Translate

Roma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2014 Perşembe

Antik Roma Hamamlarında Ağaç Katliamı



"Tanrısal Odysseus da onlara şöyle dedi: 
Kızlar, hele şöyle uzak durun benden, 
omuzlarımı yıkarım ben kendim, 
deniz kirini atarım üstümden, 
sonra oğunurum verdiğiniz şu yağla. 
Çoktan yağ görmedi, oğulmadı derim. 
Ama utanırım, sizin önünüzde yıkanamam, 
görünemem güzel örgülü kızlara çırılçıplak.
Odysseus böyle dedi, onlar da uzaklaştılar, 
gelip söylediler bunu kral kızına, 
tanrısal Odysseus da yıkadı bedenini suyun köpüğünde, 
temizledi sırtına, geniş omuzlarına yapışan yosunları, 
ekin vermez denizin kirini sildi başından, 
bir güzel yıkanıp yağlar süründü. "

HOMEROS, "Odysseia", 
6. Basım: 1992 Can, 6. Bölüm/S.123 





Antik Roma Hamamlarında Ağaç Katliamı 


Roma dönemindeki görkemli hamam yapılarının temeli, bronz çağlarda, yıkanma kültürünün oluşmasıyla atılmıştır ve bu oluşum dinsel kökenlidir. Yıkanmanın, dinsellikten öte günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi ise Greklerin sayesinde olmuştur; evlerinin bir bölümünü yıkanmaya ayırmışlar, spor amaçlı kullanılan gymnasionlara, yıkanma odaları yapmışlardır. 

Fakat yine de, Roma'da olduğu gibi, Greklerde, bağımsız hamam tesislerine raslanmıyor. Sonrasında, Romalılarda, gerek Greklerin etkisiyle gerekse de teknikteki ilerlemeyle birlikte, büyük boyutlu bağımsız hamam yapıları inşa edilmiş ve bunlar giderek Roma sosyokültürel yaşantısının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bunun sonucunda, hamamlar da, insanların değişik ihtiyaçlarına cevap verebilecek çok çeşitli mekânlardan oluşturulmuştur. 

Antik Roma hamamlarında, spor amaçlı kullanılan palaestralar, bütün içerisinde oldukça büyük yer kaplamaktaydı. 

Apodyteriumda, insanların soyunup giyinebilmeleri için birçok bölme ayrılmıştı. Soğukluk kısmı; frigidariumda, piscina adı verilen yüzme havuzu da bulunmaktaydı. Çoğu kez yağlama ve masaj için tepidarium (ılıklık) kullanılırdı ve genellikle bu mekân da, hamamın en önemlı salonu olan caldarium (sıcaklık) gibi, alttan sıcak gazlar ile ısıtılmaktaydı. 

Şarkta, terlemeye verilen önem doğrultusunda, laconicum adı verilen salonun daha bir önem kazandığını; daha büyük inşa edildiğini görmekteyiz. Bu mekânların dışında, bazı hamamlarda rastlayabileceğimiz genel tuvalet olarak kullanılan latrinayı, heykellerle süslü musalar salonunu sayabiliriz. 

Hamam yapılarının en can alıcı noktası, ısıtmanın sağlandığı hypokaust sistemidir. Ocak (praefurnium)'da odun veya kömürün yakılmasıyla oluşan sıcak gazlar, hypokaust sisteminde ilerleyerek, tubuli adı verilen, duvardan ısıtmayı sağlayan elemanların içinden geçerek, hamamın sıcak salonunu (caldarium) ve havuzu da ısıtır. 

Sıcak gazlar, enerjilerinin bir kısmını burada bıraktıktan sonra, çoğunlukla, ılıklık (tepidarium) kısmına geçerek buradan da bacalar vasıtasıyla dışarıya atılırlar. Su ihtiyacı ise havuzlardan karşılanır.

Türk hamamlarında külhan olarak isimlendirilen praefurniumda çoğunlukla yakılan odun için, yakınlarda bulunan ağaçlar kesilmiştir şüphesiz. 

Tony Rook [1], sıcak ve ılık mekânların sadece 6'şar m2 olduğu, benzerlerinin yanında oldukça küçük kalan Welwyn Villa Hamamı'ndakı çalışmasında; sıcak, ılık ve soğuk odaların, sırasıyla, 70, 55 ve 25'C'da olduğunu kabul ederek, bir yıl için 114 ton odun tüketildiğini hesaplamış. 

Pompei'deki Stabian Hamamı üzerinde çalışan lorio'nun [2] bulduğu değerler daha insaflı; daha büyük bir alanı (114 m2) 35°C'da tutmak için yaklaşık, Rook'un bulduğu odun miktarının yarısının yeterli olabileceğini hesaplamış. 

Hüser [3] ise 23 m2'lık alanı 18°C'da (!) tutmak için, yaklaşık 14 ton/yıl yakıt tüketiminin gerektiğini bulmuş.

Hüser'in çalışma yaptığı bu mekân, Almanya'da, Roma dönemindeki hamamlar baz alınarak inşa ediliyor ve 1902'de, dönemin imparatorunun da katılımıyla açılıyor. 1910'da bir firma, günde bir küfe -boyutları belli değil- kömür ile, kısa bir süre hamamı çalıştırıyor. Uzun bir süre atıl kaldıktan sonra, aynı mekânda Kretzschmer [4] bir deneysel çalışma yapıyor. 

Burada sözü geçen mekânlar oldukça küçük. Halbuki, Roma hamam yapılarının önemli bir kısmı, güç ve para sahiplerinin kudretlerini gösterdikleri, insanda şaşkınlık ve hayranlık yaratan devasa boyutlardadır. 

Örneğin; 

Roma'daki Caracalla Hamamı 11 hektardan fazla alanı kaplamaktadır, Diokletian Hamamı ise daha da büyüktür; 16 hektar [5]

Bunun yanı sıra, Ankara Caracalla Hamamının kapalı kısmının ortalama yüzey ölçüsü 7500 m2 iken, bunun yaklaşık 500 m2'si sıcaklık kısmıdır. Tamamı ısıtılan ılıklık kısmı ise; 300 m2'lik orta hol, 225 m2'lik çok banyolu salon, 286, 225, 150 ve 100 m2'lik salon ve ara hollerden oluşmaktadır ve tüm bu mekânlar 14 adet ocak aracılığıyla ısıtılmaktaydı. 

Sonuç Welwyn Villa Hamamı'nı, bir yıl süresince ısıtmak için, 114 ton oduna ihtiyaç olduğunu, Rook'un hesaplandığını belirtmiştik. Bu ihtiyacı karşılamak için ortalama 500 kg gelen, yetişmiş, 228 adet çam ağacı kesilmiş olmalı. 

Buradan hareketle, 2000 m2'den daha fazla ısıtılan mekânı bulunan Ankara Hamamı için, bir yılda, yaklaşık, 38000 (otuz sekiz bin!) ağacın kesilmiş olduğunu söyleyebiliriz. 

Günümüzde, Ankara çevresinden her yöne kilometrelerce uzayan çorak alanlar, büyük olasılıkla o dönemlerin eseri! 



Tahsin Başaran
Dokuz Eylül Üniversitesi 

[1] T. Rook, "The development and operatıon ot Roman hypocausted baths", JAS 5, 1978, 269282. 
[2] A. lorıo, "Sıstema di riscaldamento nelle antiche terme pompeıane", BullCom 86. 1981, 167 189. 
[3] H. Huser, "VVarmetechnısche Messungen an eıner Hypokaustenheızung ın der Saalburg", Saalbjb 36. 1979, 1230. 
[4| F. Kretzschmer, "Hypokausten", Saalbjb 12. 1953, 741. F. Kretzschmer, »Bilddokumanto Römischer Technik", 1964, 34.
[5] G. Gromort. "Grece and Rome", 1948, 196200. 




Ek:

"...Ölüyü gömdükten sonra Skyth'ler kendilerini temizlerler ; Başlarını iyice ovarak yıkarlar, gövdelerini temizlemek için bir tören yaparlar, yere üst uçları birbirine eğik üç kazık çakarlar, üzerine çepeçevre keçe sararlar, keçelerin içerisinde ve kazıların ortasında bir tekne vardır, iyice kızdırılmış birçok taş getirip bu teknenin içine koyarlar..... Skyth'ler kenevir tohumunu alırlar, anlattığımız keçe örtülerin içerisine girerler ve bu tohumları kızgın taşın üzerine atarlar; tohum taşa değince tütmeye başlar ve öyle bir buğu çıkarır ki, bizim Yunanistan'daki hamamlarda bile bu kadar boğucu bir buğu olmaz. Skyth'ler bayılırlar buna ve keyiften haykırırlar; bu onlara yıkanma yerine geçer, çünkü gövdelerine hiç su değdirmezler.

Kadınlarına gelince, onlar da servi, sedir, günlük yongalarını pürtüklü bir taş üzerinde; iyice dövüp su katarlar; bu hamuru yüzlerine ve bütün gövdelerine sürerler; koklamaya doyulmaz bir koku kazanmış olurlar ve ertesi günü bu lapayı kaldırdıkları zaman derileri pırıl pırıl ve taze bir renk almış olur...."

Herodot,I:V ; 73-75





















9 Haziran 2014 Pazartesi

ELAM / İSKİT / TÜRK - "KEÇİBALIKLAR"





Türk İkonografisi
kaynak Nuray Bilgili






"Goatfishes" "Keçibalıklar"
ELAM - MÖ.1500-1100 - Susa'da bulunmuş
Louvre Müzesi






Roma Ordusundaki Lejyonlardan biri İSKİT LEJYONU : 
IV SCYTHICA




____________





ETRÜSK/RASENA - MÖ.6.yy
KASSİLER/KASSİTES - MÖ.13.yy

Kassiler

Kassilerin yaşadığı bölge bugünkü Loristan vilayeti idi. 
Kassilerin D.Ö.2. bin yıllıkta yaşamış krallarının kitabeleri, Akkad dilinde olan Asuri ve Babil metinlerindeki özel adları, onların dillerinden elde edilmiş bir takım kelimeler gösteriyor ki, bu halk Elamlara yakın olmuşlar ve “Elam diline yakın olan bir dille konuşurlarmış.”

Kassiler eski İran’ın batı topraklarında yaşamış eklemeli dilli halk olarak, coğrafi açıdan Elamlarla GuttiLullubiler (sonraki Medler) arasında bağ ve ilgi olduğu gibi, dil ve uygarlık bakımından da bu iki halkı bir birine bağlamıştır.

“Kesin olarak Med’in daha güney bölgelerle yakın ilişkisi olmuştur, özellikle de eski zamanlarda ki, Kassiler ve Elamlarla kavmiyet ve dil bakımdan yakınlığı vardı.”

“Kassiler ve öbür dağlık kabileler herhalde D.Ö.2. bin yıllıkta Med ve Elam sınırlarında yaşıyor ve dil bakımdan Elamlara yakındı.”

Yaşadıkları toprakların Elamlarla komşuluğu, dillerinin yakınlığı ve krallarına ait kitabelerin D.Ö.2. bin yıllığa ait olması ve bu tarihlerde uygarlık kurması bu halkın D.Ö.3. bin yıllığın başları ve ortalarından bu yerlerde yaşamasını gösteriyor. Bu tarih Elamların bölgemize gelmesi tarihine yakındır. Bu da Kassilerin Elamların Orta Asya’dan olan göçlerinden ayrılıp Loristan’da yerleşen ellerinden meydana geldiğini göstermektedir. Dağlık Loristan bölgesinde, Kassiler hayvancılıkla yaşamışlar. Bazı tarih araştırmacılara göre atı evcilleştirme ve taşıma aracı olarak kullanma Kassilere aittir.

Tarihçilere göre Kassilerin krallar sülalesi, Kandaş adlı önder tarafından kurulmuştur. Akum, Uşi, Abirattaş, Urşikurumaş, Kaştiliyaş vs Kassilerin başka krallarının adlarındandır.

Kassilerin uygarlığı

Kassilerin yaşamış olduğu bugünkü Loristan’dan birçok tunçtan yapılmış eşya elde edilmiştir, ama ne yazık ki, 1920-1930. yıllarda vahşicesine yapılmış kazılarda yok olmuş ve ya Avrupa’ya götürülmüştür. Bu eserler D.Ö.2. bin yıllığın ortalarına aittir. Kassi uygarlığından at eyeri, gem, silah, süs eşyası, dini törenlere ait olan çeşitli şeyler elde edilmiştir. Eski Kassi uygarlığından elde edilmiş araba ve ona gereken eşya genellikle Yakındoğu ve özellikle de Sümer gereçleri ile aynı çeşit ve biçimdendir. Bu da onların aynı uygarlığa iye olduğunu gösteriyor. Kassilerin de çeşitli allahları olmuştur. Örn. Sah (güneş allahı), Gidar, Marataş (savaş allahları), Şumu (yer altı ateş allahı) gibi.

Kassilerin dili

Kassilerin dili komşuları olan Elamlar ve Gutti-Lullubilerin diline yakındı ve onlar gibi eklemeliydi. “Kassiler ve Guttilerin dili belli ölçüde yakın olmuştur. Kassilerdeki +(A)ş ekini Guttilerdeki Eş-Uş ekiyle karşılaştırın.”

Kassilerle Elamların dillerinde de söz dağarcığı ve biçim bilgisi bakımından benzerlikler göze çarpıyor. “Kassi dilinde +(A)ş eki Elamlarda olduğu gibi Tekil üçüncü şahıs ekidir. Örn. Hattaş (etti), Tiriş (dedi) gibi.”

Kassi dilinde +Aş (daş, taş, yaş, maş) hecesiyle biten kral ve allah adları (Kandaş, Abirattaş, Urşikurumaş, Kaştiliyaş, Nazımarataş, Buryaş, Marataş gibi) bir taraftan Gutti krallarının bazısının adını (İngeşuş, Yarlagaş, Elulumeş, İnimabageş gibi), diğer taraftan ise çeşitli eski ve çağdaş Türk halklarının bazı adlarını (Emir Timur zamanı Altın Orda hanı Toktamış, İran Türklerinin adlarından Teymurtaş ve Mehtaş, Çağdaş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ölümsüz önderi Denktaş gibi) andırıyor.

Kassiler egemenliklerini yitirdikten sonra, siyaset alanı ve tarih sahnesinden çıktıysalar da bir halk olarak, kendi vatanlarında yaşadılar.

Loristan’ın güneydoğusundan nüfuz eden Hint-Avrupa dilli Lorlar onları yenmişseler de, bu vilayetin kuzey ve kuzeydoğu kısmında, bugünkü Hemedan ve Esedabad’ın batı tarafında yerleşen Sungur şehri ve onun geniş çevre köyleri ve başka yerlerde Kassilerin torunları kendi dillerini yaşatmaktadırlar. Onlar Elam ve Kassiler döneminde ve ondan sonra tarih boyu hep Türkçe konuşmuş ve bugün de Azerbaycan Türkçesinin bir lehçesinde konuşuyorlar. Bir takım Aryacı İran tarihçileri Elam ve Kassilerin bütün varlığına kırmızı kalem çekerek, onlar için Proto Lor deyimini kullanıyor, bugün Huzistan’da yaşayan Elamların torunları ve Loristan’da hayat süren Kassilerin soyu olan büyük Türk kütlesini görmezlikten gelerek, hepsini Fars’mış gibi kaleme alıyorlar.


İRAN TÜRKLERİNİN ESKİ TARİHİ
Prof.Dr. Muhammed Taki Zehtabi (Kirişçi)
Ferhad Rahimi (KİTAP)



Prof.Firudin Ağasıoğlu’nun “Etrüsk Türk Bağı”
Etrüsklerin Türk kimliğini ortaya koyması bakımından önemli bir çalışmadır.
Azerbaycan Türkçesi ile kendi sitesinden indirebilirsiniz:


ya da Türkiye Türkçesi ile kitapçılarda.

.......


KASİ - KASSİ - KASSİTES/CASSİTES:

The Kassites of Babylonia, whose language was Akkadian (see Babylon). Many of their texts occur at Nipūr, and they erected boundary stones in the 12th and 11th centuries B.C., which give valuable historic notices. The later Kassites used the Semitic Babylonian language. They are the Kissaioi of Greek historians. [The Kassite name lists (see Proc. Bib. .Arch. Socy., Jany. 1881) as well as the Nipūr texts determine the language, and give us the names of some of their gods, including Kit (the sun), Vurus
(Ba’al), Khali (Gula), Iskhara (Istar), Sumu (apparently Rimmon), and others.—ED.]

FAİTHS OF MAN VOL II - FORLONG - link



BABYLON:
The nationality of the kings of the first dynasty is disputed. Some of their names are Semitic and Babylonian, as represented by the later scribes : others are not, and appear to be Akkadian. It is however certain that they were all of one family. Berosus calls them Medes. Dr Hommel has endeavoured to prove them Arabs. It remains certain that, in their time, the population was mixed, and some spoke Akkadian others Semitic Babylonian. The former (see Akad) seem to have been the ruling, the latter the commercial class. The chronicles of the dynasty are in Akkadian ; but the letters and commercial laws of Hammurābi, the famous sixth king of this dynasty, are mainly in Semitic dialect, though Akkadian texts also bear his name. He was the first independent king of Babylon (about 2139 to 2094 B.C.), and shook off the suzerainty of Elam in his 30th year.

His empire extended from Anzan in Elam (or W. Persia) to the Mediterranean, and included the province of Assyria, Nineveh being noticed on his great stela of laws found at Susa (see Assyria). The second dynasty was apparently less powerful. The names of its kings are non-Semitic. The third dynasty (or the Kassite) was also at first non-Semitic (the Kassite language being an Akkadian dialect) : its best known kings are Kurigalzu I (about 1470), his son Burnaburias (1440), and grandson Kurigalzu II (about 1400 B.C.). The latter was set on the throne by his grandfather (on the mother’s side) Assur-Yuballiḍ king of Assyria ; and from this time down to 1012 B.C. the Assyrians constantly strove to dispossess the Kassites, and established Semitic kings in Babylon, as we see from the names in the royal lists. Even as late however as Melisikhu (1043-1028 B.C.) Kassite names recur ; and the final Semitic triumph, in gaining supreme power over the Turanians, was due to Assyrian efforts....

FAİTHS OF MAN VOL I - FORLONG -link



AK-AD , AKKADİANS :
The old Turanian race of Babylonia, named from the region Akad or Ak-kad (rendered tillu, “ high,” in Assyrian), which is defined as represented by Ararat and other mountains. They were “ highlanders ” from Armenia or Kurdistan, to the N.E. of Babylon. who seem to have dispossessed an older “ dark race ” (see Adam), of inferior civilisation, whom they perhaps did not drive out, but governed systematically and well. [They seem to be the race called in the syllabaries lu-gud (“ strong folk ”), and be-ut (“ bright race ”) rendered sarcu, “ ruler,” in the Assyrian.—ED.]

They introduced a written character ; encouraged arts and literature :and (Turanian like), developed a great mythology and animistic cult. [There is no doubt that their language is Turanian, apparently nearest to Turkish. See Journal Rl. Asiatic Soc., October 1893.—ED.]

The Akkadian, Sumerian (see Sumer), and Kassite races seem to have been worn out in their struggle with the Semitic race. [The oldest texts of Babylonia are Akkadian. The Semitic people appear after the foundation of Babylon—about 2250 B.C.—first as merchants and traders. In the time of Hammurābi (2139-2094 B.C.), both languages appear in the inscriptions, as also in those of the Kassite kings of Babylon, from 1589 to 1300 B.C.—ED.]

The capital of Sargina (who was thought by Babylonians, about 550 B.C., to have lived about 3800 B.C.), was at Agade (see Agadhe). Early Akkadian texts come from Tell Loḥ , and Nippur further south ; from Kutha, &c. Nippur, in the marshes 80 miles S.E. of Babylon (Calneh of Gen. x, 10, according to the Jews), was sacred to Mul-lil (“ the ghost lord”), an early Ba’al of the Akkado-Sumerians. The chief city of the old Gilgamas legend, however, is Uruki or Erech, near the mouth of the Euphrates. The Akkadian magic literature (translated by the Assyrian scribes of Nineveh in 7th century B.C.), is full of legends and charms, of demons and vampires, enemies or agents of the gods.

FAİTHS OF MAN - VOL I - FORLONG - link



SUMER:
The ancient non-Semitic rulers of Babylonia, the Kassites of the 12th century B.C., and even later Assyrians, called themselves “ King of Akkad and Sumer ” (see Akad). [These words appear to be purely geographical, meaning only “ highland and lowland ”—the Akkadian su meaning “ water ” or “ stream,” and mir probably “ valley.” Su-mir was “ the river valley ” of Mesopotamia. The word is often used incorrectly as a racial name.—ED.]

FAİTHS OF MAN VOL III - FORLONG - link



ELAM:
Hebrew : “ high land.” The plateau of W. Persia, east of the Tigris. [The Akkadian name is Si-nim, “ high region,” Baby- Ionian ’Elamu. See Isaiah xlix, 12.—ED.]


MADAİ - MEDES:
See Ekbātana, and Kuras. The Medes are noticed N. of Assyria, by Shalmaneser Il, as early as 840 B.C. (see Gen. x, 2 : Isa. xiii, 17). We know little of them, except that Medic names are Aryan, as are Medic words such as Bag “ god,” and Spaka “ bitch.” They are said to have been very luxurious, and to have painted their faces. They already held the lands S.W. of the Kaspian in the reign of Tiglath Pileser II of Assyria, about 735 B.C.

In this region however Darius I set up his Behistun text in three languages, Persian, Semitic, and Turanian. Hence Dr Oppert supposes the “ Proto-Medes ” to have been a Turanian race, akin to the old population of Susa further south, and to the Akkadians. They never appear to have formed any empire, or to have ruled outside Media ; for Cyrus was a Persian.

FAİTS OF MAN VOL II - FORLONG - link



KUS - KUSH :
This name applies in the Bible both to the race of Babylonia and Armenia (Gen. ii, 13; x, 7), of which Nimrod was the hero ; and also to Upper Egypt or Aithiopia. [It is usually rendered “ dark,” as a Semitic word ; but on Babylonian tablets Kus is Kappadokia, and the term may be only the Akkadian Kus, for “ sunset ” and the “ west,” which would apply equally to Asia Minor and to Egypt.—ED.] The Kosis of N. India (see Kosa) may have been of this “ Cushite ” stock from Babylonia, which appears to answer historically to the Akkadians (see Akad).

We are content to see that scholars are coming round to the opinions which forced themselves on us more than 25 years ago, when studying Aryan and Turanian questions connected with India. The language of the Kassites, Kosseans, or Kissaians (see Kassites), was Turanian.  [This name however seems to be distinct, being always spelt Ḳ assu in Semitic texts.—ED.]

FAİTS OF MAN VOL II - FORLONG - link


Anahtar kelime : turanian , turanians

...


The wonderfull system of writing, called from the shape of the characters, cuneiform , or wedge-shaped was invented by the orginal Turanian inhabitants of Babylonia...page 16

It is generally supposed that Babylonia was peopled in early times by Turanian tribes (tribes allied to the Turks and Tatars) and that these were conquered and dispossessed by the Semites...page 34

ANCIENT HISTORY FROM THE MONUMENTS - THE HISTORY OF BABYLONIA by GEORGE SMITH  
BRITISH MUSEUM - link


***

IN THE EARLY TIMES PALESTINE WAS NOT SEMITIC 
BUT TURANIAN

What disturbed me, as it had done others, was the necessity of accounting for the supposed influence of various populations, particularly of the Semitic population in Palestine.

In various papers these names in Palestine were proved to be identical with those in Asia Minor, Greece, Italy and Spain.

The clear evidence of Genesis is that the early population of Palestine was not Semitic but TURANİAN, and as we have lately found, allied to the populations of Khita class in the regions already cited.
page 10

Examination of the legend of Atlantis in reference to Protohistoric communication with America - by Hyde Clarke 
(Royal Historical Society) - link


...


Tarihçi Justin'in ünlü bir metni bütün diğer milletlerin güçlenmesinden önce, eskilerinin Asyasının ön Asyanın onbeş asır boyunca tamamiyle, dünyanın en eski - mısırlılardan da eski- kavim olan İSKİTLERE (SCYTHES) ait olduğunu belirtmektedir. Trouge- Pompee'nin Asya törelerinden çıkardığı bu gerçek, bugün bilimin bulgularıyla doğrulanmış ve sağlam kanıtlara dayanan bir gerçek durumuna gelmiştir.

Asurlulara ilişkin incelemelerin önemli ve beklenmeyen sonucu, eskilerin İSKİTLER olarak tanımladığı ve oldukça belirsiz bir isim olarak TURANLILAR denen ALTAY IRKIYLA OLDUKÇA YAKIN AKRABALIĞI OLAN KAVİMLERİN ARİ VE SAMİLERDEN ÖNCE BÜTÜN ÖN ASYADA GÖSTERDİĞİ GELİŞMENİN ORTAYA ÇIKARILMASI VE DÜNYANIN BU BÖLGESİNDE İLK UYGARLIKLARIN DOĞUMUNDAKİ AĞIRLIKLI KATKILARI OLMUŞTUR.

Dil akrabalığı, sözünü ettiğimiz kavimlerle Altaylılar arasında tek bağ değildir ; bunlar gelenekleriyle daha sonra gelen kavimlere uygarlıklarının ilerdeki gelişmesi için bir başlangıç ve hareket noktası olarak hizmet eden, en eski çağların karakterini taşıyan , şaşırtıcı ve taramlanmamış, özel bir görünüm taşıyan ve aynı zamanda dengelenememiş bir uygarlığın sahibidirler.

(Bu kendini herşeyden önce, bazen kaba bir yıldızlara tapma-sabelisme-çok zaman sihire dayanan törenler ve madeni zenginliklerin koruyucusu yeraltı dünyası güçlerine hayranlık şeklini alan basit ruhsal kültürle, manevi gelişme açısından hatalı olan katıksız maddeci eğilimlerle, fakat aynı zamanda bazı bilgilerin erken ve gerçekten şaşırtıcı gelişmesiyle ve maddi uygarlığın bazı yönlerindeki ilerlemeye karşılık bazılarındaki ilkel durum farkettirmektedir. Sihirle ve onunla sıkı bir ilişki içersinde izlerini geleneklerde ve eski Asya anıtlarında bulduğumuz Altay kavimlerinin ve TURANLI topluluk hakim çizgisi Baron Eckstein'in çok iyi belirttiği gibi, madenciliğin gelişmesi ve bu sanata bağlanan bir mitolojik anlayış çevresidir.

Türk kabilelerinden söz eden en eski Çin tarihleri bu çağlardan itibaren bu kabilelerin demir işlemedeki yeteneğine işaret etmektedir. (...)

(...) Altayların güneyinde , Tiyenşan'da Çinliler ve müslüman yazarlarca korunan bütün töreler, burada hatırlanmayacak kadar eski zamanlarda oturan TÜRK-TATAR TOPLULUKLARIN EN ESKİ TARİHLERDEN İTİBAREN DEMİR İMALATIYLA MEŞGUL OLDUKLARINI VE YÖNTEMLERİNİ ÇOK İLERİ AŞAMALARA GETRİDİKLERİNİ GÖSTERMEKTEDİR.

Bunlar, Çindeki Miao-tseu'lerin ve Yunan ve Latin yazarların Seres (Kuzey Çin Halkları) dedikleri grubun bir kısmını oluşturan Tibetli kabileler içinde yer almaktadır. Bahsettiğimiz Miao-tseu'ler Çin göçünün ulaşmasından önce, yani İSA'nın DOĞUMUNDAN EN AZ YİRMİBEŞ ASIR ÖNCE, DEMİRİ İŞLİYORLARDI . Kuzey-Çin halkları (Seres), Roma'da muazzam Tibet yaylalarından geçerek Hint Okyanusuna ulaştırılan ve bütün diğerlerinden üstün tutulan demirleriyle ünlüydüler.

(Şimdi Turanlı dediğimiz kavimlerin yayılmasını Akdeniz kenarına, ilkel Mezopotamya'nın Sümerlerine ve Akadlarına getiriyoruz. Biri daha eskiden yerleşmiş ve uygarlaşmış Turanlı ve Sami olmayan bir kavim olmak üzere ,değişik kökenli iki kavmin oturduğu bu bölgede, ürünlerini, örneklerini orta Dicle havzasına, Suriye ve Arabistan'a kadar duyurmuş olan eski ve parlak demir sanayi merkezini görüyoruz. Eski imparatorluğa ait. Mısır mezarlarından daha eski olmayan en eski Mezopotamya mezarları , bize altın bronz hatta eşyalarla birlikte kullanılan yontulmuş ve cilalanmış çakmak taşından aletler ve silahlar ,ok başları, baltalar ve çekiçlere rastlanmaktadır.

Böylece, Mezopotamya'daki demirciliğin kökenini Sümer ve Akadlara , yani ilkel TURANLI kavimlere getirmek ve dünyanın bu bölümündeki çivi yazısının oluşmasını onlara bağlamak durumundayız.

A MANUAL of the ANCIENT HISTORY OF THE EAST,
TO THE COMMENCEMENT OF THE MEDIAN WARS.
FRANCOIS LENORMANT,VOL. I. COMPRISING THE HISTORY OF THE EGYPTIANS,ASSYRIANS, AND BABYLONIANS. - link  ya da  link:


ve:

ATATÜRK'ÜN OKUDUĞU KİTAPLAR 
Derleyen Gürbüz D.Tüfekçi - link



not:
ETRÜSKLER, kendilerine RASENA der ve 
"DEMİRCİ MİLLET" OLARAK TANINIRDI.


SB.
___



25 Ocak 2014 Cumartesi

Roma Ordusundaki Lejyonlardan biri İSKİT LEJYONU : IV SCYTHICA




  

Kuruluş tarihi ve kuran : MÖ 42 Marcus Antonius.
Ana Lejyon : MS 68'den MS 5.yy kadar Zeugma - Gaziantep
Terhis tarihi : MS 400 olmasına rağmen 5.yy'a kadar aktif idi.
Sembolü: Oğlak.



Anadolu'dan asker kaydetmiş olan diğer Roma lejyonları şunlardı:

Legio IV Flavia, Legio XIV Gemina, Adiutrix adını (=cognomenini) taşıyan I ve II numaralı lejyonlar, Legio X Gemina, Legio IV Scythica, Parthica adını taşıyan I ve III numaralı lejyonlar. 

Ancak saydığımız bu lejyonların Anadolu'dan asker kaydetmeleri İS.2. Yüzyılda gerçekleşti. Bu yüzyılda yapılan kayıtların öncekilerden farkı, bu kayıtların lejyonların sevkiyatı sırasında yapılmış olmasıdır. Traianus'un Pers seferine katılmış olan Legio IV Flavia'nın Anadolu kökenli askeri Ankyra'dandı.

Daimi garnizonu Dakia'dayken Parth seferine katılmış olan Legio XIV Gemina'da ise Anadolu kökenli üç asker görev yaptı. Bunlardan birisi İkonion' dan, diğeri Ankyra' dan, üçüncüsü Lykia-Isauria sınırındaki bir köydendi. İlk ikisi askeri hizmetini tamamladıktan sonra evine döndü. İkonionlu veteran aile mezarlığına gömülürken, Ankyralı veteran doğduğu köyde defnedildi. Üçüncü asker, lejyonun Dakia'daki karargahında evlendi.

Legio I Adiutrix ve Legio II Adiutrix, İS. 2. yüzyılda düzenli olarak Parth seferine katılmış olan Roma lejyonlarındandır. Onlar, bu seferler sırasında Anadolu'dan asker kaydettiler. Legio I Adiutrix'in Anadolu kökenli askeri İkonion'dan kaydedilmişti. Legio II Adiutrix'te askerlik yapmış olan Anadolu kökenli iki asker ise Ankyra'dandı. 

Aynı yüzyılda veya III. Yüzyıl başında Phrygia'daki Sebaste'den bir asker Legio X Gemina'da hizmet etti. Onun lejyoner olarak Roma ordusuna alınması Septimius Severus ya da Caracalla'nın Parth seferi sırasında olmalıdır.

Legio I Italica'da görev yapmış olan Anadolu kökenli iki asker, bu lejyonun Moesia'daki karargahında, yani Novae'de bulunduğu sırada yaşamlarını kaybettiler. Bu iki askerden birisi Ankyra, diğeri Aspendos (=Belkıs)doğumluydu. 

Onların lejyoner olarak Roma ordusuna alınması muhtemelen Traianus'un Parth seferi çerçevesinde gerçekleşti. Zira Legio I Italica, Hadrianus zamanında Novae'ye yerleşmişti .

Legio IV Scythica, İS. 2. Yüzyılda muhtemelen Parth seferleri sırasında Anadolu'yu yeniden asker kaynağı olarak kullandı. Bu zamanda Ephesos, Pergamon, Ankyra ve Caesareia bu lejyona asker verdi. 

Legio I Parthica ve Legio III Parthica, Septimius Severus'un Parth seferine katıldılar. Her iki lejyon sevkiyatları sırasında Anadolu'dan asker kaydettiler. Bu askerler, Dağlık Kilikia, Lykia ve Ankyra'dan temin edildiler.

Anadolu'dan asker kaydetmiş olan bir diğer lejyon Legio III Augusta'dır. Daimi karargahı Afrika'da olan bu lejyonun Anadolu kökenli askerleri Asia, Bithynia ve Kilikia'dan toplanmıştır. Bu askerlerin kayıtları, İS. II. Yüzyılda veya III. Yüzyıldaki sevkıyatlar sırasında yapılmış olmalıdır.

Sonuç olarak çoğu orta Anadolu'dan olmak üzere Anadolu'nun her bölgesi Roma lejyonlarının asker kaynağı oldu. 

Roma Lejyonerleri ve Anadolu
Doç.Dr.Mehmet Ali Kaya

Ege Üni.Edebiyat Fa.Tarih Bölümü Öğretim Üyesi
PDF:


İskit 4.Lejyonda asker olan bir kişinin kölesine ait mezar taşı,
Rijksmuseum van Oudheden



Legio IIII Scythica

Legio III Scythica: one of the Roman legions. Its title means 'the legion from Scythia'. It is possible that it also suggested that the soldiers were brave like the notorious Scythians.

This unit was founded by the triumvir Marc Antony in the years after 42. We do not know where it was first stationed. Syria is a possibility, and when this is correct, it is very likely that the fourth legion took part in Antony's ill-fated campaign against the Parthian empire. On the other hand, the surname Scythica suggests that our unit fought against the Scythians, the nomadic tribes who lived in the neighborhood of the Roman city Olbia but occasionally came to the south and tried to cross the Danube. It is likely that the fourth and fifth legions once defeated one of these tribes; but we can not date this victory, which may have taken place later.

In 31 BCE, Caesar's adopted son Octavian defeated Marc Antony at Actium. From now on, the Roman empire was ruled by one man, Octavian, who accepted the title of Augustus. From now on, the fourth legion was certainly active in Moesia, the region of the Lower Danube. The surname Scythica is attested during the reign of Augustus, and there was much heavy fighting in the years 29-27. The Roman commander Marcus Licinius Crassus (a grandson of the triumvir) is known to have killed an enemy leader in single combat. The legion's base was probably at Viminacium (Kostolac in eastern Serbia).

Between 6 and 9 CE, IIII Scythica was active in the wars of Tiberius (the future emperor) against the Illyrians and Pannonians on the Middle Danube. Fighting was not the only activity of the legion. Several rock inscriptions prove the construction of roads and other works of engineering in the Danube area. The newly conquered country needed to be developed. Usually, IIII Scythica joined forces with V Macedonica. Among those who served in the legion was a young man named Titus Flavius Vespasianus, who is better known as the emperor Vespasian.

During the reign of Nero, the legion was transferred to the east. In 58-60, the Roman commander Gnaeus Domitius Corbulo launched a very successful campaign in the vassal kingdom Armenia. Using III Gallica, VI Ferrata, and X Fretensis, he captured the Armenian capitals Artaxata (modern Yerevan; 58) and Tigranocerta (59) and gave the Armenians a new, pro-Roman king, Tigranes (a great-grandson of the Jewish king Herod the Great). However, the Parthians placed another king on the Armenian throne, Tiridates, the brother of their king Vologases I.

Together with XII Fulminata, the fourth legion was involved in a retaliatory campaign, which was conducted by Lucius Caesennius Paetus, the governor of Cappadocia, in 62. However, the Parthians forced them into surrender at Rhandeia (winter 62/63). Later, Corbulo was able to turn the tables, and ordered Tiridates to receive his crown for the second time from the Roman emperor Nero. However, the disgraced legions IIII Scythica and XII Fulminata were not permitted to participate in this war.

From 66 on, the fourth legion was stationed in Zeugma, an important place on the river Euphrates, facing the Parthian frontier. It was still there in the third century.


MARCUS ANTONIUS (MARC ANTONY) AR SILVER LEGIONARY DENARIUS.
LEGION QUARTA SCYTHICA (IV),
THE FOURTH - 32-31 BC


During the civil war of the year 69, which was the result of the suicide of Nero, the Fourth Scythian legion sided with its former officer Vespasian, but did not see action during this war, because its fighting qualities were despised by the Roman high command. Only three years before, soldiers of IIII Scythica and VI Ferrata had been defeated, together with the main force of XII Fulminata, in an attempt to suppress the Jewish revolt. However, in 70, it was used to suppress a pogrom in Antioch.

Among the officers involved must have been the most famous soldier of IIII Scythica: Tiberius Julius Celsus Polemaeanus, to whom the famous library in Ephesus was dedicated. Soldiers of this legion were also employed to build a canal at Seleucia.

Between 132 and 136, subunits of this legion fought against the Jews when they revolted under Simon ben Kosiba.

Because Zeugma is at the border between the Roman and Parthian empires, we can be certain that the Fourth took part in all wars between the two states: for example, that of Trajan in 114-117 and that of Lucius Verus between 161 and 166, which culminated in the sack of the Parthian capital Ctesiphon.

Between 181 and 183, the commander of IIII Scythica was the future emperor Lucius Septimius Severus (193-211). He used the fourth legion during his campaign against the Parthians in 194. In 197-198, the Scythian legion took part in Severus' second Parthian war. Again, the soldiers of the Fourth sacked Ctesiphon. This time, the Parthian empire did not recover from the blow. Within a generation, it had been replaced by the powerful kingdom of the Persian Sasanians.

Probably, IIII Scythica was somehow involved in the eastern campaign of Caracalla, who died at Harran (in 217) and must have passed through Zeugma. In 219, the legion's commander Gellius Maximus revolted against the emperor Heliogabalus, but he was swiftly removed.

After this incident, the legion disappears from our sources. However, it is very likely that it still existed, because it is mentioned in an early fifth-century document (the Notitia Dignitatum). At that moment, the Fourth Scythian legion was still part of the army of Syria, although it was no longer at Zeugma. The transfer to another (still unidentified) base is usually attributed to the emperor Diocletian.

A hypothetical history of the Fourth must mention that it took part in the war waged by Severus Alexander against the Sasanians. They had invaded the Roman empire in 230 and had installed an emperor in Emessa, but Severus Alexander was able to restore order and invade Mesopotamia. In 244, the Romans again invaded Iraq, but their emperor Gordian III died and was succeeded by Philippus Arabs, who owed his throne to the Sasanian king Shapur I.

Even worse was to come. In 256 Shapur captured Satala (the fortress of XV Apollinaris), and two years later he sacked Trapezus. When the Roman emperor Valerian tried to restore order and invaded Mesopotamia, he was defeated and captured. Captive Roman soldiers were ordered to build a bridge at modern Shushtar. These Roman defeats are commemorated on several Sasanian monuments.


The standards of the Fourth legion Scythica:
Capricorn (right),in the middle shows Vespasian and sons.


However, under the emperors Odaenathus of Palmyra (261-267) and Diocletian (284-305), the Romans restored their fortunes and in 298, a peace treaty was concluded in which the Persians had to give up territories in northern Mesopotamia. The fourth Scythian legion must have played a role during these campaigns, but we have almost no information about them - except for the fact that it survived into the fourth century.

The emblem of IIII Scythica was the Capricorn.


Arab Philip'in karısı Otacilia Severa için yaptırdığı para.
 Scythica IIII 'e ithafen bir oğlak ve Zeugma Tapınağı, lejyon kampı.


Literature:
*J. Bennett, "Two New Centurions of the legio IIII Scythica," in: Latomus, 66 (2007) 404-413
*J. Bennett, "A Centurion and His Slave: A Latin Epitaph from Western Anatolia in the Rijksmuseum van Oudheden, Leiden" in: Anatolica 33 (2007) 129-142
*H. Devijver, "Commanders and Officers of Legio IIII Scythica", in: D.L. Kennedy (ed.), The Twin Towns of Zeugma on the Euphrates (1998), 205-232
*D. French, "Recruitment in Asia Minor for the Legio IIII Scythica", in: S. Mitchell (ed.), Armies and Frontiers in Roman and Byzantine Anatolia (1983) 47-59
*M.A. Speidel, "Legio IV Scythica", in: Yann Le Bohec, Les légions de Rome sous le Haut-Empire (2000 Lyon) 327-337
*J. Wagner, "Legio IV Scythica in Zeugma am Euphrat", in: Studien zu den Militärgrenzen Roms 2 (1977) 517-539
wiki


Insciption referring to IIII Scythica.
Rockefeller Museum, Jerusalem




// İskit="Türk" , Partlar="Dışlanmış İskitler" //
// Anadolu hep asker üretmiş !!! //


Efes buluntusu - İskit MÖ.5.yy



Eski Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili'nin Annesi Prof. Dr. Giuli Alasania

“Gürcüler ve İslâm Öncesi Türkler"kitabında Gürcü Arşivlerinde ki çok ciddi belgelere dayanarak İskitlerin Türk olduğunu net bir şekilde ifade ediyor.

Ayrıca kitapta İslâmiyet’i kabulden önceki Türk-Gürcü ilişkilerini ele alıyor ki, bu sahada yapılan çalışmaların ilki diyebiliriz. Gürcü tarihinin eski oluşunu ve istikrarlı alfabesini göz önüne getirirsek, Orta Asya Türk tarihi için Çin kaynakları ne ifade ediyorsa, Kafkas bölgesi için Gürcü kaynakların aynı değerde olduğunu anlarız. Eserde Gürcülerin Hunlarla, Hazarlarla, Kıpçaklarla, İskitlerle ilişkileri anlatılıyor.

İskitlerin Türk olup olmadığı tartışmasında, Gürcü kaynaklarında çok önemli bilgiler var; Gürcüler İskitleri Türk kabul etmişlerdir. 

“Gürcüler ve İslâm Öncesi Türkler” için 300 dolayında Gürcüce ve Rusça kaynak kullanıldığını söylersem çalışmanın ciddiyetini her hâlde anlatmış olurum...

Arslan Tekin - yeniçağ gazetesi 11.01.2014
 


"Gürcü Yazılı Kaynaklarında Bun Türkler" adlı bölümde Gürcü kroniklerinde ve diğer yazılı kaynaklarında Bun türkler/Hunlar ile Gürcüler arasındaki ilk temaslar incelenmekte, kaynaklar arasında ihtilaflı olan konular da tartışılarak sonuca ulaşılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca bu bölümde İskitler ve İskitlerin Türk olup olmadığı konusunda önemli bilgiler verilmekte ; Gürcü kaynakları İskitleri Türk olarak kabul ettiği açık bir şekilde ifade edilmektedir.

Giuli Alasania, Gürcüler ve İslam Öncesi Türkler, 
Çev. Nanuli  Kaçarava- Karen Yayınları, Trabzon-2013
Turgay KABAK.









22 Mayıs 2013 Çarşamba

Decimation - Desimasyon/Kırım








Roma ordusunda bir ceza çeşidi. Her on askerden biri idam edildi.


MÖ 900'lü yıllarda, İtalya Yarımadası'nda kurulan bir şehir devletiyken, fetihlerle büyüyerek İskoçya'dan Büyük Sahra Çölün'e, İspanya'dan Basra Körfezi'ne kadar uzanan, bütün Akdeniz'i çevreleyen 5 milyon km2'lik muazzam bir imparatorluk haline geldi.

Peki Roma'yı dönemin tek süper gücü yapan, onların tabiriyle bütün barbar kavimleri bozguna uğratan, fetihten fethe koşan Roma ordusunu farklı kılan neydi?

Roma'nın askeri gücü profesyonelleşmiş lejyonlardı. Bu lejyonlar, süvari ataklarında, gerilla savaşında ve kuşatmada nasıl savaşması gerektiğini bilen, hem saldırı hem de savunma konusunda eğitilmiş, tam donanımlı lejyonerlerden oluşuyordu.

Roma Lejyonlarının düşman ordulara karşı en büyük üstünlükleri, uyguladıkları katı disiplindi. Savaş sırasında gidişat ne yönde, sayıca üstünlük kimde olursa olsun, bütün lejyonerlerin emir ve talimatlara koşulsuz bir şekilde uyması gerekiyordu. Bu muntazam disiplini sağlamak kolay değil tabi. Cezalar da bu katı disiplin ölçüsünde çok ağırdı.

Bu yazımda da Roma ordusunda uygulanan disiplin cezalarını anlatıyorum. Önce küçük cezalardan başlayalım.

Castigatio cezası, basit suçlar için kullanılırdı. Roma ordusunda yüzbaşıya denk gelen Centurion'ların taşıdığı, asma ağacından yapılan sopalarla dayak atılırdı. Günümüzdeki şınav cezası gibi düşünebiliriz Castigatio'yu.

Askerler bir alete zarar mı verdi, orduya ait bir şeyi mi kaybetti? Cezası belli; Pecuniaria multa, yani maaş kesintisi ve para cezası.

Huzursuzluk çıkaran, kavga eden tipler, pis işlere sürülürdü. Munerum indictio cezası alan lejyonerlere, rutin görevlerinin yanında tuvalet temizliği, hayvan pisliği temizleme gibi işler yaptırılırdı.

Kırbaçlama yani flagrum sıkça kullanılan bir ceza türü olmakla birlikte, özel yapılmış kısa kamçılar çok daha kanlı cezalar öngörüyordu, tabi ki köle olup da özgürlükleri için gönüllü olarak orduya katılan volonesler bu cezaya çarptırılabilirdi, Roma vatandaşı olan askerler değil.

Cezaya sebep olan hareketlerin tekrarı durumunda Gradus deiectio (Rütbe düşürme), Militiae mutatio (daha alt hizmet ya da görevlere sürgün), Missio ignominiosa (ordudan atılma) gibi cezalar da masada duruyordu.

Bunların yanında bir de büyük askeri suçlar vardı.

Savaş sırasında firar eden, korkakça davranan, nöbet yerlerini terk eden askerler çok sert biçimde cezalandırılırdı. Çünkü onlar hem lejyonun onuruna leke sürmüş, hem de silah arkadaşlarının hayatlarını riske atmıştı. Fustuarium kararı sonrası, suçlu bulunan asker, silah arkadaşlarının gözleri önünde, taşlanarak ve sopa ile dövülerek feci şekilde can verirdi. Cezanın büyük bir caydırıcı etkisi olsa gerek.

Gelelim Desimasyon'a (Latince decimatio). Cezaların içinde en ağırı, en insafsızı, en acımasızı. Savaş esnasında isyan eden veya görev yerini terk eden ya da emirlere uymayan askerlerin ait olduğu Cohors'un (Tabur) tamamına verilen cezadır. Ne olacak, taburun hepsi mi katledilecek? Tabi ki hayır. Bir tabur askerin tamamen ortadan kaldırılması orduda zafiyete yol açacağından başka bir yöntem düşünülmüş; Kura.

Ceza verilen birlik, hiç bir ayrım gözetilmeden, suçlu-suçsuz bakılmadan, ister binbaşı, yüzbaşı olsun ya da sıradan bir lejyoner, iltimas geçilmeden onarlı gruplara ayrılır, ölümüne bir kuraya tabi tutulurdu.

Bu kuranın kaybedeni kimi zaman kısa çöpü kimi zaman boyalı taşı çeker ve amansız bir ölüme yürürdü.

En nihayetinde taburdaki her 10 askerden 1'i, kurayı kazanan diğer 9 silah arkadaşı tarafından taşlanarak ve sopa ile dövülerek katledilirdi.

Gözünüzün önüne bir getirin. Binlerce asker, ordunun kendisi tarafından katlediliyor. Çok zalimce ve gaddarca bir uygulama değil mi? Askerlerin psikolojisini bir düşünün. Geçirdikleri ölüm korkusunun yanında, kurayı kazansalar bile arkadaşlarının katili oluyorlar. Bu da yetmiyor, geride kalan askerlere zahire istihkakı olarak buğday yerine arpa veriliyor ve Roma ordugahının dışında kölelerle birlikte uyumak zorunda bırakılıyorlar.

Desimasyon ilk olarak MÖ 471 yılında Roma Cumhuriyeti'nin Volscilerle olan savaşı sırasında kullanılmış, olayı kaydeden tarihçiler cezayı o kadar acımasızca bulmuşlar ki kimse bu yönteme başvurmamış dört asır boyunca. Ta ki köle ayaklanmasında Spartacus'la savaşan Marcus Licinius Crassus'a kadar.

Spartacus'un gladyatör ve kölelerden oluşan ordusu İtalya içlerinde ilerleyip şehirleri talan ederken karşılarında hiçbir birlik dayanamıyordu. Roma Lejyonları arasında dedikodular kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı bile. "Spartacus ve gladyatörleri yenilmezdi, hiç kimse onları yenemezdi. Bir yıldırım gibi düşmanı yarıp geçiyorlardı. Tanrılar Roma'yı cezalandırmak istiyorlardı, başka bir açıklama olamazdı." E tabi bu psikolojiyle girilen savaşta, çabuk demoralize olup mevzilerini terk ettiler, geri çekilmeme emrine rağmen.

Crassus'un gazabı kendi ordusunun üstüne kara bir bulut gibi çökecekti. Kendi askerlerine öyle bir bedel ödetmeliydi ki bir daha Spartacus'un karşısına çıkınca savaştan kaçmayı kimse aklına bile getirmemeliydi.

Karar verildi; Desimasyon.

Tam 4000 asker desimasyon emriyle katledildi. Ceza o kadar tesirli oldu ki, lejyonerler düşmandan çok kendi komutanından korkmaya başladılar. Asla mevzilerini terk etmediler. Öleceklerse de şerefleriyle, kahraman gibi ölmeliydiler, dövülerek, taşlanarak, ve onursuzca değil. Savaşın seyri artık değişmişti. Köle ordularının isyanı bastırıldı, Spartacus'ün ordusu yok edildi. Birçok tarihçi savaşın kırılma noktasının bu ceza olduğunu düşünür.

Desimasyonun mucizevi etkisini hatırlamış olacaklar ki, daha sonraları Augustus'da başvurdu bu kanlı yola, Marcus Antonyus'ta...
(alıntıdır)

....


The Greek historian Polybius of Megalopolis describes the procedure:

The tribune assembles the legion, and brings up those guilty of leaving the ranks, reproaches them sharply, and finally chooses by lots sometimes five, sometimes eight, sometimes twenty of the offenders, so adjusting the number thus chosen that they form as near as possible the tenth part of those guilty of cowardice. Those on whom the lot falls are bastinadoed mercilessly [...]; the rest receive rations of barley instead of wheat and are ordered to encamp outside the camp on an unprotected spot. As therefore the danger and dread of drawing the fatal lot affects all equally, as it is uncertain on whom it will fall; and as the public disgrace of receiving barley rations falls on all alike, this practice is that best calculated both the inspire fear and to correct the mischief. (World History, 6.38.2-4; tr. H. J. Edwards)

Probably, decimation was not usual in Polybius' days. It is recorded for the 5th century BC, and is called "an ancestral punishment" by the Greek-Roman author Dionysius of Halicarnassus, but there are only a few known cases. However, the Roman commander Crassus (the future triumvir), who was fighting against Spartacus in 71 BC, is said to have revived the punishment, which had fallen into disuse.

It is mentioned again during the civil wars, but was hardly applied during the empire, although a couple of instances are known, like the punishment of the Third legion Augusta (in the year 18). 

The latest recorded case of decimation is during the reign of Diocletian. It may have disappeared under influence of Christianity.

...






bir başka yazardan 2 ciltten sadece vol II




ve


...




20 Mayıs 2013 Pazartesi

ETRÜSKLER



Italiklere şehir kültürünü öğreten gizemli halk Etrüskler, Italya’yı medenileştirmiş ve güçlü bir siyasi birlik kurmuşlardı.






Etrüskler kendilerine Rasenna diyorlardı , Helenler Tyrsen yada Tyrrhen, Romalılar ise Tusca yada Etrusc diyorlardı .

Italya’ya gelişleri M.Ö. 10.-8.yy.larda iki göç dalgası halinde olmuştu. Nereden geldikleri ise hala tam olarak bilinmemektedir,ancak son dönemlerde yapılan araştırmalar Etrüsklerin Batı Anadolu'dan göç ettiklerini kuvvetlendirmektedir.

Etrüskler ne lisanî, ne etnik ne de kültürel bakımdan Italikler ile benzemiyorlar, Batı Anadolu dünyası ile olan benzerlikleri ise yapı lan DNA ve arkeolojik buluntular sayesinde anlaşılabilmektedir.

Mitolojik anlatımları ile ünlü olan Herodot, Etrüskler’in Lydia ülkesinden kıtlık nedeniyle göç ettiklerini söyler; 

" Manes oglu Atys döneminde Lydia ülkesinde yok edici kıtlık baş göstermişti, Lydialılar kıtlıkla baş etmek için oyunlar türetmişlerdi, bir gün boyunca oyun oynayıp, ertesi gün yemek yiyerek zaman geçiriyorlardı . Ancak bu kıtlığa çözüm olmamıştı , en sonunda kral Lydialıları ikiye ayırdı ve oğullarından Tyrsenos'u başlarına koyarak onları ülkeden gönderdi. Kıyı kıyı gezen Lydialılar sonunda Umbria'yaya ulaştılar ve orada kentler kurdular''. Herodot bu sözleri M.Ö. 5. yy.da yazmıştır.

Lemnos mezar stelinindeki yazıların Etrüsk yazısına olan benzerliği ve stelin Batı Anadolu'ya çok yakın olan Lemnos adasında olması bu tezin desteklenmesine neden olmuştur. Tezi güçlendiren diğer etmenler ise, Etrüsklerin ölü gömme adetleri ve kadına verdikleri önemdir. Etrüskler de tıpkı Anadolu toplumlar gibi ölülerini ahşap odalarda ve eşyalarıyla birlikte gömüyorlardı .

Etrüsklerin kuzeyden gelen Hint-Avrupalı bir kavim olduğu tezi de vardır, ancak tezi güçlendiren etmenler kuvvetli değildir.Türk bilim insanları ise Etrüsklerin Türk kökenli kavim olduğunu tezini savunuyorlar, Etrüsk lisanının Türk lisanı ile olan benzeştiği noktalar bu tezin savunulmasına neden olmuştur.

İtalya'da konfederasyon oluşturan Etrüskler on iki şehre hâkim oldular. Arretium , Caere , Clusium ,Cortona , Perusia , Populonio , Rusellae , Tarquinii, Vetulonia , Volaterra , Volcii ve Valsinii.

Etrüsklerin en önemli şehirleri ise Etruria ,Caere ve Veii idi. Her şehrin başında bir kral vardı .M.Ö.616 da Roma sşhrini ele geçiren Etrüskler Tarquin sülalesinin krallık dönemini başlatmışlardır. Bu durum Roma Cumhuriyet'i kuruluşuna kadar sürmüştür.

Roma tarihçisi Titus Livius Etrüskler için :

'' Tanta opibus Etruria erat ut jam non terras solum sed mare etiam per totam Italia longitiduem ab Alpibus ad fretum siculum fama nominis sui implisset'' yani ''  Etruria o kadar kudretliydi ki, yalnız karada değil denizde de, Alpler'den Messina Boğazına kadar, bütün Italya boyunca şöhreti yayılmıştı .''demiştir. 

Ünlü Romalı hatip Caton ise: “Bütün Italya Etrüsklerin egemenligi altında idi” demiştir.

Etrüskler Italya'yı örümcek ağı gibi sarmıştı ve çizmede hâkimiyet kurmuşlardı . Italya da Etrüsk kültürü baskındı , Italikler yerleşik yaşamın rahatlığını ilk kez tadıyorlardı . Bu durum Romalıların gelecekteki görüntüsünün de temelini oluşturmuştur. İşte bu refah ,sıkıntı içinde olan halkların Etrüsk şehirlerine gelmelerine sebebiyet vermiştir.


Greklerin Pers akını nedeniyle Etrüsk şehirlerini tehdit etmesi, Etrüsk-Grek çatışmasını kaçınılmaz kılmıştır.

Alaia'de M.Ö. 540'da patlak veren savaş için Heredot şunları yazmıştır: 

''Phokaia'lı lar (Foçalı Grekler) Kyrnos'a (Korsika) vardıkları zaman bes yıl, oraya ilk yerleşmis olan kolonlarla ortak yaşadılar, tapınaklar kurdular. Bütün çevrede çapul yaptıkları için, Etrüskler ve Kartacalılar aralarında anlaşarak, bunlara karşı yürüdüler. Bir deniz savaşı oldu; bu Phokaia'lı ar için bir çeiit Kadmos yenilgisiydi, zira gemilerinin kırk tanesi batmış, kalan yirmisinin de mahmuzları kırılmış, ise yarar hali kalmamıştı . Alaia’ya dönerek kadınlarını ve çocuklarını aldılar, eşyalarından gemiye yüklenecek ne varsa hepsini yüklediler, sonra Kyrnos'u bırakara Rhegium'a gittiler.''

Bu zafer Etrüsklerin yayılması hızlandırmıştı . Kuzeyde yoğun Etrüsk hâkimiyeti başlamıştı . Etrüskler’in bölgedeki verimli toprakları işlemeleri sonucu ticarette çok ilerlediler, öyle ki ticaret sayesinde Kelt ülkelerine kadar ulaşan bir Etrüsk kültürü ortaya çıktı .

6.yy 'a gelindiğinde ise yerli Italikler Etrüskleri kendi silahlarıyla vurdular. Italikler bu uygar ve kültürlü kavim sayesinde çok şey öğrenmişti, askeri, idari, ekonomik ve kültürel gelişmeleri çok iyi özümsemişlerdi. 

Italikler, Etrüsk monarşisine karşı gelmeye başlamışlardı , halk bilinçlenmişti. Bu karşıtlık Etrüsk krallarının Roma'dan kovulması ile son bulmuştu. Elbette ki bu süreç çok kanlı ve sancılı oldu. 

Italikler'in, Cumaeliler'in, Keltler'in ve Sicilyalılar'ın baskısı Etrüskler'in fakirleşmesine neden oldu, Italya'yı yüksek medeniyet ile tanıştıran kavim zamanla kaybolmak zorunda bırakıldı . 

Italik halka yerleşik hayatı öğreten Etrüsklerin şehirleri bulundukları ovaya hâkim olarak konuşlandırılmıştır. Şehirler yüksek ve alçak boyutlardaki surlarla çevrelenmiştir. Kemerli kapıları , şehir yolları , su kemerleri, köprüleri ve kanalizasyonları Etrüsk mimarisinin karakteristik özellikleriyle doludur. Etrüsklerin
Italya'ya olan etkisi çok derindir, onlar ülkeyi mimari anlamda öylesine çok kalkındırmıştırki bu durum Antik Yunan ve Antik Roma dönemlerine ait eserlerde görülebilmektedir.


Etrüsklerin etkisinde kalan Ingiliz yazar David Herbert Richards Lawrence 1920'de Etrüsk mezarlarını gezerken şunları hayal etmişti:

Yaşadıkları çağlarda yaptıkları şeyler nefes almak kadar doğal ve basitti. Hatta mezarları bile. Onlar, kuşkusuz bir yaşam doluluğuyla, göğsün hoş ve özgür bir şekilde nefes almasına izin vermişlerdi. Bu işte, gerçek bir Etrüsk meziyetiydi; kolaylık, doğallık ve yaşam bolluğu, ruhu ya da aklı hiçbir yöne zorlamaya gerek duymamış. Ve Etrüsk için ölüm, mücevherleri, şarapları ve dans için çalan
flütleriyle yaşamın hoş bir devamıydı .(Etruscan Places'den alıntıdır.)

Etrüsklerin ilgi çekiciliği aslında Heredot’un egzotik kaynaklı doğu efsanesiyle ilişkilidir.

Efsanede Lydia ülkesinde ki kıtlığa karşı bulunan oyunlardan ve kıtlıktan kaçan bir grup Lydialı 'dan bahsetmektedir. Tavla, zar, taş oyunları ile zaman geçiren ve sonunda doğaya yenilen bir halk. Belki bu kıtlıga karşı koymak için yaptıkları her şey onların kültürel gelişimi hızlandırmıştı .

Etrüsklerin Italya kentlerini öylesi güzelleştirmis ki bunu etkisinde kalan Romalı şair Propertius Veii için şiir yazmıştır:

Senin eski bir kraliyet tacın vardı Veii,
Ve forumunda altından bir taht dururdu!
Duvarların şimdi yankılanıyor, çobanın borusuyla,
Küllerinin üzerinden savruluyor yaz buğdayları.

Şiirin dizelerinden etkilenmemek elbette mümkün değildi, yüzyıllar sonra şiiri Ingilizceye çeviren George Dennis gibi...

Titus Livius, Etrüsklerin çok dindar bir toplum olduğunu söyler. Ritüellere verdikleri önem ve mabet kalıntıları , Etrüsklerin tanrısal bir yardım umduklarını göstermektedir. Etrüskler kendi Tanrısal panteonlarını yaratarak, her tanrının gökyüzünde kendine ait bir yeri olduğuna inandılar. Tanrıların kendilerinden hoşnut olup olmadığını , kuşların uçuşundan, şimşek çakmasından ve diğer sıra dışı olayları izleyerek algılıyorlardı . Tanrıları sakinleştirme işi ise Augurlar (kâhinler) tarafından doğru ritüeller tespit edilerek yapılıyordu. Yüksekçe bir yerde ve ayakta durarak ritüelleri gerçekleştiren augurlar Etrüskler için önemli insanlardı .

Etrüsk sanatı dönemine göre oldukça gelişmiş bir sanattır. Bu durum, Etrüsklerin doğudan geldikleri tezini güçlendirmektedir. Tapınakları Hellen tapınak düzenine benzemekle beraber biraz daha kabadır. Planı kare şekline benzer, altta bir podyumu ve önünde basamakları vardır.

Tapınağın içi iki kısımdır, ön taraf açık ve sütunlu, arka taraf kapalıdır, Tanrıların tasvirleri burada yer alır. Pişmiş topraktan heykeller ve akroterionlar vardı .


Etrüsklerin dini politeizm yani tanrılar alemi anlayışı üzerine kurulmuştur.Cicero çok ilginç bir tez ortaya atmış ve Etrüsklerin dini kitabı olduğunu ileri sürmüştür;

“Bir çocuk kadar küçük, fakat, bir ihtiyar gibi saçları beyaz ve yüzü buruşuk olan Tinia’nın torunu Tages, Tarquinii’de bir çiftçi tarlasını sürerken sabanın açtığı yarıktan toprağın altından çıkar. Daha sonrasında, Etrüsk krallarına gizli öğretileri aktarır ve tekrar toprağın altına girerek kaybolur. Tages’in gizli öğretileri yazıya geçirilerek kayıt altına alınır.” diye yazı yazmıştır.

Etrüskler tarafından netsvis, Romalılar tarafından ise, haruspex olarak isimlendirilen din adamı karaciğerin vücuttaki olağan yerini, rengini ve biçimini bilmekte, organın farklı bölgelerine ait özelliklerin ve olağan durumdan sapmaların tanrıların isteklerine tercüman olduğu düşüncesiyle birtakım kehanetlerde bulunmaktaydı .Bu kehanetler:

1 - Tanrısal,kozmik, insani olmak üzere, üç başvuru düzlemi arasındaki bağlantıyı varsaymaktaydı .

2- Libri Fulgurales: Yıldırım ve gök gürlemesinin gözlemlenmesine dayalı olarak, tanrıların isteklerinin öğrenilmesi ile ilgili gizli bilgileri içermekteydi.

3- Libri Rituales: İnsan hayatını , insanın ölüm sonrası hayatını , kavmi ve devleti tanzim eden talimatlara ilişkin gizli bilgileri içermekteydi.

Etrüsk pantheonunda iki tanrı ve bir tanrıçadan oluşan üçlü Tanrı sistemi vardır, bunlar:

Tinia (juppiter / Zeus Tanrıların hakimi ve göklerin tanrısı )
Menrva (Minerva /Athena bilgelik, savaş ve el sanatları tanrısı ) 
Uni (Iuno /Hera evlilik tanrıçası )


Pantheonda yer alan diğer Tanrılar ise, 

Aplu (Apollo-şiir,müzik ve kehanet tanrısı ), 
Maris (Mars / Ares-savas tanrısı), 
Turan (Venus / Aphrodite-aşk ve güzellik tanrıçası ),
Fufluns (Bacchus / Dionysos-şarap ve bereket tanrısı ),
Turms (Mercurius / Hermes-tüccarların tanrısı ), 
Artames (Diana / Artemis-av tanrıçası ).


Etrüskler mezarların içine günlük hayatın iyi yönleri resmetmişlerdir, dünyevi hayatın zevkleri ağırlıkta olmuştur. Romalıların yıkıcılığından kurtulabilen bazı mezarlar:

Tarquinia Leoparlar Mezarına girer girmez karşı duvarda bir ziyafet sahnesi, yan duvarlarda dansçılar ve müzisyenler bizi karşılar. Resimler o kadar canlıdırki, bunların kesinlikle bir Etrüsk öznelliği olduğu anlasılır. Yan duvarda ki resimlerin birinde üç erkek tasvir edilmiştir, biri incecik bir sal diğer ikisi ise pelerin giymiş olarak defne ağaçları arasında resmedilmiştir:

Baska bir duvarda ise elinde şarap kadehi taşıyan bir adam, bir çift ve lir çalan adam tasvir edilmiştir. Girişin karşısındaki duvarda yer alan sahnede ise üç kline üzerine uzanmış çiftler temsil edilmiştir.

Bunların ölünün yakınları olduğu düşünülür.
Bunlardan en sağdaki pileli bir giysi ile mavi bordürlü kalın kırmızı bir manto giymiş olan kadın eşine doğru dönmüştür. Mavi bordürlü beyaz bir manto giymiş olan erkek ise sağ elinde tuttuğu ve bir yumurtayı kaldırmış, karısına göstermektedir.

Mezara Leoparlar Mezarı denmesinin nedeni ise duvarın üstünde yer alan iki leopar figürüdür. Resimler fresk tekniğindedir. Yaşam sevgisinin, keyfinin yansıtıldığı bu resimler arasında avcılık, balıkçılık, spor ve dans yarışmaları gibi yine gündelik yaşamdan alınmış canlı ve neşeli sahneler de yer alır.

M.Ö.470’e ait Triclinium Mezarındaki frekslerde Leoparlar Mezarındaki freksler gibi yaşam sevgisine benzemektedir. Duvarlarda dans eden kadın ve erkek tasvir edilmiştir. Resimler Etrükslerin yaşam zevki, güven, neşe duygularını göstermektedir.

Etrüskler heykelcilikte ve takı yapımında çok başarılıydı lar, yaptıkları eserler ise Anadoluda’ki eserler ile çok benzeşiyordu. Özgün Etrüsk keramiği sayılan bucchero isimli siyah keramik, Etruria’da MÖ 7. yy.ın ortalarından MÖ 5. yy.ın başlarına değin çok üretilmişti. Eserlerinde ki bu üstün beceri Eyeteneği günlük yaşamlarına da yansımıştır.

Etrüskler kadınlara kutlamalara ve toplumsal olaylara katılma hakkı tanımış, eserlerden görüldüğü üzere kadınlar chariot (at arabası ) kullanabilir ve çalışabilirlerdi.

Kültürel anlamda kendi döneminin en iyisi olan Etrüskler Anadolu'da ki kavimler gibi kadına önem veriyorlardı . Etrüskler toplumsal yaşamlarında efendi ve köle olarak kategorize edilmişlerdi.

Aristokrat efendiler, siyasi-askeri-ekonomik hayata hâkim sınıftı . Köleler tarım ve sanayi alanlarında çalışarak hayatlarını sürdürüyorlardı . Etrüsklerin aile bağları çok kuvvetliydi, aile ile ilgili tasvirler ve sözcükler arkeolojik buluntularla ortaya
çıkarılmıştır, patriarkal (babaerkil) aile tipinde olan Etrüsk ailesi kadınlara da önem vermişlerdi.

Kadınlar şenlikler ve törenlerde kocalarının yer alıyorlardı , toplum içinde itibar görüyorlardı . Giysileri ise yük ve ketenden yapılan tunica ve dörtken pelerin olarak yapılıyordu, ayaklarında tahtadan ya da bronzdan yapılan sandalet giyiyorlardı . Saçları uzun ve örgülüydü, kolye, küpe, bilezik, fibula takarak süslüyorlardı .


Spor ve sahne oyunları sosyal hayatlarının vazgeçilmezi durumundaydı . Tiyatronun temeli olan fescennini vercus ve satura'nın Etrüskler'e ait olduğu bilinmektektedir.

(Fescennini versus, kırsal alanlarda yapılan kutlamalarda müzik ve dansın bulunmadığı , dizeler halinde söylenen kısa tiyatro gösterisi, satura,s özün, şarkının, müziğin ve dansın bir arada olduğu dramatik fars, yani güldürü amaçlı kısa piyesdi.)

Zar oyunlarına ilgiliydiler, arkeolojik kazılarda Etrüsk zarları bulunmuş ve üstlerinde 1 -6! ya kadar olan rakamlar tespit edilmiştir.


Etrüsk alfabesi gizemi halen korumaktadır, çift dil metin beklentisi içerisinde olan bilim dünyası için Etrüskçe büyük bir sır durumunda.

Yinede yapı lan araştırmalar sonucu Etrüsk alfabesindeki bazı harflerin batı Anadolu kültürü olan Lidya alfabesindeki harflere benzediği görülmektedir. Etrüsk dili ne Yunancaya ne de Latinceye benzemiyor ve dilin Ural-Altay dil grubuna ait pek çok özelliğe sahip olduğu saptanmış durumda.

Etrüsk alfabesi incelendiğinde iki ayrı dönem göze çarpmaktadır. M.Ö. 8. ile 5. yüzyıllar arasında ortaya çıkan “erken şekiller dönemi” ve M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren beliren “geç şekiller dönemi” . 

Erken döneme ait şekiller harf haline dönüşmeden önce soy, boy, oba veya oymak belirten simgeler olarak hem sürü hayvanlarına hem de insanlara dağlama veya dövme metoduyla kakılmıştır.

‘Tamga’ denen ve tam kavram içeren Etrüsk yazısındaki harfler/işaretler ile Asyadaki taşlara kazılmış Orhon (Türk) yazıtlarının harfleri arasında çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır.

Ancak yine de Etrüsk dili gizemi büyük bir özenle korumaktadır.


Sema Dalkılıç
Arkeogezi Dergisi, Mart 2013



.....