Translate

KURTULUŞ SAVAŞI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KURTULUŞ SAVAŞI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2014 Cumartesi

INDEPENDENCE WAR; AFTER WWI AND GALLIPOLI (ÇANAKKALE)







After the Armistice of Mondoros, the countries that had signed the agreement did not consider it necessary to abide by its terms. Under various pretexts the navies and the armies of the Entente (France, Britain and Italy ) occupied Istanbul, while the province of Adana was occupied by the French, and the British occupied Urfa and Maraş. In addition, British soldiers were in Merzifon and Samsun, and Italian soldiers were in Antalya and Konya. On the 15th of May 1919 the Greek Army landed in Izmir in accordance with the Allied powers. 

The Turkish War of Independence began under these difficult conditions on the 19th of May 1919 when Mustafa Kemal landed in Samsun. It is after this date, which marks the beginning of the Turkish War of Independence, that a national resistance arose across Anatolia. Mustafa Kemal  became the leader of the national struggle movement which quickly grew in strength. Once the congresses in Erzurum and Sivas were held in the summer of 1919, the objectives of the national pact were declared.

When foreign armies occupied Istanbul on the 23rd of April 1920, Mustafa Kemal inaugurated the Turkish Grand National Assembly and established a provisional new government whose center was Ankara. On the same day, Mustafa Kemal was elected President of the Grand National Assembly. The Greeks started to advance towards Bursa and Eskişehir. On the 10th of January 1921, the enemy forces were heavily defeated by the Commander of the Western Front, Colonel Ismet and his troops. On the 10th of July 1921, the Greeks launched a frontal attack with five divisions on Sakarya. 

After the great battle of Sakarya, from the 23rd of August to the 13th of September, the Greek Army was defeated. After the battle, the Grand National Assembly gave Mustafa Kemal the titles of Ghazi and Marshal. Mustafa Kemal, who was determined to drive the foreign occupiers out, ordered a decisive attack which was launched on the 26th of August 1922.  Enemy forces were surrounded, killed or captured on the 30th of August at Dumlupınar, and by the 9th of September 1922 the fleeing enemy forces were defeated in Izmir.

On the 24th of July 1923, with the signing of the Treaty of Lausanne (Lozan Antlaşması ) the independence of the new Turkish state was internationally recognized. On the 29th of October 1923, Atatürk declared the new Turkish state a Republic.

Turkish Serie "Karayılan", is about the invasion of Antep (Today Gaziantep), first  by British, one year later by French military...So began the defense of Antep....
6000 Turkish citizens, mostly civilians, were killed....
Turkish Grand National Assembly gave in 1921 March "Gazi-Veterans" title to Antep - Gazi-Antep.
After a treaty has taken , French military left Gaziantep on 25 December 1921.
This is a small part of the Independence war of Turkish people during the war......



We remember our martyrs....
SB



Karayılan with English Subtitle



Photo:
14 MARTYRS  :
14 children from Gaziantep between 12-14 years, their hands tied behind, on their knees, an shot to dead by French soldiers. 
ŞAHİNBEY :
DEFENCE OF ANTEP:




30 Ekim 1918´de imzalanan Mondros Mütarekesi ile İtilaf Devletleri paylaştıkları topraklara sahip olmak amacıyla harekete geçerken, 17 Aralık 1918´de İngilizler Antep´e girmiştir. Bir yıl süren bu işgale Fransızlar tepki göstermiş, 1918 Eylül´ünde yapılan İngilizlerin Musul üzerindeki “Nezaret Hakkı” ndan vazgeçmeleri ile önce Suriye daha sonra Antep, Urfa ve Maraş boşaltılmıştır.

Bunun ardından Fransızlar 29 Ekim 1919´da Kilis´i, 5 Kasım 1919´da Antep´i işgal ettiler. 1920 yılının başında ise ünlü Antep Savunması başlamış oldu. 1 Nisan 1920´de başlayan Gaziantep savunması 11 ay sürdükten sonra açlık yüzünden sona ermiştir. Savunma süresince Fransızlar şehre 70.000 mermi atmış, 6.000 Antepli şehit olmuştur. 

Bu olağanüstü savunma sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi 6 Şubat 1921 tarihli toplantısında Antep´e "Gazi" ünvanını vermiştir. 15 Mart 1921 tarihinde Londra´da Türk Dışişleri Bakanı ve Fransız delegasyonu Antep, Adana ve çevrelerinin Türklere geri verilmesi hususunda mutabakat sağlamıştır. Nitekim bu antlaşma Ankara Antlaşması ile son şeklini almış ve 25 Aralık 1921´de son Fransız askeri Antep´ten ayrılmıştır.





ŞAHİNBEY (Mehmet Sait)

Şahinbey, 1877 yılında Gaziantep’te, Bostancı Mahallesi 55 numaralı evde dünyaya gelmiştir. Milli Mücadele yıllarında büyük yararlılıklar gösteren ve etrafına adeta ışık olmuş bir kahramandır. Asıl adı Mehmet Sait’tir. ‘Şahinbey’, yöre insanının kendinse verdiği takma adıdır.

Şahinbey, Sina cephesinde çarpışmış, gösterdiği başarılardan ötürü terfi ettirilmiş ve döndüğünde Memleketi olan Gaziantep’in Nizip ilçesine Askerlik Şube Başkanı olarak atanmıştır. Gaziantep’in işgal edilmek istenmesi üzerine, Ayıntap Heyet-i Merkeziye’ye müracaat eden Şahinbey, düşmanın şehre giriş istikametinde bulunan cephelerde görevlendirilmiştir.

Şahinbey, Gaziantep’i işgal etmek isteyen Fransızlara engel olabilmek amacıyla, düşmanın şehre geliş istikameti olan Kilis yönünde üç müdafaa hattı kurmuştur. Yanına, yerel Kuvay-ı Milliye Teşkilatı’ndan aldığı yaklaşık 200 kişilik birlikle, direnişi örgütlemiş ve Fransız Kuvvetlerinin, şehre girmesini uzun süre engelleyebilmiştir.

Fransız Kuvvetleri Birliği, yaklaşık olarak 8000 piyade, 200 süvari, 4 tank, 1 batarya top, 16 ağır makineli tüfek ve çok sayıda otomatik tüfekten oluşmasına karşın, Şahinbey ve arkadaşlarından oluşan yaklaşık 200 kişilik Kuvay-ı Milliye kahramanları karşısında, bir adım bile ilerleyemeden, çakılıp kalmıştır.

Ancak, Fransızlar güçlerini bir şekilde aldıkları takviyelerle artırarak yüklendikçe, çetin çarpışmalar meydana gelmiştir. Çarpışmalar neticesinde, büyük kayıplar veren Şahinbey ve arkadaşları, sonunda 87 kişi kalmışlardır. Bu durumda bile, çarpışmalardan vazgeçmeyen Şahinbey, o dönemde Gaziantep için son müdafaa hattı olan Kilis tarafından girişte bulunan Elmalı köyü civarındaki çarpışmalarda 86 arkadaşını daha yitirmiş ve tek başına kalmıştır.

Şehit olmadan önce;
‘Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde şehit kanı karışmıştır. Bize; Namus, Din ve Bağımsızlık için ölüme atılmak, Ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Bir an evvel topraklarımızdan defolup gidin. Yoksa kıyarız canınıza. Eğer, düşman buradan geçerse; Ben Antep’e ne yüzle dönerim, düşman ancak benim cesedimi çiğner de öyle girer Şehir'e’ ifadelerini söylediği dilden dile dolaşır.

Gerçekten de öyle olmuştur. Tek başına kalan ve cephanesi biten Şahinbey, Elmalı köprüsünü terk etmemiş, çarpışmaya yumruklarıyla devam etmiştir. Fransız Kuvvetleri, savaş adap ve ahlakına yakışmayan insanlık dışı hareketlerde bulunarak; Şahinbey’in üzerine adeta çullanmışlardır.

Şahinbey, yüzlerce süngü ile delik deşik edilerek, köprü başında şehitlik mertebesine yücelmiştir. Acı haber şehre tez zamanda ulaşmıştır. Şahinbey’in naaşını, yörenin diğer bir kahramanı olan Karayılan, kucağında şehre kadar taşımıştır. Bu hüzünlü olay, yöre halkını çok etkilemiş, Şahinbey üzerine ağıtlar yakılmıştır.


Şahin'i sorarsan otuz yaşında,
Süngüyle delindi köprü başında.
Çeteler toplanmış ağlar başında.
Uyan Şahin uyan gör neler oldu.
Sevgili Ayıntab'a Fransızlar doldu.





KARAYILAN (Kürt Mulla)

Karayılan, Atmalı** aşiretinden olup, 1888 yılında Maraş’ın Pazarcık ilçesi, Höcüklü Köyü, Elifler mezrasında doğmuştur. Babası Ermeniler tarafından şehit edilmiş, kendi kendine okuyup yazma öğrenmiş, köyünde imamlık yapmış çok zeki bir yurtseverdir.

I. Dünya Savaşı esnasında, Rus Cephesi’nde savaşmış ve yaralanmıştır. Bu cepheden köyüne dönen Karayılan, yaralarının iyileşmesinin ardından bir müddet sonra, hükümet kuvvetleri ile birlikte katıldığı bir çatışma neticesinde, halkı kırıp geçiren Balyan’lı eşkiya Bozan ağayı vurmuş ve adamlarını darmadağın etmiştir.

Karayılan, Gaziantep’in zor günlerinde, etrafında topladığı arkadaşlarıyla, Karabıyıklı diye bilinen mevkiide, Fransız Kuvvetlerine çok büyük darbeler indirmiştir. Böylelikle de Kuvay-ı Milliye saflarına katılmış, Şahinbey’in de dava ve silah arkadaşlarından birisi olmuştur.

Fransızlara karşı bir çok mücadeleden başarıyla çıkmış olan Karayılan, Elmalı Köyü köprüsünde şehit düşen Şahinbey’in haberini aldıktan sonra büyük bir sarsıntı geçirmiş olmasına karşın, Şahinbey’in cesedini şehrin merkezine kadar kucağında taşımıştır.

Ancak, zaman durma ve Şehitlere ağlama zamanı değildir. Mücadele tüm hızıyla sürdürülmüştür. Karayılan ve silah arkadaşları, amansızca saldıran düşmana karşı bir çok çarpışmaya katılmış, kimisinde yaralanmış, kimisinde ise ölümden döndüğü olmuştur. Ama, hiçbirinde mücadele etmekten yılmamış, çekinmemiştir.

Böylesi mücadelelerden birinde, kendisine verilen Şıhın Dağı (Sarımsak Tepe)’ndaki Fransız Kuvvetlerini geri püskürtme görevini yaparken, şehitlik mertebesine ulaşmıştır.



Karayılan der ki Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
Nerde düşman varsa orada bitirek,
Vurun ha yiğitler namus günüdür
Nazım Hikmet


CENGİZ ÖNAL





**ATMA / ATMALI AŞİRETİ: 
TÜRKMEN ve 12 oymaklı Kürt boyuna ayrılan Atmalar, Sünnî ve Alevî'dirler... 
İlk kez 1560 yılına ait Malatya tahrir defterinde rastlanmaktadır. Buna göre, birkaç neferden oluşan “Atmalu” cemaati, bir başka cemaatle birlikte, 1560 yılında Malatya’nın ‘Keder Beyt’ nahiyesinde meskundu. En eski ikinci kayıt ise, 1563 yılında Maraş topraklarında Alma Kuşağı Mezraı’nda başkalarıyla birlikte tarımla uğraştıklarını göstermektedir. Üçüncü olarak, Arapgir sancağına ait 1643 tarihli avârız-hâne defterinde Atma adlı köyün, Arapgir sancağının en büyük ya da kalabalık köyü olduğu görülmektedir. Boylar topluluğundan mürekkep bir konfederasyon olduğu anlaşılan Rişvav kabîlesine bağlı olan Atmalar Kurmançca konuşurlar. Harran Ovası'na yerleştirilenlerin Karakeçililer'le akrabalık kurdukları ve onların nesillerinden gelenlerin Atman olarak adlandırıldıkları da bilinmektedir. Atmalılar’ın Osmanlı tahrir defterlerinde bazen Türkmen Ekradı (Türkmen Kürtleri), bazen de Ekrad (Kürtler) olarak anılmalarının, Bozok Türkleri’nin Beydili/Begdili boyunun “Kürtler” cemaatinden/aşiretinden olmalarından kaynaklanıyor olması muhtemeldir. Nitekim arşivlerde Beydililer için “Kürt Beğdilisu cemaati” tabirinin kullanıldığı da görülmektedir. (Bilindiği gibi Oğuzlar 12’si Bozok, 12’si de Üçok olmak üzere 24 boydan teşekkül etmekte olup, Beydili Boyu, Kayı Boyu gibi Bozoklar’dandır. Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları gibi beylikler Beydililer tarafından kurulmuştur.) 

Karayılan’ın Atmalılar’dan oluşan çetesi ile Antep’in kurtuluşunda oynadığı rolün yanı sıra, Pazarcıklı Atmalılar’ın reisi Yakup Paşa (Paşo Ağa / Yakup Hamdi Bey) da Maraş’ın savunulması ve kurtuluşu olayında 350 kişi ile yer almıştır. Turgut Özal'da bu aşirettendir....

Karayılan’ın Atmalılar’dan oluşan çetesi ile Antep’in kurtuluşunda oynadığı rolün yanı sıra, Pazarcıklı Atmalılar’ın reisi Yakup Paşa (Paşo Ağa / Yakup Hamdi Bey) da Maraş’ın savunulması ve kurtuluşu olayında 350 kişi ile yer almıştır. Turgut Özal'da bu aşirettendir....

Yani, Kürtlerin büyük bir kısmı TÜRK boylarındandır. Kürt ırkı ya da Milleti yoktur, hepsi Türk boylarındandır, Arap, Ermeni, Yahudi ve Farsilerle karıştıklarından benliklerini kaybetmişlerdir.

EMPERYALİSTLERE VE BÖLÜCÜLERE ALET OLMAYIN!
ATALARINIZA LAİK OLUN!
KENDİNİ BU VATANIN BİR EVLADI OLARAK GÖREN VE 
TÜRKİYE CUMHURİYETİ'Nİ KORUYUP KOLLAYAN HERKES BİZDENDİR!
DUY EY BATI...
SB.





14 ŞEHİT ANITI

Şehirdeki Ermeniler, Fransız askerlerine hem yiyecek temin ediyorlar hem çeşitli yalanlarla şehirdeki insanlara saldırtıyorlardı. Beğendikleri evlerin, dükkanların, bağ ve bahçelerin kendilerine ait olduğunu söylüyorlar ve Fransız askerlerinin de desteğini alarak Türklere ait olan bu yerlere sahip olmaya çalışıyorlardı.

Ermeniler o kadar çok ileriye gitmişlerdi ki çocukların silah taşıdıklarını, muhbirlik yaptıklarını ileri sürüyorlardı. Fransız askerleri, yaşları 12-14 arasında değişen 14 çocuğu önce ellerini arkalarından bağlayarak diz çöktürürler ve kurşuna dizerler. Daha sonra hırslarını alamayarak çocuk şehitlerin vücutlarını süngüleyerek delik deşik ederler.

Yapılan bu anıt Fransızlara ve 
onların işbirlikçilerine bir ders olacak niteliktedir.




6 bölümlük Belgesel (Türkçe): 
Kefen Bayraklı Kale - Gaziantep
Şahinbey ve diğer kahramanlarımız....





‘Ben Gazianteplilerin nasıl gözlerinden öpmem ki;
Onlar Gaziantep'i kurtardıkları gibi, Türkiye'yi de kurtardılar’ 

Mustafa Kemal ATATÜRK






Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. 
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! 
Kükremiş Sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. 
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. 

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar. 
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. 
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar, 
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar...

















29 Ekim 2014 Çarşamba

30 Ağustos 2014 Cumartesi

30 AĞUSTOS - ÇİFTE ZAFER











30 Ağustos Zaferi 
Gerçekte  Çifte Zaferdir


Kimi zaman kişiler, nedendir bilinmez, bir duraksama geçirirler. İnsanın kimi zaman tıkandığı anlar olur. Duraksar. Bir belirsizlik çöker. Umutla umutsuzluk arasında bir noktadır bu... 

Seksenbeş yıl önce 1922 yılı Ağustos ayına gelindiğinde Türkiye böylesi bir durumla karşı karşıyaydı:

“Bu işin sonu ne olacak?” ya da

“Ne olacaksa olsun!”

“Fırtına öncesi sessizlik” denilen bir durumdu. 

“Hani nerede ordumuz, niye bir an önce taarruz etmiyoruz?”,

“Ordumuz durduğu yerde çürütülüyor, daha neyi bekliyoruz?” diyenler yanında 

“Bir sonuca ulaşmak için mutlaka savaş şart mıdır? Politik bir çözümle bu iş halledilemez mi? Bu halimizle taarruza kalkışmak kan dökmekten öte bir fayda sağlamaz. Çünkü Yunanlar’ı yensek bile İngilizler yine bizim önümüze dikilir. Duruma bakılırsa bir taarruzda başarı şansımız hiç de fazla değildir” diyenler de vardı.

1921 yılı Ağustos ayında durum daha da kötüydü. Kimileri Ankara’dan ailelerini iç bölgelere gönderirken, meclisin ve hükümetin Kayseri’ye, Sivas’a ya da Malatya’ya taşınması dile getiriliyordu. 

Erzurum Milletvekili Durak Bey, “Arkadaşlar nereye gidiyorsunuz? Cephe neredeyse meclis de onun arkasında toplantıya devam etmelidir. Düşman bizi burada kendisini yenmek için önlemler düşünürken bulmalıdır. Yerimiz cephedir. Geriye bir tek adım atamayız” derken oluşan sessizliği TBMM’nin renkli bir siması bozdu. 

O güne değin ağzını açmamış olan ak sakalı göbeğinde Dersim Milletvekili Diyap Ağa’nın sesi yankılanıyordu:

“Efendiler, biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa düşmanla kavga edip ölmeye mi? Kaderde ölmek varsa kaçmakla bundan kurtulamayız. Eğer ölürsek burası ikinci bir kabe olur.”

“Bir gün yine giyeriz” diyerek 8 Temmuz 1919 günü çıkardığı üniformasını yine giyen Mustafa Kemal düşüncelerini 5 Ağustos 1921 günü orduya ve ulusa bildirisiyle açıkladı:

“Büyük savaştan çıktığımız en zayıf zamanımızda bütün yurdu çiğnemek ve bütün halkı yok etmek için üzerimize saldıran düşmanlara karşı ulusça birleştik. Bana bu (başkomutanlık) görevi vermiş olan meclisin ve o mecliste temsil edilen ulusun kesin iradesi hareket tarzımın akışını oluşturacaktır. Hiçbir neden ve biçimle değiştirilmesine olanak bulunmayan bu kesin irade kesinlikle düşman ordusunu yok etmek ve bütün Yunanistan silahlı kuvvetlerinden oluşan bu orduyu anayurdumuzun kutsal ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşmaktır. Ülkenin ve ulusun maddi ve manevi tüm kuvvetlerini bu sonucun alınması amacına yöneltmek için hiçbir önlem ve girişimden kaçınılmayacak, ne yer ve zaman ile ne de vatan kavramı karşısında ayrıntıdan ibaret kalan diğer düşüncelere bağlı kanılmayarak düşman ordusunun yok edilmesinden ibaret bu tek amaç uğrunda gereken herşey yapılacaktır.”

Ardından “Ulusal Vergi Buyruğu” yayımlandı:

“Her evden bir kat çamaşır, bir çift çorap ve çarık” istendi. 

Ayrıca parası sonradan ödenmek üzere tüccar ve halkın elinde bulunan giyim kuşam, yiyecek (yüzde 40), araba, yük ve koşum hayvanları (yüzde 20), silah ve cephane, benzin, kamyon lastiği, yapıştırıcı, kablo, pil ve tel toplandı. 

Ustalar, sanatkârlar saptanıp askerlik şubelerine bildirildi. Bu toplama ve alım işleri sırasında kötü işlemleri görülenler ve alınanı kendi malıymış gibi kullanmaya kalkanların “Vatan Hainliği” suçuyla cezalandırılacağı duyuruldu.

Çanakkale’de “Size ölmeyi emrediyorum” buyruğu verdiği ordusuna Mustafa Kemal, 23 Ağustos 1921 günü bu kez şöyle sesleniyordu:

“(Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.) Savunma çizgisi yoktur, savunma alanı vardır. O alan bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük, her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler ona uymaz. Bulunduğu mevzide sonuna dek dayanmak ve direnmekle yükümlüdür.”

Sakarya zaferinin bedeli ağırdı. 

25 bin asker, 350 subay yitirilmişti. 800 yaralı subay vardı. 

Erlere günler boyunca birer avuç buğday dağıtılmıştı. Askere buğdaydan başka dağıtılacak yiyecek kalmadığını öğrenen Mustafa Kemal ve karargâhtakiler önlerine getirilen tavuğu yemeden aç yatmışlardı.

TBMM mutfağına da onbir gün boyunca et girmedi. 

Sonuç tüm bu çekilen sıkıntıya ve bedele değerdi. Yunan ilerleyişi durdurulmuş, vatanın işgalden kurtarılması,  bağımsızlığa kavuşma düşüncesi düş olmaktan çıkmıştı.

TBMM’de ise açık açık dile getirilmese de en iyi niyetliler bile ordunun taarruz edemeyecek durumda olduğu düşüncesine kapılmıştı. Muhalefet bunu ustaca işliyordu. İsmet İnönü de ayırdındaydı. O günleri şöyle anlatmaktadır İsmet Paşa:

“Daha önceki bunalımlı evrelerde olduğu gibi Sakarya’dan sonra da kötümser bir hava esmeye başladı. Zaten siyasi fitne ve siyasi çekişme hiçbir an durmamıştır. Her büyük savaştan, her büyük askeri bunalımdan az bir süre sonra ümit devri geçer geçmez, yeniden ümitsizlik egemen olur. Bu ümitsizlik havası içeriden dışarıdan her araç ile tahrik edilir. Şimdi yine böyle bir ümitsiz atmosferin içine düştük.”

Hazırlık uzuyor, zaman geçiyordu. Mustafa Kemal çırpınıp duruyordu.

Muhalefetin 2. Grup milletvekillerinin tutum, tavrı ve söyledikleri Mustafa Kemal’i TBMM Hükümeti başkanlığından ve başkomutanlıktan istifa etme eşiğine getirdi. Mustafa Kemal’in rahatsız olup katılmadığı bir oturumda ipler koptu. 

Gizli oturum yerine açık oturumda hem Mustafa Kemal’in hasta olduğu açığa vuruldu hem de ona, orduya ve arkadaşlarına ağır dille suçlamalar yöneltildi. Mustafa Kemal’in başkomutanlık yetki süresini uzatma önerisi reddedildi. Ordu başkomutansız kalmıştı. 

Hükümet görevden, Fevzi Çakmak Genelkurmay başkanlığından çekilmeye kalkıştı. “Muhalifler sizin başkomutanlıkta kalmanızı istemiyorlar” diyerek gelişmeleri aktardıkları Mustafa Kemal hasta yatağında meclis tutanaklarını inceledi, arkadaşlarına “24 saat sabredip bekleyin!” dedi.

Mustafa Kemal TBMM’de milletvekillerine seslendi:

“Benim rahatsızlığımı buradan ilana gerek var mı? Belki düşman benim rahatsızlığımı işitir ve üç beş gün sonra saldırıya geçer. Benim hastalığımı düfşmanın işitmesi doğru mudur?”

Mustafa Kemal, muhaliflerinin bir başka savına da şöyle karşılık verdi:

“Yasanın ülkede angaryayı yasakladığından söz ediyorlar. Doğrudur; fakat tehlike, gereksinim bize herşeyi meşru göstermektedir. Eğer ordumuzun gereksinimleri ulusa angarya yaptırmayı da gerektirecek olursa bunu da yapacağız ve en doğru yasa bu olacaktır. Şu ya da bu diye oy vermek, göstermek gerekir. Bu nedenle oy göstermemek yüzünden hükümet hareketsiz bir hale gelmiştir.

Bütün bu açıklamalardan sonra son söz olmak üzere şunu söylemek istiyorum ki, hükümet yönetilemez, ordu sevk edilemezse hareketsizliğe mahkum olur. Çocuk oyuncağı yapacak zamanda değiliz. Bu nedenle bu keşmekeşe, bu anarşiye hemen bir son vermek gerekir. Böyle yürüyemeyiz, böyle yürünmez, ulus böyle yürümek için sizi buraya göndermemiştir, ulus buna razı değildir.

Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun, hırslarımızdan, hislerimizden vazgeçerek, herşeyi etraflıca düşünelim. Kurtuluş için... İstiklal için... Eninde ve sonunda düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak, onu mağlup etmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz.”

“Dostları onunla beraber oldukları, düşmanları da ona karşı oldukları için” bütün meclisin desteğiyle Mustafa Kemal’e yetki yeniden verildi. Üstelik bu kez süre yoktu. 

Mustafa Kemal karşıtları şöyle düşünüyordu:

“Ordu iyice yenildi ve yoruldu. Bundan sonra bir daha belini doğrultamaz. Mustafa Kemal bu yenik ordunun başında yenik bir komutan olarak tüm saygınlığını yitirir.”

1922 Ağustos ayında elde edilen zafer dış güçler karşısında olduğu denli, içte de Mustafa Kemal karşıtları karşısında yürütülen bir savaşımın sonucudur.

30 Ağustos’ta işgal ordusunu dağıtan Mustafa Kemal, düşmanı dört bir yana dağıtabilmek için önce, kendi kurduğu TBMM’deki kendi milletinin vekillerini bir noktada toplamak zorunda kalıyordu.

30 Ağustos Zaferi bu nedenle, yalnızca cephede işgalci düşmana karşı kazanılmış bir zafer olmasının çok ötesinde, içeride, TBMM’deki kimi milletvekillerine karşı da kazanılmış bir zaferin simgesidir.





Yaşar Öztürk 
Bütün Dünya
















AVRUPA KONSEYİ ONUNCU YIL BASKISI 1949-1959 /STRASBURG
TÜRKÇE OLARAK

MEĞER 1949'DA TÜRKİYE AVRUPA KONSEYİ'NİN ÜYESİYMİŞ....

DERLER Kİ, MENDERES BAŞVURDU 1959'DA AVRUPA'YA GİRMEK İÇİN...

ŞİMDİ O BAŞVURU, O SÜRECİN BİR AŞAMASI

iNÖNÜ DÖNEMİNDE VE HENÜZ CUMHURİYET HALK PARTİSİ İKTİDARINDA, TÜRKİYE AVRUPA KONSEYİNE DAVET EDİLMİŞ.

GELİN BU KONSEYE ÜYE OLUN...

BİZİMKİLERDE DÜŞÜNMÜŞLER VE KARARIMIZ BU KONSEYE GİRMEKTİR DEMİŞLER...

ALKIŞLANARAK TÜRKİYE BU KONSEYE ÜYE OLARAK GİRMİŞ...

OSMANLI GİRDİ YETMİŞ YILDA BATTI...

TÜRKİYE GİRİŞ TARİHİ 1949, PEKİ O ZAMAN BİZ NEREYE GİRMEYE ÇALIŞIYORUZ?

BURADA ÇOK ÖNEMLİ BİR ŞEY DAHA VAR...

AVRUPA KONSEYİ 1949-1959 KİTAPÇIĞI TÜRKÇE OLARAK BASILMIŞ...

YANİ, TÜRKÇENİN AVRUPA KONSEYİNDE RESMİ DİL OLARAK , O TARİHLERDE TANINIYOR OLMASININ KANITIDIR....

BUGÜN İÇİN BİZİM DİLİMİZ AVRUPA'DA PEK DE KULLANILAN, KABUL GÖREN BİR DİL DEĞİL...

TÜRKİYE AVRUPA İLİŞKİLERİNDE HERKES İNGİLİZCE FRANSIZCA ALMANCA KONUŞUYOR, TÜRKÇEYİ KONUŞAN YOK...



KİTAPÇIKTA "ÜYE MEMLEKETLER" BAŞLIĞI ALTINDA:

BELÇİKA, DANİMARKA, FRANSA, İRLANDA, İTALYA, LÜKSEMBURG, HOLLANDA, NORVEÇ, İSVEÇ VE İNGİLTERE OLMAK ÜZERE ON MEMLEKET AVRUPA KONSEYİ STATÜSÜNÜ LONDRA'DA İMZALAMIŞTIR.

1949 AĞUSTOSUNDA AKDETTİĞİ İLK TOPLANTISINDA VEKİLLER KOMİTESİ YUNANİSTAN, İZLANDA VE TÜRKİYE'Yİ BU ON MEMLEKETE KATILMAYA DAVET ETTİ. BU DAVETİ DERHAL MÜSPET KARŞILAYAN YUNANİSTAN İLE TÜRKİYE , GEREK VEKİLLER KOMİTESİNİN GEREKSE İŞTİGARE MECLİSİNİN İLK OTURUMLARINA TEMSİLCİLER GÖNDERDİLER.

....AVRUPA KONSEYİ'NİN GİDERLERİNİN YÜZDE ONUNU TÜRKİYE KARŞILIYOR....

BÜTÇESİ:

ÜYE MEMLEKETLERİN HALİ HAZIRDA KABUL EDİLEN İŞTİRAK PAYLARI ŞÖYLEDİR.

FRANSA ........... 17.73
FEDERAL ALMANYA......17.73
İTALYA................17.73
İNGİLTERE.........17.73
TÜRKİYE..............9.06
HOLLANDA
BELÇİKA 
YUNANİSTAN
İSVEÇ



1949 YILINDA AVRUPA KONSEYİ İLE İLİŞKİLERİMİZ BAŞLADI, ŞUAN ÜZERİNDEN 60 YILA YAKIN 58 YIL GEÇTİ, OSMANLI 1856 YILINDA AVRUPA BİRLİĞİNE GİRDİ 1918'TE TARİHTEN SİLİNDİ....

TÜRKİYE'NİN KAÇ YILI KALMIŞ?

BU AVRUPA ÖYLE BİR MERET Kİ , İÇİNE ALDIĞI TÜRK'Ü YETMİŞ YILDA BİTİRİYOR...

AMA KENDİ KALIYOR...


Osmanlı 1856 yılında Avrupa Birliğine girmişti.

Napolyon Avrupa'yı kan ve ateşe boğmuş , Avrupa Devletleri Fransa'yı ancak birleştirerek durdurabilmişti. İngiltere, Avusturya, Rusya ve Prusya 1814'te Fransa yüzünden bozulan Avrupa dengesini yeniden kurmak üzere Viyana Kongresi düzenleyip Avrupa Korosu adını verdikleri bir birlik oluşturdular, bu birlik düşmanları Fransa'yı bile aralarına çağrırken Osmanlı Devleti'ni Avrupa Korosuna almamışlardı.

O yıllarda Avrupa basınında yer alan ve Avrupa Birliğinin ilk temelleri sayılan bu birliğe ait karikatürler Osmanlı Devletini kör ve topal bir zavallı olarak ilan ediyordu.

1838 Balta Limanı Antlaşmasıyla Gümrük Egemenliğini İngiltere'ye terk eden Osmanlı yine Avrupa Devletler Konseyi'ne girememişti.

1839'da tahta çıkan Abdülmecid 1839 Tanzimat Fermanını yayınlamış ve başta İngiltere olmak üzere Avrupa Devletlerinin tüm isteklerini anayasal güvence altına almıştır.

Abdülmecid'in tüm isteği Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını ve toprak bütünlüğünü güvence altına almaktı, hem de Avrupa Devletler Konseyinde.

Abdülmecid, Avrupa Devletleri isteği üzerine Rusya'ya savaş açar. Osmanlı donanması Sinop'ta Rusların baskınıyla yenilir ve bu yenilginin ardından "Senin için öldüler Avrupa" diye bir de madalya bastırır.

15 Mayıs 1854 Rusya yayılmasını durdurmak üzere bu sefer Bulgaristan, Osmanlı ordusu Rus ordusunu yener. Abdülmecid bu sefer de "Senin için savaştık senin için yendik Avrupa" diye bir madalya bastırır. Bütün Avrupa Devletlerine dağıtır.

Bu çabaların sonucu olarak Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünün Avrupa Devletleri tarafından koruyan ve Osmanlıyı bir Avrupa Devletler Konseyi üyesi olarak tanımlayan Paris Barış Antlaşması 30 Mart 1856'te imzalanır.

Osmanlıyı Avrupa Devletler Konseyine üye yapan Paris Barış Antlaşmasıyla , ilgili ülkelerin devlet başkanları tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girmiş, konsey üyelerini bir arada gösteren resim tarihe not düşmüştü.


Osmanlı Türkiye'den önce Avrupa Birliği üyesi olmuştu ama ne pahasına...


BEDELİNİ BU MİLLET ÇOK ACI ÖDEDİ....



BU TARİHSEL OLAYLARI OKULLARDA OKUTMAZLAR, OKUTULMASINA İZİN VERMEZLER
ZATEN BU YÜZDEN TARİH TEKERRÜR EDİYOR....











22 Nisan 2014 Salı

EGEMENLİK MİLLETİNDİR...




"Mütareke sırasında toplantı halinde olan bir Meclisi Mebusan’ımız vardı. Ancak, dağıtıldı. Millet yeni bir meclisin toplanmasını sağladı, mebuslarını seçerek İstanbul’a gönderdi. Bu meclis de tecavüze uğradı.

İç ve dış düşmanlarımız; milletin şerefine, bağımsızlığına, toplumsal ve ekonomik hayatına, doğal haklarına karşı birleşmişlerdi. Halkımız, tanınmayan ve çiğnenmiş olan hukukunu savunmak için ayaklandı; bu ayaklanma onun için bir hak oldu, görev oldu. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümeti, işte böyle bir başkaldırının sonucudur. 

Milletimiz bu kez Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni topladı. Yüce Meclis’imiz, toplanmasının birinci günü, 23 Nisan 1920’de milletin, tam bağımsızlık çerçevesinde yazgısını bizzat üstlenip yönetmeye başladığını bütün dünyaya duyurdu.

Millî egemenliğimizin bir şahısla veya sınırlı sayıda şahıslarla kabine gibi bir kurul tarafından temsil edilmesi yüzünden ülkeyi ve milleti despotluktan kurtaramadığımız, tarihî olaylarla kanıtlanmıştı. O zaman bu temsil hakkını, olabildiğince çok insandan meydana gelen ve süresi kısa olan bir kurulda tecelli ettirmek bence biricik çare idi. 

Şöyle diyordum: Vatanın ve mukadderatın sahibi ve sorumlusu millettir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türkiye’nin bugünkü ve gelecekteki rejimi “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” esasına dayanmaktadır ve dayanacaktır.

Vatanın kurtuluşu milletin iradesi kendi yazgısı üzerinde kayıtsız şartsız hâkim olduğu zamandan başlamıştır. Olumlu ve kesin sonuçlara ise, milletin vicdanından doğan ordularla ulaşmıştır.

Amacımıza ulaşmak için, daima milletin müdrik olduğunu, milletin kudretli olduğunu göstermek lazımdır. 

Dışa karşı, yabancılara karşı, düşmanlarımıza karşı milletin müdrik ve güçlü olduğunu, milletin hakiki etken olduğunu kanıtlamak lazımdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi…
Yüce Meclis!...

O’nun üzerinde başka hiçbir kuvvet yoktur. 
O’na hâkim hiçbir şahıs yoktur!

Milli İrade ve Egemenlik ancak o’nda tecelli eder!"


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
İLK MECLİS’İN KURULUŞU
















28 Mart 2014 Cuma

TOPAL OSMAN VE ALİ ŞÜKRÜ BEY GERÇEĞİ





Üçüncü uzatmanın konuşalacağı bugün (4 Mayıs) öyle olmayacağı anlaşılıyordu. Bütün muhalifler gelmişti. Mahmut Esat Bey Fethi Okyar'a sordu:

"Gazi Paşa nerde? Niye gelmedi?"
"Grip olmuş, yatıyormuş."
"Eyvah! Bugün kuliste acayip bir hava esiyor."

Kara Vasıf Bey kuliste, bazı tarafsız milletvekilleriyle kulis yapıyordu.

"Başkomutanlığı sürdürebilmek için 'taaruz edeceğim" diye hepimizi oyalıyor."
"Oyalıyor mu?"
"Evet, ben aaskerim, bilmez miyim, üç yüzyıldır taarus savaşı yapmamışız. Hep savunmada kalmışız. Taaruz çocuk oyuncağı değil. Bambaşka bir ordu ister."

Meclis Reis Vekili Musa Kazım Efendi kürsüdeki çana vurdu. Dışarıda kalmış milletvekilleri de içeri girdiler. Kapılar kapatılınca, gizli oturumu açtı, hükümetin Başkomutanlık Yasası'nın üç ay daha uzatılmasını önerdiğini bildirdi. Afyon Milletvekili Mehmet Şükrü Koç söz istedi.

"Buyrun."

Mehmet Şükrü bey koşar gibi kürsüye geldi:

"Arkadaşlar!Başkomutanlık Yasası'nın süresi bu akşam sona eriyor. Üç-beş saatlik ömrü kaldı. Bu yasa bitti. Konuşalıcak bir yanı yok artık."

Bu açıklama kuvvetle alkışlandı. Alkışlayanların sayısının yüksekliği, Bakanları ve müdafaayı Hukuk Grubu yöneticilerini ürküttü.

"..Yeniden Başkomutanlığa gerek var mı, yok mu, Meclis birini Başkomutan yapacaksa, bu Mustafa Kemal Paşa mı olur, başka biri mi olur, bunları ileride konuşuruz. Ama böyle gizli oturumlarda değil, milletin önünde açıkça konuşuruz. Hakikatleri milletten saklamadan. Gizli görüşme komedisinden vazgeçelim. Paşa Meclis'le meşgul olsun." 

syf.553-554

...

Yüzbaşı Şükrü İsmet Paşa'nın önüne bir not bıraktı. Paşa göz gezdirdi:

"M.Kemal Paşa'dan Başkomutanlık süresi uzatılmamış ama ordunun başsız kalmaması için Başkomutanlığı bırakmadığını bildiriyor."

Siyasi manevralar çevirmeye meraklı olan muhalefete, bir ihtilal süreci yaşandığını anımsatacak sert bir karardı bu. İsmet Paşa konuştukça öfkesi arttı:

"Başkomutan olmayı kendisi mi istemişti? Hayır. Kurulmasına öncülük ettiği Meclis talep etti. Ne oldu? Yenild mi? Hayır. İstiklal bayrağı altına topladığı milletini, canı ve malıyla harekete geçirdi, son haçlı ordusunu yendi. Kutsal kabul ettiğimiz ne varsa hepsini kurtardı. Şimdi de içli dışlı bin türlü entrikaya, iftiraya, demogojiye, ilkelliğe göğüs gererek, eğer kazanamazsa şerefini, hatta hayatını kaybedeceğini bile bile, kesin sonuç için imkansızı zorluyor. Bu adamların takdirini kazanabilmek için acaba daha fazla ne yapabilirdi?"

Tükürür gibi ekledi:

"İNSAN TARİHTEN UTANIR BE. VATAN PAHASINA SİYASET OLUR MU?

Başkomutanlık Yasası'nın düştüğü M.Kemal Paşa'nın artık başkomutan olmadığı, muhaliflerce her yana duyurulmuştu. Ertesi günkü oylamada da aynı sonucun alınacağına güveniyorlardı. Çoğunluğun oyunu değiştirmesi için hiçbir sebep yoktu. Olay Saray ve çevresinde, İngiliz Yüksek Komiserliği'nde, Yunan karargahında sevinçle karşılandı.

Muhalif bir grup Kara Vasıf Bey şerefine, yeni açılan Anadolu lokantısında ziyafet veriyordu. Lokantada zafer rüzgarı esmekteydi. Haberi alan Ali İhsan Paşa da büyük ümide kapıldı. Yazdığı mektuplara bağlı olarak bazı şeyler olacağını beklemişti ama önünün bu kadar çabuk açılacağını tahmin etmemişti.

Bu sırada M.Kemal Paşa aeş içinde tutanakları inceliyor, notlar alıyordu. Sabaha kadar çalışacaktı. Hizmet etmek için birlikte sabahlayacak olan Fikriye kahvesini tazeledi.

Meclis Salonu dolmaya başlamış, oturum gizli olacağı için tutanak katipleri ve dinleyiciler içeri alınmamışlardı. M.Kemal Paşa da ilk sıranın sağ başındaki yerine geçti. Gece hiç uyumamış, çalışmıştı. Yüzü kireç gibiydi.

Musa Kazım Efendi 13:30'da toplantıyı açtı. Hüseyin Avni Bey bağırdı:

"Oturum gizli mi , neden gizli? Önce bunu anlayalım."

M.Kemal Paşa ayağa kalktı, muhaliflerin bulunduğu yana dönerek. "Ben önerdim.." dedi, "..özel bir konuşma yapmak istiyorum."

Hafız Mehmet, "İtiraz etme..." diye uyardı arkadaşını, "...bırakalım konuşsun. Bakalım ne diyecek?"

Oturumun gizli olmasının kabul edilmesi üzerine Başkan, M.Kemal Paşa'ya söz verdi. M.Kemal Paşa kürsüye gelirken, Süreyya Yiğit, "Ne kadar sakin" dedi. Muhittin Baha şefkatle baktı:

"Böyle görünmek için ne kadar çaba harcadığını bir de ona sormalı."

M.Kemal Paşa kürsüde durdu, bakındı. Bütün sıralar doluydu. Geç gelenler ayakta kalmışlardı.

"Dünkü görüşmede rahatsızlığım sebebiyle bulunamadım. Fakat tutanakları gözden geçirdim, verilen oyları inceledim. Bulunmuş kadar bilgi sahibi oldum.

Efendiler!

Başkomutanlık Yasası'nın kabul edildiği günü hatırlayalım. Yunan ordusu Ankara'ya yürümek üzereydi. Yüksek kurulunuz, düşmanı durdurmak ve durumu kurtarmak için bir önlem düşünmek zorunluluğunu duydu. Sonuç olarak Başkomutanlık kuruldu ve ona yeteri kadar yetki verildi. Bu yasanın üç ay süreli olmasını öneren benim. Bugüne kadar iki kez uzatıldı. Ancak işin başında da Başkomutanlığın varlığından şikayetçi kimseler vardı. Bugün de aynı şikayetçiler yüzünden yasanın süresi uzatılmamıştır. Bu konudaki görüşlerimi açıklamadan önce, sorunun özünü ele almak, bunun için de dün burada, bu yasanın gereksizliğini ileri sürmüş arkadaşların iddialarından yararlanmak istiyorum. Mesela Salih Efendi şöyle demiş: "M.Kemal hakkımızı gasbetmek istiyorsa, verirsek aptalız."

Efendiler!

Lütfen hatırlayınız. Ben kimseye, beni Başkomutan yapınız demedim. Tersine bütün Meclis bana, 'Başkomutan olacaksın' dedi. Bugün bu yasadan şikayetçi olan arkadaşlar, bu kürsüden, 'Ordunun başına geç, zafere yürüyelim' diye feryat ediyorlardı..."

Sesler duyuldu:
"Evet, doğru!"

"..Açık konuşacağım için beni mazur görünüz. Her birininizin seçilmesi ve burada toplanması için en çok ben çalışmışımdır. Bunun için, pek çoğunuz bilirsiniz ki en yakın arkadaşlarımla fikir mücadelesi yaptım, hayatımı tehlikeye attım. Sözün kısası, bu Meclis benim eserimdir. Ben de herkes gibi eserimi alçaltmak değil, yüceltmek isterim..."

Alkışlar yükseldi:

"..Onun için Salih Efendi'nin, benim de hiç olmazsa kendisi kadar Meclis'in hakları ile ilgilendiğimi farz etmesini rica ederim. Fazla bir şey istemem..."

Gülüşler, kahkalar duyuldu.

"..Meclis'in hakkını gasbetmek sözünü Salih Efendi'ye red ve iade ediyorum! Bu konunun gizli oturumda görüşülmesi de tartışma konusu olmuş. Mehmet Şükrü Bey, 'Gizli toplantılarda konuşarak gerçekleri milletten saklamayalım' demiş. Efendiler! Yüce Meclisimiz alelade bir yasama meclisi değildir. İcra yetkisini de haiz olduğu için bir büyük hükümet gibidir. Öyle değil mi?..."

Bu soruyu, Meclis'in icra yetkileri konusunda çok titiz olan muhaliflere dönerek sormuştu. Onlar da ,'Evet doğru!' diye onayladılar.

"...Devleti idare eden bir hükümetin, bütün kararlarını açıkta konuşarak verdiği nerede görülmüştür? Dünyada örneği var mı? Hele konu Başkomutan ve ordunun durumu ise, bunlar düşmanın önünde tartışılabilir mi? Ama Şükrü Efendi bu zorunluğu komedi olarak vasıflandırmış. Efendiler! Aramızda komedi oynayan biri varsa bu Şükrü Efendi'nin kendisidir. Daha bir yıl önce, hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan tutuklandığını ve adaletin pençesinden ne kadar büyük bir zilletle kurtulduğunu unutmadık.."

M.Şükrü Bey kıpkırmızı kesildi.

"..Hüseyin Avni Bey de yasanın aleyhinde bulunurken demiş ki, 'Miskinler, bu tarz hareketle milleti rezil edeceksiniz..."

H.Avni Bey itiraz etti:
"Ben öyle bir şey demedim."
"Ama yazık ki bu sözler tutanakta yer alıyor beyefendi!"
"Hayır olamaz, yanlış!"
"Şimdi efendiler..."

H.Avni Bey itiraza devam edince, M.Kemal Paşa sinirlendi:
"Ee, gevezelik yeter! Burası mahalle kahvesi mi?"
"Hayır, milletin kabesi."
"Öyleyse saygı göstermeyi öğren!"

H.Avni yerine çöktü. Yenilmekteydiler.

"Efendiler! Bir adam Başkomutanlığı ele geçirir ve yasaya dayanmayan yetkiler kullanırsa, o adama diktatör denir. Ben yüce kurulunuzun kabul buyurduğu yasayla bu göreve geldim. O yasaya dayanarak çalıştım. Yasa yapma hakkınızı da bütünüyle bana devretmiş değilsiniz. Bana verdiğiniz yetki sadece ordu ile ilgili ve sınırlıdır. Yüce Meclis dilediği anda onu da geri alabilir. Şu halde bu taşkınlığa ne gerek vardı? Bu dayanaksız, manasız iddialarla ne elde etmeye çalışıyoruz? Niyetimiz orduyu kıpırdayamaz halde tutmak mıdır?..."


"Haşa! Asla! Ne münasebet!!!"
"Ama Vasıf Bey demiş ki, 'Yerimizden kıpırdayamadık ve kıpırdayamayacağız.' Bazı arkadaşlarımız ordunun kıpırdayamayacağını ileri süren gafilin bu sözlerini alkışlamışlar.."

Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, Hafız Mehmet'e ' Kaybediyoruz' diye fısıldadı.

"Evet, adam tek başına hepimizi yeniyor."


syf560
ŞU ÇILGIN TÜRKLER
TURGUT ÖZAKMAN

.....


TURGUT ÖZAKMAN’IN “ÇILGIN TÜRKLER”İ VE “CUMHURİYET TÜRK MUCİZESİ”NDE 
OSMAN AĞA VE GİRESUN UŞAKLARI

Çok okumak, çok yazmak karakterimizin ayrılmaz bir parçası, adeta yaşam biçimimizdir.

Trabzonlu bir dostum yıllar önce, içinde “yok yok” olan kütüphanesini gururla bize gezdirirken, “Hocam” demişti:

-Ben dinlu, dinsuz her kitabı okurum!

Biz de, bu dostumuzun tabiriyle “dinli-dinsiz” ne bulursak okuyor, okuduklarımızı da akıl ve mantık süzgecimizden geçirdikten sonra okurlarımızla, dostlarımızla paylaşıyor, yerine göre de fikir tartışmalarına giriyoruz.

Okuduğumuz “dinsiz” kitapların da –haşa- bizi dinden-imandan çıkardığı yok, çok şükür!

Okumalarımız, araştırmalarımız daha çok, branşımız (İÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü) gereği, tarih ve özellikle de yakın tarihimiz üzerine yoğunlaşmaktadır.

Dolayısıyla, Kurtuluş Savaşı’mızın muzaffer Başkomutanı, Cumhuriyetimiz’in Kurucusu Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü tartışmasız birinci sıraya yazabilirim.

Evet değerli dostlarım.

Gerçekten de Atatürk üzerine çok sayıda kitap, dergi, belge karıştırdık, arşiv tozları yuttuk, notlar aldık, öğrendiklerimizi de perder pey okurlarımızla paylaştık, yeri ve zamanı geldikçe paylaşmaya da devam edeceğiz.

Örneğin, Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik “Tek Adam”ını, Hasan İzzettin Dinamo’nun 5 ciltlik “Kutsal İsyan”ını, 4 ciltlik “Kutsal Barış”ını, Lord Kınross’un “Atatürk”ünü, H.C.Amstrong’un Bozkurt’unu, Berth G.Gaulis’in “Çankaya Akşamları”nı, Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”sını ve adını tek tek yazamayacağım pek çok eseri satır satır okudum. 

Önemli anekdotların üzerlerini fosforlu kalemle çizdim, notlar aldım. Hepsi de birbirinden değerli eserler olmasına rağmen...

Gerçeği söylemem gerekirse hiçbiri beni, merhum Turgut Özakman’ın kaleme aldığı “Şu Çılgın Türkler” (398 baskı), “Cumhuriyet Türk Mucizesi” ve ”Diriliş” kadar etkilemedi.

Engin bir tarih bilgisi, şiir gibi bir üslup, konusuna hakimiyet, olaylara tarafsız bakış açısı adına ne ararsanız var, kitaplarında.
28 Eylül 2013 tarihinde 83 yaşında kaybettiğimiz hukukçu, oyun ve senaryo yazarı, romancı, araştırmacı, idareci Turgut Özakman’ın aziz hatırasına hürmeten biz de birkaç kelam edelim dedik.

2011 yılında 126 kaynaktan yararlanarak kaleme aldığımız iki baskı yaparak mevcudu tamamen tükenen “Kurtuluş Savaşı’nın Efsane Kahramanı Milis Piyade Yarbay Giresunlu TOPAL OSMAN (Osman Ağa)” adlı kitabımız için...

Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” ve “Cumhuriyet Türk Mucizesi” adlı eserlerinde oldukça geniş yer verdiği “Osman Ağa ve Giresun Uşakları” ile ilgili bölümlerden de alıntı yapmıştık.

Kitabımıza aldığımız-almadığımız bu anekdotları siz değerli hemşerilerim başta olmak üzere tüm okurlarımla paylaşmak istiyorum.


Şu Çılgın Türkler’in önce 66.sayfasını çevirelim:

“Eski Mercedes, istasyondaki, bugün müze olan, kesme taştan yapılmış iki katlı binanın önüne yanaştı. Yaver Salih Bozok, Dışişleri Bakanını, iki serdengeçti Giresunlu muhafızın koruduğu kapıda bekliyordu, hemen Mustafa Kemal’in istasyona bakan çalışma odasına çıkardı.”


Sonra 257 ve 258.sayfaları çeviriyoruz:

“Ankara’ya önce Topal Osman Ağa’nın ünlü 47.Alayı gelmiş, törenle karşılanmıştı. Alay Giresun ve çevresinin gençlerinden kuruluydu. Pontus ve Koçgiri ayaklanmalarının bastırılmasında görev almıştı. Donatımları, kıvraklıkları Ankaralılara güven ve ümit vermişti. Meclis’in önünden alayla birlikte Giresunlu millici Gülpembe Hanım da geçmişti.”

258.sayfaya aynı zamanda, Osman Ağa’nın yarbay rütbeli fotoğrafı da eklenmiş.

Sakarya Meydan Muharebesi’ne ilişkin 312.sayfada da 42.Giresun Gönüllü Alayı Komutanı H.Avni Alpaslan’dan bahsediliyor:

“İsmet Paşa’nın ‘izinsiz ve emirsiz geri çekilenin idam edileceği’ hakkındaki emri birliklere dağıtılmıştı.

4.Tümen’in 42.Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey (Binbaşı olması gerekir. S.Ç.) emri alınca, birçok alay komutanı gibi o da, alayının subaylarını akşam yemeğinden sonra topladı. Emri okudu, içlerine sindirmeleri için biraz bekledi, sonra ayağa kalktı:

‘Bu savaş işte böyle bir savaş olacak. Çünkü bu savaş fetih, yağma savaşı değil, vatan savaşı. Hiçbir hatayı affetmeye hakkımızın olmadığı bir savaş. Komutanlarımız izin vermedikçe öleceğiz, geri çekilmeyeceğiz. Askere örnek olacağız. Çocuklarımıza para pul, mal mülk değil, millet için şehit ya da gazi olmuş namuslu bir askerin çocukları olmanın şerefini bırakacağız.

Beyler!
Kendinizi ve askerinizi bu büyük savaşa hazırlayın.’
Alayı sırf fedailerden kurulu bir birlik gibi dövüşecek, ilk şehitlerden biri de Yarbay Hüseyin Avni Bey olacaktı.”


Yusuf İzzet Paşa, Sakarya’da birlikleri denetleyen Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya, birliklerin mevcudunun azlığından, askerlerin yarı çıplak olduğundan yakınmaktadır. Gerisini, 276 ve 277.sayfalardan takip edelim:

“Başkomutan Sincan’dan ayrılırken Y.İzzet Paşa’nın kulağına eğildi:
‘Paşam, bu savaşı elde ne varsa onunla ve kesin olarak kazanmak zorundayız.

Tren hareket edince Fevzi Paşa’ya, ‘Merkez Ordusu’nun yolladığı iki alaydan birini 4.Tümen’e, ötekini 23. Tümen’e verelim de Y.İzzet Paşa’yı yatıştıralım..’ dedi, ‘..Osman Ağa’nın alayı cephe ihtiyatı olarak kalsın.”

Yine Sakarya’ya dönelim. Sayfa 447:
“Çal kuzeyine yetişen Albay Halit Bey (Deli Halit Paşa. S.Ç.) buradaki iki tümenin komutasını üzerine aldı. İsmet Paşa Halit Bey’in emrine bir tümen ile Topal Osman Ağa’nın 47.Alayı’nı da verdi.”

“Ne oldular?” başlığı altında Padişah Vahdettin başta olmak üzere, Osmanlı ve TBMM Hükümetinin önde gelen şahsiyetlerinin, Kurtuluş Savaşı Komutanlarının ve daha pek çok önemli kişinin akıbetleri hakkında bilgi verilirken, 684.sayfada;

“Topal Osman Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’i 27.3.1922 (Tarih yanlış. Doğrusu 27.3.1923 olacak. S.Ç.) günü Ankara’da öldürdü, kendi de öldü.” İfadesiyle Osman Ağa’ya da bir satırla değinilmiş.

“Sakarya savaşı Notları” başlığıyla verilen “dizin”in 61/a maddesinde (s.719) ise, Ahmet Gürsoy hocamızın, “Atatürk’ün Muhafızı Osman Ağa” adlı kitabından (s.27) bir alıntıya (47. Giresun Gönüllü Alayı) da yer vermiş:

“Alaydan sadece 285 kişi sağ kalmıştır.”


Şimdi de geçelim 440 sayfalık “Cumhuriyet Türk Mucizesi” adlı eserine.

Romancı, araştırmacı, yazar Turgut Özakman “Cumhuriyet Türk Mucizesi” adlı eserinde, Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi ile ilgili şüphelerin Osman Ağa’nın üzerinde yoğunlaşması üzerine, Atatürk’ün Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey’i yanına çağırarak, şu emri verdiğini belirtiyor:

“Taburunla bağ evini sararsın. Tutuklama kararını bildirerek Osman Ağa’yı teslim almaya davet edersin. Teslim olursa incitmeyin. Çok hizmeti geçmiş savaş kahramanı bir gazidir. Ama karşı koymaya kalkışırsa gereğini yaparsınız. Çünkü suçu bağışlanabilir bir suç değil. Haydi, kolay gelsin çocuk.” (s.283)

Sonrası malum. Paşa çok üzgündü. Yanındakilere dönerek:
“Ne talihsizlik..” dedi, ‘..Osman Ağa’ya da, Ali Şükrü Bey’e de, Giresunlu babayiğitlere de yazık oldu. Suçluları ilgili makamlara teslim edin. Ötekileri gönüllerini alıp memleketlerine yollayın.’ (a.g.e. s.284)

Turgut Özakman daha sonraki satırlarda, “Ertesi gün her sağduyu sahibi insanı rahatsız eden, Meclis’in büyüklüğüne hiç yakışmayan bir olay olacaktı” dedikten ve Osman Ağa’nın cesedinin mezarından çıkarılarak Meclis’in önünde asılması için Van Milletvekili Haydar Bey ile 16 arkadaşının imzasıyla Meclis’e bir önerge sunulduğundan, Erzurum Milletvekili Salih Efendi’nin, ‘Buna el kaldırmayan suç ortağı olacaktır!’ diye bağırdığından, önergenin oy birliği ile kabulünden sonra Osman Ağa’nın mezarından çıkarılan cesedinin ayağından asılarak Meclis’in önünde teşhir edildiğinden bahsettikten sonra şunları söylüyor:

“M.Kemal Paşa kararı duyunca isyan etti:
‘Bu karar adamı bir daha öldürmek olmuyor mu?’
Rauf Bey terini silerek, ‘Muhalefet öyle bir galeyan halindeydi ki..’ diye yakındı, ‘..bu ilkelliğe hiçbirimiz itiraza cesaret edemedik.’
‘Meclis kararı olduğuna göre yapacak bir şey yok. Yerine getirilecek. Ama Meclis’in büyüklüğüne, sağduyusuna hiç yakışmayan çok ilkel, vahşi bir karar. İyi ki seçime gidiyoruz.” (a.g.e. 285)

Özakman, 345-436 sayfalar arasında “Dipnotlar, Açıklamalar” başlığı altında topladığı bölümün “İkinci Bölüm Notları” kısmının 103.maddesinde de “Topal Osman Ağa-Ali Şükrü Bey Olayı” hakkında yararlanılan kaynakları sıralarken, “Osman Ağa ve Giresunlular, s.152-193” ibaresiyle Erden Menteşeoğlu Hocamızı da kaynak göstermiş.

Araştırmacı-Yazar Turgut Özakman, “Latife” adlı kitabında Atatürk’e çarşaf giydirilmesi olayı dahil gerçeğe aykırı bilgiler verdiği iddiasıyla İpek Çalışlar’ı 421.sayfadan, 425.sayfaya kadar çok ağır cümlelerle itham ederek, sözlerini şu cümlelerle bağlıyor:

“…Sayın yazarın, bu rezil masalı anlatan kimsenin adını açıklaması gerekir. Açıklamalı ki bu iftirayı atanı bilelim ve açıkça lanetleyelim! Açıklamazsa, bu masalı yazarın uydurduğunu sananlar olabilir. Allah korusun.” ( s.425)


Özakman, I.Devre Zabıt Ceridesi’nden (c.28, s.304-310 ve c.12, s.35) alıntı yaparak Ali Şükrü Bey Olayı’na ilişkin şu dip notlarını veriyor:

“İlk oturumda İsmail Suphi Soysallıoğlu bir önceki oturumda alınan Osman Ağa’yı asma kararının oybirliği ile olmadığını, kendisinin bu kararı onaylamadığını açıklıyor. Birkaç arkadaşının daha olduğu anlaşılıyor. O vahşet patlaması içinde Başkanın bu ayrıntılara dikkat etmediği anlaşılıyor.”

“Meclis’te Osman Ağa’ya kaymakam (yarbay), Mustafa Kaptan’a teğmen rütbesi nasıl verildi, kim verdi diye eleştiriler yapıldı. (Çeteci Kara Fatma’ya da rütbe verilmiştir, Halide Hanım’a başçavuş rütbesi verilmiştir vb.) Milli Mücadele biteli ancak beş ay olmuştu. Bu kahramanlara yine bu Meclis’in kabul ettiği kurallara göre böyle rütbeler verildiğini unutmuş görünüyorlardı. Bu kahramanlara hepsi minnettardı. Yere göğe koyamıyorlardı. Osman Ağa kahraman 47.Alayın komutanı idi. Bu alayı Ankara’ya geldiği zaman Ali Şükrü Bey karşılamış, Meclis’e de iftiharla bilgi vermişti.” ( s.425)

Biz ne kadar anlatırsak anlatalım, dilimizle kuş tutsak dahi bazı kesimleri ikna etmemiz zor.

Ünlü romancı, araştırmacı-yazar Turgut Özakman’ı hemen hemen herkes tanıyor. Giresunlu değildir. Ama dürüst, namuslu bir araştırmacıdır. Kılı kırk yarmadan bir konuyu kaleme almaz.

Bakınız, onca hizmetlerine karşın Osman Ağa ve Giresun Uşakları’na haksızca ve acımasızca yapılan bu çirkin ve vahim olay karşısındaki tepkisini, yüreğimize su serpecek şu çok anlamlı cümlelerle ne kadar da güzel ifade etmiş:

“…47.Alay hem Sakarya’da, hem Büyük Taarruz’da görev almıştır. M.Kemal Paşa’nın muhafızları 47.Alayın Giresunlu seçkin gençleriydi. M.Kemal Paşa’yı çok iyi korumuşlardır. Osman Ağa bir suç işledi diye hepsini aşağılamak ve Osman Ağa’nın kahramanlıklarını yok saymak olur mu? Meclis’in, ölüyü mezardan çıkartıp astırması, bu kahramanları aşağılamaya yeltenmesi Birinci Meclis’in büyük yanlışları arasında yer alacak, büyüklüğünü lekeleyecektir.” (a.g.e. s.425-426)


Başka söze hacet var mı?
Merhum Özakman’ın “Cumhuriyet Türk Mucizesi”nde başka ilginç ayrıntılara da rastlıyoruz.

Gerçi Osman Ağa ve Giresun Uşakları’nı ilgilendirmiyor ise de bu ayrıntıların, günümüz Türkiyesi’nde bazı kesimlerin Atatürk’ü din düşmanı gibi göstermelerine küçük bir cevap olabileceğini düşünüyoruz.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, henüz Cumhuriyet’i ilan etmediğinden, TBMM Başkanı ve Kurtuluş Savaşımız’ın muzaffer başkomutanı sıfatıyla 1923 yılı başlarında bir dizi gezi gerçekleştirir.

Yer Balıkesir, yıl 1923.
“Sabah (7 Şubat) M.Kemal Paşa ordu karargahında çalıştı. Öğle namazını büyük bir cemaat ili Zağanos Paşa camisinde kıldı. Şehitler için okunan mevlidi dinledi. Mevlit bitince yerinden kalktı, ağır adımlarla minbere çıktı. Cemaat dikkat kesildi.:

“Millet!
Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, iyiliği ve hayrı üzerinize olsun. (..) Dinimiz son dindir. Ekmel (mükemmel) dindir.”

Bundan sonrasını şu cümlelerle anlatıyor, Turgut Özakman:
“Dini yücelten bir konuşma yaptıktan sonra burada da soru sorulmasını istedi. Sorular bitince minberden indi., soruları ayakta yanıtladı.

Biri hutbenin dili ile ilgili bir soru sormuştu. Haklı bir soruydu. Çünkü hutbe Arapça okunurdu. M.Kemal Paşa hutbenin tarihi, anlamı, işlevi konusunda ayrıntılı bilgi verdi. Bilgisiyle yobazları bile hayran bıraktı. Yanıtını şöyle bitirdi:

‘Hutbelerin dilinin bilinmesi, anlaşılması, bilim ve fenne uygun olması gerekir. Hutbeler tamamen Türkçe ve zamanın gereklerine uygun olmalıdır ve olacaktır.” (a.g.e s.251-252)

13 Mayıs 1923’de trenle Ankara’dan yola çıkan Gazi Hazretleri’nin bu defaki durağı Adana’dır. Adana’da bir dizi ziyaret gerçekleştiren ve bazı toplantılara katılan Büyük Kurtarıcı için Özakman, adı geçen eserinin 274.sayfasında da şu ifadelere yer vermiş:

“İkinci gün bazı kurumları, fabrikaları, okulları gezdi, Cuma namazını Ulu Cami’de kıldı. Öğle yemeğini öğretmenlerle yedi. Akşam yemeğini çiftçilerle.”

Çiftçilerle yenilen yemeğin ardından Adana esnafının da katılımıyla koyu bir sohbet başlar. Gazi Hazretleri halkı aydınlatmaya devam eder. Tekrar Özakman’ın satırlarına (s.274) dönelim:

“ Artık bilim, kültür, fen ve iktisat gibi alanlarda zaferler kazanmalıyız. Bazı kimseler asri (çağdaş, modern) olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların maksadı İslamların kafirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak sarıkla değil beyinledir.”


Değerli okurlarım.
Merhum Turgut Özakman’in iki değerli eserinden yaptığım ve bir kısmını “TOPAL OSMAN” kitabıma da koyduğum “Osman Ağa ve Giresun Uşakları” ilgili anekdotları ve Atatürk’ün yüce dinimize bakış açısını yansıtan bazı alıntıları sizlerle paylaştım.

Umarım ilgilerinizi çekmiştir.

Bir Turgut Özakman daha dünyaya gelir mi, bilemeyiz.

Ama bir gerçek var ki, Atatürk ve ona inanarak gözünü kırpmadan Hak’ka yürüyen “Çılgın Türkler” ancak bu kadar mükemmel anlatılabilirdi.

Olayları çarpıtarak tarih adı altında yalan yazanlar utansın!

“Tarihi yapanların (Atatürk ve silah arkadaşları)” ve tarihi, “yapanlara sadık kalarak yazan” namuslu kalemlerin (başta Turgut Özakman) ruhları şad, mekanları cennet olsun!


Seyfullah ÇİÇEK - 04.10.2013 link




//