Sedat Simavi Ödüllü Servet Somuncuoğlu, akademisyenlerle 'Türkler ne zaman Anadolu'ya geldi' sorusunun peşine düştü. Çalışmalarını 'Damgaların Göçü' isimli kitapla sundu. Türklerin bilinenin aksine 1071'den önce Anadolu'ya geldiğini düşünen yapımcı-yönetmen Servet Somuncuoğlu'ndan ezber bozan araştırma. Türk mezarı olarak bilinen kurganların Anadolu'daki varlığının, Türklerin bu coğrafyadaki tarihini ortaya koyacak en önemli unsur olarak gören Somuncuoğlu, farklı disiplinlerden akademisyenleri bir araya getirdi. GERÇEĞİN PEŞİNDE Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, TDK Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Doç. Dr. İsmail Doğan, Dr. Mustafa Aksoy gibi isimlerin de bulunduğu dev kadro yıllar önce birlikte yola çıktı. Arkeolog ve rehberlerin de katkılarıyla 'Damgaların Göçü - Kurgan / Ankara Güdül Kaya Resimleri' eserini yarattı. Ankara Güdül Dağı ve uzantılarında yapılan çalışmalar sonucu Damgaların Göçü, ortaya çıktı. İşte projeye destek veren akademisyen ve araştırmacıların ağzından Damgaların Göçü: 1071'den önce geldik l Dr. Cengiz Saltaoğlu (Araştırmacı): Ankara Güdül Salihler Köyü kırsalındaki kaya resmi alanlarında saptanan runik yazılı belgeler Türklerin Anadolu'daki çok eski varlığı ve sahipliğinin birer doğrudan kanıtı ve tapu senedi konumundadırlar. Bu yazıtlar kuşkusuz, Türklerin 1071 yılından çok daha önceleri de Anadolu'da bulunmuş ve yerleşmiş olduklarına ilişkin doğrudan birer kanıt oluşturmaktadırlar. Asya ve Balkanlar Türkleşti l Prof. Dr. Ahmet Taşağıl (Mimar Sinan Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı): Türkler, Güney Sibirya'dan dünyanın değişik yerlerine gerçekleştirdikleri göçler vasıtasıyla yayıldılar. Bu göçleri M.Ö. büyük 7 göç, M.S. ise 13 büyük göç olarak tespit edebiliyoruz. Bunların hepsi kitleler halinde yayılma idi. Göçler neticesinde Kuzey Çin, Moğolistan, Kırgızistan, Tanrı Dağları, Doğu Türkistan, Hindistan, Batı Türkistan dediğimiz bölge Türkleşti. Daha sonra Anadolu'nun, Ön Asya'nın Türkleştiğini görüyoruz. Türkler gittikleri yerlerde kendi damgalarını da bıraktılar. Bu damgaları mimari eserlerde görebiliyorduk; ama bizi esas heyecanlandıran, ilk göçler esnasında Türklerin gittikleri yerlerdeki kayaların üzerine bıraktıkları hatıralar oldu. 5 bin yıl önce de vardık l DOÇ. Dr. İsmail Doğan (Ordu Ü. Fen-Edebiyat Fak. Öğret. Üyesi): Bu resimleri kim veya kimler çizmişler? Haliyle Sibirya'dakini, Kafkasya'dakini kim yapmışsa bunları da onlar yapmıştı. Şimdiye kadar pek görülmedi, araştırılmadı. Bu, bizim Anadolu'da 1071'den önce var olduğumuzu göstermekte. Yazılanların aksine tarihimizi bu kaya resimleriyle kazımışız. Ben bir bilim adamı olarak hem fikir yazısı olan bu panoramayı, hem de etrafındaki yazıları şöyle görüyorum: En az 5000 yıl öteden başlayan günümüze gelen kültürün devamlılığını gösteriyor. Akşam 04 Ocak 2013
ANKARA – GÜDÜL – SALİHLER KÖYÜ
ASMALIYATAK MEVKİİNDEKİ KAYA RESİMLERİNDEN KAĞAN PANOSU. ÜZERİNDE MUTLAKA Kİ ÇOK SÖZ SÖYLENEBİLİR. KISACA BİLGİ VERMEM GEREKİRSE, BİR KAĞANIN ÖLÜMÜNDEN SONRA ONUN HAYAT HİKAYESİNİ ANLATAN, TEK ZAMANLI RESİMLERİN YER ALDIĞI BU PANO, ANADOLU TÜRK TARİHİNİN EN ÖNEMLİ BELGELERİNDEN BİRİDİR. TAHMİNİ OLARAK MÖ. ÜÇÜNCÜ BİNLİ YILLARA AİTTİR. DAHA GENİŞ BİLGİ İÇİN “DAMGALARIN GÖÇÜ” BELGESELİNE BAKILABİLİR YA DA “DAMGALARIN GÖÇÜ – KURGAN” KİTABIMIZDAN İSTİFADE EDİLEBİLİR. SİYAH BEYAZ ÇIKARTMA DEĞİŞİK BİR AÇIDAN BAKIŞ AÇILARI DOĞURABİLİR.
ASYA'DAN AVRUPA'YA, HATTA AMERİKA'YA GİDEN ATALARIMIZIN GÖTÜRMÜŞ OLDUĞU DİL,YAZI VE MEDENİYET ŞİMDİ Kİ ULUSLARIN OLUŞUMUNA ÖN AYAK OLMUŞTUR. HEPİNİZ TÜRKSÜNÜZ DERKEN DE KAFATACILIK DEĞİL, DİLİN VE KÜLTÜRÜN BİRLEŞTİRDİĞİ HALKLARDAN BAHSEDİYORUZ. YOKSA BİR TÜRKİYE TÜRKÜ İLE ORTA ASYA TÜRKÜ ELBETTE BİRBİRİNE BENZEMİYOR. HİÇBİR ZAMAN IRKÇI OLMADIK, TÜRK MİLLETİ DE BİR IRKIN TARİFİ DEĞİL ,BİR KÜLTÜR BİRLİĞİNİN TARİFİDİR. ROMALILARIN ATALARI ETRÜSLÜLER TÜRKTÜR. YUNANLILARIN ATALARI SAYDIKLARI PELASGLILAR DA TÜRKTÜR. PELASG Devleti M.Ö. 3000 yılında Yunanistan'da, ETRÜSK Devleti de M.Ö. 1300 yıllarında İtalya'da kurulmuştur... Akdeniz'in Batısına bugün dahi Tirhen (Tyrrhen) Denizi denir. Eski Yunanca'da Y harfi U okunurdu.Demek ki bu KELİME TURHAN'DIR. ETRÜSK kelimesinin Yunancası da TYRRHEN'dir.Ancak eski Yunan yazarları TYRRHEN-PELASG olarak kullanırlardı. Yani PELASG-TYRRHEN-ETRÜSK aynı millet için değişik zamanlarda değişik toplumlar tarafından kullanılan adlardır! HERODOT, meşhur TARİH'inde PELASGOİ dediği PELASGLAR'ın göçlerini, âdetlerini anlatır ve eserinin bir çok yerinde bir çok kereler bu adı tekrarlar. Buna rağmen, Batılı tarihçilerin çoğu, ve onları taklitten öteye gidemiyen bizim tarihçilerimiz PELASGLAR konusunda, adeta GİZLİ BİR ANLAŞMA İMZALAMIŞLAR GİBİ, söz etmekten kaçınırlar! Eski Büyükelçi ADİLE AYDA şu tesbitleri yapar: "Fransız ve İngiliz yazarlar nedense PELASGLAR ile ilgilenmemişlerdir... Ancak Alman alimler PELASGLAR üzerine ciddi eserler vermişlerdir. Bunların başlıcaları BELOCH, FICK, TREIDLER, MEYER ve EHRLICH'dir." Bu tutumun bir sebebi olması gerekir! Acaba PELASGLAR, Herodot'u etkilemelerine rağmen, önemsiz midir?. Yoksa arkeolojik keşifler, tesbitler HERODOT'un iddialarını bir "efsane" mertebesine mi indirmiştir?... Bunların hiç biri doğru değildir!Tam tersine zaman, HERODOT'un da HOMEROS'un da yazdıklarının tarihi temellere dayandığını göstermiştir. Öyleyse sebep basittir. Eğer PELASGLAR, TYRRHENLER, ETRÜSKLER üzerinde çalışmalar yapılırsa, sadece DOĞU ANADOLU'nun tarihin ilk günlerinden beri TÜRK olduğu değil; BATI ANADOLU'NUN EGE ADALARI'NIN, YUNANİSTAN'IN, hatta İTALYA'NIN da TÜRKLÜĞÜ ispatlanmış olacaktır! İş bununla da kalmıyacak, Batılıların pek böbürlendikleri Yunan ve Roma Medeniyeti'nin TÜRK ve DOĞU kökenli olduğu ortaya çıkacaktır!.. O zaman KİMLERİN BARBAR OLDUĞU çok daha iyi anlaşılacaktır. ARKEOLOJİK VE SANATSAL VERİLER ; YAZININ VE DİNİ İNANCIN SÜMERLİLERDEN, MISIRLILARDAN VE FENİKELİLERDEN ÖNCE BULUNMUŞ OLMASI DÜNYA TARİHİNİ TÜMDEN DEĞİŞTİRECEK NİTELİKTEDİR.
VE BATILILARIN KENDİLERİNİ YUNAN MEDENİYETİNE BAĞLAMALARI DA YANLIŞTIR. DİLİ BİR OLUP YAZIYI KULLANAN, GELENEK VE GÖRENEKLERİ HUKUKA DAYALI , KADINLARINA EŞ HAKLAR SAĞLAYAN HALKLAR ASYADAN ÇIKMIŞSA, MEDENİYET DE ASYA'DA DOĞMUŞ VE ORADAN YAYILMIŞTIR DEMEK DOĞRUDUR. TURGAY TÜFEKÇİOĞLU VE HULKİ CEVİZOĞLU İLE TÜRK TARİHİ KÖKTÜRK'LERDEN-ETRÜSKLER'E ve PELASGLAR'A SÖLGENTAŞI'NDAN-GÖBEKLİTEPE'YE Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm -(1)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (2)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (3)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (4)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (5)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (6)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (7)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (8)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (9)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (10)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (11)
Türkçenin Kökeni ve Tarihi - Bölüm (12)
"Turk Oguz begleri budun esidin uzetenri basmasar asra yir telinmeser Turk budun ilinin torunun kimartati" "Türk, Oğuz beyleri, kavmi, işitin yukarıda gök basmasa, asağıda yer delinmese Türk milleti ülkeni, töreni kim bozar?"
IRK BİTİG : kitabı Türk runik yazısı ile kitap biçiminde yazılmış ve bize kadar gelebilmiş en eski Türkçe yapıttır. Doğu Türkistan'da Tun-huang'da Bin Buda Mağaralarındaki bir elyazmaları deposunda bulunmuştur. Aynı depoda bulunan diğer bir çok elyazması gibi Irk Bitig'in yazılış tarihi de kesin olarak bilinmiyor. Yinede dil ve yazım özellikleri bu yapıtın 9.yy başlarından kalma olduğunu göstermektedir. Kitap ny-Mani diyalekti denilen eski Uygur diyalekti ile yazılmıştır. Orjinali British Kütüphanesi Londra'da dır.
Irk Bitig or Irq Bitig
the Book of Omens, is the earliest and the only known complete manuscript text written in Old Turkic script also known as "Orkhon" or "Turkic runes", from the storage in the "Library Cave" of the Manichaean monastery Mogao Caves in Taigüntan (Ch. Dunhuang, 40.15°N 94.7°E), East Turkestan, presently in CPR China, by Aurel Stein in 1907, and is now in the collection of the British Library in London, England.
The manuscript text is conjecturally dated by 7th-9th cc. AD, its colophon states that it was written by an anonymous monk for his "elder brother", General İtaçuk (Saŋun İtaçuk) on the 15th day of the second month of the year of the Tiger. The Library Cave was sealed in the early 11th century, the year of the Tiger falls on one the years 702, 714, 726, 738, 750, 762, 774, 786, 798, 810, 822, 834, 846, 858, 870, 882 or 894.
The Heavenly God Tengri in the manuscript from the Manichaean monastery is mentioned in omens no.12, 15, 17, 38, 41, 47, 54, and 60), shown to be benevolent and omnipotent. The manuscript also mentions the Alp of the road bestowing his favor on travelers in omens no. 2 and 48. Title Khan is mentioned in omens no. 34.and 63.
The manuscript is written in a mix of prose and poetry, with poetic features such as rhyme, stylistic parallelism, and consonantal alliteration that uses the same consonant at the beginning of each stressed syllable in a line of verse, and without a fixed poetic metre. The poetic verse form with head rhyme parallels the Scythian poetry translated by Zaur Gasanov (Zaur Gasanov, Royal Scythians, Liberty publishing House, NY, 2002, ISBN 0-914481-61-4, Ch. IX. 6.2. Rhyming of the first syllables in the epos of the "Royal Scythians") from the eloquent message of the Scythians to the Persian king Darius:
Qali, Qali, qarğa qahqa qal ı masanız, Qali, qaraqu qarima küliməsəniz, Qali, qurbağa çülimənə qalimasaniz, Qalti, çuramlarla qartlanmiş qarşibolmassiniz. If you (the Persians) would not fly to the sky as the birds, Or would not hide in the ground as mice, Or would not jump into a bog like frogs, You will reverse back, struck by these arrows
The poetic verse with head rhyme parallels poem read by S.E.Malov (Malov S.E. Monuments of the Ancient Turkic writing of Mongolia and Kirgizia. M.-L., 1959, Fig. 14-18, pp. 63-68) on the undated Achiktash (Talas) plank (Kirgizia):
Ağıpaşu altım əbəşiq... amidişaçu... Əğopa açışın ağuiqipmçip qiçup(?) skmuqç(?). Ağıltım-nayazıiç ağızığaşa... ağışəd... Açuəğiz aşuaz Having risen, I passed over the top of the mountain. My childhood pals... Opening the vessels now... On the brim (located on the bend, at the edge) knoll (or a stone bulwark, sacrificial pile of rocks). Helping each other on a new path over the top of the mountain and reaching the top, thus going over... I came; here's the plain. Passing over an internal gorge (a mouth of the mountain), the ascension we(ll)... Initiating (the road) and crossing the top, a little...
Institute: British Library
Site: Dunhuang Mogao (Ch.0033)
Form: booklet
Materials: ink on paper
Size (h x w) cm: 13.1 x 8.1
Barnett_unpub: 184
A small paper book, 5 1/2 in. by 3 1/2 in., containing a tract on divination in Kok Turki (published in J.R.A.S. 1912), preceded and followed by Buddhist devotional verses in Chinese. 58 ff. Conjecturally dated 7th-9th cc. AD
Tanslation: Tekin, Talat (1993). Irk bitig (the book of omens). Wiesbaden: Otto Harrassowitz. ISBN 978-3-447-03426-5
Türk tarihi açısından daha işin başında bulunmaktayız. Eğer, Atatürk’ün kurmuş olduğu Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi kurumlar kuruluş amacı doğrultusunda çalışmalarını bu güne kadar sürdürebilmiş olsalardı, şimdilerde yolun başında değil, belki ortalarında olurduk.
ATATÜRK BİR MÜZEDE ARAŞTIRMADA
Bugün de çok geç kalmış sayılmayız. Sadece kendi gerçek izlerimize ulaşmak için çaba göstermemiz gerekiyor. Bunu başarabilmenin birinci şartı da, dünyaya, insanlara ve olaylara Türk gözüyle bakmaktır. Başkaları tarafından bize verilen gözlüklerle dünyaya, insanlara ve olaylara bakarsak gerçekleri göremeyiz. Bir düşünsenize, “atlı kültür, atlı kültür” diye dayatılan şey sonunda Türklerin bütün hayatı imiş gibi konuşulmaya başlandı. Tamam atı biz ehlileştirdik, atlı bir hayatla iç içeyiz, savaşta ve barışta at binmede üstümüze yok. Ama insaf yani, hepsi bu kadar mı? Bu sakat mantığa göre şimdi; -Orhun abidelerini atalarımız at sırtında mı yazdı? -Ya da bir ara dinlenmek için mola verilen su başında taşları görünce, dayanamayıp kılıçlarının burnuyla çentikler atarak mı yazdılar? -Altın elbiseli adam adı verilen muhteşem altın zırhı (ki dünyada bir eşine, benzerine rastlanmadı bu güne kadar) at sırtında uzun bir yola giderken mi yaptılar? -Bir vuruşta bir atı ikiye bölen, çifte su verilmiş o dehşetli Türk kılıçlarını at sırtına örs koyup da yollarda mı yaptılar? O çeliği at sırtında mı geliştirdiler? -Pazırık kurganından çıkan o harika Türk halısını, atların arasına ip gerip, boşluğa tezgah kurarak mı dokudu Türk kızları? -Kurdukları sayısı belirsiz Türk devletlerinde kullandıkları ve bizim yeni yeni tanıştığımız Türk altın ve gümüş sikkelerini darphane yerine, kayalık bir zeminde giderken, atların ayakları altına attıkları altın ve gümüş parçalarını at nallarıyla ezerek mi kestiler? Para kestikleri kalıpları da at sırtında çakı ile mi oydular? -Tanrı dağlarından Turfan’a kadar, çölün altında bir ağ gibi örülen ve uzunluğu beş bin metreyi, derinliği yer yer yüz on metreyi bulan su kanallarını köstebeklere mi kazdırdılar? Hem at sırtında yaşayan insanların bu kadar uzaktaki suyu getirmek için kanala, tünele ne ihtiyacı var? Gider atlarını orada sular gelirlerdi. Öyle değil mi? -Başka hiçbir yere bakmaya gerek yok. Tek başına Tac Mahal’i niçin yaptılar acaba? Atlarıyla sadece oradan geçiyorlardı nasıl olsa! Yoksa kendileri yapmadı, yaptırmadı da bir talan sırasında Çin’den ganimet olarak alıp at sırtında oraya mı taşıdılar? -Hindistan’ı, Güney Azerbaycan’ı (İran’ı), bütün Asya’yı süsleyen Turkuaz kubbeleri, muhteşem mabetleri, kılıçlarıyla atların sırtında ayağa kalkıp gökten mi indirdiler? -Nankör Arap zihniyetinin yıktığı Beytullah bekçisi, kartal yuvası Ecyad kalesini bedeviler mi yapmıştı oraya? -Farabi, İbni Sina, Ali Kuşçu, Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmut, Biruni ve binlerce Türk dehası ve dahisi, bütün eserlerini ve araştırmalarını atlı gece yürüyüşlerinde oluşan sessizlikten yararlanarak mı yazdılar? Bu soruları sayfalar dolusu, ciltler dolusu sormak mümkündür. Burada sorulan ve sorulabilecek her soru, Türk milletinin bütün tarihini at sırtına bağlayarak, atalarımızı çapulla, talanla geçinen, yerleşik bir medeniyetleri olmayan ilkel bir topluluk seviyesinde göstermeye çalışanlara vurulan bir tokattır.
Bu tokadı hak edenler, sadece kendi ulusal çıkarları gereği Türk Milletini aşağılamayı kendine meslek edinen yabancılar değildir. Aynı zamanda yıllar boyu, kendi nesline, kendi milletini küçük göstermek için çaba sarf eden, küçük beyinlilerdir. Bunların adları ne olursa olsun, sonuç değişmez. O kuru mantıkları ile tuttukları yol Türk Milletine hizmet etmemiştir, etmemektedir. Tarihçilik, engin ve dehşetli bir uzak görüşlülükle M.Ö. 12.000-60.000 yılları arasından başlayarak tarihte Türk izleri aramaktır. Türk tarihini Malazgirt zaferinden başlatanlar, tekrar Malazgirt önlerine geldiklerinde, (Gidişat oraya doğrudur) buharlaşır giderler. Kısacası, Türk kültürü atlı bir kültürdür. At, Türkün hayatında önemli bir yere sahiptir. Ama Türklerin medeniyetlerini atla sınırlamak çok büyük bir haksızlıktır.Bu yazı tarihimizde utanılacak hiçbir şeyin olmadığının en açık ispatıdır. Bu gururlanmak değildir, bazı şeylerin ispatıdır. Türk gururlanmaz, kendine yakışanı yapar, diğerleri hasetlik çeker sadece.
Turgay Tüfekçioğlu'nun verdiği 25 Nisan 2012 tarihli konferansı mutlaka seyredin , özellikle 3.bölümü Kazım Mirşan ve Erken Türk Tarihi Konferansı 1
Kazım Mirşan ve Erken Türk Tarihi Konferansı 2
Kazım Mirşan ve Erken Türk Tarihi Konferansı 3(SON)
Bugünkü gelişmiş insan hakkındaki bilgilerimiz ancak 40.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Afganistan’daki Karakamar (Karakemer) mağarasındaki 40.000 yıl öncesine ait eşyalar en eski insan eserleridir. İnsanların yerleşik toplum düzenine geçtigi en eski bölgelerden birisi de Hazar Gölü güneyindeki Anau Kurganı’nın ve kentinin bulunduğu yerdir. 1900’de Anau Kurganları kazısını Pensilvanya Evrenkenti adına yapan Prof. Dr. Raphael PUMPELLY araştırma sonuçlarını 1908’de ABD’de Chicago’da yazdığı “Explorations in Turkestan” (İNDİREBİLİRSİNİZ) kitabında bu bölgede dünyadaki ilk yerleşik topluma ait belgelerin bulunduğunu açıklamıştır. ____________________________________________________
Herodot Tarihi: 7.kitap 30.... Phrygia kenti Anaua'nın ve tuz çıkarılan bir gölün yanından geçti, büyük Phrygia kenti Kolossai'ye geldi; Lykos ırmağının bir yarıktan akıp kaybolduğu yer burasıdır; aşağı yukarı beş stad ötede gen yeryüzüne çıkar ve Maiandros'a karışır....
ANAUA ismi tesadüf olamaz....Acıgöl (Çardak Gölü), Afyonkarahisar ve Denizli il sınırları içerisinde bulunan tektonik göl
Ayrıca hıristiyanlığın ilk yıllarında havarilerin geçiş güzergahı üzerindedir....
COLOSSAE , a city of Phrygia, first mentioned by Herodotus (7.30) as a large city of Phrygia, on the Lycus, a branch of the Maeander. Xerxes, on his march to Sardes, B.C. 481, reached Colossae after leaving Anaua. [ANAUA] The younger Cyrus, on his march from Sardes towards the Euphrates, B.C. 401, passed through Colossae. He crossed the Maeander, and after a march through Phrygia of 8 parasangs from the river, he came to Colossae, a large and prosperous city... _____________________________________________________ Prof PUMPELLY kitabında bulduğu bu uygarlığın Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarından çok önceki devirlere ait olduğunu da özellikle belirtmiştir. Pensilvanya Evrenkenti Anau kazılarını son yüz yıldır aralıksız sürdürmekte olup son yıllarda Prof. Dr. Victor H. MAİR kazıları yürütmektedir. Son iki yüzyıldır Türkistan coğrafyasında bulunan tarihî eserler ve okunan taş yazıtlar uygarlık beşiğinin Türkistan toprakları olduğu gerçeğini binlerce defa doğrulamaktadır, fakat yazık ki başta Türk milleti olmak üzere insanlık bu konuyla yeterince ilgilenmemektedir. Bu bilgilerin varlığı batı dünyasının kendini temellendirdiği uygarlığın Filistin ve Mezopotamya topraklarından ortaya çıktığı kuramına ters düşmektedir. Yabancıların bu konuya olan maksatlı ilgisizliğinin sebebinin bu olduğunu anlayabiliriz ama, bu coğrafyada insanların yaşamaya başladığı ilk günden beri bu toprakların sahibi olan Türk milletinin bu konuya olan ilgisizliği kabul edilemez ve anlaşılamaz. Son iki yüzyılda bu konuda yapılan her araştırma sonucunda varılan gerçek, Türkistan topraklarının son buzul çağı sonrası insanlığın uygarlık temellerinin atıldığı topraklar olmasıdır. Türkistan yani “Orta Asya” veya “Ortalık Asya”, çağdaş insanlığın uygarlık beşiğidir. Bu beşiğin sahibi olan Türk milleti mirasına sahip çıkmak zorundadır. Bu konuda yapılacaklardan birisi de; erken Türk tarihi araştırmacısı Kâzım MİRŞAN başta olmak üzere Türkistan ile ilgili yapılan bütün araştırmalardan aldığımız bilgilerin ışığında bu konuda yapılan çalışmaları bütün gücümüzle desteklemektir. Bunu millî bir görev bilmeliyiz. Türk milliyetçisi Türk tarihinin çıkış kaynağı olan Türkistan’ı ve oradaki kültür varlıklarımızı bilmek zorundadır. Tarihinin derinliklerine bakıp geçmişi göremeyenler ileriye bakıp geleceği de göremezler. Türk yazısının doğduğu Tamgalı Say’a, Saymalı Taş’a, Çiğim Taş’a, Talas’a, Orkun’a, Yenisey’e ve Baykal Yazıtları’na, Balballar’a, Altın Elbiseli Adam’a, Bayram Kurganı’na, Pazırık Kurganı’na, Turfan’daki Karız su kanallarına, Urumçi’deki Tarım Mumyaları’na, Sülyek Köyü Yazıtları’na, Mogolistan’da, Altaylar’da, Tuva’da, Yakutistan’da bulunan henüz hiç el sürülmemiş yüzlerce Türk eserine kim sahip çıkacak? Tarih zengini Türkistan buna ilâveten dünyanın en güzel dağları, ovaları, kentleri, Türkçe konuşan insanları ile orada Türkiye’den gelecek kardeşlerini beklerken her tatili fırsat bilip onbinlerce insanımızın Avrupa’daki Amerika’daki kentlere sürekli gezmeye gitmesi nedendir? Aslında bunun tabiî ki açıklaması var ve yalın bir gerçek olarak apaçık ortada duruyor. Batıya karşı son iki yüzyıldır milletimiz tarafından duyulan iflah olmaz, dizginlenemez bir aşağılık duygusu. Bu aşağılık duygusu öylesine güçlü ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN önderliğinde batıya karşı İstiklâl Savaşı’nı başarı ile yapmış kahraman Türk milletinin bugün yaşayan evlâtlarının bir kısmındaki batı hayranlığı, dünün Avrupa seveni Abdullah Cevdetlerden , Mustafa Reşit Paşalardan daha fazladır. O İstiklâl Savaşı ki, 1800’ler den beri gelen batı hayranlığının sonucuydu. Çok iyi bilinir ki, İstiklâl Savaşı’nın önderi olan ATATÜRK, fikirlerimin babası dediği Ziya GÖKALP, hislerimin babası dediği Namık KEMAL’den aldıklarının yanında 20. yüzyılın en büyük askerî dehası olarak bu vatanı ve Türkiye Cumhuriyet’ini saldırgan batıya karşı, hem savaş alanlarında hem de görüşme masalarında kurmuştur. Bu gerçekleri en iyi bilmek durumunda olanlar aydınlardır. Ama Türkiye’nin bir kısım aydınlarının 2006 Türkiye’sindeki batı hayranlığı inanılmaz noktalardadır, bu gibiler ABD’yi hâlâ stratejik ortak görmekte ve AB’ye koşulsuz köle olmak arzusunda olduklarını açıkça gösteren tutum içindedirler. Türk milleti İstiklâl Savaşı dönemi ve Türkiye Cumhuriyet’inin ilk yılları olan 1919-1938 dışında tutulursa son 200 yıldır batının siyasî, kültürel, askerî ve ekonomik baskısı altındadır. 1919 öncesi Osmanlı’da gelinen perişan noktanın iyi anlaşılması için son Osmanlı Sultanı VAHİDETTİN’İN sadrazamı olan damat Ferit’in 9 Mart 1919 da İngiliz Amiral WEBB’E Osmanlı topraklarının İngilizler tarafından 15 yıl süre ile işgal edilip her ile tayin edecekleri birer vali tarafından yönetilmesini istediğini hatırlayalım. Ayrıca 1919 Temmuz ayı ortalarında R. MÜMTAZ Paşa ve saray mabeyincilerinden Emin Bey, VAHİDETTİN’İN talimatıyla İsviçre’deki İngiliz elçisine İngiliz himayesini isteyen bir muhtıra verirler. (VAHİDETTİN, M. KEMAL ve MİLLÎ MÜCADELE, TURGUT ÖZAKMAN s. 389-390-391, Bilgi Yayınları) Türk milletini kendi millî değerlerinden uzaklaştırmak ve 1919 öncesinde olduğu gibi tekrar Batının boyunduruğu altına sokmak yolunda dış odakların ve onların ücretli yerli işbirlikçilerinin üstün bir gayreti var . Bu konuda gelinen noktayı aşağıdaki gibi özetleyebiliriz. Siyaseten batıya AB bağlamında boyun eğme eğiliminin sürdürülmesi çalışmaları milletimizin ana gündeminde inatla birinci sırada tutulmaktadır. Kültürel olarak batının çekim alanına girme 1938’den beri artarak devam ediyor. Bu durumun en belirgin göstergesi de; Türkçenin eğitim dili başta olmak üzere bir çok alandan adım adım dışlanarak silinmek istenmesidir. Askerî olarak gelinen noktayı anlamak için ise birilerinin gündemindeki konulara bakmak yeterlidir. “Millî sınırlarımızdan Türk ordusunun sınır birliklerini 80 km. içeri çekmeli imiş! Sınır güvenliğini AB komutasına bağlanacak 70.000 bin kişilik özel birlikler ile sağlamalı imiş! Jandarma kaldırılmalı imiş! Ordumuzun küçültülmesi ile bütçeye olan yükünün hafifletilmesi gerekliymiş…!!! Gibi saçma sapan konuları konuşabilenlerin Türkiye’sindeyiz. Ekonomik olarak egemenliğini AB , İMF ve Dünya Bankası’na terk etmiş borç batağında olan çıkış için ise millî varlıklarını, bankalarını sanayi tesislerini ve hatta topraklarını yabancılara satmayı kabullenen bir yapıdayız. “Bu ağır şartlar karşısında ne yapacağız” sorusu, gelinen en önemli noktadır. Yapılacaklar: Öncelikle tarihimizi yani kendimizin ne olduğunu bileceğiz, Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü ; Cumhuriyet’i kuran kadroların yaptıklarını iyi bileceğiz; Türk Devleti’nin temelindeki bu fikir adamlarımızı bilmezsek, öğretilerini özümsemezsek millî şuur gelişmez, millet değil kuru kalabalık oluruz. Kuru kalabalıklar top ve pop ile kolayca uyutulurlar. TV’ler uyuşturucu tüpü hâlini alır. TV’den evlerimize ustalıkla sokulan Yunanistan’dan gelme yabancı damat, kızlarımızı almanın yanında, şu günlerde olduğu gibi bankalarımızı, sanayi tesislerimizi ve topraklarımızı alan sermaye olarak ortaya çıkmakta. Ama unutmayalım ki, Yunanlı için İstanbul’un adı Costantinapolis, Ege Denizi Yunan Denizi, Ege ve Marmara bölgeleri büyük Yunanistan’ın toprakları. Bu gibi acı gerçekler ortada iken millî şuur yoksunu birileri de “ama Yunan’a satılan bankanın satış fiyatı iyi” diye sevinip duruyor. Fakat unutulmasın ki Türk milletinin içinde her zaman ve her ortamda millî devletine sahip çıkanlar dün vardı, bugün de vardır, yarın da o birileri mutlaka olacaktır. O birileri isimsiz kahramanlardır, o kahramanlar kaç kişi derseniz her zaman yeteri kadar sayıda oldular, nerede lâzım olunca hep orada oldular. Aynen Çanakkale’de, Dumlupınar’da Sakarya’da oldukları sayıdalar, yani yeteri kadar varlar. Onlardan içimizde yaşayanlarının bir çoğunu yaptıkları mücadeleden tanıyorsunuz, yazıyorlar, konuşuyorlar, anlatıyorlar. Türk milletini aydınlatma için tarihlerinden aldıkları şuurla nöbetteler. O kahramanlardan birisini, yaptığı çok önemli bir çalışması ile sizlere tanıtmak istiyorum.
Sayın Fevzi ÜLGÜ kendisini tanıdığım uzun yıllardır Bursa Ulu Cami minberindeki gökyüzü haritasını inceliyor ve bulduğu Türk bilim tarihine ait çok önemli bilgileri yazılarında ve yeni yayınladığı kitabı ile bizlere duyurmaya çalışıyor. Milletimizin özgüvene ihtiyacı olduğu bu son günlerde çok önemli bir hizmeti karşılık beklemeden inançla ve azimle yapıyor.
BURSA ULU CAMİİ MİNBERİ
BURSA ULU CAMİİ MİNBERİ
Sayın Fevzi Ülgü Alsancak’ın kitabı ,1399 yılında yapımı biten Ulu Cami minberinde çok önemli uzay bilgilerinin olduğunu ortaya koyuyor. Minberde Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed’in işi diye işlenmiş imzadan Tebriz yakınında Devak’tan yani Türkistan’dan ustalar getirildiğini tespit eden Sayın F. ÜLGÜ ALSANCAK kitabında özetle diyor ki; 1- Ulu Cami minberi bütünüyle uzayı göstermektedir. Minberin yan yüzeyleri kabartma olarak yıldız, kuyruklu yıldız, üst galaksi, orta galaksi, çift yıldız (ikiz yıldız) niteliklerinde ve kabartma şekiller hâlinde işlenmiştir. Bu özellikler bugünkü bilimin verileri ile bire bir örtüşmektedir. 2- Güneş sistemi, başta güneş olmak üzere 9 gezegeni ile birlikte küresel kabartma şekiller hâlinde uzaklık ve büyüklük mukayeseleri ile birlikte yerleştirilmiştir. Üstelik Plüton gezegeninin dış merkezli gezegen olduğu da vurgulanarak. 3- Gezegenlerin bir yörüngeye bağlı hareket ettikleri özellikle gösterilmiştir. 4- Üçoklar, Bozoklar olarak 24 Türk Boyu’nu temsil eden şekiller ise minberin alt kısmına yerleştirilmiştir. 5- Minberin doğu ve batı medeniyetleri karşılaştırmasında yapım tarihi olan 1399 ise bir başka önem taşımaktadır. 6- Minberdeki şekillerin 4 ayrı renk sedef kakmadan yapılması ile bir çok ayrıntı görülebilmektedir. 7- Kuyruklu yıldız şekli incelendiğinde çekirdek kısmının 3 parçalı olduğu açıkça görülür. 8- Ulu Cami minberi dünyadaki ağaç işçiliği sanatı bakımından da emsâlsizdir. 9- Minber, üzerinde taşıdığı gökyüzüne ait bilgilerle eşi emsâli olmayan bir sanat eseridir. O bir ahşap kitâbedir. O Türk milletinin millî abidelerinden birisidir. 10- 607 yaşında olan Ulu Cami minberinin üzeri son üç yüzyıldır Arap zamkı ve gomalakla kaplı olduğu için bu kıymetli eserin üzeri örtülmüş. Bunun bir iyi tarafı var. Dış etkenlere karşı ahşap korunmuş ama üzerinde taşıdığı Türkistan’dan, erken Türk uygarlığından süzülüp gelen Türklerin gök bilimlerindeki uygarlık seviyelerini gösteren bilgilerin üzerini de bu güne kadar örtmüştür. Türk milletinin Anadolu’da bulunan birçok eski eserinden sadece birisi olan Eskişehir’deki Yazılı Kaya’dan sonra Anadolu’daki bir başka tapu belgesi olan Ulu Cami minberine sahip çıkmaya sizleri davet ediyorum. Daha nice Türk eserleri genç araştırmacılarımızın alâkasını beklemektedir.
ESKİŞEHİR YAZILI KAYA
Türkistan’daki Devak’tan 607 yıl önce Bursa’ya taşınan bir bilim âbidesine ait diğer geniş bilgilerin olduğu "Türk Medeniyetinde çok önemli ilkler" kitabını tavsiye ederiz. AYRICA PDF OLARAKBURSA BİLDİRİSİNİ İNDİREBİLİRSİNİZ . SAYFA 141 DE FEYZİ ÜLGÜ ALSANCAK'IN ULU CAMİİ İLE İLGİLİ MAKALESİ VARDIR. Türk tarihini bilmek zorundayız. Tarih bilme tarih şuurunu doğurur. Millî aydın bu şuurdan çıkar. Türk milletinin bu günlerdeki en büyük eksiği millî aydınının azlığıdır.
Turgay TÜFEKÇİOĞLU, Orkun Dergisi, Sayı: 99