacın her şeyin anası olduğuna inanıyorlardı.(Beksaç,2006,s.80)

Yine Yakutlarda doğum ve hayat Tanrıçası olan Humay Ana kutsal kayın ağacı altında oturmaktadır ve çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar bu ağaca tapınarak ona kurbanlar vermekteler.(Vasilyev,1996,s.128) 

Yakut kadınlarının üzerlerinde Umay Ana’nın sembolü olan ağaç boncuklar bulundurdukları da bilinmektedir. (Geybullayev,1999,s.216)



Lale Avşar İSKENDERZADE
Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi





Türk Kozmolojisi - Nuray Bilgili
link






_______________________









20 Ocak 2014 Pazartesi

KUMAN-KIPÇAK TAŞBABA / TAŞNİNE











TAŞNİNE - KUMAN-KIPÇAK...Şapkaya dikkat!



Otacı olan şaman kadınların elinden "doktorluğu""bilgiyi" almak için; kadınları aşağılamak için; erkek egemen toplumun baskısı ile üretilen cadılık...(ilgili yazı)

Kazak - Amazon/Taşkadın Heykeli






















"Osmanlı döneminden sonra, Türkler Balbalların şeklini , Baştaşı /Ayaktaşı olarak müslümanlığın etkisinde kalarak değiştirmişlerdir. Aynı zamanda Baştaşı türbanla taçlandırılmıştır. İslamın, balbalları mutasyona uğrattığını düşünüyorum."

"Biz bu heykellerin, şaman inançları sırasında Türk halkına ait olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz...."



"Taş broads" veya bugünkü durumu "Balballar."
/ / Zap. İth. Tarihi ve Eski Eserler Derneği, Cilt XXXII Odessa. Odessa: 1915.




*Rusça kitaptan (google) çeviridir....

*Н.И. Веселовский
Современное состояние вопроса о «Каменных бабах» или «Балбалах».
// Зап. Имп. Одесского Об-ва Истории и Древностей, т. XXXII. Одесса: 1915. Отд. оттиск: 40 с. + 14 табл.







________________________




29 Ocak 2013 Salı

AMERİKA'NIN AY'A AYAK BASMASI TARİHSEL BİR YALANDIR


AYNI DİĞER "GERÇEKTİR" DEDİĞİ YALANLAR GİBİ...

-ABD hükümetinin üzerine Vietnam savaşının kara bulutları çökmüştü Gündemin değişmesi gerekiyordu Savaş bir süreliğine unutulmalıydı Bu arada o zamanlar Amerika’nın karşısındaki tek güç olan SSCB ise uzay çalışmalarında açık ara öndeydi Amerika uzay çalışmalarına 30 milyar dolar harcamış ama elle tutulur bir başarı elde edememişti Bu nedenle ne yapıp edip SSCB’nin ulaştığı başarıları geride bırakmalıydı O yüzden Nevada’da bir stüdyo konuldu ve aya gidilmiş gibi yapıldı...

Stanley Kubrick-Moon landing
-Diyelim ki siz buradan Apollo–11’i fırlattınız. Daha sonra taşıyıcı yakıt dolu roket ağır olduğu için belli bir hızda Apollo–11 kapsülünü roketten ayırdınız. Kapsül o hızla atmosferden ve Dünya’nın yerçekiminden ayrıldı. Uzay boşluğunda fırlatıldığı ivmeyle ve koordinatla hareket etti. Ve ay yüzeyine iniş yaptı. Ondan sonra ne yapacaksınız?

Hadi bakalım Ay’da incelemeler yaptınız; bayrak diktiniz, toprak vs. örnekleri aldınız, koşup zıpladınız, gerekli tüm mesajları ve insanlık için en veciz sözleri Houston’daki arkadaşlarınıza ilettiniz. Nasıl döneceksiniz şimdi? Bu dersi görmedik diyemezsiniz. Derseniz yandınız.

Ay’ın küçük de olsa bir yerçekimi vardır. Bu yerçekimi Dünya’nın çekiminin 6’da 1’i nisbetindedir. Ay’ın çekiminden kurtulup Dünya’ya geri dönmeniz için sizi iten bir kuvvetin olması gerekmekte. Bilindiği gibi Ay’ın hava kütlesi olmadığı gibi oksijen de yoktur. Bu durumda dönüş için Ay’da durağan bir halden hareketli bir hale geçmek, hiçbir motorla veya roketle mümkün değildir. Kaldınız Ay’da... Hayırlı olsun..

-Ruslar Ay'a gitseydi, Abd gerçekten Ay'a giderdi.
Abd'liler Ay'a gitmedikleri gibi..

Hayali Ay yolculukları ve Vietnam savaşını bahane edip
karşılıksız para basmaya başladı.(hala basmaya devam ediyorlar)

-Uzayda dünyanın 500 mil dışında güneşteki patlamalardan kaynaklanan çok kuvvetli bir radyasyon var. "İşte bu radyasyon nedeniyle Ruslar asla aya insan indirmediğini açıklarken" ve bu radyasyondan kurtulmak icin cok kuvvetli radyasyon önleyiciler kullanmışken Apollo'nun kağıt kadar ince aluminyumla bunu engellemiş olması imkan dahilinde bile değil.

-Fotoğrafa bir bakın, sizce normal mi? Bir daha bakın, özellikle gölgelere dikkat edin. Aynı yönde olmadıklarını farkedeceksiniz. Oysa Güneş gibi çok uzak bir ışık kaynağından böyle bir etki olamaz, olmamalı. Acaba kurulan setteki ışık kaynağını yeterince uzağa alamamış olabilirler mi? 

Ya bayrağa ne demeli ? Havasız bir ortamda nasıl da dalgalanıyor değil mi ? ( komedyenleri geçtiler )

-Kafamızı gökyüzüne kaldırdığımızda , atmosfer tabakası olmasına rağmen milyonlarca yıldız görürüz. Nasıl oluyor da çekilen fotoğraflarda , atmosfer tabakası yokken bile tek bir yıldız görülmüyor ?

- Gus Crissom adlı astronot Apollonun bilgilerini dışarı sızdırıyor ve herkes öldürülmesini beklerken yakalanıyor ve bir müddet sonra yeniden mekik araştırmasına katılıyor ve bir denemede 3 astronot mekiğe biniyor, mekiğin içi birden alev alıyor ve kapılar açılamadığından 3 astronot içerde yanarak ölüyor.

-ABD yönetimi, uzay çalışmaları için 30 milyar dolara yakın para harcadı. Başarısız olunsaydı halk vergilerinin hesabını soracaktı. Oysa Ay'a ayak basılınca bütçe onlarca dolar katlandı.

- Aracı kullanmaktan çok aciz olan ekip 6 defa aya iniyor ve hic sorun olmuyor. Mekiğin tasarımcısı; aya gidip geri canlı dönebilme ihtimali neredeyse % 0.0017 yani imkansız gibi bir durum diyor.

- Bunun yanısıra, çekilen görüntülerde astronotların sert bir şekilde dizlerinin üstüne düştükleri birkaç sahne görüyoruz Peki böylelikle kendilerini büyük bir riske atmış olmuyorlar mıydı ? Ya basınca dayanıklı elbiseleri yırtılsaydı ?

- Bilindiği gibi yeryüzünden 250 ve 750 mil yükseklikteki mesafeler arasında kalan bölgeye Van Allen Kuşağı ismi veriliyor.Bu kuşak, güneşten gelen radyoaktivite yüklü ışınların dünyaya gelmesini engelliyor Astronotların, Ay ‘a gidebilmesi için bu kuşak içinden geçmeleri gerekiyor Bir insanın buradan geçebilmesi içinse, 4 metre kalınlığında bir kurşun tabakasıyla kaplanmış olması gerekiyor! (The Telegraph)

- Hesaplamalara göre Ay yüzeyindeki gündüz sıcaklığı 260 ile 280 Fahrenayt arasında değişiklik gösteriyor Bu derecedeki sıcaklıkta filmler erir ve insanlar muhtemelen rahatsız olur Hatta muhtemelen ölür ! Peki ama astronotlar neden bu kadar rahat görünüyor ?
Ay ‘ ın görünmeyen karanlık yüzündeki hava sıcaklığının eksi 41 dereceye kadar düştüğü biliniyor Eksi 40 dereceden itibarense cisimlerin kırılganlık derecesinin arttığı biliniyor Bu sıcaklıkta elektrikli cihazlar çalışmaz Araba akülerini çalıştırmak da zordur Sıcaktan soğuğa geçerken yaşanan bu ani ısı değişikliği, cisimlerde esnemelere ve kırılmalara sebep olur Peki ekipmanlar ve astronotlar nasıl bu kadar rahat çalışabiliyor ?

- Niye 1/6 ‘ lık bir yerçekimi oranında astronotlar yürüme ile zıplama arasında gidip gelen hareketler yapıyorlar ? Televizyon çekimlerinin birinde, astoronotun zıplamak için dizlerini büktüğü ama sonuçta bir kaç adımdan öteye gidemediği gözleniyor Astonotlar, yerçekiminin 6 kat daha az olduğu bir ortamda, niçin normal bir insanın yeryüzünde zıplayabiliceği kadar bir mesafeye zıplayabiliyorlar ? Ayrıca ayakizleri ,yerçekiminin bu kadar düşük olduğu bir yerde , nasıl oluyor da bu kadar net?

-YIL 1969
# 60'ların sonunda 70'lerin başında teknoloji birikimi ne kadardı?
# O zamanın bilgisayarları tırlarla taşınıyordu, uzay aracına nasıl sığdı?
# Eğer Amerikalılar o zamanın teknolojisi ile Ay'a gidebildiyse şimdi Mars'ta koloni kurmaları gerekmez miydi?

-Ay’dan gelen görüntülerin tarihiyle ilgili bir araştırma yapan Avustralyalı bilim adamı John Sarkassian, NASA’ya başvurarak kasetleri izlemek istediğini söyledi. Ancak tüm aramalara rağmen kasetler bulunamadı. Hiç kimse kasetlerin yerini bilmiyordu. Bu olay bilim dünyasını ayağa kaldırdı. Bilim adamları şimdi büyük bir engelle karşı karşıya olduklarına inanıyorlar. Orijinal görüntüler, manyetik bantlara kaydedildiği için bozulma riskleri çok yüksek ve bir an önce bulunup dijital disklere kaydedilmeleri gerekiyor. Yoksa, gelecek nesiller, insanlık için büyük adımları sadece bozuk televizyon görüntülerinden izleyebilecek.

-Apollo 11, 20 Temmuz 1969′da Ay yüzeyine iniş yaptı, 40 yıl olmuş. Peki 40 yıldır bir daha aya neden insan gönderilmedi ? Bir daha oraya hiç gidilmemiş. İlginç geliyor insana ve edindiğim bilgiye göre Japonya 2025 de aya insan göndermeyi planlıyor! Bakın planlıyor diyorum gidecek demiyorum. Şu an günümüzün teknoloji devi Japonya planlarken Amerika 1969 da bu işi acayip astranot kıyafetleriyle yaptılar. Oradaki -170° ila +150° C sıcaklığı giydikleri kıyafetler ile önlediler ve çektikleri kameralarda bu sıcaklıktan etkilenmedi. O kameraların o sıcaklıkta tuz, buz olması gerekiyor.

Eğer Japonya Ay'a giderse ve Amerika’nın bize sunduğu tezlerden çok farklı şeyler sunarsa, Amerika yerin dibine girecek eminim. Hatta belki de , Japonya’nın gitmesine izin bile vermeyebilir…

Özgün Özcan, 2011

Fox'un hazırladığı 40 dakikalık belgeseli Türkçe altyazı ile 2.bölüm halinde izlemek için :(tıklayın)

DID WE LAND ON THE MOON ? (moon hoax 43min)
Moon Hoax Fox Documentary


''Amerikanın doğru dedikleri şey yalan,
                                                  Yalan dedikleri şey gerçektir''

-11 Eylül gibi ; batmış ABD ve AB ni kurtarma çabaları , çünkü savaş ekonomiyi dengeler.! Lakin savaşı Bin ladin'e değil Saddam'a açtılar...! 9/11 de sahte ya ! Kaz gelecek yerden .... :(

-Usame'nin öldürülmesi ve Afganistan gibi ; 
(ölüyü ikinci kez öldürdüler, gerçek bir başarı !; 
Afganistan onların arka bahçesi, girmesine gerek yok ki !)

-Saddam ve Irak gibi : Fahrenheit 9/11 izle :

-Libya ve Kaddafi gibi
-Suriye gibi
-Pkkyı desteklemiyoruz dedikleri gibi....

Eşref Bitlis'i ve diğer şehitlerimizi saygı ile anarım.

MANTIK YÜRÜTÜN, GÖRECEKSİNİZ....

SB

17 Aralık 2012 Pazartesi

TATAR TÜRKLERİ VE SOYKIRIM


Gizlenen Bir Atom Felaketi

Atom veya Nükleer kelimeleri nedense felaketi çağrıştırıyor… Bu sözcüklerle birlikte akla gelen atom bombası, atom enerjisi, nükleer reaktör, nükleer santral, nükleer silah gibi kavramlar da insanın gönlünde nahoş duyguların belirmesine neden oluyor…
En büyük atom felaketi olarak tarihe giren ilk vaka İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanmıştır. Amerika tarafından Japonya’nın Hiroşima şehrine 6 Ağustos 1945 tarihinde atılan ilk atom bombası, şehrin %90’ının yerle bir etmiş, 250 bin nüfuslu kentte 80 bin kişi yaşamını yetirmiştir. 3 gün aradan sonra 9 Ağustos 1945’te Amerikalılar ikinci atom bombasını Nagasaki şehrine atmıştır. Atom bombası patlaması sonucu 20 bin kişi hayatını kaybetmiş, 50 bin kişi de yaralanmıştır. Bu iki patlama sonunda toplam ölü sayısı 120 bin ve yaralı sayısı 165 bin olmuş, yaralıların yaklaşık 100 bini ileriki yıllarda ölmüştür. (Axis 2000: 246).

26 Nisan 1986 tarihinde Çernobil Reaktör kazası meydana gelmiştir. Dünya bu olayı 30 Nisan 1986’da öğrenmiştir. 1972 yılında Ukrayna’nın Kiev şehrinin 160 km. kuzeyinde kurulan Çernobil Nükleer Santralinde hatalı tasarım, deney yapmak için güvenlik sisteminin devre dışı bırakılması, peş peşe yapılan hatalar sonucunda dört reaktörden birisi patlamıştır. Patlama sonucu binlerce insanın radyasyona maruz kalması, ölmesi ve çevrede önemli düzeyde kirlenmeye yol açması tüm dünyada büyük bir tepki yaratmıştır. Bu patlamadan en çok etkilenen ülkelerin birisi Bulgaristan olsa dahi, Türkiye’de bu patlamanın izleri bugünlerde de kendini belli etmektedir. Kaza, radyasyon etkilerden kaynaklanan lösemi, radyodermit, sakat doğum, katarakt, kanser gibi birçok hastalığın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Rize İl Sağlık Müdürlüğü’nün resmi verilerine göre 2007 yılında Rize’de kanser teşhisi konan hasta sayısı 158 iken, 2010 yılında bu sayı 630’a ulaşmıştır. Kanser çeşitlerine göre yapılan istatistiklere göre 2008’de 145 olan hasta sayısı, 2009’da 246’ya yükselmiştir. Radyasyonun çevreye ve insanlara verdiği zarar daha yüzyıllar sürüp gidecek gibi gözükmektedir.

Dünyada Çernobil’den sonra ikinci büyük nükleer kaza Japonya’da yaşanan deprem ve tsunami sonucu meydana gelmiştir. 11 Mart 2011’de doğal afetten dolayı Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nin patlaması büyük zararlara yol açmış ve dünyanın gündemine oturmuştur. Bu patlamadan sonra Almanya başta olmak üzere birçok ülke nükleer enerjinin doğurduğu sonuçlara bakarak bu enerjiden yararlanmama kararı almışken, Türkiye 2012’de Mersin Akkuyu’da nükleer santral kurmak için Rusya ile anlaşma yapmıştır. Rusya ile bu konuda anlaşma yapmak başlı başına bir yanlıştır ki, eğer Rusya bu işi bilseydi Çernobil felaketi yaşanmazdı. Bir de Rusya’nın değil dünyadan, kendi halkından bile sakladığı bir nükleer felaket daha bulunmaktadır. Rusya gerçekleri gizlemek için elinden gelen tüm çabayı göstermektedir. Fakat mızrak çuvala sığmaz.

Yukarıda kronolojik bir şekilde sıralanan atom faciaları dışında bilinmeyen, daha doğrusu gizlenen büyük bir atom faciası daha bulunmaktadır. 29 Ekim 1957 tarihinde Ural’ın ötesinde bulunan “Mayak” atom tesisinde büyük bir patlama meydana gelmiştir. Bu vaka dünya kamuoyuna aktarılmamış, onun için konuyu bilen insanların sayısı da oldukça azdır. Tarihçi, yazar ve siyasetçi Fevziye Bayramova 1957’de yaşanan bu faciayı ilk kaleme alanlardandır. Bayramova facianın yaşandığı bölgede bizzat araştırmalarda bulunarak konu ile ilgili 2 kitap yazmıştır. 2005 yılında Kazan’da Rusça yayınlanan ilk kitabının adı “Yadernıy Arxipelag ili Atomnıy Genotsit Protiv Tatar” ( Nükleer Takımadası veya Tatarlara Karşı Atom Soykırımı). Bu kitap 2006 yılında Alman dilinde “Der Nukleare Archipel oder der atomare Genozid an der Tataren” adıyla Almanya’da yayınlanmış ve çevreciler tarafından büyük ilgi görmüştür. Bayramova’nın ikinci “Tatarskaya Karabolka – 50 Let v Obyatiyax Smerti” (Tatar Karabolak’ı – 50 Yıl Ölüm Kucağında) başlıklı kitabı Tatarca ve Rusça olarak 2007 yılında Kazan’da yayınlanmıştır. Kitabın 2012 yılının ilk aylarında Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği tarafından Türk okuyucularının beğenisine sunulması planlanmaktadır.


29.10.1957 tarihinde meydana gelen “Mayak” patlaması, 23 bin kilometre kare toprağı zehirlemiş, 270 bin kişinin ölümüne neden olmuştur. Patlamadan sonra 70 gün içerisinde “Mayak” civarında bulunan 42 yerleşim bölgesinden 12 bin kişi başka yerlere tahliye edilmiştir. Yaşadıkları yerleşim bölgesinde bulunan evler, eşyalar yakılmış, büyük ve küçükbaş hayvanlar imha edilip çukurlara gömülmüştür. Fakat ilginç olan şu ki, bölgede bulunan Möslim, Tatar Karabolak’ı, Ust-Bagaryak gibi Tatar köyleri tahliye edilmemiş, köylüler radyasyonlu topraklarda kaderi ile baş başa bırakılmıştır. Tahliye edilen Rus köylerindeki nükleer atıkları temizlemek işi de Tatar köyü sakinlerine kalmıştır. Köylüler asker gözetimi altında gece gündüz çalıştırılmıştır. Tatarların izini kaybettirmek için olsa gerek, Tatar köyleri haritadan da silinmiştir. Köyler haritada olmayınca ortada bir problem de kalmamıştır. Yani bu insanlar, devlet için yok sayılmış ve uzun yıllar atomun insan üzerindeki etkilerini araştırmak amaçlı denek olarak kullanılmıştır. Halk gerçekte ne olduğunu bilmemiş, çünkü bölge halkına atom patlaması hakkında hiçbir bilgi verilmemiştir. “Mayak” atom tesisindeki 1957 yılındaki patlama bir devlet sırrı olarak saklanmış ve bugün de konuyla ilgili bilgilere ulaşmak mümkün değildir. Nükleer tesiste, bu patlama dışında da onlarca patlama ve kaza meydana gelmiştir. 29.10.1957’deki nükleer patlamayı Çernobil’le karşılaştıran Bayramova şöyle demiştir: “Bilginlerin verdiği bilgilere göre, geçen yarım yüzyıl içerisinde “Mayak” tarafından 150 milyon Küriyum nükleer atık çevreye atılmış olup, bu sayı – 150 Çernobil anlamına gelmektedir. Demek ki, Tatar Karabolak’ı 150 Çernobil felaketini kendinde barındırmış, Çernobil’e oranla 150 kere daha fazla cefa çekmiş, ölmüştür. Bu yıllar içerisinde “Mayak” yalnız “Tatar Karabolak”ını değil, 267 000 kilometre kare toprağı nükleer atıkla zehirlemiş, civarda oturan 437 000 insan radyasyon hastalığına yakalanmıştır. Tüm bunlar resmi bilgilere dayanan rakamlardır.” (Bayramova 2007: 10-11) (Çev.R.K.). Tatar Karabolak köyü sakinleri ile yüz yüze görüşen Bayramova, kitabında onların ifadelerine de yer vermiştir. Bir zamanlar 3–4 bin nüfuslu bir köyde bugünlerde 400 kişi hayat sürmektedir. Hayat sürmekte demek yanlış, çünkü köylüler resmen sürünmekte, hastalıkla mücadele etmektedir. Devlet onlara yardım elini uzatmamıştır. Tatar Karabolak köyü sakinlerinin %95’ı hastadır. Bu hastaların büyük çoğunluğu başta kanser olmak üzere tansiyon, şeker, kemik erimesi gibi hastalıklardır. Radyasyon oranı yüksek olan topraklarda yaşamak zorunda kalan bu insanların ne temiz içecek suları, ne sürülerini otlatacak otlakları, ne mezraları vardır. Bilginlerin dediğine göre bu topraklarda 300 yıl ekin ekilmemesi gerekmektedir. Fakat köy sakinleri bu şartlar altında yaşam mücadelesi vermektedir. Çalışacak iş yerleri olmadığı için radyasyonlu topraklarda ekin ekerek, hayvanlarını otlatarak, kirli sulardan içerek geçimlerini sağlamak zorundadırlar…

1986 yılına kadar bölge halkına gerçekleri söylemenin yasak olduğu ilk ağızdan şöyle dile getirilmiştir: “Çilebe bölgesinin ekolojiden sorumlu başhekim yardımcısı E.M.Kravtsova 2001 yılının 5 Ekim tarihindeki Tatar Karabolak köyü toplantısında: “1986 yılına kadar köylülerden elde edilen radyasyon oranı ile ilgili sonuçlar hakkında doğru malumat vermeye hakkımız yoktu. Elde edilen dozlar-bilimdir!”- şeklinde konuşması boşuna değildir. Görüldüğü gibi, bazı yöneticiler için bugün de insan vücudundaki radyonükleikler (radyasyon) – onlar için bilim için gerekmekteymiş!”(Bayramova 2007: 13). (Çev. R.K.) Hastalıkla boğuşan insanlar hastalıklarının ne nedenini, ne de teşhisini bilmektedir. Hastalara ancak ölüme yaklaştıklarında gerçek teşhis söylenmektedir. 1957 yılındaki patlama ve akıbetindeki sonuçlar, hastalıklarla ilgili arşivler devlet sırrı olduğu için bugüne kadar gizli tutulmaktadır, onlara ulaşmak imkânsızdır.

Bugünlerde Rusya’da yılına 1 milyon kişi kanser hastalığından hayatını kaybetmekte, aynı zamanda her saat başı bir kişiye kanser teşhisi konulmaktadır. Bu korkunç bir rakamdır. Tüm bunlar radyasyonun sonucudur. 1957 yılında patlayan “Mayak” atom tesisi bugün de faaliyetine devam etmektedir. Patlamadan sonra kapatılması gerektiği söylendiği halde askerler onun kapatılmasına karşı çıkmıştır, çünkü orada atom bombası yapılmakta ve denenmektedir. Rusya’nın gücünü “atom bombası”ndan aldığı malumdur. Ayrıca Rusya dışarıdan nükleer atıkları alarak atom mezarlığı haline gelmiştir. Bunun karşılığı 2 milyar dolar para alan Rusya radyasyonlu bölgede yaşayanlara bir kuruşunu bile esirgemektedir. Günümüzde “Mayak”ta 1 milyar Küriyum nükleer atık saklanmaktadır ki, bu tüm dünya için bir tehlikedir. Bir de “Mayak”ta 25 ton silah Plütonyumu (Pu) bulunmaktadır, o patlarsa dünyaya sekiz bin Çernobil kadar radyasyon çevreye dağılacaktır! “Mayak” atom tesisinde çalışanların % 75’ı ruh ve sinir hastası, her beş kişiden birisi uyuşturucu kullandığını göz önünde bulundurursak atom bombasının kimin elinde olduğu ortadadır…

Nükleer mezarlık haline gelen Rusya 2012 yılında Mersin Akkuyu’da Nükleer Santral kurmaya başlayacak ve dahası ileride santrali kendi işletecekmiş. Yani bu konuda da Türkiye Rusya’ya bağlı kalarak Rusların isteklerini tek tek yerine getirecek gibi gözükmektedir. Son haberlere göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Rus Atomstroyexport’a iki koşulunu bildirmiş. Bunlardan ilki, seminerler yaparak, broşürler bastırarak, simülasyon gösterileri ile sivil toplum örgütleri, bölge halkı ve tüm kurumları nükleer santral konusunda bilgilendirmek ve ikna etmek. İkinci koşul ise, nükleer santrallerin en riskli ayağı olan nükleer atıkları nasıl bertaraf etmesi hakkında rapor hazırlanmasıdır. Ruslar bir şekilde bu koşulları yerine getirecektir, fakat nükleer santral yapılmadan önce Türkiye’nin uğrayacak zararı, doğabilecek felaketleri göz ardı etmemesi gerekmektedir. Rusya’da yaşanan nükleer felaketler ortadadır, bundan ders çıkartılmalı ve Türkiye’nin geleceği düşünülmelidir. “Faydasız baş mezara yakışır” atasözünden yola çıkarak ülkemizin geleceğine kayıtsız kalmamalıyız! Rusya’nın Mersin Akkuyu’da yapacağı nükleer santral Türkiye için bir felakettir. Zararın neresinden dönersen kardır derler ya, Türkiye hata yapmadan hatasını düzeltmelidir!

Roza KURBAN,2011
Yalquazq.com'dan alıntıdır
Türk Dünyasından Günlük Haberler

ayrıca : ROBERT KNOTH NÜKLEER TAHRİP (resimli site)

Sürgündeki Tatar Milli Hükümeti üyesi Roza Kurban, “İdil-Ural Türkleri, yüzyıllardır Rus zulmü altında ezilmekte” dedi.

Milli Kütüphane Başkanlığı ile Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından düzenlenen “Geçmişten Günümüze İdil-Ural’da İnsan Hakları ve Demokrasi” konulu panel, Milli Kütüphane Toplantı Salonu’nda yapıldı.

Roza Kurban, burada yaptığı konuşmada, İdil-Ural Türklerinin gelişmiş bir medeniyet olduğunu ancak yüzyıllar boyunca işgallere ve baskılara maruz kaldığını ifade etti. Tarih boyunca Rusların baskı ve asimilasyon politikaları altında yaşadıklarını belirten Kurban, buna rağmen milli kimlik ve dillerini korumayı başardıklarını söyledi. Kurban, “İdil-Ural Türkleri, yüzyıllardır Rus zulmü altında ezilmekte” diye konuştu.

Halkına yönelik baskıların devam ettiğini kaydeden Kurban, 2009-2010 eğitim öğretim yılında üniversite sınavlarının Kril alfabesi ve Rusça olarak yapılacağına işaret etti. Kurban, kadın doğum hastanelerinde kendi rızaları olmadığı halde yeni doğan bebeklerin vaftiz edilerek hristiyanlaştırılmak istendiğini söyledi.

Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür ise Kazan’ın bir Tatar şehri olduğunu belirterek şehrin 1000. kuruluş yıldönümü dolayısıyla 2005 yılında düzenlenen törene Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in de katılmasının “şov amaçlı” olduğunu ifade etti.

ROZA KURBAN,2009


TATARİSTAN
Günümüzde Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyet olan  Tataristan’ın başkenti tarihi Kazan şehridir. Nüfusu 4.500.000 olup  %53’ü Tatar Türklerinden %42’si Ruslardan, %5’i ise Çuvaş ve Başkurt  Türkleri ile Ukraynalılardan oluşmaktadır. Tatar Türkleri, Başkurt Türkçesine  çok yakın ancak ondan çok daha önceden beri yazı dili olması nedeniyle  daha zengin bir Türkçe konuşurlar. Tatar lehçesi, Kıpçak Türkçesinin  Kuzey kolundan olup Kazak ve Nogay Türkçeleriyle hemen hemen aynı  fonetiğe sahiptir. Tataristan lehçesi, Kırım Tatar lehçesinden 16.  yüzyılda ayrılmıştır.



               GERÇEKLER GÖLGELERİNDEN ÇIKIYOR

SB.

6 Aralık 2012 Perşembe

TÜRKİYE VE ORTA ASYA TÜRK DÜNYASI



Orta Asya cografyası, Cumhuriyet Türkiye'si Türk toplumu için öncelikle kendi tarihinin ilk dönemi olması nedeniyle, yani bizim tarihimizin bir parçası olması nedeniyle önemlidir. Bundan da öteye günümüzde yeni bir çerçeve içinde ülkemiz gündemine girmiştir. 

Konuyu kavrayabilmemiz için yönlü tartışmak gerekmektedir. Burada sadece bunu yapmaya, konuyu çok yönlü tartışmaya temel oluşturma çabası vardır. Konu öncelikle çok geniştir. Bu anlamda birçok güçlükleri bulunmaktadır. Bir ikincisi konu günceldir. Güncel olması, olayın siyasi yanı nedeniyle değerlendirmelerimizde belli güçlükler doğurmaktadır. Bir diğer sorun olayın yakın tarih içinde Türkiye'de iç siyaset tartışmalarına karıştırılmış olması, gündelik polemik kaygısı olmayan insanların önündeki zorluklar arasındadır.
Hemen belirtmemiz gereken nokta, sorunun güncelleşmesine bağlı olmaksızın da konu ile ilgili söz söyleyebilir konumda olduğunuzdur. Orta Asya Türk dünyası konusu Sosyoloji Bölümü'nün kuruluş yıllarında başka düzeyde olsa bile Ziya Gökalp'in ilgi alanında olmuştur. Günümüzde de bölümümüzün ilgi alanı dışında olduğunu söylemenin kolay olmadığını belirtmek gerekir. 

Orta Asya halkların çok eski çağlardan günümüze Asya bozkırlarının onca sert koşullarına, verimsizliğine rağmen insanlığın serüveninde çok önemli roller üstlenmiştir. Asya'nın doğusundaki, güneyindeki ve güney batı Asya'daki verimli, bereketli topraklarda doğan uygarlıkların doğuşunda ve gelişmelerinde rol sahibi olmuşlardır. O ülkelerdeki merkezi örgütlenme Asyalı göçebe halkların baskısı sonucu doğmuş , gelişmiş, yetkinlik kazanmıştır. bu gelişmeler şehir devrimi ile sonuçlanmıştır.

Nehir boylarındaki tarım uygarlıkları o mükemmel toplumsal örgütlerine Asyalı göçbelerle girdikleri çok yönlü ilişkiler sonucunda ulaşmışlardır. Şehir devrimini gerçekleştiren bu gelişmelerden sonra Asyalı göçebelerin yeni sorunlarla karşılaştıklarını görüyoruz. Tarıma dayalı şehir merkezleri çevresindeki geliştirilen savunma birimleri, Asyalı göçebelerin yerleşik uygarlıklarla ilişkilerinde onları güç durumda bırakacak bir sonuçla noktalanmıştır.

Asyalı göçebeler şehir devrimi sonrasında karşılaştıkları sorunları aşabilmek için önce kimliklerini korumak çabasında olmuşlardır. Karşılaştıkları sorunların çapı onların varlıklarının ortadan kalkması ile sonuçlanacak kadar önemlidir. Orta Asya göçebeleri şehirleşme ve şehirlerin doğurduğu endüstri olayı ile yeniden tarih sahnesinde çok önemli roller üstlenmişlerdir.

Tarihe ilk çıkışlarında en önemli yetenekleri olan hareketlilikleri sonraki dönemde de Orta Asya halklarının tarihe katkılarında belirleyici temel olmuştur. Bu hareketliliklerinin verdiği üstünlükle birbirine çok uzak uygarlıklar arasında ilişki Asyalı göçebelerle sağlanmıştır. Aşılması çok güç olan Orta Asya çöllerini, geniş bozkırları akıl almayacak bir hızda aşarak Kuzeybatı Avrupa kıyılarından Çine'e değin çok geniş alanlarda toplumlar arası ilişkilerin kurulması ve gelişmesini sağlamışlardır.

Evcilleştirdikleri hayvanlar içinde özellikle at ,binlerce yıl göçebenin kaderinde rol oynamıştır. Aşılması mümkün olmayan uzaklıklar atla aşıldığı gibi, askeri ilişkilerde at ,göçebelere hareketlilik ve baskın yeteneği sağlamıştır.

Asyalı göçebeler için at günümüzün en modern araç ve silahlarının işlevini görmüştür.

Orta Asya göçebeleri toplumlararası ilişkilerin gelişiminde rol oynamalarını önemli ölçüde yaşadıkları alanın özellikleri ile kazanmışlardır. Geniş alanlar, bu geniş ve düz alanlarda mümkün tek hayat biçimi olan göçebeliğin verdiği ve düz alanlarda mümkün tek hayat biçimi olan göçebeliğin verdiği hareketlilik, bunun yanı sıra yakınlarında hem hayvanlarını otlatabilecek, hem de kendilerini doyurabilecek ama sınırlı bereketli alanların olması, göçebelerin ilk açmazları olduğu gibi tarihte sıçrama yapmalarının da ilk koşulu olmuştur.

Batı'daki benzeri sık ormanların olmaması, birbirinden habersiz yer değiştiren kapalı çoban topluluklar yerine birbiriyle ilişkili, her türlü gelişmeden etkilenmeye açık toplulukların oluşmasına yol açmıştır. Bu Orta Asyalı göçebelerin yerine göre zaafı, yerine göre de üstünlüğü olmuştur. Görüntülerine değişik şekillerde rastlanabilen iç boğuşma ve bölünmeler ve sonuçsuz itiş-kakışlar bu koşulların ürünüdür. Bunun yanı sıra tarihte görülen çok büyük toplumsal birlikler, bu birlikler aracılığı ile geniş alanları siyasi olarak örgütlenme-denetleme imkanı da aynı koşullara bağlı ortaya çıkmış tarihi gelişmelerdir.

Tarih öncesi çağlardaki yaşamları konusunda çok bilgimiz olmasa da özellikle demir uygarlığına çıkış sonrasında insanlık tarihinde çok önemli rolleri olduğu bilinmektedir. Atilla ismi demircilikle ilgilidir. Aynı şekilde Cengiz, ya da (Cingiz) Çingiz de öyle. Timur,Temur,Temir ya da Demir, demircilikle ilgili sözcüklerdir. At üstündeki hayatlarını demir çağında mükemmelleştirerek geliştirmişlerdir. Ergenekon efsanesi demirle ilgilidir. Kutlu taş ya da kutlu dağ demirle ilgili efsanedir. Demir kullanımı yerleşik uygarlıklarda gelişse bile demirden askeri teknolojide yararlanma muhtemelen , önce göçebelerin becerisi olmuştur.

Orta Asya belli özellikleri ile bilinir ve anılır. İklimin sertliği toprağın verimsizliği, çöllerinin geçit vermezliği...Ama bir diğer yanı Orta Asya devletler üstü bir örgütlenme olan imparatorlukların da beşiğidir.

Bu yönü en önmeli toplumsal yönüdür. Tarihe de bu yanı ile önce insanı, insan kaynağı ve insan kaynağının mükemmel organizasyonu ile en önemli katkıyı yapmıştır. Günümüzde Finlandiya'dan Bulgarlara, Macarlara kadar birçok toplumun kendisini yeri geldikçe Orta Asya halkları ile akraba sayması boşuna değildir.

Onların tarihte oynadıkları roller kadar geleekte de oynamaları muhtemel rollerle ilgilidir.

Orta Asya bu yanı ile tarihe yeryüzünün en çetin koşullara dayanabilen, bu çetin koşullarda başarılı olabilen insan kaynağı olmuştur. Elbette sadece bu yanı ile sınırlı değildir. İnsanlığın devlet üstü birlikleri, imparatorluklar da öncelikle göçebelerin ve elbette büyük ölçüde Asya göçebe halklarının insanlığa armağındır.

İmparatorluk kavramını özellikle yakın tarihin ürünü olan yargılarla tanımlamaktan kaçınmak gerekir. İmparatorluk, farklı toplumların sadece alan ve zamanda birliği değil, örgütlenme ve çıkar birliğidir. İnsanlığın bütününün ya da bütün toplumların çıkarlarını birleştirmeyi amaçlayan dünya görüşleri toplumların serüvenlerinden çıkmıştır. bu yanı ile de Orta Asya halkları tarihte önemli görevler üstlenmişler, tarihe mal olmuş pratikleri ile insanlığa önemli birikimler kazandırmışlardır.

Orta Asya halklarının bu üstünlükleri yanında zaaflarının da aynı özelliklerden kaynaklandığını söylemiştik. Bunun en önemli ifadesi kurdukları büyük birliklerin uzun ömürlü olamamasıdır. Uzun ömürlü birliklere Orta Asya halkları Asya bozkırlarında değil, el koydukları çevre uygarlıkların yönetimlerinde göstermişlerdir. Hindistan, Mısır ve önemli ölçüde Çin, zamanla kimliklerini yitirseler bile Orta Asya kökenli savaşçı halkların denetiminde değişik kez ve yüzlerce yıl kalmıştır.

Orta Asya bozkır halkları geniş coğrafyada olağanüstü hareketlilikleri sayseinde eski dünyanın bütün uygarlık ve kavimleri ile ilişki içinde olmuşlardır. Ve elbette tarihteki önemli yerleri askeri ve siyasi eylemleri ile almışlardır. Bunun yanı sıra Çin'den Atlas okyanusuna değin çok geniş bir coğrafyada askeri nitelikleri kadar ticaret ile de toplumlararası ilişkilerde rol oynamışlardır.

Yunanlılığın tarih sahnesine çıkmasından sonra ise Orta Asya bozkır halkları için yeni tarihsel koşullar ortaya çıkmıştır. Orta Asya hakları, Doğulu yerleşik toplumlarla ilişki kurarken belli bir çerçevenin dışına çıkamamışlardır. Hiçbir zaman Doğulu yerleşik halklarla Yunan benzeri ilişki kurmamışlar, kurmak çabasında da olmamışlardır. Yerleşik uygarlığın niteliğini ve kurulu düzenini tartışmamışlar, onun yönetimini üstlenmekle ve onu baskı altında tutmakla veya muhtemel baskılara karşı korumakla sınırlı kalmışlardır. Bu elbette sadece kendi niyetleri ya da beceriksizlikleri değil, koşulların ve ilişkilerin de bir sonucudur.

Orta Asya halkları Yunanlılıkla birlikte yeni bir durumla karşılaşmışlardır demiştik. Bu çok yönlü karmaşık bir durumdur. Hatırlanacağı gibi Yunan da tarihte ticaret ve savaşçılıkla, Mısır'a vb.yerlere baskınla geçimini sağlamaktadır. Ancak Yunan'ın gerisinde örgütleyebileceği Barbar halklar bulunmaktadır. Bu Yunan'a üstünlük sağlamıştır. Arkasında bulunan nüfusu örgütleyerek Doğu'ya baskısını deüzenli şekilde sürdürmeyi sağladığı gibi Doğu'dan, yerleşik uygarlıklarla ilişkisinden getirdiği zenginlikten onlara da pay vererek kendisine de diğer uygarlıklar önünde öbür halklardan farklı bir yer ayırmıştır.

Asya bozkır halkları bu dönemde kendi içinde de tarihlerinin dönüm noktasını oluşturan farklılaşmayı yaşamışlardır. Bilindiği gibi Yunan kolonizasyonu Ege ve Akdeniz'in çevresi yanında Karadeniz'in kuzey ve doğu kıyılarına değin uzanmıştır. Bu ilişkiler Yunan'a ticari ilişki imkanı sağladığı gibi, Doğu'ya yönelik önemli merkezleri, yolları, geçitleri bilme, bunlardan yararlnama imkanı da sağlamıştır.

Argonotların Kafkasya'ya altın post aramaya gitmeleri boşuna değildir. Altın postu ele geçirmek Yunan'da iktidarı almak demektir. Yunan'da iktidar olmanın koşulu da Doğu ile ilişkilerde rol sahibi olmaktan geçmektedir. 

Yunanistan'ın öbür Avrupalı barbar kavimler tarafından birçok kez işgal edilidğini biliyoruz. Ama bu işgallere rağmen her gelen Yunanlılığı sürdürmüştür. Bir diğer deyişle aynı ilişkiyi aynı siyaseti sürdürmüştür : Ticaret ve imkan dahilinde soygun. Onun yerine yeni bir tür ilişki koyabilme becerisi gösterememiştir.

Asya bozkırlarının devamı olan ve bugün Rusya bozkırları olan bölgede ilk Yunan ilişkisi, Yunan'la ayrıcalıklı yere sahip olma konumunda olanlar Batı siyasetinde geçmişten farklı olarak sürdürülebilir bir konum ve yer edinmişlerdir. Bu sürdürülebilir yer ve konum, tarihte Rus kimliği ve siyasetinin de başlangıcıdır. Ancak Ruslar esas kimliklerini Roma İmparatorluğu döneminde Roma'nın bölünmesinden sonra elde edebilmişlerdir. Bilindiği gibi Rusya Doğu Roma'nın varisi sayılmıştır. Doğu Roma'nın Ortodoks hıristiyanlığı Rusya'nın da resmi dini olmuştur.

Bu dönemde Orta Asya bozkır halklarının farklılaşmalarının arttığını görüyoruz. Bu farklılığın ifadesi olarak bir yanda Batı'nın sahibi kim olacağı çekişmesinde Rusya ile işbirliğine gidenler Rusya hesabına Batı'ya gidenler olduğu gibi, aynı dönemde Bizans önünde yeni bir çözüm üretemeyen İran'ın önemli insan ve asker kaynağını da Asya bozkır halkları oluşturmaktadır. 

Çin eski cazibesini yitirmiştir. Önce, artık Orta Asya kökenli hanedanlar yönetimindedir. İkincisi Asya'daki bu kargaşalık ve bölünmeler nedeniyle ticaret yolları yer değiştirmiş, daha güneye kaymıştır. Ticaret yollarının güneye kayması, yeni bir halkı, Orta Asya bozkır halkları ile hayat tarzı ortaklığı bulunan bir başka halkı, çöl bedevilerini tarih sahnesine çıkarmıştır. Hatırlanırsa daha İslam'ın ilk yıllarında Arabistan'da bölünmeler yaşanmış, İran bu bölünmeler içinde yer almıştır. Ancak başarılı ve etkili bir çözüm koyamadığı için, İran'ın tarihi mirasına sahip çıkan Arap boyları çok geniş bir alana hem İslamiyeti , hem de Araplığı götürmüşlerdir. Kuzey Afrika'yı boydan boya geçerek İspanya içlerine kadar İslamiyeti götürmüşlerdir.

Arapların olduğu kadar Bizans'ın da bu dönemde Asya bozkır halklarına görev verdiğini biliyoruz. Abbasi halifelerine paralı asker olarak Türklerin girmesi yanında aynı dönemde Bizans ordusunda da paralı Türk askerler bulunmaktadır. Ve bu dönemde Orta Asya bozkır halkı kaynaklı güç, bir yerleşik tarım merkezine sızmak, ya da el koymak üzere yola çıkmıştır. Mısır'a ya da zenginliğin ve ihtişamın merkezi Bağdat'a gitmektedir. Ancak Anadolu'da onu yeni bir durum karşılar. İslam orduları ve Bizans orduları savaşmak üzeredir. Ve ona İslam adına savaşma önerisi gelmiştir. Çünkü İslam orduları savaşı kazanacaklarından Bizans kadar emin değildir. O nedenle mümkün olan en geniş imkanlardan yararlanmak kaygısındadırlar.

Hemen söyleyelim ki o zamana değin İslam askerlerine ve devlet görevlerine Türkler katılmıştır. Bizans'a katılmıştır. Her iki taraf da Türklerin bu anlamda yetenekleri konusunda fikir sahibidir. Ancak Bizans ordusunda sayıca önemli Orta Asya kaynaklı atlı asker vardır. Mevcut sayı bakımından da Bizans mevcut ordusuna yen Türk askeri katabilecej durumda değildir. Nihayet alınacak pay bellidir. Bu paydan kimin ne alacağı da... Yeni birilerinin daha katılması payın küçülmesi olabileceği gibi başka tür sorunlara da neden olabilir.

Sonucu biliyoruz, 1071 Asyalı bozkır halkları için olduğu kadar insanlık tarihi için de bir dönüm noktasıdır. İşte bu noktada bizim (Anadolu Türk'ünün) Asyalı bozkır halklarından farlılaşması başlamaktadır. Anadolu Türkü burada yeni bir serüvene girmiş, kendisi için olduğu kadar bütün doğu dünyasına yeni bir çözüm sunmuştur. Yeni katıldığı uygarlık dünyasının coğrafi sınırlarını anadolu yarımadasının doğusundan alarak, Avusturya'ya, Macaristan'a, Polonya sınırlarına kadar taşımıştır. Eski Türk devletlerinden çok yönlü farklı olarak bir dünya imparatorluğu kurmuştur. Öbür Orta Asya halkları ile ortak noktası savaşmayı çok iyi becermiştir. Yeni savaş araç gereç ve tekniklerinin yaratıcısı olduğu kadar yeni savaş taktiklerinin de yaratıcısı olmuştur. Öbür Orta Asya halklarından, bir diğer deyişle akrabalarından farklı olarak barışı da aynı ölçüde kurmayı ve korumayı bilmiştir. Doğu dünyasının tükendiği sanılan bir dönemde 10.yüzyılda bayrağı eline almış, 10 asra yaklaşan bir dönem ortaçağ, yakınçağ ve yeniçağa kadar Doğu halkların öncüsü olabilmiştir.

Bu noktada durup Orta Asyalı halkların serüvenine göz atalım.

İslam toprağı olduğu için Mısıra'a kimse gelmemiştir. Ancak Osmanlı'nın kapısında yer bulamayanlar Doğu'nun eski sözcüsü İran kapısında yer bulabilmişlerdir. Buradan Osmanlı'nın yerini almak için Batı işbirliği dahil her türlü çapsız maceradan kaçınmamışlardır. Başarılı olamamışlardır. Ancak Mezopotamya gibi tarihin en önemli uygarlık merkezinin yıkılıp gitmesinin sorumluluğunu taşımaktadırlar.

Asya'da kalanlar da Asya bozkırlarının özelliği gereği ara ara çapul ve yağmaya çıkmışlar, etkinlikleri bununla sınırlı Orta Asya'daki eski geleneğin içindeki ilişkilerle sınırlı kalmışlardır. Kişilere bağlı ve onlarla sınırlı devletler kurmuşlardır. Orta Asya'nın eski görüntüsü dışında yeni bir tutum sergilememişlerdir. Hindistan'a inerek bugün de eserleri bulunan devletlerin hem kurucuları hem yıkıcıları olmuşlardır. Hindistan'da varlıkları İngiliz egemenliğine kadar da bu sürmüştür. Fakat iç Asya yeni dönmede ilişkilerin de dışında kalmaya başlamıştır. Bunun bize yansıması sayıları bugün bile tam belirlenememiş milyonlarca insanın Anadolu ya da Kırım üzerinden Osmanlı toprağına göçmesi olmuştur.

Bir diğer durum bu yeni koşullarda Rusya'nın Batı'ya doğru yayılmasıdır. Rusya'nın ortaçağ sonlarından başlayarak Batı'ya doğru yayılışında önemli asker gücünü Asyalı bozkır halklarının bir bölümü oluşturmuşlarıdr. (Özellikle Kazaklar) Bugün Ruslaşmaya varan değişimi yaşayanlar öncelikle bunlardır.

Yeniçağın başlangıcında Doğu'ya Orta Asya üstünden ulaşan yolların kazandığı öneme bağlı olarak Rusya, İngiltere'nin de desteği ile Doğu'ya dönmüştür. Buradan itibaren Orta Asya halklarını yeni bir serüven değil, günümüze değin ulaşan dram beklemektedir. Bize Orta Asya halkları ile akraba olduğumuz bu dönem sonrasındaki gelişmelere bağlı olarak Batılılar tarafından hatırlatılmıştır. Bizans'ın varisi iddiasındaki Rusya'ya en önemli rakip Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bize bu akrabalığı ilk hatırlatanların başında yer almaktadır. Bu da ayrıca çalışma gerektirecek kadar zengin bir konudur. Ve hala ülkemizde Türkoloji kürsüleri olmasına rağmen Türkoloji çalışmalarının tarihi konusunda yeterli çalışma olmamasının eksikliğini yaşamaktayız.

I.Dünya Savaşı sonrası koşullarının da konumuzla çok doğrudan bağı bulunmaktadır. Bugün Orta Asya halklarının Ruslar tarafından parça parça edilerek birbirinden ayrıldığını çok sık işitiyoruz. Bu nedenleri konusunda da çok değişik açıklamalar-sözler duyuyoruz.  -Oysa bu sözler de tarih bilgimizle pek çakışmamaktadır. -  

Ama nedense kendimize hiç bakmıyoruz. Bizim bulunduğumuz coğrafyada da bizimle birçok yüzyıl aynı kaderi paylaşan halklardan biz de ayırtıldık. Bunu nedense tartışma dışı bırakmak yeğlenmektedir. Bu hiç soru konusu olmamaktadır. Çevremize baktığımızda günümüz dünyasının en önemli sorunlarının bu yapay bölünmüş coğrafyada Ortadoğu'da, Kafkasya'da, Balkanlar'da olduğunu görürüz.

Kabaca sınırlarını çizdiğimiz bu gelişmelerin her bir halkası geniş çalışmalar gerektiren zenginliktedir. Bu gelişmelerde belli dönüm noktaları vardır. İlki Rusya'nın Doğu'ya yönelmesidir. İkincisi Batı'nın dünya egemenliğini tamamen ele geçirmesi ,ardından bütün Doğu'yu yeniden sınıflayıp, kendine göre yeniden örgütlemesidir.

I.Dünya Savaşı ve 1917 ile başlayan bu yeni dönemden sonra bizim Anadolu'daki bin yıla yaklaşan serüvenimiz de nitelik değiştirmiş, yeni bir dönem başlamıştır. 

Bu yeni koşullar yaklaşık 70 yıl sonra yeniden değişmektedir. Batı içindeki çekişmede onların bulunduğu taraf kaybederek iddiasını terk etmiştir. Bizim bulunduğumuz taraf ise başarısını sürdürdüğü için tartışma dışı bırakılmaktadır.

Şimdi bugünkü durumda belli ortaklıklarımız vardır. Her iki taraf da belli bir Batılalaşma deneyi yaşamıştır. Ortak olduğu kadar da farklılıkları bulunan deney yaşamıştır. Orta Asya Türk halkları sosyalizm, Anadolu Türkleri aynı tarih kesiti içinde kapitalizm deneyi yaşadı. Bugünkü durumda Batı seçimi tartışma dışı tutulduğu için öncelikle tartışmamız ve dersler çıkarmamız gerekn bu deneyin tartışmasını da karşılıklı olarak yapamamaktayız.

Bu koşullarda bize verilen görev ,Batı içi bölünmede artık askeri bir tehdit olmadığından sadık müttefike ihtiyaç kalmadığı için Orta Asyalı soydaşlarımızı hem yeni ilişkilere sokmak, onlarla sınırları önceden çizilmiş alanlarda işbirliği yapmak, askeri görevimiz gereği bize verilen zenginliği buradan çıkarmak, hem de onlara eskiden olduğu gibi model olmaya devam etmektir.

Biz de buna pek tatışmaksızın dünden koşulmakta hiç sakınca görmedik. Oysa asıl tartışmamız gerekn budur. Bugün ,belki de bir daha elimize hiç geçmeyecek bie fırsat çıkmıştır. "Hazırlıksız yakalandık" diyerek kaytarmak hakkımız yoktur. Sonra hazırlıksız yakalandığımız konu Orta Asya Türk halkları ile naasıl, hangi temelde ilişki kuracağımız konusu mu, yoksa bize verilen görev ve çizilen sınırlar içinde rolümüzü nasıl yapacağımız konusu mu olduğunu da yanıtlamak zorunluluğu bulunmaktadır.

Orta Asya coğrafyasındaki toplumlar kadar bu toplumların oluşturduğu devletleri de dikkatlice ele almak zorunluğu bulunmaktadır. SSCB'nin dünya siyasetindeki yerini terk etmesinden sonra SSCB müttefiki bazı ülkelerde kapitalist Batı devletleri ile ilişki ve işbirliği oldukça yumuşak geçişlerle ve hatta aynı yönetimler eli ile gerçekleştirilirken bazılarında - Romanya'da olduğu gibi - çok sert ve kanlı iç müdahalelerle bu ancak mümkün olmuştur. Türkistan coğrafyasında da çoğunluk eski siyasetin devamı kadrolar işbaşındadır. Bunlar yeni siyaseti sürdürmektedir. 

Bir istisna Azerbaycan'dır. (Geçen zaman içinde Azerbaycan da "çizgiye" çekilerek istisna niteliğini yitirmiştir.) Azerbaycan Türk dünyası içindeki en küçük devletlerden biri olduğu gibi bazı özel koşullara da sahiptir. İlk olarak eski SSCB'nin sınırında yer almaktadır. Türkiye ve İran'a komşuluğu vardır. İkincisi Anadolu-Orta Asya arasındaki geçiş yolu üzerinde yer almaktadır. bir diğer nokta bu küçük ülkenin bugün yaşadığı sorunların kaynağı olarak ortaya çıkan olaylar yaklaşık 75-80 yıl önceki aynı bölgedeki olaylarla ne derece ilişkilidir. Açıklanması gerekir. Oldukça uzun zaman bu tür şey olmazken SSCB'nin dağılma süreci ile birlikte hatta onlardan da önce ve dağılışın habercisi gibi bu olayların başlaması düşündürücüdür. Unutmamamız gereken Azerbaycan'ın bugünkü sorunu olan olayların görünür nedenleri arasında ,gözetim hakkını bizim Azerbaycan'a devrettiğimiz ve onların başkasına devretme hakkı olmadığı bir bölge (Dağlık Karadağ) ve bu bölgedeki çatışmalar oluşturmaktadır. Buradaki olayların SSCB'nin yıkılışından sonra ortaya çıkmadığı, adeta SSCB'nin çöküşünün habercisi olduğunu biraz hafızamızı zorlayarak da bulabileceğimizi bilmeliyiz. Yönetim süreci en fazla sorun yaşayan Türk bölgesi de burasıdır. Öylesine bir bakış bile bize sorun olan yerlerin eski SSCB'nin ilişki zeminleri olan noktalarda ve kendi başının çaresine bakmak isteyen yörelerde olduğunu gösterir.

Öbür devletlerde ise geleneksel siyaset kadrolarının işbaşında olması eski rejimin sembol ve alametlerinin bile yerli yerinde durması ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Buna rağmen Romanya benzeri harektlerin görülmemesi de açıklamamız gerekn bir konudur. SSCB dağılırken görmemiz gereken bir diğer bölge Kırım'dır. Öbür Türk halkları bölgelerinden farklı olarak Kırım'da Türk varlığını tanımlamanın oldukça güç olduğudur. En fazla Ruslaştırılmış bölgelerin başında gelmektedir , Kırım. Esas sorun olacak bölgenin de burası olduğunu bilmeli, böyle bir şeyin ortaya çıkmamış olmasının bizi yanıltmasına izin vermemeliyiz. 19.yüzyıl Rusyası ile bugün Rusya'ya ayrılmış yerler arasında da alan üzerinde ne tür değişiklikler olduğuna bile henüz bakmış olmadığımız da göz önüne alınırsa durumumuz daha bir anlaşılır hale gelmektedir.

SSCB bugün yıkılmıştır. Yıkılmıştır fakat yerinde büyük altüst oluşlara neden olacak boşluk olmamıştır. Muhtemel bir boşluğa karşılık olarak Türkiye'nin yönünün o tarafa çevrildiğini bugün daha açık görüyoruz. Böyle bir şey olmayınca da henüz bir yol almamış bulunmamız açıklığa kavuşmaktadır. Ama bunun yerine, - açıkça söylenmese bile - ilişkimizin gelişmemiş olmasında hala eski dönem yargı ve ilişkilerini aramak, olur aymazlık da değildir.

Günümüzde de yeniden Orta Asya halkları ile ne tür ilişki geliştireceğimiz konusunda hiçbir bilgimiz yokken böyle bir şeyden önce Batılılar söz etti. Avrupa Topluluğu ile beklediğimiz ilişki türü yerine bundan vazgeçmemiz karşılığı olarak eski SSCB'nin nüfuz bölgesi olan Türk dünyası ile ilişki kurmamız önerildi. Bu ilişkinin ne olduğu da zaman içinde ortaya çıktı. Bir yandan Batı çıkarları için sorun olan radikal politik hareketleri bu ülkelere model oluşturarak önleyeceğiz. Diğer yandan petrol ve öbür doğal zenginliklerin Batı'ya aktarılmasında yol emniyeti sağlayacağız.

Verilmek istenen görev kaba hatları ile budur.

Bu ilişkinin hiç ilişkisizlikten iyi olduğu, Sovyetlere karşı bir cephe ülkesi olarak görevimizin sona ermesi ile açıkta kalma tehlikesini de bu dönemle birlikte yeni sorunların başladığı doğrudur. Sovyetlerin çökmesi ile Sevr benzeri haritaların ortaya atılması, Lozan'da bize güçlükle, çetin pazarlıklarla da olsa kabul ettirilen sınırların tartışmaya açılmaya başlanması da Sovyetler'deki gelişmelerle aynı dönemlere denk düşmektedir.


Yarın yeni gelişmelerde kendimize ait bir bakış açısı yoksa benzer durumlara düşmeyeceğimiz, bu kez altımızdaki toprağın tamamen çekilmek istenmeyeceğini bu koşullarda kim iddia edebilir ?


Batı'da Türklerin Uzak Asya'dan gelerek Bizans toprağı Anadolu'yu işgal etmiş, barbar bir halk oldukları Asya'ya geri atılmaları gerektiği öteden beri öne atılan bir görüştür.

Sık sık olmasa da unutulmaması için belli aralıklarla tekrar ortaya atılır. Ayrıca bunu gerçekleştirmeye gönüllü talipler de yok değildir. Yerimizin tartışma konusu yapılmaya başlanması , Orta Asya ile ilişkiler kurmamızın önerilmesi, bu ilişkide bize de bir  görev verilmesinin arkasından bizim yerimizin orası olduğu söylenirse şaşmamak gerekmektedir.

Unutulmaması gereken nokta, söz konusu önerinin Batı'dan geldiğidir. Batı'dan gelen öneri yeni bir tarihsel dönemin ortaya çıktığı ,bu yeni dönemde Avrupa Topluluğu ülkelerinin Polonya, Macaristan v.d.Doğu Avrupa ülkelerine yönelecekleri, Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'nun en azından belli bir dönem gündeminde bulunmasının söz konusu olamayacağıdır.

Konu ile ilgili olarak sorunun az olduğunu iddia etmek de mümkün değildir. Batı'da Orta Asya halkları "Türki" olarak adlandırılmaktadır. Bu sözcük "Türk'e benzer, Türk'e yakın, Türk'e akraba" anlamına gelmektedir. Ama aynı şekilde bizim de aynı kavramı kullanıp "Türki Cumhuriyetler" dememiz anlaşılacak tutum değildir. Kısaca sorunlar daha isimlendirmede ve tartışmayı sürdürmeyi sağlayacak kavramlarda başlamaktadır.

Diğer bir sorun konu üstünde yaklaşımı yargılara dayamanın, belli kavramlaştırma ve açıklama temeli olmayan kolay yargıların olayın anlaşılmasını güçleştireceğidir. İlki Rusya ile SSCB arasında hiç bir fark yokmuş gibi bir anlayıştır. Rusya ve SSCB arasındaki fark önemsiz görülebilecek türden değildir. Rusya açıkça ve tartışmaya bırakmayacak şekilde sömürgeciydi. SSCB ise aynı şey değildir. En azından görünüş ve biçimde değildir. Yeniçağ sonrasında Rusya'nın Orta Asya siyasetiyle SSCB'nin Orta Asya siyaseti en azından görüntü ve şekilde faklıdır. SSCB döneminde belli uygulamaları "kitaba uydurmak" mümkündür. SSCB'nin kendisini "sömürgeci olmayan Batı şeklinde sunduğu dönemler de akıldan çıkarılmamalıdır. Bu uygulamaların da belli tarihi şartlarda yapıldığını biliyorzu. O nedenle öncelikle konunun siyasi boyutu ve özelliklerinin açıklanması gerekmektedir. Bu konuda bir tutum birliği olmadan yapılacak tartışmanın sonuç getirmeyeceği açıktır.

SSCB, 20.yüzyılda Doğu dünyasına sunulan yeni bir Batı modelidir. Ve sosyalizm sadece Rus siyaset aracı değil, günümüz Batı'sının da ne derece aştığı tartışılır bir düşünce sistemi....Olayın Rusya'da gerçekleşmesi ayrı bir konudur. Batı'da sosyalizmle ilgili konularda belli bir oybirliği sağlanırken, Rusya'da sosyalizm ya da SSCB'nin sosyalist olup olmadığı konusunda oybirliğinin bulunmaması bu durumun ifadesidir. Başka bir nokta, Batı'da SSCB dönemi Rusya'sı çok sınırlı dönem dışında Batılı sayılmamıştır. Aksine 2.Dünya Savaşı sonrasında ise "Doğu" sayılmıştır. SSCB dönemini, SSCB dönemi Rusya'yı olduğu gibi sosyalizm konusunu da tekrar değerlendirmek gerekmektedir. Konunun tartışma yeri bu metin değil, ama 19.yüzyıl ve 20.yüzyıl sosyalizm akımını görmezden gelerek değerlendirmek de ne derece kapanması ve ancak Doğu sorunu nedeniyle sosyalizmin faklı şekilde tartışma konusu olması ilgi çekicidir.

19.yüzyılda Batı'da Doğu siyasetinde rol sahibi ancak, yeni koşullara kapitalizm koşullarına uymada başarısız kalmış bir Batılı ülkenin sosyalizm kurmada öne çıkması bütün yönleri ile tartışılmış değildir. Rusya'ya yeni rol biçilmesi bu anlamda bir 19.yüzyıl tartışmasıdır. 

19. yüzyıl da takvim olarak değil ama tarihi gelişme olarak iki önemli olayla kapanmaktadır. I.Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı ile...

20.yüzyılsa 1917 Rus ihtilali ile açılıyor. Bu anlamda 19.yy.oldukça uzun bir yüzyıl, 20.yy ise sovyetlerin dağılması ve gözlerin Doğu ülkelerine çevrilmesi ile tükenmiş midir bunu göreceğiz.

Önümüzdeki 10 yılda daha önemli bir olay yaşanabilir mi ? 

Bunu şimdiden kestirmek mümkün değildir. Ancak kesin olan şey, 20.yy.başlarken ortaya çıkan iki olayın birbiri ile ilişkisidir. Rus devrimi, bunun hemen ardından Türk devrimi. Oluş süreçlerinde bu iki önemli olayın tarihe mal olmuş birikimine ne kadar vakıf olduğumuz da tartışma götürür bir konudur. 20.yy. Rus devrimi ile açılıp, Rus devriminin tasfiyesi ile kapanmış bir tarihsel dönem midir ? Üstünde ciddiyetle tartışmaya değer bir konudur.

20.yüzyılı kapatan olaylar bunlar olsa da 21.yüzyılı açacak tarihsel gelişmeler ve olaylar için aynı kararlı ifadeleri kullanmanın güçlüğü bulunmaktadır. Toplumumuza Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile böylesi tarihi koşullarda ilişki ortamı doğmuştur. I.Dünya Savaşı sonrasındaki gelişmeler ile Arap ve öbür müslüman halklar önünde kaybettiğimiz prestiji henüz kazanamadığımız göz önüne alınırsa ne tür bir riskin toplumumuzu beklediği konusunda fikir edinebiliriz. 

Her ne olursa olsun, bugün gelinen nokta budur. Hazırlıksız bile olsak, ilişkinin belli yararları görülmektedir. Bizim onlara ne tür yararımız olduğu henüz açığa çıkmamıştır. ancak ilişkinin toplumumuza, geleceğimize yönleik yararları görülmeye başlanmıştır. Bugüne değin Türk eğitim sisteminin ders kitaplarına giremesi hayal bile edilemeyen Türk yazarları Orta Asya Türk Devletleri ile uygulanmak istenen ortak ders programı gereği Türkiye'nin de ders kitaplarına girebilmeye başlamıştır. Başlangıç için hiç de kötü değildir. Kendimizin, toplumumuzun yarattığı değerleri Orta Asyalı akrabalar yardımı ile keşfetmek acı da olsa kötü değildir. Görülebilen ilk ürün şimdilik budur. 21.yüzyıla girerken ,Batı gelişmesinin ve düşüncesinin bir ürünü olan kapitalizm deneyi bize, sosyalizm deneyi de Orta Asya Türk dünyasına aittir. Karşılıklı deneyimleri taraflar birbirimize açık yüreklilikle aktarırsa ,bunu yeni sonuçların izlenmesinin de temelleri atılmış olacaktır. Bunun dışında, başlangıcını belirlemediğimiz ilişkilerin, alacağı biçimi olduğu kadar nasıl sonuçlanacağını da beliryebilme, bundan güçlü çıkabilme olanağı bulunmadığının bilinmesi gerekir.

Bugünkü durumda biz en azından birçok sorunumuza karşılık Orta Asya halkları önünde ve onlarla ilişkide ğstün durumdayız. Üstünlüğümüz de 20.yüzyılın ilk çeyreğindeki iki farklı Batı seçiminin - entelektüel zaafına rağmen- bizi doğruladığı onların seçiminin ise - bütün entelektüel ve moral üstünlüğüne rağmen- bugün başarısız olmasıdır.

Bu iki deney bir araya getirildiğinde, bundan birlikte çıkarabilecek önemli sonuçlar bulunmaktadır. Unutulmaması gereken diğer nokta ise Orta Asya Türk halkları ve Orta Asya'yı terk ederek, Çin, Hind, Avrupa içleri veya başka yerelere gidenler ile tarihte ilk farklılaşmamızın başladığı 10.yüzyıldan günümüze geliştiğidir. 

Geçen zaman içinde Orta Asya'yı terk edenler hiçbir iz bırakmadan kimliklerini koruyamayıp tarihten silinirken Anadolu Türk halkı Türk kimliğini koruduğu gibi geliştirmiştir de. Bugün bize "Türk" , bizim asıl kaynağımız olan Orta Asya halklarına "Türki" denmesinin asıl nedeni de budur. 

Türk toplumunun Orta Asya Türk halkları ile olduğu kadar başka toplumlarla da ilişkilerinde Anadolu'da başlayıp bir dünya imparatorluğu ile sonuçlanan serüveninden çıkarılacak vazgeçilmez dersler bulunmaktadır. 

Türklerin Anadolu'ya gelişleri ile başlayan ve bin yıl süren serüven bugünkü Türklüğümüzün de temelini oluşturmaktadır. Yeni koşullarda yeryüzündeki öbür Doğulu toplumlar yanında Türk toplumlarının da gücünü oluşturabilecek asıl birikim bu deneydir. Orta Asya Türk dünyası ile başlayan yeni dönemdeki ilişkide de temel dayanağın bu tarihsel deney olduğu bilindikçe yol alınabileceği, dikkate alınmadıkça da bu ilişkinin ciddi sorunlar yaratacağı unutulmamalıdır.


Recep Ertürk
Yard. Doç. Dr. İ.Ü.E.F. Sosyoloji Bölümü
Eylül,1994

( Bu yazı 1992-1993 öğretim yılında öğrencilerle yapılan seminerlerde ele alınan Türk Cumhuriyetleri konusunda tutulmuş notlardan oluşmaktadır. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'nin henüz bağımsızlıklarını kazandıkları söz konusu dönmede olayın ülkemizde yarattığı heyecan bugün ne kadar hatırlanmaktadır ?
Ancak o yıllarda başlayan işbirliği girişimlerinden günümüze ne kaldığı düşünmeye değer konudur. O heyecanla ülkemizde Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine yönelik ilgi yanında o ülkeler de Türkiye'ye yönelik bir ilgi içindeydiler. Bunun en açık kanıtlarından birisi ise o yıllarda ülkemize gönderilen çok sayıda öğrenci idi. Bugün diğer konularda neler olduğu tek tek saptanması gereken bir konudur. Ancak, öğrenci gönderiminde eski heyecan kalmadığı aşikardır. O heyecanlı başlangıçtan bu yana 10 yılı aşan zaman geçmiştir. Konunun günümüzde yeniden ve bu deneyi de kapsacak şekilde düşünülmesine katkısı olacağı inancıyla bu notları yayınlama gereği duyduk.)



KAYNAKÇA:
-ARSLAN. Mahmut, Step imparatorluklarında Sosyal ve Siyasi Yapı, İÜEF, İstanbul, 1984.
-ARSLAN, Mahmut, Kutadgu-Bilig'de Toplum ve Devlet Anlayışı, İÜEF, İstanbul, 1987.
-Barthold, V. V., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1975.
-GROUSSET. Rene, Bozkır İmparatorluğu, Ötüken Yayınları, Çev. M. Reşat Uzmen, İstanbul,
1980.
-ROUX, Jean-Poul, Türklerin Tarihi, Milliyet Yayınları, Çev. Galip Üstün, İstanbul, 1989.
-SEZER, Baykan, Asya Tarihinde Su Boyu Ovaları ve Bozkır Uygarlıkları, İÜEF, İstanbul, 1979.
-SEZER, Baykan, Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, İÜEF, İstanbul, 1981.
-YONARSOY, Kenan- SEZER, Baykan, Yunan Tarihçiliği, Sosyoloji Araştırma Merkezi,
İstanbul, 1992.

***
Bugüne gelirsek :

ANADOLU TÜRKLERİN VATANI:

SON ARKEOLOJİK VE TARİHSEL KANITLAR ÇERÇEVESİNDE 10 BİN YILDIR BURALARDA OLDUĞUMUZ, ARTIK BİR ÇOK KİŞİ TARAFINDAN DİLLENDİRİLMEKTEDİR.  SSCB'NİN DAĞILMASIYLA DA BERABER ,YASAK OLAN TURANCILIK VE TÜRK TARİHİ , TARİHSEL GERÇEKLERİ ORTAYA ÇIKARMIŞTIR. HATTA 18. VE 19. YÜZYILLARDA TURAN VE TÜRK TARİHİ İLE İLGİLİ ,BATILILAR TARAFINDAN YAZILMIŞ KİTAPLAR BİLE SAKLANDIKLARI YERLERDEN GÜN IŞIĞINA ÇIKMIŞTIR.

(SSCB'de yasak olan Türklük,Türk Tarihi,Türkoloji ile ilgili daha fazla bilgiyi "Kurşunlanan Türkoloji" adlı kitaptan edinebilirsiniz.)


SB.