Translate

Augustus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Augustus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Decimation - Desimasyon/Kırım








Roma ordusunda bir ceza çeşidi. Her on askerden biri idam edildi.


MÖ 900'lü yıllarda, İtalya Yarımadası'nda kurulan bir şehir devletiyken, fetihlerle büyüyerek İskoçya'dan Büyük Sahra Çölün'e, İspanya'dan Basra Körfezi'ne kadar uzanan, bütün Akdeniz'i çevreleyen 5 milyon km2'lik muazzam bir imparatorluk haline geldi.

Peki Roma'yı dönemin tek süper gücü yapan, onların tabiriyle bütün barbar kavimleri bozguna uğratan, fetihten fethe koşan Roma ordusunu farklı kılan neydi?

Roma'nın askeri gücü profesyonelleşmiş lejyonlardı. Bu lejyonlar, süvari ataklarında, gerilla savaşında ve kuşatmada nasıl savaşması gerektiğini bilen, hem saldırı hem de savunma konusunda eğitilmiş, tam donanımlı lejyonerlerden oluşuyordu.

Roma Lejyonlarının düşman ordulara karşı en büyük üstünlükleri, uyguladıkları katı disiplindi. Savaş sırasında gidişat ne yönde, sayıca üstünlük kimde olursa olsun, bütün lejyonerlerin emir ve talimatlara koşulsuz bir şekilde uyması gerekiyordu. Bu muntazam disiplini sağlamak kolay değil tabi. Cezalar da bu katı disiplin ölçüsünde çok ağırdı.

Bu yazımda da Roma ordusunda uygulanan disiplin cezalarını anlatıyorum. Önce küçük cezalardan başlayalım.

Castigatio cezası, basit suçlar için kullanılırdı. Roma ordusunda yüzbaşıya denk gelen Centurion'ların taşıdığı, asma ağacından yapılan sopalarla dayak atılırdı. Günümüzdeki şınav cezası gibi düşünebiliriz Castigatio'yu.

Askerler bir alete zarar mı verdi, orduya ait bir şeyi mi kaybetti? Cezası belli; Pecuniaria multa, yani maaş kesintisi ve para cezası.

Huzursuzluk çıkaran, kavga eden tipler, pis işlere sürülürdü. Munerum indictio cezası alan lejyonerlere, rutin görevlerinin yanında tuvalet temizliği, hayvan pisliği temizleme gibi işler yaptırılırdı.

Kırbaçlama yani flagrum sıkça kullanılan bir ceza türü olmakla birlikte, özel yapılmış kısa kamçılar çok daha kanlı cezalar öngörüyordu, tabi ki köle olup da özgürlükleri için gönüllü olarak orduya katılan volonesler bu cezaya çarptırılabilirdi, Roma vatandaşı olan askerler değil.

Cezaya sebep olan hareketlerin tekrarı durumunda Gradus deiectio (Rütbe düşürme), Militiae mutatio (daha alt hizmet ya da görevlere sürgün), Missio ignominiosa (ordudan atılma) gibi cezalar da masada duruyordu.

Bunların yanında bir de büyük askeri suçlar vardı.

Savaş sırasında firar eden, korkakça davranan, nöbet yerlerini terk eden askerler çok sert biçimde cezalandırılırdı. Çünkü onlar hem lejyonun onuruna leke sürmüş, hem de silah arkadaşlarının hayatlarını riske atmıştı. Fustuarium kararı sonrası, suçlu bulunan asker, silah arkadaşlarının gözleri önünde, taşlanarak ve sopa ile dövülerek feci şekilde can verirdi. Cezanın büyük bir caydırıcı etkisi olsa gerek.

Gelelim Desimasyon'a (Latince decimatio). Cezaların içinde en ağırı, en insafsızı, en acımasızı. Savaş esnasında isyan eden veya görev yerini terk eden ya da emirlere uymayan askerlerin ait olduğu Cohors'un (Tabur) tamamına verilen cezadır. Ne olacak, taburun hepsi mi katledilecek? Tabi ki hayır. Bir tabur askerin tamamen ortadan kaldırılması orduda zafiyete yol açacağından başka bir yöntem düşünülmüş; Kura.

Ceza verilen birlik, hiç bir ayrım gözetilmeden, suçlu-suçsuz bakılmadan, ister binbaşı, yüzbaşı olsun ya da sıradan bir lejyoner, iltimas geçilmeden onarlı gruplara ayrılır, ölümüne bir kuraya tabi tutulurdu.

Bu kuranın kaybedeni kimi zaman kısa çöpü kimi zaman boyalı taşı çeker ve amansız bir ölüme yürürdü.

En nihayetinde taburdaki her 10 askerden 1'i, kurayı kazanan diğer 9 silah arkadaşı tarafından taşlanarak ve sopa ile dövülerek katledilirdi.

Gözünüzün önüne bir getirin. Binlerce asker, ordunun kendisi tarafından katlediliyor. Çok zalimce ve gaddarca bir uygulama değil mi? Askerlerin psikolojisini bir düşünün. Geçirdikleri ölüm korkusunun yanında, kurayı kazansalar bile arkadaşlarının katili oluyorlar. Bu da yetmiyor, geride kalan askerlere zahire istihkakı olarak buğday yerine arpa veriliyor ve Roma ordugahının dışında kölelerle birlikte uyumak zorunda bırakılıyorlar.

Desimasyon ilk olarak MÖ 471 yılında Roma Cumhuriyeti'nin Volscilerle olan savaşı sırasında kullanılmış, olayı kaydeden tarihçiler cezayı o kadar acımasızca bulmuşlar ki kimse bu yönteme başvurmamış dört asır boyunca. Ta ki köle ayaklanmasında Spartacus'la savaşan Marcus Licinius Crassus'a kadar.

Spartacus'un gladyatör ve kölelerden oluşan ordusu İtalya içlerinde ilerleyip şehirleri talan ederken karşılarında hiçbir birlik dayanamıyordu. Roma Lejyonları arasında dedikodular kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı bile. "Spartacus ve gladyatörleri yenilmezdi, hiç kimse onları yenemezdi. Bir yıldırım gibi düşmanı yarıp geçiyorlardı. Tanrılar Roma'yı cezalandırmak istiyorlardı, başka bir açıklama olamazdı." E tabi bu psikolojiyle girilen savaşta, çabuk demoralize olup mevzilerini terk ettiler, geri çekilmeme emrine rağmen.

Crassus'un gazabı kendi ordusunun üstüne kara bir bulut gibi çökecekti. Kendi askerlerine öyle bir bedel ödetmeliydi ki bir daha Spartacus'un karşısına çıkınca savaştan kaçmayı kimse aklına bile getirmemeliydi.

Karar verildi; Desimasyon.

Tam 4000 asker desimasyon emriyle katledildi. Ceza o kadar tesirli oldu ki, lejyonerler düşmandan çok kendi komutanından korkmaya başladılar. Asla mevzilerini terk etmediler. Öleceklerse de şerefleriyle, kahraman gibi ölmeliydiler, dövülerek, taşlanarak, ve onursuzca değil. Savaşın seyri artık değişmişti. Köle ordularının isyanı bastırıldı, Spartacus'ün ordusu yok edildi. Birçok tarihçi savaşın kırılma noktasının bu ceza olduğunu düşünür.

Desimasyonun mucizevi etkisini hatırlamış olacaklar ki, daha sonraları Augustus'da başvurdu bu kanlı yola, Marcus Antonyus'ta...
(alıntıdır)

....


The Greek historian Polybius of Megalopolis describes the procedure:

The tribune assembles the legion, and brings up those guilty of leaving the ranks, reproaches them sharply, and finally chooses by lots sometimes five, sometimes eight, sometimes twenty of the offenders, so adjusting the number thus chosen that they form as near as possible the tenth part of those guilty of cowardice. Those on whom the lot falls are bastinadoed mercilessly [...]; the rest receive rations of barley instead of wheat and are ordered to encamp outside the camp on an unprotected spot. As therefore the danger and dread of drawing the fatal lot affects all equally, as it is uncertain on whom it will fall; and as the public disgrace of receiving barley rations falls on all alike, this practice is that best calculated both the inspire fear and to correct the mischief. (World History, 6.38.2-4; tr. H. J. Edwards)

Probably, decimation was not usual in Polybius' days. It is recorded for the 5th century BC, and is called "an ancestral punishment" by the Greek-Roman author Dionysius of Halicarnassus, but there are only a few known cases. However, the Roman commander Crassus (the future triumvir), who was fighting against Spartacus in 71 BC, is said to have revived the punishment, which had fallen into disuse.

It is mentioned again during the civil wars, but was hardly applied during the empire, although a couple of instances are known, like the punishment of the Third legion Augusta (in the year 18). 

The latest recorded case of decimation is during the reign of Diocletian. It may have disappeared under influence of Christianity.

...






bir başka yazardan 2 ciltten sadece vol II




ve


...




17 Aralık 2012 Pazartesi

Tarihçi Titus Livius ve Roma Tarihi.



Titus Livius MÖ.49 yılında bir kuzey İtalya şehri olan Patavium'da doğmuştur. Hali vakti yerinde bir aileye mensup olduğu tahmin edilir. Doğduğu şehir olan Patavium'da büyümüş,tahsilini orada tamamlamış ve MS.17 yılında orada ölmüştür.

Eski çağlarda halkının, geleneklerine bağlı oluşu ile ün yapmış bir şehir olan Patavium'un, vatan sevgisi ile dopdolu olan Livius üzerindeki tesiri, onun dürüstülüğü ve tanrılara karşı duyduğu saygıda olduğu gibi dilinde de kendini göstermektedir. Bu yüzden tenkitçi Asinius Pollio, O'nu uslubunda Patavinitas, yani Patavium ağzı bulunması ile suçlandırmaktadır. Ailesinden pek bahsetmez. Bir kızı ve bir oğlu olduğunu biliyoruz. Ömrünün büyük kısmını doğduğu şehirde geçirmiş, zaman zaman da Roma'ya gitmiştir.

Pompeius taraftarı olmasına rağmen Augustus ile de dostluk tesis etmiştir. Augustus, Pompeius'a olan sempatisinden dolayı ona istihza ile Pompeianus (=Pompeius taraftarı) demişse de , çalışmaları ile yakından ilgilenmekten geri kalmamıştır.

Yazar olarak felsefe ve hitabet ile de ilgilenmiş olan Livius, tarih alanında ün yapmıştır. O,Roma'nın kuruluşundan kendi zamanına kadar geçen olayları içine alan büyük bir eser yazmayı planlamış ve hemen hemen bütün hayatını buna vakfetmiştir.

142 kitaplık bu büyük eserde, Aeneas'ın İtalya'ya ayak basışı ile başlayıp MÖ.9 yılına kadar geçen olayları anlatır. İhtimal Livius, Augustus'un ölümüne kadar geçen olayları anlatmak istiyordu. Demek oluyor ki, eserini tamamlamadan ölmüştür. 142 kitaplık bu büyük eserden bize ancak 35 kitap kalmıştır.

Livius'un Roma topluluğunun tarihini yazmaya sevkeden amil, onun üstün vatan sevgisidir. Devrinin ahlak düşüklüğünün baskısından şan ve şerefle dolu Roma tarihini tetkik etmek suretiyle kurtulacağına inanıyordu. Ayrıca ,Roma tarihini tetkik etmekle, bir yandan Roma'nın çok küçük bir başlangıçtan gelişerek çok kuvvetli bir devlet haline gelmesinin nasıl mümkün olduğunu, diğer yandan, kuvvetli Roma milletinin o günkü ahlak düşüklüğüne nasıl duçar olduğunu vatandaşlarının gözü önüne serme imkanını bulacaktı.

Hayatının biricik gayesi olan bu eseri yazarken baş vurduğu kaynak sayısı sınırlıdır. Olaylar hakkında hüküm verirken vesikalara dayanacak yerde Romalılara, asillere karşı duyduğu aşırı sevginin tesiri altında kalmıştır. Annalistlerin eserlerine dayanarak, milli bir gururla anlattığı başlangıç devri olaylarında gerçeği söylemeye gayret etmiş olmasına rağmen aşırı vatan sevgisi genellikle onu yanıltmış, Roma'nın davranışını haklı, düşmanları haksız göstermek gibi yanlış yollara sevketmiştir. Eserinde tekrarlar karışıklıklar ve çelişmeler pek boldur. Asla devlet memuriyeti yapmadığı için, devlet işleri hakkında tam bir bilgiye sahip olmadığı gibi askerliğe de yabancı kalmıştır ; eserlerindeki savaş tasvirlerini ele aldığı kaynaklara göre yapmıştır.

Coğrafya alanında da güvenilir bir bilgiye sahip değildir. Bu yüzden bahsettiği yerlerin harita üzerinde tesbiti güçlük yaratmaktadır. Verdiği kronolojiye de pek güvenilmez. Dante'nin yanılmaz diye vasıflandırdığı Livius'un bu eksikleri tarafsız bir araştırıcının gözünden kaçmaz. Ancak , Livius'un gayesi ilmi bir eser meydana getirmek değil, vatandaşlarına, vatanseverlik duygusu ile dolu mükemmel bir sanat eseri vermektir.

Zamanında demokratik idarenin içine düştüğü keşmekeşten nefret etmekle beraber, krallığı da Roma topluluğu için katlanılmaz bir idare şekli olarak gören Livius, sıhhatli bir demokrasi taraftarıdır. Ona göre her şeyde olduğu gibi devlet idaresinde de ölçülü olmak gerektir. Her zaman ve her yerde ifratın karşısındadır :

"İnsan topluluğunun tabiatı budur:Ya sefilane itaat eder, ya da mağrur bir şekilde hükmeder ; ikisinin ortası olan hürriyeti ne ölçülü bir şekilde ele geçirmeyi , ne de onu elinde tutmayı bilir." (Liv.ab urbe condita 24,25,8)

Roma'nın kuruluşu ve bunu takip eden yıllara ait bilgilerin hiç vir vesikaya dayanmadığını bilen Livius, zamanına kadar gelmiş olan efsaneleri, derin araştırmalara girişmeden, makul bir şekilde işlemeye çalışmıştır. Eski devrin, saygıya değer bulduğu dini düşüncelerine karşı yakınlık duymuş, onları eserinde sade ve geleneğe uygun bir şekilde ifade etmiştir. Bu husus onu. tarihte sadece kuru gerçeği aramaya değil, aynı zamanda insanların davranışlarında örnek olacak misalleri arayıp okuyucunun gözü önüne serme yoluna sevketmiştir. eserinde, küçük bir devlete büyüklük temin eden, onu princeps terrarum (=yer yüzünün önderi) yapan fazilet ve meziyetleri tasvir eder. Cumhuriyet devri Romalıları, o devrin ünlü kişileri, kanunlara sadık yöneticileri üzerinde durmuş ve bu arada acı gerçekleri de kendi milletine duyurmaktan geri kalmamıştır.

Livius'un eseri bazı maddi kusurlarına rağmen ,şekil bakımından hayranlık uyandıracak mükemmelliğe sahiptir. Kullanacağı kelimeleri seçmekte usta olan Livius, olayları bol kelimelerle sade bir şekilde anlatırken onlara canlılık, heybet ve heyecan vermeyi bilmiştir. Tesirli olmak için gösterdiği bütün çabaları onun tabii olmasını engellememiştir. Onun ifadesi, tarih için bir opus oratorium (=belagat sanatı) diyen Cicero'nunki ile karşılaştırılacak olursa, dile gelişme imkanı sağladığıi tarih uslubunun gelişmesine yardım etmiş olduğu görülür. Şairane uslubu, bilhassa ilk on kitapta eski devrin tasvirine tabii bir arkaizm havası verir. Geçmiş olayların, teker taker canlı bir şekilde anlatılışı, araya serpiştirilen ve konuşanın psikolojik durumunu, tarafların karşılıklı taleplerini, dini ahlaki ve politik prensiplerini tasvir etmeye yarayan nutuklar esere canlılık verir. Tamamen şahsi buluşa dayanan, kısmen geleneğe bağlı olan bu nutuklar, okuyucuya hem olaylara tam olarak nüfuz etme, hem de her devrin, her memleketin insanlarını ayrı ayrı tanıma fırsatını verir. Bu nutuklarda görülen belagat, O'nun Demostenes ve Cicero'yu boşuna okumamış olduğunu, hitabet tahsilinden gerektiği gibi faydalandığını açıkça ortaya koymaktadır. Hayatı üzerinde derin etkisi olan bu büyük eserin her tarafında uslup aynı seviyede değildir. Bazı kısımlar, blhassa Kartaca savaşlarının anlatılışı bugün bile okuyucu üzerinde derin bir etki yaratmaktadır. Bununla beraber bazı taraflar daha az tesirlidir, fakat, eserde okuyucuyu tamamen kayıtsız bırakacak bir kısım yoktur.

Eseri ile vatandaşlarına bilgi vermekten ziyade, onlarla sohbet etmek, manevi gelişmeleri sağlamak gayesini güden Livius, yalnız Romalıların değil, bütün kültürlü insanların faydalanacağı ölmez bir eser bırakmıştır. Ünü, daha hayatta iken, Roma imparatorluğunun en ücra köşelerine kadar yayılmıştır. Plinius'tan öğrendiğimize göre bir İspanya'lı, sadece Livius'u görmek için memleketinden kalkıp Roma'ya gelmiş ve gördükten sonra da hemen geri dönmüş (Plin ep.2,3,8).

Ünlü yazarlar onun tarihini, temiz ruhunu, hitabet sanatını, ince psikolojik tasvirlerini hararetle överler. Roma tarihini bütünü ile içine alan ve cazip bir şekilde anlatan bu eser, cumhuriyet devri için önemli bir kaynak olarak görülmektedir.

Biz burada Livius'un tarih yazmaktaki gayesini bizzat kendisinden öğrenmek amacı ile birinci kitabın ve aynı zamanda bütün eserin önsözünün tercümesini veriyoruz. Fakat, bundan evvel, daha iyi anlaşılacağı düşüncesi ile, Roma'nın durumundan bahsetmek istiyoruz.

Asırlar boyunca Romalıların yaptıkları iç ve dış savaşlar ,dini ve ahlaki yönden gerilemelerine sebep olmuştur. Doğudan gelen tesirlerle dinin eski kuvveti kalmamış ,aile bağları gevşemiş, devlet işlerinde kadınların tesiri hissedilir hale gelmiş, kumar kanuni müdahaleyi gerektirecek kadar yaygın bir hal almıştır. MÖ.III .asrın sonu ve II.asrın başında görülen bu durumun ,Romalıların atalarının yolundan ayrılmış olmaları neticesinde, meydana geldiği kanaatında olan Cato ,örf ve adetlerin muhafazası, eğitimde mos maiorum'un esas tutulması için gayret göstermiş, fakat istenilen sonuca ulaşamamıştır. O zaman Roma'nın içine düştüğü durumu gören daha başka kimseler de vardır. Bunların dışında Scipio Africanus Minor gelmektedir.

Scipio ve onun gibi düşünenler sadece geleneklere bağlılığın bir toplumu kurtarmayacağını, daha ziyade vatandaşların öğretim ve eğitim sayesinde iyi vatandaş olma yeteneğini elde etme imkanına sahip olabileceğini anlamış oldukları için, sanat ve felsef yolu ile vatandaşların eğiterek toplumun deertlerine çare bulmaya çalışmışlardır. Fakat bilhassa Cato'nun şiddetle karşı durduğu bu görüşe Romalılarca gerekli ilgi gösterilmemiştir. Augustus devrine gelinceye kadar sanatla, edebiyatla ilgilnemek utanç verici bir meşgale addedilmiş. Cato'dan çok daha sonra yaşamış olan Cicero bile edebiyatla ilgilenmesini mazur göstermek ihtiyacını duymuştur. (Cic.pro.Arc.Poeta 12-13;De off III).

Cato'dan Augustus devrine kadar geçen zaman zarfında vuku bulan iç ve dış savaşlar, isyan hareketleri cemiyet üzerinde derin tahribat yapmıştır. Cumhuriyetin son yıllarında ahlak seviyesi çok düşmüştür. Artık senatörler memleket meseleleri ile değil, kendi menfaatleri ile ilgileniyorlardı ; bir kısım senatörler toplantılara iştirak etmemekte mahzur görmüyorlardı. Halkın reyini satın almak normal bir olay telakki ediliyordu.

Devlet hazinesini doldurmayı düşünen Romalıların yerini, kendi kesesini doldurmayı gaye edinen Romalılar almıştı. Ananelere saygı kalmamış, felsefi kültürel dünya görüşü yerleşmemiş, aristokratlar safahata dalmıştı. Halkın bir kısmının elinde hiç bir devirde olmadığı kadar bol para vardı. Faizcilik rağbet gören bir meslek halini almıştı. Kara listelere göre öldürülenler için para verilmesi, muhterisleri adam öldürmeye sevk ediyordu. Tanrılara karşı saygısızlık gün geçtikçe artıyor, mabetler dahi yağma edilmekten kurtulamıyorlardı. Kısaca, Roma ahlaken çökmüştü.

Bu durumda olan Roma topluluğuna bir nizam vermek vazifesi, Ceaser'ın teşebbüsünden sonra, Augustus'a düşüyordu. Augustus, Roma'yı yüceltmek, eski haline tekrar kavuşturmak için gerekli teşebbüse girişmekte gecikmemiştir. Bir taraftan Scipioların yaptığı gibi kültürlü Romalıların, Meacenas sayesinde felsefe ve şiirle eğitilip iyi vatandaş olmalarına sağlamaya çalışırken, diğer taraftan da kültürsüz Romalıların iyi vatandaş olmasını din yolu ile temine gayret etmiştir.

Ayrıca, daha evvel aynı amaçla Cato'nun gitmiş olduğu yolu da takip etmiş, yani ataları gibi faziletli kişiler olmak için, vatandaşlarına ihtiraslardan uzak bir hayat sürmeyi temin eden çiftçilikle meşgul olmayı, mos maiorum'a, geleneklere uygun bir hayat sürmeyi tavsiye etmiştir.

Augustus vatandaşlarının kendi tavsiyelerine uymasını nasıl temin edecekti ? Kanunlar koyup zor kullanarak başarıya ulaşamıyacağını elbette biliyordu. Hedefe ulaşacak emin yolun ikna etmek olduğunu da biliyordu.

Bu maksatla kendisi gibi Roma'nın kurtulması için çalışan yazarları etrafında toplamış, onlara gerekli imkan ve itibarı sağlamıştır. Bu yazarlar, Augustus'un gerçekten Roma'yı kurtaracağına inanan şair Vergilius ile O'nun kadar inanmamakla beraber gene de tek çıkar yolu Augustus'a güvenmekte gören Horatius'tur.

Bu iki şairin yanında bir de mazide yaşayan, bunu itiraftan çekinmeyen, atalarının faziletleri ile avunan, mazide yaşatmak suretiyle vatandaşlarına da o faziletleri hatırlatmak isteyen şair tarihçi , Livius'u Augustus'un destekleyicisi olarak görmekteyiz.


Meliha KULAOĞLU
“Tarihçi Titus Livius ve Tarihinin Birinci Kitabının Önsözü”,
Anatolia Sayı 12, 1968



Kuruluşundan bu yana Roma Tarihi - Titus Livius
Truva'dan kaçışla başlayan kitabın İngilizce ekitaplarına erişim:

THE HISTORY OF ROME , by TITUS LIVIUS
THE FIRST EIGHT BOOKS.


THE HISTORY OF ROME , by TITUS LIVIUS
BOOKS NINE TO TWENTY-SIX


THE HISTORY OF ROME , by TITUS LIVIUS
BOOKS TWENTY-SEVEN TO THIRTY-SIX




SB.

Antik Çağ’da Tarih Yazmak



"Il n’y a pas de hors-texte".
"Metin dışında hiçbir şey yoktur".
Jacques Derrida (1)

Türk Dil Kurumunun 2005 yılında yayımladığı Türkçe Sözlükte, “tarih” kelimesinin anlamları arasında konumuzla ilgili anlamı şu şekilde verilmektedir: 

“Toplumları, milletleri,kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim.”

Dilimizde “tarih” kelimesi bir başka anlamıyla, zaman içinde geçen olayları sebep ve sonuç bakımından birbirine bağlayarak anlatan düzyazı biçimindeki anlatı türlerinden biri olarak da kullanılmaktadır. Böylece tarih bir yönüyle araştırma ve incelemeye, başka bir yönüyle de anlatıya, dolayısıyla bir anlatı metnine dayanmaktadır. Olayların metin yoluyla aktarılması söz konusu olduğunda tarih 19. yüzyıla gelininceye kadar, anlatımda güzelliğin amaçlandığı bir yazın türü olarak görülmüştür.Tarihin edebiyata oranla bilimsel bir alan olduğunun ileri sürülmesi ve tarih ile edebiyat arasında bir ayrım gözetilmesi tarih yazıcılığı alanında bilgi kuramıyla ilgili soruların gündeme gelmesiyle başlamıştır. Pozitivizm akımından sonra bilimsel olmaya, nesnel bilgi edinmenin ve güvenilir olmanın koşullarının araştırılmasına doğru gidilmesi, böylece ilkeler ve yöntem bakımından tarihin doğa bilimlerinin ilkelerine yaklaştırılması, nesnel olmasının önem kazanması sonucunda 19. yüzyıldan başlayarak tarih bir bilim dalı olarak incelenmeye başlamıştır. Bu türden bir yaklaşımın sonucu olarak tarih edebiyattan ayrılmış ve bilgi kuramı açısından ele alınan tarihin metinsel yönü göz ardı edilmişti (2).

20. Yüzyılın ikinci yarısından başlayarak tarih kuramı alanında geliştirilen yeni yaklaşımlar sonucunda tarihi, geçmişteki olayları belge ve bilgilere dayanarak, sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde, zaman-dizimsel bir sıra izleyerek ele alan, özel yorumlara yer vermeyen, nesnel kuralları olan bir bilim dalı olarak gören anlayış bugün artık geçerliliğini yitirmiştir (3). 

19.Yüzyılın tarihe yaklaşımı karşısında 20. yüzyılın post-modern tarih kuramının öncülerinden Hayden White şöyle demektedir: 

"Tarihçiler gerçeklerin kendi kendilerine konuşmadıklarının farkında değillerdi. Onlar adına tarihçi konuşmaktaydı ve geçmişin küçük parçalarını bir bütün içine yerleştirerek onları tamamen söylemselleştiriyordu”(4).

Hayden White’ın düşüncesine göre bir tarih anlatısı da edebiyat metinleri gibi, yazınsal kurallara bağlı olarak yazılır. Tarihçi bir roman yazarından farklı çalışan birisi değildir. Tarih yazarı ile roman yazarı arasındaki en önemli fark tarih yazarının geçmişte olmuş olayları, roman yazarının ise hayalinde canlandırdığı olayları anlatmasıdır. Ancak ikisi de aynı yazınsal düzeni ve yazım yöntemlerini kullanarak yazarlar (5).

Post-modern tarih anlayışına göre tarih salt belge değildir, metinler üstünden gelişen ve metinsellikle biçimlenen öznel-özgül bir alandır. Kuşkusuz, tarih yaşanmış, olmuş bir eylemin ediminin zaman dizimsel olarak belgesel izdüşümüdür, ancak belgenin yorumu söz konusu olduğunda tarih yoruma, öznelliğe ve metinselliğe dayalı bir bakış açısı kazanmaktadır (6).

Bugün tarih, geçmişi öğrenmek, anlamak isteyen bir tarih araştırmacısının belgelere dayalı yorumu ile kurulmuş bir metin olarak algılanmaktadır, yani tarih kurmaca metindir (7). 18. Yüzyıla kadar bilinen ve kabul edilmiş olan, tarihsel gerçekliğin kurmaca boyutu 19.yüzyılda göz ardı edilmiş olmakla birlikte, bu konu post-modern kuramla birlikte yeniden ele alınmıştır. Tarihçinin ideolojik ve retorik bir işlevinin bulunduğunun kabul edilmediği 19.yüzyılın tarihçisi böyle bir işlevinin olduğunun kendisi de farkında değildi (8). 

Tarih bilgisiyle bağlantılı problemler üzerinde düşünen kuramcılar tarihi yazan kişinin aynı zamanda tarihi yarattığını da söylemektedir. Bir tarih metnini yazınsal biçeminden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla tarihte nesnellikten de söz etmek mümkün değildir (9). 
Tarih araştırmacıları incelemelerini kendi birikimlerine, yaratıcılık güçlerine, kültürel ve ideolojik değer yargılarına, toplumsal yapıya bağlı olarak yorumlayan, kurgulayan kişilerdir (10). Tarih yazımının biçem bakımından özelliklerinin analizi ve incelenmesi tarih anlatılarıyla kurmaca anlatılar arasında, dil yapısı bakımından benzerliklerin olduğunu göstermiştir (11).

Yeni tarihselcilik kuramına göre, tarihçi kişisel bakış açısından ve ideolojik görüş ve önyargılarının etkisinden kurtulamayacağından, yazdığı tarih her zaman yorumsaldır. Metin analizleri göstermiştir ki geçmiş, metnin dili tarafından oluşturulmaktadır. Tarihin metin yönü ve metinler arası ilişkileri tarih anlatısını kurmaca olana bağlamaktadır (12). Kurgulanabilir bir disiplin olarak tarih sadece dil içerisinde gerçekleşebilir (13).

Yeni tarihselcilik kuramının tarihe bu şekildeki yaklaşımının köklerini antikçağın tarihe yaklaşımında aramak gerekir. Post-modern tarih anlayışının karşı çıktığı tarih ve edebiyat arasında ayırım gözetilmesi düşüncesi antikçağda yoktu (14). Batı kaynaklı tarih yazıcılığının temellerini kurmuş olan Grekler ve Romalılar için tarih edebiyatın bir koluydu. Anlatılanların nasıl anlatıldığına önem verilirdi. Bir tarih yazarı için okuyucunun ilgisini çekmek esastı. Tarih yazanlar üslupları ile okuyucunun yada dinleyicinin ilgisini çekmeyi isterlerdi. Böylece yazılanların gerçeğe uygunluğunun yanı sıra, okuyucunun da beğenisi dikkate alınıyordu. Greklerde ve Romalılarda tarih metinlerinin tıpkı post-modern kuramın yaklaşımında olduğu gibi yazınsal metinler olduğu ve metnin esas olduğu konusunda gerek kendileri de tarih yazmış antikçağ tarih yazarlarında gerekse konuya kuramsal açıdan yaklaşmış yazarlarda bazı ifadelere rastlanmaktadır. On sekizinci yüzyılın İtalyan hukuk bilgini Giambattista Vico insanoğlunun tarih yapan, tarihsel yaratıklar olduğunu söylemektedir (15). Düşünme yetisine, dil yetisine sahip olmasının yanı sıra insan, tarih yapma yetisine de sahiptir. Böyle bir yetiye sahip olduğu için, tarihi anlamak, yorumlamak da mümkün olmaktadır. Anlamanın, yorumlamanın temelinde araştırma yatmaktadır. Ünlü antikçağ düşünürü Platon (M.Ö. 427-347) araştırılmayan bir yaşamın yaşanmaya değer olmadığını söyler (16). 

Tarih kelimesinin Batı dillerindeki karşılığının kökeni olan ve Grekçe bir kelime olan “historia” kelimesi, yine Grekçe bir kelimeden, “historein” kelimesinden gelmektedir. Grekçe’de “historein” kelimesinin“soruşturmak, sorarak öğrenmek, sorgulamak” gibi anlamlarının yanı sıra “araştırmak”anlamı da bulunmaktadır (17).

Ünlü hatip ve devlet adamı Marcus Tullius Cicero’nun (M.Ö.106-43) “pater historiae”/“tarihin babası” (18) dediği Grek tarihçisi Herodotos (M.Ö. 484-424) eserinin başına yazdığı kısa önsözünde, yaptığının bir araştırma (“historie”) olduğunu söylemektedir. Bilindiği gibi, insan toplumlarının geçmişini nesnel olarak araştırma, insanın yapıp ettiklerini anlatma girişimi ilk olarak Grek tarihçileri ile başlamıştır. Greklerden çok önce, Mısır ve Asur toplumlarında güncel olayları, kazanılan zaferleri ve askeri başarıları, güçlü yöneticiler için yapılan övgüleri içeren kayıtlar vardı, ancak bu kayıtlar zaman dizimsel listeler olmaktan öteye gidememişti. Greklerde tarih yazıcılığı Herodotos’tan çok önce gözlemle, araştırmayla, soruşturmayla başlamıştı. Yeni topraklar arayışı içinde yurtlarından ayrılan Grekler gittikleri uzak ülkelerin tarihi, coğrafyası ve etnik yapısı hakkında topladıkları bilgileri ve kişisel izlenimlerini geri döndüklerinde kendi yurttaşlarına büyük alanlarda ya da tapınak avlularında konuşmalar yaparak aktarıyorlardı. Başlangıçta yapılan konuşmalar söylence ile karışık ölçülü dizelerden oluşuyordu. Edinilen bu tür bilgi ve izlenimler yazıya geçirilmek için M.Ö. 6. yüzyılda bazı koşulların gerçekleşmesini beklemişti. Bu koşulları şöyle sıralayabiliriz (19) : 

1. Greklerin ilk düzyazı yazarlarından olduğu yani bir “logographos” olduğu kabul edilen Miletoslu Kadmos’un ölçülü dizeler yerine, düzyazı ile yazmayı tanıtmasıyla düzyazının ortaya çıkışı;
2. Ionia’da felsefi düşüncenin doğmasıyla mitolojiye karşı eleştirel bir karşı çıkışın uyanması; 
3. Ticari yada yeni topraklar arayışı içinde doğuya yapılan yolculuklar sebebiyle farklı kültürlerle karşılaşmış olmanın bir sonucu olarak toplumsal kökenlere ve yerleşmiş geleneklere ilginin artması. 

İlk Grek tarihçisi, hem düzyazıyla yazmanın hem de evreni eleştirel bir bakış açısıyla anlamlandırmanın ortaya çıktığı Ionia’dan bir gezgin olan Hekataios’tur (M.Ö. 550-490). Onun, periodos ges ( Yeryüzünün Tasviri ) adını taşıyan ve çeşitli ülkelerin tasvirleriyle birlikte doğu tarihi ile ilgili bilgiler de içeren eserinden günümüze 300 kadar parça kalmıştır. Hekataios’un ayrıca büyük ailelerin geçmişlerini söylencelere dayandırarak anlattığı soy öyküleri yazdığı da bilinmektedir. Tarih eserinde Greklerle Persler arasındaki ilişkileri Pers kralı Kroisos’un tahta çıkışından M.Ö. 479/478 yılındaki Plataia ve Mykale savaşlarına kadar anlatan Herodotos, duyduklarını, gördüklerini kendisinden önce düzyazı olarak kayda geçirmiş olan Hekataios’u “logopoios” olarak adlandırmıştır (20).

“Logopoios” kelimesi Grekçe’de “söz, konuşma, haber, hikaye, anlatı” gibi anlamları olan “logos” kelimesi ile yine Grekçe’de “yapmak, yaratmak, yazmak, kompoze etmek” gibi anlamları olan “poieo” fiilinden gelmektedir. Böylece “logopoios” “sözü yazan, anlatıyı kompoze eden” anlamında antikçağda tarih yazarı için kullanılan bir kelime olarak karşımıza çıkmaktadır. Grek tarih yazıcılığının önemli isimlerinden Thukydides (M.Ö.455-400) ise kendisinin de bizzat yer aldığı Peloponnesos Savaşını (M.Ö. 431-404) anlattığı tarih eserinde Herodotos da dahil olmak üzere kendisinden önce tarih yazmış olanlara “logographos” demektedir (21).

“Logographos” kelimesi Grekçe’de “söz, konuşma, haber,hikaye, anlatı” gibi anlamları olan “logos” kelimesi ile yine Grekçe’de “yazmak, yazıya geçirmek, tarif etmek” gibi anlamları olan “grapho” fiilinden gelmektedir. Böylece“logographos” “sözü, anlatıyı yazan, yazıya yani kayda geçiren kişi” anlamında tarih yazarı için antikçağda kullanılan bir başka kelimedir. İkisi de aslında aynı anlama gelen bu iki kelime arasındaki küçük anlam farkı, kanımca, söz konusu iki Grek tarihçisinin tarihe yada tarih yazıcılığına yaklaşımını göstermektedir. Şöyle ki, Herodotos için sözü, anlatıyı yaratmak, kompoze etmek önemli olurken, biraz küçümser bir tavırla kendisinden önceki tarihçileri olayları sadece kayda geçirenler olarak niteleyen Thukydides kendisinin, anlattığı olaylar üzerinde yargıda bulunmasının yanlış olmayacağını belirtirken bir tarih eserinin olayların sadece kayda geçirilmesinden ibaret olmayıp, tarihçinin yorumunu da içermesi gerektiğini vurguluyor görünmektedir. Tarihin gerçeği anlatması gerektiğini ileri sürmekle birlikte Heredotos tarihini yazarken şiirsel bir dil kullanmıştır (22).

Ona göre, tarihin işlevi eserinin başında da belirttiği gibi, kısmen insanların ne yaptıklarını keşfetmek kısmen de yaptıklarını niçin yaptıklarını keşfetmekti. Dolayısıyla Grekler tarihi bir bilim olarak görmekten çok bir “algılar bütünü” olarak görüyorlardı (23). Eleştirici tarihin kurucusu olmak onurunu bugün de taşıyan (24) Thukydides tarihsel araştırmanın kanıta dayanması gerektiğini savunmakla birlikte bizzat yaşadığı olayları kendi gözlemlerine dayandırarak anlatmıştı. Bunun yanı sıra anlatısında şiirsel bir üslup kullanmayı da ihmal etmemişti. Thukydides tarihsel kişilerin olaylar sırasında söylediklerini yazmak yerine, onları duruma uygun bir biçimde kendisi konuşturarak tarihine yazınsal bir boyut vermiştir (25).

“Logographos” olarak adlandırılan düzyazı yazarlarının olayları kayda geçirmelerinden çok önce Grekler edebi bir tür olarak Homeros’un (M.Ö. 8. yüzyıl) kahramanlık destanlarını tanıyorlardı. Böylelikle Greklerin tarihe olan ilgilerinin M.Ö. 8-7. yüzyıl civarında destan türü üzerinde yoğunlaştığını görmekteyiz. Homeros’un, bugün bile üzerinde çalışılan ve gerek film yönetmenlerine gerekse günümüz edebiyatçılarına malzeme sağlamaya devam eden Ilias ve Odysseia destanları ilkin sözlü geleneğin ürünleri olarak M.Ö. 8. yüzyıla yerleştirilmektedir. Solon’un (M.Ö. 640-560) emriyle M.Ö. 600 yılında yazılı bir esasa göre okunmaya başlayan Homeros’un destanlarının metninin saptanması ve düzenlenmesi çalışmalarını başlatan ise Peisistratos (M.Ö. 560-527) olmuştur. Bilindiği gibi destanlar tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar ve kahramanlarla ilgili olağan üstü olayları konu alan şiirler olmakla birlikte antikçağda tarih yazımının temelde destan türüne dayandığı yadsınamaz bir gerçektir (26). Destanların tarih yazarlarına katkısı kuşkusuz, anlatılanların içeriği açısından değil, dilin, bazı anlatım öğelerinin kullanımı, yazış yöntemi ve kompozisyonun kurulması açısından olmuştur. Homeros’un destanlarının dili Grek dilinin Ion ve Aiol lehçelerinin unsurlarının bir arada verildiği zengin ve ahenkli bir dildi. Canlı ve renkli betimlemelerin yer aldığı Homeros destanlarında tarih yazarlarına örneklik edecek, ince gözlem ürünü olduğu açıkça anlaşılan insan psikolojisi üzerine ayrıntılı betimlemeler bulunmaktaydı. 

İlkin Grek tarihçiliğinde sonradan ondan beslenen Roma tarihçiliğinde önemli bir yeri olan söylevlerin ilk kullanıldığı metinler Homeros’un destanlarıdır. Homeros, destanlarında kahramanlarına psikolojik ikna kurallarına uygun konuşmalar yaptırmıştır. Homeros’un yaptığı gibi, tarih yazarları da eserlerinde hitabet sanatının kurallarına bağlı kalarak kurguladıkları karşılıklı konuşmaları kullanmışlardır. Destanlarında bazı olayları geriye dönüşler yaparak anlatan, gerekli gördüğü yerlerde okuyucuyu/dinleyiciyi meraklandırmak için anlatımını yarıda keserek başka bir konunun anlatımına geçen, bazen de anlatımının içine beklenmedik olayların anlatımını dokuyan Homeros’un kullandığı bu tür anlatım yöntemlerini, gerekli gördükleri yerlerde esas konuyu konu dışı anlatımlarla yada öykü anlatımlarıyla zenginleştirmeyi düşünen tarih yazarları da çokça kullanmışlardır. 
Homeros’un destanlarının yanı sıra Hesiodos’un (M.Ö. 7. yüzyıl) da tarih yazıcılığı üzerinde etkili olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Homeros’tan farklı olarak kahramanlık öyküleri anlatmayan, günlük yaşamın çeşitli sorunlarını ele aldığı öğretme ve eğitme amacı taşıyan şiirleriyle pozitif ve bilimsel düşüncenin ilk örneklerini sergileyen Hesiodos’un erga kai hemerai’ının ( İşler ve Günler ) ve thegonia’sının da yalın, gösterişten kaçınan biçemiyle tarih yazan düzyazı yazarları üzerinde etkili olduğunu unutmamak gerekir.Tarih yazanlara örneklik etmekle birlikte tarih eseri ile destan arasında fark olduğu da kuşkusuzdur. 

Antikçağda bu bakımdan iki noktada ayrım olduğu kabul ediliyordu: İlkin tarih düz yazı olarak yazılırdı. İkinci olarak da geçmişle ilgili fantezileri değil gerçekleri anlatırdı (27).

Bu ayrılıklardan ikincisini daha ayırt edici bir fark olarak gören Aristoteles’e göre (28) (M.Ö. 384-322) şair ile tarih yazarının arasındaki ayrım birinin düzyazı, diğerinin ölçülü yazı kullanmasından kaynaklanmıyordu. Çünkü Herodotos’un tarihi de ölçülü dizeler haline getirilebilirdi. Düzyazı olarak da yazılsa ölçülü dizeler halinde de yazılsa, Herodotos’un eseri bir tarih eseriydi. Çünkü olmuş olanı anlatmaktaydı.

Şair ise olmuş olanı değil, olabilir olanı anlatırdı. Bu sebeple, Aristoteles’e göre, şiir tarih eserine göre daha felsefidir ve daha üstün olarak değerlendirilir. Şiir genel olanı anlatır; olasılık yada zorunluluk yasalarına göre, belirli özellikteki bir kişinin böyle yada şöyle davranması yada konuşması söz konusudur şiirde. Buna karşılık bir tarih eserinde kişinin başına gelenler yada eyledikleri tekildir. Aristoteles peri poietikes (Şiir Sanatı ) eserinde daha felsefi ve daha üstün bulduğu şiirin tarihten farkını ilkinin geneli, diğerinin ise tek tek olanları anlatmasında bulur. Ona göre, Herodotos’un tarihi ölçüyle yazılmış olsa bile tarih eseri olma özelliğinden bir şey yitirmez. Zamanımızdan yaklaşık 2400 yıl önce yaşamış Aristoteles’in bu konudaki düşünceleriyle yukarıda sözünü ettiğimiz 20. yüzyıl tarihçisi Hayden White’in düşünceleri arasında paralellik bulunmaktadır. 

Bir tarih eseri yazmamış olmakla birlikte söylevleriyle, mektuplarıyla, felsefi diyaloglarıyla Roma’nın tarihine de ışık tutmuş olan Cicero eserlerinde tarih yazma konusundaki görüşlerine de zaman zaman yer vermiştir. Bu konudaki görüşleriyle Roma’da tarih yazıcılığı konusundaki tartışmaların başlamasına sebep olmuştur (29). Cicero’ya göre hem tarihte hem de şiirde izlenecek ilkeler ayrıdır. Çünkü tarihte her şeyin kendisine göre yargılandığı ölçüt “gerçeklik”tir, şiirde ise “zevk verme”dir (30). Cicero tarihin retorik özelliğiyle, hitabet sanatının tarih yazıcılığı bakımından önemli oluşuyla ilgilenmiş olmakla birlikte gerçeğin aynasını elinde tutan bir kişi olarak tarihçinin yanlış bir şey söylememesi, söylediği her şeyin doğruluğunu belirtmesi, taraf tutmaktan kaçınması gerektiğini de belirtmekle konuyu retorikten bilgi kuramı alanına kaydırıyor görünmektedir (31).

Romalı eleştirmen ve eğitimci Marcus Fabius Quintilianus (M.S. 35-96) da tarih ile şiir bağlantısı üzerinde durmuştu. Ona göre, tarih şiire çok yakındır, hatta ölçü sınırlamasının olmadığı, düzyazıyla yazılmış bir şiirdir (32). Quintilianus tarihi şiirsel bir tür olan destanın farklı bir biçimi olarak görmekteydi. Ona göre tarihçinin amacı dinleyiciyi ya da okuyanları yazdıklarının doğru olduğuna ikna etmek yerine, anlattıklarını yazın sanatlarını kullanarak güzel bir dille anlatmak olmalıydı (33).

M.S. 2. yüzyıl sofistlerinden olan Samsatlı Lukianos’un (M.S. 120-180) tarihin nasıl yazılması gerektiği üzerine kaleme almış olduğu yazısı ( pos dei historian syngraphein ,antikçağın konu ile ilgili yaklaşımlarının bir özeti niteliğindedir. Lukianos’a göre şiirin, destanın amacı, kuralları başkadır, tarihin amacı, kuralları başkadır. Şiirin tek tanıdığı yasa şairin isteğidir ve şiirin özgürlük alanı vardır. Şiirin süslemeleri olan masalı, övgüyü, abartıyı tarihe sokmamak gerekir. Lukianos’a göre tarihin tek amacı yarardır ve öğretici olmaktır. Okuyucunun beğenisini kazansın, cezp etsin diye övgüyü tarihe sokmak yanlış olur; böyle yapanlar doğrudan, gerçeklikten uzaklaşmış olurlar. Tarihin tek amacı olan yararlı olmaya da ancak doğruyu anlatmakla ulaşılabilir. Yararlı olmaya eğlendirme ve hoşa gitme özellikleride katılırsa bu iyi bir şey olur, ancak bir tarih eserinin doğruyu anlatıyor olması anlatımın güzel olmasına yeğlenmelidir (34).

Aristoteles’in izinden giderek, trajedi, yani şiir ile tarih arasında ayrılık olduğunu söyleyen (35) Polybios’a (M.Ö. 200-120) göre, tarih yazarı okuyucusunu ya da dinleyicisini abartıyla, betimlemelerle heyecanlandırmaya çalışmamalı, ne bir trajedi şairi gibi karakterleri için olası söyleyişler hayal etmeli, ne de ilgilendiği olayların yol açabileceği bütün olası sonuçları saymalıydı; sadece gerçekten olmuş olanı ve gerçekten söylenmiş olanı, yani olağan olanı kaydetmeliydi. Polybios’un düşüncesine göre, trajedinin nesnesi ile tarihin nesnesi de aynı değildir, birbirine tamamıyla zıttır. Gerçekliğin olmamasıyla birlikte birincisinin önde gitmesi olasıdır, bunlar izleyici için yanılsama yaratırlar. İkincisinde ise gerçeklik vardır, amaç öğrenenlere ya da başka türlü söylersek haber alanlara yarar sağlamaktır. 

Plutarkhos (M.S. 45-120) şiiri “aldatıcı” olarak nitelendirir. İnsan yaşamını oynanmakta olanbir tragedya olarak görür ve tarih yazarının dramatik karakterlere gereksinimi olduğunu düşünmektedir. Bununla birlikte trajik şiiri tarih yazarı için tehlikeli bulur; çünkü trajik şiir insanların acınacak haldeki durumlarını ele alır (36). 

Karakter betimlemelerinin büyük önem taşıdığı Grek tarih yazıcılığında bu konuda en önde gelen isim Thukydides’tir. Kendisinin bu konudaki sadık izleyicisi olan Romalı tarih yazarı Gaius Sallustius Crispus (M.Ö. 86-35/34) olaylara yön veren kişilerin karakterlerini betimlemeye büyük yer ayırmıştır, tarih eserlerinde. Tarihi olaylar kişilerin ellerinde biçimlenip geliştiğinden, kişilerin karakterleri tarih yazarı için önemli olmaktaydı.

İmparatorluk döneminin Romalı tarih yazarlarından Publius Cornelius Tacitus (M.S. 56-118) olayların ve insanların davranışlarının arkasındaki, insan ruhunun kötü yönlerini ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Bu sebeple Tacitus’un tarihi trajik tablolarla doludur ve karamsar görünümlüdür. 

Antikçağın tarih yazıcılığını etkileyen bir başka öğe retoriktir. En temel anlamıyla, halka hitaben yapılan konuşmalarla ilgili bir çalışma olan retoriği, yada hitabet sanatını kısaca, dili kullanarak başkalarını ikna etme sanatı olarak tanımlayabiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi,doğrudan konuşmaların, söylevlerin bulunduğu Homeros’un destanları bize Greklerin konuşmaya, hitabete ne kadar yoğun bir isteklerinin bulunduğunu göstermektedir (37).

Hitabet sanatını ilk öğreten kişi M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan Sicilyalı Korax’tır. Bu sanatı Atinalılara tanıtan Leontinoilu Gorgias’tır (M.Ö. 427). Daha sonra sofistler sayesinde yayılma imkanı bulan retorik sanatı ve bunun eğitimi Helenistik Çağda gelişerek zamanla tarih yazıcılığı üzerinde büyük ölçüde etkili olmuştur. Retoriğin tarih yazımıyla olan bağlantısı için Cicero “bir şeyi daha etkileyici bir biçimde söyleyebilmeleri için, geçmişe ait olayların anlatımında uydurmalar yapmak hatipler için kabul görmüştür”, demektedir (38).

Bir başka eserinde hatiplerin tarih konusunda bilgi sahibi olmalarının gerekliliğinden ve tarihin de konuşmalarla geliştirilmiş bir kompozisyona olan gereksiniminden söz etmektedir (39). Cicero tarihi bir çeşit hitabet olarak görüyordu. Ona göre tarih retoriğe çok şey borçluydu. Retorik üzerine yazdığı eserlerinde tarih yazmada hatiplere çok büyük bir sorumluluk düştüğünü ve söylemde çeşitlilik, anlatımda akıcılık yaratmak konusunda retoriğin her şeyden önce geldiğini söylemektedir (40). Retoriğin etkisi Roma tarih yazarlarında üslubun biçimlendirilmesinde ortaya çıkmaktadır; ayrıca Roma tarihçilerinin Grek tarihçilerine uyarak tarihsel betimleme içine dokudukları pek çok söylevlerde de retoriğin etkisi görülmektedir (41).

Söylevler kişileri dolaysız tanımaya yarayan bir anlatım biçimidir. Anlatılan bir olayda kişilerin konuşmalarına yer vermek geleneği Greklerin tarih yazımından gelmektedir. Bunun örneklerinin ilkin destan türünde görüldüğünü yukarıda söylemiştik. Grek tarihçileri arasında söylev kullanma konusunda önemli bir yere sahip olan Thukydides geçmişte iz bırakmış kişilerin özelliklerini söylevler yardımıyla ortaya koymuştu. Grek tarihçileri söz konusu sorunu iki taraflı olarak ele alabilmek için, söylev çiftleri düzenlemişlerdi. Antikçağ tarih yazarları için söylevler yalnızca anlatımın bir parçası değildi; bunlar aynı zamanda bir çözümleme yöntemi olarak iş görürdü.Bu çözümleme yöntemiyle bir karaktere ilişkin, o karakteri eyleme geçirici sebepler, politik bir anlaşmazlık yada bütün bir insan topluluğu daha belirgin kılınabilirdi. Günümüzde tarih yazarları çözümleyici yargılarını kendi sesleriyle ortaya koymaktadırlar, buna karşılık antikçağ tarih yazarları bir söylevin dramatik ve retorik maskesini her zaman için yeğleyerek, bir eylem periyodu ile ilgili sebeplerin çözümlenmesini ve yeniden bir araya getirilmesini gerçekleştirebilmek için çoğu kez konuşma ve tartışma olanaklarını yaratmışlardır (42).

Grek edebiyatında retoriğin kurucusu sayılan Isokrates (M.Ö. 436-333) retoriğin tarih yazımının zararına olarak ilerlemesine sebep olmuştur. Olayların araştırılmasına ve objektif olarak anlatılmasına önem veren tarih eserleri yerine, geniş dinleyici kitlelerini retorik ile etkilemeyi başaran tarih eserleri tercih edilir olmuştur. Roma’da Cumhuriyet döneminde siyasi hitabet olarak gelişen retorik sanatı İmparatorluk döneminde bütün kültürel alanları vede tarih yazımını istila etmiştir. Retoriğin, süslü ve abartılı anlatımın tarih yazımına sızması,bir süre sonra bu alanda verilen eserlerde nitelik bozulmasına yol açacak kadar ileri gitmiştir.

Günümüzde tarih yazımı antik çağda ulaştığı boyutlardan çok farklı boyutlara ulaşmıştır, kuşkusuz. Bugün “tarih bilimi” ifadesi kullanılmakla birlikte tarihin gerçekten bir bilim olup olmadığı konusunda tartışmalar da vardır. Bilim kesin kanıtlar ister. Tarihin ise her zaman kesin kanıtlar ortaya koyduğu söylenemez. Çağımızda tarih yazımı kuşkusuz antikçağ ile karşılaştırıldığında, belgelerin sunduğu olanaklar sebebiyle çok daha bilimsel ve çok daha objektiftir. Ancak tarih yazımının, tarihi yazan kişinin öznelliğinden kurtulması olanaklı görülmemektedir. Aynı tarihi olayı ayrı iki tarihçi farklı biçimlerde anlatabilirler. Bu ifade ediş biçimindeki ayrılık, yazanların söz konusu olay karşısında tarafsız olduklarını kabuletsek bile, büyük oranda kişilerin yazma yeteneklerinden, edebi becerilerinin derecesinden,üslup farklılıklarından kaynaklanacaktır.

Sonuç olarak, tarihin metinsel yönü söz konusu olduğunda, antikçağ tarih yazımını etkileyen ve biçimlenmesinde etkin olan şiir ve retorik günümüzde de belki biraz kılık değiştirmiş olarak yine işbaşındadır, tarih yazımında yine etkili olmaktadır. Tarihsel incelemeler ve araştırmalar sonucunda ortaya konan tarih eserleri birer yazınsal yaratı ürünüdürler ve bu özelliklerinden dolayı da edebiyatın etkisinden hiçbir zaman uzak kalamazlar. Her türlü gerçeklik metinler aracılığıyla üretilir.

Doç. Dr. Bedia Demiriş
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 
Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı


dipnotlar:
1) Jacques Derrida, De La Grammatologie, Paris: Editions de Minuit, 1967 s. 157.
2) Serpil Oppermann, Postmodern Tarih Kuramı. Tarihyazımı, Yeni Tarihselcilik ve Roman, Ankara 2006, s. 35.
3) Dilek Yalçın-Çelik, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları, Ankara2005, s. 22.
4) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 37’den Hayden White, Fictions of Factual Representation 1976, s. 28.
5) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 7.
6) Hasan Bülent K ahraman “Sınırları Aşan Bir Metin”,Radikal Kitap (8 Aralık 2006), s. 24.
7) Dilek Yalçın-Çelik, a.g.e., s. 23.
8) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 37’den Lionel Gossman, Between History and Literature, 1990, s. 244.
9) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 37.
10) Dilek Yalçın-Çelik, a.g.e., s. 24.
11) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 38.
12) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 39-40.
13) Dilek Yalçın-Çelik, a.g.e., s. 25.
14) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33.
15) Edward Said, Hümanizm ve Demokratik Eleştiri, çev. Osman Akınhay, İstanbul 2005, s. 117.
16) Platon, apologia 38a.
17) Bedia Demiriş, “Grekler’de ve Romalılar’da Tarih Yazımı:I. Grekler’de Tarih Yazımı”, Anadolu Araştırmaları Cilt XIII, İstanbul 1994, s. 234-235.
18)Cicero, de legibus 1.5
19) H. E. Barnes, A History of Historical Writing , 1963, s. 26.
20) Herodotos, 2.143; 5.36; 5.125.
21) Thukydides, 1.21.
22) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33
23) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33.
24) Server Tanilli, Uygarlık Tarihi, İstanbul 1999, s. 36.
25) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33.
26) Michael Grant, Greek & Roman Historians: Information and Misinformation, Londra-New York, 1995, s. 25.
27) Michael Grant, a.g.e., s. 27.
28) Aristoteles, peri poietikes 1451b.
29) Andrew Feldherr, “Cicero and the Invention of ‘Literary’ History”: şurada, Ulrich Eigler, Ulrich Gotter vediğerler (yay. haz.), Formen römischer Geschichtsschreibung von der Anfaengen bis Livius, Stuttgart 2003, s.196.
30) Cicero, de legibus 1.1.5.
31) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33.
32) Quintilianus, 10.1.31.
33) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33.
34) Lukianos, pos dei historian syngraphein 8; 9.
35) Polybios, historiai 2.5.6.11.
36) Plutarkhos, moralia 16; 347.
37) Michael Grant, a.g.e., s. 31.
38) Cicero, Brutus 42.
39) Cicero, de oratore 2.62.
40) Cicero, de oratore 2.15.62; 2.31.64; Brutus 42.83; orator 20.66.
41) Hense-Leonard, Helen-Latin Eskiçağ Bilgisi, 1948, s. 250.
42) Mellor, The Roman Historians, 1999, s. 187-190.


KAYNAKÇA
ALBRECHT, Michael von, Geschichte der römischen Literatur ,Cilt I, Bern, 1992.

BARNES, H. E., A History of Historical Writing , 1963.

BENTLEY, Michael (edit.), Companion to Historiography, Londra 1997.

CONTE, Gian Biagio, Latin Literature. A History, (çev. J. B.Solodow), Baltimore ve Londra, 1999.

ÇELGİN, G., Eski Yunan Edebiyatı , İstanbul, 1990.

DEMİRİŞ, Bedia, “Grekler’de ve Romalılar’da Tarih Yazımı: I. Grekler’de Tarih Yazımı” Anadolu Araştırmaları Cilt XIII, İstanbul 1994, s. 231-240.-
-------------, -----, “Grekler’de ve Romalılar’da Tarih Yazımı: 2.Romalılar’da Tarih Yazımı” Anadolu Araştırmaları Cilt XV, İstanbul 1999, s. 431-459.
--------------, -----, “Antikçağda Şiir-Tarih-Retorik İlişkisi,Toplumsal Tarih Kasım 2001, s. 43-45

DUFF, Timothy E.,The Greek and Roman Historians, Londra 2004.(2)

ERİM, Müzehher,Latin Edebiyatı, İstanbul, 1987.

GRANT, Michael,Klassiker der antiken Geschichtsschreibung ,Münih, 1973.
------------, ----------,Greek & Roman Historians: Information and Misinformation, Londra-New York, 1995.

HENSE-LEONARD, Hellen Latin Eskiçağ Bilgisi II , çev. S. Baydur, İstanbul, 1948.

KRAUS, C. S.– WOODMAN, A. J., Latin Historians, Greece & Rome: New Surveys in the Classics No. 27, Oxford, 1997.

KULAOĞLU, Meliha, “Tarihçi Titus Livius ve Tarihinin Birinci Kitabının Önsözü”, Anatolia Sayı 12, 1968,s. 9-15.

MELLOR, Ronald, The Roman Historians, Londra-New York,1999.

OPPERMANN, Serpil, Postmodern Tarih Kuramı. Tarihyazımı, Yeni Tarihselcilik ve Roman ,Ankara 2006.

SAID, Edward, Hümanizm ve Demokratik Eleştiri, çev. OsmanAkınhay, İstanbul 2005.

SARIGÖLLÜ, Ayşe, Roma Edebiyatında Tarih , Ankara, 1971.

SCHANZ, M. – HOSIUS, C., Geschichte der römischen Literatur Münih, 1959.

TANİLLİ, Server, Uygarlık Tarihi, Cilt I, İstanbul 1999.

VARİNLIOĞLU, Güngör, “Sallustius ve Yapıtları Üzerine”,Belleten Cilt LIII, Sa. 206, Ankara: TTK, Nisan1989, s. 61-152.

YALÇIN-ÇELİK, Dilek, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern TarihRomanları, Ankara 2005.