Translate

Casusluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Casusluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2013 Cuma

1984 / George Orwell ve KONTROL





Tarih boyunca, büyük olasılıkla Neolitik çağdan bu yana, yeryüzünde üç tür insan sınıfı olagelmiştir: En üst, orta ve alt sınıf. Bunlar kendi aralarında pek çok alt bölümlere ayrılmışlar, kendilerine değişik adlar verilmiş, göreli sayıları ve tutumları çağdan çağa değişmiş, ama toplumun temel yapısı hep aynı kalmıştır. Büyük ayaklanmalar ve değişimlerden sonra bile, bir denge aygıtının her zaman son dengesine dönüşü gibi aynı yapı hep ortaya çıkmıştır.

Bu üç grubun amaçlan uzlaştırılamaz. En üst sınıf, durumunu korumak, orta sınıf onun yerine geçmek ister. Alt sınıfın amacı (varsa eğer, çünkü bu grup günlük hayatta olup bitenler dışında herhangi bir şeyi fark edemeyecek kadar yoksul koşullarda yaşamaktadır), tüm farkları ortadan kaldırmak, herkesin eşit olduğu bir toplum yaratmaktır. Bu nedenle, tarih boyunca, genel çizgileriyle değişmez olan savaşımlar sürekli yinelenip durmaktadırlar. En üst sınıf, uzun dönemler süresince, yönetimde kalmış, ama iktidar yetilerini ve kendilerine olan inancın yittiği dönemler de olmuştur. Böyle zamanlarda, orta sınıf özgürlük ve adalet için çarpıştıklarını öne sürerek alt sınıfı kendi saflarına alarak üst sınıfı devirmişlerdir. Orta sınıf amacına ulaşır ulaşmaz, alt sınıfı eski yerine indirip, kendisi üst sınıfı oluşturur. Çok geçmeden bu iki gruptan birinden ya da her ikisinden ayrılanlar, yeni bir orta sınıf oluşturur ve savaşım yeniden başlar. 

Bu üç grup arasından amacına, geçici bile olsa, ulaşamayan, alt sınıftır. Tarih boyunca hiçbir somut ilerleme olmadığını ileri sürmek abartma olur. Bir çöküş dönemi olan günümüzde bile, insanlar birkaç yüzyıl öncesine oranla çok daha iyi yaşamaktadırlar. Ama ne zenginliğin artması, ne davranışların yumuşaması, ne reformlar, ne de devrim insanları eşitliğe bir milimetre olsun, yaklaştırmamışım Alt sınıf açısından, hiçbir tarihsel gelişme, efendilerinin adının değişmesinden öte bir anlam taşımamaktadır.

On dokuzuncu yüzyıl sonlarında kendini yineleyen düzen, gözlemcilerin gözünden kaçmamıştır. Tarihi, yinelenen bir işleyiş olarak yorumlayan ve eşitsizliğin mutlak olduğunu ileri süren düşünce akımları ortaya çıkmıştır. Elbette ki, bu öğretiye bağlı olanlar önceden de var olmuştur, ama o sıralarda ortaya atılan biçimiyle önemli bir değişiklik göstermiştir. Geçmişte, hiyerarşik bir toplumun başlıca savunucusu üst sınıfı. Krallar, soylular, din adamları, hukukçular ve bunlar gibi başka asalaklar, bu öğretilerin ateşli koruyucularıydılar. Öğreti, ölümden sonraki düşsel dünya vaatleriyle yumuşatılıyordu. Orta sınıf, güç elde etmek için savaşırken, özgürlük, adalet, kardeşlik gibi kavramları sık sık kullanırdı. O sıralarda, henüz yönetime geçmemiş olmakla birlikte, geçeceğini umut eden bazı kimseler, bu kardeşlik kavramına üşüştüler. Geçmişe, orta sınıf eşitlik adına devrimler yapmış, eski düzenden kurtulduktan sonra kendisi yeni bir sömürü düzeni kurmuştu. Yeni orta sınıf ise, buyurganlığının temellerini önceden atmıştı. On dokuzuncu yüzyılda kemikleşmeye başlayan eski dönemlerde kölelerin başkaldırılarına dayanan düşünce zincirindeki son halka olan sosyalizm kuramı eski çağların Ütopik görüşlerinin etkilerini taşıyordu.

Ama, 1900'den başlayarak ortaya atılan Sosyalizm türlerinden hepsinde, özgürlük ve eşitliği kurma amaçlan giderek bir yana bırakılıyordu. Yüzyıl ortalarında ortaya çıkan yeni akımların, Okyanusya'da İngsos, Avrasya'da Yeni Bolşevizm, Doğu Asya'da Ölüme Tapınmanın başlıca amacı, bağımlılığı ve eşitsizliği sürdürmekti. Bu yeni akımlar eskilerin üzerine kurulmuş olduklarından, geçmiş öğretilere sözde bir bağlılık gösteriyorlardı. Ancak, tümünün ortak amacı, ilerlemeyi durdurmak ve istenilen bir anda tarihi dondurmaktı. Sarkacın kolu bir kez daha sallanacak ve sonra duracaktı. Hep olduğu gibi, orta sınıf, üst sınıfı devirip kendisi onun yerine geçecekti, ama bu kez, üst sınıf, bilinçli stratejiyle, statüsünü sonsuza dek koruyacaktı.

Yeni öğretiler, tarihsel bilgi birikimi ve on dokuzuncu yüzyıl öncesinde var olmayan tarih anlayışının gelişimi sonucu ortaya çıktı. Tarihin yinelenen işleyişi anlaşıldıktan sonra, daha doğrusu bu kuram yaygınlaştıktan sonra, tarih anlaşılabilirse, değiştirilebilir sonucuna varıldı. Ama yeni öğretilerin ortaya çıkışının temel nedeni, daha yirminci yüzyıl başında, insanlar arasındaki eşitliğin teknik açıdan kurulabileceğinin anlaşılması oldu. İnsanların doğuştan gelen yeteneklerinin eşit olmadığı kabul ediliyor, hepsinin işlev derecelerine göre farklı işlerde çalışmaları uygun görülüyordu, ama artık farklı servet ye sosyal düzeylerde yaşamalarına gerek kalmamıştı. 

Önceki çağlarda sınıf ayrılıkları yalnız kaçınılmaz değil, aynı zamanda istenen bir olguydu. Eşitsizlik, uygarlığın bedeliydi. Ama makinelerin gelişimiyle bu durum değişti. Her insanın farklı işlerde çalışması gerekliliğini koruyordu, ama farklı sosyal ve ekonomik düzeylerde yaşama zorunlulukları kalmamış gibiydi. Bu nedenle, yönetime tırmanmaya başlamış olan zümreler, insanların eşitliği uğrunda savaşılmasını gerekli görmüyorlar, tersine, onu bir tehlike olarak kabul ediyorlardı. Adaletli ve barışçıl bir toplum yaratılmasının olanaksız olduğu ilkel çağlarda, insanların eşitliğine inanmak oldukça kolaydı. Binlerce yıl boyunca, insanların düşlerini, kardeşlik içinde, hiçbir yasaya bağlı olmaksızın ve ağır iş koşullarının bulunmadığı cennetsi bir dünyada yaşayacakları düşüncesi doldurmuştu. Fransız, İngiliz, Amerikan devrimlerinin mirasçıları, insan hakları, konuşma özgürlüğü, yasalar karşısında eşitlik ve buna benzer kavramlara kendileri de kısmen inanmışlar ve hatta eylemlerinin, bir dereceye kadar bunların etkisi altında kalmasına izin vermişlerdi. 

Ama yirminci yüzyılın ortalarında yaygınlaşan siyasal düşünce akımlarının hepsi, buyurganlık eğilimindeydi. Yeryüzündeki cennet, tam gerçekleşebilecekken yadsınmıştı. Her yeni siyasal kuram, kendisine ne ad takarsa taksın, hiyerarşiye ve baskıya dönüş yapmıştı. 1930 yılından başlayarak tutumların katılaşması sonucunda, yüzlerce yıldan beri terk edilmiş bulunan yargılamasız tutuklamalar, savaş tutsaklarının köle olarak kullanılması, toplu idamlar, itiraf ettirmek amacıyla yapılan işkenceler, rehinelerin kullanılması ve bir ülke insanlarının tümünün sürülmesi gibi uygulamalara dönülmekle kalmadı, kendilerini aydın ve ilerici olarak nitelendiren kişiler tarafından da bu tutumlara göz yumuldu.

On yıl kadar süren uluslararası savaşlar, iç savaşlar, devrimler ve karşı devrimler sonucunda İngsos ve rakipleri, bütünüyle geliştirilmiş siyasal kuramlar olarak ortaya atıldılar. Bunlara yüzyılın başlarında ortaya çıkan ve çoğunlukla buyurgan yapıda olan, değişik sistemler öncülük etmişlerdi. Böylece, genel kargaşadan sonraki dünyanın genel çerçevesi, sonucu, önceden hazırlanmıştı. Dünyayı kimin denetleyeceği de ortaya çıkmıştı. Yeni aristokratlar çevresini, bürokratlar, bilim adamları, teknisyenler, işçi sendika önderleri, halkla ilişkiler uzmanları, okutmanlar, gazeteciler ve usta politikacılar oluşturuyordu. Ücretli orta sınıf ve işçi sınıfının yukarı tabakalarını oluşturan bu kimseler, tekelci bir endüstrinin ve merkezi yönetimin, çıplak dünyasında bir araya gelmişlerdi. Eski dönemlerdeki benzerleriyle karşılaştırıldıklarında, bunlar, daha az aç gözlü, daha az lükse düşkün, ama iktidara daha çok susamışlardı. Özellikle, ne yaptıklarının bilincinde ve karşı tarafı ezmek için daha kararlıydılar. Bu sonuncu fark çok önemliydi. Bugüne oranla geçmişteki diktatörlükler isteksiz ve beceriksiz kalırlar. Eskiden, egemen sınıflara liberal düşünceler bulaştığı için, bunlar çoğunlukla ortadaki sorunlarla uğraşırlar, yönettikleri sınıfın düşündükleriyle pek ilgilenmezlerdi. 

Orta çağların Katolik kilisesi bile, çağdaş ölçülerle, liberal sayılır. Eski hükümetlerden hiçbirinin, yönettikleri kişileri sürekli denetim altında bulundurma olanakları yoktu. Televizyonun yapımı ve aynı aygıtın, hem alıcı, hem verici olarak kullanılmasını sağlayan teknik gelişmeler, özel hayata son verdi. Her yurttaşın ya da en azından gözetlenmesi gerekecek kadar önemli herkesin, hiç aralıksız polis denetimi ve başka iletişim yolları bulunmadığından, sürekli bir resmi propaganda bombardımanı altında tutulabilmesi olası kılındı. Böylece, tarihte ilk kez herkesin devletin isteklerine boyun eğmesi ve her konuda düşünsel bir birliğin oluşması sağlandı.

Ellili ve altmışlı yıllardaki devrim dönemlerinden sonra toplum yeniden üst, orta ve alt diye üç sınıfa ayrıldı. Ama bu kez yeni üst sınıf, kendinden öncekilerin tersine, içgüdülerle davranmıyor, durumunu sağlamlaştırmak için neyin gerekli olduğunu çok iyi biliyordu. Oligarşi için tek güvenli temelin kolektivizm olduğu anlaşıldı çok olmuştu. Servet ve ayrıcalığı en kolay olan savunma yolu, bunların ortak mülkiyet konusu olmalarını sağlamaktı. Yüzyılın ortasında gerçekleşen 'özel mülkiyetin kaldırılması' olayı, servetin öncekinden daha az birkaç elde toplanması anlamına geliyordu. Bu kez mülkü bir bireyler kitlesi değil, bir sınıf elinde tutacaktı. Hiçbir Parti üyesinin birkaç önemsiz eşya dışında kişisel malı yoktu. Kolektif olarak, Okyanusya'daki her şey Partinindir; her şey onun denetimi altında işler ve üretilenler onun uygun gördüğü biçimde tüketilir. Devrimi izleyen yıllarda, bu durum hiçbir muhalefetle karşılaşmadı, tüm işlem bir kolektifleştirme olarak tanıtıldı. Kapitalist sınıf ortadan kalkarsa, ardından Sosyalizmin geleceğine öteden beri inanılmıştı; kapitalistler gerçekten de ortadan kaldırıldılar. Fabrikalar, madenler, topraklar, evler, ulaşım araçları, her şey ellerinden alındı. Kişisel mülk olmayınca da bunların ortak mülk olması gerekirdi. Eski sosyalizm akımlarından doğan ve onun terminolojisini kullanan İng-sos, Sosyalist programdaki ana madde olan kolektifleştirmeyi gerçekleştirdi. Böylece, önceden de istenmiş olduğu gibi, ekonomik eşitsizlik süreklileştirilmiş oldu.

Ama, hiyerarşik bir toplumu süreklileştirmenin sorunları bundan daha derindir. Yönetici grubun iktidardan düşmesinin yalnız dört yolu vardır:

Ya dışarıdan gelen bir kuvvete yenilir ya kitleleri başkaldırıya yöneltecek derecede kötü yönetir, ya kuvvetli ve hoşnutsuz bir orta sınıf ortaya çıkmasına izin verir ya da kendine olan güvenini yitirir. 

Bu nedenler tek başlarına hareket etmezler ve ilkece, her biri bir dereceye kadar işe karışırlar. Bunların tümünü denetleyebilen bir yönetici sınıf sürekli olarak iktidarda kalabilir. Sonuç olarak, her şey yönetici sınıfın kendi tutumuna bağlıdır.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından sonra, ilk tehlike ortadan kalkmıştı: Dünyayı günümüzde aralarında paylaşmış bulunan üç devletin birbirlerini yenmeleri olanaksızdır. İkinci tehlike de kuramsaldır. Kitleler asla, yalnızca ezildikleri için, kendiliklerinden başkaldırmazlar. Kendilerine karşılaştırma yapabilecekleri ölçüler verilmedikçe, ezildiklerinin bilincine varmazlar. 

Eski dönemlerde sık sık yaşanan ekonomik sarsıntılara artık gerek yoktur. Bunların oluşmasına izin verilmemektedir. Toplumumuzda gelişen makine teknolojisinin sonucunda ortaya çıkan üretim artığı sorunu, sürekli bir savaş durumunun korunmasıyla çözümlenmiştir. Savaş, ayrıca, toplum psikolojisinin istenilen düzeyde tutulmasını da sağlar. (Bk. Bölüm III) Şimdiki yönetimi ilgilendiren tehlikeler, yarı işsiz, becerikli, iktidara susamış yeni bir sınıfın içlerinden kopması ve bir de kendi saflarında liberalizm ve kuşkuculuğun gelişmesidir. Sorun eğitimseldir. Gerek yöneticilerin, gerekse onların altındaki memurların bilincini denetim altında bulundurmak gerekmektedir. Kitlelerin bilincini, yalnızca olumsuz bir yönde etkilemek yeterlidir.

Önceden hakkında bir şey bilmese bile, insan bu satırları okuduktan sonra, Okyanusya toplumunun genel yapısını kavrayabilir. Piramidin tepesinde Büyük Birader vardır. Büyük Birader yanlışlık yapmaz, tüm güç onun elindedir. Her başarı, her zafer, her buluş, bütün bilgi, bütün mutluluk, bütün erdem onun önderliği altında var olur ve ondan esin alır. Kimse bugüne kadar Büyük Biraderi görmüş değildir. Kendisi posterlerde bir yüz, tele ekranda bir sestir. Ne zaman doğduğu bilinmez, ama asla ölmeyeceği ortadadır. Parti, kendisini Büyük Birader imgesi arkasına gizleyerek dünyaya açılmaktadır. Bu imgenin işlevi, sevgi, korku ve saygı gibi, bir kuruluştan çok bir kişinin üzerinde daha kolaylıkla yoğunlaşabilecek duygular için bir odak noktası oluşturmaktır. 

Büyük Biraderin altında İç Parti bulunur, Okyanusya nüfusunun yüzde ikisinden az olan, altı milyonluk bir üye sayısı vardır. İç Partiden sonra Dış Parti gelir. İç Parti devletin beyniy-se, Dış Parti elleri sayılabilir. Onun altındaysa, ülke nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturan aptallar ordusu - proleterler - bulunmaktadır. Eski sınıflandırmada, proleterler alt sınıfa karşılık gelirler. Sürekli el değiştiren ekvator ülkelerindeki kölelerse, bu yapının sürekli ya da gerekli bir parçası değildirler.

İlke olarak, bu sınıflara üyelik kalıtımsal değildir. Kurama göre, anne ve babası İç Parti üyesi olan çocuk İç Parti üyesi olarak doğmaz. Partinin herhangi bir bölümüne giriş, on altı yaşında geçilen bir sınavla olur. Seçimde ırklar arasında bir fark gözetilmediği gibi, Okyanusya'nın bir bölgesi ötekinden daha üstün tutulmaz. Partinin yüksek basamaklarında Yahudiler, Zenciler, saf Kızılderili kanı taşıyan Güney Amerikalılar vardır ve bölge yöneticileri yine o bölge insanları arasından seçilirler. Okyanusya'nın hiçbir yerinde insanlar, uzaktaki bir başkentten yönetilen bir sömürge halkı olduklarını düşünmezler. Okyanusya'nın başkenti yoktur, önderinin nerede olduğu bilinmez. İngilizcenin her yerde kullanılması ve Yenikonuşun resmi dil olması dışında, bir merkezileşme yoktur. 

Yöneticileri bir arada tutan kan bağlan değil, ortak bir öğretidir. Toplumumuzun ilk bakışta kalıtım temelleri gözetilerek sınıflara ayrılmış bir yapı izlenimi bıraktığı doğrudur. Değişik sınıflar arasındaki yakınlaşma, kapitalizme, hatta sanayileşme öncesi dönemlere oranla daha azdır. Partinin iki kolu arasında sınırlı bir alışveriş vardır ve bu zayıf kişilerin İç Partiden uzaklaştırılması ve tutkulu Dış Parti memurlarının yükselmelerine izin verilerek zararsızlaştırılması biçimindedir Proleterler, uygulamada Parti içine alınmazlar. İçlerinde bir huzursuzluk nedeni olabilecek kadar yetenekli ve akıllı kişiler, Düşünce Polisi tarafından saptanarak yok edilirler. Bu durum bir ilke sorunu olarak algılanmamalıdır. 

Parti, sözcüğün eski anlamıyla bir sınıf değildir. Gücünün kendisinden sonra mutlaka çocuklarına geçmesine çalışmaz. En yetenekli kimseleri başa getirmenin bir olanağı kalmasa, Parti, proleter tabakadan yepyeni bir kuşağı bünyesine almaktan çekinmezdi. İlk yıllarda, Parti üyeliğinin kalıtsal olmaması, muhalefeti yatıştırmakta önemli rol oynamıştır. 'Sınıf ayrıcalıklarına karşı savaşmak için eğitilmiş olan eski tip sosyalistler, kalıtsal olmayan bir şeyin sürmeyeceğini varsaydılar. Babadan oğul geçen aristokrasilerin hep kısa ömürlü olduğunu, buna karşılık Katolik Kilisesi gibi bir kuruluşun yüzlerce, binlerce yıl yaşayabildiğini göremediler. Oligarşik yönetimin temeli, babadan oğula geçmesi değil, ölenler tarafından yaşayanlara aktarılan bir dünya görüşünün ve yaşama biçiminin sürdürülmesidir. 

Zamanımızı belirleyen tüm inançlar, alışkanlıklar, zevkler, duygular ve düşünsel davranışlar, şimdiki toplumun gerçek yapısının ve Partinin gizeminin anlaşılmasına engel olacak biçimde şekillendirilmiştir. Gerçek bir başkaldırı ya da başkaldırıya doğru bir adım henüz olanaksızdır. Proleterlerin korkulacak bir yanı yoktur. Kendi hallerine bırakılırsa, kuşaklar, yüzyıllar boyu, çalışırlar, ürerler ve ölürler. İçlerinde başkaldırı için bir itki oluşması şöyle dursun, yaşadıkları dünyanın bundan daha farklı olabileceğini kavrama gücünden de yoksundurlar. Ancak, gelişen endüstri teknikleri onların eğitilmesini gerektirseydi, tehlikeli olabilirlerdi, ama bugün askeri ve ticari rekabet bir önem taşımadığından, halkın eğitim düzeyi de, gerçekte düşmektedir. Kitlelerin ne düşündükleri Partiyi ilgilendirmez. Kafalarında düşünce diye bir şey olmadığı için, onlara düşünce özgürlüğü tanınmıştır. Öte yandan, bir Parti üyesinin en önemsiz bir konu hakkındaki düşüncesinin bile farklılaşmasına izin verilmez.

Bir Parti üyesi, doğumundan ölümüne dek Düşünce Polisinin gözetimi altında yaşar. Yalnız olduğu zaman bile, yalnızlığından emin değildir. Nerede olursa olsun, uyurken ya da uyanıkken, çalışırken ya da dinlenirken, banyoda ya da yatakta, uyarılmadan gözetlenebilir ve kendisinin bundan haberi olmaz. Yaptığı hiçbir şeye önemsiz gözüyle bakılmaz. Arkadaşlıkları, dinlenmesi, karısına ve çocuklarına karşı davranışları, yalnızken yüzünün anlatımı, uyurken sayıkladıkları, hatta bedeninin kendine özgü davranışları, hepsi titizlikle incelenir. Yalnız yanlış davranışların değil, herhangi bir özgünlüğün, ufak da olsa davranışlarındaki bir değişikliğin, bir içsel çekişme belirtisi olabilecek herhangi bir sinirli davranışın, gözden kaçmasına olanak yoktur. Kendilerine hiçbir konuda seçme özgürlüğü tanınmaz. 

Öte yandan, davranışları herhangi bir yasa ya da belirli bir davranış biçimiyle sınırlandırılmış değildir. Okyanusya'da yasa yoktur. Saptandıkları zaman ölüme neden olabilecek düşünce ve davranışlar resmen yasaklanmamıştır. Sonu gelmeyen temizlikler, tutuklamalar, işkenceler, idamlar, işlenmiş suçları cezalandırmak için değil, gelecekte bir gün suç işleyebilecek kişileri ortadan kaldırmak içindir. Bir Parti üyesinin yalnız doğru düşünmesi yetmez, doğru içgüdülerinin de olması gerekir. Kendisinden beklenen inanç ve tutumların çoğu hiçbir zaman açıkça belirtilmez, eğer belirtilecek olsa, Ingsos'taki çelişkiler ortaya çıkar. Eğer Parti üyesi tam bir bağnazsa, Yenikonuşta iyidüşünense, her durumda doğru olan inançları ve kendisinden beklenen duyguları düşünmeksizin bilir. Yenikonuştaki suç durdurma, siyah-beyaz ve çiftdüşün gibi sözcükler çevresinde toplanan, çocukluğunda geçtiği bir düşünsel eğitim, onun herhangi bir konu üzerinde pek fazla düşünmesini olanaksız kılar.

Bir Parti üyesinin kişisel duygulan olamaz. Ondan, dış düşmanlardan ve iç sabotajlardan sürekli nefret etmesi, zaferlerden gurur duyması, Partinin gücü ve dehası karşısında kendisini bir hiç olarak görmesi beklenir. Boş ve doyumsuz olan hayatının doğurduğu hoşnutsuzluklar, İki Dakikalık Nefret gibi araçlarla dışarı çevrilir ve dağıtılır. Kuşkucu ve başkaldıran bir tutum yaratabilecek olan düşünceler de, yine genç yaşta aşılanan iç denetim yoluyla önceden öldürülür. Küçük çocuklara bile öğretilebilen bu denetim sisteminin ilk ve en basit aşamasına Yenikonuşta suçdurdurma denir. 

Suçdurdurma, tehlikeli bir düşüncenin eşiğindeyken, içgüdüsel bir tepkiye benzer bir tepkiyle düşünmeyi durdurmaktır. Mantık yanlışlarını fark etmemek, Ing-sos'a karşı olabilecek en basit düşünceleri bile kavramamak yeteneğini içerir. Kısacası, suçdurdurma, koruyucu bir aptallıktır. Ama aptallık yeterli değildir. Kurallara tam anlamıyla bağlılık, düşünce sistemine tam bir egemenliği gerektirir. Okyanusya toplumu, Büyük Biraderin her şeye gücünün yettiğine ve Partinin değişmezliği inancına dayanır. Ama bu inançların aslı yoktur ve bu nedenle olayları ele alırken, Parti üyesi, bir an bile gevşemeyen bir koşullara uyma yeteneğine gereksinim gösterir. Burada yol gösterici, siyah-beyaz sözcüğüdür. Tüm Yenikonuş sözcükleri gibi, bu da iki karşıt anlamı içermektedir. Düşmana uygulandığı zaman apaçık gerçeklere karşın, siyahın beyaz olduğunu öne sürmektir. Bir Parti üyesine uygulandığı zamansa, Parti disiplini gerektirdiği için, bağlılıkla siyaha beyaz diyebilmek anlamını taşır. Aynı zamanda, siyahın beyaz olduğuna gerçekten inanma yeteneğidir, daha da ötede, siyahın beyaz olduğunu bilmek ve sonra karşıtına inandığını unutmak, demektir. Bu, geçmişin sürekli değiştirilmesini gerektirir. Bu da, Yenikonuşta çiftdüşün adı verilen ve her şeyi içeren bir düşünce sistemiyle sağlanmıştır.

Geçmişin değiştirilmesi için iki neden vardır; bunların birincisi, yardımcı, yani, önlemsel niteliktedir.
Yardımcı neden, Parti üyesinin de, proleter gibi, eşleştirmeye yönelik olmasıdır. Atalarından daha iyi durumda olduğuna ve ortalama yaşama düzeylerinin yükseldiğine inanması için, öteki ülkelerle olduğu gibi, geçmişle de ilgisi kesilmelidir. 

Ama geçmişin değiştirilmesi için çok daha önemli bir neden, Partinin yanlış yapmayacağı savıdır. Parti tahminlerinin hep doğru çıktığını göstermek için, bütün söylevlerin, istatistiklerin ve her türlü kayıtın sürekli değiştirilmesi gerekir. 

Bunun yanı sıra, öğretide bir değişiklik onaylanmaz. Çünkü birinin düşüncesini hatta siyasetini değiştirmesi, zayıflığını açığa vurması demektir. Örneğin, eğer Avrasya ya da Doğu Asya (hangisi olursa) bugün düşmansa, hep düşman olmuş olması gerekir. Eğer olaylar tersini gösteriyorsa, olaylar değiştirilmelidir. Bu nedenle tarih sürekli yeniden yazılmaktadır. Geçmişin günden güne değiştirilmesi, Doğruluk Bakanlığı tarafından yazılır ve bu düzenin dengede kalması için, Sevgi Bakanlığı tarafından yürütülen baskı ve casusluk etkinlikleri kadar önem taşır.

Geçmişin değişebilirliği, İngsos'un temel ilkelerindendir. Geçmiş olayların, nesnel gerçekliğinin olmadığı, yalnızca yazılı kayıtlarda ve insan belleğinde yaşayabileceği kabul edilir. Geçmiş kayıtlar ve insan belleği nede birleşiyorsa, gerçek odur. Parti tüm kayıtları ve üyelerinin belleklerini denetim altında bulundurduğu için, geçmişe de istediği biçimi verebilir. Her ne kadar geçmiş değiştirilebilirse bile, ortada değişmiş olduğu düşünülen bir olay yoktur. Çünkü istenilen anda yeni biçimine sokulan geçmiş, yürürlüktedir, ondan önce başka bir geçmiş varolmuş olamaz. Birçok kereler olduğu gibi, aynı olay bir yıl süresince defalarca değiştirilebilir. Parti her zaman mutlak gerçeği bilir, o halde mutlak gerçeğin şimdikinden farklı olamayacağı açıktır. Görüldüğü gibi, geçmişin denetlenmesi, belleğin eğitilmesi üzerine kurulmuştur. Yazılı kayıtları, o anki durumlara uydurmak, yalnızca mekanik bir işlemdir. Ancak, olayların istenildiği biçimde geliştiğini hatırlamak da gerekir. İnsanın anılarını yeniden düzene soktuktan ya da yazılı kayıtları değiştirdikten sonra yapılmış olan bu işlemler de unutulmalıdır. Bunun için belirli bir düşünce tekniği gerekir. Bu, Parti üyelerinin çoğunun ve hele, bağnaz oldukları kadar akıllı olanların öğrendikleri bir şeydir. Eski dilde buna 'gerçeğin denetlenmesi' adı verilir. Yenikonuşta ise çiftdüşün denir. Çiftdüşün başka şeyleri de kapsar.

Çiftdüşün insanın iki çelişik düşünceyi aynı anda kabullenmesidir. Parti aydını, anılarının hangi yönde değiştirilmesi gerektiğini bilir; bu nedenle gerçekle oynadığını da bilir. Çiftdüşün yöntemiyle, gerçeğin zedelenmediğine kendini inandırır. Bu işlem bilinçli yapılmalıdır, yoksa kesinliğini yitirir; ama aynı zamanda bilinçsiz de olmalıdır, yoksa bir düzenbazlık ve dolayısıyla bir suçluluk duygusu uyandırır. Çiftdüşün, İngsos ilkelerinin püf noktasıdır, çünkü Partinin temel işlevi, tam bir dürüstlük taşıyan amacın yıkılmasını önlemek için bilinçli yanılmayı kullanmaktır. Bile bile söylenen yalanlara yürekten inanmak, zararlı görülmeye başlanan bir gerçeği unutmak, nesnel gerçeklerin varlığını yadsırken bu gerçekleri sürekli göz önünde bulundurmak, gerekli şeylerdir. Çiftdüşün sözcüğünün kullanımı bile, çiftdüşün'ü gerektirir. Bu sözcüğü kullanmakla, insan gerçekleri zedelediğini kabullenmektedir, yeni bir çiftdüşün'le, bu, kafadan silinir. Bitip tükenmek-sizin süren bu işlem yardımıyla gerçek, sürekli geride bırakılmaktadır. Parti çiftdüşün yardımıyla tarihi durdurmak olanağını bulmuştur, belki daha binlerce yıl, bunu başarıyla sürdürecektir.

Geçmişteki bütün oligarşiler ya katılaştıkları ya da gevşedikleri için iktidardan düşmüşlerdir. Ya aptallıkları ve gururlan yüzünden kendilerini değişen koşullara uyduramamışlar ve devrilmişler; ya da korkaklık ve hoşgörüleri yüzünden, zor kullanacakları yerde ödün vermişler ve gene devrilmişlerdir. Devrilmeleri ya bilinç ya da bilinçsizlik nedenleriyle olmuştur. Partinin başarısı, her iki koşulun da aynı anda var olduğu bir düşünce sistemi geliştirmiş olmasıdır. Başka hiçbir düşünce sistemi üzerinde Parti sürdürülemez. Eğer yöneten, yönetimini sürdürmeyi istiyorsa, gerçeklik duyusunu bozmalıdır. Kendisinin yanlış yapmayacağına inanmak ve geçmişteki yanlışlardan ders almak, yönetmenin sırrıdır.

Çiftdüşün'ü en büyük başarıyla uygulayanların, onu bulan ve onun geniş bir düşünce sahtekârlığı sistemi olduğunu bilenler olduğunu belirtmek gereksizdir. Toplumumuzda, olup bitenlerden en çok haberdar olanlar, aynı zamanda, dünyayı olduğu gibi görmekten en uzak olanlardır. Genelde anlayış ne kadar genişse, aldanma da o kadar geniştir; daha zeki olan, daha az akıllıdır. Bunun en açık kanıtı şudur: Sosyal sınıflar tırmandıkça, savaş tutkusu daha da güçlenmektedir. Savaşa karşı en akılcı tutumu takınanlar, sürekli el değiştiren topraklardaki kölelerdir. Savaş bu insanlar için üzerlerinden sürekli gelip geçen bir dalga gibidir. Hangi tarafın kazandığı onlar için bir fark yaratmaz. 

Efendilerinin değişmesi, eskiden yaptıkları işi, kendilerine farklı davranmayan yeni efendileri için de yapmayı sürdürmeleri demektir. Daha gelişmiş koşullarda yaşayan ve proleter dediğimiz işçiler, savaşın ancak arada sırada farkına varır. İstenildiğinde, savaş konusunda korku ve nefretleri uyandırabilir, ama kendi başlarına bırakıldıklarında savaşın sürdüğünü bile unutabilirler. Savaş tutkusu, Parti basamaklarında, özellikle İç Partide çok güçlüdür. Dünya egemenliğine en çok inananlar, bunun olanaksızlığını bilenlerdir. Karşıt olayların ve kavramların böyle birbirine bağlanması (bilgiyle bilgisizlik gibi), Okyanusya toplumunun en belirgin yanıdır. Resmi ideoloji, gerek olmayan yerlerde bile, çelişkilerle doludur. Böylece Parti, sosyalizm akımının savunduğu tüm ilkeleri yadsır, kötüler ve sonra bunun Sosyalizm adına yapıldığını söyler. İşçi sınıfının yüzyıllardır hor görüldüğünü söylerken, kendi Parti üyelerine, işçilere giydirilen ve bu nedenle kabul edilmiş olan üniformaları giydirir.

Aile bağlarını düzenli bir biçimde çürütürken, önderini doğrudan aile duygularına seslenen bir adla çağırır. Bizi yöneten dört Bakanlığın adı bile, gerçek anlamlarının ters çevrilmesinin küstahça bir gösterimidir. Barış Bakanlığı savaşla, Doğruluk Bakanlığı yalanla, Sevgi Bakanlığı işkence ve zulümle, Bolluk Bakanlığı herkesi aç bırakmakla uğraşır. Bu çelişkiler bir kaza sonucu değildir, ne de basit bir ikiyüzlülüktür. Bunlar bilinçli olarak çiftdüşün'ün uygulanmasıdır. Gerçekte iktidar, ancak karşıtların uzlaştırılması yoluyla sonsuza dek elde tutulabilir. Eski dönemin başka türlü yıkılması olanaksızdır. Eğer eşitsizlik sürdürülecekse -yani yüksek grup yerini koruyacaksa- zihinsel koşullar, denetlenmiş delilik olmalıdır.

1984-GEORGE ORWELL Kitabından...



Winston Smith, "Doğruluk Bakanlığı"nda çalışmaktadır. İşi özel bir borudan, ona gelen notları eski verilerin ve bilgilerin yerine yazmaktır yani tarihi değiştirmektir. İşinden memnun, işini iyi yapan biridir. Ama bir gün Winston için herşey değişir. Tüm olacaklar Winston'un antika eşyalar satan bir dükkandan, yaprakları yumuşacık bir defter ve mürekkepli kalem almasıyla başlar. Bu özel defteri günlük yapmaya karar verir. "Tele Ekran"dan görülmeyecek şekilde saklandıktan sonra günlüğünü yazmaya başlar ve artık o düşüncelerini yazmaya cesaret edebilmiş bir düşünce suçlusudur. Suçu "Büyük Birader" diye biri olmadığını, devleti yönetenlerin tarihle oynadıklarını, insanların kandırıldığını düşünmesidir. Bu düşüncelerini doğrulayacak kaynak, ona inanacak kişi arayışına girer.

"Doğruluk Bakanlığı"nda çalışan "Anti-Sex" adlı örgütün üyesi olan Julia ve devletin önemli adamlarından olan O'Brien'in da kendisiyle aynı düşünceleri paylaştıklarını düşünür. Kısa bir süre içinde de bu düşüncelerini doğrulayan üç kağıt eline geçer. Birini Julia gizlice avucuna sıkıştırmıştır ve içinde "Seni Seviyorum" yazmaktadır. Julia da artık düşünce suçlusudur çünkü birini sevmiştir. Julia ile birlikte "düşünce polisi"nin olmadığı gizli yerlere giderler ve Winston'un uzun seneler önce* ayrıldığı ama resmiyette eşi olan kadını aldatırlar. Bu gizli buluşmalarında hatırladıkları geçmişlerini paylaşır, kendilerince mutlu olurlar. İkinci kağıdı ise O'Brien, "Yeni Konuş" için yapılacak sözlüğe katkıda bulunmasını bahane ederek "tele ekran"ın gözü önünde ona vermiştir ve içinde O'Brien'in adresi yazmaktadır. O'Brien'in evine Julia ile beraber gittiklerinde, O'Brien, Winston ve Julia'ya yemin ettirir ve bir kaç gün içinde onlara bir kitap ulaştıracağını bu kitabı okuduklarında merak ettikleri şeylerin cevabına ulaşacaklarını söyler. Üçüncü kağıt ise ona yapması gerekenleri anlatan borudan düşer. Bu kağıt zaman içinde borunun içinde sıkışmış, tarihin değiştirildiğinin kanıtı olan bir fotoğraftır. Fakat Winston bu fotoğrafın kıymetini tam olarak anlayamadan el alışkanlıyla tarihin yok edildiği, ateşe atar.

Winston kendindeki bu değişimi, iş arkadaşları ve komşularından saklamak, kitabı okumak ve Julia ile daha rahat birlikte olabilmek için, günlüğünü aldığı dükkanın üst katını kiralar. Burası, Büyük Birader'in çalışanlarına verdiği dairelerden çok farklıdır. Eski tarzda döşenmiştir ve odada "Tele Ekran" yoktur! Onlar için "Tele Ekran"nın olmaması çok büyük bir avantajdır çünkü "Tele Ekran" hem alıcı, hem verici olarak kullanılan bir alettir ve düşünce suçlularını yakalamakta kullanılmaktadır. Julia ile buluştuklarında, Julia elinde gerçek çikolata, gerçek ekmek vb. ve sadece sokak kadınlarının kullandığı adi bir kaç makyaj malzemesi ile gelir. Bunlar ikisinin de sadece adlarının duydukları ama gerçeklerini görmedikleri şeylerdir. Çünkü onların yaşadığı zaman diliminde, herşey yapaydır. Bu gizli kiralık oda da kitabı okumaya başlarlar ve devletin yapısını anlamaya başlarlar.

Kitaba göre;
Sorun, dünyadaki gerçek zenginliği artırmaksızın, endüstri çarkını döndürmektir. Üretim sürdürümeli, ama üretilenler insanlara dağıtılmamalıydı. Uygulamada bunun için tek çözüm yolu, sürekli savaş durumunda olmaktı. Savaş endüstrisi, tüketim maddeleri üretmeksizin işgünü kullamasının akıllıca bir yoludur. Yeni silahlar bulmak için araştırmalar aralıksız sürdürülmektedir, zeki beyinler için tek doyum alanı buradadır. Okyanusya'da, şu anda eski anlamdaki bilim artık yaşamamaktadır. Yenikonuş'ta "bilim"i karşılayacak bir sözcük yoktur. Teknik gelişmeler, eğer insan özgürlüğünü biraz daha kısıtlamaya yarıyorsa kullanılır.

Televizyonun yapımı ve aynı aygıtın, hem alıcı hem verici olarak kullanılmasını sağlayan teknik gelişmeler, özel hayata son verdi. Her yurttaşın ya da en azından gözetlenmesi gerekecek kadar önemli herkesin, hiç aralıksız polis denetimi ve başka iletişim yolları bulunmadığından, sürekli bir resmi propaganda bombardımanı altında tutalabilmesi sağlandı. Böylece tarihte ilk kez herkesin devletin isteklerine boyun eğmesi ve her konuda düşünsel bir birliğin oluşması sağlandı. Karşıt olayların ve kavramların birbirine bağlanması, Okyanusya toplumunun en belirgin yanıdır. Resmi ideoloji, gerek olmayan yerlerde bile çelişkilerle doludur. Böylece Parti, sosyalizm akımının savunduğu tüm ilkerleri yadsır, kötüler ve sonra bunun sosyalizm adına yapıldığını söyler. İşçi sınıfının yüzyıllardır hor görüldüğünü söylerken, kendi Parti üyelerine, işçilere giydirilen ve bu nedenle kabul edilmiş uniformaları giydirir. Aile bağlarını düzenli bir biçimde çürütürken, önderini doğrudan aile duygularına seslenen bir adla-Büyük Birader- çağırır. Gerçekte iktidar, ancak karşıtların uzlaştırılması yoluyla sonsuza dek elde tutulabilir. Eğer eşitsizlik sürdürülecekse -yani yüksek grup yerini koruyacaksa- zihinsel koşullar, denetlenmiş olmalıdır.

Kimse yönetime onu bırakmak için geçmez. İktidar araç değil, amaçtır. Kimse devrime bekçilik etmek için diktatörlük kurnaz; devrim diktatörlüğü kurmak için yapılır. Baskı kurmanın amacı, baskı kurmaktır. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı, iktidardır.

Julia ve Winston, dışardan gelen seslerle uyanırlar. Düşünce polisi onları bulmuş, teslim olmalarını istemektedir. Teslim olmadan önce birbirlerinden asla vazgeçmeyeceklerine söz verirler ve düşünce polisi içeri girer. Düşünce polisi aslında, odayı kiraladıkları, günlüğü aldığı antikacıdır! O yaşlı görünüşü gitmiş gençleşmiş ve gerçek yüzüde ortaya çıkmıştır. Meğer odada "tele ekran" varmış ve her hareketleri izleniyormuş!

Oradan, Sevgi bakanlığına götürülürler.Sevgi Bakanlığı hiç penceresi olmayan, yerin bilmem kaç kaç altına inen korkunç bir yapıdır. Orada Winston'a çeşitli işkenceler yapılır böylece devlet hakkında düşündüğü ve okuduğu tüm bilgileri bir tarafa bırakarak, devlete yani partiye koşulsuz itaat etmesi sağlanır. Düşünceleri kontrol altına alınır. Ama hala duyguları kontrol altına alınamamıştır. Ama Sevgi bakanlığında bunun da bir çözümü vardır. Winston'un yüzüne fareleri yaklaştırınca, farelerle kendi arasına Julia'ya koyar. Çünkü koyacak başka kimsesi yoktur. Benim yüzümü ısırmasınlar, Julia'nın yüzünü ısırsın, der.

Sevgi Bakanlığından gönderildikten sonra çok rahat koşullar altında, hiç izlenmeden yaşamaya başlar. Ama hiç arkadaşı yoktur ama bunun onun için bir önemi de yoktur. Bir gün yolda Julia ile karşılaşır. Julia'da korkusuna yenik düşüp onu satmıştır. Birbirlerinden özür dileyip, dostça ayrılırlar. Ve geçen her gün, Parti ve Büyük Birader'e olan bağlılıkları artarak yaşamaya devam ederler. (alıntıdır)

***

1984 GEORGE ORWELL

Yapım: 1984 ~ İngiltere
Yönetmen: Michael Radford
Oyuncular: John Hurt, Richard Burton ve Suzanna Hamilton

İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN
Fragmanı :                 İNGİLİZCE :                ALMANCA :                            İTALYANCA :


***

1984
Yapım Yılı : 1956
Yönetmen: Michael Anderson
Oyuncular: Edmond O'Brien, Michael Redgrave, Jan Sterling

İNGİLİZCE : 



    Otoriteye karşı başkaldırıda ...
                         Korku yayma, propaganda ve beyin yıkama .... 
                                              

9 Ağustos 2012 Perşembe

SİNEMA : 5 FINGERS - ANKARA CASUSU /1952

BEYAZ PERDENİN BÜYÜSÜ İLE TÜRKİYE 'DE ÇEKİLMİŞ FİLMLER /5


5 FINGERS yada FİVE FİNGERS /1952 / ABD
YÖNETMEN : Joseph L. Mankiewicz
James Mason, Danielle Darrieux

FİLM HAKKINDA

Yıl 1944, II.Dünya Savaşı döneminde Ankara’dayız. İngiliz büyükelçisinin sınıf atlamak isteyen uşağı olan CİCERO (James Mason) aslında çok sinsi ve çift taraflı çalışan bir casustur. Ayrıca kocasını ve servetini kaybetmiş alımlı bir kontesle evlenip rahat ve mutlu bir hayata kavuşmak ister. İngiliz hükümetinin çok gizli belge ve fotoğraflarını NAZİ Almanlarına nakit karşılığında satar … 

Gerçek bir hikayeden uyarlanmış ,gerilim dolu bu casusluk filmi, usta yönetmen Joseph Mankiewicz’e Oscar adaylığı getirdi; senarist Michael Wilson’a ise Altın Küre kazandırdı. Müziği ise daha sonraları Hitchcock ile çalışmaları sayesinde ün kazanacak Bernard Hermann tarafından bestelendi. 

Fragmanında ise İstanbul gözükür. ?!?!




İlk sahnesi Ankara ? Sokaklarında kovalamaca; Cicero and the British ile başlayan kısa kısa 6 sahne-tıklayın.



AMERİKALILAR BUNU FİLME ÇEKMEDEN ÖNCE TÜRKLER FİLMİNİ YAPMIŞTI. :)
Film ‘in Adı: Ankara Casusu Çiçero
Yönetmen: Mehmet Muhtar
Görüntü Yönetmeni: Coni Kurteşoğlu
Senaryo: Mehmet Muhtar
Oyuncular: Atıf Kaptan, Kadir Savun, Vedat Karaokçu, Münir Ceyhan, Kemal Emin Bara, Berrin Aydan, Rana Şuna, Hasan Çelik
Yapım: 1951, Türkiye
Yapımcı: Kemal İşmen





Lakin ne TC ne de ABD yapımı filmlerin tamamını bulamadım.


***

BİR ANKARA ANISI

Savaşta beş yüz metre ötemde geçenlerle ilgili, babamın anlattıkları, Ankara’nın “yaşayan tarihi” Avukat Halil Makaracı’nın tuttuğu notlar, Altan Öymen’in paha biçilmez birikimin sığamadığı “Bir Dönem Bir Çocuk” kitabı, gazeteci Murat Yetkin’in paylaştığı bilgiler, Ankara araştırmacısı sevgili dostum Koray Özalp’in koleksiyonundan ilk defa gün yüzüne çıkarmaya razı olduğu Nazi bayraklı Alman Sefareti fotoğrafı, unutulmaz “Piknik”in efsane kurucusu Reşat Önat’ın anlattıkları, mimar Yalçın Oğuz’un Çiçero’dan bizzat dinledikleri ve diğer dokümanları süzgecimden geçirip, gelecek kuşaklara minik bilgiler aktarmak istiyorum.
ALMAN SEFARETİ / ANKARA
Atatürk Bulvarı, Çankaya’ya doğru sefaretler bulvarıdır. 1930’lu yıllarda Alman Sefareti’nde gamalı haçlı bayrak dalgalanırken, savaşla birlikte Bulgaristan, İtalya gibi Alman müttefiki ülkelerin de bulunduğu bulvar sefaretlerinde Nazi rüzgarları esmekteydi. Almanlar, Kızılay’daki Özen Pastanesi'ne geldiklerinde, hele savaşta bir başarı elde etmişlerse hep birlikte Lili Marleen’i söylerlerdi. O sırada ortalıkta hiç İngiliz gözükmezdi. Savaşın dengeleri değiştiğinde ise artık Özen Pastanesi'nin müşterileri Lili Marleen’i söyleyen İngilizlerdi.

Lili Marleen aslında Birinci Dünya Savaşı’nda, 1915’te Rus Cephesi’ne savaşmaya giden Alman askeri Hans Leip’in, manavın kızı Lili ve cephede bir ikindi sisinde kaybolup giden Marleen isimli hemşire için yazdığı şiirdi. 1938’de Norbert Schultze tarafından bestelenmiş, Nazi propaganda sekreteri Joseph Goebbels tarafından beğenilmemiş ve sözleri değiştirilmek istenmişti. Şarkıyı söyleyen Lale Andersen bunu reddetmiş ve orijinal hali, yani “fenerin altında, sevdiğini bekleyen kızın şarkısı”, bütün yasaklamalara rağmen dilden dile dolaşmaya başlamıştı.

Ve savaş sırasında lisandan bağımsız olarak her iki taraf askerlerinin de efsane şarkısı olmuştu. Her iki cephede de, her iki tarafın askeri hastanelerinde de Lili Marleen çalıyordu.

Franz Von Papen ;
Birinci Dünya Savaşı’nda, Washington’da Almanya’nın askeri ateşesiydi. Fakat silah üretimiyle ilgili bir sabotaj planlayıcısı olması nedeniyle Amerika’yı terk etmek zorunda kalmıştı. Daha sonra Filistin’e, Osmanlı Orduları’na danışman olarak gönderilmişti. Bu sırada İrlanda ve Hindistan’daki bir takım sabotaj eylemlerinin planlayıcılarındandı.

Savaştan sonra Katolik Merkez Partisi’ne katılmış ve büyük bir sürpriz olarak 31 Mayıs 1932’de Cumhurbaşkanı Paul Von Hindenburg tarafından Almanya Başbakanı olarak görevlendirilmişti. Daha sonra Nazi Partisi ve Adolf Hitler’e yakınlaşmaya başlamış ve en sonunda Hinderburg’u, Hitler’i 30 Ocak 1933’te başbakan olarak ataması için ikna etmiş, kendisi de başbakan yardımcısı olmuştu.

1934’te Hitler döneminde siyasi cinayetler Almanya’yı kasıp kavururken başbakan yardımcılığından alınmış, Avusturya Büyükelçiliği’ne getirilmiş ve Avusturya’nın 10 Nisan 1938’de Almanya topraklarına katılmasında önemli rol oynamıştı.

1939’a gelindiğine 1944’e kadar sürecek Ankara Büyükelçiliği görevi başlamıştı. Görevi ağırdı. Türkiye’yi Mihver Ülkeleri safına çekemese bile tarafsız kalmasını sağlamaya çalışacaktı.

1 Eylül 1939’da Almanlar’ın Polonya’ya girmesiyle İkinci Dünya Savaşı fiilen başladı. Sovyetler Birliği de doğudan Polonya’ya girerken, Almanya yıllar sonra tersane işçiliğinden cumhurbaşkanlığına gidecek bir düş yolunun yolcusu Lech Walesa’nın çıkacağı Danzig’e (Gdansk’a) kadar Polonya’yı işgal etti.

24 Şubat 1942’de, Ankara’da ekmek karneyle dağıtılır, geceleri karartma uygulanır, sokaklarda farları mavi boyalı araçlar dolaşır, bekçiler ışık sızan evdekileri uyarırken, Almanya Büyükelçisi Von Papen, topraklarına katılmış olan Çekoslavakya’nın ikametgah olarak kullandığı sefaretinden çıkmış, eşi ile birlikte Atatürk Bulvarı’nda yürüye yürüye Almanya Sefareti’ne gidiyordu.

Ancak kendisini yolda, tabancalı ve elinde bomba bulunan bir suikastçı bekliyordu. Telaşlanan suikastçı, daha silahını kullanamadan elindeki bomba büyük bir gürültüyle patlayarak havaya uçuyor ve parçaları çevredeki bahçe duvarlarına, dallara yayılıyordu. Yere düşen Von Papen dizi ve elinden hafifçe yaralanıyor, eşi ise yara almadan kurtuluyordu. Bombanın sesi Çankaya, Kavaklıdere Bağları, Yenişehir, hatta Hergele Meydanı’ndan (İtfaiye Meydanı) bile duyuluyordu.

Ankara’da henüz dip dibe yüksek binalar olmadığından, İtfaiye Meydanı’ndan fırlayan itfaiye araçlarının çaldığı meşin saplı pirinç kampanaların sesi dört bir yanı sarmıştı; Ankara’lılar merak ve korkuyla karışık Bulvar’a koşuyorlardı.

Savaşın hassasiyeti nedeniyle bu suikastle ilgili yayın yasağı konmuştu. Bu konuda yayını sadece Anadolu Ajansı yapabiliyordu. Suikastçının Sırbistan doğumlu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi Ömer Tokat isimli Üsküp’lü bir göçmen olduğu belirlenmişti. O sırada Ankara bu kadar büyük bir metropol olmadığı için Vali Nevzat Tandoğan, bütün taksicilerden, binen ve inenlerle ilgili bilgileri toplatabilmiş, suikastçının iki Türk işbirlikçisi de Anafartalar Karakolu’nda görevli taharri memurlarınca Çanakkale’de bir şilebe binmeye çalışırlarken yakalanabilmişti.

Ömer Tokat, Sovyetler Birliği’nin İstanbul’daki konsolosluğunda görevli Pavlov ve Kornilov tarafından suikast için eğitilmişti. Elindeki tahrip gücü yüksek bombanın, Von Papen’i silahla öldürdükten sonra kaçıp kurtulabilmesi için atacağı basit bir sis bombası olduğu söylenerek kandırılmıştı.

Kamu davası açılmıştı. Anafartalar Caddesi’nde bulunan eski Adliye Sarayı’ndaki ağır ceza davasına Türkçe bilmeyen Pavlov, Kornilov tercüman aracılığıyla yargılanırlarken, 2004 yılında bunları bana anlatan o zamanın genç hukuk fakültesi öğrencisi Halil Makaracı da, Muzaffer Akdağ, Mahmut Hekimoğlu, Fevzi Kotay, Münür Ekşi gibi hukuk fakültesinden sınıf arkadaşları ile birlikte duruşmaları izliyordu.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Doğan Nadi, Ulus Gazetesi’nden Mümtaz Faik Fenik, yine Ulus Gazetesi’nden Şinasi Nahit Berker, Vatan Gazetesi’nden Ahmet Emin Yalman, Zaman Gazetesi’nden Etem İzzet Benice, Son Posta Gazetesi’nden Selim Ragıp Emeç, Vakit Gazetesi’nden Hakkı Tarık Us gibi gazeteciler de, ağır ceza mahkemesi reisinin Emin Yoldaş ve Cumhuriyet savcısının iki yardımcısıyla Kemal Bora’nın olduğu duruşmaların izleyicilerindendi.

Yargılama sonunda sanıklar suçlu bulunmuş, Pavlov ve Kornilov önce yirmişer yıl, sonra da tarafların verilen mahkumiyet kararını Yargıtay’da temyizi sonucu on altı buçukar yıla; iki Türk işbirlikçi ise onar yıl hapse mahkum edilmişlerdi. İki ülke arasındaki sert tartışmalar başlamıştı. Sovyetler Birliği, hadiseyi Almanların kendilerinin düzenlediğini iddia ediyor, Türkiye ise bunun Türkiye ile Almanya’nın arasının bozulmasını isteyen Sovyetler Birliği’nce düzenlendiğini iddia ediyordu.

Derken Pavlov ve Kornilov diplomatik temaslar sonucunda 1944 yılında cezai sürelerini tamamlamadan ülkelerine iade ediliyorlardı.

Gelelim Çiçero olayına;


Çiçero, yani İlyas Bazna (Elyesa Bazna) İkinci Dünya Savaşı’nın en gizemli casusuydu. “Yüz yılın casusu” olarak da anılacak İlyas Bazna, bir Arnavut göçmeniydi ve İngiltere’nin büyükelçisi Sir Hudge Knatchbull-Hugessen'in kavasıydı; yani sefirin bütün işlerine koşturan çok yakın adamı.

Daha önceden Ankara’daki Yugoslayya Sefareti’nin, sonra da mektupları okuduğu için kovulduğu Alman Dışişleri Bakanı Joachim Von Ribbentrop’un eniştesi diplomat Albert Jenke’nin uşağıydı. Derken 1942’de İngiliz Sefareti’nde çalışmaya başlamış ve sefirin büyük güvenini kazanmıştı. Öyle ki, sefir banyosunu yaparken şarkılar söyleyerek sırtını yıkayacak kadar yakını olmuştu.

Aslında hep bir opera şarkıcısı olmayı istemiş ama ömrü kahyalıkla geçmiş İlyas Bazna belki büyük servet sahibi olabilmek arzusuyla, belki de babasının ölümünden sorumlu tuttuğu İngilizlere nefretinden, artık casusluk yapmaya, bunun için de İngilizlerden elde edeceği gizli bilgileri Almanlara satmaya karar vermişti. 26 Ekim 1943 akşamı eski patronu, Alman Sefareti birinci sekreteri Jenke vasıtasıyla, Von Papen’in adamlarından, istihbaratçı Ludwig Moyzisch’le temas kurdu. “Ari ırk”tan olduğunu kanıtlayamadığı için SS üyeliği düşürülmüş Nazi Moyzisch, “Diello” ismiyle tanıtılan İlyas Bazna’nın teklifini Von Papen’e, o da bu teklifi Berlin’e iletti.

29 Ekim 1943’de Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında Berlin’den onay geldi; Von Papen’in taktığı “Çiçero” kod adıyla Bazna, Almanya hesabına casusluk faaliyetlerine başlayabilirdi.

Almanların kendisine verdikleri yüz vatlık flaşı olan küçük bir Leica fotoğraf makinesi ile gizli belgelerin fotoğraflarını çekecekti.

İngiliz sefir gizli belgelerin durduğu kasanın anahtarını hep boynunda taşıyordu. Mimar Yalçın Oğuz’un Çiçero’nun bizzat kendisinden 1963 Ağustosunda Münih’teki “Norbad Havuzlu Bahçe”sinde dinlediklerine göre, Çiçero önce balmumundan yumuşak bir ağda hazırlamıştı. Bunu kendisine Almanlar öğretmişti.

Hugessen’in sırtını sabunlarken hissettirmeden boynundaki kasa anahtarının mumla ölçüsünü almış, anahtarı çoğaltmış ve sefir her sabah yıkanırken ya da her öğleden sonra piyano çalarken gizlice kasayı açıp dokümanların fotoğraflarını çekmeye başlamıştı.

Fotoğrafları Moyzisch’e bir arabada veriyor, karşılığında başlangıç için yirmi bin İngiliz Sterlini alıyordu. Belgeler özel kurye ile Berlin’e gönderiliyor, Ribbentrop da derhal Hitler’e sunuyordu.

Derken Çiçero, Sofya’nın bombalanması, Moskova, Kahire, Tahran konferansları, Sovyetler Birliği’ne gidecek yardımlar ve kod adı Overlod Operasyonu olan Normandiya Çıkartması’nın planları gibi İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini değiştirecek belgelerin fotoğraflarını da Almanlar’a ulaştırmaya başladı. Bunun karşılığında Von Papen’den toplam üç yüz bin Sterlinlik bir servet aldı.

Ancak bu efsane casusluk hiç kimsenin işine yaramadı.

Berlin, başta Reich’ın Dışişleri Bakanı Von Ribbentrop olmak üzere, ikili oynayan bir casus olabileceği endişesiyle, Çiçero’nun elde ettiği belgelere güvenmedi. Hitler, 1943 Aralık ayında Çiçero‘nun dokümanlarıyla dolu konferans salonunda, müttefiklerin çıkarmasının batıdan değil, Balkanlar’dan ya da Norveç’ten geleceğini söylüyordu.

Bu yanılgı, Çiçero’nun paha biçilmez bilgilerine güvenmemek, kendilerine koca savaşı kaybettirdi.

1944’e gelindiğinde İngiliz Sefareti’nde önlemler arttırılmıştı, Çiçero artık yeni alarm sistemini atlatmak için çok dikkatli bir şekilde sigortaları çıkartarak çalışıyordu. 6 Nisan’da Moyzisch’in sekreteri Nele Kapp’ın Amerika’ya kaçması ve aslında bir ajan olduğunun anlaşılmasından sonra, deşifre olacağı korkusuyla paçaları tutuşmuştu.

Büyük casusluk servetiyle önce İstanbul’a sonra Arjantin’e kaçtı.

Ve orada acı gerçekle karşılaştı;
Von Papen’den aldığı bütün paralar sahteydi.

Almanlar, İngiliz ekonomisini çökertmek için Berlin yakınlarındaki Sachesenhausen’deki toplama kampında gerçeğinden ayırt edilemeyen sahte İngiliz Sterlini basıyorlardı ve yüzyılın casusunun Arjantin’e getirdiği paraların değeri sıfırdı.

Beş parasız İlyas Bazna, savaş sonrası Almanya’yı mahkemeye verdi, hatta küçük bir miktar tazminat da alabildi; ancak esas parayı, 1960’larda anılarını sattığı Stern dergisinden ve yazdığı “Ben Çiçero’ydum” kitabından kazanabildi.

Yine de 1970’te, Münih’te 66 yaşında, yoksul bir gece bekçisi olarak öldü.


*İlyas Bazna casusluk yaptığı yıllarda Von Papen’in taktığı kod adının Çiçero olduğunu bilmiyordu. Hatta, kendisinin Çiçero olduğunu ancak 1950’de, sefarette belgeleri teslim ettiği Moyzisch’in tüm yargılamaların ardından inzivaya çekildiği Tirol Alpleri’nde yazdığı anılarından ve yine 1950’de, İngilizlerin artık bu casusluk olayını açıklamasıyla öğrenebildi.


ALINTIDIR : Düş hekimi Yalçın Ergir.

**********

CİCERO HAKKINDA ve NELE : 
AMERİKAN İSTİHBARAT SERVİSİNDE

Ludwig Carl Moyzisch (Nazi casusu ,Alman Konsolosluğunda Eski Ataşe /Ankara-Türkiye) 1950 yılında "OPERASYON CİCERO" isimli bir kitap yazar. (( CİECERO'nun gerçek adı Elyesa Bazna / İlyas Bazna'dır ve Arnavut göçmenidir. ))



CİCERO OPERASYON , II.Dünya savaşı sırasında Ankara'da geçen ve en iyi casusluk hikayelerinden biridir .
Bu olaya sadece Naziler ve İngilizler değil Amerikalılar da karışmıştır.Gerçi CİCERO OPERASYONU hiçbir zaman amacına ulaşamamıştır.

CİCERO lakabı Almanlar tarafından Türkiye'deki İngiliz Büyükelçisinin uşağına verilmiş olup, İngilizlerin gizli bilgilerini Almanlara çok büyük meblağlara sattığı doğrudur. Belgeler kullanılmadan önce ,bir kadın tarafından bu haber sızdırılır ve CİCERO OPERASYONU başarısızlığa uğrar.

L.C.Moyzisch tarafından kitaplaştırılan bu hikaye böylece halkın bilgisine sunulmuştur. Five Fİngers olarak filme çeken The Studio One ,hikayeyi o dönemde Ankara'nın Alman Büyükelçisi Franz von Papen ile American Press'te çalışan Allen Dulles'e onaylatarak sinemaya taşımıştır. Ayrıca Herr von Papen ve Mr.Dulles kitabın başka bölümleride olabileceğini söylemişlerdir.

O bölümlerin ne olduğunu bilmiyoruz, hiç bir zaman da ortaya çıkmamıştır. Belki de bu ,CİCERO'ya bir uyarı olarak söylenmiş olabilir, çünkü olayların ucunda bir kadının hayatı söz konusuydu. Amerikalılar tarafından Nazi casusu olan bu kadın Türkiye'den Amerika'ya kaçırılacaktı. Almanlar onun ölü yada diri ele geçirilmesini istiyordu.

Kitapta Moyzisch, Cicero Operasyonun, Alman büyükelçisinin sekreterliğini yapan ve histerik olan Elizabeth tarafından düşürüldüğünü söyler. Kendisi Cicero'yu İngilizlere bildirmiştir. Moyzisch haklı olabilir , lakin hikayesinde birkaç detay eksiktir.

Elizabeth'in gerçek adı NELE KAPP'tır. Babası bir Alman diplomat ve savaş zamanında Sofya'nın da Alman Konsolusudur. Nele'nin Ankara'ya gitmesine babası ön ayak olmuştur. Nele ve babası Nazi taraftarı değildi ama bunu saklıyorlardı. Çok iyi İngilizce konuşan Nele, Calcutta ve Cleveland'ta çok iyi bir eğitim almış ve daha sonra da Stuttgart'ta hemşire olarak çalışmıştır. Azimli çalışmaları sayesinde Diplomatların servisine verilen Nele babasının yanına gönderilir. Sofya'ya geldiğinde depresyonda olduğunu fark eden babası onu Ankara'ya aldırır. Yani Moyzisch'in yazdığından daha fazla histerik durumdadır.

Nele'nin aklına yatan bu transfer işi ona bir umut verir. Herşeyden uzaklaşmak isteyen kadın ,Almanların gizli bilgilerini özgürlüğü için satmayı düşünür. İlk irtibatını da Alman-Yahudisi olan Dişçisi ile yapar. Nazi meslektaşlarının bir çoğu dişçiye kötü davrandığı için de , dişçi onu hastası olan ve dış işlerinde çalışan bir Amerikalı ile görüştürür.

Nele Amerikalıya babasının ve kendisinin anti Nazi olduğunu ve bilgiler karşılığında Türkiye'den Amerika'ya gitmek istediğini söyler.

Yabancılar servisindekiler "Amerikalılar hiç bir şey için söz veremez, ama eğer kendisi kararlıysa, herhangi bir problem olduğunda da sonuçlarına katlanmak zorunda" der. Nele sonuçta bir Almandır ve Naziler için çalışmaktadır. Böylece yabancılar servisi olayı Amerika Ordu İstihbaratına devreder ve Nele'de antlaşmada üzerine düşeni yerine getirmeye başlar.

Almanlarla görüşmeye gelen CİCERO yüzünden herkes dışarıya çıkarılır, Nele'nin tek bildiği bunun İngilizlerle bir ilgisi olduğudur.
Amerikalılar bu olayı İngilizlere bildirir Böylece CİCERO'nun casusluğu açığa çıkar. İngilizler planlanan operasyonları iptal eder, Almanlarda aslında bunu hiçbir zaman kullanmamışlardır.

Kitap Nele'nin kayboluşu ile biter. Nele aslında Amerikalı kontağı ile görüşür ve kaçış planları hazırlanır.Naziler onun ölü yada diri ele geçirilmesini istemiştir. Ama Amerikalılar sorunu pek çözmek istemez. Histerik krizlerine giren Nele'ye Amerikalı kontağı (daha sonra arkadaşı olan) yardımcı olur.

Bir hafta boyunca Amerikalı iki kadın sekreterin yanında kalır. Saçları siyaha boyanır ve trenle kaçış planları yapılır.
Almanlar olayı duymuştur, lakin Toros Ekspresin kuzeykolu İstanbul'a, güneykolu Suriye'den Bağdat'a gitmektedir. İstasyonda her yer Nazi kaynar ,ama Nele'yi bulamazlar. Aslında trene yetişemeyen Nele arabayla Ayaş kasabasına götürülür ve buradan kuzeykolu olan Toros Ekspresine bindirilir.

Aslında İstanbul'a gitmeyecektir, Balıkesir'de bir İngiliz kampı bulunmakta ve orada inip küçük bir tekneyle Yunan adalarına oradan da Kıbrıs ve Mısır'a götürelecektir. (her ne kadar Türkiye savaşta tarafsız olsa da, burada Uçuş eğitimi verilen bir İngiliz Havayolları vardır.)

Kahire'ye geldiğinde bir esir kampında tutulan Nele çok kızar ve Ankara'da ona yardımcı olan Amerikalı arkadaşına bir mektup yazar. Ki bu arkadaşı da yetkililer tarafından soruşturulmaktadır. Olaylar çözüme kavuşunca, Nele , Elizabeth olarak hayatına devam ettiği Amerika'ya gönderilir. En son bilinen yeri de Kalifornia'dır. Yazar onunla irtibatın kesildiğini, bunu Elizabeth'in geçmişi unutmak istediği için olduğunu belirtir.

Peki CİCERO'ya ne oldu ? Tam anlamıyla kaybolmamıştı. Savaştan sonra birgün ,tekrar Alman Konsolosluğuna gider ve ona Nazilerin verdiği paranın sahte olduğunu söyler ve tekrar para ister. Küçük işlerde, arasıra Türk İstihbaratı için çalışmıştır. Ama yalnız ve fakir olarak Ankara'da ölmüştür.

Dorothy J. Heatts / Amerikan istihbaratı

***
Her iki kaynak ta farklı bir ölüm yeri söylüyor, ama önemli değil. Sonuçta zamanında olayları epey bir karıştırmış. 
Eğer Almanlar onun getirdiklerini kullansaydı belki de Savaştan galip çıkan Almanlar olacaktı. 

CİCERO tarihte bir kırılma yapmıştı. 
Kader mi , tesadüf mü, asla bilemeyeceğiz.



İyi Seyirler,


SB.

Marlene Dietrich Lili Marleen'i söylerken







1 Haziran 2012 Cuma

ARKEOLOJİ İLE CASUSLUK










GERTRUDE BELL VE IRAK'IN DOĞUŞU








"ANGELİNA JOLİE BM MÜLTECİLER YÜKSEK KOMİSERLİĞİ İYİ NİYET ELÇİSİ OLARAK HATAY'DAKİ SURİYELİ SIĞINMACILARIN KAMPINI ZİYARET ETTİ. !..."
BASIN 17.06.2011 ..... "...KARŞILADIĞIMIZ O İYİNİYET ! ELÇİSİ ANGELİNA, YENİ BİR BAŞROL İÇİN , İNGİLİZ YÖNETMEN RİDLEY SCOTT'LA EL SIKIŞTI, SENARYOSU KANIMIZLA YAZILMIŞ, ÇÖL KRALİÇESİ GERTRUDE BELL'İ CANLANDIRACAK..."  YILMAZ ÖZDİL - 23.MART.2012




“Biz çok rahattık. Halkın bize güveni tamdı, bizi seviyorlardı. Zaman zaman arkeolojik çalışmalar da yapıyorduk, ama daha çok diğer konularda rapor tutuyorduk."
Gertrude Bell’in hatıralarından








Savaş ve Arkeoloji


20. yüzyılın başında II. Abdülhamit ve II. Wilhelm dostluğunda vücut bulan Osmanlı-Alman yakınlaşması, Bağdat Demiryolu gibi projelere yol açarken, Almanların Asya ve Afrika’da yeni sömürgeler elde etmesini sağlayacak olanakları da beraberinde getiriyordu. II.Wilhelm’in, 1889 ve 1898 yıllarında yaptığı İstanbul, Şam, Kudüs ziyaretlerinde beraberinde bol sayıda arkeolog kostümü giymiş casus bulunmaktaydı. Bu kişiler, sonraları Alman Orient Enstitülerinde istihdam edilecek ve kazı bahanesiyle gittikleri bölgelerde jeolojik (petrol arama) araştırmalardan, politik ajitasyona kadar çeşitli faaliyetlerde bulunacaklardır. Abdülhamit’in İstihbarat Servisi, bunları deşifre etse de ikili ilişkilerin bozulmaması adına yapılanlar görmezden gelinir. Kazı alanlarının dekor olduğu bu tiyatro sahnesinde amaç, bulunulan bölge hakkında istihbarat toplamaktır. 



Osmanlının, 1. Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında katılması, propaganda ve istihbarat çalışmalarına yeni boyutlar getirir. İstanbul hükümeti, henüz tarafsız olduğu dönemde özel görevli casus ve subaylarını Müslümanların yaşadığı savaş bölgelerine göndererek Almanya’nın yanında propaganda çalışmalarına çoktan başlamıştır. Savaşa girer girmez Cihad-ı ekber ilan eden Osmanlı devleti, İngilizleri bir hayli endişelendirir. 



Ayrıca Alman Panislamizm Bürosu da oldukça etkili bir şekilde çalışmaktadır. Hindistan’daki Müslüman nüfusun ayaklanmasından korkan İngiltere elbette ki boş durmayacaktır. Kahire’de derhal Intelligence Service’in (gizli servis) Arap Bürosu (Arabian Bureau) kurulur. Londra, elinde tuttuğu Hindistan ve Mısır’ı kaybetmemek adına Ortadoğu’daki çıkarlarını buradan yönetmeye başlar. Bu büronun mimarı Mark Sykes’ dır. (arkeokurdan alıntıdır.)




Uygarlığın Büyük Hazineleri. Nemrut'un Keşfi ve Gertrude Bell


Nemrut (şehir) kalıntılarının 1845'te ortaya çıkarılması. Bu öykünün perde arkasında oynanan oyunların amacı neydi? "Çölün Kızı" olarak bilinen ünlü İngiliz casus ve arkeolog/yazar Gertrude Bell . Arabistanlı Lawrence'ın fikir Annesi, Arapların Osmanlı'ya karşı ayaklanmasındaki önemli rolü ve Irak sınırlarını çizen kadın....





" Gerçek amacını sakladı, Türklerin bilmesini istemiyordu! Bazı Arap aşiretleri Türkleri, bazıları ise İngilizleri tutuyordu. bir rapor yazdı. İngiltere'ye döndükten sonra savaş çıktı ve bu rapor İngilizler için güç dengelerini değiştirdi. Lawrence'n akıl hocası Gertrude idi. İngilizler Lawrence gönderdi, Gertrude ise masa başından bilgi akışı sağladı. 
Arapları Türkleri karşı ayaklandırdılar...
Daha önce Irak diye bir devlet hiç olmamıştı!"

Gertrude Bell'in hayatı History belgeselde 25.dk.

Uygarlığın Büyük Hazineleri. Nemrutun Keşfi. 
ve  Ortadoğunun Antik Dünyası.












ŞİMDİ DE NECİP HABLEMİTOĞLU İLE 
YAKIN GEÇMİŞE BAKIŞ
ZEUGMA, HASANKEYF VE DİĞERLERİ İLE NE AMAÇLADIKLARINI ÖĞRENELİM





...Zeugma, Hasankeyf ve diğer antik kentler! Efes, Didim, Perge, Side, Bergama, Kapadokya, Antakya, Milas, Afrodisias, Troya, Alacahöyük ve daha pek çokları... Elbette uygarlıkların kesiştiği ülkemizde mevcut tüm tarihsel miras, bizim olduğu kadar insanlığın da malı. Korumak, sahip çıkmak hepimizin ulusal görevi!.. 


Halen binlerce yerli-yabancı arkeolog bu eski uygarlıkların kalıntıları üzerinde çalışmakta. Hatta Türkiye, kıt kaynaklarını bu kalıntıların ortaya çıkarılması, korunması ve sergilenmesi için tahsis ederken bile "yetersiz"likle suçlanmakta; uluslararası platformlarda köşeye sıkıştırılmakta. 



Örnek mi?!. İşte Zeugma ve de Hasankeyf!..Bir bölümü Birecek Barajı gölü altında kalacak olan Belkıs (Zeugma) Antik Kenti'nde Türk, İngiliz, İtalyan, Fransız, İspanyol, Yeni Zellandalı, Avustralyalı, Almanyalı ve Amerikalı 102 arkeolog çalışmakta. İşçilerin sayısı ise 210. 













Kentin su altında kalması sözkonusu olmayan bölümündeki çalışmaları ise 8 Türk ile İngiliz, Fransız ve Avustralyalılardan oluşan toplam 30 yabancı arkeolog ve de 90 işçi sürdürmekte. 
Kazı çalışmaları ile ilgili olarak Kültür Bakanlığı'nın tüm olanaklarının yanısıra, dış yardımlar da kullanılmakta. Örneğin, bu iş için 5 milyar dolar yardım yapan ve bir o kadarını daha verebileceğini taahhüt eden Hewlett Packard'ın patronu, şimdiden "Zeugmanın Babası" ilân edildi bile !




Esas fedakârlığı yapan, kıt ekonomik kaynaklarını binlerce tarihi eseri bakımsızlıktan harap haldeyken Zeugma ve Hasankeyf'e tahsis eden Türkiye, acaba dış ülkelerde takdir ediliyor mu? !.


Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Projesi'ne (GAP) öteden beri karşı olan AB ülkeleri, GAP çerçevesinde yapılacak barajların altında Zeugma ve Hasankeyf gibi 1135 antik kentin kalacağını iddia ederek, Türkiye'yi kültürel vandalizm ile suçlamaktalar.  Ancak son yıllarda -özellikle de Türkiye'nin AB aday üyeliğinin sözkonusu olmasıyla- bu söylemde daha ileri giden AB üyeleri, Türkiye'nin bu barajlarla, açıkça "Kürdistan"ın ya da en hafifinden "Mezopotamya"nın tarihini yok etmeye çalıştığını iddia etmeye başladılar. 









Hatta o kadar ki, 50 Kürt (!) köyünün yanısıra, efsanevi (!) Kürt lideri Abdullah Öcalan'ın doğup yetiştiği köyün bile sular altında bırakılarak bir ulusun tarihinin yok edilmeye çalışıldığını; bunu da Türk Hükûmetlerine Türk Silahlı Kuvvetleri'nin empoze ettirdiğini öne sürdüler. 


Avrupa Basınında, "insan hakları" ile özdeşleştirilen ayrılıkçı kürt terörizmine himaye kapsamında, sözkonusu antik kentlerin malzeme olarak kullanılmasından vazgeçme gibi bir emare görünmemektedir. 



Örneğin, Kültür Bakanlığı'nın ve Türk arkeologların iyi niyetli çabaları hiçbir şekilde haber konusu olmazken, "uygar Avrupalı arkeologların" çalışmaları ve de buna koşut olarak bölgedeki HADEP'li belediye ve baro başkanlarının Türkiye karşıtı konuşmaları, Zeugma ve Hasankeyf haberleri içinde ağırlıklı olarak yeralmaktadır (3)



Kısaca, Türkiye'nin bu iki antik kentin kurtarılması doğrultusunda attığı her adım ise, aleyhimize bir propaganda kurşunu olarak geri dönmektedir.






İNGİLTERE VE ALMANYA'NIN BÖLGEYE ÖZEL AJİTASYON POLİTİKALARI


Bilindiği gibi, Dicle üzerindeki en kapsamlı hidoelektrik barajı olarak yapımı öngörülen Ilısu Barajı, İsviçre'den Sulzer Hydro, İngiltere'den Balfour Beatty, Türkiye'den Nurol firmalarının başını çektiği uluslararası bir konsorsiyuma "yap-işlet-devret" yöntemi ile Refah Partisi iktidarı tarafından verilmiştir. 



2008 Yılında bitirilmesi öngörülen 1200 megavat gücündeki barajın yaklaşık 1.5 milyar dolara maledilmesi sözkonusudur. İnşaatın finansmanını ise ağırlıklı olarak İngiltere ve İsviçre'nin yanısıra, Almanya, ABD, İtalya, İsveç gibi ülkelerin finans kurumlarınca karşılanacaktır. 



Türkiye'nin enerji politikası içinde son derecede önemli yere sahip olan bu barajın yapımını engellemeyi stratejik çıkarları açısından doğru bulan İngiltere, ilk iş olarak konsorsiyumun ikinci büyük firması olan Balfour Beatty'e ihracat kredi güvencesi vermeyerek konsorsiyumdan çekilmesini sağlamıştır. Bununla da yetinmeyen İngiltere, "Kürt uygarlığının yok edilmesine karşı duyarlılık" maskesi altında, sözkonusu baraj yapımının Türkiye üzerinde Demoklesin Kılıcı gibi kullanılması doğrultusunda her fırsatı değerlendirmekten de geri durmamıştır. 



Örneğin, MI5 ile bağlantısı deşifre olmuş milletvekillerinden eski içişleri bakanı Peter Loyd ile İşçi Partisi milletvekili ve İngiliz İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ann Clwyd, Temmuzun 2000'in ortalarında Türkiye'ye ani bir ziyarette bulunmuşlardır. İki kişilik heyetin gezisinin ilk durağı ise -artık adet olduğu veçhile- Diyarbakır'dır. Gerek bu şehirde ve gerekse Batman'da, Hasankeyf'de izinsiz olarak İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere bölücülüklerini gizlemeye gerek duymayan kuruluşların yöneticileri ile görüşen heyet başkanı Ann Clwyd, amaçlarının baraja kredi verip vermeme konusunda İngiliz Hükûmeti'ni bilgilendirmek olduğunu, Suriye ve Irak gibi barajın yapımından etkilenecek ülkelerin durumlarını da inceleyeceklerini açıklamıştır. 



Oysa, bu tarihte İngiliz şirketinin konsorsiyumdan çekildiği, kredinin verilmeyeceği çoktan belli olmuştur. İşin en acı ve en üzücü tarafı da, heyete refakat eden kişinin yani Şule Bucak'ın, Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Sekreter Yardımcısı olmasıdır. 



Bölge halkını açıkça provoke eden bu izinsiz ziyaretçilerin pasaportları, prosedüre uygun olarak Batman'da kaldıkları otelden alınarak Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldüğünde, İngiliz kışkırtıcıların haklarını savunmak da maalesef bu refakatçıya kalmıştır.


Acaba diye düşünürsünüz, Kuzey İrlanda'ya bir Türk parlamenter heyeti gitse de - tabii nerede o misilleme cesareti ve nerede o vatanseverlik? - IRA'nın üst düzey yöneticileri, legal kuruluşları ve düz militanları, hatta MI5 kurbanlarının aileleri ile görüşmeler yapması mümkün olabilir miydi? !. 



Elbette ki, uçakta üzerlerine aeresol sıkılmasına tepki gösteremeyenlerin, örneğin Dublin'de başlarına ne geleceklerini tahmin bile edilemez. Diğer taraftan en az onun kadar acısı da, Batman Valisi İsa Parlak'ın, büyük bir sorumsuzlukla, olmayan suçu polislere "işgüzarlık" ithamıyla atarak İngilizlerden özür dilemesidir.. 



Bu olay, İngiltere'nin bölgeye yönelik yüzlerce, binlerce provokasyon girişiminden sadece biri, Zeugma'ya ilişkin olanıdır.


Almanya'ya gelince, bu ülkenin Anadoluya yönelik ağırlıklı istihbarat ve jeofizik araştırmaları yapan iki-üç meslekli (!) arkeologlarının sicilleri, tıpkı İngiliz, Fransız, ABD'li meslekdaşları gibi olumsuz. Aralarında tek-tük bilim adamları var, o da görüntüyü kurtarmak için . Alman arkeologların diğer Batılı arkeolog görünümlü istihbarat servisi ajanlarından en önemli farkı, etnik kışkırtıcılığın yapılmasının ve de GAP'ın sekteye uğratılmasının yanısıra, bu topraklarda dedelerinin izlerini aramakta olmalarıdır. Alman kafatasçı-ırkçı sözde bilim adamlarının teorilerine göre, Truva'dan başlıyarak Güneydoğu Anadolu'ya kadar inen hatta, mezar kazılarında elde edilen kafataslarından, Alman ırkının vaktiyle buralarda yaşadığı iddia edilmektedir (4).



Dünyada belki de en çok casus ve etki ajanının tabiri caizse -at koşturduğu- ülke olan Türkiye'ye gelince, Türk devleti tek kelime ile uyumaktadır. Gündemi istedikleri gibi değiştirme gücüne sahip etki ajanı gazetecilerin, politikacıların, akademisyenlerin ve işadamlarının güdümündeki Türkiye'nin ulusal çıkarlara dayalı politikalar üretmesi ve uygulaması olanaksız hale getirilmiştir. 

Örneğin, arkeoloji alanında acilen alınması gerekli önlemleri içeren bir devlet politikası bulunmamaktadır. Oysa, hükûmetler değişse de değişmesi sözkonusu olmayacak bir arkeoloji politikasının hayata geçirilmesinin zamanı çoktan gelmiştir, hatta geçmektedir (5)


Yarın, Birecik Barajının yanısıra diyelim ki Ilısu Barajı da tüm engellemelere karşın bitirildi. Bu taktirde bu yerli-yabancı ajan arkeologlar, ekip halinde örneğin Fırtına Vadisi'ne gideceklerdir. Burada Pontus sömürüsü ve kışkırtıcılığı yapılırken, arkası kesilmeyecek ve akabinde Yortanlı, Kargamış, Çine, Munzur, Çoruh ve diğer baraj projelerinde boy göstermeye devam edeceklerdir. 



Kısaca, tarihsel miras adına, İkinci Dünya Savaşı'nda Hiroşima, Nagazaki, Varşova, Volvograd gibi yüzlerce şehirdeki tüm tarihsel eserleri, hem de üzerinde yaşayanlarla birlikte yok eden bu ülkeler, bir taraftan Türkiye'ye arkeoloji ve uygarlık dersi verirken; diğer taraftan da ülkemizin enerji gereksinimi için hayati önem taşıyan bu projeleri engellemenin de ötesinde, baraj havzalarında etnik ve dinsel bölücülüğü kışkırtmaktan, Türkiye'yi bu bahanelerle köşeye sıkıştırmaktan geri durmayacaklardır. 



Buna karşılık, özellikle Türk basınındaki etki ajanları, bu provokasyonlara alkış ve de çanak tutarken, sözkonusu ülkelerin -ki hepsi de topyekûn imha silahlarının üreticisi konumundadırlar- şirketlerinin Türkiye'de nükleer enerji santrallerinin yapılmasına ilişkin baskı girişimlerine sessiz kalmaya devam edeceklerdir. Keza, hiç kimse ve hiçbir akademik kuruluş, 20. Yüzyılda cereyan eden tüm savaşlarda, silah üreticisi ülkelerin ürünleri ile dünyada yok edilen -canlılardan vazgeçtik- tüm tarihsel mirasın envanterini çıkarma gibi bir duyarlılık ve de sorumluluk gösterememektedir. 

Bu duyarlılık (!) ve sorumluluk (!) sadece Türkiye için mi sözkonusu edilmektedir?!. 


Tipik bir örnek olmak üzere, topyekûn imha silahlarının yanında en masumu sayılan ve Alman Krauss-Maffei Wegman firmasınca üretilen Leopard 2A5 tanklarının menzil mesafesinde canlı cansız tüm varlıkları yokettiği gerçeği, Türkiye'deki etki ajanlarını hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. İnsanlık ve uygarlık havarisi bu ülkelerin ürettikleri silahlar, acaba tarihsel mirasın çevresine çiçek dikmeye mi yaramaktadır?!.




NECİP HABLEMİTOĞLU , 2000 





DİPNOTLAR:


3- Avrupa Basınında yer alan ve Güneydoğu bölgesinden açıkça "Kürdistan" olarak bahsedilen haberlerin temel kaynağı, maalesef sadece HADEP'li yerel politikacılar ya da yerel yöneticiler değil. Tıpkı İstanbul Barosu Başkanı ve yönetimi örneği gibi, farklı partilere mensup yerel yöneticiler de bu tür açıklamalarla yakından ilgili. İşte, hem de Türk Basınında yayınlanmış bir haber ve Türk Devletinin vurdumduymazlığı, ilgili kişiyi hala görevde tutan sorumluların sorumsuzluğu: 



"ILISU BARAJINI İSTEMEYEN BELEDİYE BAŞKANINA SANSÜR: 

İngiltere İşçi Partisi Milletvekili Ann Clwyd ile İçişleri eski Bakanı Peter Loyd'un Hasankeyf Belediyesi'ni ziyaretinde ilginç bir olay yaşandı. İngiliz milletvekilleri, yapılacak olan Ilısu Barajı hakkında görüşmek için DYP'li Hasankeyf Belediye Başkanı Abdulvahap Kusen'i makamında ziyaret etti. Barajın yapılmasına Hasankeyf antik kentini sular altına bırakacağı gerekçesiyle karşı çıkan Kusen, düşüncelerini İngiliz milletvekillerine anlatamadı. Çünkü görüşmeye davetli olmadıkları halde ilçe kaymakamı Ahmet Erdoğdu ile ilçe jandarma komutanı da girdi. Belediye Başkanı Kusen bu görüşmede İngiliz milletvekillerinin soruları karşısında sadece yüzeysel bilgiler verdi. İngiliz milletvekilleri görüşme sonunda, belediye başkanının konuya hâkim olmadığını ve kendilerine yeterli bilgi veremediğini söylediler. Ancak, heyet Hasankeyf'den ayrılıp, Batman'a döndüğünde, Belediye Başkanı Kusen heyeti telefonla arayarak, kendisinin "Kaymakam ve jandarma komutanının yanında düşüncelerini açıklayamadığını" !!! belirterek, barajın yapımına belediye başkanı olarak karşı olduğunu, yöre halkının da bu işi istemediğini belirtti (Hürriyet, 16.7.2000)".


4- Alman jeolog, jeomorfolog ve jeofizikçilerinin ve de istihbaratçılarının arkeolog kimliğinde Osmanlı İmparatorluğu'na ilk geliş tarihi 1889'dur. Bu tarihte İstanbul'a gelen ve daha sonra 1898'de ikinci kez İstanbul'un yanısıra Hayfa, Kudüs, Şam ve Beyrut'u da ziyaret eden Alman İmparatoru II. Wilhelm'in maiyetinde gelen sahte arkeologların faaliyetleri, II. Abdülhamit'in İstihbarat Servisi tarafından da saptanmış; ancak ikili ilişkilerin zedelenmemesi açısından herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır. Daha sonra, ajan arkeologlar, Alman Doğu (Orient) Enstitülerinin yanısıra son dönemde de İstanbul'daki Alman Arkeoloji Enstitüsü kadrolarında faaliyet göstermeye başlamışlardır. Almanlardan daha çok etkin olan İngiliz ajan arkeologlarının şüphesiz en ünlüsü, T. Edward Lawrence'dir. Lawrence'in Araplarla dikkat çekmeden ilişki kurmasında, arapçasını ilerletmesinde ve bölgeyi tanımasında arkeolog kimliğinin rolü büyük olmuştur. 


Bugüne kadar Türk topraklarında faaliyet gösteren binlerce ajan arkeolog arasında, özellikle Michael Buch, D. Hogarth, Delbrueck Herzfeld, Gertrude Bell, Manfred Korfmann ve F. Hans Günther başı çekmektedir. 


Maalesef, bu ajan arkeologların bir teki hakkında bile ne Osmanlı döneminde ve ne de Türkiye Cumhuriyeti döneminde tutuklama, soruşturma ya da sınırdışı işlemi yapılmamıştır. Bu dokunulmazlık, ancak, her iki dönemde de devlete egemen etki ajanlarının gücü ile açıklanabilir.


Dünyanın en sapık faşist söylemcileri arasında yer alan Alman ırkbilimcileri, üstün ve saf Alman ırkının, tarihi Aryenlere dayandığını iddia etmektedirler. Onlara göre, dolikisefal kafatasına sahip Aryenlerin, yani Almanların büyük büyük atalarının (!) varlığı, Anadolu'nun bir Alman vatanı olduğunu ispatlamaktadır. 


Bu sapık söyleme ( -ki teori bile denemez- )göre, Hititler de Aryenlerden gelmektedir. "Aryen Nesi"ler Ankara'nın, "Aryen Pala"lar Çorum-Afyon arasının, "Aryen Selukid"ler de Zeugma'nın asıl sahipleridir. İşin ilginç tarafı, Kürtler ve Urartuların devamı (!) Ermenilerin de Aryenlere dayandığını iddia eden Prof.Dr. Jörg Wagner, F. Hans Günther gibi Alman arkeologlar (!), kendilerinin daha farklı olarak Aryenlerin en saf ve asil boyundan geldiklerine inanmaktadırlar. Böylece, Türkiye'deki "47 ayrı etnik halk"ın mevcudiyetini ispatlama gayreti içine giren Almanya, PKK'ya verdiği desteğin meşruluğunu ırk akrabalığı ile sağlama almaktadır. 


Ne var ki, küçük mü küçük bir ayrıntı, dikkatlerden kaçmaktadır: 


Teoriye göre, Aryen ırkı, uzun kafalı, uzun boylu, mavi gözlü ve sarışın bir tipolojiye sahiptir. Simsiyah saçlı, kara gözlü Ermenilerle, benzer tipolojiye sahip Kürtler arasındaki birliktelik, ideal Aryen tipolojisine hiç mi hiç uymamaktadır. Bu tuhaf Alman söylemcilerine göre, Osmanlı Devleti'nin kurucularından Orhan Gazi de Aryen ırkına sahiptir (mavi gözlü, sarışın, uzun kafalı ve uzun boylu) ama ne hikmetse dedesi, babası, kardeşleri ve de çocukları brakisefal kafatasına sahip Türklerdir. 


Bu söylemciler arasında yer alan Manfred Korfmann, bizzat geliştirdiği tezi (!) ile Yunan faşisti arkeologları bile çileden çıkaracak varsayımlarda bulunmaktadır. Ona göre, Truva uygarlığının Helen uygarlığı ile bir ilgisi bulunmamaktadır (ki bu doğrudur) . Çünkü Troya uygarlığı, özgün bir Aryen uygarlığıdır ve buna göre Anadolu, Avrupa'nın ayrılık kabul etmez bir etnik uzantısıdır (tabii ki işgalci (!) Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir parçasıdır). Bu iddialar sonucu, Alman nazilerinin gözünde, Türkiye "arka bahçe" olmaktan çıkmış, büyük Alman evinin bir "zimmer"i olmuştur...



5- Türkiye'nin değişmez bir arkeoloji politikası oluşturulurken, öncelikle ve acilen alınması gerekli önlemler de hayata geçirilmelidir. 





İşte birkaç öneri: 


A) Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma ve MİT bünyesinde birbirleriyle koordineli çalışan "Arkeoloji Şubesi" ihdas edilmelidir. Bu şubeye, mutlaka arkeoloji, antropoloji ve sosyal antropoloji dallarından mezun, yabancı dil bilen uzmanlar istihdam edilmelidir. Arkeoloji Polisi'nin yeralmadığı hiçbir kazıya izin verilmemelidir. Arkeoloji Polisi istemeyen yabancı kazı gruplarına önceden verilmiş izinleri behemahal iptal edilmelidir. Silah taşıma ve kullanma yetkisi olan Arkeoloji Polislerinin sayısı, kazı alanının yer ve büyüklüğünün yanısıra, bölgedeki terör riski ve yerli işbirlikçilerin yaratabileceği tehdit potansiyeli de dikkate alınarak belirlenmelidir.



B) Kazı izinlerinin verilmesinde, yurda girişi yasaklanacak arkeologların saptanmasında, istihbarat kuruluşlarının Arkeoloji Şubeleri'nin onayı mutlaka aranmalıdır. 



C) İstanbul'daki Fransız İstihbarat Örgütü DGSE ile bağlantılı faaliyet sürdüren Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile Alman Dış İbtihbarat Örgütü BND ile bağlantılı faaliyet sürdüren merkezi Beyrut'taki "Morgenlaendische Gesellschaft'a bağlı Orient Enstitüsünün İstanbul Şubesi öncelikle kapatılmalıdır. 



D) Fransa'da ya da Almanya'da MEB'na bağlı ilkokullara bile izin vermeyen bu iki devletin itirazları, "Mütekabiliyet (Karşılılık) İlkesi" çerçevesinde bertaraf edilmelidir. Aynı şekilde, Alman Vakıflarının tümünün Türkiye Temsilcilikleri başta Türk solunu ve şeriatçı kesimini kontrol altında tutmakla yükümlü Konrad Adenauer Vakfı olmak üzere acilen kapatılmalıdır.



E) Türk Devletinin en gizli olması gereken makamlarına ve hatta sosyal-dinsel-etnik istihbarat sağlama çerçevesinde köylere kadar inen, Türk NGO'larını yönlendirmeye çalışan Frederich Ebert Vakfı, yerel yönetimlerde işbirlikçi sağlamayı amaçlayan Frederich Naumann Vakfı, etki ajanı konumundaki Türk kuruluşlarını organize edip yönlendiren Heinrich Böll Vakfı, siyasal kürtçülere lojistik destek sağlayan "Alman Bilim ve Politika Vakfı", temsilciliği olmamasına rağmen Almanya sempatizanı etki ajanlarını bulmak ve yetiştirmekle yükümlendirilmiş Robert Bosch Vakfı, Türkiye'deki her türlü etkinliklerine kesinlikle izin verilmemesi (yasaklanması) gerekli olan Alman kuruluşlarının içine dahil edilmelidir. 



F) Mutlaka ve mutlaka sınırdışı edilmesi ve bir daha asla Türkiye'ye giriş yapmalarına izin verilmemesi gereken Alman ajan arkeologları, gazetecileri, sözde vakıf uzmanları ve temsilcileri ile misyonerleri arasına şu isimler dahil edilmelidir: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü'nün Müdürü Prof.Dr. Paul Dumont ve Enstitü kadrosundaki tüm uzmanlar, başta Dr. Wulf Schönbohm olmak üzere tüm Alman vakıf temsilci ve uzmanları, askeri istihbarat uzmanı general Jörg Schönbohm, Türkiye karşıtı tüm araştırmaların finansmanını sağlayan -ki bu kapsamda CNN muhabiri Kemal Can, Samanyolu TV'den Etyen Mahçupyan, Birikim Dergisi Tanıl Bora, Tansu Çiller'in eski danışmanı Şükrü Karaca, gibi kişilere telif adı altında teşvik bedelleri ödendiği bilinmektedir- ve Alman arkeologlarının Türkiye'deki tüm koordinasyonunu gerçekleştiren Orient Enstitüsü İstanbul Şubesi Müdürü Dr. Günter Seufert, yardımcısı Christopher Kubaseck, Alman Denizaşırı Enstitüsü içinde faaliyet gösteren Alman Doğu Enstitüsü'nün Başkanı Udo Steinbach, Alevi ve Kürt uzmanı Heidi Wedel, gazeteci Horst Bacia, Rainer Hermann, Prof.Dr. Jörg Wagner, Prof.Dr. Manfred Korfmann ve daha yüzlerce Türk düşmanı- ırkçı Alman BND ajanı... Hiç şüphesiz bunların sınırdışı edilip bir daha ülkeye sokulmaması, Türkiye'ye olumsuz müdahale sürecini durdurmaz, sadece geciktirir. 



G) Bu itibarla, Alman istihbaratçıların ve ajan arkeologların geçici olarak gözden kayboldukları Alanya'daki yüzlerce BND "safe-house"unun saptanması ve bağlantılı Alman görevlilerinin de deşifre edilmesi gerekir (halen önemli bir kısmı Alanya'da olmak üzere Akdeniz ve Ege kıyılarında 100.000'e yakın Alman vatandaşı sürekli ikamet etmektedir). 



H) İtalyan arkeologlarının koordinasyonunu üstlenen "Centro di Conservazione Archaeological" grubu ile ABD'li arkeologları temsil eden "Oxford Archaeological Unit" ve de İngiliz arkeologları temsil eden doğrudan MI6, görüntü olarak da "British Council" ile bağlantılı grupların Zeugma, Hasankeyf başta olmak üzere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki, Karadeniz ve hatta Orta Anadolu'daki kazı izinleri tümüyle iptal edilmelidir. 



İ) Kazı izinlerinin sadece etnik ve mezhepsel açıdan risk taşımayan bölgelere kaydırılması şarttır. Burada da, Türkçenin yanısıra, kürtçe, lazca, gürcüce gibi yerel dilleri bildiği anlaşılan ve de halkla sıkı ilişkiler içine giren yabancı arkeologların çalışma izinlerinin derhal iptali ile sınırdışı edilmeleri cihetine gidilmelidir. 



J) BND'nin arkeologlarını yetiştirdiği Tübingen Üniversitesi ile Türk Üniversitelerinin Arkeoloji Bölümleri arasında mevcut her türlü ilişki kesinlikle sonlandırılmalıdır. (Troya'yı kazan Korfmann'da Tübingen Üniversitesindendir!.-SB)



K) Zeugma, Hasankeyf, Fırtına Vadisi, Kargamış, Munzur gibi hedef bölgelere giden ajan arkeologlar, gerek mülki yöneticileri ve gerekse kolluk kuvvetleri tarafından derhal tecrit edilerek gereği yapılmalı; tarifeli uçak listelerinin yanısıra, bölgeye sefer yapan ve yabancılar tarafından kiralanan uçak ve helikopterlerin bildirimleri de günlük kontrolden geçirilmelidir. Diyarbakır, Batman, Gaziantep, Trabzon gibi şehirlerimizdeki otel kayıtları da sürekli kontrol altında tutulmalıdır. 



Tüm bu önlemler, yasakçı bir devletin yaptırımları olarak değil; özgür ve bağımsız kalmak isteyen, parçalanmak istemeyen bir ulus-devletin kendini savunma mekanizması içinde ve kontr-espiyonaj (ajanlık) faaliyetleri kapsamında değerlendirilmelidir. 



Ölçüt isteyen ; Türk arkeologlarının Almanya'da, ABD'nde, İngiltere'de, Fransa'da, İtalya'da kazı yapmak istemeleri durumunda önlerine çıkarılacak yasaklar, sınırlamalar ve formalitelerdir. Türkiye, her önüne gelen servis ajanının dilediği yerde, dilediği ekip ve ekipmanla kontrolsüz kazı yapacağı, arada ajitasyon ve espiyonaj faaliyeti yürüteceği bir "yol geçen hanı" konumunda olmamalıdır. Gerçek bilim adamı olan yabancı arkeologlar, hiç şüphesiz bu kapsam dışındadırlar ve de saygıya lâyıktırlar.  Önerdiklerimiz, bu bağlamda demokratik ülkelerde yürürlükteki prosedüre uygundur ve hatta eksiktir...


Kaynak Hablemitoğlu





EK: Schliemann'ın Troya'yı soyması ve Girit'in Türklerden temizlenmesi gerektiğini söyleyen Arthur Evans / belgeseli
















"Bir vatanın sahibi olmanın yolu, o topraklarda yaşanmış tarihi olayları bilmek, doğmuş uygarlıkları tanıma ve sahip olmaktan geçer."















SB.