Translate

Yunan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2015 Cuma

Tarihin Yanıltılması







Tarihi kimler yanıltırlar? Siyasîler, Egemen güçler, her şeyden bir çıkar sağlama peşinde olan odaklar... Bize de saf saf okuyup öğrenmek düşer daima. Tabii ne öğretirlerse!... Bu durum asırlardır böyle devam edegelmektedir ne yazık ki; gerek insanların öz vatanında, gerekse Batı olsun Doğu olsun egemen imparatorluklarda. Günümüzde de, eski alışkanlık diyelim, aynı yanıltmalar, aynı düzende devam etmekte.







BATI

Batı bu işe 17.yy sonlarında başladı. İngiltere’de deri rengine dayalı ırkçılık gelişirken, Amerika yerlilerinin kökünü kazıma ve Afrikalı siyahları köleleştirme amaçlı ikiz politika yürütmeye kondu. 1734 yılında, Hannover Elektörü ve İngiltere Kralı olan II.George tarafından kurulan Göttingen Üniversitesi, Britanya ile Almanya arasında bir kültür köprüsü oluşturmuştu. İnsanların Irk Sınıflandırması üzerine ilk “akademik” çalışma, 1770’de Prof. Johann Friedrich Blumenbach tarafından kaleme alındı. Bu sınıflandırmada, doğal olarak Beyaz Irk (Kafkas Tipliler) hiyerarşinin en başına getirildi.


18.yy Romantizmi, sadece duyguların üstünlüğüne ve aklın yetersizliğine duyulan inançtan ibaret değildi. Bunların etrafında bir de, kırsal alanlara – özellikle vahşi, uzak ve soğuk olanlarına – beslenen duygular, bu alanların nasılsa şekillendirdiği, güçlü, erdemli ve ilkel halklara duyulan hayranlık oluşuyordu. Bu duygular, Avrupa topraklarının ve ikliminin öteki kıtalarınkinden daha iyi olduğu, onun için Avrupalıların üstün olması gerektiği inancıyla birleşiyordu. Bu fikirler Montesquieu ve Rousseau tarafından da savunuluyordu, fakat en sağlam köklerini Britanya’da ve Almanya’da saldılar.


Irkçılık konusuna geri dönmek gerekirse: Eskiçağ Yunanistan’ında birçok kişi, şimdi milliyetçilik olarak adlandırılabilecek olan şeye çok benzeyen bir duyguyu paylaşıyordu. Öteki halkları hor görüyor ve hatta Aristoteles gibi bazıları, Yunanistan’ın coğrafî durumu nedeniyle Yunanların üstün olduklarını iddia ederek, teorik bir düzleme yerleştiriyordu. Bu duygunun bir istisnasını, birçok Yunan yazarın yabancı kültürlere, özellikle Mısır, Fenike ve Mezopotamya kültürlerine duyduğu gerçek saygı oluşturuyordu. 18.yy sonunda ise, romantik hareket ile birlikte, Kuzey Avrupa’yı, Hıristiyan Avrupa ve Kuzey kültleri ile bağlantılı bir etnik köken saplantısı ve ırkçı önyargı dalgası sarıyordu. Artık ırkların karışması, felâketle özdeş olmasa bile, istenmeyen bir şey olarak görülüyordu. Bir uygarlığın yaratıcı olması için “ırk bakımından saf” olması gerekiyordu.


Avrupa’nın öteki kıtalara gittikçe daha fazla yayılmasını ve buralardaki yerli halklara kötü davranılmasını haklı gösterme ihtiyacının benzer etkilerinden, 18.yy’da Çin ile çok yakın bir paralellik oluşturduğu düşünülen Eski Mısır da zarar gördü. Mısırlılar artık, Afrikalılar hakkında Avrupalıların o gün sahip olduğu görüşe uygun düşecek şekilde görülüyordu: Şen şakrak, zevk düşkünü, çocukça övünen ve esasen maddiyatçı.


Yunan tarihine bakarsak, iki model karşımıza çıkar: Birinci model Yunanistan’ı özünde Avrupalı ya da Arî saymakta (Arî Modeli), öteki ise Levantlı olarak, Mısır ve Samî kültür alanının periferisinde (dış,çevre) görmektedir (Eskiçağ Modeli). Klasik ve Helenistik Çağdaki Yunanlar arasında kabul edilen görüş “Eskiçağ Modeli” idi. Bu modele göre, Yunan kültürü, Mısırlılar ve Fenikelilerin MÖ 1500 civarında yaptığı kolonileştirme ve yerli halkı uygarlaştırması sonucunda ortaya çıkmıştır.


Karaderililerin köleleştirilmesinden ve ırkçılığın ortaya çıkmasından sonra, Avrupalı düşünürler, Afrikalı karaderilileri Avrupa uygarlığından mümkün olduğu kadar uzağa yerleştirme kaygısına kapıldı. 19.yy başı Helen tutkunları, Mısırlıların beyazlığından kuşku duymaya ve uygarlaşmış olduklarını reddetmeye başladı. Mısır’ın Afrika ile yakın ilişkileri olduğu, ancak 19.yy’ın sonunda, ancak Mısır felsefî ününden tümüyle yoksun bırakıldığı zaman yeniden kabul edildi.


18. ve 19.yy’larda Mısır dini ya da “bilgeliği”nin oluşturduğu tehditten korkuya kapılan Hıristiyanların Mısır’ın önemine yönelttikleri saldırı, ırkçılığa eşlik etmiştir. Bu Hıristiyan saldırıları, Yunanların Mısır’ın önemi hakkında söylediği sözleri kabul etmiyor ve Mısır’ın yaratıcılığını küçük göstermek için Yunanistan’ın bağımsız yaratıcılığını övüyordu.


Yunanistan üzerindeki Fenike etkisinin nihai tasfiyesi ve “hayal” diyerek tamamen reddedilmesi, ancak 1920’lerde, antisemitizmin giderek şiddetlenmesi ile gerçekleşti. 1920’ler ve 1930’larda, tıpkı Yunanistan’ın Fenikeliler tarafından kolonileştirilmesine ilişkin bütün efsaneler gibi, Fenikelilerin MÖ 9. ve 8.yy’larda Ege ve İtalya’daki varlığı hakkındaki bilgiler de karalandı. Birçok Yunanca ismin ve sözcüğün Sami kökenli olabileceği yolundaki pek çok eski varsayım tümden reddedildi.


Sami kültüründen yapılan tek hasıraltı edilemez alımlamanın, yani alfabenin önemini sınırlı göstermek için artık her türlü çaba gösteriliyordu. İlk olarak, sesli harflerin Yunanlarca icat edildiği varsayımına büyük bir vurgu yapılarak, bunların gerçek bir alfabe için zorunlu olduğu öne sürüldü. İkinci olarak, alımlamanın yapıldığı yer Rodos’tan Kıbrıs’a ve nihayet Suriye kıyısında var olduğu iddia edilen bir Yunan kolonisine kaydırıldı. Bunun nedeni kısmen, efsanelerin belirttiği gibi Samilerden pasif olarak almaktansa, kendilerinin Ortadoğu’dan getirmiş olmalarının “dinamik” Yunanların karakterlerine artık daha uygun görülmesi idi. Üçüncü olarak, aktarmanın tarihi yaklaşık olarak MÖ 750’ye, yani, açık vermeyecek şekilde, “polis”in yaratılışı ve arkaik Yunan kültürünün oluşum dönemi sonrasına kadar yakına çekildi. Bu sayede, Yunanların kendi tarihlerinin ilk dönemleri hakkında sonradan yazdıkları yazılar ve Eskiçağ Modeli daha fazla karalanmış oluyordu.


Yunanistan’daki Thebai kentinin hemen kuzeyinde, geleneksel olarak Amphion ve Zethos’un mezarı olarak adlandırılan büyük bir höyük bulunmaktadır. Bu höyükte en son kazılardan birini yapan seçkin arkeolog T. Spyropoulos burayı, tuğladan yapılmış olan tepesinde – soyulmuş olmakla birlikte – anıtsal bir mezar bulunan, topraktan yapılmış, basamaklı bir piramit olarak tanımlamaktadır. Spyropoulos civarda bulunan çömlekleri ve birkaç parça mücevheri Erken Helladik III seramik dönemine tarihlemektedir; bu dönemin ise, genellikle MÖ 21.yy civarında olduğu kabul edilmektedir; bu dönemde bu bölgede bir Mısır kolonisinin bulunduğu varsayımını ortaya atmaktadır.


Dr.Spyropoulos’un MÖ 21.yy’da Thebai’de Mısır kolonisi hakkındaki varsayımı, kibarca unutulmaya terk edilmiştir.


Antikçağda Athena hep Mısır tanrısı Nt ya da Neit ile özdeşleştiriliyordu. Her ikisi de bakire olup, savaş, dokuma ve bilgelik tanrıları idi. Neit kültünün merkezi, deltanın batısında Mısır ile Libya arasındaki sınırda bulunan Sais kenti idi ve bu kentin sakinleri Atinalılara karşı özel bir yakınlık duyuyordu. Sais, dinsel olmayan bir isimdi. Kentin dinsel ismi Ht Nt (Neit Tapınağı ya da Neit Evi) idi. Antikçağda yaşayanlar Neit ile Athena’yı aynı tanrının iki ismi olarak görüyordu. Mısır’da bir Tanrının, oturduğu yerin ismiyle adlandırılması normaldi; bu da Yunanların, Tanrının ismi ile oturduğu kentin ismini karıştırmalarını açıklamaktadır.



Herodot, Athena’nın Libya ile bağlarını ayrıntılı bir şekilde anlatır; bu en eski tarihçinin, Mısırlıların ve bazı Libyalıların karaderili olduklarını düşündüğü kesindir. Gene Herodot şöyle diyor: “Bu sözünü ettiğim Fenikeliler, Kadmos’un yol arkadaşları, bu ülkeye yerleştikten sonra Yunanistan’a pek çok bilgi getirmişler ve özellikle yazıyı sokmuşlardır ki, ben Yunanların bunu daha önce tanıdıklarını sanmıyorum.” (Herodotos,Tarih, V.58.)


Mısır ana Tanrıçası İsis’e Atinalılar 5.yy’dan beri tapıyordu. Tapanlar sadece Atina’da oturan Mısırlılar değil, Atina’nın yerlileriydi de. MÖ 2.yy’da artık Akropolis yakınlarında bir İsis tapınağı vardı ve Atina kendisine bağımlı olan ülkelerde Mısır kültlerinin kabul edilmesini teşvik ediyordu.


Eskiçağ Modeli’nin 1820’lerdeki yıkılışını biraz olsun anlayabilmek için, o dönemin genel politik ve ideolojik ortamına bakmak gerekir. Bu ortamda en önemli yeri, 19.yy’da romantik hareketin “radikal kanadı” olarak adlandırılabilecek kesimi çok meşgul eden Helenseverlik hareketi alıyordu. Helenseverlik, romantiklerin kentlerdeki sanayileşmeye karşı çıkışını, Aydınlanma ve Fransız Devrimi’nin evrensel değerlerini ve akılcılığını paylaşma eğilimi gösteriyordu. Özgürlük sevgisi, 1821 Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın patlak vermesiyle yeniden canlandı; bu işe en çabuk ve derin bulaşan ulus Almanlar oldu. 300 Alman, savaşmak için Yunanistan’a gitti. Sayısı belirsiz Helensever komitenin desteklediği birçok Fransız ve İtalyan da gitmişti; hatta bu hareket ABD’de bile güçlüydü. Gerçi Yunanistan’a sadece 16 Kuzey Amerikalı ulaşabilmişti, ama savaştan kaynaklanan yaygın Helensever duygular ABD’de, ismini Yunan harflerinden alan, Alfa Kardeşler, Beta Kardeşler, Sigma Kardeşler gibi “Helen” kardeşlik gruplarının mantar gibi birbiri ardınca kurulmasını sağladı.


Yunan davasına Britanyalılar da iyice bulaşmıştı. Romantik Çağın en önemli şairlerinden Percy Shelley, Yunanistan’a savaşmaya gitmek üzereyken, İtalya’da dramatik bir şekilde boğularak ölmüştü. Shelley’in yakın arkadaşı, en ünlü Helensever şair Lord Byron, Yunanistan’ın bağımsızlığını ayaklanma patlak vermeden on yıl önce talep etmiş ve bütün bunları taçlandırmak için - karışık, fakat özünde romantik dürtülerle – içinde ölmek için savaşa katılmıştı. Avrupa’nın dört bir köşesinde, Yunan Bağımsızlık Savaşı, gençlik gücünü temsil eden Avrupa ile; çöküşü, yozluğu ve vahşeti temsil eden Asya ve Afrika arasındaki mücadele olarak görülüyordu.


“Cengiz Han’ın ve Timurlenk’in barbarları 19.yy’da yeniden canlandılar. Avrupa dinine ve uygarlığına, ölümüne kadar bir savaş ilan edildi.” (Courrier Français, 7 Haziran 1821,s.2b, aktaran Dimakis,1968,s.123).



DOĞU
Bir de Doğu cephesine göz atalım.


“Rus” kimdir? Sovyetler Birliği Rusyası’nda kanunlaşmış resmî görüşe göre, “Doğu Slav milliyeti şuuru, Kiev* devletinin toparlanma döneminde, eski Slav kavminin derebeylik sürecinin başlangıcında oluşmuştur”.


Sibirya’da binlerce, hatta on binlerce, hiçbir Slav izi taşımayan çekik gözlü, fakat kendilerini Rus olarak sayan ve Rus isimleri taşıyan insanları görmekteyiz. Asyalılar bile nasıl ve ne zaman Slav olmuşlar? Rusya’da 1917 birinci nüfus sayımına kadar 196 ulus mevcuttu. Sovyet idaresinden sonra bu ulusların sayısı 100’e inmiştir. Bunun anlamı, bazı uluslar kayıtlar üzerinde yok farzedilip silinmiş, ya Ruslara, veya diğer başka milletlere eklenmiştir.


Sovyet idaresi döneminde kendi adını ve şahsiyetini kaybeden milletlerden biri Kozaklar idi. Kıpçakların sonraki nesli olan Kozaklar’ı resmen Rus olarak kayıt ettirmişlerdir.


Kiev Rusyası’ndan önce neler olmuş? Kiev Rusyası’ndan önce de bu topraklar elbette boş değildi. Kiev Rusyası aniden kendiliğinden ortaya çıkmamıştır tabii. IX. asırda Özü Nehri (Dinyeper) kıyısına gelenler kimlerdir? Niye IX. asırda geldiler? Üç asır geçmeden yeni bir ulusun oluşması için Kiev Devleti o kadar kudrete ve birliğe sahip olmuş mudur? Buna inanmak zordur.


Öyle ise neden Kiev sakinlerini Rus değil Ukraynalı olarak tanıyoruz? O zamanlar Rus Devleti dediğimiz Kiev Devleti değil miydi? Nihayet, neden Ruslar ile Ukraynalıların kültürü farklıdır? Bir kökten sayıldığına göre, kültürlerinin aynı olması veya en azından benzemesi gerekmez miydi? Olmadığına gör, acaba kökleri tamamen farklı mıdır?


Maalesef, bu sorulara karşı Rusya susmayı tercih ediyor. Fakat o eski zamanların vesikaları muhafaza edilmiştir. Meselâ, kadim Doğu Avrupa’ya dair araştırmalarda söz sahibi olan Alman tarihçisi L.Müller’in çalışmalarında ilk defa Rus ulusuna ait eski belgeler incelenmiştir; bunların içinde, İskandinavların (Varyaglar = Varegler) Rus olarak adlandırıldığına dair bilgiler sunulmaktadır.


IX.-XII. asırlarda Kiev Rusyası Devleti’ni kuranlar, o dönemde Rus diye adlandırılan İskandinavlardır; daha başka ifadeyle İsveçli Normanlardır. Rusya’nın kurucusu olarak Slavları göstermenin hiçbir haklı sebebi olamaz.


Kuzey Avrupa’da bir Normanlar devri olmuştur. Onlar birinci bin yılın sonunda sadece Kiev Rusyası’nı değil, ayrıca 1066 yılında İngiltere’yi de fethedip kendi hanedanlarını kurmuşlardı. Geleneklerine bağlı İngilizler bu vakayı gizlemiyorlar ve reddetmiyorlar.


Ruslar (İskandinavyalılar) kendilerine hürmet ettiren güçlü bir milletti. Onlar bütün Kuzey Avrupa’yı kontrol eden mükemmel denizciler ve cesaretli savaşçılardı. Onlarla sahilde ve denizde boy ölçüşebilecek birileri hemen hemen bilinmiyordu. “Rus” kelimesi kadim Varyag (Vareg) dilinde “kürekçi, kürek çeken; gemici, denizci” anlamlarına gelmektedir.


Bazı şüpheler olsa bile, bunlar da İsveç’e komşu olan Finliler ve Estonyalılar tarafından ortadan kaldırılmaktadır: Finliler ve Estonyalılar eski alışkanlıklarıyla, şimdi de Kuzey komşuları olan İsveç’e “Rousiya” ve Güney komşuları olan bugünkü Rusya’ya ise, “Veniya” demektedirler. “Veniya” kelimesi: Venedi yani Slavlar manasına gelmektedir. Varegler, hayatlarını denizcilik ve savaş ganimetleri üzerine kurmuştu; halbuki Slavlar önce göçebe hayvancılık ile uğraşıyorlarken, daha sonraları yerleşik ziraate geçmişlerdi.


X.asırda Ruslar (İskandinavlar), Slavları “canlı mal” olarak görmüş ve onları önemli bir gelir kaynağı olarak değerlendirmişti. Ruslar (İskandinavlar), Bizans’ta ve diğer doğu esir pazarlarında Slav esir ticareti yapmışlardı.


XI.asırda herkes, Kiev’lilerin eski Türk dilinde konuştuklarını biliyordu; çünkü, kendileri Türk, yani Kıpçaklar idi. Kiev kelimesinin anlamı Türkçe “güvey” demektir. Belki de ilk yerleşim V.asırda başlamış olabilir. Bu şehir, Ukrayna (¹) Kağanlığının başkenti ve serhat şehri olarak tanınmıştır. Hükümdarları ise, “kağan” olarak adlandırılmıştır. Aynı unvanı Avar, Büyük Bulgar ve Hazarlar gibi diğer komşu kağanlıkların hükümdarları da taşımaktadır. Bütün bu kağanlıklar hep birlikte DEŞT-İ KIPÇAK (Kıpçak ovası veya bozkırı, Polovets stepi) devletini oluşturur.



Kiril ve Metodiy Kimdir?

Anısına Rusya’da anıtlar dikilen, şerefine bayramlar yapılan bu iki kardeşin Slav olduğunu kim, nerede ve ne zaman ispat etmiştir? Kiril ve Metodiy kardeşler, Slav topraklarından çok uzaklardaki bozkırlarda, Büyük Bulgaristan kağanlığının başkenti olan Fanagoriya’da dünyaya gelmişlerdir. Onlar bütün Deşti Kıpçak’ı kaplayan Türk dilinde konuşup yazıyorlardı. Onlar yeni alfabeyi, kendi anadilleri olan Türk dili için, eski Orhun alfabesi yerine koymak üzere icat etmişlerdir. Slav alfabesi, yani “Kirilitsa” diye bilinen alfabeyi icat eden Kiril değildir. 


Kiril’in icat ettiği alfabe “Glagolitik” diye bilinen alfabedir. Glagolitik alfabede, Türk fonetik sistemine uygun 40 harf vardır. Slav dilinde bu kadar çok ses yoktur. Slavların özel alfabesi sayılan Kirilitsa (Kiril alfabesi) aziz Kiril’in ölümünden sonra ortaya çıkmıştır. Ondan önce olması mümkün değildi. Çünkü o, Kiril ismini hastalandığı zaman, ölümüne birkaç gün kala Aziz Kiril gününde almıştır. O güne kadar adı Konstantin idi ve hayatının son gününe kadar da Konstantin olarak tanınmıştır.


Orhun yazısının değiştirilmesiyle meydana getirilen Glagolitik alfabe, Büyük Kavimler Göçünden sonra Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Orhun yazısını Avrupa’ya ilk olarak Atilla’nın akıncıları ve onların selefleri getirmişlerdi. (aslında İskit Türkleri getirmiştir, bakınız Issık Kurganından çıkan yazı/Elşad Alili-SB)



İskitler (Skif) Kimdir?

XVII. asrın ikinci yarısında eski Yunan kaynaklarıyla Rus âlimleri de ilgilenmeye başlar. "Tarihin atası" denen Herodot'un yazdıklarını önce Almanca'dan Rusça'ya çevirenler ve daha sonra doğrudan Yunanca'dan tercüme edenler görülür. Herodot'un kayıtlarıyla Andrey Lizlov ilgilenir. O Rus ve batılı tarih kaynaklarını okumakla beraber, doğuyu da yakından bilir, Türk dünyasını iyi tanır, çünkü S.Starovolskiy tarafından 1649'da Krakov'da Lehçe olarak çıkmış "Dvor tsesarya turetskogo" adlı kitabı Rusça'ya tercüme etmiştir. Dünya tarihini de iyi bilen Andrey Lizlov 1692'de "Skifskaya istoriya" adlı eserini tamamlar, bu kitap önce el yazması şeklinde çoğaltılır, daha sonra meşhur Rus yazarı N.İ. Novikov tarafından 1776'da kısmen ve 1787'de tamamen kitap halinde basılır.


A.Lizlov, bu kitabında Skifleri araştırarak Tatar-Türklere dayandırır. Eserin ilk bölümünde Tatar-Türklerini doğrudan doğruya Skiflerden çıkmış olarak değerlendirir. Diğer bölümlerde ise Skif sözünü az kullanır, onları Tatar-Türki (Tatarı-Türki) diye adlandırır (Lizlov, A, 1787). 


Daha sonra resmî tarih bilimi ehilleri (!) bunu da kendilerine uydururlar. Herodot'un tarihini hususî olarak araştırmış A.A.Neyhardt şöyle diyor: "A.Lizlov, kitabının son kısımlarında Skifleri Türk-Tatar diye adlandırdığında onun "Skifskaya istoriya = Skif Tarihi" adlı kitabı Skifler hakkında değil Türk-Tatarlar hakkında bir kitap olmuştur" (Neyhardt A.A., 1982). 


A.Lizlov’u bugün "Lizlov diye biri" şeklinde aşağılayarak anıyorlar. Yine de objektif ve gerçek âlim olan tarihçiler, mesela S.A. Semenov-Zuser ona saygıyla bakıp "Skifskaya istoriya" kitabını Skifler hakkında yazılmış büyük eserlerden biri sayıyor (Semenov-Zuser S.A.,1947,11).


Azak Savaşı’ndan sonra Büyük Bozkırı istilâ eden, özgür Türk halkını Rusya’nın bir sömürge halkı haline getiren ve tarihte Türk halkına karşı düşmanlığı ile tanınan I.Petro (1682-1725), Lizlov’un ifade ettiği bu düşünceyi hiç beğenmedi. Rusya’ da çok uzun zamanlardan beri var olan Rusya ve Ukrayna halkının, Türk soylu halklardan olduğunu daima gizlemeye çalıştı. Türk milletine ait bir vatanın ve bir kültür dokusunun mevcut olmadığını iddia ediyordu. Rusya tarihinde Türk yerine “yabanî göçmen” ve “çirkin Tatar” ifadeleri yer alıyordu.


Meşhur arkeolog Prof. Sergey İvanoviç Rudenko (1885-1969), Kadim Altay tarihindeki bu dönemi ciddî olarak araştırmıştı. Altaylılar, o dönemde demir ocaklarını keşfetmişlerdi, şehirler ve kasabalar kurmaya başlamışlardı. Gök Tanrı’yı biliyorlardı ve inanıyorlardı. Gerçi profesör kendi kitaplarında hiçbir zaman doğrudan Türklerden bahsetmemiştir. Çünkü profesör, Altaylıları Skif (İskit) olarak adlandırıyordu. Bu bir rastlantı değildi. Bunu bilinçli olarak yapıyordu.


Prof. Rudenko’nun kazı çalışmalarını sürdürdüğü sıralarda Türk kültürü hakkında konuşmak ve yazmak kesin olarak yasaktı. Çarlık Rusya’sında ve daha sonra Sovyetler Birliği döneminde bu konuyu gündeme getirdikleri için, bilim adamları hapse atılıyor, sürgün ediliyor ve hatta öldürülüyordu. (ayrıntı için Kurşunlanan Türkoloji-SB)


Ancak İskitler ile ilgili konularda konuşmaya ve yazmaya izin veriliyordu. İskitlerin yerleşim bölgelerindeki mezarlıklarının araştırılmasına müsaade ediliyordu. İskitlerin kendi aralarında hangi dilde konuştukları, hangi soydan geldikleri ve en önemlisi de İskitlerin kim oldukları gibi konularda araştırma yapmak ve bunları açıklamak yine de yasaktı. Bu mevzu, mühürlü yedi kapı arkasında gizlenmiş esrarengiz bir sır gibi idi. Bunun tabii sonucu olarak da, İskitler gökten “inmiş” ve “uzay” dilinde konuşan esrarengiz bir millet sınıfına girmiş oluyordu.


Tarihe ilgi günümüz Türkiye’sinde, belki yazılı ve görsel basının da etkisiyle, oldukça artış kaydetti. Bilimle uğraşan insanın kuşkucu – sceptic olması elzemdir. Verilen her bilginin doğru olup olmadığını, mantık süzgecinden geçirerek tartmak, kaynakları irdelemek ve sonra kabul etmek, günümüz insanı için daha da önemli hale geldiğine inanıyorum.



Dr.Güven BEKER
Çeşmealtı,12.10.2011
Fr.İng Profesyonel Turist Rehberi.

*(¹) Şehrin adı “kıya” veya “kiya” sözlerinden kaynaklanmış olabilir. Türk dilinde bu kelimenin anlamı, “sınırlandırılmış” ve “hudutta bulunan” demektir. Belki de bu anlam V.asırda nehir kıyısında kurulmuş ve hudut şehri vazifesini sürdüren bir şehir için çok uygundur. Deşti Kıpçak devletinin kağanlıklarından biri olan Ukrayna’nın kenarında ve uçta bulunan Kiev şehri, Türk devletinin Kuzey kapısı olmuştur. (M.A.)

Kaynakça :
* BERNAL, M. Black Athena - The Fabrication of Ancient Greece 1785-1985, Free Association Books,London, 1987.
* Kara Atena – Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi? 1785-1985, Kaynak Yayınları,(1998).
* BLACK ATHENA by Bernal Martin
VOLUME I: THE FABRICATION OF ANCIENT GREECE 1785-1985; 
VOLUME II: THE ARCHEOLOGICAL AND DOCUMENTARY EVIDENCE 
* ADJİ, M. Kaybolan Millet – Deşti Kıpçak Medeniyeti, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları,(2001).
* ADJİ, M. Kıpçaklar - Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı
Yayınları,(2002).
* ÖNER M. İdil Tatarları – Mustafa ÖNER Türkçesiyle (e-kitap).














... Kafkas sıradağları güneyinde, önce Kıpçaklar kolundan Kimmerler ve onlardan 40 yıl sonra da Türkmen/Oğuz kolundan Sakalar, kuzeyden gelerek yerleşmişler; Horasan’dan çıkıp, fetihle İran yoluyla gelen Sakalar’ın Horasan “Dahalar” kolundan çıkan Partlılar da denilen “Arşaklılar” gelip, MÖ.120-35 ve MS.51-428 arasında, Doğu-Anadolu’yla birlikte, buralara da hakim olmuşlardır. 


“Türk” diyebileceğimiz ilk gelenler, MÖ.721 de “Kimmerler”, 680 ve sonrasında da gittikçe çoğalan kalabalıkla da Sakalar idi. Kimmer ve Sakalar’dan önceleri, Hazar-Denizi ile Kızılırmak ve Seyhan başları arasındaki Kür-Aras, Faş Riyon, Çoruk, Yukarı-Fırat Murat boyları ve Van ile Urmiye Gölleri çevresinde ise MÖ.4500 lerden beri bu yaylalar kesiminde yaşayıp, yüksek bir medeniyet kurmuş bulunan – dilleri Türkçe’ye benzeyen- “Asyanikler”den sayılan Hurriler ve onların bir kolu olan Urartulular (Khaldililer), hakim kavim olarak bulunuyordu. 


Ne yazık ki, Türkiyemiz’de hala, ilmi anlamda kurulup çalışan bir “Bilimler Akademisi” bulunmayışından, eserlerinde: Hurriler’i ve kollarını “Proto-Türk”, Kimmer’i “Kıpçak” ve Sakalar ile Partlı/Arşaklıları da “Türkmen” gösteren delilleri belirten rahmetli Hocamız Ord.Prof.Dr.A.Zeki Velidi Togan gibi, eşsiz bir “Umumi Türk Tarihi” Alim-Uzmanımıza rağmen, bu gerçeklerden habersizcesine, yerimizde sayıyoruz! Okul kitaplarında, TRT’de, hatta BMM’mizdeki resmi konuşmalarda, 11.Asırda Selçuklu Fetihleri ile Türkler Anadolu’ya geldiler; Destanlarımızdaki “Oğuz-Han” da Büyük-Hun Yagbusu Maodun/Mete (MÖ.209-175) diye gösterilmeğe devam ediliyor!..


Rahmetli Togan Hocamız’ın bir öğrencisi olarak, “Dede-Korkut Oğuznameleri I.Kitap (İst.1952) ve “Kars Tarihi I.Cilt” (İst.1953) basılalıdan beri kırk yılı aşkındır ki çıkan kitaplarımda Milli ve Milletlerarası Türkoloji ve Tarih Kongreleri ile Sempozyumları’nda ve “serbest münakaşalı Konferanslar”ında, bugüne kadar hiçbir ciddi “tenkid” görmeden, aşağıdaki gerçeklerin bilinmesine çalıştım:


a.Suları Kür, Aras, Çoruh, Fırat ve Dicle hatta Kızılözen ile, üç ayrı denize karışan yüksek yaylaklar ülkesine, güneyindeki Kuzey-Irak’ta yaşamış olan Sami melezi Asurlular, MÖ.1274 yılından başlayıp, kuzeydeki yaman rakiplerinin de ülkesi olan buralara, “Ur/Uru (Yukarı/Yüksek)-Atri/Artu” (El/Ülke) diyorlardı. “Tevrat-ı Şerif’te de, bu deyimden bozma olarak, aynı ülkeye ve Nuh-Nebi’nin Gemisi’nin tepesinde konup kaldığı dağa “Ararat” deniyor. Yine bu Mukaddes-Kitap’ta, yukarıda görüldüğü gibi (Kimmerler’in ve Sakalar’ın gelişinden sonrası için, aynı Yukarı-El/Ülke/Urartu’ya, kavmi anlamda (Türk deyimi karşılığı olarak) “Togarma/Thorgama Ülkesi” deniyor. Yukarıda işaret edilen, KDK’daki “Beğlerbaşı Yaganak” hanedanı uluatası’nın eşsiz güçte bir yiğit olarak tanınan “Tork”un (Khorenli, II,8;1980 İngilizce tercümesinde, bu ad, “Turk” okunmuş, Togan-Giriş,s.159-469) hatırasına uymaktadır. Adı da doğru bilinip, Tevrat, hatta K.ÇKH’daki (I.26-27) Makedonyalı İskender’den önce Kür ve Çoruh başlarına yerleşmiş gösterilen Turk ve Bun-Turki kavim adları da, bu milli varlığın, buralardaki eskiliğini göstermektedir.


Kuzey-Suriye’deki Sami-Aramiler, MÖ.1000 yıllarında, kuzeylerindeki yaylaklar ülkesi ve Fırat boylarına, “Yukarı-El/Ülke” anlamında “Har-mini-yap” diyorlardı. Urartulular’dan sonra yaygınlaşan bu deyim, Arami-Yazısı’nı (Katipleri) dahi kullanan Pers Şahenşahı I.Dareyoş’un, MÖ.518’den kalma Bihsütun Yazıtı’nda “Arami-na” (Yukarı-El’i) biçiminden hafiflemiş olarak, şimdiki Elazız-Tunceli kesimi “Armina” diye anılmıştır. Bu sonuncu coğrafya adı, Persler’den Yunanlılar’a “Armenya” diye geçti (ilk defa MÖ.510 larda coğrafyasını yazan Miletli Hekatheos’ta). Yunanlılar’dan Romalılar’a da geçen bu coğrafya adı, Herodot’ta, Fırat doğusu için kullanılmıştır. Bu yüzdendir ki, MÖ.401-400 yıllarında, Onbin Helenli Asker ile, Musul kesiminden kuzeye, Murat ve Aras başları ile İspir-Bayburt bölgesinden Trabzon’a varan Ksenofon, bu gezilerinin geçtiği ülkeyi anarken, “Armenya”da demeyip, kitabına, yunanca “Anabasis” (=Yukarı-El/Ülke’de) adını vermiştir.


1280 de biten bir “Anonim Selçukname”de ve o çağda hayatta olan Yunus Emre’de (“Dolaşdım Urum’u (Anadolu’yu), Şam’ı (Suriye’yi) + Yukaru-Elleri kamu”) Fırat doğusuna ve Azerbaycan’a “Yukarı-El-Yukaru-Eller” denilerek, Anadolu-Selçuklu çağımızın bilgisi aktarılmıştır. (Bilindiği gibi, 1514 ten beri, Osmanlı belgelerinde de, buralara, “Yukaru-Canib” denir. Öteden beri Trabzonlular ile Tebrizliler de, aynı ülkeye “Yukarı” demektedirler. Ne gariptir ki, eskiden beri kendilerine “Hay” ve oturdukları ülkeye “Hayasdan” diyen malum Hıristiyan kavim, tarihte olduğu gibi, 1918 Mayısından beri, Erivan/İrevan’da kurdukları Devlete ve müstakil ahalisine, asla “Armenyan/Ermeni” ve “Armenya/Ermenistan” deyimlerini, milli bir ad olarak benimsememişlerdir; hep Hay ve Hayasdan diyip yazarak, ancak yabancı dillerdeki yayınlarda, bu yabancı coğrafya deyimleri kullanmayı tercih ederler!... 


“Armenist” Prof.Nikola Marr’ın belirttiği gibi, MS.450 Kalkedon/Kadıköy Konsili’ninden beri, “Armen/Ermen/Ermeni” deyimi, Ortodoks, Süryani, Keldani gibi komşu Hıristiyanlar’dan ayırt edilmek için, “Grigoryan” olanlara denilegelmiştir. Ancak, Mezhebi anlamdaki bu deyimi, son 200 yıldan beri açıkgöz ve “Tarihi tahrifle uğraşanlar”, şöyle istismar edegelmişler: Yukarı-Eller’de Urartulular’dan beriki medeniyet eserleri ile Hıristiyanlık yapı kalıntılarına sahip çıkarak, “Melikyan” ve “Gülbenkian” gibi çok zengin vakıfların paraları ile, dünya Ansiklopedileri’ne ve umumi eserlere de , bu uğurda kendi propagandaları doğrultusunda ödüllerle ısmarlama yazı yazdırıp, ünlü kişilere de kitap bastırdılar!...


Şu “Armenya” ve Ermeni coğrafya adını, aşağıda anacağımız üzere, kendilerine “Hay” diyenlerin kullanmayışı gibi, 84’ten çok coğrafya ve kavim adının geçtiği KDK’da da, asla bulamıyoruz. Bu deyimi, Selçuklu Fetihleri’nden beri, “Anadolu” anlamında bir coğrafya adı olarak bilinen “Rum/Urum” ve “Anadolulu” anlamındaki “Rumi” deyimine benzetebiliriz. Mevlana Celaleddin’in yerleştiği Konya’ya göre “Rumi” nisbetiyle anılması ve Osmanlı Padişahlarımız’ın “Sultan-i Rum…” sayılmaları gibi.


b.Yukarıda MÖ.680 yılından başlayıp geldiklerine işaret edilen Eski Sakalar’ın kalıntıları ile, Horasan’dan İran üzerinden gelen “Balkhlı” Türkmen/Oğuz kolundan “Partlılar/Parthian” da denen “Arşaklılar/Arsakid” çağı (MÖ.120-30, MS.51-428) ve halefleri “Tarih-Destanları”nın, “Dede-Korkut Oğuznameleri” olduğu, her yönüyle tarafımızdan tesbit edilmiştir. Bunların en büyüğü “Boy” adlı oniki Destanı içine alan, ve bize göre, Temür’ün 1386 güzünde ordusuyla Tebriz yoluyla gelip Aras’ın soluna geçerek, Karakoyunlular’dan şimdiki Revan, “Surmalu” (Iğdır) ve Kars’ı zaptı sırasında buralardan, en yakın Osmanlı toprağı Amasya’ya kaçabilen Türkmenler’in elindeki yazmadan istinsah edilmiş bulunan “Kitab-i Dedem Korkud”dur. İşte bunda “Ağca-Kala(k)” (Erovantaşat) ve “Sürmelü” (Artakşat) ile “Altun-Takht” (Düwin/Tübin) gibi yerlerin başkent olduğu “Oğuz-Elleri”nin (yani, Küçük-Arşaklılar/Arşakunik çağı (MS.51-428) Devleti şehir ve kalelerinin adları anılıyor; “Kalın (yoğun)-Oğuz” da denen “Oğuz-Elleri”nin ahalisi, hep “Oğuz, türkmen” (yalnız 11.Boy’da, Tomanın/Tumanıs Kalesindeki Kafir Beğ’in ağzından, “Tatar”) gösteriliyor.


Yine KDK’da ve onun benzeri “Dede-Korkut Oğuznameleri” sayılacak onikiden çok destan parçalarında, “Oğuz” ve “Oğuz-Elleri”ne komşu sınırdaş bölgeler anılıyor: Turabozan Takkavoru (Takvuru, Oğuz’a armağan veren ve kızını “ağır-kalınğlık” ile Oğuz Beği’ne nikah ettiren), Tokuz Tümen Gürcistan, Başıaçuk (İmeret/Kutayıs) Kan-Apkaza-Eli, Çerkes, Tatvan (Suvanet), Kapulu-Karadervend (Darval-Geçidi), Çılban-Tağı (Kazbek), “Küre Kafir-Elleri” (Dağıstan güneyinde Samur-Özen solunda), Tebriz, Şam (Suriye), Rum (Anadolu) gibi coğrafya adları ve komşular anıldığı halde, asla ne “Armen/Ermen”, ne de “Hay” ve “Hayasdan” adları geçiyor. Oğuz-Elleri içindeki yerler de şöyle anılıyor: Demürkapu-Derbend, Aygır-Gözler (Ögüzler) Suyu (Kür-Aras’ın birleşik ağız kolu), Arslan-Yatağı (Muğan’da sağdan Karasu’yun Aras’a karıştığı yer), Mardin, Hamıd (Diyarbekir), Ak-Hisar Kal’ası (Erzincan batısındaki Kamak), “Parasar’unğ (Strabon, XI,14,14’da, Arşaklılar’ın Roma hududuna koruyucu olarak yerleştirdiği Guranlı Türkleri’nden “Saraparae”=Başkesen lakaplı boyun) Bayburt-Hisan, Ban-Hisan (Oltu kuzeyinde Banak/Penek Kalesi)


Aslında dikkatlerden kaçan bir husus da “Yukaru-Eller/Oğuz-Elleri”nde, 1064 yılında başlayan Selçuklu Fetihleri’nden önceki kaynaklarda da, hiçbir “Hay/Hayk” sülalesinin, müsbet hakimiyetinin anılmayışıdır. Yunan, Süryani ve yerli “Grabar” (ölü-kilise Ermenicesi) dilleriyle yazılı kronik ve tarihçelerde, bu ülkenin ahalisi “Torkom, Torkomyan” (Türkmen) ve “Aşkenaz” (Sakalı) neslinden gösteriliyor.


c.“Armenya/Ermeni” deyimleri gibi, Ruslar’ın bugün bile Çin’e “Kitay” demelerine benzeyen “Gürci/Gürcü” ve “Gürcistan” adlarının; kendilerine öteden beri “Kartvel”, dillerine “Kartuli” ve ülkelerine “Sa-Kartvelo” diyen Tiflis Vilayeti Yerli-Hıristiyanları (ki, çoğu Müstakil Ortodoks-Kilisesine bağlıdır) tarafından benimsenmeyişi ve resmen kullanılmamasıdır. Ancak komşuları, Çoruk boyundan çıkma Sakalı kökünden “Bagrat/Bagarat-Sülalesi”nin, 575-181 arasında 1100 yıldan çok Kartel’de kısmen veya tam hakim oluşunun hatırasıyla, bu Gürci ve Gürcistan deyimleri, Yukarı-Kür boyu’na da teşmil edilmiş olup; ancak komşuları tarafından kullanılmış; K-ÇKH’da ise anılmamıştır.


"Azerbaycan ve Anadolu'da Türkistan'dan gelen eski Milli-Gelenek: Kabirtaşı olarak kullanılan Koyun ve At Heykelleri" makalesinden bir bölüm
Prof.Dr.F.Kırzıoğlu









* Türk Tarihi ile ilgili propaganda amaçlı yalan yanlış "batılılar"ın "akademik" çalışmalarına sesini çıkarmayan "bazılarımız", "doğulular"ın akademik çalışmalarına pek bir geveze! Batılıları "gerçek bilim" sunan, "Doğuluları" ise "ırkçı" kategorisine koyan bu kişiler, "Batılıların onaylamadıklarını "onaylamama"" kompleksi içindeler. Hala daha Türk tarihini karalayan "batılı akademisyenler" var, hatta içimizden bile çıkıyor, ama net ve sosyal ağ sayesinde artık Gizlenen Türk Tarihi'nin önüne geçemiyorlar. Dilerim o "bazılarımız" da akıl tutulmasından kurtulur ve gerçekleri görür, tıpkı milattan önceki dönemde Türklerin Anadolu'daki varlığını kanıtlayabildiğimiz gibi... 

Gerçek Anadolular,
SB.




ekler:
* KARS-ÖNGÖT ve TALAS resimleri için:
ÖNGÖT MEZAR KÜLLİYESİ VE KÜLLİYEDE BULUNAN DAMGALAR








__________________________________
__________________________________


















25 Aralık 2014 Perşembe

Antik Roma Hamamlarında Ağaç Katliamı



"Tanrısal Odysseus da onlara şöyle dedi: 
Kızlar, hele şöyle uzak durun benden, 
omuzlarımı yıkarım ben kendim, 
deniz kirini atarım üstümden, 
sonra oğunurum verdiğiniz şu yağla. 
Çoktan yağ görmedi, oğulmadı derim. 
Ama utanırım, sizin önünüzde yıkanamam, 
görünemem güzel örgülü kızlara çırılçıplak.
Odysseus böyle dedi, onlar da uzaklaştılar, 
gelip söylediler bunu kral kızına, 
tanrısal Odysseus da yıkadı bedenini suyun köpüğünde, 
temizledi sırtına, geniş omuzlarına yapışan yosunları, 
ekin vermez denizin kirini sildi başından, 
bir güzel yıkanıp yağlar süründü. "

HOMEROS, "Odysseia", 
6. Basım: 1992 Can, 6. Bölüm/S.123 





Antik Roma Hamamlarında Ağaç Katliamı 


Roma dönemindeki görkemli hamam yapılarının temeli, bronz çağlarda, yıkanma kültürünün oluşmasıyla atılmıştır ve bu oluşum dinsel kökenlidir. Yıkanmanın, dinsellikten öte günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi ise Greklerin sayesinde olmuştur; evlerinin bir bölümünü yıkanmaya ayırmışlar, spor amaçlı kullanılan gymnasionlara, yıkanma odaları yapmışlardır. 

Fakat yine de, Roma'da olduğu gibi, Greklerde, bağımsız hamam tesislerine raslanmıyor. Sonrasında, Romalılarda, gerek Greklerin etkisiyle gerekse de teknikteki ilerlemeyle birlikte, büyük boyutlu bağımsız hamam yapıları inşa edilmiş ve bunlar giderek Roma sosyokültürel yaşantısının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bunun sonucunda, hamamlar da, insanların değişik ihtiyaçlarına cevap verebilecek çok çeşitli mekânlardan oluşturulmuştur. 

Antik Roma hamamlarında, spor amaçlı kullanılan palaestralar, bütün içerisinde oldukça büyük yer kaplamaktaydı. 

Apodyteriumda, insanların soyunup giyinebilmeleri için birçok bölme ayrılmıştı. Soğukluk kısmı; frigidariumda, piscina adı verilen yüzme havuzu da bulunmaktaydı. Çoğu kez yağlama ve masaj için tepidarium (ılıklık) kullanılırdı ve genellikle bu mekân da, hamamın en önemlı salonu olan caldarium (sıcaklık) gibi, alttan sıcak gazlar ile ısıtılmaktaydı. 

Şarkta, terlemeye verilen önem doğrultusunda, laconicum adı verilen salonun daha bir önem kazandığını; daha büyük inşa edildiğini görmekteyiz. Bu mekânların dışında, bazı hamamlarda rastlayabileceğimiz genel tuvalet olarak kullanılan latrinayı, heykellerle süslü musalar salonunu sayabiliriz. 

Hamam yapılarının en can alıcı noktası, ısıtmanın sağlandığı hypokaust sistemidir. Ocak (praefurnium)'da odun veya kömürün yakılmasıyla oluşan sıcak gazlar, hypokaust sisteminde ilerleyerek, tubuli adı verilen, duvardan ısıtmayı sağlayan elemanların içinden geçerek, hamamın sıcak salonunu (caldarium) ve havuzu da ısıtır. 

Sıcak gazlar, enerjilerinin bir kısmını burada bıraktıktan sonra, çoğunlukla, ılıklık (tepidarium) kısmına geçerek buradan da bacalar vasıtasıyla dışarıya atılırlar. Su ihtiyacı ise havuzlardan karşılanır.

Türk hamamlarında külhan olarak isimlendirilen praefurniumda çoğunlukla yakılan odun için, yakınlarda bulunan ağaçlar kesilmiştir şüphesiz. 

Tony Rook [1], sıcak ve ılık mekânların sadece 6'şar m2 olduğu, benzerlerinin yanında oldukça küçük kalan Welwyn Villa Hamamı'ndakı çalışmasında; sıcak, ılık ve soğuk odaların, sırasıyla, 70, 55 ve 25'C'da olduğunu kabul ederek, bir yıl için 114 ton odun tüketildiğini hesaplamış. 

Pompei'deki Stabian Hamamı üzerinde çalışan lorio'nun [2] bulduğu değerler daha insaflı; daha büyük bir alanı (114 m2) 35°C'da tutmak için yaklaşık, Rook'un bulduğu odun miktarının yarısının yeterli olabileceğini hesaplamış. 

Hüser [3] ise 23 m2'lık alanı 18°C'da (!) tutmak için, yaklaşık 14 ton/yıl yakıt tüketiminin gerektiğini bulmuş.

Hüser'in çalışma yaptığı bu mekân, Almanya'da, Roma dönemindeki hamamlar baz alınarak inşa ediliyor ve 1902'de, dönemin imparatorunun da katılımıyla açılıyor. 1910'da bir firma, günde bir küfe -boyutları belli değil- kömür ile, kısa bir süre hamamı çalıştırıyor. Uzun bir süre atıl kaldıktan sonra, aynı mekânda Kretzschmer [4] bir deneysel çalışma yapıyor. 

Burada sözü geçen mekânlar oldukça küçük. Halbuki, Roma hamam yapılarının önemli bir kısmı, güç ve para sahiplerinin kudretlerini gösterdikleri, insanda şaşkınlık ve hayranlık yaratan devasa boyutlardadır. 

Örneğin; 

Roma'daki Caracalla Hamamı 11 hektardan fazla alanı kaplamaktadır, Diokletian Hamamı ise daha da büyüktür; 16 hektar [5]. 

Bunun yanı sıra, Ankara Caracalla Hamamının kapalı kısmının ortalama yüzey ölçüsü 7500 m2 iken, bunun yaklaşık 500 m2'si sıcaklık kısmıdır. Tamamı ısıtılan ılıklık kısmı ise; 300 m2'lik orta hol, 225 m2'lik çok banyolu salon, 286, 225, 150 ve 100 m2'lik salon ve ara hollerden oluşmaktadır ve tüm bu mekânlar 14 adet ocak aracılığıyla ısıtılmaktaydı. 

Sonuç Welwyn Villa Hamamı'nı, bir yıl süresince ısıtmak için, 114 ton oduna ihtiyaç olduğunu, Rook'un hesaplandığını belirtmiştik. Bu ihtiyacı karşılamak için ortalama 500 kg gelen, yetişmiş, 228 adet çam ağacı kesilmiş olmalı. 

Buradan hareketle, 2000 m2'den daha fazla ısıtılan mekânı bulunan Ankara Hamamı için, bir yılda, yaklaşık, 38000 (otuz sekiz bin!) ağacın kesilmiş olduğunu söyleyebiliriz. 

Günümüzde, Ankara çevresinden her yöne kilometrelerce uzayan çorak alanlar, büyük olasılıkla o dönemlerin eseri! 



Tahsin Başaran
Dokuz Eylül Üniversitesi 

[1] T. Rook, "The development and operatıon ot Roman hypocausted baths", JAS 5, 1978, 269282. 
[2] A. lorıo, "Sıstema di riscaldamento nelle antiche terme pompeıane", BullCom 86. 1981, 167 189. 
[3] H. Huser, "VVarmetechnısche Messungen an eıner Hypokaustenheızung ın der Saalburg", Saalbjb 36. 1979, 1230. 
[4| F. Kretzschmer, "Hypokausten", Saalbjb 12. 1953, 741. F. Kretzschmer, »Bilddokumanto Römischer Technik", 1964, 34.
[5] G. Gromort. "Grece and Rome", 1948, 196200. 




Ek:

"...Ölüyü gömdükten sonra Skyth'ler kendilerini temizlerler ; Başlarını iyice ovarak yıkarlar, gövdelerini temizlemek için bir tören yaparlar, yere üst uçları birbirine eğik üç kazık çakarlar, üzerine çepeçevre keçe sararlar, keçelerin içerisinde ve kazıların ortasında bir tekne vardır, iyice kızdırılmış birçok taş getirip bu teknenin içine koyarlar..... Skyth'ler kenevir tohumunu alırlar, anlattığımız keçe örtülerin içerisine girerler ve bu tohumları kızgın taşın üzerine atarlar; tohum taşa değince tütmeye başlar ve öyle bir buğu çıkarır ki, bizim Yunanistan'daki hamamlarda bile bu kadar boğucu bir buğu olmaz. Skyth'ler bayılırlar buna ve keyiften haykırırlar; bu onlara yıkanma yerine geçer, çünkü gövdelerine hiç su değdirmezler.

Kadınlarına gelince, onlar da servi, sedir, günlük yongalarını pürtüklü bir taş üzerinde; iyice dövüp su katarlar; bu hamuru yüzlerine ve bütün gövdelerine sürerler; koklamaya doyulmaz bir koku kazanmış olurlar ve ertesi günü bu lapayı kaldırdıkları zaman derileri pırıl pırıl ve taze bir renk almış olur...."

Herodot,I:V ; 73-75





















6 Haziran 2014 Cuma

İONYALILAR GREK DEĞİLDİR / YUNAN ALDATMACASI ANADOLU VE TÜRK TARİHİ




ARTEMİS TAPINAĞI SÜTUNLARINDAN -BRİTİSH MÜZESİ



Anadolu‘da yaşadıkları bilinen ve Greklerin ısrarla kendilerini ecdat olarak ilişkilendirmek istedikleri ―Antik Çağ İyonyalıların” kimlikleri.


Ünlü İngiliz arkeolog, tarihçi, İncil uzmanı ve Türk topraklarında uzun yıllar arkeolojik araştırmalar yapmış olan William Mitchell Ramsay‘in, Greklerle ilgili olarak 1919 yılında ortaya koymuş olduğu bilgiler, antik bir Anadolu kavmi olarak bilinen İyonyalıların, Grek oldukları tezini çürüten önemli kanıtlardan sadece bir tanesidir; 

―Anadolu‟da yaşamış antik milletlerden İyonyalıların Greklerle bağlantıları yoktur ve tarih boyunca olmamıştır. 

Bir başka deyişle İyonyalılar Grek olarak nitelendirilemezler. 


İyonyalılar, Anadolu‟nun Batısında, Ege kıyılarında çoğalan ve gelişme kaydeden bir ırk olmuşlardır. Eski Ahitte (İncil‟de), Nuh peygamberin oğlu Yafes‟in (Japeth) oğulları ve torunlarının soyundan geldikleri bildirilen “İyonyalıların” kimlikleri konusuna açıklık getirilmeden, antik tarih konusunda mesafe kat edilmesine imkân yoktur. İyonyalıların daha sonraları Greklerle birleşmeleri, etnik olarak değil, “dinsel olarak” nitelendirilmelidir. 

Unutulmamalıdır ki o devirlerde Ortodoks Kilisesi, farklı etnik grupları birleştirici bir rol oynamıştır. (The Guardian/May 29, 1919, ―The İncalculable Evils Of Partition - By Sir William Mitchell Ramsay, s. 9)


Türkiye‘ye gelip, kapsamlı araştırmalarda bulunmuş, yine ünlü bir tarihçi olan Alman Jacob Fallmerayer de, W. M. Ramsay ile aynı görüşleri paylaşan, ―günümüz Greklerinin antik kavimlerle akrabalık bağlarının bulunmadığını iddia eden bir başka bilim adamıdır. 

―Oryantalist akademisyenler, Greklerin etnik saflığa sahip olmadıklarını, ayrıca kültürlerinin de zayıf olduğunu, sahip oldukları kültürü kendilerinden önceki çağlarda yaşamış “Doğunun eski kavimlerine” borçlu oldukları gerçeğinin altını uzun yıllar çizmişlerdir... Söz konusu bu durumu tarihçi Jacob Fallmerayer‟in ünlü eseriyle ortaya koymuş olduğu ifade edilmiştir. Greklere eski ve bilge bir ced (ata) bulmak gerekmiş ve böylece Doğunun antik medeniyetleri “model” olarak alınmış ve Greklere “adapte” edilmiştir.


R. Beaton – David Ricks, 
The Making Of Modern Greece, 
Ashagate Publishing Ltd. London, 2009, s. 40. 


―Etrüsklerle akrabalık bağları olduğu bilinen Lidya, Bergama ve Karya Krallarının ülkeleri Greklerce ele geçirilmiş, bu bölgeler Helenleştirilmiş ve bu topraklarda yerli dillerin yerini artık Grekçe almıştır. Hıristiyanlık Anadolu topraklarında kendini Grek kimliği ile ifade etmiş ve Anadolu halkları Greklerce asimile edilmişlerdir.” 

William M. Ramsay, 
The Letters To The Seven Churches, Kessinger Publishing, 
Whitefish/Montana, 2004, s. 119, 120, 378


İtalyan ve Greklerin, Asenaları (Etrüskleri) farklı isimlerle zikredilmeleri, zihinlerde karışıklık yaratarak, Etrüsklerin ―Türk Köklerinin‖ ustaca gizlenilmesini sağlanmıştır.


―Türklerle ilişkilendirilebilinen pek çok antik bölge – şehir – kavim - krallık – alfabe – mitoloji - tanrı ve tanrıça” orijinal adlarının, Greklerce sonradan değiştirilerek, gerekli altyapının hazırlandığı tespit edilmiştir. Objektif antik tarih uzmanları, ―antik adların, alfabe ve yazıların, farklı milletlerin dillerine karşı nedensiz bir düşmanlık besleyen Greklerce değiştirildiği hususuna‖ bizzat dikkat çekmişlerdir.
 (James Noel Adams, Bilingualism and The Latin Language, Cambridge University Press, London, 2003, s. 102 – 107.) 



Araştırmalarımız bize göstermiştir ki, Batılılar ―biz ne söylersek, neyi iddia edersek ve bilim diye neyi ortaya koyarsak, ancak onlar doğrudur ve bilimseldir. Bizim iddialarımız kesinlikle sorgulanamaz” düşüncesini ―gelişmemiş ülke aydınlarına, yüzyıllardır öylesine telkin etmişlerdir ki, Türkiye deki bilim insanlarının pek çoğu, kendi vatanlarının tarihi ile ilgili bilimsel gerçekleri dahi, ―Batı onaylamıyor – kabul etmiyor, hatta Batılılar bize gülerler… diyerek, ya görmemezlikten gelmektedir. Diğer bir ifadeyle gerçekleri ortaya koymaya çekinmekte ya da en kolay yolu tercih ederek, hatta 

―Antik Türk Tarihini toptan reddetmektedirler. Bir başka ifadeyle ―Batı, kendi iddia ve çıkarlarının aleyhine olan tarihi gerçekleri neden onaylasın?” diyerek sorgulama gereği bile duymamaktadırlar. 


Oysa tüm bilim dallarında olduğu gibi, antik tarih kaynaklarını da tarafsız ve önyargısız olarak araştırıp, incelenmesi gerekmektedir. Çünkü ―gün ışığına çıkarılanbilimsel bilgi ve bulgular” mevcut antik tarihin Türkler aleyhine saptırıldığını ortaya koymaktadır. 


Batılıların, yüzyıllardır Türkler aleyhine geliştirmiş oldukları düşünce ve tutumları, onların antik tarih yazılımına da fazlasıyla yansımıştır. 


Şöyle ki, ―Türk adının, ya da Türklerle ilişkilendirebilecek adların kullanılmamasına ve bazı durumlarda da bu adların ustaca gizlenmesine özellikle dikkat edilmiştir. Aslında bu yanlı çalışmaları yapanlar açısından bakıldığında, bu davranışları gayet doğaldır, çünkü Türklerin antik tarihini ortaya koymak ve miras haklarını Türklere teslim etmek, Batılıların çıkarlarına ters düşmektedir. 


Diğer yandan Türkleri ilgilendiren tarihi gerçekleri ortaya çıkarmak onların görevi de değildir. 



Güzide Filiz TUZCU
İstanbul Üniversitesi – Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Doktora Öğrencisi 
Türkbilim 2013, Hakemli Dergi


...


"On the migration of the Greeks to Asia Minor, Ephesus was OCCUPIED by an IONIAN colony, the events connected with which are abscured by fable...."


EPHESUS being a LECTURE by HYDE CLARKE

Aeolian and Doric invaders never peopled more of the country than the coast, leaving the aborigines in the interior, and though these aquired the use of the Greek language,they did not thereby become Greeks.

The probability is that the present so callde Greeks of Asia minor are the descendants of the Iberians, as the Basques of Spain are, and that the Greeks on our coasts became ectinct, as they did in Greece itself, where they have been replaced by Albanians, where as if our Asiatic Greeks are the descendants of İberians, this will account for many of the contrasts of appearance among the various classes of so callde Greeks in this city. It will account too, for resemblances between the present and the ancient populations, for as the Greece of that day was not homogenously Hellenic, but included Thracian, Macedonian,Epirot,Albanian and Asiatic İberian mixed up with Hellenics so does the present population include part of those elements.

In earlier mytic epochs Ephesus was the reputed refuge of Latona, the birthplace of Apollo and diana, the place of the metamorphosis of Syrinx into a reed, the lurking place of Pan, a chief seat of the Amazons, so ancient that Bacchus contended with them and Herculus too defeated them, but both acknowledged the worship of Diana, whose birthplace was marked by the original olive tree even in the Christian era, and consecrated by a heaven born image.

On the migration of the Greeks to Asia Minor, Ephesus was occupied by an Ionian colony, the events connected with which are abscured by fable....




Hyde Clarke (1815-1895) was : 
Member of the American Oriental Society
Member of the German Oriental Society
Member of the Philoligical Society of Constantınople
President of the Academy of Anatolia


.....

The “fifteen achievements” E. Akurgal gathers in his book titled “The Aegean. Birth of Western Civilization” under the section referring to “The Importance of Eastern Hellenic Art and Culture in World History”; inessence, is a summary of the artistic and cultural superiority of the “Eastern Greeks” over the “Western Greeks”. My only disagreement with this statement is the use of the terminologies “Eastern Greek” and/or “Eastern Hellenic”. 

The Hellenic character of the Ionians doesn’t be based on the historical documents; instead it bases on the myths fabricated with the nationalist view in Athens, seven hundred years after the immigrations, in the 5th century. It is obvious that the myth is not the history. The perception of the Ionian land as a part of the Hellenic land is because of the same myth. 

It was a tale of “colonisation” of the Hellenic people won by war, on the mid-west Anatolian costs and the nearby islands by the leadership of the Athenians after the barbaric attacks of the Doric people. If it was a true story, Ionians who were the creator of the western civilization, had to bring with them from Hellas their culture and art as well; however all the archaeological evidences prove just the opposite of it. 

Although the pottery tradition was accepted as the most important standpoint, just like their sculpture and architecture, Ionians are not indebted to Hellas their pottery tradition as well. Ionians owe their Gods and Goddess, their script, their cultural and intellectual achievements to Anatolia. The archaeological evidence on about the identity of the Ionians has already been proved with a recent find in Egypt, by an inscription mentioning “Great Ionia” dated at least two hundred years before the migration. Therefore, it is the time questioning the definition of the “Hellenic identity” of the Anatolian civilizations with the scientific documents and evidences...



Prof.Dr.Fahri Işık 
ANADOLU-İON UYGARLIĞI“Kolonizasyon” ve “Doğu Hellen” Kavramlarına Eleştirisel Bir Bakış



E. Akurgal’ın en son “Batı Uygarlığı’nın Doğduğu Yer. Ege” kitabının sonunda sıraladığı Batı Uygarlığı’nın mayasını oluşturan onbeş madde; Ege’nin doğu yakasındaki “Doğu Hellenler”in batı yakadaki Hellas Hellenleri karşısında kültür ve sanatta üstün başarılarının bir özetidir. Bunda katılmadığım tek fakat asıl belirleyici olan nokta, İonlar için “Doğu Hellen” deyiminin kullanılmasıdır. 

Ancak bilinir ki İon halkının “Hellenliği” tarihsel belgelere değil, Ege Göçleri’nden 700 yıl kadar sonra, MÖ 5. yüzyılda, milliyetçi duygularla Atina’da yazılan mitoslara dayanır. Ve bilinir ki “mitos”, “tarih”değildir. Atinalıların İonia’yı bir Hellen toprağına dönüştürmüş olmaları yaygın görüşü de aynı mitosların ürünüdür; acımasız Dor saldırıları ardından Hellas halkının Atinalılar önderliğinde Orta Batı Anadolu kıyılarını ve önündeki adaları savaşla kazanarak “sömürgeleştirmeleri” masalının ürünü. Bunların gerçek olabilmesi için göçün ayrıca “kültür” göçü olması gerekir. 

Batı Uygarlığı’nı yaratan İon kültür ve sanatının, düşüncesinin Hellas’tan göçle taşınmış olması beklenir kiarkeolojik tüm bulgu ve veriler bunun tersini belgelemektedir. Heykel ve mimari yapıtlarını ve hatta en önemli dayanak olarak öne sürülen çömlekleri bile Hellas’a borçlu değildir İonlar; tanrılar, bilim ve yazı dahil, tüm düşünsel ve kültürel başarılarını da Anadolu’ya borçludur onlar.

İonialıların göçle gelen Atinalılar olmadığı, yerli olduklarıda, Mısır’da okunan göçten en az 200 yıl önceki bir zamanın “Büyük Ionia” tanımıyla belgelenmiştir. Bu nedenle Anadolu uygarlıklarının “Hellenliği” tanımının da bilimsel bulgu ve veriler ışığında sorgulanması zamanı da artık gelmiş olmalıdır.





....



Büyük İskender'in emriyle Anadolu'da Yunan dili ve kültürü kullanılmaya başlanmıştır. Ondan önce Yunan kültürü hiçbir zaman baskın bir kültür olmamıştır. Ki Roma dönemi ile de Latinceye geçilmiş ve böylece Yunanca yine azınlıkta kalmıştır. Doğu Roma İmparatorluğun resmi dili Latince idi, 610 711 yıllarında hüküm sürmüş Herakleios (Flavius Heraclius) tarafından Yunancanın resmi dil olması ile de Doğu Roma Yunanlaşmıştır.

Bizans İmparatorluğu adı ise 17.yy itibarı ile kullanılmaya başlanmıştır.

Bu yüzden "Doğu Roma", Anadolu ve Türk Tarihi anlatılırken , bunların göz önünde bulundurulması gerekir.

Saygılarımla,
SB.







14 Ağustos 2013 Çarşamba

ANAERKİL DOĞU / BABERKİL BATI





ESKİ YUNAN’IN ÇİLEKEŞ KADINLARI 
ANTİK YUNAN TRAGEDYALARININ GİZLİ KAHRAMANLARI



Kadının, tanrılar tarafından erkeğe sunulan sevimsiz bir armağan -Pandora- olduğunu düşünüyordu Hesiodos (1). Öte yandan başka bir şaire, Simonides’e (2) bakılırsa; tanrı, kadını yaratırken hayvanları model almıştı.

Eski Yunan’ın, tanrıların yalnızca kendi aralarındaki değil ama insanlarla olan ilişkilerini de anlatan renkli söylenceler evreninden sadece ikisi idi bu anımsattıklarımız. Bir yanıyla çağ insanının dünyaya bakış açısını yansıtan ama öbür yanıyla toplumsal yaşamın biçim almasında hayli önemli bir rol oynayan öykülerdi bunlar.

Bu saptamanın en göze çarpan örneklerinden biri de; kadına yönelik algı idi. Kadını, erkeğin başına musallat edilen bir bela olmanın ötesinde zayıf ve güçsüz bir varlık olarak kabul eden zihniyet, onu, yaşamının her döneminde erkeğin egemenliği altında yaşamaya zorlamıştı. Kendi hayatı ile ilgili kararlarda bile söz hakkı olmayan kadın, yalnızca bir çocuk doğurma aracı olarak kabul ediliyordu.

Eski Yunanlı kadının çeşitli kısıtlamalarla şekillenen yaşamının resmini en güzel çizecek olan da Eski Yunanlı kadının kendisi olsa gerek. Yine söylencenin dili ile. Ama bu kez tragedya (3) aracılığı ile Aiskhylos, Sophokles ve Euripides gibi şairlerin hayat verdiği, aralarında Klytaimnestra (4) ,Deianeira (5) , Prokne (6) , Andromakhe (7) , Elektra, Melanippe (8) ve Medea’nın (9) bulunduğu mitolojik karakterlerin ifadeleri ile
Eski Yunan’ın Çilekeş Kadınları- Antik Yunan Tragedyalarının Gizli Kahramanları Aiskhylos’un Agamemnon İsimli Oyunu’ndan;

Klytaimnestra, Agamemnon’un, Troya savaşından hemen önce sevgili kızları Iphigeneia’yı tanrılara kurban edişine öyle içerlemiştir ki savaş dönüşü kocasını öldürür. Bu cinayet, Argos’lu ihtiyarları öfkelendirmiştir. İhtiyarlardan birinin yönelttiği suçlama karşısında, şu sözlerle savunur kendini kraliçe: 

“… Beni yargılıyorsun burada. Sürgün edilmeliymişim… Ama şuradaki adamı hiç suçladığın yok. Kendi kızını pervasızca kurban etmiş olan. Sanki yünleri kabarmış koyun sürüsünden bir koyunmuş gibi. Kendi kızını, benim sevgili çocuğumu boğazlatan o adamı suçlamak… Hiç aklına gelmedi o zamanlar!.. Kızımı kurban gibi boğazladığı için öldürdüm bu adamı… Benim hakkımı, kadın hakkını çiğneyip kurban eden, Troya önlerinde Khryses kızlarıyla gönül eğlendiren adamdır öldürülmüş olan…” (10).


Aiskhylos’un Adak Sunucular İsimli Oyunu’ndan;

Agamemnon isimli tragedyanın devamı niteliğindeki oyunda; Elektra ve erkek kardeşi Orestes, babalarının intikamını almak için annelerini ve âşığını -Aigisthos- öldürmeyi plânlamışlardır. Argos’lu köle kadınları temsil eden koro; Klytaimnestra’nın daha evvel kocasını acımasızca öldürüşünü şu sözlerle nitelendirir: 

“… Kadınların, o en küstah, en koyu hırsı ve ateşi değil midir ölümlüler için, hep felaketin esas kaynağı? Her çiftin, her birlikteliğin tepesindeki bu kadın egemen baskıdır, sürekli ezen…” (11) (Aiskhülos, 2010: 60- 61, 95).


Sophokles’in Trakhis’li Kadınlar İsimli Oyunu’ndan;

Deianeira, nehir tanrısı Akheloos ile değil de Herakles ile evlenmiş olmanın mutluluğunu çok kısa bir süre yaşadığını ifade ediyor oyunun başında. Zira yiğit, sürekli evden uzakta, savaştadır. Çocuklarıyla baş başa kalan Deianeira hep yalnızdır. Mutsuzluğunu; genç kızlar korosuna şu sözlerle anlatıyor: 

“… Herakles, aynı bir çiftçinin arada sırada tarlasını ziyaret etmesi gibi bizi ziyaret etmekten başka bir şey yapmıyor… Sanıyorum ki buraya geldiğinizde üzüntümden haberdar değildiniz. Fakat kalbimdekileri sizin de bilmenizi istiyorum. Henüz çok gençsiniz ve gençliğiniz öylesine hızla büyüyor ki, bunu ne güneşin kızgın harareti, ne yağmurlar, ne de fırtınalar dindirebilir. İnsan bir kadın olana dek mutlu mesut bir yaşam sürer. Fakat bundan sonra insanın başına yeni dertler gelir. Kimi zaman kocanızı kimi zaman da çocuklarınızı düşünürsünüz. Ancak bu acıları çeken bir kadın şu an beni anlayabilir…” (Sofokles, 2010: 66).


Sophokles’in Tereus İsimli Oyunu’ndan;

Tereus, karısı Prokne’nin kız kardeşine tecavüz etmiştir. Prokne intikam almak için oğullarını öldürmeyi plânlamaktadır.

“… Şimdi babamın evinden uzakta, bir hiçim. Evet, genellikle kadınlara bu gözle baktım. Birer hiç olduğumuzu düşündüm. Bence genç kızlar, babalarının evlerindeyken en tatlı yaşamları sürerler. Masumiyetlerinden dolayı güvendeve mutludurlar (12) .Ama bir kadın olduğumuzda evlerimizden uzaklaştırılır ve ana babalarımızdan ayrı düşeriz. Kimimiz tanımadığımız, kimimiz yabancı erkeklerin evlerine gideriz. Kimi neşesiz, kimi soğuk…” (13) (Lefkowitz,- Fant, 2005: 12) diyor genç kadın.


Euripides’in Troya’lı Kadınlar İsimli Oyunu’ndan;

Troya kenti Akha’lar tarafından alınmış, Hektor Akhilleus tarafından öldürülmüştür. Öte yandan Andromakhe, sahip olduğu erdemlerden dolayı, Akhilleus’un oğlu Neoptelemos’un payına düşmüştür. Kayınvalidesi Hekabe’ye, çocuğu ile birlikte tutsak olarak götürüldüğünü duyurur. 

“… Ben iyi ünün peşinden gittim ama elde ettiğim şansın çoğunu kaybettim. Çünkü kadınlarda bulunması gereken erdemleri, Hektor’un çatısı altında elde ettim. Ve özellikle doğru olsun olmasın dışarı çıkan kadının suçlanması; evde kaldım, böyle bir isteğin tutsağı olmadan (14). Evden ırak tuttum kadın dedikodularını, söylentilerini. Salt aklımın bilgeliğine inanarak. Kocamın yanında dilim suskun, bakışlarım sakindi… Buün, Akha ordusu gelince yok oldu…” (Euripides, 2002: 34) diyor Andromakhe.


Euripides’in Andromakhe İsimli Oyunu’ndan;

Andromakhe, Neoptelemos’un Skyros’taki evine getirilmiş ve bir oğlu olmuştur. Öte yandan yiğidin karısı -Sparta’lı Menelaos’un kızı Hermione’nin çocuğu olmuyordur (15).

O, bu durumdan Andromakhe’yi sorumlu tutar. Kendisine büyü yapmakla suçlar ve öldürülmesini ister. Öte yandan Andromakhe kendini savunarak, Hermione’nin, kocasına yönelik olan korumacı tavrını eleştirir. 

“… Kocan senden, benim büyülerimden dolayı nefret etmiyor ki. Onun nefretinin sebebi,ona birlikte yaşamak için vermen gerekeni vermemen. Bu da güzellik değil, bir kocaya en çok zevk veren şey olan erdem… Eğer ıstırap çekiyorsan bunun sebebi Sparta’yı önemli bir kent olarak görüp, Skyros’u küçümsemendendir. Sen, yoksullar arasında yaşayan zengin bir kadınsın. Baban Menelaos’un Akhilleus’tan daha büyük bir adam olduğunu düşünüyorsun. İşte kocan bu yüzden senden nefret ediyor...”. 

Yine Andromakhe’nin Hermione’ye söylediğine bakılırsa;

“… Bir kadın kocasını her şart altında sevmelidir… Sen bir adamın birçok kadınla evlenip, her biriyle sırayla yattığı soğuk Trakya ülkesindeki tiranlardan biri ile evlendirilmiş olsaydın, bu diğer kadınları öldürecek miydin? O vakit,yalnızca şehvet peşinde koşan bir kadın olarak gösterilirdin. Davranışın tek kelime ile iğrenç. Evet, bizim sorunlarımız kocalarımızınkilerden daha büyük ama biz, problemlerin nasıl çözüleceğini de biliriz…” (Lefkowitz- Fant, 2005: 11-12)


Euripides’in Elektra İsimli Oyunu’ndan;

Yıllardır Argos topraklarından uzakta olan Orestes, gizlice ülkeye girmiştir. Kız kardeşi Elektra ile bir araya gelip, babalarının intikamını alma plânı yaparlar. Önce Aigisthos’u öldürürler. Sıra annelerine yani Klytaimnestra’ya da gelecektir. Genç Elektra’nın, Aigisthos’un ölüsünün başında sarf ettiği sözler arasında şunlar da vardır: 

“… Argos’ta herkes senin için, “kadının kocası” derdi. Ama onun için “adamın karısı” demezdi. Evde erkeğin değil de kadının sözünün geçmesi utanç verici değil mi? Kent içinde, erkeğin, yani babalarının adıyla değil de annelerinin adıyla anılan çocuklardan da nefret ederim…”.

Kocasını öldürmüş ve yeni bir âşık edinmiş olan Klytaimnestra, Troya’lı köle kadınların eşliğinde görünür. Kraliçenin, kızının suçlamaları karşısında kendini savunurken söylediği sözler arasında şunlar da yer alır: 

“… Eğer bir kadının adı kötüye çıkmışsa, onun üstüne artık iyi konuşulmaz. Ama bence bu haksızlık… Baban kızımı aldatıp evden çıkardı…Sunakta Iphigeneia’mın ak boynunu eğip boğazını kesti… Yine de çok kırıldığım halde ve öfkem hiç azalmasa da öldürmezdim kocamı. Ama kocam kudret çarpmış çılgın gibi bir kızla geldi ve onu yatağımıza aldı… Kadınlar densiz olur, bunu inkâr etmiyorum. Öyle oldukları için de, eğer koca yatağı unutup da sapıtırsa, kadın da adama aynını yapar. Başka bir dosta meyleder. O zaman suçlama açıkça bize karşı yapılır. Asıl suçlu erkeklerse hiç mi hiç suçlanmaz…” (16) (Euripides,2008: 43- 47).


Euripides’in Medea İsimli Oyunu’ndan;

Kocası ve iki oğlunun babası olan Iason’un, Korint ülkesinin kralı Kreon’un kızı Glauke ile evlendiğini duyan Medea hem öfkeli hem üzgündür. Korint’li kadınlara dert yanar şu sözlerle: 

“… Yaşayan ve bir irade sahibi olan yaratıklar içinde, biz kadınlar kuşkusuz en zavallılarıyız. Büyük bir bedel ödeyip bir kocaya vardığımızda, onu, bedenimizin de sahibi olarak kabul etmek zorundayız… Büyük soru gelir ardından da. Bu aldığımız adam iyi midir yoksa kötü mü? Bir kadının hoş değildir boşanması, imkânsızdır bir erkeği reddetmesi… Eğer erkek başlarsa sıkılmaya evdekinin varlığından, dışarı gider ve bulur bir çare can sıkıntısına. Biz kadınlar mecburuz bakmaya sadece tek bir adama. Ve derler ki bize, biz evde tehlikelerden uzak yaşıyormuşuz, onlarsa gidiyorlarmış savaşa, salaklar. Bir savaşta üç kez en ön safta yer almayı yeğlerdim, bir çocuk doğurmaktansa…” (17) (Euripides, 2006: 17).


Euripides’in Tutsak Melanippe İsimli -kayıp- Oyunu’ndan;

“… Erkeklerin kadınlara yönelik eleştirileri ne kadar da haksız. Ben; size, kadınların erkelerden daha iyi olduğunu göstereceğim… Evin tüm işlerini çekip çeviren ve evde ne varsa koruyup kollayan, kadınlardır. Bir kadının olmadığı ev ne temizdir ne de zengin (18). 

Kadınların dindeki yerini düşünün ki, bu bence en önemlisidir, biz kadınlar dinsel törenlerdeki en mühim görevleri üstleniriz. Tanrı Apollon, kehanetlerini, rahibeleri aracılığı ile duyurur (19).

Dodona’nın kutsal alanında, Kutsal Meşe olarak bilinen yerin yakınında, Tanrı Zeus’un niyetlerini, Yunanistan’ın çeşitli bölgelerinden gelen insanlara, yine kadınlar açıklar… Şunu söylememe izin verin, kötü bir kadından daha kötüsü yoktur ama iyi bir kadından da daha iyisi yoktur…” (Lefkowitz- Fant, 2005: 14).


Sonuç

Söylencelerin, tanrıların erkek ırkına verdiği bir ceza olarak nitelendirdiği kadın; doğumundan ölümüne dek erkeğin hükmü altında yaşamaya mecbur edilmiş bir varlıktı Eski Yunan’da. 

Kimi zaman dünyaya gelmesinin ardından, yaşayıp yaşamayacağına bile babası karar verirdi. Öte yandan çocukluk dönemini çok erken geride bırakır, henüz onüç- ondörtyaşlarında iken evlenmeye mecbur bırakılırdı. Bunun yanında evlilik; hayatında fazla bir değişiklik yaratmazdı. 
Kocaevinde, dört duvar arasına sıkışmış, tutsak bir hayatı sürdürmesi beklenirdi ondan. Tek görevi ise çocuk doğurmaktı. Yenidoğanın yaşam hakkı ve geleceği hakkında söz sahibi olamadan. Olur da yaşlanır ve dul kalırsa, devlet ona, yalnızca bir oğul doğurmuşsa bakardı. Vaktiyle erkek doğurmamış tüm yaşlı kadınların kaderi ise kendi ailelerinin elinde idi. Birkaç kuruş kazanmak için ebelik yapan, cenazelerde matemcilik görevi üstlenen ya da dini törenlerde rol alanları saymazsak elbet. 

İşte bu görünümün yahut Eski Yunan’lı kadının çilekeş yaşamının en güzel tasvirini çizen de; aynı çağdan günümüze ulaşan tragedyalar. Hem de kadın karakterlerin aracılığı ile.



Yrd.Doç.Dr.Didem Demiralp 
Gazi Üniversitesi Edebiyat Fak. Arkeoloji Bölümü Beşevler Kampüsü


__________________________________________
AÇIKLAMALAR 

1 ) Boiotya’lı şair. 
“…Çok eski zamanlarda tanrılarla ölümlü erkekler bir arada yaşıyormuş. Ama gün gelmiş, birbirlerinden ayrılmaları gerekmiş. O zaman dünya üzerindeki paylarının ne olacağına karar vermek için Mekone adlı ovada toplanmışlar.

Burada Prometheus büyük bir öküz kesmiş, parçalara ayırmış ve Zeus’un aklıyla alay ederek kesilen et parçaları arasında seçim yapmasını istemiş. Aklı sıra tanrıyı kandırmağa kalkışarak ona, yağla bezediği kemikleri sunarken ölümlü erkeklere, hayvanın midesine doldurduğu etleri hazırlamış. 

Sonsuz akıllı Zeus, tuzağın farkına varmışsa da bir şey dememiş. Ama yağla kaplanmış kemikleri eline alırken, ölümlüler için içi doldurulacak bir felaket düşünmüş ve bundan böyle dünya üzerindeki ölümlü insan ırkından ateşi saklamış. Ama Prometheus onu yine aldatmış ve bir rezene sapı içinde ateşi çalarak insanlara armağan etmiş. 

Zeus ise hemen bir fenalık düşünmüş ateşin bedeli olarak. Meşhur topal tanrı, Kronosoğlu’nun arzu ettiği gibi, utangaç bir genç kız biçimlendirmiş topraktan. Athena, ona parlak kıyafetler giydirmiş, başını süslü bir duvakla örtmüş ve taze çiçeklerden oluşan bir çelenkle taçlandırmış. Çok ünlü topal tanrının, Zeus’un arzusuna göre kendi elleriyle biçimlendirdiği altın kurdeleyi de takmış başına. Sonra öbür tanrıların ve ölümlü insanların önüne çıkarmış Zeus, Pandora (tanrıların armağanı) isimli bu kadını. 

Onların gördüğü şey; insanların dayanamayacağı bir kurnazlığa sahipmiş aslında. Ondan kadın ve dişi ırkı türemiş. Ölümlü erkekler arasında yaşayan ölümlü bir kadın ırkı. Kadınlar, erkeklere büyük bir dert olacaklarmış bundan böyle. Darlıkta ve yoklukta değil ama bollukta ve zenginlikte erkeklere zevcelik edeceklermiş. 

Nasıl ki bir kovanda tüm arılar çalışır ve semeresini yalnız tek bir arı alır, işte böyle bir kadın ırkı yaratmış Zeus tüm erkekler için. Sahip oldukları iyi şeylerin bedeli olarak ise ikinci bir fenalık düşünmüş. Her kim evlilikten ve kadınların neden olduğu dertlerden kaçarsa, o, yaşlılık günlerinde yalnız kalacakmış ve öldüğünde tüm malları akrabaları arasında paylaşılacakmış. 

Evliliği seçip kendine uygun bir eş bulan için ise başka bir kötülük olacakmış onu bekleyen. Yaramaz çocukları olacak, ruhu ve kalbi hiç dinmeyen bir kederle dolacakmış…” (Hesiod, 2006: 45- 53) diyor Hesiodos.


2 ) Arkaik Çağ şairi. Dediğine göre; 

“…Başlangıçta tanrı, kadın aklını bir dişi domuzdan yaratmış. Bu kadının hem kendisihem de evi pislik içindeymiş. Başka birini ise; dişi tilkiden yaratmış. Her şeyi bilen bu kadının sağı solu belli olmaz, iyiye kötü kötüye iyi dermiş. Başka biri de dişi köpekten yaratılmış. Her şeyi duymak ve bilmek isteyen bu kadın, sürekli gezer durur ve sürekli havlarmış. Bir erkek onu güzellikle veya zorla susturamazmış. 

Olympialı’ların topraktan yarattığı kadın ise; bodur bir yaratık olup, iyi ile kötü nedir bilmezmiş. Tek yaptığı tıkınıp durmakmış. Tanrının denizden yarattığı kadına gelince; bir gün güler ve mutlu olur, onu gören yabancılara “dünyada bunun kadar iyi ve güzel bir kadın yoktur” dedirtecek kadar sevimli olurmuş, öbür gün ise ne yüzüne bakılır ne yanına yaklaşılırmış. Tıpkı bir okyanus gibi değişken bir tabiatıvarmış. 

Tanrının kül grisi eşekten yarattığı kadın; pek çok zorluğa katlanarak istemediği halde çalışır dururmuş ama gece-gündüz durmadan yermiş. Aşkta ise seçici davranmazmış. Gelincikten yaratılan kadın ise berbat bir yaratıkmış. Onunla ilgili hiçbir şey, güzel ya da sevilir değilmiş. Aşk için çıldırırmış ama beraber olduğu adamı hasta edermiş. Komşularından çalar çırpar, pişmemiş kurban etlerini yermiş. 

Tanrının uzun yeleli bir kısrağın yavrusundan yarattığı kadın da herkese dert olur, evde hiçbir işe yardım etmezmiş. Günde iki-üç kez yıkanır, süslenir püslenirmiş. Başkaları için bakılası güzellikteki bukadın, kocası için tam bir veba demekmiş. Maymundan yaratılan kadın ise; Zeus’un erkeklere verdiği en büyük dertmiş. Kente indiğinde herkesin ona bakıp da kahkahalarla güleceği iğrençlikte bir surata sahipmiş. Kısacık bir boynu ve hantal bir yürüyüşü varmış. Bedeni yalnızca sahip olduğu bacaklardan oluşuyormuş. Tıpkı bir maymun gibi her türlü hileyi, oyunu bilirmiş. İyilik yapmayı ise bilmez, gün boyu kötülük planlar dururmuş. Tanrının arıdan yarattığı kadını alan erkek ise; talihliymiş. Onun sayesinde mal varlığı artar, evi zenginleşirmiş...” (Lefkowitz- Fant, 2005: 25- 27).


3 ) Şarap tanrısı Diyonizos onuruna söylenen şarkılardan (dithyrambos) doğmuş ve klasik şeklini M.Ö 5. yüzyıl Atina’sında almıştır. M.Ö 500’lerde; Diyonizia olarak adlandırılan ve tanrının onuruna her Mart’ta kutlanan şenliğin bir parçası haline gelen oyunlar, M.Ö 5. yüzyılın ortasından itibaren yine Diyonizos’u onurlandırmak amacıyla düzenlenmeye başlanan Lenaia bayramlarında da sahneleniyordu. 

M.Ö 4. yüzyılda; Attika’nın (Yunanistan’ın orta kesimi) tamamındaki yortularda yer alan tragedyalar sonraları tüm Yunan dünyasına yayıldı.

Kriteri ise; Aiskhylos, Sofokles ve Euripides’in yapıtları belirliyordu. Gösteriler; o çağın büyük spor müsabakalarına benzeyen bir yarışma şeklinde düzenleniyordu. 

Her bayram seçilen üç yazar; yapım, yönetim, koreografi ve müziğinden sorumlu olduğu üç tragedya ve bir satir oyunundan (Diyonizos’un eşlikçileri olanorman cinleri satirlerin tanrıyı övdüğü bir nevî komedi) oluşan oyunlarını, üç gün ardarda sergilerdi. 

Tamamı erkek olan oyuncular ve koro üyeleri maske takarlardı. Oyunların konuları genellikle mitolojik öykülerden alınmaydı. Tragedya yazarı; bu hikâyeleri, yaratmak istediği toplumsal, siyasi ve ahlâki etkiye bağlı olarak farklı yorumlayabiliyordu. Ancak onun asılamacı; dramatik bir etki yaratmak yani izleyicide ümit ve korku karışımı hisler uyandırmaktı (Speake, 1994: 644- 645).


4 ) Argos kralı Agamemnon’un karısı. Khrysothemis, Elektra, Orestes ve Iphigeneia’nın annesi.


5 ) Efsanevi yiğit Herakles’in karısı. Hyllos’un annesi.

6 ) Trakya kralı Tereus’un karısı. Itys’in annesi.

7 ) Hektor’un karısı. Astyanaks’ın annesi.

8 ) Savaş tanrısı Ares’in kızı. Hippolyte’nin kardeşi.

9 ) Argonaut’lar seferinin kahramanı olan Iason’un karısı. İki oğul annesi.


10 ) Bu tema; Eski Yunan’ın günlük yaşamındaki bir uygulamayı akla getiriyor. 

Bu da istenmeyen çocukların, özellikle de kız bebeklerin doğumdan sonra terk edilmeleridir. Her ne kadar Geç Klasik Çağ’da tartışma konusu olmuşsa da ekthesis ya daapothesis denen bu uygulamaya göre; bebek kimi zaman sakat ya da hasta, kimi zaman köle ya da yasa dışı, kimi zaman da yalnızca kız olarak dünyaya geldiği için terk edilirdi. Bir kızın ölüme terk edilişi bir yandan onun ileride aile bütçesine katkı sağlayamayacak olmasıyla ilgiliydi. Öte yandan evlenmesi durumunda belli bir miktar parayı da -çeyiz- beraberinde götürmesi gerekecekti. Bu da fazladan masraf anlamına gelirdi. (Garland: 1993: 84- 86, 93).

11 ) Kadının felaketle eş tutuluşu; Hesiodos’un, Pandora’nın yaradılışına dair şu tasvirini anımsatıyor: 

“… O ana dek her türlü hastalık ve dertten uzak yaşamış olan erkekler, bu kadının getirdiği kapaklı bir kavanozun içinden çıkan her tür felaketle tanışmış. Kavanozun kapağını hemen kapatınca da içinde sadece umut kalmış. Bu yüzden sayısız felaket ve dertle doludur karalarla denizler. Hastalıklar gündüz gece dolaşır durur ölümlüler arasında sessizce. Çünkü tanrı Zeus ses vermedi onlara…” (Hesiod, 1983: 9).

12 ) Eski Yunan’da kızlar -varsa- erkek kardeşleriyle birlikte evin yalnızca kadınlara ayrılmış kısmı olan gynaikon’da anneleriyle beraber yaşarlardı. Yemek yapma, dikiş dikme ve örgü örmeyi anneleri ya da büyükannelerinden öğrenirlerdi. 

Kız çocukların resmi bir eğitim almaları söz konusu olmasa da okuma- yazma öğrenenler de vardı. Bu durum, onların ileride koca evindeki tüm gelir-giderden sorumlu tutulacak olmalarıyla ilişkilidir. Yine de “…Karısına okuma- yazmayı öğreten adam, yılana zehir tedarik ettiğinin bilincinde olmalıdır…” (Lefkowitz- Fant, 2005: 31) diyen bir komedya yazarının ifadelerinden anlaşıldığına göre; kadının okur- yazarlığı, erkekler arasında tartışma konusu imiş gibi görünüyor.

13 ) Öte yandan Deianeira ve Prokne’nin “mutlu” olarak nitelendirdiği bu zaman fazla uzun sürmezdi. Zira kızlar, ergenliğe erişir erişmez evlendirilirdi. Üstelik evlenecek olan kızın kocasını seçmesine izin verilmezdi. Tarihçi Herodot’a göre; Atina’lı Kallias’ın, evlilik çağına gelen üç kızına, kocalarını seçmeleri için izin vermesi (Herodotos, 1991: 318) sıra dışı bir durumdu.

14 ) Evlilikle birlikte koca evine giden kadın, burada da yalnızca kendisine ve hemcinslerine ait olan kısımda yani gynaikon’da yaşardı. Kadının sokağa çıkması hoş karşılanmazdı. Bunun tek istisnası, bayramlar ve dinsel törenlerdi belkide. Platon bile “kadınlar, karanlıkta yaşamaya alışmışlardır” (Platon, 1998: 193) demişti. 

Öte yandan “evinden ayrılan bir kadın, ona rastlayanların, kimin karısı olduğunu değil kimin annesi olduğunu soracak yaştadır” diyen hatip Hyperides’in ifadeleri; yaşlı kadınların bu konuda daha rahat olduklarına işaret ediyor. Yine de bunun sebebi; yaşlanmış olan kadının, doğurganlığını geride bırakmış olması idi (Garland, 1993: 244).

15 ) Hermione’nin çocuk sahibi olamamaktan kaynaklanan endişesi; bizi, Eski Yunan toplumunun günlük yaşamında aynı durumdaki kadınların halini düşünmeye sevk ediyor. Evliliğin ilk ve hatta tek amacı yasal çocukların doğması olduğundan, kadının kısır olması, kocasının onu reddetmesi için yeterli idi. Öte yandan kimi zaman hiçbir neden olmaksızın da erkek, karısını terk edebilirdi.

16 ) Klytaimnestra’nın bu ifadeleri; Eski Yunan’da evli erkeğe tanınan cinsel özgürlüğü anımsatıyor. Öte yandan evli bir kadının böyle bir ilişkisi, kocasının onu boşamasını gerektiriyordu. Yoksa koca, vatandaşlık hakkını -aitima- kaybederdi.

17 ) Medea’nın bu sözleri; henüz çocuk denebilecek bir yaşta iken evlendirilen kızlar için doğum olayının ne denli acılı olduğunu anımsatıyor. 
Öte yandan bir kadın için doğum yapmak o kadar önemli idi ki; örneğin Sparta kentinde yalnızca savaş sırasında ölen askerlerin ve doğum sırasında hayatını kaybeden kadınların isimleri, mezar taşlarına kazınıyordu.

Atina’daki mezar taşları arasında da; kadınları, doğum esnasında gösteren tasvirler bulunuyordu. Yine de vurgulanması gereken bir nokta var. 

O da; her ne kadar bir kadının ilk görevi çocuk doğurmak olsa da kadınlar hamilelikleri süresince kirlenmiş kabul ediliyorlardı. Üstelik ev halkını da kirletmiş oluyorlardı. Hane halkının temizlenmesi, doğumdan sonraki beşinci gün -amphidromia- gerçekleşirken, annenin arınması için aradan kırk gün -tesserakostaion- geçmesi şarttı (Garland,1993: 96- 97).

18 ) Toplumun evin içine hapsettiği kadın, öyle görünüyor ki ailenin ihtiyaç duyacağı erzağın kullanılması ve saklanması yanında para işlerinin düzenlenmesinden de sorumluydu. Klasik Çağ’ın ünlü komedya yazarı Aristofanes’in “Lysistrata”isimli oyununda; kadınlar, bitmek bilmeyen savaşlar yüzünden uzun süre şehirden uzak kalan erkekleri silah bırakmaya çağırırlar. 

Atina kalesini ele geçirip şehir kasasına el koyarlar. Erkekler parayı geri isteyince, kadınların lideri Lysistrara der ki: “Para işlerini biz yöneteceğiz. Şaşılacak ne var ki bunda? Evin para işlerini biz yönetmiyor muyuz?” (Aristophanes,2006: 33).

19 ) Işık, sağlık ve bilgelik tanrısı Apollon’un Delfi’deki tapınağında.

KAYNAKÇA

*Aiskhülos, 2010. Oresteia (Çev: Yılmaz Onay). Mitos- Boyut Yayınları, s. 60- 95, İstanbul.
*Aristofanes, 2006. Eşek Arıları, Kadınlar Savaşı ve Diğer Oyunlar (Çev: Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 33, İstanbul.
*Euripides, 2002. Troyalı Kadınlar (Çev: Sema Sandalcı). Arkeoloji ve Sanat Yayınları, s. 34, İstanbul.
*Euripides, 2006. Medea (Çev: Metin Balay). Mitos-Boyut Tiyatro Yayınları, s. 17, İstanbul.
*Euripides, 2008. Elektra (Çev: Yılmaz Onay). Mitos-Boyut Tiyatro Yayınları, s. 43- 47, İstanbul.
*Garland, R. 1993. The Greek Way Of Life. Cornell University Press, s. 96- 97, 244, İstanbul.
*Herodotos, 1991. Herodot Tarihi (Çev: Müntekim Ökmen). Remzi Kitabevi, s. 318, İstanbul.
*Hesiod, 1983. The Homeric Hymns And Homerica (with an english translation by Hugh G. Evelyn-White, M.A). HarwardUniversity Press, s. 9, Massachusetts.
*Hesiod, 2006. Theogony, Works & Days, Testimonia (edited and translated by Glenn W. Most). Harward University Press,s. 45- 53, London.
*Lefkowitz, M. and Fant, M. B. 2005. Women’s Life In Greece And Rome. The Johns Hopkins University Press, s. 11-31, Baltimore.
*Platon, 1998. Yasalar I.Cilt (Çev: Candan Şentuna, Saffet Babür). Kabalcı Yayınevi, s. 193, İstanbul.
*Sofokles, 2010. Oidipus Kolonos’ta- Trakhis’li Kadınlar (Çev: Furkan Akderin). Mitos- Boyut Yayınları, s. 66, İstanbul.
*Speake, G. 1994. Dictionary Of Ancient History, Penguin Books, s. 644- 645, London.

pdf:



...

BU KONUYLA İLGİLİ DİĞER YAZILAR:


1-  MİLETOSLU ASPASİA


2- Heykeltraşların Kenti : PERGE

Perge'nin en önemli özelliklerinden bir diğeri de MS.2.yy başında kentin idarecisinin kadın olması. Adı Plancia Magna.

Bu kadın, hem kentin idarecisi hem de Tanrıça Artemis'in baş rahibesi , aynı zamanda imparator kültü baş rahibesi. Biliyorsunuz; Anadolu'da kadın çok önemlidir. Esasında Anadolu anaerkil bir toplumdur. Neolitik Dönem'den beri iri göğüslü ve iri kalçalı ana tanrıça heykelleri, doğurganlığı ve bereketi simgeler. Sonra bu Kybele'ye dönüşmüştür. Perge'de MS.2.yy başında bir kadın yönetici olması Anadolu için çok önemlidir.


3- MEDEA - ALTINPOST


4- AMAZONLAR

Kimmerler, Ural-Altay kökenli bozkır göçebelerinin batı koluna 
mensupturlar. Eski Çağ'daki Türk Kültür Tarihi'nin ilk temsilcilerindendir. 

Strabon'a göre Trabzon yakınlarında Kimmerius / Kimmerius Dağı
bulunmaktadır. Kimmerius / Kimmerius Dağı daha sonra Ağırmış Dağı adını almıştır (19) . Arisn'e bağlı Kuzgurcuk köyünün eski ismi Korgen'di (20) . 

XIV. yüzyılda Canik sancağına bağlı Satılmış kazasında Korgan isimli (günümüzde Ordu iline bağlı Korgan ilçesi) bir köy bulunmaktadır (21). Korgan, Türk devlet hayatında önemli kişilerin mezarına denmektedir. Kelimenin aslı korugan (koru-gan)dır. Ölüleri korumasından dolayı bu ismi almıştır. İlk kez Kimmerler tarafından yapılmıştır. Gelenek daha sonraki Türkler tarafından sürdürülmüştür. 

Herodotos'tan öğrendiğimize göre, Terme çevresinde Amazonlar yaşamaktadır. Efsanelere de konu olan erkeksiz savaşçı kadınlar (22), Kimmerler olduğu artık bilinen bir gerçektir (23).

Prof. Dr.Necati DEMİR

ve

Dr.Kimball Hint-Avrupa bilinci ile yazmış olduğu kitapta birçok veri Türki topluluklarını göstermektedir. Kendisi ısrarla söylemese de bulguları o yöndedir. Mesela Sarmatlar , İskitler, Kimmerler hep Türk boylarıdır. At ile gömü, Balballar ve Kımız Türk boylarında görülür. Son dönemlerde ortaya çıkmış makale ve kitaplar da göz önünde bulundurularak okunması ve "Amazonlar" tarihi açısından tavsiye ederim. SB.

Savaşçı Amazonlar - J.D.Kimball



Savaşçı Amazonlar - J.D.Kimball

Amazonlar hakkında bildiklerinizi unutun... Amazon kadınlarına ait mezarlarda araştırma yapan Kimball onların izini buldu. Amazonlar gerçekten yaşadılar, mezarları bugünkü Kazakistan’dadır. Mezarlarında atları, okları, kılıçları ile birlikte gömülmüşlerdir. 

Ve... Kimball, Kazakistan’da küçük sarışın bir kız görür, at üstündedir. Amerikalı arkeolog şaşırır, bu Türklerin arasında şarışın kızın işi ne diye. Kızın adı Meryemgül’dür. Kimball, Meryemgül’ün DNA örneklerini alır ve onu Amazon kadınlarına ait iskeletlerle karşılaştırır. Sonuç, tarih değişterecek kadar hayret vericidir, Meryemgül ile Amazonların DNA’ları bire bir aynıdır!

Amazon Kadınları bu zamana kadar pek çok fantastik filmin, kitabın ve tartışmanın konusu oldu. Yarı çıplak, asi, tutkulu ve seksi ifadeleri, daha iyi ok atabilmek için kestikleri tek memeleri ve oklarıyla simgeleşerek bugünlere geldi. Çoğu kişi bu cezbedici kadınların varlığına sonuna kadar inandı ama bir kısım insan da bunun bir efsaneden öte gidemeyeceğini çünkü yaşamış olamayacak kadar muhteşem olduklarını düşündü. Erkeklerin kadını alt eden dünyasında, erkeğe meydan okuyan, erkeklerle sadece yılda bir kez çiftleşmek için bir araya gelen, eğer erkek bebek doğururlarsa da bu bebekleri sakatlayıp öldüren acımasız asiler…

Kurganlardan çıkan gerçek

Ancak efsane artık gerçek! Onlar, erkek egemen toplumların baş edemediği, savaşkan, ata binen ve ok atan Türk kadınları! Evet, yanlış okumadınız, Amazonlar Türk çıktı. Araştırma, Amerikalı bir arkeolog olan Dr. Jeanine Davis Kimball’a ait. 1994 yılında Kazakistan’da yaptığı kazılar neticesinde, Amazon kadınlarının bir efsane olmadıklarını, gerçekte konargöçer Türk boyları içinde yaşadıklarını ve bu zamana kadar efsane olarak önümüze sunulanlardan çok farklı bir yaşam tarzına sahip olduklarını ortaya koydu. Çalışmasını Savaşçı Kadınlar Amazonlar adı altında bir kitapta toplayan Dr. Kimball’ın kitabının Türkçesi İleri Yayınevi tarafından Ocak ayında basıldı.

Bu efsaneyi aydınlatan kazı çalışmaları, Kazakistan’ın Rusya sınrları yakınındaki Pokrovka bölgesinde başlar. Kendi ifadesi ile “büyük keşfini yaptığı gün”ü şöyle anlatır Dr. Kimball: “Gözlerim loş ışığa alıştıktan sonra içerideki iskeleti net bir şekilde görebildim. Göğsünün üzerinde paslı yeşil bir öbek, sağ ayak kemiğinin yanında paslı bir hançer ve sol ayak kemiğinin bitişiğinde de artık yeşil renk görünen ok başları duruyordu. Asistanımız Yuri kafatasını ellerine alıp şöyle bağırdı; genç bir kadın ve muhtemelen 30-40 yaşlarında!”

Kurganların içindeki savaşçı kadınlar! Tam da Amazon kadınlarının yaşadığı varsayılan dönemde yaşamış olan, silahlarıyla birlikte gömülen savaşçı kadınlar! Ekip bölgede buna benzer pek çok iskelet buldu. Kimisi, üzerinde yabandomuzu dişi olan muskalar, kimisi fosil istiridye kabukları, tunçtan aynalar, küpeler ve kolyeler taşıyor, kimisinin yanında ise ancak at üstünde savaşırken kullanılabilecek 90 santimetreden daha uzun kılıçlar ve bileytaşları bulunuyordu. Bazıları ise bacakları at sürüyormuş gibi bir pozisyonla gömülmüştü.

Hala anaerkil yaşıyorlar

Davis Kimball bu buluntularla yetinmedi. Aklına tahrik edici bir soru düşmüştü. Acaba bu kurganların bölgede hali hazırda yaşayan konar-göçerlerle bir ilgisi olabilir miydi? Dr. Kimball’ın günümüz konargöçerlerinde gözlemlediği kadarıyla, ustalaştıkları ilk vasıf at sürmekti. Tanrı Dağları’nda ve Altay Dağları’nda yaşayan Moğolları ve Kazakları çocuklarına at sürmeyi öğretirken izlemişti. Çocuk bir yaşına geldiğinde baba, oğlunu yahut kızını eyere oturtur ve çocuk atını sürerken o da aşağıdan atı tutardı. Küçücük kız çocuklarının atın üstünde kıkırdayıp güldüklerini ve saatlerce atın üstünden inmediklerini gözlemlemişti. Acaba bu çocuklarla, savaşçı Amazonların bir ilgisi olabilir miydi?

Kazakistan’da yaşayan bu göçebe Türklerin hayatını daha da merakla araştırmaya başladı. Kadim zaman konargöçerlerin ataerkil aile yapılarının aksine, kadın erkek ve çocukların birlikte çalıştıklarını görüp, hayrete düştü. Bu insanlar, eşitlikçi bir toplum oluşturmuşlardı. Baskıcı Ruslar ve katı biçimde erkek merkezci olan İslam kültürü unsurlarıyla muhatap olmuşlardı. Ancak yine de hayat tarzlarını değiştirmemişler ve kadın erkek omuz omuza, hatta aynı işlerde çalışmaya devam etmişlerdi.

Mutfak gereçleri bile aynı

Evet burada, herkes işlerin bir ucundan tutuyor, kadınlar günlük yemekleri pişirirken erkekler ise at pişirme işini üstleniyordu. Her iki cinsiyetin mensupları yün işinde ortaklaşa çalışıyor, erkek çocuklar yemek hazırlamada, yurda su taşımada, hayvanları sağmada annelerine yardımcı olurken kızlar ise ata binmeyi öğreniyor ve sürüleri otlatıyorlardı. Kadınlar Aulla (taşınabilir köyler) ilgili her işten anlamak üzere yetişmek zorundaydılar. Hatta bu konar-göçerlerin kadın egelen oldukları bile söylenebilirdi. Aulun yönetiminde kadınlar belirgin şekilde etkindirler. Hatta oymağın başında zaman zaman kadın önderler bulunuyordu. Bozkır konar-göçerlerinin hayat şartları, kadınları basitçe görsel bir güzellik nesnesine indirgeyen görece çağdaş konumdan uzaktı. Bölgede uzun süre bu gruplarla yaşayan Dr. Kimball, kadın ve erkek arasındaki yoldaşlık bağına da çok şaşırmıştı. Günlük işlerini birlikte gören, geceleri sofrada birlikte sohbet ederek, hayatı paylaşan bir yaşam tarzına sahip olan bu insanlar, batılı bir arkeolog için bile son derece ilginç görünüyordu.

Şaman Amazonlar

Dr. Kimball, Pokrovka kazılarında kurganın çeperi boyunca dizilmiş yirmi iki tane at kafatasına da rastlamıştı. Mezarın içinde ise geniş hacimli, üzeri delikli tunçtan yapılma bir sandık keşfetmişlerdi. O zaman için bunlara bir anlam verememişti. Ta ki kaldığı Auldaki Kazak ailenin, kendi şerefine pişirdiği koyunu görene kadar. Mis gibi kokan et, doğrudan ateşin üzerinde duran ağzı açık bir kazan tertibatının içinde pişmekteyken, evin kızı, altı delikli bir tabağın yardımıyla et ve kemik parçalarını et suyunun içinden çıkarıp bir leğenin içine doldurdu. O an buldukları kalburun, 2500 yıl önce ne amaçla kullanıldığını kavrayıverdi.Büyük ihtimalle bir tören düzenlediklerinde at pişiriyorlardı. Onu suyundan ayırmak için de işte bu kalburu kullanıyorlardı.

Pokrovka’daki kazılar bir başka detayı daha ortaya koyacaktı. Dini bir vasfa sahip iskeletlerin hemen hemen tamamına yakını kadın, bulunan kadınların küçük bir bölümü de “rahibe” sınıfına mensuptu. Taş ve kilden yapılma sunaklar, fosilleşmiş deniz kabukları, kemikten oyma kaşıklar ve özel hayvan şekilleri verilmiş muskalarla birlikte gömülmüşlerdi. Bazılarında bunların hepsi birden oluyor, bazılarında ise sadece bir tanesi bulunuyordu. Bunun hiyerarşik farklılıktan kaynaklanıyor olabileceğini söyleyen Kimball, bulunan aşıboyası parçaları, sülüğen ve kireçtaşı cevherlerinin de törensel bazı makyajlar için olduğunu düşünmekteydi. Aslında tam da şaman kadınlarını tarif etmekteydi!

Yaşayan Amazon Meryemgül

Bu dini önderler, kurganlardan anlaşıldığı kadarıyla çok farklı bir yere sahiptiler. Yanlarında ayin kasesi, nazar boncuğu, altın ve cam boncuklarla sonsuzluğa uğurlanan bu kadınlara öyle değer verilmişti ki adeta öbür dünyada da hizmetlerine devam etmeleri istenmişti. Yeraltı mezar odasından çıkarılan devasa bir duvarda, etrafındaki kitleyi evliya gibi kutsayan bir kadın resmedilmişti. Daha üst bir mertebede olduğunu vurgulamak için, oransal olarak erkeklerden daha büyük betimlenmişti. İşlemeli bir cübbe ve kare biçimli bir başlık kuşanmıştı ve doğurganlık kültüne ait bir simge olan Hayat Ağacı’nı tutuyordu elinde. Günümüzde yaşayan konar-göçerlerde de hala bu şaman hayatının izlerini görür Dr. Kimball.

Dr. Kimball bölgede karşılaştığı Meryemgül adlı bir kız çocuğu sayesinde yapbozun parçalarını bir araya getirmeye başladı. Meryemgül at sürmeyi çok seven, sarışın bir Kazak kızıydı. Bu sarışın kız çocuğu oldukça ilgisini çekti. Hem bölgede nadir rastlanır bir şekilde sarışındır, hem de ata binmek onun için öylesine doğal ve öylesine hayatın bir parçasıdır ki…

Artık düşündüklerini bilimsel olarak da kanıtlama kararı verir Dr. Kimball. Meryemgül ve annesinin DNA örnekleriyle, Amazon kadınlarının kurganından çıkan örnekler karşılaştırılır. DNA’lar yüzde 99.9 oranında aynıdır! Yani Meryemgül, 2500 yıl önceki Amazon kadınlarının torunlarından biri olarak karşısındadır. Kurganlardan çıkan bulgular birebir buradaki konar-göçer Orta Asya yaşantısının bir parçasıysa, Meryemgül de bir o kadar bu hayatın bir parçası ve kurganlardaki hayatın bir devamıdır. Amazon Kadınları, Batılı tarihçilerin vahşi, erkeksiz ve ahlaksız kadın tasvirlerinin dışında, son derece hayatın içinde ve toplumsal yaşayan, doğurgan, savaşçı ve anaçtır. Orta Asya tarihinin tipik göçebe Türk yaşam tarzından kalan bir miras gibidir. Moğolistan’daki kadınların bugün hala ok atmadaki üstünlüklerini gören Kimball, kesik meme tasvirinin bir kez daha sorgulanması gerektiğini de düşünür, çünkü bu Türk kadınları memeleri kesilmeksizin de ok atmada son derece başarılı, erkeklere taş çıkartacak kadar da kendilerinden emindir.

Yaşayan bir tarihtir yüzleşilen. Kurganlardan çıkan ruhani üstünlükleri olan savaşçı kadınlarla, Kazakistan ve Moğolistan’daki kadınların yaşam tarzı arasında pek bir fark yok gibidir… Meryemgül ve onun gibi sarışın Türkler onlardır, gerçek Amazorlar!



1929 doğumlu Amerikalı arkeolog Dr. Jeanine Davis Kimball, 50 yaşında Kaliforniya Devlet Üniversitesi’ne girerek arkeolog olmuş. 50 yaşına kadar ise üç evlilik yapmış, altı çocuk doğurmuş, hastane yöneticiliği, hemşirelik, Bolivya ve İspanya’da öğretmenlik, Güney Amerika’da da sığır çiftçiliği yapmış ilginç bir kadın. 50 yaşından sonra seçtiği meslek sayesinde de tarihe damgasını vuracak bir buluş yapmış. (alıntıdır)



5- buna ek olarak video : 

"Çok meşhur bir belgesel kanalında amazonların kökenini aradılar , Amazonlar nerede diye...bulunan mezarlarda gen araştırmaları yaptılar , Kazakistan'da...Kazak steplerdeki kızları buldular, aynı şekilde ata biniyorlar, alınan örnekler birebir tuttu, ama sonunu çok kısaca bağladılar..Amazonların izini bulduk 
""BUNLAR DA TÜRKMÜŞ""
diyerek çok kısa bir şekilde sonlandırdılar." 

Erhan Afyoncu

Türk Kadın Savaşçılar ve Amazonlar






ZIT BİR DÜŞÜNCE VARSA , 
ONUNLA ALAY EDİYORUZ
BİZİM FİKRİMİZ DIŞINDA BİR FİKİR VARSA
ONU REDDEDİYORUZ
AMA BELGELER KONUŞUYOR, 
SUSMUYOR ARTIK

ANAERKİL DOĞU / BABERKİL BATI
YA KARŞI


________________