Translate

Tarihçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2013 Çarşamba

TÜRK HALKLARININ KÖKENİ - KAZİ LAYPANOV / İSMAİL MİZİYEV






KENAR MAHALLE ÇOCUKLARI


Uygarlığın güya öncüsü ve kurucusu olduklarını savunan Batılı bilim adamları, dünya halklarını medeniyet skalasında tasnife tabi tutarken, özellikle Türkleri, Amerika'nın yerli halklarını ve Afrikalı milletleri görmezden gelirler ve bazen de lütfedip incelenmeye değmez "kenar mahalle" kültürleri olarak takdim ederler. 

Onlara göre Amerikalı yerlilerin uygarlıkları yoktur; barbar ve kültürsüzdürler. 

Afrikalılar zaten siyah, cahil ve geri kalmış lüzumsuz varlıklardır. 
Türkler ve Turani halklar, hem barbar, hem göçebe, hem yağmacı ve hem de parazit topluluklardır. 

Hatta Arnold Toynbee, "A Study of History" (Tarih Bilinci) adlı eserinin birinci cildinde, uygarlıkların tasnifini yaparken Türklerin adını bile ağzına almaz…

Yüzlerce, binlerce delil getirseniz, binbir ilmi kanıtlarla davanızın haklılığını ispata çalışsanız da, bu, Batılılar için bir şey ifade etmez. 

Çünkü onlar üstün insanlardır, seçkin zümredir. Çünkü onlar beyazdır, "Ari"dir ve "üstün efendi”dir. Biri ne demişse, diğerleri onu te'yit ve tasdik ederler; tarihçi ne demişse, arkeologu, antropologu onu doğrular; antropolog ve arkeologun söylediğini de tarihçi destekler. Böylece zahmetsiz çocuk sahibi olurlar. Bunların adı "bilim adamı"dır. Bunlar "üstad"dır. Ne söylemişlerse "doğru", neye işaret buyurmuşlarsa "nurlu"dur. Onlar bir ülkeyi istila etmişlerse, bu "haklı bir istila"dır; bir ülke halkının izni olmadan oraya girmişlerse, oradaki barbar ve medeniyetsiz halkı "şereflendirmişler"dir.

Onların ataları tarihin derinliklerinde, Milattan yüzlerce, belki binlerce yıl önce dünyanın her yerindeydiler, her yer onların, "beyazların", "Ari"lerin yurduydu. Hindistan Arilerin yurduydu, nerden çıktığı bilinmeyen Dravidler ve diğer yerliler bu Ari insanları, Batılıların atalarını tenkil ve asimile ederek haritadan sildiler; yine de İngilizler binlerce yıl sonra lütfedip dedelerinin yurduna geri döndüler ve oradaki siyahi insanları, en azından dil yönünden, o da tutmayınca hiç olmazsa sözcükler yönünden aynı kökten türeyen akrabaları kabul edip, uygarlıklarını onlara taşıdılar, hediye ettiler, şereflendirdiler. 

Bu arada sebep oldukları kıtlıklar yüzünden 30 milyondan fazla Hintlinin ölümünün müsebbibi olmuşlarsa, [1] böyle küçük şeyler üzerinde durulmaz, ayıp! 

Beyaz efendinin hatası yüzünden topu topu 30 milyon kenar mahalle çocuğu ölmüş, lafı mı olur!

Orta Asya da "Ari"lerin yurduydu. Öyle söylüyor Batılı büyük bilim adamları! 

Milattan binlerce yıl önce ataları oradaymış. Türk mürk yokmuş ortada! 

İskitler, Sarmallar; Alanlar İrani halkmış; dilleri Farsçaymış vs.. 

Ama nereden çıktığı, ne idüğü bilinmeyen Türkler birden mantar gibi bitip, Batılı beyaz efendinin atalarını tenkil ve asimile etmişler. 

Türk dediğin kim? Kenar mahalle çocuğu! 

Uygarlığı var mı? Göçebe, barbar, yağmacı adamın uygarlığı mı olurmuş! 

Bu arada vicdan sahibi biri çıkıyor Batılı "Ari", "beyaz efendi”nin sınıfından. "Esasen Avrupa’nın kendisine ait hiçbir şeyi yoktur; neyi varsa aslen Asya'dan almıştır; uyguladığı kültler ve Hristiyanlığın üstünü örttüğü şeyler de Asya kökenlidir. Ormanlarını şenlendiren hayvanlara, işgücü olarak kendisine yardımcı olan her şeye, insanı besleyen bitkilerin ana vatanlarına kadar her şeyinin kökeni Doğu ülkeleridir. 

Ama bir şey var ki, Avrupa bunları geliştirmesini bildi” [2] diyen Vivien de Saint-Martin'e koskoca bir tu-kaka! Nankör, nâmert, haramzade! Asyalılar, kenar mahalle dilberleri kim ki, biz onlardan medeniyet alacağız, nankör!

Leon Poliak'ın altı ciltlik "Antisemitizmin Kökenleri" isimli kitabını okuduğumuzda ve orada anlatılanları Martin Bernal'ın "Kara Atena"sıyla birleştirdiğimizde, Batılıların Milat öncesi, hemen sonrasında yaşayan ve kendileri gibi Batılı olan tarihçilerin Batı uygarlığının kökeninin aslında Eski Mısır ve Sami kültür ve ırkının istila ve etkileriyle oluştuğu [3] şeklindeki görüşün neden bir kenara atıldığını anlıyoruz.

XIX. Yüzyıl başlarına kadar ne "Ari" kelimesi bilinirdi, ne de "Arya" ve "Aryani". 

Teknolojik gelişim yarışının Batının lehine sonuçlanması ve aradaki farkın hızla açılmasının yanı sıra, Orta Doğu'da yapılan arkeolojik kazıların o güne kadar özellikle tarihçilikte birinci el kaynak olarak kullanılan Tevrat'ın "yalanlarla" dolu olduğu ortaya çıkınca [4] Eskiçağ Modeli kendiliğinden yıkıldı. 

Artık Helen Uygarlığı'na öncülük ettiği kabul edilen Sami medeniyetinin esasen kendisinden önce yaşamış bölge uygarlıklarının bir kopyası olduğu anlaşıldığına göre, Herodot'un Doğu uygarlığı ile ilgili olarak yazdıkları bir kenara atılmalıydı. 

Örneğin Armand Berard şöyle yazacaktı: "Herodot, bize her şeyin Fenike'den ve Mısır'dan geldiğini beyhude yere anlatıp duruyor. Biz, sevgili yaşlı Herodot hakkında ne düşüneceğimizi biliyoruz, ama yine onların (Yunanlıların) kurumlarının, göreneklerinin, dinlerinin, törenlerinin, fikirlerinin, edebiyatlarının ve bütün ilkel uygarlıklarının da Şarktan alınmış olduğu gibi saygısızca bir varsayım karşısında, biraz da şok olarak irkiliyoruz."



Buna karşılık Eflatun'un Kritias'a söylediği şu sözler Batılı antisemitistler için çıkış noktası olacaktı: 

"Tanrı-kadının... sizin doğduğunuz yeri seçmiş olması da, mevsimler pek ılık geçtiği için orasının üstün zekalı adamlar yetiştireceğini önceden görmüş olmasındandı." [5] 

Üstün zekalı insanların yetişmesiyle iklimin ne gibi bir ilgisi olabilir? 

Sıcak iklimde, kara ikliminde ve soğuk ülkelerde üstün zekalı insanlar yetişmez mi? 

Biruni, İbni Sina, Uluğbey İbni Rüşd, Farabi gibiler için ne buyurursunuz? 

Onlar istisnadır ve istisnalar kaideyi bozmaz. Kesekten bir kıvılcım çıkmış işte! 

Batı teknolojide doğuyu solladığına göre, bu, Eflatun'un işaret ettiği gibi, üstün zekalı adamlar yetiştiren ılık iklimli toprakların bir nimetiydi. Eflatun gibi bir üstad bu toprakların üstün zekalı insanlar yetiştirdiğini, tanrıların da bu yüzden o toprakları kendilerine üs seçtiklerini belirttiğine göre, buralarda yetişen "üstün zekalı beyaz efendi"ler dünyanın hakimi olmalıydılar. Bunun için;

a) Avrupa'da üstün zekalı beyaz efendilerin kalitesini düşürebilecek parazit tipler (başta Yahudiler ve Çingeneler) ortadan kaldırılmalı;

b) Kökü kutsal kitaplara dayandırılan bir teori ortaya atılmalı, bu yaygınlaştırılarak ve tüm dünyaya kabul ettirilerek, Batılıların Doğu ülkelerini istilasına haklı tarihi zemin bulunmalı;

c) Doğu uygarlıkları aşağılanmak, yok sayılmalı; oralarda rastlanılan uygarlık harikaları başka halklara, özellikle de Batılılara veya tarihte onlarla uzak akrabalığı bulunan milletlere maledilmeli;

d) Batılıların atalarının tarihin derinliklerinde ve Milattan çok önceleri Doğu ülkelerinde, özellikle Orta Asya, Hindistan'da yaşadıkları, esasen buraların Batılıların uzak dedelerinin mülkü olduğu, ancak bu uzak ataların barbar halklar tarafından imha ve asimile edildikleri tezi yaygınlaştırılmalı ve girişilecek istila hareketlerinin, aslında bir istila değil, "torunların atalarının yurduna dönüşü" olduğu kabul ettirilmeliydi.


Bu saydığımız dört husus, yazarla okuyucu arasına girdiğimiz bu önsözde ele alınamayacak kadar derin kökleri olan bir konudur. 

Birkaç yıldır üzerinde çalıştığımız bu konu, kısmet olursa tarafımızdan kaleme alınan bir kitapla okuyucuya detaylı olarak sunulacaktır. Dolayısıyla burada konunun ana başlıklarına ancak atıflarda bulunulacaktır.

Hazırlanan teori çok yönlüydü. Önce bu teorinin tohumları Avrupa'da ekilmiş, bu tohumlar akademik kadronun yanı sıra, siyasi kadroyu ve lider takımını hazırlamış, arkasından Doğunun sömürülerek hızlı Batılılaştırılması aşamasına geçilmiştir. 

Bu, bir nokdada Batı-Doğu, Siyah-Beyaz savaşıydı ve tabi ki Beyaz Efendi aşağılık siyah ırktan üstün gösterilmeliydi. Daha doğrusu Beyaz Irk yani Batı, diğer tüm ırklardan üstün olmalıydı. 

Örneğin siyahilere karşı Batılının bakışı şu şekildeydi: 

"Zenci ırkı… siyah deri rengi, kıvırcık ya da yün gibi saç, basık kafatası ve yayvan bir burun ile dikkat çeker. Yüzün alt kısımlarının dışa doğru çıkık ve dudakların kalın olması, zencileri gözle görünür bir şekilde maymun soyuna yaklaştırmaktadır: Onların meydana getirdiği sürüler daima tam bir barbarlık aşamasında olmuştur." [6] 


Gobineau ise siyahiler için şöyle diyordu: 

"Siyah tür en aşağıdadır ve merdivenin dibinde bulunur. En ilkel biçimdeki hayvanca karakteri, ana rahmine düştüğü andan itibaren onun kaderi üzerinde etkili olur..." 

Siyahları en aşağı basamağa yerleştiren Batılı aydınlar, Sarı Çinli'yi Beyaz ırkın bir alt basamağında, fakat siyahilerin üstünde görüyorlardı. 

"Çok az fiziksel güçleri vardır ve uyuşukluğa eğilimlidirler... istekleri aptalca, iradeleri güçsüz ve dikkafalıdırlar... Her şeyde bayağılığa eğilimlidirler. Fazla yüce ve derin olmayan şeyleri kolayca anlayabilirler..." 

Veya bir dizede "Küçük domuz gözlerinle, büyük domuz kuyruğunla; Yediğin sıçan, köpek, böcek, salyangozunla**... İğrenç Çinli John, tıkmıyor boyuna..." [7] deniliyordu.


Batıda atılan ırkçılık tohumları meyvelerini vermekte gecikmedi. En üstün efendi olmayı kim istemez ki? 

Napolyon'un Mısır seferi sırasında yanında götürdüğü kitaplar arasında Plutarkhos'un "Yaşamlar"ı, İlyada, Ksenofon'ın Anabasis'i ve Ossian adlı şiir kitabının bulunması [8] bir tesadüf değildi. 

Hitler de bu teorinin yetiştirdiği siyasilerdendi. Onu belki de en çok etkileyen kişi Adem'in Ari, yılanın Sami olduğu görüşünü savunan Ernst'in görüşlerini paylaşan Paul Lagarde'ın fikirleriydi. 

Lagarde, Hz. İsa'nın Celileli bir "Ari Yahudi" olduğunu ve Yahudalı "Sami Yahudiler" tarafından çarmıha gerildiğini, dolayısıyla gerçek Ari dinini bu urlardan temizlemek gerektiğini savunuyordu ve defalarca Yahudiliğin yok edilmesi ve Yahudilerin Madagaskar'a sürgün edilmesi talebinde bulunmuştu. Bu talep daha sonra Hitler'in tasarılarından biri haline gelecekti. [9] 

Hitler'i motive eden fikirlerden biri de XIX. Yüzyılın sonlarına doğru Darwin'in teorisine uygun olarak ortaya atılan ojeni teorisidir. Buna göre pozitif ojeni unsurları içeren insanlar yani tercih edilen özelliklere sahip ebeveynlerin nesillerinin [Batılılar] çoğaltılması, negatif unsurlar içerenlerin [Doğulular] ortadan kaldırılması gerekiyordu. [10] 

Bu teori Hitler'in aşırı ırkçı düşüncelerini adamakıllı tahrik etmişti. Sonuç, eğer rakamlar doğruysa, yaklaşık altı milyon insanın (büyük çoğunluğu Yahudi olmak üzere) itlafı oldu. 

İtlaf kelimesi burada tesadüfen kullanılmış değildir. Bir filozofun belirttiği gibi, olayların veya bir davranışın bir görünen sebebi vardır, bir de gerçek sebebi. Burada yazdıklarımdan dolayı kimse bu satırların yazarının Yahudi sempatizanı olduğunu düşünmesin. Müslüman kimliğimle böyle bir duygu beslemem asla mümkün değildir. Yahudilerin katlinin görünürdeki sebebi, atalarının Batılının sevgili İsa peygamberinin katilleri olmasıydı. Acaba gerçekten bu yüzden mi katledilmişlerdi? Tarih kitapları çarpıtmalarla doludur.


Leon Poliak'ı okurken gösterilen sebeplerin hiç de gerçeği yansıtmadığını görüyoruz. 

Örneğin Steven Runciman, Haçlı Seferleri adlı eserinin birinci cildinde, birinci Haçlı ordusu henüz Fransa'dan yola çıkmadan önce burada bir Yahudi katliamı yapıldığını kaydetmektedir. 

"Haçlı seferi için donanımını tamamlamak bir şövalye için oldukça pahalı bir keyfiyetti. Eğer rehin verebileceği arazisi veya başkaca mülkü yoksa Yahudilerden borç para almak zorundaydı. Fakat onun Hristiyanlık uğrunda savaşabilmek için, İsa'yı haça germiş olan bir kavim mensuplarının pençesine düşmesi doğru muydu?.." diye yazan Runciman, sözlerini şöyle sürdürüyor: 

"Haçlı seferlerinin gezgin vaiz ve davetçileri, özellikle Kudüs'ü, İsa'nın haça geçirildiği yerleri ileri sürmekteydiler. Bu suretle dikkatin, İsa'nın ellerinde bu kadar eziyet çekmiş olduğu bir kavme çevrilmesi kaçınılmazdı. Müslümanlar şimdiki düşmanlarıydılar; İsa'nın taraftarlarım takibata uğratıyorlardı. Yahudilerse hiç şüphesiz daha kötüydüler. Onlar bizzat İsa'yı takibata uğratmışlardı... Lorraine dükü Godefroi de Bouillon haçlı seferi hazırlıklarına başladı. Onun eyaletinde ortaya çıkan bir söylentiye göre dük, hareketinden önce İsa'nın ölümünün intikamını Yahudilerin kanıyla alacaktı..." [11] 

Neticede çeşitli şehir ve kasabalarda küçük çaplı da olsa ardı ardına Yahudi katliamları gerçekleştirildi. Böylece özellikle Haçlı şövalyeleri, Fransız ve Alman asilzadeleri, zadegan sınıfı borçlu oldukları Yahudilerden kurtulmuşlardı. Yahudiler Avrupa'da sermaye piyasasını ele geçirmiş oldukları için katledildiler; Kudüs'te ise güya Müslümanlara yardım ettikleri için. 
"... Kudüs Yahudileri topluca baş sinagoglarına kaçmışlardı. Fakat bunlar, Müslümanlara yardım etmiş olmakla suçlanmaktaydılar; bu sebeplerle onlara merhamet edilmedi. Bina ateşe verildi; bütün Yahudiler havraları içinde yanarak öldü... Kudüs'deki kurbanların sayısı hakkında kesin bir rakam verilemez; bilinen cihet bütün Müslüman ve Yahudi sekenenin öldürülmüş olduğudur." [12]


Bu konuda daha pek çok tarihi belge ve delil sunulabilir, ama bizim konumuz Hristiyanların Yahudilere uyguladıkları katliam değil, bir olayın zahiri ve batını sebepleri olduğu konusunda bir örnek vermekti. Neticede bugün Hristiyanla Yahudi kolkola gezmektedir ve zaten Kur'an'a göre "küfür ehlinin hepsi tek cephedir."


İki koldan hücum

Hintililerin kutsal kitaplarının tarihleri Milat öncesinden birkaç bin yıl kadar geriye gitmektedir. Bu kitaplarda ve özellikle Veda'larda "Ari" kelimesi birkaç kez geçer, ama hiçbir zaman insanların rengi, ırkı, saç rengi, gözleri, burun yapısı, kanı vs. gibi özellikleri belirten bir kelime olarak kullanılmaz. 

Örneğin Caina Ansikpoledisi Ari'yi et yemeyen, canlılara zarar vermeme kuralını (ahimsâ) benimseyen ve Vardamâna'nın gerçek öğretilerine uyan kimse olarak tanımlamaktadır. [13] 

Bu kelime, Hintlilerin kutsal kitaplarının yazıldığı tarihten bugüne kadar, binlerce yıl boyunca, bu anlamıyla kaldı, fakat 1870’lere gelindiğinde Batılı bilim adamları bu sözcüğe ırkî bir anlam yüklediler ve "Ari" kelimesi "beyaz insan", "üstün insan", "beyaz ırk" ve hatta "beyaz efendi" anlamları kazanıverdi. [14] 

Bunu "Hint-Ari", "Hint-Avrupai" terimlerinin icadı takip etti. İyi ama, Hintililerle Avrupalıların ne alâkası vardı ki, böyle bir terim ortaya atıldı? 

Onun da kılıfı hazırlandı ve "beyaz, üstün efendi" anlamı yüklenen "Arilerin" ata yurtlarının Kafkaslar ve Orta Asya olduğu, daha sonra Hindistan'a sarktıkları, orada yerli Dravidlerle savaşarak onları güneye çekilmeye zorladıkları hikayesi uyduruldu. Olmayan tarihi belgeler, hiç yapılmamış arkeolojik kazı dokümanları uyduruldu. [15]


Arkasından akrabalık iddiası ortaya atıldı ve Batı dillerindeki bazı sözcüklerle Hintçe ve Farsçadaki kimi sözcüklerin aynı kökene sahip olmasından hareketle, Arilerin vaktiyle bu topraklarda bulundukları, bir kısmının tedrici surette Batıya muhaceret ettiği, kalanlarınsa yerliler tarafından asimile edildikleri ileri sürüldü. 

Daha sonraları Hindistan İngilizler, Orta Asya Ruslar tarafından işgal edilirken, bunun bir işgal olmadığı, aksine torunların atalarının yurduna geri çıkıp geldikleri, bunda da eşyanın tabiatına aykırı bir şey olmadığı belirtildi. 

Bu durumda vaktiyle Hz. İsa'yı çarmıha geren Yahudilerden nasıl intikam alınmışsa, Milattan binlerce yıl önce beyaz efendilerin atalarını asimile ve imha eden Asyalılardan da intikam alınmalıydı. 

Nitekim Markoff Vtoroy, "Kazak-Kırgızlar Çingis ve Temur'un torunlarıdır. Bunun için Amerika Kızılderililerine ne gibi muamele yapılmışsa, biz de Kazak-Kırgızlara öyle muamelede bulunmalıyız" [16] derken, Hindistan'da da E. V Ramaswamy, "Hitler'in Yahudilere yaptıklarını biz de brahmanlara yapacağız!" diyordu. [17] 

Onların brahmanlara ne yaptıkları ve yapacakları bizi fazla ilgilendirmiyor, ama bu dünya etme bulma dünyası olduğuna göre, Allah'ın hikmetinden sual etmek haddimiz değildir. Çünkü o brahmanlar da Hindistan'da Sakaların soyundan gelenlerin kökünü kuruttular.

İki koldan yapılan bu beyaz saldırının bir hedefi Yahudiler, Afrikalılar, Araplar, Hintliler ve Çinlilerse, diğer hedefi Türklerdi.



Birinci hedefi Batılılar, ikinci hedefi Ruslar üstlendiler. 

Asıl maksat dünya nimetlerini beyaz efendiler arasında bölüştürmekti. Bölüştüler de. 

Günümüzde Irak'da olup bitenler bu bölüşme oyunun sadece bir parçasıdır. Silah üstünlüğüyle, teknolojik üstünlükle bir ülkeyi istila etmek işin fiziki tarafıdır, ama ondan çok daha önemli olan tarafı manevi istiladır ki, asıl tahripkâr ve kalıcı olan da budur, insanlar, uğradıkları fiziki zararların acısını, yaraları dindikten sonra unuturlar. 

Hafızalarda intikam hissi kalabilir; bu intikam alınabilir, unutulabilir veya küflenmeye bırakılabilir. Fakat manevi tahribat fiziki izler bırakmadığı için, insan dostunu düşmanını ayırt edemeyebilir ve çoğu kez de yanlış algılamalar veya algılatmalarla kendi kendini yer ve yok eder.

Bugünkü Avrupa medeniyetinin çökeceğini ilk haber veren kişi Oswald Spengler'di. 

Arnold Toynbee de aynı tehlikeyi görmüştü, ama Spengler gibi teslimiyetçi bir çizgi takip etmek yerme, kadere karşı direnmenin mümkün olabileceğini savunuyordu. 

"Sömürüye dayalı Avrupa uygarlığının bir tehlikeyle karşı karşı olduğu görüşünden hareketle 1905'de Londra'da düzenlenen ve 1907 sonuna kadar devam eden konferans neticesinde sunulan raporda önce şu soru sorulmuştu:

"-Batı sanayi devriminin birikimleri ve modern teknoloji bu bölgeye (Akdeniz'e sınır olan ülkeler ve Orta Asya) girerse ne olur? Eğer bu halklar bilim, eğitim ve kültüre ağırlık verirse ne olur? Eğer bu bölgede yaşayan halklar bağımsızlıklarını elde eder ve kendi tabii servetlerine sahip çıkarlarsa ne olur?"

Bu soruya şu cevaplar verilmişti:

"İşte o zaman sömürgeci imparatorluklar sonlarını getirecek bir darbe alırlar, sömürge rüyaları sona erer; imparatorluğun ana damarları kesilir ve Roma ve Bizans imparatorluklarının çöktüğü gibi çöker". [18]



Sonra da Batı emperyal hakimiyetinin hiç olmazsa bir yüz veya iki yüzyıl daha devam edebilmesi için şu teklif getirilmiştir:

a) Ortak çıkarları olan bu devletler bu bölgeyi parçalara ayırmaya... halkını bölünmüşlük, gericilik ve cehalet içinde bırakmaya devam etmelidirler;

b) Bu bölgede Asya'yı Afrika'dan ayırmalıdır. Konsey, bunun için güçlü ve yabancı, Avrupa'yı eski dünyaya, aynı zamanda her ikisini Akdeniz'e bağlayan köprüyü elinde tutan bir insan engeli konulmasını tavsiye eder.. Ta ki, bölgede emperyalizmin dostu ve bölge halkının düşmanı dost bir güç oluşsun. [19]

Raporun devamında bu hedefe ulaşılabilmesi için öncelikle Akdeniz'e kıyısı olan devletlerde yaşayan halkların dillerinin bozulması, cahil bırakılmaları ve aşiret yapılarının ön plana çıkarılması tavsiye edilmektedir.


Asya ile Akdeniz zaten Ruslar eliyle birbirinden ayrılmıştı. 

Asya'da Türkistan'da tek olan halk ve dil, halklara ve dillere ayrıldı. Böylece Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı olan adımız birden Türk olurken, Türkistan'da yaşayan soydaşlarımızın adları Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Uygur, Azeri oluverdi. 

Tabi ki Azerice, Kazakça, Kırgızca, Türkmence, Özbekçe vs., dilleri ortaya çıktı. Bunlar için hep Moskova'da sözlükler hazırlandı ve basılarak söz konusu ülkelere gönderildi. 

Diğer küçük Türk kabilelerinin dilleri de incelenerek ayrı lehçeler haline getirildi ve birbirinden tamamen koparıldı. 

Akdeniz'e sınır olan ülkelerde ise ilk önce dillerine el atıldı. Suni sözcükler, uydurma kelimeler yaratılarak diller dejenere edildi. Arap ülkelerinde "Modern Arapça" adıyla başlatılan akım, Arap dilinde hiç olmayan kelimeler türetti ve sözlüklere girdirdi. Böylece "eski, klasik Arapça" ve "Modern Arapça" ortaya çıktı. Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin konulmasını teklif eden Araplar bile türedi. 

Türkiye'de ise İslamiyetle olan bağları zayıflatmak için bir yandan Arapça, Farsça kökenli kelimeler atılıp, yerine hangi kurala dayanılarak uydurulduğu bilinmeyen sözcükler konuldu.


Diğer yandan harflerde değişiklik yapıldı. Muhammed Muhammet, Seyfeddin (Dinin kılıcı) Seyfettin (incirin kılıcı), kitab kitap oldu. 

Sonuçta Ömer Seyfeddin gibi son derece arı Türkçeyle yazan bir yazarımızın hikayeleri dahi son otuz yılda üç defa sadeleştirildi ve orijinalinden eser kalmadı. 

Yani Türk gençliği her on yılda bir dil değiştirdi. Akabinde akademik kitapların dilini hemen hemen hiç anlamayan, üç yüz kelimeyle zar-zor konuşan bir nesil yetişti.*** 

Televizyonlarda sunulan bilgi yarışmalarına katılanların en basit sorular karşısında dahi nasıl bocalayıp kızardıklarını ibretle seyrediyoruz. Kendi ülkesini, coğrafyasını, tarihini bilmeyen, kısacası atlanınca atasını tanımayan bir tele-vole, paparazzi nesille başbaşa kaldık. 


Diğer bir deyişle mankurtlaştık! 

Aynı süreç Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde işledi. Orada da mankurtlaşmış nesiller yetişti. Tarih diye yalnızca Rus tarihi okutulan, Türk tarihiyle ilgili hiçbir şey okutulmayan ve Türklükleri unutturulan nesiller...


Osmanlıların, Avrupa'nın parçala-yut politikası uygulayıp, Ari tezleri, Aryanı teorileri ve emperyal planlar geliştirdikleri günlerde, başlarına örülen çoraplarla uğraştıkları uzun dönemde kabuğunu yarıp çıkamayan din adamları, önünü göremeyen tarihçiler yetiştirmesi kaçınılmazdı. 120 yıllık Sovyet istilası döneminde Orta Asya'da ve İdil-Ural çevresinde Türk tarihçisinin çıkması zaten beklenilemezdi.

Batı tarihi yazılırken Türkleri ve tabi ki Osmanlı'yı yok saymak mümkün değildi; ama Orta Asya tarihini yazanlar, özellikle Ruslar Türkleri yok saymayı, görmezden gelmeyi tercih ettiler. Bunu bazen aradaki düşmanlıktan, bazen baskıcı rejimin ve hükümetlerin korkusuyla yaptılar.


Tarihte bu bölgede yaşayan tarih öncesi halkları Türkten başka her hangi bir halka, özellikle de İranilere yamamaya çalıştılar. Tarih öncesi uygarlıkların ve halkların, dillerinin, kültürlerinin İranîlere yamanma gayretleri, muhtemelen, İranîlerin de Ruslar gibi Ari ırktan (!) geliyor olmasıdır. 

Bunun da iki amacı olabilir: 

Rusların Orta Asya işgalini haklı ve tabii göstermek ve Türkleri Ural-Altay eteklerinin dışında kalan her yerde istilacı olarak görmek.

Michel Danino, "L’Inde et l'Invasion de mille part" (Hindistan ve Hayali İstila) adlı eserinde şöyle der: 

"En az iki bin yıldır halklar ve uygarlıklar inkâr derecesinde peşin hükümlerin konusu olmuşlar; bunlar, kendilerine savunma imkanı verilmeksizin, ırkî ve kültürel yönden aşağı olmakla suçlanmışlardır." [20] 

Birkaç örnek verelim: 

Kuzey Amerika'da, iki yüzyıl önce Midwest vadisinde binlerce yıllık eski suni tepeler bulundu. 390 metre uzunluğunda ve uzaydan görülebilen tek cisim olan Ohio Büyük Yılan'ı da bunlardandır. Bilim adamları, tüm politikacılar ve sayısız uzman, bu devâsâ tepelerin vahşi Kızılderililerin eseri olmasının imkansızlığını belirttiler ve aksine bunların Vikinglere veya Atlantid artığı Hindous işgalcilere ait olmasını münasip gördüler. 

Çünkü "Amerika Kızılderilileri vahşi olduğuna göre, onların ataları bu binaları yapabilecek teknik kapasiteye sahip olamazlardı." 

Sonuçta bunların yerli halk tarafından yapıldığının itiraf edilmesi için tam yetmiş yıl geçmesi gerekti. 

Afrika'da Büyük Zimbabve harabeleri ortaya çıkarıldı ve bunların ileri bir uygarlığın eseri olduğu ileri sürüldü, İngiliz işgalciler uzun yıllar boyunca bu harabelerin Süleyman peygamberin, Saba melikesinin veya Fenikelilerin eseri olduğunu iddia ettiler. 

Çünkü böyle bir şey "siyahların uygarlığı"yla mütenasip olamazdı. Keza Brandberg (şimki Namibya) kaya resimleri Mısırlılara veya Giritlilere atfedildi. 

Bu durum 1960'a kadar böyle devam etti ve ırkçı yönetim bunun yerlilere ait olabileceği görüşünü şiddetle reddetti. Zamanın en iyi kaya resim uzmanı rahip Henri Breuil, ısrar ve inatla, peşin hükümlerle, sonuna kadar bunların Giritlilere veya Yunanlılara ait olduğunu iddia etti. 

Ama sonunda bunların Buşmanların atalarına ait olduğu ortaya çıktı. [21]



Genelde mağlup bir halkın tarihini fatih milletin yazdığı söylenir, ama artık onların yerini tarihçi, arkeolog ve etnologlar almıştır. Bu sınıf siyasi baskı altına alınmıştır. 

Şayet onlardan biri söz konusu kültürün yerli halkın eseri olduğunu belirterek resmi tarih ideolojisine aykırı bir görüş belirtir ve çok başarılı deliller ileri sürerse, hemen baskı altına alınır, ağır ithamlara, bazen de yıldırma hareketlerine maruz kalırlar. [22] 

Rusya'da böyle olmuştur. Bu kıtanın tarihinde Türkler vardır diyenler baskıya maruz kalmış, kimisi bir bahaneyle hapsedilmiş, kimisi ülkesini terkedip kaçmaya mecbur olmuştur. 

Birincisine L. N Gumilev'i, ikincisine G. Vernadsky'i örnek gösterebiliriz.

Türklere uygarlık tarihinde bir yer verilmek istenmedi. 

Beyaz efendilere göre Türkler, vahşi, barbar, göçebe, kana susamış, yağmacı ve tahripkâr bir halktır. Parazittir; insanlığa hiçbir katkısı olmamıştır. 

Mesela H. Howorth Moğollar için "yıkım mühendisleri" deyimini kullanır. [23] Halbuki Moğolların Rusya'da tamamıyla yakıp yıktıkları şehir sadece bir tanedir ve onun da sebebi şehir halkının Moğol elçisini öldürmesidir. 

Keza Çinliler uygar, kültürlü ve medeni bir halk, Türklerse barbar ve yağmacı olarak takdim edilmiştir.

Ama Amerikalı Sinolog E. H. Schafer, Semerkand'ın Altın Şeftalileri adlı eserinde uygarlık tarihinde en muhteşem dönemini T'ang hanedanı zamanında yaşayan Çin'in ithal ettiği malların çok büyük bir kısmının Türkistan’dan geldiğini; sanatçıların, ipek ustalarının, dokumacıların Semerkant ve Taşkent’ten gittiğini belgeleriyle ortaya koymakta, hatta daha Çinliler tiyatronun ne olduğunu bilmedikleri günlerde Semerkand'dan bir Türk tiyatro ekibinin Çin’de oyunlar sahnelediğini, Türk musiki grubunun T'ang sarayında konser verdiğini göstermektedir. [24]


Sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz. Daha önce çevirisini yaparak yayınladığımız Nurihan Fettah'ın Tanrıların ve Firavunların Dili, Zekiyev'in Türklerin ve Tatarların Kökeni ve şimdi elinizde bulunan bu eser, elbette ki bu yok sayılmaya isyanın bir tür dışa vurumudur, ama kelime tahlillerinden yola çıkarak her zaman umulan sonucun alınabileceğine de inanmıyoruz. 

Çünkü tüm dillerde kelimeler hecelerden oluştuğuna ve hemen hemen her hece şu veya bu dilde bir anlam ifade ettiğine göre, bizim kendi dilimize göre tahlil ettiğimiz bir kelimeyi, aynı şekilde Fransızın Fransızcaya, İngilizin İngilizceye, Yunanın Yunancaya vs., göre tahlil edip kendine göre değişik anlamlar çıkarabileceğini de göz önünde bulundurmak gerekir.

Bir milletin, tarihteki gurur verici haklı yerine alması için bünyesinden çok iyi tarihçiler çıkarması, Türkün Türke propagandası kadar Türkün dünyaya propagandasını yapabilecek ilim adamları yetiştirmesi gerekir; ama dağı taşı Türk görme hastalığından da artık kurtulmalıdır.

D. Ahsen Batur
alıntıdır.

____________________________________________
1) Danino Michel, Linde et l'lnvasion de Nulle Part, Le Dernier Repaire du Mythe Aryen, Paris, 2006, s. 38.
2) M. Vivien de Saint-Martin, L’Asie Mineure, cilt l, s. 2, Paris, 1852.
3) Bernal Martin, Kara Atena, Özcan Büze çev., Kaynak Yay, 1998, s. 49-73.
4) Susa, Dr. Ahmet, Tarihte Araplar ve Yahudiler, D. Ahsen Batur çevirisi, Selenge Yay, 2005, s. 21.
5) Eflatun, Timaios, MEB Yay., ist., 1997, s. 22.
6) Bernal, age., s. 343.
** Batılı salyangoz ve kurbağa yiyen Çinliyi aşağılıyor, ama bugün Fransa'ya Türkiye'den ihraç edilen mallar arasında kurbağa bacağı ve salyangoz önemli kalemler teşkil etmektedir.
7) Age., s. 342.
8.) Bernal, Kara Atena, s. 276, 302.
9) Age., s. 478, 479.
10) Genetik, Kavramlar, William S. Klug, Michael R. Cummings, Palme Yay., Ankara, 2002, s. 10.
11) Runciman Steven, Haçlı Seferleri Tarihi, Fikret Işıltan çevirisi, TTK Yay., 1998, 1/104-107.
12) Age., s. 221.
13) Asya Dinleri, heyet, Abdullah Davudoğlu çevirisi, inkılap Yay., 2002, s. 24.
14) Danino, age., s. 90-93.

15) Ama yalancının mumu yatsıya kadar yanar sözü doğruymuş. Hindistan'a yerleşen Michel Danino, Batılıların yalanlarını bilimsel verilerle tek tek ortaya çıkararak, bir noktada Yahudilere yaptıklarının intikamını almaktadır. Danino'yu dinleyelim: "Veda'larda geçen ve Mahâbhârata döneminden beri kurumuş olan Sarasvati nehri, son yıllarda adamakıllı incelendi. Bu nehrin yatağının Rig-Veda'nın yerleştirdiği yerde (Yamuna ile Sutlej arasında) izleri bulundu ve nehrin Milattan önce 1900'lerde kuruduğu tespit edildi. Halbuki Rig-Veda atmışdan fazla yerde bu nehirden bahseder. Rig-Veda'nın ise Hindistan'a M. Ö. 1500'lerde gelen Aryaniler tarafından yazıldığı söylenir, ama Aryanilerin geldiği dönemde bu nehir uzun bir zamandır zaten yoktu!" Halbuki Batılı bilim adamları Aryani atalarının Sarasvati nehrini geçerek geldiklerini yazmaktaydılar.

16) Togan, A. Z. V, Türkistan, s. 304-305.
17) Danino, age., s. 87.
18) Es-sakâfe el-kavmiyye el-iştirakiyye, Dımaşk, s. 73-74, Dr. Ahmet Susa'ya atfen.
19) Susa, Tarihte Araplar ve Yahudiler, s. 460-461.

*** Tarafımdan Rusçadan tercüme edilen M. İ. Artamonov'un "Hazar Tarihi" adlı muhteşem eseriyle ilgili olarak bir defasında sitemize bir elektronik posta gelmişti. Aynen şöyle deniliyordu: ".... ın çevirdiği 'Hazar Tarihi' adlı kitabı aldım, okudum. Çok güzel bir kitap. Ama pek çok kelimeyi anlayamadım. Yanı başımızda bir de sözlük mü bulunduracağız? Kısacası bu kitabın Türkçesinin de tekrar Türkçeye çevrilmesi gerekir…"

20) Danino, age., s. 19.
21) Age., s. 20.
22) Age., s. 21.
23) Vernadsky. G'., The Mongols and Russia, London, 1959, s. 3.
24) Schafer E. H., Zolotıya persiki samarkanda, Moskva, 198,1 s. 80-85.


...

ÖNSÖZ

Türk halklarının ortaya çıkışları ve etno-kültürel gelenekleri, bilimin en az bilinen konularından biridir. Bu konunun yeterince incelenmemiş olmasının sebebi, ilmi temellerin zayıflığı kadar, birçok bilim adamının, özellikle de Persologların peşin hükümlü yaklaşımlarıdır. 

Hint-Avrupaistler Türkologlara Türk halklarının etnogenezini, diğer tarihi ve dilbilimsel meselelerini araştırma metod ve yollarını dikte ettiler ve hâlâ da bu tutumlarını sürdürmektedirler. Bu durumda, onların bir kısmı bilimsel gerçekleri bilinçli olarak tahrif etmişler; zaman zaman da, Türklerin tarihi-kültürel zenginliğini kasıtlı olarak görmezden gelmişlerdir. 

B.N. Grakov, M.I. Artamonov, A.P. Smirnov, l.G. Aliyev, YU. Mürzin gibi İskit uzmanı birçok bilim adamı Persologların etkisi altında kalmışlar; arkeolojik, etnografik ve diğer bilimsel verilere istinaden Andronovlann, İskitlerin, Sakaların, Massagetlerin, Sarmat ve Alanların İranlı olmadıklarını bilen diğer vicdan sahibi birçok arkeolog ise, bir defa dilbilimciler onların Pers dilli olduklarını "kanıtladıkları" için bu kabilelerin Pers dilli olduğunu kabullenmek zorunda kalmışlardır. 

Böylece kendine özgü ve kapalı bir bilimsel çevre oluştu. Bazı arkeologlar, İranist dilbilimcilerin adları sayılan bu kabileleri Pers dilli oldukları konusundaki versiyonunu kabul edilmiş bilimsel bir gerçek olarak görürken, dilbilimciler de arkeologların kazılar sırasında ulaştıkları sonuçlan esas alıyorlar; böylece ele geçirilen "İskit tipi" eşyaları Pers dilli kabilelere ait kabul ediyorlardı (Geybullayev, 1991, s. 288).

Bilindiği gibi, doğrudan hiçbir linguistik delil ortaya koyamayacağımız, günümüzden çok uzak tarih öncesi çağlarda, paleantropolojik ve arkeolojik bilgiler, eski çağlarda teşekkül etmiş olan bölge halkının araştırılması konusunda yegâne kaynak oluşturmaktadır. 

Ama, arkeolojik kaynakların doğrudan etnik yorumu şudur: 

"Aşılması güç engellerle karşılaşılması kaçınılmazdır; şu halde, onların etnolojik olarak tatbiki mümkün görünmemektedir" (Arutunov, 1889, s. 11). 

Yazılı eserler, yazılı kaynakların ortaya çıkmasından beri, bahse konu dillerin hangi kabileye ait olduğunun belirlenmesi için büyük öneme sahip olmuştur. Ama, onlar da yeteri derecede incelenmemiş, çoğu kez de bilim çevrelerine taraflı olarak lanse edilmiştir. Eski yazılı kaynakların yazarının durumunu yansıttığı için kendi doğaları gereği tamamen objektif olamayacağını göz önünde bulundurmak gerekir. (Aynı eser, s. 10).

Taşkent'de, 10-12 Ekim 1980 tarihinde yapılan III. Sovyetler Türkoloji Kongresi'ne katılan mümtaz Tatar Türkoloğu Prof. M. Z. Zekiyev, Hun dönemine kadar olan Türklerin - İskitler, Sakalar, Sarmatlar, Kuşanlar ve diğerleri, - dil malzemelerinin genelde Persologlar tarafından incelendiğini ve "onların yoğun dilbilimsel araştırmaları sonucunda İskitlerin, Sakaların, Sarmalların, Toharların ve diğer bazı kabile gruplarının aslen Pers dilli olduklarının peşinen kabul edildiğini" belirterek, şöyle devam etmiştir: 

"Bugüne kadar İskitlerin ve komşularının Pers dilli olarak kabul edilmesi bazı etnoğenetik teorilerin temelini oluşturmuş; böylece Kuzey Kafkasya, İdil civarı, Ural çevresi, Batı Sibirya, Orta ve Merkezi Asya, Kazakistan ve Altayların arkeolojik kültürü İran etnosuna maledilmiştir." (Zekiyev, 1986, s. 23)* ((* M. Z. Zekiyev'in bu eseri, Türklerin ve Tatarların Kökeni adıyla D. Ahsen Batur tarafından çevrilerek Selenge Yayınları arasında neşredilmiştir, (ed.)))

Persologların bakış açılarına göre, söz konusu bölgelerde, Türk halkları buraların yerlisi olmayıp, buralara başka yerlerden göç etmek suretiyle gelmişlerdir. Fevkalade haklı ve yerinde bir soru: 

"Peki neden bu topraklar? Nereden ve ne amaçla çok sayıda Türk kabilesi buralara göç etmiştir? Onlar, M.Ö. I. Binyılın başına kadar Ohotsk Denizi'nden Orta Avrupa'ya kadar uzanan muazzam bir coğrafyayı nasıl doldurmuşlardır?"

Bilim adamlarının da kabul ettikleri gibi, Türk dilli İskitler, Sakalar, Sarmatlar, Massageller, Alanlar, Kuşanlar, Toharlar ve diğer Türk kabilelerinin dillerinde muhafaza edilen dil unsurları incelenip, eski ve modern, Türk dilli halkların ve dillerinin, paleantropoloji, arkeoloji, tarih, etnografya ve mitolojik bilimler sisteminde etnik verilerinin mukayeseli incelemesi yapılmadan, bu sorulara cevap vermek oldukça zordur. Bilim adamlarının çalışmalarının bir karma analizi yapıldıktan sonra etnik teorileri formüle etmek gerekir (Aynı eser, s. 23-24).

Türk halklarının tarihi konusundaki tarafgir tavır, resmi bilimde çok derin köklere sahiptir. İmparatorluk Bilimler Akademisi İlmi Tezkereleri'nde "Türk halkları hiçbir zaman dünya tarihinde yüksek bir yer alamayacaktır" denilmekledir (İlmi tezkereler, 1855, s. 714).

Bazı bilim adamları Sovyet döneminde, Türk halklarının geçmişine ait verileri tahrif etmekle ısrarlı davranmışlardır. 

Örneğin, Lenin Ödülü ile şereflendirilen "İndoyevropeyskiy Yazık i İndoyevropeytsı" (Hint-Avrupa Dili ve Hint-Avrupalılar, Tiflis, 1984) adlı muhteşem eserin yazarları T.Y Gamkrelidze ve Vyaçeslav Vasilyeviç İvanov, eski Hint-Avrupalıların ve kadim Türklerin, M.Ö. IV-III. Binyıllarda neolitik dönemdeki bağlantılarına ve birbirleriyle olan etkileşimlerine satır aralarında dahi değinmemektedirler.

Türk haklarının etnogenezi ve eski tarihleri ile ilgili bilgileri değiştirme alışkanlığının hâlâ devam etmekte olduğunu, akademisyen B. A. Rıbakov'un redaktörlüğünde "Epoha Bronzı Lesnoy Polosı SSSR" (SSCB Orman Şeridinin Bronz Çağı) adı altında 1987 yılında SSCB Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü tarafından yayınlanmış kitap teyit etmektedir.

Söz konusu eserde, çok sayıda kabile adları zikredilmiş olmasına karşın, hiçbir Türk dilli kabilenin adı geçmemektedir. Bu halklarla ilgili olarak, adı geçen eserin yazarları aşağıdaki hükmü çıkarmaktadırlar: 

"Görünüşe göre bronz çağında, Doğu Sibirya'nın güneyinde, Baykal'dan güneye kadar olan bölgelerde şimdiki Türk ve Moğol dilli halkların ataları yaşamakta idiler; ancak, onların Sibirya'nın ve Doğu Avrupa'nın etnik tarihine faal olarak iştirakleri, bronz çağında ve daha geç bir dönemde olmuştur." 

Bu durumda sayısal bakımdan eski SSCB döneminde ikinci sırayı işgal eden Türk halklarının bronz çağında kendi tarihleri olmadığı sonucunu çıkarıyorlar. SSCB Bilimler Akademisi (şimdi RE Bilimler Akademisi) Arkeoloji Enstitüsü'nün bilim adamlarının bu duruşları şaşkınlık uyandırmamalıdır.


Öyle görünüyor ki, bu bilim karşıtı duruşun temelinde, ilmi faktörleri tarafsız olarak incelemekten ziyade, siyasi bir gaye yatmaktadır. 

Hiç şüphe yok ki, bir takım siyasi hesaplar bilim adamlarına üst seviyede bir parti ideolojisi vermiştir. Buna iki tane örnek sunalım: 

1960 yılında arkeolog S. S. Çernikov, Moskova'da "Vostoçnıy Kazahistan Vı Epohu Bronzı" (Bronz Çağında Doğu Kazakistan) adında ilginç bir kitap yayınladı. Bu kitap, yazar tarafından elde edilen arkeolojik kazı verilerine dayanmakta ve "isyancı" görüşler içermektedir. Pers dilli olarak görülen Andronovo kültürü taşıyıcılarını, objektif bir değerlendirmeyle, Türk halklarının ataları olarak kabul etmektedir. 

S. S. Çernikov, Andronovların Pers dilli oldukları hakkındaki ideolojinin esiri olan bazı arkeologların sert eleştirilerine maruz kalmıştır. Ayrıca Kazak yazar ve bilim adamı Olcas Süleymanov'un Türk halklarının, bütün dünya kültürünün gelişim sürecindeki progresiv rolünü tarafsız olarak ortaya koyan "Az i Ya" adlı eseri, bu konuda oldukça dikkat çekicidir.

SSCB Bilimler Akademisi yönetimi bu eseri objektif olmamakla, hatta zararlı bir kitap olmakla suçlayarak bir kenara attı. Bu tür kültür engellemelerinin devletin emriyle yapıldığı hiç kimse için muamma değildi.

Emir-komuta idare sistemi, bilimi ve kadim tarihi bile, kendi isteği doğrultusunda, çıkarlarına uygun bir şekilde gerekli nehir yatağına yönlendirmiştir. 

Kökleşmiş ilmi klişelerden uzaklaşan ve kendine has hükümleri ortaya koyan bazı bilim adamları, çeşitli baskılara uğramışlar ve sadece bilimsel görüşlerinden dolayı kovuşturmaya maruz kalmışlardır. Parti sansürünün istibdadına, açıkça karşı çıkmaya cesaret etmiş bazı bilim adamları mevcuttur: 

S. Y. Malov, A.N. Kononov, N.A. Baskakov, A. N. Bernştam, L.N. Gumilev, A.S. Amanjolov, M.Ş. Şiraliyev, A.A. İessen, M.Z. Yampolsky, M.Z. Zekiyev, L.R. Kızlasov, M.A. Habiçyev, S. S. Aliyarov, A.M. Şçerbakov vs. Akademisyen M.Ş. Şiraliyev ve Prof. S. G. Asadullayev, henüz 1970 yılında şunları yazmışlardır: 

"Bilindiği gibi Türk halkları en eski devirlerden itibaren, Hint-Avrupalılar, Fin-Ugorlar, Samiler ve Çin halklarına komşu olarak yaşamışlardır. Dolayısıyla onların dilleri arasında bir etkileşim olduğu anlaşılmaktadır."

Örneğin "kültür diline" ilişkin bütün olaylarda, Türk halkları, onu kendilerine taşıyan Hint-Avrupalılardan etkilenmiş olabilir. Tersine bir gelişme de, yâni Türk dillerinin bu diller üzerinde bıraktıkları etkiler de olabilir ve bu konu henüz incelenmemiştir. Eğer, Rus ihtilaline kadar olan dönemde yapılan bir çalışmayı ve Macar Türkologları ile Sovyet döneminde ise N.K. Dmitriyev'in çalışmalarını saymaz isek, (Şiraliyev ve Asadulayev, 1970, s. 9) Türk Halklarının tarihlerinin tahrifine daha çok sayıda örnek vermek mümkündür. 

Ama buna lüzum olduğunu sanmıyoruz; çünkü, eski SSCB halklarının tarihine ilgi duyan okuyucu, konu Türk dilli halklar olunca bu tahriflerle karşılaşmaktadır. Oluşan bu durumun farkına varan söz konusu eserin yazarları, uzun yıllar Türk halklarının kadim tarihini ve kültürünü açıklamaya çalıştılar; hiçbir şeyi hasıraltı etmemeye ve hatta onların etnogenezleri hakkında kendi idrak ettiklerini de yayınlamaya karar verdiler. Biz, burada, objektif fikirli bilim adamlarının dikkatini, tarafımızdan ortaya konan bu konu üzerine çekmek istiyoruz.

Onlar da ilmi araştırmalarıyla bu bilimsel sırrın tespit ve tesis edilmesine yardımcı olsunlar. Bizim bu çalışmamızın mevcut ana tezleri tamamen çürütmesi çok zor; ama, belki onlardan bir kısmına karşı ciddi itirazlar uyandırabilir. Biz, bilinçli olarak bu fikri veriyoruz; zira, tartışmalar her zaman bilimin itici gücü olmuştur. Muhataplarımızı heyecan verici bu konu hakkında verimli ilmi tartışmalar yapmaya davet ediyoruz. Kitabımızın eleştirmenlerine, diğer meslektaşlara ve bize dostâne bir şekilde tavsiye ve önerilerini sunanlara teşekkürlerimizi sunuyoruz.


Kazi LAYPANOV-İsmail MİZİYEV

...


Batılının, üstün beyaz efendinin ataları Milattan binlerce yıl önce dünyanın her yerinde olabiliyor ; her yer onların, her şey onların.

Onların tarihi, uygarlıkları, kültür ve geleneklerini incelemeye, ama yalnızca onlar tarafından incelenmeye değer.

Diğerlerinin hepsi "kenar mahalle çocukları"dır. Tarihleri, kültürleri, uygarlıkları incelenmeye dahi değmez. Hepsi barbar, yağmacı, vahşi, aşağılık, maymun ırkına yakın bir ırktandır.

Hitler gibi Frankenştaynların doğmasına yol açan "Ari Irk" teorisine göre, Avrupa'nın tamamı ORta Asya, Afganistan, İran, Hindistan, kısacası her yer Vedaların yanlış okumasından kaynaklanan hayyali bir ırkın, Arilerin yani bugünkü "beyaz efendi" Batılıların atalarının yurdudur ; Türklere ise yalnızca Ural-Altay etekleri verilmiştir.

Tarihte o bölgenin dışında yaşayan Orta Asya halkları Türk değil, İran kökenlidir ; dilleri de İRani bir dildir.

Kısacası İskitler , Alanlar, avarlar, Toharlar Türk'ten başka bir kökene bağlansın da , nereye, kime bağlanırsa bağlansın, önemli değil.

Yeter ki, Türk oldukları ret ve inkar edilsin.

Batılı beyaz efendi böyle istiyor, böyle söylüyor. 

Bizdeki tarihçi geçinen bazı "alien"ler de onların söylediklerini "papağan" gibi tekrarlayarak, zahmetsiz "çocuk" sahibi oluyorlar.

Ama bu temelsiz iddialar bir yerde geri tepecek ve itirazlara yol açacaktı.

İşte, elinizdeki bu eser de işaret edilen geri tepme ve itirazın bir ürünüdür.(Arka kapaktan)



İÇİNDEKİLER:

Türk Halkları Hakkında Kısa Bilgiler: 
Türk Halklarının Ortaya Çıkışı: 
İlk Türklerin Vatanı: İdil Ural: 
Kurgan Kültürü: Afanasyevler ve Onların Güney Sibirya'daki Halefleri: 
Karadeniz Boyunda Kurgan Kültürü ve Taşıyıcıları:
İlk Kadim Türkler ve Kafkasya:
Proto-Türklerin En Eski Kolu Sümerler:

İskitler/Skolotlar-Türkler:
- Tarihi bilgiler:
- İskitlerin Hayat Tarzları ve Gelenekleri:
- İskitlerin Mitolojisi ve Dini Tasavvurları:
- Antropoloji Verileri:
- İskitlerin Dili Üzerine:
- İskit Etnonim, Toponim ve Ononimleri:

Türk Halklarının Ataları: Sarmatlar ve Hunlar:
Bulgarlar ve Hazarlar:
Alanlar:

Netice olarak:
Kısaltmalar:
Bibliyografya:
Dizin:


TÜRK HALKLARININ KÖKENİ 
KAZİ LAYPANOV / İSMAİL MİZİYEV
Çev. Hatice Bağcı , Selenge Yayınları , 2008




Geçmişini araştırmak ve öğrenmek kadar doğal bir şey yoktur !

__________________"OKU"_____________________



10 Ocak 2013 Perşembe

Pliny the Elder ya da Gaius Plinius Secundus




Romalı yazar, doğabilimci ve filozof, ayrıca erken Roma İmparatorluğunun donanma ve ordu komutanı olan Pliny the Elder (ms.23-79) , İmp.Vespasianus'un da arkadaşı . 
"Naturalis Historia" adlı ansiklopedik 37 kitabı vardır. MS 79 Vezüv patlamasında denizde olmasına rağmen dumandan zehirlenerek ölmüştür.
Kitaplarında, doğada bulunan her çeşit bitki ve hayvanların yanı sıra coğrafyadan ,madenlere, elementlere, kişilere ve halkların kültürüne kadar her şey var.

the NATURAL HISTORY of PLINY : 37 kitap 6 ciltte toplanmıştır.
e-kitap adreslerine VOL' umleri tıklayarak ulaşabilirsiniz. 

VOL.I : 
*An account of the World and the Elements.
*An account of Countries, Nations, Seas, Towns, Havens, Mountains, Rivers, Distances and Peoples who now exist or formerly existed. (mesela : Lycia, Caria, İonia, Lesbos)


******
VOL II :
*An account of Countries, Nations, Seas, Towns, Havens, Mountains, Rivers, Distances and Peoples who now exist or formerly existed.
(mesela : Cappadocia, Scythian,İndus,Persian)
*Man, his birth, his organization and the invention of the Arts.
*The Nature of the Terrestrial Animals.
*The Natural History of Fishes.
*The Natural History of Birds.


*******
VOL III :
*The various kinds of Insects.
*The Natural History of Trees.
* The Natural History of Exotic Trees and an acoount of Unguents.
*The Natural History of the Fruit-Trees.
*The Natural History of the Forest-Trees.
*The Natural History of the Cultivated Trees.


*******
VOL IV :
*The Natural History of Grain.
*The Nature and Cultivation of flax and an account of Various Garden Plants.
*Remedies derived from the Garden Plants.
*An account of flowers and those used for chaplets more particularly.
*The properties of plants and fruits.
*The remedies derived from the cultivated Trees.



*******
VOL V :
*The remedies derived from the Forest Trees.
*The Natural History of the Wild Plants.
*A continuation of the remedies derived from Plants, Classified accordind to particular Diseases.
*A description of Plants and of the remedies derived from them.
*Remedies derived from living Creatures.
*Remedies derived from the Aquatic Productions.


*******
VOL VI : 
*Remedies derived from Aquatic Animals.
*The Natural History of Metals.
*An account of Paintings and colours.
*The Natural History of Stones.
*The Natural History of Precious Stones.
* İndex



Kitaplar online konumunda, sağ üst köşedeki "i" den pdf olarak indirebilirsiniz.

***

Almanca/Deutsch e-book

DİE NATURGESCHİCHTE I Plinius der Ältere

DİE NATURGESCHİCHTE III Plinius der Ältere

DİE NATURGESCHİCHTE V Plinius der Ältere


Fransızca / Française e-book

HISTOIRE NATURELLE DE PLINE / Pline l'Ancien

Tome Quatorzieme:

Tome Septieme:

Tome Huitieme:

Tome Neuvieme:

İyi okumalar
SB.

***
                                   "Some say the end is near.
                                     Some say we'll see Armageddon soon,
                                     I certainly hope we will.
                                     I sure could use a vacation from 
                                     this bullshit three ring circus
                                     sideshow of Freaks."

                                                                 Plinty the Elder

17 Aralık 2012 Pazartesi

Tarihçi Titus Livius ve Roma Tarihi.



Titus Livius MÖ.49 yılında bir kuzey İtalya şehri olan Patavium'da doğmuştur. Hali vakti yerinde bir aileye mensup olduğu tahmin edilir. Doğduğu şehir olan Patavium'da büyümüş,tahsilini orada tamamlamış ve MS.17 yılında orada ölmüştür.

Eski çağlarda halkının, geleneklerine bağlı oluşu ile ün yapmış bir şehir olan Patavium'un, vatan sevgisi ile dopdolu olan Livius üzerindeki tesiri, onun dürüstülüğü ve tanrılara karşı duyduğu saygıda olduğu gibi dilinde de kendini göstermektedir. Bu yüzden tenkitçi Asinius Pollio, O'nu uslubunda Patavinitas, yani Patavium ağzı bulunması ile suçlandırmaktadır. Ailesinden pek bahsetmez. Bir kızı ve bir oğlu olduğunu biliyoruz. Ömrünün büyük kısmını doğduğu şehirde geçirmiş, zaman zaman da Roma'ya gitmiştir.

Pompeius taraftarı olmasına rağmen Augustus ile de dostluk tesis etmiştir. Augustus, Pompeius'a olan sempatisinden dolayı ona istihza ile Pompeianus (=Pompeius taraftarı) demişse de , çalışmaları ile yakından ilgilenmekten geri kalmamıştır.

Yazar olarak felsefe ve hitabet ile de ilgilenmiş olan Livius, tarih alanında ün yapmıştır. O,Roma'nın kuruluşundan kendi zamanına kadar geçen olayları içine alan büyük bir eser yazmayı planlamış ve hemen hemen bütün hayatını buna vakfetmiştir.

142 kitaplık bu büyük eserde, Aeneas'ın İtalya'ya ayak basışı ile başlayıp MÖ.9 yılına kadar geçen olayları anlatır. İhtimal Livius, Augustus'un ölümüne kadar geçen olayları anlatmak istiyordu. Demek oluyor ki, eserini tamamlamadan ölmüştür. 142 kitaplık bu büyük eserden bize ancak 35 kitap kalmıştır.

Livius'un Roma topluluğunun tarihini yazmaya sevkeden amil, onun üstün vatan sevgisidir. Devrinin ahlak düşüklüğünün baskısından şan ve şerefle dolu Roma tarihini tetkik etmek suretiyle kurtulacağına inanıyordu. Ayrıca ,Roma tarihini tetkik etmekle, bir yandan Roma'nın çok küçük bir başlangıçtan gelişerek çok kuvvetli bir devlet haline gelmesinin nasıl mümkün olduğunu, diğer yandan, kuvvetli Roma milletinin o günkü ahlak düşüklüğüne nasıl duçar olduğunu vatandaşlarının gözü önüne serme imkanını bulacaktı.

Hayatının biricik gayesi olan bu eseri yazarken baş vurduğu kaynak sayısı sınırlıdır. Olaylar hakkında hüküm verirken vesikalara dayanacak yerde Romalılara, asillere karşı duyduğu aşırı sevginin tesiri altında kalmıştır. Annalistlerin eserlerine dayanarak, milli bir gururla anlattığı başlangıç devri olaylarında gerçeği söylemeye gayret etmiş olmasına rağmen aşırı vatan sevgisi genellikle onu yanıltmış, Roma'nın davranışını haklı, düşmanları haksız göstermek gibi yanlış yollara sevketmiştir. Eserinde tekrarlar karışıklıklar ve çelişmeler pek boldur. Asla devlet memuriyeti yapmadığı için, devlet işleri hakkında tam bir bilgiye sahip olmadığı gibi askerliğe de yabancı kalmıştır ; eserlerindeki savaş tasvirlerini ele aldığı kaynaklara göre yapmıştır.

Coğrafya alanında da güvenilir bir bilgiye sahip değildir. Bu yüzden bahsettiği yerlerin harita üzerinde tesbiti güçlük yaratmaktadır. Verdiği kronolojiye de pek güvenilmez. Dante'nin yanılmaz diye vasıflandırdığı Livius'un bu eksikleri tarafsız bir araştırıcının gözünden kaçmaz. Ancak , Livius'un gayesi ilmi bir eser meydana getirmek değil, vatandaşlarına, vatanseverlik duygusu ile dolu mükemmel bir sanat eseri vermektir.

Zamanında demokratik idarenin içine düştüğü keşmekeşten nefret etmekle beraber, krallığı da Roma topluluğu için katlanılmaz bir idare şekli olarak gören Livius, sıhhatli bir demokrasi taraftarıdır. Ona göre her şeyde olduğu gibi devlet idaresinde de ölçülü olmak gerektir. Her zaman ve her yerde ifratın karşısındadır :

"İnsan topluluğunun tabiatı budur:Ya sefilane itaat eder, ya da mağrur bir şekilde hükmeder ; ikisinin ortası olan hürriyeti ne ölçülü bir şekilde ele geçirmeyi , ne de onu elinde tutmayı bilir." (Liv.ab urbe condita 24,25,8)

Roma'nın kuruluşu ve bunu takip eden yıllara ait bilgilerin hiç vir vesikaya dayanmadığını bilen Livius, zamanına kadar gelmiş olan efsaneleri, derin araştırmalara girişmeden, makul bir şekilde işlemeye çalışmıştır. Eski devrin, saygıya değer bulduğu dini düşüncelerine karşı yakınlık duymuş, onları eserinde sade ve geleneğe uygun bir şekilde ifade etmiştir. Bu husus onu. tarihte sadece kuru gerçeği aramaya değil, aynı zamanda insanların davranışlarında örnek olacak misalleri arayıp okuyucunun gözü önüne serme yoluna sevketmiştir. eserinde, küçük bir devlete büyüklük temin eden, onu princeps terrarum (=yer yüzünün önderi) yapan fazilet ve meziyetleri tasvir eder. Cumhuriyet devri Romalıları, o devrin ünlü kişileri, kanunlara sadık yöneticileri üzerinde durmuş ve bu arada acı gerçekleri de kendi milletine duyurmaktan geri kalmamıştır.

Livius'un eseri bazı maddi kusurlarına rağmen ,şekil bakımından hayranlık uyandıracak mükemmelliğe sahiptir. Kullanacağı kelimeleri seçmekte usta olan Livius, olayları bol kelimelerle sade bir şekilde anlatırken onlara canlılık, heybet ve heyecan vermeyi bilmiştir. Tesirli olmak için gösterdiği bütün çabaları onun tabii olmasını engellememiştir. Onun ifadesi, tarih için bir opus oratorium (=belagat sanatı) diyen Cicero'nunki ile karşılaştırılacak olursa, dile gelişme imkanı sağladığıi tarih uslubunun gelişmesine yardım etmiş olduğu görülür. Şairane uslubu, bilhassa ilk on kitapta eski devrin tasvirine tabii bir arkaizm havası verir. Geçmiş olayların, teker taker canlı bir şekilde anlatılışı, araya serpiştirilen ve konuşanın psikolojik durumunu, tarafların karşılıklı taleplerini, dini ahlaki ve politik prensiplerini tasvir etmeye yarayan nutuklar esere canlılık verir. Tamamen şahsi buluşa dayanan, kısmen geleneğe bağlı olan bu nutuklar, okuyucuya hem olaylara tam olarak nüfuz etme, hem de her devrin, her memleketin insanlarını ayrı ayrı tanıma fırsatını verir. Bu nutuklarda görülen belagat, O'nun Demostenes ve Cicero'yu boşuna okumamış olduğunu, hitabet tahsilinden gerektiği gibi faydalandığını açıkça ortaya koymaktadır. Hayatı üzerinde derin etkisi olan bu büyük eserin her tarafında uslup aynı seviyede değildir. Bazı kısımlar, blhassa Kartaca savaşlarının anlatılışı bugün bile okuyucu üzerinde derin bir etki yaratmaktadır. Bununla beraber bazı taraflar daha az tesirlidir, fakat, eserde okuyucuyu tamamen kayıtsız bırakacak bir kısım yoktur.

Eseri ile vatandaşlarına bilgi vermekten ziyade, onlarla sohbet etmek, manevi gelişmeleri sağlamak gayesini güden Livius, yalnız Romalıların değil, bütün kültürlü insanların faydalanacağı ölmez bir eser bırakmıştır. Ünü, daha hayatta iken, Roma imparatorluğunun en ücra köşelerine kadar yayılmıştır. Plinius'tan öğrendiğimize göre bir İspanya'lı, sadece Livius'u görmek için memleketinden kalkıp Roma'ya gelmiş ve gördükten sonra da hemen geri dönmüş (Plin ep.2,3,8).

Ünlü yazarlar onun tarihini, temiz ruhunu, hitabet sanatını, ince psikolojik tasvirlerini hararetle överler. Roma tarihini bütünü ile içine alan ve cazip bir şekilde anlatan bu eser, cumhuriyet devri için önemli bir kaynak olarak görülmektedir.

Biz burada Livius'un tarih yazmaktaki gayesini bizzat kendisinden öğrenmek amacı ile birinci kitabın ve aynı zamanda bütün eserin önsözünün tercümesini veriyoruz. Fakat, bundan evvel, daha iyi anlaşılacağı düşüncesi ile, Roma'nın durumundan bahsetmek istiyoruz.

Asırlar boyunca Romalıların yaptıkları iç ve dış savaşlar ,dini ve ahlaki yönden gerilemelerine sebep olmuştur. Doğudan gelen tesirlerle dinin eski kuvveti kalmamış ,aile bağları gevşemiş, devlet işlerinde kadınların tesiri hissedilir hale gelmiş, kumar kanuni müdahaleyi gerektirecek kadar yaygın bir hal almıştır. MÖ.III .asrın sonu ve II.asrın başında görülen bu durumun ,Romalıların atalarının yolundan ayrılmış olmaları neticesinde, meydana geldiği kanaatında olan Cato ,örf ve adetlerin muhafazası, eğitimde mos maiorum'un esas tutulması için gayret göstermiş, fakat istenilen sonuca ulaşamamıştır. O zaman Roma'nın içine düştüğü durumu gören daha başka kimseler de vardır. Bunların dışında Scipio Africanus Minor gelmektedir.

Scipio ve onun gibi düşünenler sadece geleneklere bağlılığın bir toplumu kurtarmayacağını, daha ziyade vatandaşların öğretim ve eğitim sayesinde iyi vatandaş olma yeteneğini elde etme imkanına sahip olabileceğini anlamış oldukları için, sanat ve felsef yolu ile vatandaşların eğiterek toplumun deertlerine çare bulmaya çalışmışlardır. Fakat bilhassa Cato'nun şiddetle karşı durduğu bu görüşe Romalılarca gerekli ilgi gösterilmemiştir. Augustus devrine gelinceye kadar sanatla, edebiyatla ilgilnemek utanç verici bir meşgale addedilmiş. Cato'dan çok daha sonra yaşamış olan Cicero bile edebiyatla ilgilenmesini mazur göstermek ihtiyacını duymuştur. (Cic.pro.Arc.Poeta 12-13;De off III).

Cato'dan Augustus devrine kadar geçen zaman zarfında vuku bulan iç ve dış savaşlar, isyan hareketleri cemiyet üzerinde derin tahribat yapmıştır. Cumhuriyetin son yıllarında ahlak seviyesi çok düşmüştür. Artık senatörler memleket meseleleri ile değil, kendi menfaatleri ile ilgileniyorlardı ; bir kısım senatörler toplantılara iştirak etmemekte mahzur görmüyorlardı. Halkın reyini satın almak normal bir olay telakki ediliyordu.

Devlet hazinesini doldurmayı düşünen Romalıların yerini, kendi kesesini doldurmayı gaye edinen Romalılar almıştı. Ananelere saygı kalmamış, felsefi kültürel dünya görüşü yerleşmemiş, aristokratlar safahata dalmıştı. Halkın bir kısmının elinde hiç bir devirde olmadığı kadar bol para vardı. Faizcilik rağbet gören bir meslek halini almıştı. Kara listelere göre öldürülenler için para verilmesi, muhterisleri adam öldürmeye sevk ediyordu. Tanrılara karşı saygısızlık gün geçtikçe artıyor, mabetler dahi yağma edilmekten kurtulamıyorlardı. Kısaca, Roma ahlaken çökmüştü.

Bu durumda olan Roma topluluğuna bir nizam vermek vazifesi, Ceaser'ın teşebbüsünden sonra, Augustus'a düşüyordu. Augustus, Roma'yı yüceltmek, eski haline tekrar kavuşturmak için gerekli teşebbüse girişmekte gecikmemiştir. Bir taraftan Scipioların yaptığı gibi kültürlü Romalıların, Meacenas sayesinde felsefe ve şiirle eğitilip iyi vatandaş olmalarına sağlamaya çalışırken, diğer taraftan da kültürsüz Romalıların iyi vatandaş olmasını din yolu ile temine gayret etmiştir.

Ayrıca, daha evvel aynı amaçla Cato'nun gitmiş olduğu yolu da takip etmiş, yani ataları gibi faziletli kişiler olmak için, vatandaşlarına ihtiraslardan uzak bir hayat sürmeyi temin eden çiftçilikle meşgul olmayı, mos maiorum'a, geleneklere uygun bir hayat sürmeyi tavsiye etmiştir.

Augustus vatandaşlarının kendi tavsiyelerine uymasını nasıl temin edecekti ? Kanunlar koyup zor kullanarak başarıya ulaşamıyacağını elbette biliyordu. Hedefe ulaşacak emin yolun ikna etmek olduğunu da biliyordu.

Bu maksatla kendisi gibi Roma'nın kurtulması için çalışan yazarları etrafında toplamış, onlara gerekli imkan ve itibarı sağlamıştır. Bu yazarlar, Augustus'un gerçekten Roma'yı kurtaracağına inanan şair Vergilius ile O'nun kadar inanmamakla beraber gene de tek çıkar yolu Augustus'a güvenmekte gören Horatius'tur.

Bu iki şairin yanında bir de mazide yaşayan, bunu itiraftan çekinmeyen, atalarının faziletleri ile avunan, mazide yaşatmak suretiyle vatandaşlarına da o faziletleri hatırlatmak isteyen şair tarihçi , Livius'u Augustus'un destekleyicisi olarak görmekteyiz.


Meliha KULAOĞLU
“Tarihçi Titus Livius ve Tarihinin Birinci Kitabının Önsözü”,
Anatolia Sayı 12, 1968



Kuruluşundan bu yana Roma Tarihi - Titus Livius
Truva'dan kaçışla başlayan kitabın İngilizce ekitaplarına erişim:

THE HISTORY OF ROME , by TITUS LIVIUS
THE FIRST EIGHT BOOKS.


THE HISTORY OF ROME , by TITUS LIVIUS
BOOKS NINE TO TWENTY-SIX


THE HISTORY OF ROME , by TITUS LIVIUS
BOOKS TWENTY-SEVEN TO THIRTY-SIX




SB.

Antik Çağ’da Tarih Yazmak



"Il n’y a pas de hors-texte".
"Metin dışında hiçbir şey yoktur".
Jacques Derrida (1)

Türk Dil Kurumunun 2005 yılında yayımladığı Türkçe Sözlükte, “tarih” kelimesinin anlamları arasında konumuzla ilgili anlamı şu şekilde verilmektedir: 

“Toplumları, milletleri,kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim.”

Dilimizde “tarih” kelimesi bir başka anlamıyla, zaman içinde geçen olayları sebep ve sonuç bakımından birbirine bağlayarak anlatan düzyazı biçimindeki anlatı türlerinden biri olarak da kullanılmaktadır. Böylece tarih bir yönüyle araştırma ve incelemeye, başka bir yönüyle de anlatıya, dolayısıyla bir anlatı metnine dayanmaktadır. Olayların metin yoluyla aktarılması söz konusu olduğunda tarih 19. yüzyıla gelininceye kadar, anlatımda güzelliğin amaçlandığı bir yazın türü olarak görülmüştür.Tarihin edebiyata oranla bilimsel bir alan olduğunun ileri sürülmesi ve tarih ile edebiyat arasında bir ayrım gözetilmesi tarih yazıcılığı alanında bilgi kuramıyla ilgili soruların gündeme gelmesiyle başlamıştır. Pozitivizm akımından sonra bilimsel olmaya, nesnel bilgi edinmenin ve güvenilir olmanın koşullarının araştırılmasına doğru gidilmesi, böylece ilkeler ve yöntem bakımından tarihin doğa bilimlerinin ilkelerine yaklaştırılması, nesnel olmasının önem kazanması sonucunda 19. yüzyıldan başlayarak tarih bir bilim dalı olarak incelenmeye başlamıştır. Bu türden bir yaklaşımın sonucu olarak tarih edebiyattan ayrılmış ve bilgi kuramı açısından ele alınan tarihin metinsel yönü göz ardı edilmişti (2).

20. Yüzyılın ikinci yarısından başlayarak tarih kuramı alanında geliştirilen yeni yaklaşımlar sonucunda tarihi, geçmişteki olayları belge ve bilgilere dayanarak, sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde, zaman-dizimsel bir sıra izleyerek ele alan, özel yorumlara yer vermeyen, nesnel kuralları olan bir bilim dalı olarak gören anlayış bugün artık geçerliliğini yitirmiştir (3). 

19.Yüzyılın tarihe yaklaşımı karşısında 20. yüzyılın post-modern tarih kuramının öncülerinden Hayden White şöyle demektedir: 

"Tarihçiler gerçeklerin kendi kendilerine konuşmadıklarının farkında değillerdi. Onlar adına tarihçi konuşmaktaydı ve geçmişin küçük parçalarını bir bütün içine yerleştirerek onları tamamen söylemselleştiriyordu”(4).

Hayden White’ın düşüncesine göre bir tarih anlatısı da edebiyat metinleri gibi, yazınsal kurallara bağlı olarak yazılır. Tarihçi bir roman yazarından farklı çalışan birisi değildir. Tarih yazarı ile roman yazarı arasındaki en önemli fark tarih yazarının geçmişte olmuş olayları, roman yazarının ise hayalinde canlandırdığı olayları anlatmasıdır. Ancak ikisi de aynı yazınsal düzeni ve yazım yöntemlerini kullanarak yazarlar (5).

Post-modern tarih anlayışına göre tarih salt belge değildir, metinler üstünden gelişen ve metinsellikle biçimlenen öznel-özgül bir alandır. Kuşkusuz, tarih yaşanmış, olmuş bir eylemin ediminin zaman dizimsel olarak belgesel izdüşümüdür, ancak belgenin yorumu söz konusu olduğunda tarih yoruma, öznelliğe ve metinselliğe dayalı bir bakış açısı kazanmaktadır (6).

Bugün tarih, geçmişi öğrenmek, anlamak isteyen bir tarih araştırmacısının belgelere dayalı yorumu ile kurulmuş bir metin olarak algılanmaktadır, yani tarih kurmaca metindir (7). 18. Yüzyıla kadar bilinen ve kabul edilmiş olan, tarihsel gerçekliğin kurmaca boyutu 19.yüzyılda göz ardı edilmiş olmakla birlikte, bu konu post-modern kuramla birlikte yeniden ele alınmıştır. Tarihçinin ideolojik ve retorik bir işlevinin bulunduğunun kabul edilmediği 19.yüzyılın tarihçisi böyle bir işlevinin olduğunun kendisi de farkında değildi (8). 

Tarih bilgisiyle bağlantılı problemler üzerinde düşünen kuramcılar tarihi yazan kişinin aynı zamanda tarihi yarattığını da söylemektedir. Bir tarih metnini yazınsal biçeminden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla tarihte nesnellikten de söz etmek mümkün değildir (9). 
Tarih araştırmacıları incelemelerini kendi birikimlerine, yaratıcılık güçlerine, kültürel ve ideolojik değer yargılarına, toplumsal yapıya bağlı olarak yorumlayan, kurgulayan kişilerdir (10). Tarih yazımının biçem bakımından özelliklerinin analizi ve incelenmesi tarih anlatılarıyla kurmaca anlatılar arasında, dil yapısı bakımından benzerliklerin olduğunu göstermiştir (11).

Yeni tarihselcilik kuramına göre, tarihçi kişisel bakış açısından ve ideolojik görüş ve önyargılarının etkisinden kurtulamayacağından, yazdığı tarih her zaman yorumsaldır. Metin analizleri göstermiştir ki geçmiş, metnin dili tarafından oluşturulmaktadır. Tarihin metin yönü ve metinler arası ilişkileri tarih anlatısını kurmaca olana bağlamaktadır (12). Kurgulanabilir bir disiplin olarak tarih sadece dil içerisinde gerçekleşebilir (13).

Yeni tarihselcilik kuramının tarihe bu şekildeki yaklaşımının köklerini antikçağın tarihe yaklaşımında aramak gerekir. Post-modern tarih anlayışının karşı çıktığı tarih ve edebiyat arasında ayırım gözetilmesi düşüncesi antikçağda yoktu (14). Batı kaynaklı tarih yazıcılığının temellerini kurmuş olan Grekler ve Romalılar için tarih edebiyatın bir koluydu. Anlatılanların nasıl anlatıldığına önem verilirdi. Bir tarih yazarı için okuyucunun ilgisini çekmek esastı. Tarih yazanlar üslupları ile okuyucunun yada dinleyicinin ilgisini çekmeyi isterlerdi. Böylece yazılanların gerçeğe uygunluğunun yanı sıra, okuyucunun da beğenisi dikkate alınıyordu. Greklerde ve Romalılarda tarih metinlerinin tıpkı post-modern kuramın yaklaşımında olduğu gibi yazınsal metinler olduğu ve metnin esas olduğu konusunda gerek kendileri de tarih yazmış antikçağ tarih yazarlarında gerekse konuya kuramsal açıdan yaklaşmış yazarlarda bazı ifadelere rastlanmaktadır. On sekizinci yüzyılın İtalyan hukuk bilgini Giambattista Vico insanoğlunun tarih yapan, tarihsel yaratıklar olduğunu söylemektedir (15). Düşünme yetisine, dil yetisine sahip olmasının yanı sıra insan, tarih yapma yetisine de sahiptir. Böyle bir yetiye sahip olduğu için, tarihi anlamak, yorumlamak da mümkün olmaktadır. Anlamanın, yorumlamanın temelinde araştırma yatmaktadır. Ünlü antikçağ düşünürü Platon (M.Ö. 427-347) araştırılmayan bir yaşamın yaşanmaya değer olmadığını söyler (16). 

Tarih kelimesinin Batı dillerindeki karşılığının kökeni olan ve Grekçe bir kelime olan “historia” kelimesi, yine Grekçe bir kelimeden, “historein” kelimesinden gelmektedir. Grekçe’de “historein” kelimesinin“soruşturmak, sorarak öğrenmek, sorgulamak” gibi anlamlarının yanı sıra “araştırmak”anlamı da bulunmaktadır (17).

Ünlü hatip ve devlet adamı Marcus Tullius Cicero’nun (M.Ö.106-43) “pater historiae”/“tarihin babası” (18) dediği Grek tarihçisi Herodotos (M.Ö. 484-424) eserinin başına yazdığı kısa önsözünde, yaptığının bir araştırma (“historie”) olduğunu söylemektedir. Bilindiği gibi, insan toplumlarının geçmişini nesnel olarak araştırma, insanın yapıp ettiklerini anlatma girişimi ilk olarak Grek tarihçileri ile başlamıştır. Greklerden çok önce, Mısır ve Asur toplumlarında güncel olayları, kazanılan zaferleri ve askeri başarıları, güçlü yöneticiler için yapılan övgüleri içeren kayıtlar vardı, ancak bu kayıtlar zaman dizimsel listeler olmaktan öteye gidememişti. Greklerde tarih yazıcılığı Herodotos’tan çok önce gözlemle, araştırmayla, soruşturmayla başlamıştı. Yeni topraklar arayışı içinde yurtlarından ayrılan Grekler gittikleri uzak ülkelerin tarihi, coğrafyası ve etnik yapısı hakkında topladıkları bilgileri ve kişisel izlenimlerini geri döndüklerinde kendi yurttaşlarına büyük alanlarda ya da tapınak avlularında konuşmalar yaparak aktarıyorlardı. Başlangıçta yapılan konuşmalar söylence ile karışık ölçülü dizelerden oluşuyordu. Edinilen bu tür bilgi ve izlenimler yazıya geçirilmek için M.Ö. 6. yüzyılda bazı koşulların gerçekleşmesini beklemişti. Bu koşulları şöyle sıralayabiliriz (19) : 

1. Greklerin ilk düzyazı yazarlarından olduğu yani bir “logographos” olduğu kabul edilen Miletoslu Kadmos’un ölçülü dizeler yerine, düzyazı ile yazmayı tanıtmasıyla düzyazının ortaya çıkışı;
2. Ionia’da felsefi düşüncenin doğmasıyla mitolojiye karşı eleştirel bir karşı çıkışın uyanması; 
3. Ticari yada yeni topraklar arayışı içinde doğuya yapılan yolculuklar sebebiyle farklı kültürlerle karşılaşmış olmanın bir sonucu olarak toplumsal kökenlere ve yerleşmiş geleneklere ilginin artması. 

İlk Grek tarihçisi, hem düzyazıyla yazmanın hem de evreni eleştirel bir bakış açısıyla anlamlandırmanın ortaya çıktığı Ionia’dan bir gezgin olan Hekataios’tur (M.Ö. 550-490). Onun, periodos ges ( Yeryüzünün Tasviri ) adını taşıyan ve çeşitli ülkelerin tasvirleriyle birlikte doğu tarihi ile ilgili bilgiler de içeren eserinden günümüze 300 kadar parça kalmıştır. Hekataios’un ayrıca büyük ailelerin geçmişlerini söylencelere dayandırarak anlattığı soy öyküleri yazdığı da bilinmektedir. Tarih eserinde Greklerle Persler arasındaki ilişkileri Pers kralı Kroisos’un tahta çıkışından M.Ö. 479/478 yılındaki Plataia ve Mykale savaşlarına kadar anlatan Herodotos, duyduklarını, gördüklerini kendisinden önce düzyazı olarak kayda geçirmiş olan Hekataios’u “logopoios” olarak adlandırmıştır (20).

“Logopoios” kelimesi Grekçe’de “söz, konuşma, haber, hikaye, anlatı” gibi anlamları olan “logos” kelimesi ile yine Grekçe’de “yapmak, yaratmak, yazmak, kompoze etmek” gibi anlamları olan “poieo” fiilinden gelmektedir. Böylece “logopoios” “sözü yazan, anlatıyı kompoze eden” anlamında antikçağda tarih yazarı için kullanılan bir kelime olarak karşımıza çıkmaktadır. Grek tarih yazıcılığının önemli isimlerinden Thukydides (M.Ö.455-400) ise kendisinin de bizzat yer aldığı Peloponnesos Savaşını (M.Ö. 431-404) anlattığı tarih eserinde Herodotos da dahil olmak üzere kendisinden önce tarih yazmış olanlara “logographos” demektedir (21).

“Logographos” kelimesi Grekçe’de “söz, konuşma, haber,hikaye, anlatı” gibi anlamları olan “logos” kelimesi ile yine Grekçe’de “yazmak, yazıya geçirmek, tarif etmek” gibi anlamları olan “grapho” fiilinden gelmektedir. Böylece“logographos” “sözü, anlatıyı yazan, yazıya yani kayda geçiren kişi” anlamında tarih yazarı için antikçağda kullanılan bir başka kelimedir. İkisi de aslında aynı anlama gelen bu iki kelime arasındaki küçük anlam farkı, kanımca, söz konusu iki Grek tarihçisinin tarihe yada tarih yazıcılığına yaklaşımını göstermektedir. Şöyle ki, Herodotos için sözü, anlatıyı yaratmak, kompoze etmek önemli olurken, biraz küçümser bir tavırla kendisinden önceki tarihçileri olayları sadece kayda geçirenler olarak niteleyen Thukydides kendisinin, anlattığı olaylar üzerinde yargıda bulunmasının yanlış olmayacağını belirtirken bir tarih eserinin olayların sadece kayda geçirilmesinden ibaret olmayıp, tarihçinin yorumunu da içermesi gerektiğini vurguluyor görünmektedir. Tarihin gerçeği anlatması gerektiğini ileri sürmekle birlikte Heredotos tarihini yazarken şiirsel bir dil kullanmıştır (22).

Ona göre, tarihin işlevi eserinin başında da belirttiği gibi, kısmen insanların ne yaptıklarını keşfetmek kısmen de yaptıklarını niçin yaptıklarını keşfetmekti. Dolayısıyla Grekler tarihi bir bilim olarak görmekten çok bir “algılar bütünü” olarak görüyorlardı (23). Eleştirici tarihin kurucusu olmak onurunu bugün de taşıyan (24) Thukydides tarihsel araştırmanın kanıta dayanması gerektiğini savunmakla birlikte bizzat yaşadığı olayları kendi gözlemlerine dayandırarak anlatmıştı. Bunun yanı sıra anlatısında şiirsel bir üslup kullanmayı da ihmal etmemişti. Thukydides tarihsel kişilerin olaylar sırasında söylediklerini yazmak yerine, onları duruma uygun bir biçimde kendisi konuşturarak tarihine yazınsal bir boyut vermiştir (25).

“Logographos” olarak adlandırılan düzyazı yazarlarının olayları kayda geçirmelerinden çok önce Grekler edebi bir tür olarak Homeros’un (M.Ö. 8. yüzyıl) kahramanlık destanlarını tanıyorlardı. Böylelikle Greklerin tarihe olan ilgilerinin M.Ö. 8-7. yüzyıl civarında destan türü üzerinde yoğunlaştığını görmekteyiz. Homeros’un, bugün bile üzerinde çalışılan ve gerek film yönetmenlerine gerekse günümüz edebiyatçılarına malzeme sağlamaya devam eden Ilias ve Odysseia destanları ilkin sözlü geleneğin ürünleri olarak M.Ö. 8. yüzyıla yerleştirilmektedir. Solon’un (M.Ö. 640-560) emriyle M.Ö. 600 yılında yazılı bir esasa göre okunmaya başlayan Homeros’un destanlarının metninin saptanması ve düzenlenmesi çalışmalarını başlatan ise Peisistratos (M.Ö. 560-527) olmuştur. Bilindiği gibi destanlar tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar ve kahramanlarla ilgili olağan üstü olayları konu alan şiirler olmakla birlikte antikçağda tarih yazımının temelde destan türüne dayandığı yadsınamaz bir gerçektir (26). Destanların tarih yazarlarına katkısı kuşkusuz, anlatılanların içeriği açısından değil, dilin, bazı anlatım öğelerinin kullanımı, yazış yöntemi ve kompozisyonun kurulması açısından olmuştur. Homeros’un destanlarının dili Grek dilinin Ion ve Aiol lehçelerinin unsurlarının bir arada verildiği zengin ve ahenkli bir dildi. Canlı ve renkli betimlemelerin yer aldığı Homeros destanlarında tarih yazarlarına örneklik edecek, ince gözlem ürünü olduğu açıkça anlaşılan insan psikolojisi üzerine ayrıntılı betimlemeler bulunmaktaydı. 

İlkin Grek tarihçiliğinde sonradan ondan beslenen Roma tarihçiliğinde önemli bir yeri olan söylevlerin ilk kullanıldığı metinler Homeros’un destanlarıdır. Homeros, destanlarında kahramanlarına psikolojik ikna kurallarına uygun konuşmalar yaptırmıştır. Homeros’un yaptığı gibi, tarih yazarları da eserlerinde hitabet sanatının kurallarına bağlı kalarak kurguladıkları karşılıklı konuşmaları kullanmışlardır. Destanlarında bazı olayları geriye dönüşler yaparak anlatan, gerekli gördüğü yerlerde okuyucuyu/dinleyiciyi meraklandırmak için anlatımını yarıda keserek başka bir konunun anlatımına geçen, bazen de anlatımının içine beklenmedik olayların anlatımını dokuyan Homeros’un kullandığı bu tür anlatım yöntemlerini, gerekli gördükleri yerlerde esas konuyu konu dışı anlatımlarla yada öykü anlatımlarıyla zenginleştirmeyi düşünen tarih yazarları da çokça kullanmışlardır. 
Homeros’un destanlarının yanı sıra Hesiodos’un (M.Ö. 7. yüzyıl) da tarih yazıcılığı üzerinde etkili olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Homeros’tan farklı olarak kahramanlık öyküleri anlatmayan, günlük yaşamın çeşitli sorunlarını ele aldığı öğretme ve eğitme amacı taşıyan şiirleriyle pozitif ve bilimsel düşüncenin ilk örneklerini sergileyen Hesiodos’un erga kai hemerai’ının ( İşler ve Günler ) ve thegonia’sının da yalın, gösterişten kaçınan biçemiyle tarih yazan düzyazı yazarları üzerinde etkili olduğunu unutmamak gerekir.Tarih yazanlara örneklik etmekle birlikte tarih eseri ile destan arasında fark olduğu da kuşkusuzdur. 

Antikçağda bu bakımdan iki noktada ayrım olduğu kabul ediliyordu: İlkin tarih düz yazı olarak yazılırdı. İkinci olarak da geçmişle ilgili fantezileri değil gerçekleri anlatırdı (27).

Bu ayrılıklardan ikincisini daha ayırt edici bir fark olarak gören Aristoteles’e göre (28) (M.Ö. 384-322) şair ile tarih yazarının arasındaki ayrım birinin düzyazı, diğerinin ölçülü yazı kullanmasından kaynaklanmıyordu. Çünkü Herodotos’un tarihi de ölçülü dizeler haline getirilebilirdi. Düzyazı olarak da yazılsa ölçülü dizeler halinde de yazılsa, Herodotos’un eseri bir tarih eseriydi. Çünkü olmuş olanı anlatmaktaydı.

Şair ise olmuş olanı değil, olabilir olanı anlatırdı. Bu sebeple, Aristoteles’e göre, şiir tarih eserine göre daha felsefidir ve daha üstün olarak değerlendirilir. Şiir genel olanı anlatır; olasılık yada zorunluluk yasalarına göre, belirli özellikteki bir kişinin böyle yada şöyle davranması yada konuşması söz konusudur şiirde. Buna karşılık bir tarih eserinde kişinin başına gelenler yada eyledikleri tekildir. Aristoteles peri poietikes (Şiir Sanatı ) eserinde daha felsefi ve daha üstün bulduğu şiirin tarihten farkını ilkinin geneli, diğerinin ise tek tek olanları anlatmasında bulur. Ona göre, Herodotos’un tarihi ölçüyle yazılmış olsa bile tarih eseri olma özelliğinden bir şey yitirmez. Zamanımızdan yaklaşık 2400 yıl önce yaşamış Aristoteles’in bu konudaki düşünceleriyle yukarıda sözünü ettiğimiz 20. yüzyıl tarihçisi Hayden White’in düşünceleri arasında paralellik bulunmaktadır. 

Bir tarih eseri yazmamış olmakla birlikte söylevleriyle, mektuplarıyla, felsefi diyaloglarıyla Roma’nın tarihine de ışık tutmuş olan Cicero eserlerinde tarih yazma konusundaki görüşlerine de zaman zaman yer vermiştir. Bu konudaki görüşleriyle Roma’da tarih yazıcılığı konusundaki tartışmaların başlamasına sebep olmuştur (29). Cicero’ya göre hem tarihte hem de şiirde izlenecek ilkeler ayrıdır. Çünkü tarihte her şeyin kendisine göre yargılandığı ölçüt “gerçeklik”tir, şiirde ise “zevk verme”dir (30). Cicero tarihin retorik özelliğiyle, hitabet sanatının tarih yazıcılığı bakımından önemli oluşuyla ilgilenmiş olmakla birlikte gerçeğin aynasını elinde tutan bir kişi olarak tarihçinin yanlış bir şey söylememesi, söylediği her şeyin doğruluğunu belirtmesi, taraf tutmaktan kaçınması gerektiğini de belirtmekle konuyu retorikten bilgi kuramı alanına kaydırıyor görünmektedir (31).

Romalı eleştirmen ve eğitimci Marcus Fabius Quintilianus (M.S. 35-96) da tarih ile şiir bağlantısı üzerinde durmuştu. Ona göre, tarih şiire çok yakındır, hatta ölçü sınırlamasının olmadığı, düzyazıyla yazılmış bir şiirdir (32). Quintilianus tarihi şiirsel bir tür olan destanın farklı bir biçimi olarak görmekteydi. Ona göre tarihçinin amacı dinleyiciyi ya da okuyanları yazdıklarının doğru olduğuna ikna etmek yerine, anlattıklarını yazın sanatlarını kullanarak güzel bir dille anlatmak olmalıydı (33).

M.S. 2. yüzyıl sofistlerinden olan Samsatlı Lukianos’un (M.S. 120-180) tarihin nasıl yazılması gerektiği üzerine kaleme almış olduğu yazısı ( pos dei historian syngraphein ,antikçağın konu ile ilgili yaklaşımlarının bir özeti niteliğindedir. Lukianos’a göre şiirin, destanın amacı, kuralları başkadır, tarihin amacı, kuralları başkadır. Şiirin tek tanıdığı yasa şairin isteğidir ve şiirin özgürlük alanı vardır. Şiirin süslemeleri olan masalı, övgüyü, abartıyı tarihe sokmamak gerekir. Lukianos’a göre tarihin tek amacı yarardır ve öğretici olmaktır. Okuyucunun beğenisini kazansın, cezp etsin diye övgüyü tarihe sokmak yanlış olur; böyle yapanlar doğrudan, gerçeklikten uzaklaşmış olurlar. Tarihin tek amacı olan yararlı olmaya da ancak doğruyu anlatmakla ulaşılabilir. Yararlı olmaya eğlendirme ve hoşa gitme özellikleride katılırsa bu iyi bir şey olur, ancak bir tarih eserinin doğruyu anlatıyor olması anlatımın güzel olmasına yeğlenmelidir (34).

Aristoteles’in izinden giderek, trajedi, yani şiir ile tarih arasında ayrılık olduğunu söyleyen (35) Polybios’a (M.Ö. 200-120) göre, tarih yazarı okuyucusunu ya da dinleyicisini abartıyla, betimlemelerle heyecanlandırmaya çalışmamalı, ne bir trajedi şairi gibi karakterleri için olası söyleyişler hayal etmeli, ne de ilgilendiği olayların yol açabileceği bütün olası sonuçları saymalıydı; sadece gerçekten olmuş olanı ve gerçekten söylenmiş olanı, yani olağan olanı kaydetmeliydi. Polybios’un düşüncesine göre, trajedinin nesnesi ile tarihin nesnesi de aynı değildir, birbirine tamamıyla zıttır. Gerçekliğin olmamasıyla birlikte birincisinin önde gitmesi olasıdır, bunlar izleyici için yanılsama yaratırlar. İkincisinde ise gerçeklik vardır, amaç öğrenenlere ya da başka türlü söylersek haber alanlara yarar sağlamaktır. 

Plutarkhos (M.S. 45-120) şiiri “aldatıcı” olarak nitelendirir. İnsan yaşamını oynanmakta olanbir tragedya olarak görür ve tarih yazarının dramatik karakterlere gereksinimi olduğunu düşünmektedir. Bununla birlikte trajik şiiri tarih yazarı için tehlikeli bulur; çünkü trajik şiir insanların acınacak haldeki durumlarını ele alır (36). 

Karakter betimlemelerinin büyük önem taşıdığı Grek tarih yazıcılığında bu konuda en önde gelen isim Thukydides’tir. Kendisinin bu konudaki sadık izleyicisi olan Romalı tarih yazarı Gaius Sallustius Crispus (M.Ö. 86-35/34) olaylara yön veren kişilerin karakterlerini betimlemeye büyük yer ayırmıştır, tarih eserlerinde. Tarihi olaylar kişilerin ellerinde biçimlenip geliştiğinden, kişilerin karakterleri tarih yazarı için önemli olmaktaydı.

İmparatorluk döneminin Romalı tarih yazarlarından Publius Cornelius Tacitus (M.S. 56-118) olayların ve insanların davranışlarının arkasındaki, insan ruhunun kötü yönlerini ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Bu sebeple Tacitus’un tarihi trajik tablolarla doludur ve karamsar görünümlüdür. 

Antikçağın tarih yazıcılığını etkileyen bir başka öğe retoriktir. En temel anlamıyla, halka hitaben yapılan konuşmalarla ilgili bir çalışma olan retoriği, yada hitabet sanatını kısaca, dili kullanarak başkalarını ikna etme sanatı olarak tanımlayabiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi,doğrudan konuşmaların, söylevlerin bulunduğu Homeros’un destanları bize Greklerin konuşmaya, hitabete ne kadar yoğun bir isteklerinin bulunduğunu göstermektedir (37).

Hitabet sanatını ilk öğreten kişi M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan Sicilyalı Korax’tır. Bu sanatı Atinalılara tanıtan Leontinoilu Gorgias’tır (M.Ö. 427). Daha sonra sofistler sayesinde yayılma imkanı bulan retorik sanatı ve bunun eğitimi Helenistik Çağda gelişerek zamanla tarih yazıcılığı üzerinde büyük ölçüde etkili olmuştur. Retoriğin tarih yazımıyla olan bağlantısı için Cicero “bir şeyi daha etkileyici bir biçimde söyleyebilmeleri için, geçmişe ait olayların anlatımında uydurmalar yapmak hatipler için kabul görmüştür”, demektedir (38).

Bir başka eserinde hatiplerin tarih konusunda bilgi sahibi olmalarının gerekliliğinden ve tarihin de konuşmalarla geliştirilmiş bir kompozisyona olan gereksiniminden söz etmektedir (39). Cicero tarihi bir çeşit hitabet olarak görüyordu. Ona göre tarih retoriğe çok şey borçluydu. Retorik üzerine yazdığı eserlerinde tarih yazmada hatiplere çok büyük bir sorumluluk düştüğünü ve söylemde çeşitlilik, anlatımda akıcılık yaratmak konusunda retoriğin her şeyden önce geldiğini söylemektedir (40). Retoriğin etkisi Roma tarih yazarlarında üslubun biçimlendirilmesinde ortaya çıkmaktadır; ayrıca Roma tarihçilerinin Grek tarihçilerine uyarak tarihsel betimleme içine dokudukları pek çok söylevlerde de retoriğin etkisi görülmektedir (41).

Söylevler kişileri dolaysız tanımaya yarayan bir anlatım biçimidir. Anlatılan bir olayda kişilerin konuşmalarına yer vermek geleneği Greklerin tarih yazımından gelmektedir. Bunun örneklerinin ilkin destan türünde görüldüğünü yukarıda söylemiştik. Grek tarihçileri arasında söylev kullanma konusunda önemli bir yere sahip olan Thukydides geçmişte iz bırakmış kişilerin özelliklerini söylevler yardımıyla ortaya koymuştu. Grek tarihçileri söz konusu sorunu iki taraflı olarak ele alabilmek için, söylev çiftleri düzenlemişlerdi. Antikçağ tarih yazarları için söylevler yalnızca anlatımın bir parçası değildi; bunlar aynı zamanda bir çözümleme yöntemi olarak iş görürdü.Bu çözümleme yöntemiyle bir karaktere ilişkin, o karakteri eyleme geçirici sebepler, politik bir anlaşmazlık yada bütün bir insan topluluğu daha belirgin kılınabilirdi. Günümüzde tarih yazarları çözümleyici yargılarını kendi sesleriyle ortaya koymaktadırlar, buna karşılık antikçağ tarih yazarları bir söylevin dramatik ve retorik maskesini her zaman için yeğleyerek, bir eylem periyodu ile ilgili sebeplerin çözümlenmesini ve yeniden bir araya getirilmesini gerçekleştirebilmek için çoğu kez konuşma ve tartışma olanaklarını yaratmışlardır (42).

Grek edebiyatında retoriğin kurucusu sayılan Isokrates (M.Ö. 436-333) retoriğin tarih yazımının zararına olarak ilerlemesine sebep olmuştur. Olayların araştırılmasına ve objektif olarak anlatılmasına önem veren tarih eserleri yerine, geniş dinleyici kitlelerini retorik ile etkilemeyi başaran tarih eserleri tercih edilir olmuştur. Roma’da Cumhuriyet döneminde siyasi hitabet olarak gelişen retorik sanatı İmparatorluk döneminde bütün kültürel alanları vede tarih yazımını istila etmiştir. Retoriğin, süslü ve abartılı anlatımın tarih yazımına sızması,bir süre sonra bu alanda verilen eserlerde nitelik bozulmasına yol açacak kadar ileri gitmiştir.

Günümüzde tarih yazımı antik çağda ulaştığı boyutlardan çok farklı boyutlara ulaşmıştır, kuşkusuz. Bugün “tarih bilimi” ifadesi kullanılmakla birlikte tarihin gerçekten bir bilim olup olmadığı konusunda tartışmalar da vardır. Bilim kesin kanıtlar ister. Tarihin ise her zaman kesin kanıtlar ortaya koyduğu söylenemez. Çağımızda tarih yazımı kuşkusuz antikçağ ile karşılaştırıldığında, belgelerin sunduğu olanaklar sebebiyle çok daha bilimsel ve çok daha objektiftir. Ancak tarih yazımının, tarihi yazan kişinin öznelliğinden kurtulması olanaklı görülmemektedir. Aynı tarihi olayı ayrı iki tarihçi farklı biçimlerde anlatabilirler. Bu ifade ediş biçimindeki ayrılık, yazanların söz konusu olay karşısında tarafsız olduklarını kabuletsek bile, büyük oranda kişilerin yazma yeteneklerinden, edebi becerilerinin derecesinden,üslup farklılıklarından kaynaklanacaktır.

Sonuç olarak, tarihin metinsel yönü söz konusu olduğunda, antikçağ tarih yazımını etkileyen ve biçimlenmesinde etkin olan şiir ve retorik günümüzde de belki biraz kılık değiştirmiş olarak yine işbaşındadır, tarih yazımında yine etkili olmaktadır. Tarihsel incelemeler ve araştırmalar sonucunda ortaya konan tarih eserleri birer yazınsal yaratı ürünüdürler ve bu özelliklerinden dolayı da edebiyatın etkisinden hiçbir zaman uzak kalamazlar. Her türlü gerçeklik metinler aracılığıyla üretilir.

Doç. Dr. Bedia Demiriş
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 
Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı


dipnotlar:
1) Jacques Derrida, De La Grammatologie, Paris: Editions de Minuit, 1967 s. 157.
2) Serpil Oppermann, Postmodern Tarih Kuramı. Tarihyazımı, Yeni Tarihselcilik ve Roman, Ankara 2006, s. 35.
3) Dilek Yalçın-Çelik, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları, Ankara2005, s. 22.
4) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 37’den Hayden White, Fictions of Factual Representation 1976, s. 28.
5) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 7.
6) Hasan Bülent K ahraman “Sınırları Aşan Bir Metin”,Radikal Kitap (8 Aralık 2006), s. 24.
7) Dilek Yalçın-Çelik, a.g.e., s. 23.
8) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 37’den Lionel Gossman, Between History and Literature, 1990, s. 244.
9) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 37.
10) Dilek Yalçın-Çelik, a.g.e., s. 24.
11) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 38.
12) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 39-40.
13) Dilek Yalçın-Çelik, a.g.e., s. 25.
14) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33.
15) Edward Said, Hümanizm ve Demokratik Eleştiri, çev. Osman Akınhay, İstanbul 2005, s. 117.
16) Platon, apologia 38a.
17) Bedia Demiriş, “Grekler’de ve Romalılar’da Tarih Yazımı:I. Grekler’de Tarih Yazımı”, Anadolu Araştırmaları Cilt XIII, İstanbul 1994, s. 234-235.
18)Cicero, de legibus 1.5
19) H. E. Barnes, A History of Historical Writing , 1963, s. 26.
20) Herodotos, 2.143; 5.36; 5.125.
21) Thukydides, 1.21.
22) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33
23) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33.
24) Server Tanilli, Uygarlık Tarihi, İstanbul 1999, s. 36.
25) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33.
26) Michael Grant, Greek & Roman Historians: Information and Misinformation, Londra-New York, 1995, s. 25.
27) Michael Grant, a.g.e., s. 27.
28) Aristoteles, peri poietikes 1451b.
29) Andrew Feldherr, “Cicero and the Invention of ‘Literary’ History”: şurada, Ulrich Eigler, Ulrich Gotter vediğerler (yay. haz.), Formen römischer Geschichtsschreibung von der Anfaengen bis Livius, Stuttgart 2003, s.196.
30) Cicero, de legibus 1.1.5.
31) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33.
32) Quintilianus, 10.1.31.
33) Serpil Oppermann, a.g.e., s. 33.
34) Lukianos, pos dei historian syngraphein 8; 9.
35) Polybios, historiai 2.5.6.11.
36) Plutarkhos, moralia 16; 347.
37) Michael Grant, a.g.e., s. 31.
38) Cicero, Brutus 42.
39) Cicero, de oratore 2.62.
40) Cicero, de oratore 2.15.62; 2.31.64; Brutus 42.83; orator 20.66.
41) Hense-Leonard, Helen-Latin Eskiçağ Bilgisi, 1948, s. 250.
42) Mellor, The Roman Historians, 1999, s. 187-190.


KAYNAKÇA
ALBRECHT, Michael von, Geschichte der römischen Literatur ,Cilt I, Bern, 1992.

BARNES, H. E., A History of Historical Writing , 1963.

BENTLEY, Michael (edit.), Companion to Historiography, Londra 1997.

CONTE, Gian Biagio, Latin Literature. A History, (çev. J. B.Solodow), Baltimore ve Londra, 1999.

ÇELGİN, G., Eski Yunan Edebiyatı , İstanbul, 1990.

DEMİRİŞ, Bedia, “Grekler’de ve Romalılar’da Tarih Yazımı: I. Grekler’de Tarih Yazımı” Anadolu Araştırmaları Cilt XIII, İstanbul 1994, s. 231-240.-
-------------, -----, “Grekler’de ve Romalılar’da Tarih Yazımı: 2.Romalılar’da Tarih Yazımı” Anadolu Araştırmaları Cilt XV, İstanbul 1999, s. 431-459.
--------------, -----, “Antikçağda Şiir-Tarih-Retorik İlişkisi,Toplumsal Tarih Kasım 2001, s. 43-45

DUFF, Timothy E.,The Greek and Roman Historians, Londra 2004.(2)

ERİM, Müzehher,Latin Edebiyatı, İstanbul, 1987.

GRANT, Michael,Klassiker der antiken Geschichtsschreibung ,Münih, 1973.
------------, ----------,Greek & Roman Historians: Information and Misinformation, Londra-New York, 1995.

HENSE-LEONARD, Hellen Latin Eskiçağ Bilgisi II , çev. S. Baydur, İstanbul, 1948.

KRAUS, C. S.– WOODMAN, A. J., Latin Historians, Greece & Rome: New Surveys in the Classics No. 27, Oxford, 1997.

KULAOĞLU, Meliha, “Tarihçi Titus Livius ve Tarihinin Birinci Kitabının Önsözü”, Anatolia Sayı 12, 1968,s. 9-15.

MELLOR, Ronald, The Roman Historians, Londra-New York,1999.

OPPERMANN, Serpil, Postmodern Tarih Kuramı. Tarihyazımı, Yeni Tarihselcilik ve Roman ,Ankara 2006.

SAID, Edward, Hümanizm ve Demokratik Eleştiri, çev. OsmanAkınhay, İstanbul 2005.

SARIGÖLLÜ, Ayşe, Roma Edebiyatında Tarih , Ankara, 1971.

SCHANZ, M. – HOSIUS, C., Geschichte der römischen Literatur Münih, 1959.

TANİLLİ, Server, Uygarlık Tarihi, Cilt I, İstanbul 1999.

VARİNLIOĞLU, Güngör, “Sallustius ve Yapıtları Üzerine”,Belleten Cilt LIII, Sa. 206, Ankara: TTK, Nisan1989, s. 61-152.

YALÇIN-ÇELİK, Dilek, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern TarihRomanları, Ankara 2005.