Translate

ANAU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANAU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2013 Çarşamba

Anau Medeniyeti ve Devamı Olarak Sümerler


The Blau Monuments , Sumerian ca. 2900-2700 BC



Tengri/Dingir ‘Sema’ Oğulları

Amerikan jeologu Prof. Raphael Pumpelly (08.09.1837 – 08.10.1923), yakından tanışmak amacıyla Washington Karegi Üniversitesi’nin malî yardımını kullanarak Türkmenistan’a ilk defa 1903 yılında geldi. 1904 yılında Aşkabat yakınlarında yerleşen Anau’da (Anev) ve Marı’da (Merv) yapmış olduğu kazılarının sonuçlarından oluşan ve 1908’de Washington’da yayımlanan ‘Exploration in Türkestan Expedition of 1904’ (Türkistan’daki Araştırmalar 1904 Yılı Heyeti) adlı kitabı ve bazı diğer eserleriyle bilim dünyasında çok zeki bir arkeolog ve tarihçi olarak da kendisini tanıtmayı başardı. 

Prof. Pumpelly’nin Anau’da elde ettiği buğday taneleri ve koyun kemikleri gibi buluntular, kıymetli numuneler halinde günümüze kadar Philadelphiya’daki Tabiat Müzesi’nde korunmaktadırlar. Philadelphiya müzesindeki numuneler, Türkmenistan’ın Ahal vilayetinde son yıllarda kurulan Ak Buğday Müzesi’nde tekrar sergilenmektedirler.

Prof. Pumpelly, 1904 yılında Anau tepelerinde yaptığı kazılar sonucunda 5 ayrı medeniyet tespit etti ve toprak tabakalarına dayanarak bu medeniyetlerin:

Anau I (M.Ö. 9000 – 6000),

Anau II (M.Ö. 6000 – 5200),

Anau III (M.Ö. 5200 – 2200),

Anau IV (M.Ö. 2200 – M.S. 150),

Anau V (M.S. 370 – 1850) senelerinde yaşamış oldukları neticesine vardı.

Prof. Pumpelly; 1904 yılında Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat yakınlarındaki Anau harabelerinde, buradaki insanların tahıl üretmiş olduklarının işaretlerini buldu. O eski zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral tatlısu gölünün güneydoğu sahilleri bugünkü Aşkabat’a kadar uzanmaktaydı.

Kendisinin elde ettiği bazı sonuçlar üzerinde durmaya değer ehemmiyettedir.

Anau medeniyetinin başlıca bulunduğu yerler, dağ çaylarının düzlüğe çıktığı yerlerdeki yamaçlardır. Avcılık hayatından yavaş yavaş tarım ve çobanlık hayatına geçen kabilelerdeki en eski sulama şekilleri her halde bu gibi tabiî şartlar içinde meydana gelmiştir. 

Anau’da önce tarım başlamış olup,hayvanların evcilleştirilmesi daha sonra ortaya çıkmıştır. Anau II’de, Anau I’deki büyükbaş hayvanlardan ziyade, koyun ve keçi beslendiği ortaya çıktığı görülmektedir.

Prof. Raphael Pumpelly, Anau’da topladığı arkeoloji malzeme ve materyallerinde insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleriyle ilgili olarak “Oasis (Vâhâ Tatlıgöl) Teorisi” adlı bir teoriyi ortaya attı ve taş devri insanlarının son Buzul çağının sonlarında meydana gelen kurak bir iklim bölgesinde yaşamlarını sürdürebilmek için, vahşi hayvanlar ve bitkilerle birlikte, büyük tatlısu gölleri etrafında toplanmış olduklarını öne sürdü. Bir araya gelerek toplanmış olan bu insanlar buralarda büyükce köyler kurmuşlardır. 

Topluluğun besin ihtiyacını daha kolay karşılayabilmek için çok önemli bir kültürel evrim gerçekleştirerek bazı bitkiler ve hayvanlar evcilleştirilmişlerdir.

Buğday ve arpa evcilleştirilmiş ilk tahıl ürünleri; koyun ve keçi ise
evcilleştirilmiş ilk hayvan türleri olmalıdırlar. Tahıl çiftçiliği ve
hayvancılık ilk defa Orta Asya’da (Türkmenistan’da) gerçekleştirilmiş ve daha sonra Karadeniz sahillerinden Avrupa’ya geçmiştir.

İlk defa Prof. Pumpelly tarafından ortaya atılan “Oasis Teorisi” daha sonra bazı bilim adamları (mesela İngiliz arkeologu Gordon Childe) tarafından geliştirildi.

Onlara göre tarımdaki bu gelişmeler, insanoğlunun parazitlikten kurtulup tabiatla ortaklık kurarak üretken hale gelişinin ilk evrimidir. Bu üreticilik uzun zaman boyunca devam ederek tarihte ilk primitif sanat ve edebiyat eserlerini ve sonuçta bugünkü Türkmenlerin çok eski atalarında, ilk sözle folklorda sonra boyala kayada resimleri çekilen, kendine ve Tanrıya (Tanrılara) dini inancını doğurmuştur.

Amerikan bilim adamı Prof. Raphael Pumpelly, aydınlattığı Anau (Anev) medeniyetiyle, Türkmenlerin Eski Çag’dan da daha önceki dönemlere ait kültürel geçmişini tespit ederek, günümüz tüm tarih kitaplarında ve bilimsel ansiklopedilerinde yer almasını sağladı.

Ama ne yazık ki aynı tarih kitaplarda yer alan Sümerler konusunun Anau medeniyetiyle ilgisinden bu ana kadar söz edilmez. Aslında o eski zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral gölü sahilleri bugünkü durumundan daha da geniş idi ve Türkmenlerin Anau medeniyetini meydana getiren eski atalarının bir kısmı çok sayıdaki gemileriyle Hazar-Aral gölünde yüzerek Türkmenistan’dan Mezopotamya’ya gelmiş ve Sümerlerin de ataları olmuştular. 

Çünkü aynı ilahilere tapan Sümerlerin ve Eski Türkmenlerin (Oğuzların, Hunların) kendilerini Tengri/Dingir ‘Sema‘ oğulları hesaplamaları boş yere değildi. Toplumu (daha sonra devleti) yönetmenin iki kanatlı sistemi her ikisi için de aynı idi.

Sümerliler eklemeli bir dil kullanıyordu. Sümerce tarihte bilinen ilk yazılı dildir. Güney Mezopotamya’ da M.Ö. 4000 yılında konuşulan ve M.Ö. 2000′li yılların başlarında yerini konuşma dili olarak Akatça’ya bırakan Sümer dili Türkmen dilinde (genellikle Altay ailesine ait dillerde) olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor.

Sümer dilinde Türkmen dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkmencede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.

Türkiyeli bilgin Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, hem anlam hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş olursa Almanyalı Türkmen Begmurat Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık, efsaneler, yer adları ve dil yoluyla Türkmen kültürü ile karşılaştırmış, anlam ve fonetik bakımından Türkmence – Sümerce 295 kelimeyi eşleştirmiştir.

Bunu da bilmemiz gerekiyor ki bugün Sümerliler denilen medeniyete Almanlardan İngilizlere, Farslardan Araplara kadar bir çok millet sahiplenmekte ve atalarının Sümerliler olduğunu ileri sürmektedirler. Bunun nedeni şüphesiz medeniyetin, tarihin, hukukun, bilimin, edebiyatın, tarım ve ekonominin Sümerlerle başlamasıdır.

Tarihsel gerçek ise sonuç olarak böyledir: 

İnsanlık Tarihinin insanlığın inanç edinmesiyle geçmişi M.Ö 13000 yıllarda sona eren buz çağı ve Altay inançları ile başlar. Daha sonra M.Ö 9000 yıllarında Altay dağlarından inen Eski Türkmenler (Altaylılar) güneye daha sıcak coğrafyaya yerleşmişlerdir.

Türkmenistan’ın şimdiki başkenti Aşkabat’ın yakınlarında Anau kentini kurmuşlardır. İlk olarak insanlığın hayvanları evcilleştirdiği ve tarım yaptığı yer burasıdır. M.Ö 4500 yıllarda Anau kentini bırakıp Mezopotaya’nın verimli topraklarına göçmüştür.

Dile ait konumuzu toparlayacak olursak: 

Sümer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sümercenin Ural-Altay dillerine benzediği söylenmiş. Daha sonra ayni anlam ve fonetikte olan Sümerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmış. Bu yeterli görülmeyerek konulara göre karşılaştırma istenmiş. Son çalışmalarda bu da yapıldı ve Türkmen dili ile Sümerce arasında büyük bir yakınlık ortaya çıktı, hatta bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görüldü. Bilim adamları da Türkmen dilinin çok sağlam, kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul ediyorlar. Bunlara göre Sümer dilini Çok Eski Türkmen dili veya o dilin bir dalı olarak vasıflandırabiliriz.


Prof. Dr. Muratgeldi Söyegov

Kaynaklar:

1- Raphael Pumpelly, Exploration in Turkestan Expedition of 1904. Washington,1908 (Türkmence Çevirisi Aşkabat 2005).

2- Muratgeldi Söyegov, Bilge Kagan Moniment // Miras (Heritage), Vol. 2. Ashgabat, 2007. Pg. 96-121.

3- Muratgeldi Söyegov, Çin Yıllıklarına Göre Birkaç Hunca Sözcük ve Kısa Açıklaması // Tarih Türk Dünyası Kültür Dergisi. Sayı: 256 Nisan. İstanbul, 2008. Sayfa: 52-54.

4- Muratgeldi Söyegov, Türkmencenin Mantıki Temelleri // Tarih Türk Dünyası Kültür Dergisi. Sayı: 260 Ağustos. İstanbul, 2008. Sayfa: 58-60.

5- Muratgeldi Söyegov, Chagry beg and Togrul beg: Continuation of the Ancient Oghuz Traditions // Literature and Culture of the Seljuk Epoch. Abstracts of Reports of the International Scientific Conference. Ashgabat, 2009. Pg. 187-188.

6- Muratgeldi Söyegov, Buğday Benizlilik ve Koyun Gözlülük veya Türkmen Etnolojisinin Bazı Özellikleri: Konuya Folklorik ve Tarihsel Yönlerden Bir Bakış // Türk Dünyası Belleteni – Herald of Turcic World. No 1 (2). Mahaçkale, 2010. Sayfa: 7-11.

7- Muazzez İlmiye Çığ, Sümer Dili ile Türk Dili Karşılaştırmaları
8- Sümerler Türk mü? Sümer Dili Türkçe mi? //



Muratgeldi Söyegov makalelerin listesi için tıklayın


araştırmax taki makaleleri için tıklayın


....















4 Eylül 2012 Salı

TÜRK TARİHİ VE DÜNYA


Türk tarihi açısından daha işin başında bulunmaktayız. Eğer, Atatürk’ün kurmuş olduğu Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi kurumlar kuruluş amacı doğrultusunda çalışmalarını bu güne kadar sürdürebilmiş olsalardı, şimdilerde yolun başında değil, belki ortalarında olurduk.
ATATÜRK  BİR MÜZEDE  ARAŞTIRMADA

Bugün de çok geç kalmış sayılmayız. Sadece kendi gerçek izlerimize ulaşmak için çaba göstermemiz gerekiyor. Bunu başarabilmenin birinci şartı da, dünyaya, insanlara ve olaylara Türk gözüyle bakmaktır. Başkaları tarafından bize verilen gözlüklerle dünyaya, insanlara ve olaylara bakarsak gerçekleri göremeyiz. Bir düşünsenize, “atlı kültür, atlı kültür” diye dayatılan şey sonunda Türklerin bütün hayatı imiş gibi konuşulmaya başlandı. Tamam atı biz ehlileştirdik, atlı bir hayatla iç içeyiz, savaşta ve barışta at binmede üstümüze yok. 
Ama insaf yani, hepsi bu kadar mı?

Bu sakat mantığa göre şimdi;

-Orhun abidelerini atalarımız at sırtında mı yazdı?

-Ya da bir ara dinlenmek için mola verilen su başında taşları görünce, dayanamayıp kılıçlarının burnuyla çentikler atarak mı yazdılar?

-Altın elbiseli adam adı verilen muhteşem altın zırhı (ki dünyada bir eşine, benzerine rastlanmadı bu güne kadar) at sırtında uzun bir yola giderken mi yaptılar?

-Bir vuruşta bir atı ikiye bölen, çifte su verilmiş o dehşetli Türk kılıçlarını at sırtına örs koyup da yollarda mı yaptılar? O çeliği at sırtında mı geliştirdiler?

-Pazırık kurganından çıkan o harika Türk halısını, atların arasına ip gerip, boşluğa tezgah kurarak mı dokudu Türk kızları?

-Kurdukları sayısı belirsiz Türk devletlerinde kullandıkları ve bizim yeni yeni tanıştığımız Türk altın ve gümüş sikkelerini darphane yerine, kayalık bir zeminde giderken, atların ayakları altına attıkları altın ve gümüş parçalarını at nallarıyla ezerek mi kestiler? Para kestikleri kalıpları da at sırtında çakı ile mi oydular?

-Tanrı dağlarından Turfan’a kadar, çölün altında bir ağ gibi örülen ve uzunluğu beş bin metreyi, derinliği yer yer yüz on metreyi bulan su kanallarını köstebeklere mi kazdırdılar? Hem at sırtında yaşayan insanların bu kadar uzaktaki suyu getirmek için kanala, tünele ne ihtiyacı var? Gider atlarını orada sular gelirlerdi. Öyle değil mi?

-Başka hiçbir yere bakmaya gerek yok. Tek başına Tac Mahal’i niçin yaptılar acaba? Atlarıyla sadece oradan geçiyorlardı nasıl olsa! Yoksa kendileri yapmadı, yaptırmadı da bir talan sırasında Çin’den ganimet olarak alıp at sırtında oraya mı taşıdılar?

-Hindistan’ı, Güney Azerbaycan’ı (İran’ı), bütün Asya’yı süsleyen Turkuaz kubbeleri, muhteşem mabetleri, kılıçlarıyla atların sırtında ayağa kalkıp gökten mi indirdiler?

-Nankör Arap zihniyetinin yıktığı Beytullah bekçisi, kartal yuvası Ecyad kalesini bedeviler mi yapmıştı oraya?

-Farabi, İbni Sina, Ali Kuşçu, Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmut, Biruni ve binlerce Türk dehası ve dahisi, bütün eserlerini ve araştırmalarını atlı gece yürüyüşlerinde oluşan sessizlikten yararlanarak mı yazdılar?

Bu soruları sayfalar dolusu, ciltler dolusu sormak mümkündür. Burada sorulan ve sorulabilecek her soru, Türk milletinin bütün tarihini at sırtına bağlayarak, atalarımızı çapulla, talanla geçinen, yerleşik bir medeniyetleri olmayan ilkel bir topluluk seviyesinde göstermeye çalışanlara vurulan bir tokattır.



Bu tokadı hak edenler, sadece kendi ulusal çıkarları gereği Türk Milletini aşağılamayı kendine meslek edinen yabancılar değildir. Aynı zamanda yıllar boyu, kendi nesline, kendi milletini küçük göstermek için çaba sarf eden, küçük beyinlilerdir. Bunların adları ne olursa olsun, sonuç değişmez. O kuru mantıkları ile tuttukları yol Türk Milletine hizmet etmemiştir, etmemektedir. 
Tarihçilik, engin ve dehşetli bir uzak görüşlülükle M.Ö. 12.000-60.000 yılları arasından başlayarak tarihte Türk izleri aramaktır. Türk tarihini Malazgirt zaferinden başlatanlar, tekrar Malazgirt önlerine geldiklerinde, (Gidişat oraya doğrudur) buharlaşır giderler.

Kısacası, Türk kültürü atlı bir kültürdür. At, Türkün hayatında önemli bir yere sahiptir. Ama Türklerin medeniyetlerini atla sınırlamak çok büyük bir haksızlıktır.Bu yazı tarihimizde utanılacak hiçbir şeyin olmadığının en açık ispatıdır. Bu gururlanmak değildir, bazı şeylerin ispatıdır. Türk gururlanmaz, kendine yakışanı yapar, diğerleri hasetlik çeker sadece.


Turgay Tüfekçioğlu'nun verdiği 25 Nisan 2012 tarihli konferansı
mutlaka seyredin , özellikle 3.bölümü

Kazım Mirşan ve Erken Türk Tarihi Konferansı 1

Kazım Mirşan ve Erken Türk Tarihi Konferansı 2

Kazım Mirşan ve Erken Türk Tarihi Konferansı 3(SON)



Bugünkü gelişmiş insan hakkındaki bilgilerimiz ancak 40.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Afganistan’daki Karakamar (Karakemer) mağarasındaki 40.000 yıl öncesine ait eşyalar en eski insan eserleridir. 
İnsanların yerleşik toplum düzenine geçtigi en eski bölgelerden birisi de Hazar Gölü güneyindeki Anau Kurganı’nın ve kentinin bulunduğu yerdir. 1900’de Anau Kurganları kazısını Pensilvanya Evrenkenti adına yapan Prof. Dr. Raphael PUMPELLY araştırma sonuçlarını 1908’de ABD’de Chicago’da yazdığı “Explorations in Turkestan” (İNDİREBİLİRSİNİZ) kitabında bu bölgede dünyadaki ilk yerleşik topluma ait belgelerin bulunduğunu açıklamıştır.
____________________________________________________
Herodot Tarihi: 7.kitap 30....
Phrygia kenti Anaua'nın ve tuz çıkarılan bir gölün yanından geçti, büyük Phrygia kenti Kolossai'ye geldi; Lykos ırmağının bir yarıktan akıp kaybolduğu yer burasıdır; aşağı yukarı beş stad ötede gen yeryüzüne çıkar ve Maiandros'a karışır....

ANAUA ismi tesadüf olamaz....Acıgöl (Çardak Gölü), Afyonkarahisar ve Denizli il sınırları içerisinde bulunan tektonik göl

Ayrıca hıristiyanlığın ilk yıllarında havarilerin geçiş güzergahı üzerindedir....

COLOSSAE , a city of Phrygia, first mentioned by Herodotus (7.30) as a large city of Phrygia, on the Lycus, a branch of the Maeander. Xerxes, on his march to Sardes, B.C. 481, reached Colossae after leaving Anaua. [ANAUA] The younger Cyrus, on his march from Sardes towards the Euphrates, B.C. 401, passed through Colossae. He crossed the Maeander, and after a march through Phrygia of 8 parasangs from the river, he came to Colossae, a large and prosperous city...
_____________________________________________________

Prof PUMPELLY kitabında bulduğu bu uygarlığın Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarından çok önceki devirlere ait olduğunu da özellikle belirtmiştir. Pensilvanya Evrenkenti Anau kazılarını son yüz yıldır aralıksız sürdürmekte olup son yıllarda Prof. Dr. Victor H. MAİR kazıları yürütmektedir. 
Son iki yüzyıldır Türkistan coğrafyasında bulunan tarihî eserler ve okunan taş yazıtlar uygarlık beşiğinin Türkistan toprakları olduğu gerçeğini binlerce defa doğrulamaktadır, fakat yazık ki başta Türk milleti olmak üzere insanlık bu konuyla yeterince ilgilenmemektedir. 
Bu bilgilerin varlığı batı dünyasının kendini temellendirdiği uygarlığın Filistin ve Mezopotamya topraklarından ortaya çıktığı kuramına ters düşmektedir. Yabancıların bu konuya olan maksatlı ilgisizliğinin sebebinin bu olduğunu anlayabiliriz ama, bu coğrafyada insanların yaşamaya başladığı ilk günden beri bu toprakların sahibi olan Türk milletinin bu konuya olan ilgisizliği kabul edilemez ve anlaşılamaz. Son iki yüzyılda bu konuda yapılan her araştırma sonucunda varılan gerçek, Türkistan topraklarının son buzul çağı sonrası insanlığın uygarlık temellerinin atıldığı topraklar olmasıdır. 

Türkistan yani “Orta Asya” veya “Ortalık Asya”, çağdaş insanlığın uygarlık beşiğidir. Bu beşiğin sahibi olan Türk milleti mirasına sahip çıkmak zorundadır. Bu konuda yapılacaklardan birisi de; erken Türk tarihi araştırmacısı Kâzım MİRŞAN başta olmak üzere Türkistan ile ilgili yapılan bütün araştırmalardan aldığımız bilgilerin ışığında bu konuda yapılan çalışmaları bütün gücümüzle desteklemektir. Bunu millî bir görev bilmeliyiz. 

Türk milliyetçisi Türk tarihinin çıkış kaynağı olan Türkistan’ı ve oradaki kültür varlıklarımızı bilmek zorundadır. Tarihinin derinliklerine bakıp geçmişi göremeyenler ileriye bakıp geleceği de göremezler. 

Türk yazısının doğduğu Tamgalı Say’a, Saymalı Taş’a, Çiğim Taş’a, Talas’a, Orkun’a, Yenisey’e ve Baykal Yazıtları’na, Balballar’a, Altın Elbiseli Adam’a, Bayram Kurganı’na, Pazırık Kurganı’na, Turfan’daki Karız su kanallarına, Urumçi’deki Tarım Mumyaları’na, Sülyek Köyü Yazıtları’na, Mogolistan’da, Altaylar’da, Tuva’da, Yakutistan’da bulunan henüz hiç el sürülmemiş yüzlerce Türk eserine kim sahip çıkacak? 

Tarih zengini Türkistan buna ilâveten dünyanın en güzel dağları, ovaları, kentleri, Türkçe konuşan insanları ile orada Türkiye’den gelecek kardeşlerini beklerken her tatili fırsat bilip onbinlerce insanımızın Avrupa’daki Amerika’daki kentlere sürekli gezmeye gitmesi nedendir? 
Aslında bunun tabiî ki açıklaması var ve yalın bir gerçek olarak apaçık ortada duruyor. Batıya karşı son iki yüzyıldır milletimiz tarafından duyulan iflah olmaz, dizginlenemez bir aşağılık duygusu. 

Bu aşağılık duygusu öylesine güçlü ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN önderliğinde batıya karşı İstiklâl Savaşı’nı başarı ile yapmış kahraman Türk milletinin bugün yaşayan evlâtlarının bir kısmındaki batı hayranlığı, dünün Avrupa seveni Abdullah Cevdetlerden , Mustafa Reşit Paşalardan daha fazladır. 
O İstiklâl Savaşı ki, 1800’ler den beri gelen batı hayranlığının sonucuydu. Çok iyi bilinir ki, İstiklâl Savaşı’nın önderi olan ATATÜRK, fikirlerimin babası dediği Ziya GÖKALP, hislerimin babası dediği Namık KEMAL’den aldıklarının yanında 20. yüzyılın en büyük askerî dehası olarak bu vatanı ve Türkiye Cumhuriyet’ini saldırgan batıya karşı, hem savaş alanlarında hem de görüşme masalarında kurmuştur. 
Bu gerçekleri en iyi bilmek durumunda olanlar aydınlardır. Ama Türkiye’nin bir kısım aydınlarının 2006 Türkiye’sindeki batı hayranlığı inanılmaz noktalardadır, bu gibiler ABD’yi hâlâ stratejik ortak görmekte ve AB’ye koşulsuz köle olmak arzusunda olduklarını açıkça gösteren tutum içindedirler. 

Türk milleti İstiklâl Savaşı dönemi ve Türkiye Cumhuriyet’inin ilk yılları olan 1919-1938 dışında tutulursa son 200 yıldır batının siyasî, kültürel, askerî ve ekonomik baskısı altındadır. 1919 öncesi Osmanlı’da gelinen perişan noktanın iyi anlaşılması için son Osmanlı Sultanı VAHİDETTİN’İN sadrazamı olan damat Ferit’in 9 Mart 1919 da İngiliz Amiral WEBB’E Osmanlı topraklarının İngilizler tarafından 15 yıl süre ile işgal edilip her ile tayin edecekleri birer vali tarafından yönetilmesini istediğini hatırlayalım. Ayrıca 1919 Temmuz ayı ortalarında R. MÜMTAZ Paşa ve saray mabeyincilerinden Emin Bey, VAHİDETTİN’İN talimatıyla İsviçre’deki İngiliz elçisine İngiliz himayesini isteyen bir muhtıra verirler. (VAHİDETTİN, M. KEMAL ve MİLLÎ MÜCADELE, TURGUT ÖZAKMAN s. 389-390-391, Bilgi Yayınları)

Türk milletini kendi millî değerlerinden uzaklaştırmak ve 1919 öncesinde olduğu gibi tekrar Batının boyunduruğu altına sokmak yolunda dış odakların ve onların ücretli yerli işbirlikçilerinin üstün bir gayreti var . Bu konuda gelinen noktayı aşağıdaki gibi özetleyebiliriz. 

Siyaseten batıya AB bağlamında boyun eğme eğiliminin sürdürülmesi çalışmaları milletimizin ana gündeminde inatla birinci sırada tutulmaktadır. 

Kültürel olarak batının çekim alanına girme 1938’den beri artarak devam ediyor. Bu durumun en belirgin göstergesi de; Türkçenin eğitim dili başta olmak üzere bir çok alandan adım adım dışlanarak silinmek istenmesidir. 

Askerî olarak gelinen noktayı anlamak için ise birilerinin gündemindeki konulara bakmak yeterlidir. “Millî sınırlarımızdan Türk ordusunun sınır birliklerini 80 km. içeri çekmeli imiş! Sınır güvenliğini AB komutasına bağlanacak 70.000 bin kişilik özel birlikler ile sağlamalı imiş! Jandarma kaldırılmalı imiş! Ordumuzun küçültülmesi ile bütçeye olan yükünün hafifletilmesi gerekliymiş…!!! Gibi saçma sapan konuları konuşabilenlerin Türkiye’sindeyiz. 

Ekonomik olarak egemenliğini AB , İMF ve Dünya Bankası’na terk etmiş borç batağında olan çıkış için ise millî varlıklarını, bankalarını sanayi tesislerini ve hatta topraklarını yabancılara satmayı kabullenen bir yapıdayız. 

“Bu ağır şartlar karşısında ne yapacağız” sorusu, gelinen en önemli noktadır. Yapılacaklar: 

Öncelikle tarihimizi yani kendimizin ne olduğunu bileceğiz, Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü ; Cumhuriyet’i kuran kadroların yaptıklarını iyi bileceğiz;

Türk Devleti’nin temelindeki bu fikir adamlarımızı bilmezsek, öğretilerini özümsemezsek millî şuur gelişmez, millet değil kuru kalabalık oluruz. Kuru kalabalıklar top ve pop ile kolayca uyutulurlar. TV’ler uyuşturucu tüpü hâlini alır. TV’den evlerimize ustalıkla sokulan Yunanistan’dan gelme yabancı damat, kızlarımızı almanın yanında, şu günlerde olduğu gibi bankalarımızı, sanayi tesislerimizi ve topraklarımızı alan sermaye olarak ortaya çıkmakta. Ama unutmayalım ki, Yunanlı için İstanbul’un adı Costantinapolis, Ege Denizi Yunan Denizi, Ege ve Marmara bölgeleri büyük Yunanistan’ın toprakları. Bu gibi acı gerçekler ortada iken millî şuur yoksunu birileri de “ama Yunan’a satılan bankanın satış fiyatı iyi” diye sevinip duruyor. 

Fakat unutulmasın ki Türk milletinin içinde her zaman ve her ortamda millî devletine sahip çıkanlar dün vardı, bugün de vardır, yarın da o birileri mutlaka olacaktır. O birileri isimsiz kahramanlardır, o kahramanlar kaç kişi derseniz her zaman yeteri kadar sayıda oldular, nerede lâzım olunca hep orada oldular. Aynen Çanakkale’de, Dumlupınar’da Sakarya’da oldukları sayıdalar, yani yeteri kadar varlar. 

Onlardan içimizde yaşayanlarının bir çoğunu yaptıkları mücadeleden tanıyorsunuz, yazıyorlar, konuşuyorlar, anlatıyorlar. Türk milletini aydınlatma için tarihlerinden aldıkları şuurla nöbetteler. 

O kahramanlardan birisini, yaptığı çok önemli bir çalışması ile sizlere tanıtmak istiyorum.

Sayın Fevzi ÜLGÜ kendisini tanıdığım uzun yıllardır Bursa Ulu Cami minberindeki gökyüzü haritasını inceliyor ve bulduğu Türk bilim tarihine ait çok önemli bilgileri yazılarında ve yeni yayınladığı kitabı ile bizlere duyurmaya çalışıyor. Milletimizin özgüvene ihtiyacı olduğu bu son günlerde çok önemli bir hizmeti karşılık beklemeden inançla ve azimle yapıyor. 


BURSA ULU CAMİİ MİNBERİ 
BURSA ULU CAMİİ MİNBERİ

Sayın Fevzi Ülgü Alsancak’ın kitabı ,1399 yılında yapımı biten Ulu Cami minberinde çok önemli uzay bilgilerinin olduğunu ortaya koyuyor.

Minberde Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed’in işi diye işlenmiş imzadan Tebriz yakınında Devak’tan yani Türkistan’dan ustalar getirildiğini tespit eden Sayın F. ÜLGÜ ALSANCAK kitabında özetle diyor ki; 

1- Ulu Cami minberi bütünüyle uzayı göstermektedir. Minberin yan yüzeyleri kabartma olarak yıldız, kuyruklu yıldız, üst galaksi, orta galaksi, çift yıldız (ikiz yıldız) niteliklerinde ve kabartma şekiller hâlinde işlenmiştir. Bu özellikler bugünkü bilimin verileri ile bire bir örtüşmektedir. 

2- Güneş sistemi, başta güneş olmak üzere 9 gezegeni ile birlikte küresel kabartma şekiller hâlinde uzaklık ve büyüklük mukayeseleri ile birlikte yerleştirilmiştir. Üstelik Plüton gezegeninin dış merkezli gezegen olduğu da vurgulanarak. 

3- Gezegenlerin bir yörüngeye bağlı hareket ettikleri özellikle gösterilmiştir. 

4- Üçoklar, Bozoklar olarak 24 Türk Boyu’nu temsil eden şekiller ise minberin alt kısmına yerleştirilmiştir. 

5- Minberin doğu ve batı medeniyetleri karşılaştırmasında yapım tarihi olan 1399 ise bir başka önem taşımaktadır. 

6- Minberdeki şekillerin 4 ayrı renk sedef kakmadan yapılması ile bir çok ayrıntı görülebilmektedir. 

7- Kuyruklu yıldız şekli incelendiğinde çekirdek kısmının 3 parçalı olduğu açıkça görülür. 

8- Ulu Cami minberi dünyadaki ağaç işçiliği sanatı bakımından da emsâlsizdir. 

9- Minber, üzerinde taşıdığı gökyüzüne ait bilgilerle eşi emsâli olmayan bir sanat eseridir. O bir ahşap kitâbedir. O Türk milletinin millî abidelerinden birisidir. 

10- 607 yaşında olan Ulu Cami minberinin üzeri son üç yüzyıldır Arap zamkı ve gomalakla kaplı olduğu için bu kıymetli eserin üzeri örtülmüş. Bunun bir iyi tarafı var. Dış etkenlere karşı ahşap korunmuş ama üzerinde taşıdığı Türkistan’dan, erken Türk uygarlığından süzülüp gelen Türklerin gök bilimlerindeki uygarlık seviyelerini gösteren bilgilerin üzerini de bu güne kadar örtmüştür. 

Türk milletinin Anadolu’da bulunan birçok eski eserinden sadece birisi olan Eskişehir’deki Yazılı Kaya’dan sonra Anadolu’daki bir başka tapu belgesi olan Ulu Cami minberine sahip çıkmaya sizleri davet ediyorum. Daha nice Türk eserleri genç araştırmacılarımızın alâkasını beklemektedir. 
ESKİŞEHİR YAZILI KAYA
Türkistan’daki Devak’tan 607 yıl önce Bursa’ya taşınan bir bilim âbidesine ait diğer geniş bilgilerin olduğu "Türk Medeniyetinde çok önemli ilkler"  kitabını tavsiye ederiz. 

AYRICA PDF OLARAK BURSA BİLDİRİSİNİ İNDİREBİLİRSİNİZ .
SAYFA 141 DE FEYZİ ÜLGÜ ALSANCAK'IN ULU CAMİİ İLE İLGİLİ MAKALESİ VARDIR.

Türk tarihini bilmek zorundayız. Tarih bilme tarih şuurunu doğurur. Millî aydın bu şuurdan çıkar. Türk milletinin bu günlerdeki en büyük eksiği millî aydınının azlığıdır. 

Turgay TÜFEKÇİOĞLU, Orkun Dergisi, Sayı: 99

Kaynak: Bilinmeyen gerçek Türk tarihi

               Dünya 48


SB.