Translate

Amazon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amazon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2014 Pazartesi

AMAZONLAR - BALIKESİR - ASLAR








Antiope'nin kaçırılışı : Theseus ve Pirithous ile - MÖ.480 ,Vazo

Amazon Antiope'nin kıyafetleri kürk-pantalon....


"Amazonlar genelde Pers kıyafetleri ile resmedilir....." 
Yanlış info! 


Doğrusu:
"Kürk ve pantalon Türklere mahsustur ve 
Amazonlar İskit ve Kimmer soyundandır ve Türk'tür."

....


"Balıkesir'in eski adı Karesi imiş. Aslında Karesu olmalıdır."


Adını bölgede akan ve Homer'in İliada'sında geçen 
Karesu (Καρήσου) çayından almıştır. 
Yeni nehrin orijin ismi Türkçe Karasudur.

Homer, bölgede Assu (Ἄσσον) adlı çayı da zikr edir. 
Bu çaylar Gargar (Kaz) dağı çevresinde akırlar. 
Gargar dağı Zeus'un mekanıymış. Zeus bu dağdan 
Troya Savaşı'nı seyredermiş. Strabon'un verdiği 
bilgilerden belli olur ki, 
Balıkesir, İzmir bölgeleri 
ta eskilerden Amazon boyları olan 
Gargar ve Aslar tarafından meskun olunmuşlar. 
Ve bölgedeki bir çok antik coğrafi adları onlar vermişler."

"AS ön türkcədə yüce, büyük anlamına gəlir."


Elşad Alili
Türkolog - Azerbaycan



"Daha eski Hitit kaynağında Karasuw (kara-suv) diye geçer"

Firudin Ağasıoğlu (Celilov)
Dil bilimci/Türkolog- Azerbaycan




Peki nasıl anlatılıyor?
Balıkesir ili, adını merkezindeki Balıkesir şehrinden almaktadır.
 İlin eski adı Karesi olup, 24 Ekim 1926 tarih ve 4248 sayılı Kararname ile Balıkesir olmuştur.

[-Erol Tuncer (2002). "Osmanlı'dan günümüze seçimler, 
1877-1999". Toplumsal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı]


Balıkesir kelimesinin kökenine dair çeşitli rivayetler mevcuttur. Roma İmparatoru Hadrianus, Balıkesir şehri çevresinde sahip olduğu bir bölgede avcılık yaptığı için Adriyanutere lakabını almıştır. Ardından yine burada bir şato yaptırmıştır. 
Bu şatonun adı Paleo Kastro olarak bilinmektedir. 
Balıkesir adının bu kelimeden geldiği düşünülmektedir.

[-İsmail Hakkı Uzunçarşılı (2000)]
Paleo Kastro 'nun anlamı ise Eski Hisar 'dır.[M. Orhan Bayrak (1979). "Türkiye tarihi yerler kılavuzu". Remzi Kitabevi]


Bazı kaynaklar Balıkesir kelimesinin Balak Hisar veya Balık Hisar kelimelerinden geldiğini söylemektedir. Eski Türkçede balık kelimesi şehir anlamına geldiği için Balık Hisar kelimesinin anlamı Hisar Şehri 'dir. Fakat Balıkesir il merkezinde hisar veya harabe yoktur. Ayrıca Balıkesir şehrinde Hisariçi Mahallesi bulunmaktadır.

[ İsmail Hakkı Uzunçarşılı (2000)]


Bir rivayete göre bölgeye akın yapan Pers hükümdarı 
Balı-Kisra'dan gelmektedir. Bazı kaynaklara göre ise balı çok, 
güzel anlamına gelen Bal-ı Kesr kelimesinden 
türediği belirtilmektedir.

[Balıkesir Belediyesi.]


Yeni ortaya atılan bir teze göre ise, Bağıkesir 'den geldiğine yöneliktir. Zira 17. yüzyıla değin şehir merkezinde en önemli tarım faaliyetinin bağcılık olduğu Balıkesir kadı sicilleri ve tereke kayıtlarından doğrulanmaktadır.

[Bülent Özdemir, Zübeyde Güneş Yağcı (2007). "Osmanlıdan Cumhuriyete Balıkesir". Yeditepe Yayınevi] 




KARESİ/KARASU/KARASUW ve AMAZONLARIMIZ

COĞRAFYA İLE İNSAN İSİMLERİ , 
AĞIZLARA GÖRE VEYA 
BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE DEĞİŞTİRİLİNCE, 
TARİH NASIL DA BİR HAL ALIYOR DEĞİL Mİ?






Amazons in pants- Turkic











14 Ağustos 2013 Çarşamba

ANAERKİL DOĞU / BABERKİL BATI





ESKİ YUNAN’IN ÇİLEKEŞ KADINLARI 
ANTİK YUNAN TRAGEDYALARININ GİZLİ KAHRAMANLARI



Kadının, tanrılar tarafından erkeğe sunulan sevimsiz bir armağan -Pandora- olduğunu düşünüyordu Hesiodos (1). Öte yandan başka bir şaire, Simonides’e (2) bakılırsa; tanrı, kadını yaratırken hayvanları model almıştı.

Eski Yunan’ın, tanrıların yalnızca kendi aralarındaki değil ama insanlarla olan ilişkilerini de anlatan renkli söylenceler evreninden sadece ikisi idi bu anımsattıklarımız. Bir yanıyla çağ insanının dünyaya bakış açısını yansıtan ama öbür yanıyla toplumsal yaşamın biçim almasında hayli önemli bir rol oynayan öykülerdi bunlar.

Bu saptamanın en göze çarpan örneklerinden biri de; kadına yönelik algı idi. Kadını, erkeğin başına musallat edilen bir bela olmanın ötesinde zayıf ve güçsüz bir varlık olarak kabul eden zihniyet, onu, yaşamının her döneminde erkeğin egemenliği altında yaşamaya zorlamıştı. Kendi hayatı ile ilgili kararlarda bile söz hakkı olmayan kadın, yalnızca bir çocuk doğurma aracı olarak kabul ediliyordu.

Eski Yunanlı kadının çeşitli kısıtlamalarla şekillenen yaşamının resmini en güzel çizecek olan da Eski Yunanlı kadının kendisi olsa gerek. Yine söylencenin dili ile. Ama bu kez tragedya (3) aracılığı ile Aiskhylos, Sophokles ve Euripides gibi şairlerin hayat verdiği, aralarında Klytaimnestra (4) ,Deianeira (5) , Prokne (6) , Andromakhe (7) , Elektra, Melanippe (8) ve Medea’nın (9) bulunduğu mitolojik karakterlerin ifadeleri ile
Eski Yunan’ın Çilekeş Kadınları- Antik Yunan Tragedyalarının Gizli Kahramanları Aiskhylos’un Agamemnon İsimli Oyunu’ndan;

Klytaimnestra, Agamemnon’un, Troya savaşından hemen önce sevgili kızları Iphigeneia’yı tanrılara kurban edişine öyle içerlemiştir ki savaş dönüşü kocasını öldürür. Bu cinayet, Argos’lu ihtiyarları öfkelendirmiştir. İhtiyarlardan birinin yönelttiği suçlama karşısında, şu sözlerle savunur kendini kraliçe: 

“… Beni yargılıyorsun burada. Sürgün edilmeliymişim… Ama şuradaki adamı hiç suçladığın yok. Kendi kızını pervasızca kurban etmiş olan. Sanki yünleri kabarmış koyun sürüsünden bir koyunmuş gibi. Kendi kızını, benim sevgili çocuğumu boğazlatan o adamı suçlamak… Hiç aklına gelmedi o zamanlar!.. Kızımı kurban gibi boğazladığı için öldürdüm bu adamı… Benim hakkımı, kadın hakkını çiğneyip kurban eden, Troya önlerinde Khryses kızlarıyla gönül eğlendiren adamdır öldürülmüş olan…” (10).


Aiskhylos’un Adak Sunucular İsimli Oyunu’ndan;

Agamemnon isimli tragedyanın devamı niteliğindeki oyunda; Elektra ve erkek kardeşi Orestes, babalarının intikamını almak için annelerini ve âşığını -Aigisthos- öldürmeyi plânlamışlardır. Argos’lu köle kadınları temsil eden koro; Klytaimnestra’nın daha evvel kocasını acımasızca öldürüşünü şu sözlerle nitelendirir: 

“… Kadınların, o en küstah, en koyu hırsı ve ateşi değil midir ölümlüler için, hep felaketin esas kaynağı? Her çiftin, her birlikteliğin tepesindeki bu kadın egemen baskıdır, sürekli ezen…” (11) (Aiskhülos, 2010: 60- 61, 95).


Sophokles’in Trakhis’li Kadınlar İsimli Oyunu’ndan;

Deianeira, nehir tanrısı Akheloos ile değil de Herakles ile evlenmiş olmanın mutluluğunu çok kısa bir süre yaşadığını ifade ediyor oyunun başında. Zira yiğit, sürekli evden uzakta, savaştadır. Çocuklarıyla baş başa kalan Deianeira hep yalnızdır. Mutsuzluğunu; genç kızlar korosuna şu sözlerle anlatıyor: 

“… Herakles, aynı bir çiftçinin arada sırada tarlasını ziyaret etmesi gibi bizi ziyaret etmekten başka bir şey yapmıyor… Sanıyorum ki buraya geldiğinizde üzüntümden haberdar değildiniz. Fakat kalbimdekileri sizin de bilmenizi istiyorum. Henüz çok gençsiniz ve gençliğiniz öylesine hızla büyüyor ki, bunu ne güneşin kızgın harareti, ne yağmurlar, ne de fırtınalar dindirebilir. İnsan bir kadın olana dek mutlu mesut bir yaşam sürer. Fakat bundan sonra insanın başına yeni dertler gelir. Kimi zaman kocanızı kimi zaman da çocuklarınızı düşünürsünüz. Ancak bu acıları çeken bir kadın şu an beni anlayabilir…” (Sofokles, 2010: 66).


Sophokles’in Tereus İsimli Oyunu’ndan;

Tereus, karısı Prokne’nin kız kardeşine tecavüz etmiştir. Prokne intikam almak için oğullarını öldürmeyi plânlamaktadır.

“… Şimdi babamın evinden uzakta, bir hiçim. Evet, genellikle kadınlara bu gözle baktım. Birer hiç olduğumuzu düşündüm. Bence genç kızlar, babalarının evlerindeyken en tatlı yaşamları sürerler. Masumiyetlerinden dolayı güvendeve mutludurlar (12) .Ama bir kadın olduğumuzda evlerimizden uzaklaştırılır ve ana babalarımızdan ayrı düşeriz. Kimimiz tanımadığımız, kimimiz yabancı erkeklerin evlerine gideriz. Kimi neşesiz, kimi soğuk…” (13) (Lefkowitz,- Fant, 2005: 12) diyor genç kadın.


Euripides’in Troya’lı Kadınlar İsimli Oyunu’ndan;

Troya kenti Akha’lar tarafından alınmış, Hektor Akhilleus tarafından öldürülmüştür. Öte yandan Andromakhe, sahip olduğu erdemlerden dolayı, Akhilleus’un oğlu Neoptelemos’un payına düşmüştür. Kayınvalidesi Hekabe’ye, çocuğu ile birlikte tutsak olarak götürüldüğünü duyurur. 

“… Ben iyi ünün peşinden gittim ama elde ettiğim şansın çoğunu kaybettim. Çünkü kadınlarda bulunması gereken erdemleri, Hektor’un çatısı altında elde ettim. Ve özellikle doğru olsun olmasın dışarı çıkan kadının suçlanması; evde kaldım, böyle bir isteğin tutsağı olmadan (14). Evden ırak tuttum kadın dedikodularını, söylentilerini. Salt aklımın bilgeliğine inanarak. Kocamın yanında dilim suskun, bakışlarım sakindi… Buün, Akha ordusu gelince yok oldu…” (Euripides, 2002: 34) diyor Andromakhe.


Euripides’in Andromakhe İsimli Oyunu’ndan;

Andromakhe, Neoptelemos’un Skyros’taki evine getirilmiş ve bir oğlu olmuştur. Öte yandan yiğidin karısı -Sparta’lı Menelaos’un kızı Hermione’nin çocuğu olmuyordur (15).

O, bu durumdan Andromakhe’yi sorumlu tutar. Kendisine büyü yapmakla suçlar ve öldürülmesini ister. Öte yandan Andromakhe kendini savunarak, Hermione’nin, kocasına yönelik olan korumacı tavrını eleştirir. 

“… Kocan senden, benim büyülerimden dolayı nefret etmiyor ki. Onun nefretinin sebebi,ona birlikte yaşamak için vermen gerekeni vermemen. Bu da güzellik değil, bir kocaya en çok zevk veren şey olan erdem… Eğer ıstırap çekiyorsan bunun sebebi Sparta’yı önemli bir kent olarak görüp, Skyros’u küçümsemendendir. Sen, yoksullar arasında yaşayan zengin bir kadınsın. Baban Menelaos’un Akhilleus’tan daha büyük bir adam olduğunu düşünüyorsun. İşte kocan bu yüzden senden nefret ediyor...”. 

Yine Andromakhe’nin Hermione’ye söylediğine bakılırsa;

“… Bir kadın kocasını her şart altında sevmelidir… Sen bir adamın birçok kadınla evlenip, her biriyle sırayla yattığı soğuk Trakya ülkesindeki tiranlardan biri ile evlendirilmiş olsaydın, bu diğer kadınları öldürecek miydin? O vakit,yalnızca şehvet peşinde koşan bir kadın olarak gösterilirdin. Davranışın tek kelime ile iğrenç. Evet, bizim sorunlarımız kocalarımızınkilerden daha büyük ama biz, problemlerin nasıl çözüleceğini de biliriz…” (Lefkowitz- Fant, 2005: 11-12)


Euripides’in Elektra İsimli Oyunu’ndan;

Yıllardır Argos topraklarından uzakta olan Orestes, gizlice ülkeye girmiştir. Kız kardeşi Elektra ile bir araya gelip, babalarının intikamını alma plânı yaparlar. Önce Aigisthos’u öldürürler. Sıra annelerine yani Klytaimnestra’ya da gelecektir. Genç Elektra’nın, Aigisthos’un ölüsünün başında sarf ettiği sözler arasında şunlar da vardır: 

“… Argos’ta herkes senin için, “kadının kocası” derdi. Ama onun için “adamın karısı” demezdi. Evde erkeğin değil de kadının sözünün geçmesi utanç verici değil mi? Kent içinde, erkeğin, yani babalarının adıyla değil de annelerinin adıyla anılan çocuklardan da nefret ederim…”.

Kocasını öldürmüş ve yeni bir âşık edinmiş olan Klytaimnestra, Troya’lı köle kadınların eşliğinde görünür. Kraliçenin, kızının suçlamaları karşısında kendini savunurken söylediği sözler arasında şunlar da yer alır: 

“… Eğer bir kadının adı kötüye çıkmışsa, onun üstüne artık iyi konuşulmaz. Ama bence bu haksızlık… Baban kızımı aldatıp evden çıkardı…Sunakta Iphigeneia’mın ak boynunu eğip boğazını kesti… Yine de çok kırıldığım halde ve öfkem hiç azalmasa da öldürmezdim kocamı. Ama kocam kudret çarpmış çılgın gibi bir kızla geldi ve onu yatağımıza aldı… Kadınlar densiz olur, bunu inkâr etmiyorum. Öyle oldukları için de, eğer koca yatağı unutup da sapıtırsa, kadın da adama aynını yapar. Başka bir dosta meyleder. O zaman suçlama açıkça bize karşı yapılır. Asıl suçlu erkeklerse hiç mi hiç suçlanmaz…” (16) (Euripides,2008: 43- 47).


Euripides’in Medea İsimli Oyunu’ndan;

Kocası ve iki oğlunun babası olan Iason’un, Korint ülkesinin kralı Kreon’un kızı Glauke ile evlendiğini duyan Medea hem öfkeli hem üzgündür. Korint’li kadınlara dert yanar şu sözlerle: 

“… Yaşayan ve bir irade sahibi olan yaratıklar içinde, biz kadınlar kuşkusuz en zavallılarıyız. Büyük bir bedel ödeyip bir kocaya vardığımızda, onu, bedenimizin de sahibi olarak kabul etmek zorundayız… Büyük soru gelir ardından da. Bu aldığımız adam iyi midir yoksa kötü mü? Bir kadının hoş değildir boşanması, imkânsızdır bir erkeği reddetmesi… Eğer erkek başlarsa sıkılmaya evdekinin varlığından, dışarı gider ve bulur bir çare can sıkıntısına. Biz kadınlar mecburuz bakmaya sadece tek bir adama. Ve derler ki bize, biz evde tehlikelerden uzak yaşıyormuşuz, onlarsa gidiyorlarmış savaşa, salaklar. Bir savaşta üç kez en ön safta yer almayı yeğlerdim, bir çocuk doğurmaktansa…” (17) (Euripides, 2006: 17).


Euripides’in Tutsak Melanippe İsimli -kayıp- Oyunu’ndan;

“… Erkeklerin kadınlara yönelik eleştirileri ne kadar da haksız. Ben; size, kadınların erkelerden daha iyi olduğunu göstereceğim… Evin tüm işlerini çekip çeviren ve evde ne varsa koruyup kollayan, kadınlardır. Bir kadının olmadığı ev ne temizdir ne de zengin (18). 

Kadınların dindeki yerini düşünün ki, bu bence en önemlisidir, biz kadınlar dinsel törenlerdeki en mühim görevleri üstleniriz. Tanrı Apollon, kehanetlerini, rahibeleri aracılığı ile duyurur (19).

Dodona’nın kutsal alanında, Kutsal Meşe olarak bilinen yerin yakınında, Tanrı Zeus’un niyetlerini, Yunanistan’ın çeşitli bölgelerinden gelen insanlara, yine kadınlar açıklar… Şunu söylememe izin verin, kötü bir kadından daha kötüsü yoktur ama iyi bir kadından da daha iyisi yoktur…” (Lefkowitz- Fant, 2005: 14).


Sonuç

Söylencelerin, tanrıların erkek ırkına verdiği bir ceza olarak nitelendirdiği kadın; doğumundan ölümüne dek erkeğin hükmü altında yaşamaya mecbur edilmiş bir varlıktı Eski Yunan’da. 

Kimi zaman dünyaya gelmesinin ardından, yaşayıp yaşamayacağına bile babası karar verirdi. Öte yandan çocukluk dönemini çok erken geride bırakır, henüz onüç- ondörtyaşlarında iken evlenmeye mecbur bırakılırdı. Bunun yanında evlilik; hayatında fazla bir değişiklik yaratmazdı. 
Kocaevinde, dört duvar arasına sıkışmış, tutsak bir hayatı sürdürmesi beklenirdi ondan. Tek görevi ise çocuk doğurmaktı. Yenidoğanın yaşam hakkı ve geleceği hakkında söz sahibi olamadan. Olur da yaşlanır ve dul kalırsa, devlet ona, yalnızca bir oğul doğurmuşsa bakardı. Vaktiyle erkek doğurmamış tüm yaşlı kadınların kaderi ise kendi ailelerinin elinde idi. Birkaç kuruş kazanmak için ebelik yapan, cenazelerde matemcilik görevi üstlenen ya da dini törenlerde rol alanları saymazsak elbet. 

İşte bu görünümün yahut Eski Yunan’lı kadının çilekeş yaşamının en güzel tasvirini çizen de; aynı çağdan günümüze ulaşan tragedyalar. Hem de kadın karakterlerin aracılığı ile.



Yrd.Doç.Dr.Didem Demiralp 
Gazi Üniversitesi Edebiyat Fak. Arkeoloji Bölümü Beşevler Kampüsü


__________________________________________
AÇIKLAMALAR 

1 ) Boiotya’lı şair. 
“…Çok eski zamanlarda tanrılarla ölümlü erkekler bir arada yaşıyormuş. Ama gün gelmiş, birbirlerinden ayrılmaları gerekmiş. O zaman dünya üzerindeki paylarının ne olacağına karar vermek için Mekone adlı ovada toplanmışlar.

Burada Prometheus büyük bir öküz kesmiş, parçalara ayırmış ve Zeus’un aklıyla alay ederek kesilen et parçaları arasında seçim yapmasını istemiş. Aklı sıra tanrıyı kandırmağa kalkışarak ona, yağla bezediği kemikleri sunarken ölümlü erkeklere, hayvanın midesine doldurduğu etleri hazırlamış. 

Sonsuz akıllı Zeus, tuzağın farkına varmışsa da bir şey dememiş. Ama yağla kaplanmış kemikleri eline alırken, ölümlüler için içi doldurulacak bir felaket düşünmüş ve bundan böyle dünya üzerindeki ölümlü insan ırkından ateşi saklamış. Ama Prometheus onu yine aldatmış ve bir rezene sapı içinde ateşi çalarak insanlara armağan etmiş. 

Zeus ise hemen bir fenalık düşünmüş ateşin bedeli olarak. Meşhur topal tanrı, Kronosoğlu’nun arzu ettiği gibi, utangaç bir genç kız biçimlendirmiş topraktan. Athena, ona parlak kıyafetler giydirmiş, başını süslü bir duvakla örtmüş ve taze çiçeklerden oluşan bir çelenkle taçlandırmış. Çok ünlü topal tanrının, Zeus’un arzusuna göre kendi elleriyle biçimlendirdiği altın kurdeleyi de takmış başına. Sonra öbür tanrıların ve ölümlü insanların önüne çıkarmış Zeus, Pandora (tanrıların armağanı) isimli bu kadını. 

Onların gördüğü şey; insanların dayanamayacağı bir kurnazlığa sahipmiş aslında. Ondan kadın ve dişi ırkı türemiş. Ölümlü erkekler arasında yaşayan ölümlü bir kadın ırkı. Kadınlar, erkeklere büyük bir dert olacaklarmış bundan böyle. Darlıkta ve yoklukta değil ama bollukta ve zenginlikte erkeklere zevcelik edeceklermiş. 

Nasıl ki bir kovanda tüm arılar çalışır ve semeresini yalnız tek bir arı alır, işte böyle bir kadın ırkı yaratmış Zeus tüm erkekler için. Sahip oldukları iyi şeylerin bedeli olarak ise ikinci bir fenalık düşünmüş. Her kim evlilikten ve kadınların neden olduğu dertlerden kaçarsa, o, yaşlılık günlerinde yalnız kalacakmış ve öldüğünde tüm malları akrabaları arasında paylaşılacakmış. 

Evliliği seçip kendine uygun bir eş bulan için ise başka bir kötülük olacakmış onu bekleyen. Yaramaz çocukları olacak, ruhu ve kalbi hiç dinmeyen bir kederle dolacakmış…” (Hesiod, 2006: 45- 53) diyor Hesiodos.


2 ) Arkaik Çağ şairi. Dediğine göre; 

“…Başlangıçta tanrı, kadın aklını bir dişi domuzdan yaratmış. Bu kadının hem kendisihem de evi pislik içindeymiş. Başka birini ise; dişi tilkiden yaratmış. Her şeyi bilen bu kadının sağı solu belli olmaz, iyiye kötü kötüye iyi dermiş. Başka biri de dişi köpekten yaratılmış. Her şeyi duymak ve bilmek isteyen bu kadın, sürekli gezer durur ve sürekli havlarmış. Bir erkek onu güzellikle veya zorla susturamazmış. 

Olympialı’ların topraktan yarattığı kadın ise; bodur bir yaratık olup, iyi ile kötü nedir bilmezmiş. Tek yaptığı tıkınıp durmakmış. Tanrının denizden yarattığı kadına gelince; bir gün güler ve mutlu olur, onu gören yabancılara “dünyada bunun kadar iyi ve güzel bir kadın yoktur” dedirtecek kadar sevimli olurmuş, öbür gün ise ne yüzüne bakılır ne yanına yaklaşılırmış. Tıpkı bir okyanus gibi değişken bir tabiatıvarmış. 

Tanrının kül grisi eşekten yarattığı kadın; pek çok zorluğa katlanarak istemediği halde çalışır dururmuş ama gece-gündüz durmadan yermiş. Aşkta ise seçici davranmazmış. Gelincikten yaratılan kadın ise berbat bir yaratıkmış. Onunla ilgili hiçbir şey, güzel ya da sevilir değilmiş. Aşk için çıldırırmış ama beraber olduğu adamı hasta edermiş. Komşularından çalar çırpar, pişmemiş kurban etlerini yermiş. 

Tanrının uzun yeleli bir kısrağın yavrusundan yarattığı kadın da herkese dert olur, evde hiçbir işe yardım etmezmiş. Günde iki-üç kez yıkanır, süslenir püslenirmiş. Başkaları için bakılası güzellikteki bukadın, kocası için tam bir veba demekmiş. Maymundan yaratılan kadın ise; Zeus’un erkeklere verdiği en büyük dertmiş. Kente indiğinde herkesin ona bakıp da kahkahalarla güleceği iğrençlikte bir surata sahipmiş. Kısacık bir boynu ve hantal bir yürüyüşü varmış. Bedeni yalnızca sahip olduğu bacaklardan oluşuyormuş. Tıpkı bir maymun gibi her türlü hileyi, oyunu bilirmiş. İyilik yapmayı ise bilmez, gün boyu kötülük planlar dururmuş. Tanrının arıdan yarattığı kadını alan erkek ise; talihliymiş. Onun sayesinde mal varlığı artar, evi zenginleşirmiş...” (Lefkowitz- Fant, 2005: 25- 27).


3 ) Şarap tanrısı Diyonizos onuruna söylenen şarkılardan (dithyrambos) doğmuş ve klasik şeklini M.Ö 5. yüzyıl Atina’sında almıştır. M.Ö 500’lerde; Diyonizia olarak adlandırılan ve tanrının onuruna her Mart’ta kutlanan şenliğin bir parçası haline gelen oyunlar, M.Ö 5. yüzyılın ortasından itibaren yine Diyonizos’u onurlandırmak amacıyla düzenlenmeye başlanan Lenaia bayramlarında da sahneleniyordu. 

M.Ö 4. yüzyılda; Attika’nın (Yunanistan’ın orta kesimi) tamamındaki yortularda yer alan tragedyalar sonraları tüm Yunan dünyasına yayıldı.

Kriteri ise; Aiskhylos, Sofokles ve Euripides’in yapıtları belirliyordu. Gösteriler; o çağın büyük spor müsabakalarına benzeyen bir yarışma şeklinde düzenleniyordu. 

Her bayram seçilen üç yazar; yapım, yönetim, koreografi ve müziğinden sorumlu olduğu üç tragedya ve bir satir oyunundan (Diyonizos’un eşlikçileri olanorman cinleri satirlerin tanrıyı övdüğü bir nevî komedi) oluşan oyunlarını, üç gün ardarda sergilerdi. 

Tamamı erkek olan oyuncular ve koro üyeleri maske takarlardı. Oyunların konuları genellikle mitolojik öykülerden alınmaydı. Tragedya yazarı; bu hikâyeleri, yaratmak istediği toplumsal, siyasi ve ahlâki etkiye bağlı olarak farklı yorumlayabiliyordu. Ancak onun asılamacı; dramatik bir etki yaratmak yani izleyicide ümit ve korku karışımı hisler uyandırmaktı (Speake, 1994: 644- 645).


4 ) Argos kralı Agamemnon’un karısı. Khrysothemis, Elektra, Orestes ve Iphigeneia’nın annesi.


5 ) Efsanevi yiğit Herakles’in karısı. Hyllos’un annesi.

6 ) Trakya kralı Tereus’un karısı. Itys’in annesi.

7 ) Hektor’un karısı. Astyanaks’ın annesi.

8 ) Savaş tanrısı Ares’in kızı. Hippolyte’nin kardeşi.

9 ) Argonaut’lar seferinin kahramanı olan Iason’un karısı. İki oğul annesi.


10 ) Bu tema; Eski Yunan’ın günlük yaşamındaki bir uygulamayı akla getiriyor. 

Bu da istenmeyen çocukların, özellikle de kız bebeklerin doğumdan sonra terk edilmeleridir. Her ne kadar Geç Klasik Çağ’da tartışma konusu olmuşsa da ekthesis ya daapothesis denen bu uygulamaya göre; bebek kimi zaman sakat ya da hasta, kimi zaman köle ya da yasa dışı, kimi zaman da yalnızca kız olarak dünyaya geldiği için terk edilirdi. Bir kızın ölüme terk edilişi bir yandan onun ileride aile bütçesine katkı sağlayamayacak olmasıyla ilgiliydi. Öte yandan evlenmesi durumunda belli bir miktar parayı da -çeyiz- beraberinde götürmesi gerekecekti. Bu da fazladan masraf anlamına gelirdi. (Garland: 1993: 84- 86, 93).

11 ) Kadının felaketle eş tutuluşu; Hesiodos’un, Pandora’nın yaradılışına dair şu tasvirini anımsatıyor: 

“… O ana dek her türlü hastalık ve dertten uzak yaşamış olan erkekler, bu kadının getirdiği kapaklı bir kavanozun içinden çıkan her tür felaketle tanışmış. Kavanozun kapağını hemen kapatınca da içinde sadece umut kalmış. Bu yüzden sayısız felaket ve dertle doludur karalarla denizler. Hastalıklar gündüz gece dolaşır durur ölümlüler arasında sessizce. Çünkü tanrı Zeus ses vermedi onlara…” (Hesiod, 1983: 9).

12 ) Eski Yunan’da kızlar -varsa- erkek kardeşleriyle birlikte evin yalnızca kadınlara ayrılmış kısmı olan gynaikon’da anneleriyle beraber yaşarlardı. Yemek yapma, dikiş dikme ve örgü örmeyi anneleri ya da büyükannelerinden öğrenirlerdi. 

Kız çocukların resmi bir eğitim almaları söz konusu olmasa da okuma- yazma öğrenenler de vardı. Bu durum, onların ileride koca evindeki tüm gelir-giderden sorumlu tutulacak olmalarıyla ilişkilidir. Yine de “…Karısına okuma- yazmayı öğreten adam, yılana zehir tedarik ettiğinin bilincinde olmalıdır…” (Lefkowitz- Fant, 2005: 31) diyen bir komedya yazarının ifadelerinden anlaşıldığına göre; kadının okur- yazarlığı, erkekler arasında tartışma konusu imiş gibi görünüyor.

13 ) Öte yandan Deianeira ve Prokne’nin “mutlu” olarak nitelendirdiği bu zaman fazla uzun sürmezdi. Zira kızlar, ergenliğe erişir erişmez evlendirilirdi. Üstelik evlenecek olan kızın kocasını seçmesine izin verilmezdi. Tarihçi Herodot’a göre; Atina’lı Kallias’ın, evlilik çağına gelen üç kızına, kocalarını seçmeleri için izin vermesi (Herodotos, 1991: 318) sıra dışı bir durumdu.

14 ) Evlilikle birlikte koca evine giden kadın, burada da yalnızca kendisine ve hemcinslerine ait olan kısımda yani gynaikon’da yaşardı. Kadının sokağa çıkması hoş karşılanmazdı. Bunun tek istisnası, bayramlar ve dinsel törenlerdi belkide. Platon bile “kadınlar, karanlıkta yaşamaya alışmışlardır” (Platon, 1998: 193) demişti. 

Öte yandan “evinden ayrılan bir kadın, ona rastlayanların, kimin karısı olduğunu değil kimin annesi olduğunu soracak yaştadır” diyen hatip Hyperides’in ifadeleri; yaşlı kadınların bu konuda daha rahat olduklarına işaret ediyor. Yine de bunun sebebi; yaşlanmış olan kadının, doğurganlığını geride bırakmış olması idi (Garland, 1993: 244).

15 ) Hermione’nin çocuk sahibi olamamaktan kaynaklanan endişesi; bizi, Eski Yunan toplumunun günlük yaşamında aynı durumdaki kadınların halini düşünmeye sevk ediyor. Evliliğin ilk ve hatta tek amacı yasal çocukların doğması olduğundan, kadının kısır olması, kocasının onu reddetmesi için yeterli idi. Öte yandan kimi zaman hiçbir neden olmaksızın da erkek, karısını terk edebilirdi.

16 ) Klytaimnestra’nın bu ifadeleri; Eski Yunan’da evli erkeğe tanınan cinsel özgürlüğü anımsatıyor. Öte yandan evli bir kadının böyle bir ilişkisi, kocasının onu boşamasını gerektiriyordu. Yoksa koca, vatandaşlık hakkını -aitima- kaybederdi.

17 ) Medea’nın bu sözleri; henüz çocuk denebilecek bir yaşta iken evlendirilen kızlar için doğum olayının ne denli acılı olduğunu anımsatıyor. 
Öte yandan bir kadın için doğum yapmak o kadar önemli idi ki; örneğin Sparta kentinde yalnızca savaş sırasında ölen askerlerin ve doğum sırasında hayatını kaybeden kadınların isimleri, mezar taşlarına kazınıyordu.

Atina’daki mezar taşları arasında da; kadınları, doğum esnasında gösteren tasvirler bulunuyordu. Yine de vurgulanması gereken bir nokta var. 

O da; her ne kadar bir kadının ilk görevi çocuk doğurmak olsa da kadınlar hamilelikleri süresince kirlenmiş kabul ediliyorlardı. Üstelik ev halkını da kirletmiş oluyorlardı. Hane halkının temizlenmesi, doğumdan sonraki beşinci gün -amphidromia- gerçekleşirken, annenin arınması için aradan kırk gün -tesserakostaion- geçmesi şarttı (Garland,1993: 96- 97).

18 ) Toplumun evin içine hapsettiği kadın, öyle görünüyor ki ailenin ihtiyaç duyacağı erzağın kullanılması ve saklanması yanında para işlerinin düzenlenmesinden de sorumluydu. Klasik Çağ’ın ünlü komedya yazarı Aristofanes’in “Lysistrata”isimli oyununda; kadınlar, bitmek bilmeyen savaşlar yüzünden uzun süre şehirden uzak kalan erkekleri silah bırakmaya çağırırlar. 

Atina kalesini ele geçirip şehir kasasına el koyarlar. Erkekler parayı geri isteyince, kadınların lideri Lysistrara der ki: “Para işlerini biz yöneteceğiz. Şaşılacak ne var ki bunda? Evin para işlerini biz yönetmiyor muyuz?” (Aristophanes,2006: 33).

19 ) Işık, sağlık ve bilgelik tanrısı Apollon’un Delfi’deki tapınağında.

KAYNAKÇA

*Aiskhülos, 2010. Oresteia (Çev: Yılmaz Onay). Mitos- Boyut Yayınları, s. 60- 95, İstanbul.
*Aristofanes, 2006. Eşek Arıları, Kadınlar Savaşı ve Diğer Oyunlar (Çev: Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 33, İstanbul.
*Euripides, 2002. Troyalı Kadınlar (Çev: Sema Sandalcı). Arkeoloji ve Sanat Yayınları, s. 34, İstanbul.
*Euripides, 2006. Medea (Çev: Metin Balay). Mitos-Boyut Tiyatro Yayınları, s. 17, İstanbul.
*Euripides, 2008. Elektra (Çev: Yılmaz Onay). Mitos-Boyut Tiyatro Yayınları, s. 43- 47, İstanbul.
*Garland, R. 1993. The Greek Way Of Life. Cornell University Press, s. 96- 97, 244, İstanbul.
*Herodotos, 1991. Herodot Tarihi (Çev: Müntekim Ökmen). Remzi Kitabevi, s. 318, İstanbul.
*Hesiod, 1983. The Homeric Hymns And Homerica (with an english translation by Hugh G. Evelyn-White, M.A). HarwardUniversity Press, s. 9, Massachusetts.
*Hesiod, 2006. Theogony, Works & Days, Testimonia (edited and translated by Glenn W. Most). Harward University Press,s. 45- 53, London.
*Lefkowitz, M. and Fant, M. B. 2005. Women’s Life In Greece And Rome. The Johns Hopkins University Press, s. 11-31, Baltimore.
*Platon, 1998. Yasalar I.Cilt (Çev: Candan Şentuna, Saffet Babür). Kabalcı Yayınevi, s. 193, İstanbul.
*Sofokles, 2010. Oidipus Kolonos’ta- Trakhis’li Kadınlar (Çev: Furkan Akderin). Mitos- Boyut Yayınları, s. 66, İstanbul.
*Speake, G. 1994. Dictionary Of Ancient History, Penguin Books, s. 644- 645, London.

pdf:



...

BU KONUYLA İLGİLİ DİĞER YAZILAR:


1-  MİLETOSLU ASPASİA


2- Heykeltraşların Kenti : PERGE

Perge'nin en önemli özelliklerinden bir diğeri de MS.2.yy başında kentin idarecisinin kadın olması. Adı Plancia Magna.

Bu kadın, hem kentin idarecisi hem de Tanrıça Artemis'in baş rahibesi , aynı zamanda imparator kültü baş rahibesi. Biliyorsunuz; Anadolu'da kadın çok önemlidir. Esasında Anadolu anaerkil bir toplumdur. Neolitik Dönem'den beri iri göğüslü ve iri kalçalı ana tanrıça heykelleri, doğurganlığı ve bereketi simgeler. Sonra bu Kybele'ye dönüşmüştür. Perge'de MS.2.yy başında bir kadın yönetici olması Anadolu için çok önemlidir.


3- MEDEA - ALTINPOST


4- AMAZONLAR

Kimmerler, Ural-Altay kökenli bozkır göçebelerinin batı koluna 
mensupturlar. Eski Çağ'daki Türk Kültür Tarihi'nin ilk temsilcilerindendir. 

Strabon'a göre Trabzon yakınlarında Kimmerius / Kimmerius Dağı
bulunmaktadır. Kimmerius / Kimmerius Dağı daha sonra Ağırmış Dağı adını almıştır (19) . Arisn'e bağlı Kuzgurcuk köyünün eski ismi Korgen'di (20) . 

XIV. yüzyılda Canik sancağına bağlı Satılmış kazasında Korgan isimli (günümüzde Ordu iline bağlı Korgan ilçesi) bir köy bulunmaktadır (21). Korgan, Türk devlet hayatında önemli kişilerin mezarına denmektedir. Kelimenin aslı korugan (koru-gan)dır. Ölüleri korumasından dolayı bu ismi almıştır. İlk kez Kimmerler tarafından yapılmıştır. Gelenek daha sonraki Türkler tarafından sürdürülmüştür. 

Herodotos'tan öğrendiğimize göre, Terme çevresinde Amazonlar yaşamaktadır. Efsanelere de konu olan erkeksiz savaşçı kadınlar (22), Kimmerler olduğu artık bilinen bir gerçektir (23).

Prof. Dr.Necati DEMİR

ve

Dr.Kimball Hint-Avrupa bilinci ile yazmış olduğu kitapta birçok veri Türki topluluklarını göstermektedir. Kendisi ısrarla söylemese de bulguları o yöndedir. Mesela Sarmatlar , İskitler, Kimmerler hep Türk boylarıdır. At ile gömü, Balballar ve Kımız Türk boylarında görülür. Son dönemlerde ortaya çıkmış makale ve kitaplar da göz önünde bulundurularak okunması ve "Amazonlar" tarihi açısından tavsiye ederim. SB.

Savaşçı Amazonlar - J.D.Kimball



Savaşçı Amazonlar - J.D.Kimball

Amazonlar hakkında bildiklerinizi unutun... Amazon kadınlarına ait mezarlarda araştırma yapan Kimball onların izini buldu. Amazonlar gerçekten yaşadılar, mezarları bugünkü Kazakistan’dadır. Mezarlarında atları, okları, kılıçları ile birlikte gömülmüşlerdir. 

Ve... Kimball, Kazakistan’da küçük sarışın bir kız görür, at üstündedir. Amerikalı arkeolog şaşırır, bu Türklerin arasında şarışın kızın işi ne diye. Kızın adı Meryemgül’dür. Kimball, Meryemgül’ün DNA örneklerini alır ve onu Amazon kadınlarına ait iskeletlerle karşılaştırır. Sonuç, tarih değişterecek kadar hayret vericidir, Meryemgül ile Amazonların DNA’ları bire bir aynıdır!

Amazon Kadınları bu zamana kadar pek çok fantastik filmin, kitabın ve tartışmanın konusu oldu. Yarı çıplak, asi, tutkulu ve seksi ifadeleri, daha iyi ok atabilmek için kestikleri tek memeleri ve oklarıyla simgeleşerek bugünlere geldi. Çoğu kişi bu cezbedici kadınların varlığına sonuna kadar inandı ama bir kısım insan da bunun bir efsaneden öte gidemeyeceğini çünkü yaşamış olamayacak kadar muhteşem olduklarını düşündü. Erkeklerin kadını alt eden dünyasında, erkeğe meydan okuyan, erkeklerle sadece yılda bir kez çiftleşmek için bir araya gelen, eğer erkek bebek doğururlarsa da bu bebekleri sakatlayıp öldüren acımasız asiler…

Kurganlardan çıkan gerçek

Ancak efsane artık gerçek! Onlar, erkek egemen toplumların baş edemediği, savaşkan, ata binen ve ok atan Türk kadınları! Evet, yanlış okumadınız, Amazonlar Türk çıktı. Araştırma, Amerikalı bir arkeolog olan Dr. Jeanine Davis Kimball’a ait. 1994 yılında Kazakistan’da yaptığı kazılar neticesinde, Amazon kadınlarının bir efsane olmadıklarını, gerçekte konargöçer Türk boyları içinde yaşadıklarını ve bu zamana kadar efsane olarak önümüze sunulanlardan çok farklı bir yaşam tarzına sahip olduklarını ortaya koydu. Çalışmasını Savaşçı Kadınlar Amazonlar adı altında bir kitapta toplayan Dr. Kimball’ın kitabının Türkçesi İleri Yayınevi tarafından Ocak ayında basıldı.

Bu efsaneyi aydınlatan kazı çalışmaları, Kazakistan’ın Rusya sınrları yakınındaki Pokrovka bölgesinde başlar. Kendi ifadesi ile “büyük keşfini yaptığı gün”ü şöyle anlatır Dr. Kimball: “Gözlerim loş ışığa alıştıktan sonra içerideki iskeleti net bir şekilde görebildim. Göğsünün üzerinde paslı yeşil bir öbek, sağ ayak kemiğinin yanında paslı bir hançer ve sol ayak kemiğinin bitişiğinde de artık yeşil renk görünen ok başları duruyordu. Asistanımız Yuri kafatasını ellerine alıp şöyle bağırdı; genç bir kadın ve muhtemelen 30-40 yaşlarında!”

Kurganların içindeki savaşçı kadınlar! Tam da Amazon kadınlarının yaşadığı varsayılan dönemde yaşamış olan, silahlarıyla birlikte gömülen savaşçı kadınlar! Ekip bölgede buna benzer pek çok iskelet buldu. Kimisi, üzerinde yabandomuzu dişi olan muskalar, kimisi fosil istiridye kabukları, tunçtan aynalar, küpeler ve kolyeler taşıyor, kimisinin yanında ise ancak at üstünde savaşırken kullanılabilecek 90 santimetreden daha uzun kılıçlar ve bileytaşları bulunuyordu. Bazıları ise bacakları at sürüyormuş gibi bir pozisyonla gömülmüştü.

Hala anaerkil yaşıyorlar

Davis Kimball bu buluntularla yetinmedi. Aklına tahrik edici bir soru düşmüştü. Acaba bu kurganların bölgede hali hazırda yaşayan konar-göçerlerle bir ilgisi olabilir miydi? Dr. Kimball’ın günümüz konargöçerlerinde gözlemlediği kadarıyla, ustalaştıkları ilk vasıf at sürmekti. Tanrı Dağları’nda ve Altay Dağları’nda yaşayan Moğolları ve Kazakları çocuklarına at sürmeyi öğretirken izlemişti. Çocuk bir yaşına geldiğinde baba, oğlunu yahut kızını eyere oturtur ve çocuk atını sürerken o da aşağıdan atı tutardı. Küçücük kız çocuklarının atın üstünde kıkırdayıp güldüklerini ve saatlerce atın üstünden inmediklerini gözlemlemişti. Acaba bu çocuklarla, savaşçı Amazonların bir ilgisi olabilir miydi?

Kazakistan’da yaşayan bu göçebe Türklerin hayatını daha da merakla araştırmaya başladı. Kadim zaman konargöçerlerin ataerkil aile yapılarının aksine, kadın erkek ve çocukların birlikte çalıştıklarını görüp, hayrete düştü. Bu insanlar, eşitlikçi bir toplum oluşturmuşlardı. Baskıcı Ruslar ve katı biçimde erkek merkezci olan İslam kültürü unsurlarıyla muhatap olmuşlardı. Ancak yine de hayat tarzlarını değiştirmemişler ve kadın erkek omuz omuza, hatta aynı işlerde çalışmaya devam etmişlerdi.

Mutfak gereçleri bile aynı

Evet burada, herkes işlerin bir ucundan tutuyor, kadınlar günlük yemekleri pişirirken erkekler ise at pişirme işini üstleniyordu. Her iki cinsiyetin mensupları yün işinde ortaklaşa çalışıyor, erkek çocuklar yemek hazırlamada, yurda su taşımada, hayvanları sağmada annelerine yardımcı olurken kızlar ise ata binmeyi öğreniyor ve sürüleri otlatıyorlardı. Kadınlar Aulla (taşınabilir köyler) ilgili her işten anlamak üzere yetişmek zorundaydılar. Hatta bu konar-göçerlerin kadın egelen oldukları bile söylenebilirdi. Aulun yönetiminde kadınlar belirgin şekilde etkindirler. Hatta oymağın başında zaman zaman kadın önderler bulunuyordu. Bozkır konar-göçerlerinin hayat şartları, kadınları basitçe görsel bir güzellik nesnesine indirgeyen görece çağdaş konumdan uzaktı. Bölgede uzun süre bu gruplarla yaşayan Dr. Kimball, kadın ve erkek arasındaki yoldaşlık bağına da çok şaşırmıştı. Günlük işlerini birlikte gören, geceleri sofrada birlikte sohbet ederek, hayatı paylaşan bir yaşam tarzına sahip olan bu insanlar, batılı bir arkeolog için bile son derece ilginç görünüyordu.

Şaman Amazonlar

Dr. Kimball, Pokrovka kazılarında kurganın çeperi boyunca dizilmiş yirmi iki tane at kafatasına da rastlamıştı. Mezarın içinde ise geniş hacimli, üzeri delikli tunçtan yapılma bir sandık keşfetmişlerdi. O zaman için bunlara bir anlam verememişti. Ta ki kaldığı Auldaki Kazak ailenin, kendi şerefine pişirdiği koyunu görene kadar. Mis gibi kokan et, doğrudan ateşin üzerinde duran ağzı açık bir kazan tertibatının içinde pişmekteyken, evin kızı, altı delikli bir tabağın yardımıyla et ve kemik parçalarını et suyunun içinden çıkarıp bir leğenin içine doldurdu. O an buldukları kalburun, 2500 yıl önce ne amaçla kullanıldığını kavrayıverdi.Büyük ihtimalle bir tören düzenlediklerinde at pişiriyorlardı. Onu suyundan ayırmak için de işte bu kalburu kullanıyorlardı.

Pokrovka’daki kazılar bir başka detayı daha ortaya koyacaktı. Dini bir vasfa sahip iskeletlerin hemen hemen tamamına yakını kadın, bulunan kadınların küçük bir bölümü de “rahibe” sınıfına mensuptu. Taş ve kilden yapılma sunaklar, fosilleşmiş deniz kabukları, kemikten oyma kaşıklar ve özel hayvan şekilleri verilmiş muskalarla birlikte gömülmüşlerdi. Bazılarında bunların hepsi birden oluyor, bazılarında ise sadece bir tanesi bulunuyordu. Bunun hiyerarşik farklılıktan kaynaklanıyor olabileceğini söyleyen Kimball, bulunan aşıboyası parçaları, sülüğen ve kireçtaşı cevherlerinin de törensel bazı makyajlar için olduğunu düşünmekteydi. Aslında tam da şaman kadınlarını tarif etmekteydi!

Yaşayan Amazon Meryemgül

Bu dini önderler, kurganlardan anlaşıldığı kadarıyla çok farklı bir yere sahiptiler. Yanlarında ayin kasesi, nazar boncuğu, altın ve cam boncuklarla sonsuzluğa uğurlanan bu kadınlara öyle değer verilmişti ki adeta öbür dünyada da hizmetlerine devam etmeleri istenmişti. Yeraltı mezar odasından çıkarılan devasa bir duvarda, etrafındaki kitleyi evliya gibi kutsayan bir kadın resmedilmişti. Daha üst bir mertebede olduğunu vurgulamak için, oransal olarak erkeklerden daha büyük betimlenmişti. İşlemeli bir cübbe ve kare biçimli bir başlık kuşanmıştı ve doğurganlık kültüne ait bir simge olan Hayat Ağacı’nı tutuyordu elinde. Günümüzde yaşayan konar-göçerlerde de hala bu şaman hayatının izlerini görür Dr. Kimball.

Dr. Kimball bölgede karşılaştığı Meryemgül adlı bir kız çocuğu sayesinde yapbozun parçalarını bir araya getirmeye başladı. Meryemgül at sürmeyi çok seven, sarışın bir Kazak kızıydı. Bu sarışın kız çocuğu oldukça ilgisini çekti. Hem bölgede nadir rastlanır bir şekilde sarışındır, hem de ata binmek onun için öylesine doğal ve öylesine hayatın bir parçasıdır ki…

Artık düşündüklerini bilimsel olarak da kanıtlama kararı verir Dr. Kimball. Meryemgül ve annesinin DNA örnekleriyle, Amazon kadınlarının kurganından çıkan örnekler karşılaştırılır. DNA’lar yüzde 99.9 oranında aynıdır! Yani Meryemgül, 2500 yıl önceki Amazon kadınlarının torunlarından biri olarak karşısındadır. Kurganlardan çıkan bulgular birebir buradaki konar-göçer Orta Asya yaşantısının bir parçasıysa, Meryemgül de bir o kadar bu hayatın bir parçası ve kurganlardaki hayatın bir devamıdır. Amazon Kadınları, Batılı tarihçilerin vahşi, erkeksiz ve ahlaksız kadın tasvirlerinin dışında, son derece hayatın içinde ve toplumsal yaşayan, doğurgan, savaşçı ve anaçtır. Orta Asya tarihinin tipik göçebe Türk yaşam tarzından kalan bir miras gibidir. Moğolistan’daki kadınların bugün hala ok atmadaki üstünlüklerini gören Kimball, kesik meme tasvirinin bir kez daha sorgulanması gerektiğini de düşünür, çünkü bu Türk kadınları memeleri kesilmeksizin de ok atmada son derece başarılı, erkeklere taş çıkartacak kadar da kendilerinden emindir.

Yaşayan bir tarihtir yüzleşilen. Kurganlardan çıkan ruhani üstünlükleri olan savaşçı kadınlarla, Kazakistan ve Moğolistan’daki kadınların yaşam tarzı arasında pek bir fark yok gibidir… Meryemgül ve onun gibi sarışın Türkler onlardır, gerçek Amazorlar!



1929 doğumlu Amerikalı arkeolog Dr. Jeanine Davis Kimball, 50 yaşında Kaliforniya Devlet Üniversitesi’ne girerek arkeolog olmuş. 50 yaşına kadar ise üç evlilik yapmış, altı çocuk doğurmuş, hastane yöneticiliği, hemşirelik, Bolivya ve İspanya’da öğretmenlik, Güney Amerika’da da sığır çiftçiliği yapmış ilginç bir kadın. 50 yaşından sonra seçtiği meslek sayesinde de tarihe damgasını vuracak bir buluş yapmış. (alıntıdır)



5- buna ek olarak video : 

"Çok meşhur bir belgesel kanalında amazonların kökenini aradılar , Amazonlar nerede diye...bulunan mezarlarda gen araştırmaları yaptılar , Kazakistan'da...Kazak steplerdeki kızları buldular, aynı şekilde ata biniyorlar, alınan örnekler birebir tuttu, ama sonunu çok kısaca bağladılar..Amazonların izini bulduk 
""BUNLAR DA TÜRKMÜŞ""
diyerek çok kısa bir şekilde sonlandırdılar." 

Erhan Afyoncu

Türk Kadın Savaşçılar ve Amazonlar






ZIT BİR DÜŞÜNCE VARSA , 
ONUNLA ALAY EDİYORUZ
BİZİM FİKRİMİZ DIŞINDA BİR FİKİR VARSA
ONU REDDEDİYORUZ
AMA BELGELER KONUŞUYOR, 
SUSMUYOR ARTIK

ANAERKİL DOĞU / BABERKİL BATI
YA KARŞI


________________







2 Nisan 2013 Salı

ANTİK YUNAN VE ROMA'DA İŞKENCE

Atlas ile Prometheus'un  çektiği işkence



Özgür Yurttaşlara Yapılan İşkence -Kölelere Yapılan İşkence -Romalı Gladyatörler

Çeşitli yazarlar tarafından sıkça yinelenen ifadelerde Yunanistan ve Roma'da işkencenin (qucestio) ancak kölelerle sınırlı kaldığı söylenir; biz, terimin, tarihçileri ve diğerlerini yanıltmış olan itiraf ettirme usulüyle sınırlı olan kullanımının bir başka örneğini görüyoruz. 

Yunanistan'da, örneğin, işkence, tanıklık yaptırmak veya itiraf ertirmek amacıyla özgür yurttaşlara asla uygulanmamakla birlikte bütün sınıflara uygulanabilir bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmıştı. 

Aristophanes bu amaçla kullanılan çarktan sıkça söz eder. 

İşkence tezgahı da aynı derecede yaygındı. Başka özgür insanların yanı sıra, Antiphon da işkence tezgahında öldürülmüştü. Polybios'a göre, Tiran Nabis, kadın biçiminde iğrenç bir işkence aleti kullanırdı (İspanyol Engizisyonu'nun "Bakire Meryem''i ve Ortaçağ Almanyası'nın jungfernkuss'unun atası) ; kurbanlar bunun içinde haraç verinceye kadar sıkıştırılırlardı (bkz. 22. Bölüm) .

Roma'da özgür insan, normal koşullarda, zorla itiraf ertirmek amacıyla işkenceye maruz kalmazdı. Bu kuralın tek istisnası hainlikle suçlanmaktı. Bu özel suçla itham edilen veya kendisinden kuşku duyulanlara işkence uygulanmasını ilk onaylayan Arcadias Charisius oldu. 

Gibbon, hainlik vakalarında yasal işkencenin yaygınlaşmasının, gerçekte, güya az rastlanan hainlik vakaları dışında özgür insanın quaestiodan muaf sayılması ilkesini bozduğunu belirtir; çünkü bu, her nasılsa, her tür cürümü aynı ikircikli kategoriye dahil etmenin görece kolay bir yoluydu. 

"Hainlik", diyor Gibbon, "kurnaz avukatların düşmanca bir niyetten devşirebileceği her tür cürümü içerirdi." 

Suçlanan kişinin sınıfı onu korumuyordu çünkü hainlik durumunda herkesin eşit olduğu düşünülüyordu. 

Büyücülük veya cadılıkla suçlanmak, resmi konum veya doğuştan soyluluğun getirdiği haklardan yoksun bırakılmanın istisnasını oluşturuyordu. Bazı istisnalar dışında, özgür insanın işleyebileceği kimi başka suçlarda da işkence uygulanıyordu. Kocasını zehirlemekle suçlanan bir kadın quaestio'ya alınabiliyordu ya da tanıklığı sırasında yanıltıcı ifade veren kişiye de aynı işlem uygulanıyordu. 

Severus'un hükümdarlığı döneminde zinadan suçlanan birine işkence yapılabiliyor, Maximus zamanında ensest ilişkide, Constantinus zamanında ise büyü ve sihir olaylarında quaestio uygulanıyordu. 

İstisnaların en dikkat çekici yanı, yukarıda sözü edilen büyücülük ve hainlik dışındaki bütün suçlarda, aristokratlara, din adamlarına, hamile kadınlara ve on dört yaşın altındaki çocuklara da uygulanmasıydı.

Bununla birlikte, işkence, bu suçların sanıklarıyla sınırlanmıştı; tanıklara ve dava gününden önce mahkumlara uygulanamazdı. Başkasını hainlikle suçlayıp bunu kanıtlayamayan kişiye de quaestio uygulanması kayda değer bir noktadır.

İşkencenin cezalandırma biçimi olarak kullanılmasına döndüğümüzde, bunun ne denli yaygın olduğunu görürüz. Bazı durumlarda cezalandırmanın bütününü oluşturuyor, diğer hallerde sürgün veya ölüm cezasından önce uygulanan bir yaptırıma dönüşüyordu. 

Cumhuriyet zamanında, bireylerin, borçlu olanları özel hapishanelere kapatıp alacakları ödenene kadar ölüme neden olmayacak biçimde her tür işkenceyi yapmaya yetkisi vardı. 

Kiliseye karşı suç işleyenler son derece şiddetli işkence ile cezalandınlırdı. Kilisede bir papaza veya piskoposa hakaret etmekle suçlanan kimseye, Justinianos'un açık emriyle, işkence yapılabilirdi. 

Bazı durumlarda sakatlama da verilen cezalar arasında yer alırdı. Daha eskiden, genellikle ayak ve ellerin hepsi kesilirdi, ancak Justinianos yalnızca tek elin kesilmesiyle sınırlayarak bu yasanın şiddetini hafifletti.

Theodosius Yasası'na göre, sapkınlıktan mahkum olan biri, uçları kurşunla ağırlaştınlmış kırbaçla dövülürdü (contusus plumbo) . Bu tanımlanmış suçlar ile, cezası kamçılanma ve burnun kesilmesi olan, Kiliseye karşı işlenmiş diğer suçlar ve zinanın dışında, özgür yurttaşlar kamçılanamazdı. Kamçılama, kölelere verilen
cezaydı. Çok derin bir onursuzluk ve aşağılanmanın işaretiydi ve ortalama Romalı, kamçılanmaktansa ölümü yeğlerdi.


Kölelere Yapılan İşkence

Yunanistan ve Roma'da kölelere işkence yapılması değişmez yazgı olarak kabul edilirdi. Buna karşı çıkıldığı çok enderdi. Filozoflar bile buna taraftardı. Aristoteles, örneğin, bunu onayladığını açıklayanlardan biridir.

Platon, Ütopya düşüncesini açıklarken, özgür yurttaşlar ve köleler için ayrı bir hukukun gerekli olduğunu kabul ediyordu. Özgür insanların yalnızca kınandıkları bir kabahati, köleler işlediklerinde kırbaçlanmaları gerektiğini savunan yaygın ve popüler öğretiyi onaylıyordu; özgür insan para cezasıyla kurtulurken, köleye ölüm cezası veriliyordu.

Antik Yunanistan'da köleler, başlangıçta, savaş veya yağma seferlerinde ele geçirilenlerle sınırlıydı. Yunanlılar, düşmanlarını öldürmek veya zindana kapatmaktansa onları alçaltıcı ve onur kırıcı bütün günlük işleri yaptırmaya zorlamanın çok daha iyi bir çözüm olduğunu kavramışlardı.

Kölelik kurumu, bir kez uygulamaya konduktan sonra, çoğunluğa çekici geldi. Giderek daha çok sayıda insan, sevimsiz işlerin, bunları yapmayı reddedemeyecek veya karın tokluğunun ötesinde bir karşılık beklemeyen biri tarafından yapılmasından hoşlanır oldu. Tutsakların sayısı yetmemeye başlayınca, gözlerin yeni ve başka kaynaklara çevrilmesi doğaldı. Mahkumlar veya cürüm işleyenler köleliğe zorlandılar. 

Solon uygulamayı durdurana kadar borcu olan ve bunu ödeyemeyen kimse; doğrudan alacaklının kölesi olurdu. Sonra insan ticareti başladı. Köleler sığır gibi alınıp satıldı.

Atina'nın dile düşmüş köle pazarında -erkekler ve kadınlar- çırılçıplak sergilenip açık artırmada en yüksek fiyatı verene sarıldılar.

Roma hukukunda tanımlanmış olduğu gibi, köle söz konusu olduğunda en iyi ve çoğu durumda doğruyu söyletmenin tek yolu işkenceydi; zaten sahibi, kölenin hayatı üstünde neredeyse mutlak söz sahibi olduğundan, en zalim ve hayvani biçimde sürekli olarak cezalandırılmaktaydılar.

Bütün bunlar Devletin işkence konusunda bir düzenleme yapmadığı anlamına gelmez. Böyle birçok düzenleme vardı. Ancak bunlar her kölenin açıkça karşılaştığı özel işkencelere ek ama onlardan ayrı cezalandırma biçimleri sayılıyordu; sahibi, kölesini, gerçek ya da gerçek dışı her kusuru için, dilediği biçimde cezalandırma hakkına sahipti. Devlet düzenlemeleri mahkemelerin alanına giren cürümlerle sınırlıydı.

Örneğin, köle bir suç işlemekle suçlansın ya da (bazı istisnalarla) yalnızca suça tanık olsun, doğruyu söyletmek amacıyla ona işkence edilebilirdi. Bir koca, karısını zina yapmakla suçladığı zaman, kocanın, kadının ve kadının babasının sahip olduğu kölelere gerçeği söyletmek için işkence yapılabilirdi. Bununla birlikte, genelde hiçbir köle, efendisine karşı tanıklık yapamazdı. 

Bu genel kuralın istisnası hainlik suçlamasıydı. Sahibin mülkiyet hakkı, kölesine kendisinden başka bir otorite tarafından işkence yapılması konusunu etkiliyordu. Hukuki bir cezalandırmadan sonra, kölenin değerinin ciddi bir biçimde düşebileceği tartışması akılcıydı.

Böylelikle, köleye efendisinin iradesi ya da açık onayı olmaksızın işkence edildiğinde, sahibine, kölenin parasal değerinin karşılanacağı güvencesi veriliyordu. Efendisinden başka birinin köleyi suçlaması ve bu suçlamanın asılsız çıkması durumunda, işkence gören kölenin sahibi suçlamayı yapandan, uğramış bulunduğu zarara karşılık olarak kölenin değerinin iki katını alma hakkına sahipti.

İşkencenin yapısı ve derecesi yargıca kalmıştı. Bütün diğer kanıtlar gözden geçirildikten sonra işkenceye başvurulabilirdi. Bir suçlama söz konusu olduğunda, bütün kanıtlar sunulduğu ve iş yalnızca itiraf ettirmeye kaldığı zaman işkenceye karar verilirdi. Sanığa karşı güçlü ve oldukça açık kanıtlar olduğu halde işkenceyle itiraf alınamadığında, yargıç, işkencenin yinelenmesi emrini vermeye yetkiliydi. 

Durum gerektirdiğinde, yargıç, böyle bir emri tekrar tekrar verebilirdi, işkencenin yinelenme sayısına ilişkkin bir sınırlama yoktu. Özgür insandan farklı olarak, efendisinin bu hakkı olmasına karşın, köle, temyiz hakkından yoksundu. Temyiz sırasında sanık göz altına alınır ancak hiçbir şekilde işkence görmezdi.

Kullanılan hukuki işkencenin biçimlerinde, Cicero'nun da belirttiği gibi, işkence tezgahı (equuleus) temel ve en eski işkence aletiydi. Kollara bağlanan ipleri derece derece gererek tanıkları konuşmaya ikna etme yöntemi sıkça kullanılırdı. 

Köleler sürekli kırbaçlanarak cezalandırılırdı. Çeşitli türlerde kamçı kullanılırdı. Öküz derisinden yapılan korkunç Roma flagellum'u eti bir bıçak gibi keserdi. 

Horatius'a göre, bazı yargıçlar sadistçe gaddarlıkları ve kincilikleri sonucu öyle abartılı ve öyle sonu gelmez kırbaçlama cezaları verirlerdi ki kırbaçlayanlar genellikle ceza tamamlanmadan yorulup bırakmak zorunda kalırlardı. Birçok köle kırbaç altında ölmüştür.

Daha hafif suçlar için parşömen iplerinden yapılmış olan scutica, küçük kusurlar için düz deriden yapılmış bir kayış olan ferula kullanılırdı. 

Mahkemede verilen cezalardan ayrı olarak köle sahipleri kırbacı her gün ve her türlü kabahatte kullanırlardı. Bu özel cezalandırmaların şiddetine ya da kullanılan kırbacın türüne ilişkin hiçbir yasal düzenleme yoktu.

Kölegüdücüler mahkemelerce kullanılanlardan çok daha korkunç cezalandırma araçları icat etmek için bütün yaratıcılıklarını kullandılar. İplere kemik ve metal parçaları bağlandı; kimi zaman uçlarına ayrıca kurşun toplar, zalim kancalar veya çiviler takıldı. Kırbacı kendisi kullanamayan kadınlar, hizmetkarlarını kırbaçlatmak için kamu cellatlarını kiraladılar ya da onları diğer kölelerine zorla kırbaçlattılar.

Kırbaçlamanın dışında, kölelere uygulanan sayısız ceza biçimi vardı ve bütün cezalara işkence denilemese de, çoğu kuşkuya yer bırakmayacak biçimde zalimce ve insanlık dışıydı. Kaçmaya çalışan ve yakalanan kölelerin alınları genellikle dağlanırdı. Hırsızlara da aynısı uygulanırdı. Diğer durumlarda ellerinden asılırlar, ayaklarına ağırlıklar bağlanır ve bu durumdayken ölümüne kırbaçlanırlardı. Boyna asılan demir halka ve kelepçe yaygın olarak kullanılırdı. Bazı hırsızlık vakalarında tek el bilekten kesilirdi.

Ceza ölüm olduğunda, çarmıha germek en başta gelen infaz yöntemiydi. Çarmıha gerilerek ölüme mahkum edilen köleye V harfi biçiminde bir tür tasma olan furca zorla takılırdı. Furca enseden bağlanır ve uçları omuzlara otururdu. Suçlunun elleri uyluklarına bağlanırdı. Yol boyunca arkasından gelen camificeler sopalarla vurup kırbaçlarken, bu halde idam alanına yürürdü.

Constantinus zamanında, tecavüzle suçlanan ya da suça katılan bir köle yakılarak öldürülür ya da boğazından eritilmiş kurşun dökülürdü. Romalı kadınlar, anlatıldığına göre, cinsel zevklerini tatmin ederken hamile kalma riskini ortadan kaldırmak için genç erkek kölelerini hadım ettirirlerdi. Bu, İskit kadınlarının her türlü kayda değer ilerlemeyi sergiledikleri bir uygulamaydı. Montaigne'in dediği gibi "Bütün kölelerinin ve savaş tutsaklarının gözlerini çıkarır, böylece kölelere kendilerini tanıtmadan zevklerine bakabilirlerdi."


Romalı Gladyatörler

Roma'nın en kudretli günlerinde filizlenen işkenceler arasında hiçbir şey gladyatörlerin halkı eğlendirmek için boyun eğmeye zorlandıkları şeytanca kurnazlık ve dehşetin yanına yaklaşamazdı. 

Antik Roma'nın gladyatör gösterileri bugüne kadar gelen bir ün ve saygınlık kazanmıştı. Vahşiliğinin büyük bölümü zaman içinde örtülmüş veya bilerek silinmiştir ve bugünün ortalama İngiliz veya Amerikalısı için bunlar Antik Romalıların spora düşkünlüklerinin bir kanıtı sayılmaktadır. 

İşin gerçek doğası üzerinde ise pek az yorum yapılmıştır. Bu gösterilerde insanlar vahşi hayvanlarla ve birbirleriyle karşı karşıya getirilerek dövüştürülürlerdi. Çevrelerine göz kamaştırıcı bir hale örülmüş olan gladyatörler, genel görüşün aksine, yarışmaya can atan, kuvvet, yetenek ve cesaretlerini sergilemek için yanıp tutuşan kişiler değildi.

Yarışmalardan ücret bile almazlardı. Onlar ölüme mahkum edilmiş tutsaklar, katiller, suçlulardı. Gladyatörlük gösterileri infazların uygulanma biçimi ve asılmak ya da kurşuna dizilmek gibi bir infaz yöntemiydi. Mahkum edilen insanı, niteliği ve derecesi ile tanımlanamaz zalim işkencelere uğratması, diğer infaz türlerinden onu ayıran tek noktaydı. Böyle bir dövüş içinde ölümüne yer almaya zorlanan insanın zayıf da olsa yaşamını kurtarma şansı olduğu kanısı da bir yanılgıdır. Gladyatörün böyle bir şansı yoktu.

İzleyenlerin alkışları eşliğinde, dehşet verici bir biçimde öleceği kesindi. Yöneticilerin, sadistçe zevklerinden yoksun kalma endişesiyle, mahkumun gladyatör gösterisinde boy göstermeden önce intihar etmeyeceğinden emin olmak için onu en sıkı biçimde korumalarında ve her tür önlemi almalarında şaşılacak bir yan yoktur. Yine de gladyatörler, bütün önlemlere karşın, intihar ederlerdi. 

Symmachus birkaç mahkumun oğlunun onuruna dövüşmelerini emrettiği zaman yaşananlar buna iyi bir örnek oluşturur. Kendilerine biçilen yazgıdan kaçabilmek için gladyatörler birbirlerini boğazlamışlardı. 

Amfiteatrlarda hemen her tür vahşi hayvan kullanılırdı. Aslanlar, ayılar, leoparlar, kaplanlar, panterler ve kurtlar ölümüne yapılan bir dövüşte insanlara karşı kışkırtılırdı. Daha baştan insanların çabalarının umutsuz olduğu belliydi. Hasım kurt ya da yabani köpek olduğunda, tıpkı bin yıl sonrasında İngilizlerin zevk için ayı ve boğaları bağlamaları gibi, çoğu zaman gladyatör de kazığa bağlanırdı. Kimileri mutlak ölümü cesurca karşılayarak, hayvanla ellerinden geldiğince dövüşürdü. Zayıf veya daha az güçlü olanlar arenaya çıkmayı reddederlerdi ve bu durumda fikirlerini değiştirene kadar kırbaçlanırlar ya da ne olduğunu anlayamadan bekleşen hayvanlara fırlatılırlardı. 

Eldeki suçlular veya tutsaklar ihtiyacı karşılamadığı zaman onların yerini alacak köleler satın alınırdı. Amfiteatrda düzenli olarak toplanan geniş izleyici kitlesi de eğlenceden yoksun bırakılmazdı.

Zaman zaman kadınlar da arenada dövüşmeye zorlanırdı. 

Başsadist Neron, anlatılanlara göre, böyle gösterilere bayılırdı. Martialis'e göre, bir keresinde, bir aslan bir kadını parçalamıştı. Aynı yazarın verdiği bir başka örnekte de, bir hırsız haça çivilenmiş ve ayı tarafından parça parça edilmiştir. Her durumda, ölüm biçimleri seyredilemeyecek kadar korkunçtu.

Ölüm gelmeden önce, çabuk bir ölüm için yalvaran kurbanlara bunun bağışlanması istisnaydı....




İŞKENCENİN TARİHİ - George Ryley Scott  
(pdf olarak)




***


"İsimleri olan bir adam var,
kimi özgür bırakıp , kimi suçlayacağına o karar veriyor,
herkese aynı davranılmıyor."  J.Cash


SB

***


1 Şubat 2013 Cuma

Pergamon Müzesi Berlin - Anadolu Buluntuları


Bergama Akropol'ün en görkemli anıtı Zeus Sunağı’dır. Pergamon Kralı II. Eumenes tarafından (MÖ. 197–159) Galatlara karşı kazanılan zaferin anısına yaptırılmıştır. 

Zeus Sunağı’nın bölümleri numaralandırılıp özenle sökülerek, 1886 yılına kadar aralıklarla Berlin’e taşınmıştır. 








     Pergamonmuseum der Staatlichen Museen zu Berlin


              TÜRK Kültürünü yansıtan diğer buluntular



        İskitliler TÜRK BOYUDUR. 
        İskitler (Sakalar) - Prof. Dr. İlhami DURMUŞ(e-kitap)
        ayrıca TÜRKLER TARİHİ cilt I 

            MİLET/MİLETUS  , 
            Alles über Milet (tıklayın)



















Zeus Altaar ;(soldansağa) Klytios karşı Hekate , Otos'a karşı Artemis frizinden detay Artemis'in çizmesi ve Pazırık Kurganından çıkan buluntu...
BENZERLİĞİ GÖREBİLİYOR MUSUNUZ ?  !



TÜRK TARİHİNİN VE KÜLTÜRÜNÜN KAYNAĞI OLARAK KAYA ÜZERİ RESİMLER (PETROGLİFLER) ve ÖN ASYA DÜNYASINDA İLK TÜRKLER ile KİMMERLER VE İSKİTLER

Kimmerler, Ural-Altay kökenli bozkır göçebelerinin batı koluna 
mensupturlar. Eski Çağ'daki Türk Kültür Tarihi'nin ilk temsilcilerindendir. 


Arkeolejik bulgulardan elde edilen bilgiler, onların ilk Türk devletlerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır (13) .

M.Ö. II bin yıl başlarından itibaren M.Ö. 8. yüzyıla kadar merkezi Kırım olmak üzere Karadeniz'in kuzeyinde yaşamışlardır (14).

Frig Devleti'ni yıkan Kimmerler, batı yönde Lidya Devleti'nin sınırına yaklaşırlar. Daha sonra İç Anadolu'da bir bozkır devleti kurarlar. Oradan Karadeniz sahillerine ulaşırlar (15). 

Amasya Gümüşhacıköy'ün eski ismi olan Kımeri, büyük bir ihtimaller 
Kimmerlerin mirasıdır. Sinop ve çevresinin onlar tarafından ele geçirilmesi antik kaynaklarda anlatılmaktadır (16). 


Kimmerler, Karadeniz Bölgesi'nde doğuda Trabzon, batıda Karadeniz Ereğlisi'ne kadar yayılırlar (17). 

Kimmerlerin Karadeniz Bölgesi'ndeki varlığını kesin olarak ortaya koyan en önemli delillerden birisi, arkeolojik araştırmalardır. Ünye'de bulunan bir gümüş kap M.Ö. VI. yüzyılın sonunu işaret etmekte ve Kimmer sanatının son eserlerinden biri olarak nitelendirilmektedir (18).

Strabon'a göre Trabzon yakınlarında Kimmerius / Kimmerius Dağı 
bulunmaktadır. Kimmerius / Kimmerius Dağı daha sonra Ağırmış Dağı adını almıştır (19) . Arisn'e bağlı Kuzgurcuk köyünün eski ismi Korgen'di (20) . 


XIV. yüzyılda Canik sancağına bağlı Satılmış kazasında Korgan isimli (günümüzde Ordu iline bağlı Korgan ilçesi) bir köy bulunmaktadır (21). Korgan, Türk devlet hayatında önemli kişilerin mezarına denmektedir. Kelimenin aslı korugan (koru-gan)dır. Ölüleri korumasından dolayı bu ismi almıştır. İlk kez Kimmerler tarafından yapılmıştır. Gelenek daha sonraki Türkler tarafından sürdürülmüştür. 

Herodotos'tan öğrendiğimize göre, Terme çevresinde Amazonlar yaşamaktadır. Efsanelere de konu olan erkeksiz savaşçı kadınlar (22), Kimmerler olduğu artık bilinen bir gerçektir (23).

Prof. Dr.Necati DEMİR
Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi-Sivas
devamını pdf olarak okuyabilirsiniz.


SB.