Translate

MERYEMANA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MERYEMANA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2012 Pazartesi

MERYEM ANA EVİ



Tarihin ve efsanelerin birbirine bağlı olan eserinde Gregoire de Tours (538-594), Efes yakınındaki bir dağda bulunan küçük kilise­den saygıyla bahseden ilk kilise yazarıdır. "Efes'e yakın bir dağın tepesinde, çatısız dört duvar vardır, Yuhanna bu duvarların iç tarafında oturmuştur" demektedir. Acaba seyahat eden kişilerin raporlanna istinaden mi bu küçük kiliseden bahsedilmeye başlandı?

Böyle bir durumda ne çok çabuk doğrulayıcı, ne de şüpheci olmalı.

Kırkıncelilerin (halen Selçuk'ta Şirince köyü) geleneklerine göre Efes'te Bülbül dağında Meryem'in oturduğu Ev'in mevcudiyetine inanırlardı. Bunlar Meryem Ana mevkiinden 17 km. uzaklıkta yerleş­miş ve her sene 15 Ağustos'ta (Meryem Ana'nın ölüm günü) ve Miraç' inin olduğuna inandıkları yerdeki mabedi ziyaret ederler idi. Meryem'in son günlerini Kudüs'te geçirdiğini savunan Ortodoks kilisesi ne bağlı olan bu Ortodoks köylülerinin ağzından, böyle bir doğrula­mayı duymak şaşırtıcıdır. Maamafih bu Hıristiyanlar, Efes Hıristiyanlarından gelen kuşaklar olduğu ve çeşitli zulümler sırasında Efes'in doğusundaki dağlarda sığındakları düşünürsek, ortada şaşırtıcı bir şeyin olmadığını kabul edebiliriz. Türk dilini konuşup, atalarının örf ve adetlerini korumuşlardı.

Meryem Ana Ev'ini ziyaret günü dağda 5 saat yürüyüşü göze alan bu cesur insanlar, şüphesiz bunu ciddi bir nedene bağlıyorlardı. Bu hususta Mr. Poulin şöyle der: "Bu geleneği onlar icad etmedi. Bu gelenek onlara ne komşularından ne de Ortodoks kilisesinden gelmedi. Peki, ya kimden? Babalarından diye cevap verdiler. Bunu onlardan daha iyi bilen kimse yoktur."

EVİN MEYDANA ÇIKARILMASI

1881 yılında, Paris piskoposluğuna bağlı Gouyet adında bir rahip, Katerin Emmerik'in (1774-1824) yazdığı "Hazreti Meryem' in hayatı" kitabında anlatılan Meryem'e ait Ev'in, tanıma uygun olup olmadığını görmek için Efes'e gitmeye karar verir.

İzmir Başpiskoposu olan Monsenyör Timoni, onu cesaretlendirerek, araştırmalarına yardımcı olsun diye yanına bir genç verir. Rahip Gouyet, çantasına, üzerinde "zavallı, zararsız ve çaresiz bu yol­cuya lütfen saygı gösteriniz" sözlerinin yazılı olan bir pusula koyarak yola çıkar. Yolculuğu sorunsuz geçtikten sonra, Hazreti Meryem'in Evi'ni bulduğunu iddia ederek, raporunu Monsenyör Timoni ile Paris Piskoposluk otorilerine, hatta Roma'ya verir. Fakat başarılı olamaz.

On yıl sonra, İzmir Fransız hastanesi rahibelerinden Marie de Mandat Grancey, hastanedeki rahibeler camiasına, Katerin Emmerik' in "Hazreti Meryem'in Hayatı" kitabını okutuyordu. Meryem'in Efes'teki yaşamı ve ölümü ile ilgili bölümler bittiği zaman, rahibelerin rahibi olan Lazarist M. Jung şöyle der: "Efes o kadar uzak değildir, gidip görmeye değer."

Ayni tarihlerde İzmir Fransız Koleji müdürü ve İbranice uzman, Yahudi geleneklerini iyi bilen Lazarist rahip Eugene Poulin'de Katerin Emmerik'in kitabını inceler ve Efes'e bir gezi tertiplemye karar verir. Kendisi gitmediyse de iki rahip ve iki katolik görevli gönderir.

27 Temmuz 1891 de dört kişi yola koyulurlar, Efes'te civarı iyi tanıyan Mustafa adında bir zencinin yardımını isterler.

Fakat bir müddet evvel Mekitarist (Ermeni katolik) bir rahip Değirmendere'de bir şeyler bulduğunu iddia ettiğinden, Ayasuluk (Selçuk) yerine, Aziziye (Çamlık) den dolaşırlar. Değirmendere'deki Ortodoks manastırına geldiklerinde heyet başkanı Mr. Jung, oradaki iki papaz'a Hazreti Meryem nerede öldü diye sorar. Karşılığında "Kudüs te" diye cevap alır. Cevaplarından, Meryem'in ölümü ile ilgili, Bizans'ın resmi geleneğine sadık kaldıkları anlaşılıyordu.

Değirmendere gezisi hiç bir olumlu sonuç getirmediğinden, dört arayıcı Kuşadası'nda gecelemeyi ve ertesi gün ellerinde pusula ile Ayasuluk'tan hareket ederek ve Katerin Emmerik'in kitabını rehber sayarak araştırmalarına devam etmeye karar verirler.

29 Temmuz 1891 günü, saat 11'e doğru yorgun bir vaziyette, tütün dikilmiş küçük bir yaylaya varırlar. Susamış olduklarından, tarlada çalışan kadınlardan su isterler. "Suyumuz kalmadı, fakat manastıra gidin, orada su bulacaksınız" diye cevap alırlar. Bir işaretle, oldukça harap olmuş bir evi gösterirler.

Susuzluklarını iyice giderdikten sonra dört araştırmacımız etraflarına bakar ve şaşkına dönerler. Ne? Harabeye dönüşmüş ev, evin arkasındaki dağ, karşılarında deniz fakat...Katerin Emmerik tarafından Meryem in Evi için yapılan tasvirin ta kendisi, tıpatıp uyuyor. Donakalmış ve heyecanlı bir şekilde, evi tasvir eden satırları bir daha gözden geçirirler. Vazifelerini tam yerine getirmek için, civardaki tepeleri araştırmak isterler. Katerin Emmerik gerçekten dağın tepe­sinden, Meryem Ana Evi'nin bulunduğu yamaç, Efes ve Deniz göründüğünü yazıyordu. İki gün boyunca, tepeden tepeye koştular fakat Meryem Ana Evi'nin bulunduğu dağın tepesinden başka hiçbir yerden aynı zamanda Efes ve Deniz görünmüyordu. Böylece Meryem'in evini bulmuşa benziyorlardı. Sevinç içinde, İzmir'e dönerler ve keşiflerini anlatmaya başlarlar.

M.Jung'un amiri sayılan, M.Poulin, meslektaşını şakacı itham ederek, bizzat Efes'e gitmeye karar verir. Birinci keşif gezisinden onbeş gün sonra, yani 12 Ağustos'ta bizzat dağa tırmandıktan sonra, İzmir'e dönüşünde, tutkuyla meseleye sarılıp, derin ve bilimsel çalışmalarla bu işin peşine düşmeye karar verir.
Peder Henry Yung - İlk Ayin

M.Poulin gecikmeden 19 Ağustos'ta, ikinci kez Mösye Jung'u ve kültürlü dört katoliği yanına alarak, Efes'in yolunu tutar. Altı gün boyunca fotoğraf çekerek, ölçerek ve önemli veriler elde etmek için orada kalırlar.

M.Poulin'in sık sık ziyaret ettiği ve rahip Gouyet'yi unutmayan İzmir Başpiskosposu Monsenyör Timoni, Efes'teki Meryem Ana'nın evi ile ciddi bir şekilde ilgilenmeye başlar. Başkanlığında, yedi rahip ve beş laikten müteşekkil uzman bir heyet kurar.

1 Aralık 1892 tarahinde Monsenyör Timoni başkanlığındaki 12 kişilik heyet Meryem Ana'ya çıkar. Heyet, Katerin Emmerik'in anlattıktan ile bariz bir benzerlik olduğunu farkeder, yerinde hemen usulüne uygun şekilde bir tutanak tanzim edilir ve heyet üyeleri tarafından imza altına alınır.

Mösyö Jung'un Panaya Kapulu'yu keşfettiği tarih sayılan 29 Temmuz 1891 ile Monsenyör Timoni'nin aynı yere çıktığı tarih olan 1 Aralık 1892 arasında, rahibe Marie de Mandat Grancey bu yerin mülkiyetini kendi adına geçirtmek için çalışır, bu yerin satın alma görüşmeleri 15 Ocak 1892'den, 15 Kasım 1892 tarihine kadar sürer. Demek oluyor ki, rahibe Marie de Mandat Grancey bu yerleri satın aldıktan 15 gün sonra monsenyör Timoni Meryem Ana'ya çıkar.

Sonradan Mr.Poulin'in yazdığı gibi ev, çok güzel sekiz çınar ağacı ile çevriliydi. Bu çınarların bir kaç metre ötesinde, akarsuya doğru, uzun ve narin bir kavak ağacının tepesi ince bir ok gibi yükseliyordu. Bu büyük kayalıkların eteğinde, onu koruyan ve hükmeden bu dağda, koruyucu gölgeleriyle örtercesine gizleyen kavaklar altında, sanki bir sır saklıyormuş gibi bu tarihi ve küçük kilisenin, güzel ve saygıdeğer bir görünüşü vardı. Uzakları gözetleyip, yaklaşan düşmanı haber verircesine yükselen narin kavak ağacı ise, gelen ziyaretçilere sanki "Gelin burasıdır" diye sesleniyordu. (Poulin, Panaya Kapulu tarihi, el yazısı 1 cilt, sahife 30).

Mr. Poulin, yazılarında küçük kilise için "güzel ve saygıdeğer" olarak bahsetmektedir. Gerçekte Ev'in çatısı yoktu, dört duvar ise pek iyi bir durumda değildi. Rahibe Marie de Mandat Grancey kendi imkânlarıyla, drahomasının bir kısmını Ev'in tamiri ve civarının tan­zimi için hasreder.

Temmuzdan, Aralık 1894'e kadar çeşitli işlere girişilir. Böylece su kaynağına bir kanal açılır, daha pratik yollar tanzim edilir, küçük kilisenin bulunduğu yerden daha aşağısında teraslar yapılarak, bura­ya sebze bahçesi tesis edilir. Daha sonra, ziyaretçiler için, barınacak bir yer ve rahibeler için bir ev inşa edilir. En büyük problem ise küçük kilise idi. Hiçbir şeye dokunmamak için, bu dört duvarın üstüne istinad ettirilen camla örtülü bir çatı yapılır.


Rahibe Grancey eve çıkarken
Böyle bir çatının, estetik kıymeti tartışma konusu olabilir, acaba mimari açıdan daha iyi yapılamaz mı idi? belki böyle yapmakla Meryem'e ait Ev'in harabeleri korunmuştur.

İzmir'de Sen Polikarp kilisesinde, bugün hala görülebilen freskleri yapan mimar Raymond Pere, küçük kilisenin içinde mermerden küçük bir mihrap yapar, işte bu devrede, bir kenarında Meryem Ana heykeli dikilen ve küçük kiliseye doğru giden yolun sağına ve soluna zeytin ağaçları dikilir.

17 sene bu yerlerin sahibesi olduktan sonra, 1910 yılında rahibe Marie de Mandat Grancey, bu yerin mülkiyetini Mr. Poulin'e devreder 1915 yılında bu asil rahibe vefat eder.

1914-1918 savaş yıllarında, mülkiyet ile meşgul olunamamış. 1920 yılında, lazarist rahip olan Mr. Euzet ve Saint - Germain, Mer­yem Ana'ya çıktıklarında, Ev'i korumak için yapılan çatı mahvedilmiş, civarındaki güzel yeşil meşeler kesilmiş ve mihrabın parçalanmış olduğunu görürler. Dereye atılmış olan ve elleri kopmuş Meryem Ana'nın heykelini bulurlar. Bu heykel ancak 1931 yılında şeref köşe­sinde yer alır.

1928 yılında vefat eden Mr. Poulin, el yazısı ile yazılmış vasiyetnamesine istinaden Meryem Ana mülkiyetini, Mösyö Euzet'ye bırakır.

Ancak, 1917 yılında mülkiyet, Devlet Hazinesinin namına geçmiştir. Bundan ötürü dava açmak mecburiyeti hasıl olmuştur. Mahkemede ilk hamlede Meryem Ana'nın yeri cebel olmadığını ve ziraat yapılabilir tarla olduğunu ispatlamak gerekiyordu. Bundan başka vasiyetnamenin Türkiye'de, İsviçre kanunlarından alınan Medeni kanunun meriyete girmesinden önce düzenlendiği ispatlandı. En sonunda, 1932 de Yargıtay Mr. Poulin'in vasiyetnamesine istinaden, Mr. Euzet' ye mülkiyet hakkını tanıdı.

1947 de, bütün ormanların Devlete ait olduğu gerekçesiyle, yeni bir istimlak tehdidi ile karşı kalındı ise de Meryem Ana sahasında Orman ağacı niteliğinde ağaç olmadığını ispat etmek zor olmadı.

Nihayet, 1951 de Mr. Euzet, mülkiyeti, "Panaya Kapulu" Derne­ğine hîbe eder. Türk Hükümeti tarafından tanınan bu dernek daha sonra "Hazreti Meryem Ana Evi Derneği" olarak isim değiştirerek bu antik hırıstiyan madebini restore etmek ve daha iyi kıymetlendirmek için gerekli fonları toplamaya yetkili kılınır.

Bu derneğin çalışmaları ve Mr. Quatman ve Doktor Geschvvind yardımları sayesinde Meryem Ana Evi ve sahası kıymetlendi. Diğer taraftan, 1950'de hıristiyanlık için yüce sayılan bu yerin turistik değerini anlayan Türk Hükümeti, bugün Meryem Ana'ya çıkmak için takip ettiğimiz yolun döşenmesine özen göstermiştir.

ARKEOLOJİ


1892 de Atina Fransız okulunun iki üyesi Meryem Ana'ya çıka­rak bu dini yerin ne denli eski bir eser olduğunu kavrarlar ve ikna olmuş bir vaziyette ayrılırlar. 1898 de Fransız hükümetinin mimarı olan Mr. Carre, derinlemesine yaptığı bir inceleme sonunda, bu önemli yapının birinci yüzyıla ait olduğunu teyit eder. Efes Artemis tapınağı araştırma müdürü Oxford'lu M.Hogart ve İtalyan Hükümetinin resmi mimarı M.Rosetti, aynı görüşü paylaşırlar. 

Daha sonraki yıllarda R.P.Lagrange ve M.Lambakis yaptıkları açıklamalarla, her ne kadar yapının daha yakın bir tarihe rastladığını söylerlerse de son araştırmalar Meryem Ana'ya ait Ev'in temelleri birinci yüzyıla ait olduğunu açıkça göstermektedir. 1966'da profesör Prandi'nin mahallinde yaptığı kazılara istinaden, 1967 yılında Portekiz'in Lisbonne şehrinde aktedilen Beynelmilel Mariolojik (Meryem Ana ile ilgili) kongrede, verdiği izahata göre, küçük kilise duvarlarının, yapıcıların yıkmak istemedikleri daha eski temeller üzerine işlendiği ve yaptığı kazı esnasında bulduğu üç kabirden cesedin yönü Meryem Ana Evi'ne doğruydu, bu da Meryem Ana'ya ifade edilmek istenen saygının işareti olduğunu izahatına ilaveten bildirdi.


Meryemana.net'ten alıntıdır.
Kütüphanesi "read online" olarak açıktır.


Catherine Emmerich tarafından yazılan :
The Dolorous Passion of Our Lord Jesus Christ
İngilizce online oku

 SERVANT OF GOD, Sr. Marie de Mandat-Grancey, and the Virgin Mary's House, Ephesus,video


****



-Burası gerçekten de Meryemana'nın yaşadığı ve gömüldüğü yer midir ? Yoksa siyasi bir çıkar mı vardır?

-Mary Magdalena - Mecdelli Meryem'in de Efes'te gömüldüğü söylentileri ...

-bulunan 3 lahitin kimliği...

-gezginlerin ,rahip ve rahibelerin günlüklerinin gizlenmesi...

-Wood ve Falkener'in bahsetttiği mezarlıklar...

-Aziz Pavlos'un bunlardan hiç bahsetmemesi (yada İncil hazırlanırken, bahsettirilmemesi) ...

- İncil yazarlarında Yuhanna (St.John 67 yılında öldüğü söylenir) 'ın da ,mezarının Efes Ayasuluk 'ta olması ve bunlardan bahsetmemesi...

- 




Aziz Luka diye anılan mezarın 
( J.T.Wood'un kitabı online sayfa 58, ) ,Magnesia kapısının orada Meryemana evine giderken bekçi gibi yolu gözlemesi...(ki bugün Aziz Luka olarak kabul görmez ! )

Discoveries at Ephesus Wood including the SITE AND REMAINS OF THE GREAT TEMPLE OF DIANA   e-book

Modern Discoveries on the site of Ancient Ephesus by J.T.Wood  e-book


-3.Konsil'in Efes'te toplanması ( Artemis Kültü yüzünden, halk hıristiyanlığa geçmek istemiyordu, Meryemana'ya verilen bir ünvan ile bu problem aşılacaktı, nitekim 3. Konsil kararları ile Hz.İsa "Tanrının oğlu" sıfatını alınca , otomatikman Meryemana da "Tanrının oğlunun annesi" ünvanını aldı. Böylece Meryemana ,Artemis'in sahip olduğu gençkız,kadın,anne ve Tanrıça gibi tüm ünvanlarına sahip olmuştu.)...

EFES KONSİLİ İngilizce 3 bölüm e-kitap
AUTHORITATIVE CHRISTIANITY. VOLUME I ,by JAMES CHRYSTAL,1895


AUTHORITATIVE CHRISTIANITY. VOLUME II ,by JAMES CHRYSTAL,1895


AUTHORITATIVE CHRISTIANITY. VOLUME III ,by JAMES CHRYSTAL,1895



-ve tabii ki rahibe Grancey'in yeri satın alması,devretmesi,vakıf olması ve Vatikan....

Gizem hala devam ediyor...

SB.


***

İNGİLİZCE e-book
Catherine Emmerich'ın hayatı 2 bölüm bir arada:
LIFE OF ANNE CATHERINE EMMERICH
VERY REV.K.E.SCHMOGER, C.SSR.


FRANSIZCA e-book
VISIONS d'ANNE-CATHERİNE EMMERİCH sur la vie De NOTRE-SEIGNEUR JESUS-CHRIST
tome premier

tome deuxieme

tome troisieme

.....................

Where is Mary Magdalene buried?


 Legends, rumours and traditions ...

St.John - Timothy - Mary Magdalena -Seven Sleepers
Ephesus, And The Temple Of Diana by Edward FALKENER

page 19

....Nor do they respect St.John only ; St.Paul comes in for an equal share of their attention. They select one of the best preserved towers of the city wall for his prison and one of them in the fervour of his zeal slept in it a whole night. And as in Jerusalem they point out the house of the rich man, the house of the poor man, and the window out of which Pontius Pilate looked ; so here they show you the tomb of the Virgin Mary the tomb of Mary Magdalene, the tomb of St.John, and the tomb of Timothy ; not to mention the tombs of the seven sleepers...

page 150

...That the people,on embracing Christianity, continued for some time to inhabit the ancinet city, is evident from the existence of two churches in the centre of Ephesus ; and from the existence of these churches it is probable that St.John's Church stood also at Ephesus, on Mount Pion, and not at Aiaslik (Ayasuluk).

The accounts of the situation of the Church of St.John are exceedingly contradictory. "In the Greek Synaxaria ,p.21,the church of St.John is said to have been built on a hill in old Ephesus, which was called ....(a name which would denote its being higher than the adjoining hill or hills). To the west of this hill was the tomb of Timothy. The tomb of Mary Magdalena, and that of the Seven Sleepers, or boys, as the original calls them, are to be found on an adjoining hill, wich is called .....,a name clearly designating the clefts or quarries of Mount Pion." Now this would lead us to conjecture that the church stood on the southern or higher eminence of Mount Pion, the tomb of Timothy near the theatre, and those of Mary Magdalene and the Seven Sleepers on the adjoining eminence of Mount Pion : for no one would imagine Aisalik (Ayasuluk) to be the site of ancient Ephesus...

Edward Falkener - read on line : 
or download e-book



WHO IS MARY MAGDALENE ?

Mary Magdalene is a saint whose feast day is July 22.

Among Jesus Christ's followers, "ministering unto him," were "certain women" who "had been healed of evil spirits and infirmities" (Matt. 27:55; Luke 8:2). One of these women was "Mary called Magdalene" (that is, Mary of Magdala, a town in Galilee), out of whom Jesus "had cast seven devils" (Mark 16:9; Luke 8:2). Mary and "many other women" looked on from afar when Jesus was crucified (Matt . 27:55; Mark 15:40), she and "Mary the mother of James and Joses" sat by the sepulcher in which Jesus was entombed (Matt. 27:61), and the two Marys later brought spices to the sepulcher with the intention of anointing the body. It was to Mary Magdalene that Christ first appeared following his resurrection (Mark 16:9; John 20:1-18). Exclaiming "Rabboni!" ("Teacher!"), Mary embraced him, or tried to, prompting the risen Lord to tell her (in the original Greek of John's gospel), "me mou uptou" ("Do not cling to me" or "Do not hold on to me"), translated in Latin as "Noli me tangere" ("Do not touch me") (John 20:17).

It seems, based on the biblical text, that Mary Magdalene was an affectionate lady with some physical or psychological problems. But what did she do to get a bad reputation? The traditional view of her as a reformed prostitute and penitent seems to be literally a case of mistaken identity. There is no reason why Mary Magdalene should be identified with Luke's "woman in the city, which was a sinner"(7:37-50), John's "woman taken in adultery" (8:3-11), or anyone else. Nor should Mary be faulted for coming from Magdala, a reputedly wicked town, which may be why she left it. As for the "seven devils," demon possession was associated with sickness, not sin.

There is virtually nothing in the Bible to suggest that Mary Magdalene was Jesus' lover or wife (trying to embrace her "Teacher" hardly counts). an international group of biblical scholars formed in 1985, has expressed the view that Jesus and the Magdalene probably had "a special relationship" . Such a relationship is reflected in two extrabiblical Gnostic works. According to the third-century Gospel of Philip, Jesus loved "his companion" Mary more than all the other disciples, and often kissed her on the mouth, to the annoyance of the other disciples. And in the second-century Gospel of Mary, the disciple Levi defends Mary against Peter (who asks, "Did [the Savior] really speak with a woman without our knowledge [and] not openly? Are we to turn about and all listen to her? Did He prefer her to us?") by saying, "But if the Savior made her worthy, who are you indeed to reject her? Surely the Savior knows her very well. That is why He loved her more than us."


Legend: 
Mary Magdalene was of the district of Magdala, on the shores of the Sea of Galilee, where stood her families castle, called Magdalon; she was the sister of Lazarus and of Martha, and they were the children of parents reputed noble, or, as some say, royal descendants of the House of David. On the death of their father, Syrus, they inherited vast riches and possessions in land, which were equally divided between them. 
Lazarus betook himself to the military life; Martha ruled her possessions with great discretion, and was a model of virtue and propriety, -perhaps a little too much addicted to worldly cares; Mary, on the contrary, abandoned herself to luxurious pleasures and became at length so notorious for her extravagant lifestyle that she was known through all the country round only as 'The Sinner'.

Allegorical interpretation of scripture: 
Sinners were people devoted to the god, Sin. Moses spent 38 of 40 years in the Wilderness of Sin, the land where the god, Sin, was worshipped. Sinai is the feminine form of Sin; therefore, Mount Sinai can be called "the mountain of the goddess," feminine counterpart of Sin. "Mary Magdalene" represented the Great-Goddess-Mother-Queen, wife of "Jesus." Historically, she was the daughter of Juba II, the black-skinned King of Mauretania and wife, Queen Cleopatra Selene (daughter of Antony and Cleopatra).

Mauretania is from mauro, which means black; Magda means greatest. Mauro Magda, literally black greatest can be translated as "The Greatest Queen with black skin" from the land of Mauretania. The name, "Mary Magdalene," was chosen so that her historical identity could be discovered when Luke-Acts and Revelation are interpreted allegorically.

Legend: 
Her discreet sister, Martha, frequently rebuked her for these disorders and at length persuaded her to listen to the exhortations of Jesus, through which her heart was touched and converted. The seven demons which possessed her, and which were expelled by Jesus, were the seven deadly sins common to us all. The struggles of these seven principal faults are; first, Gluttony or the pleasures of the palate; secondly, Fornication; thirdly, Covetousness, which means Avarice, or, the love of money, fourthly, Anger; fifthly, Dejection; sixthly, "Accidie," which is the sin of spiritual sloth or sluggishness; and seventhly, kenodocila which means ego, foolish pride or vain glory.

On one occasion Martha entertained the Saviour in her house, and, being anxious to feast him worthily, she was 'cumbered with much serving.' Mary, meanwhile, sat at the feet of Jesus, and heard his words, which completed the good work of her conversion; and when, some time afterwards, be supped in the house of Simon the Pharisee, she followed him thither and she brought an alabaster box of ointment and began to wash his feet with tears, and did wipe them with the hair of her head, and kissed his feet, and anointed them with ointment - and He said unto her, Thy sins are forgiven.'

Fact: 
Seven in Hebrew is Shabbat. Shabbat Hamalka represented the feminine side of Yahweh - his consort, and she is of extremely ancient origin. Sometimes called Asherah, Shekhina, etc., this goddess is a combination of Queen, Bride, and Goddess. The word translated as "demons" can be, and is, translated as "Angels" in other biblical verses.

Allegorical interpretation of scripture: 
The referenced "anointing scene" harkens to the Old Testament, Song of Solomon. King Solomon and his "Black and Beautiful Sister-Bride" sing a love song as they profess their everlasting love. Many myths of "gods and goddesses" describe them as "Sister-Bride, Brother-Groom." Many ancient goddesses had black skin. Black king of Libya, Juba II, married a second time; his second wife was Glaphyra, widow of Alexander III, son of Herod the Great and Jewish princess, the Hasmonean Mariamme. With that marriage, Juba's children with Selene and Glaphyra's children with Alexander became "Brothers and Sisters." When Juba's eldest daughter married Glaphyra's eldest son, they became, "Sister-Bride, Brother-Groom."

Mary Magdalene was one of the most devoted of his followers, always by his side and 'ministered to him of her substance.' She attended him to Calvary, stood weeping at the foot of the cross, and was the first to see the Christ risen. Extra-biblical and Gnostic traditions about Mary Magdalene holds that she was the wife of Jesus and pregnant with his child at the time of his death, a fact which was omitted by later revisionist editors of the Gospels. Interpreted allegorically, Luke-Acts reveals their marriage, a daughter, and two sons.

There is good argument which supports the idea of their marriage. Bachelorhood was very rare for Jewish males of Jesus' time, being generally regarded as a transgression of the first mitzvah (divine commandment): "Be fruitful and multiply". Mary Magdalene appears with great frequency (especially as compared with other women in the Gospels) and is shown as being a close follower of Jesus. 

In the scene of the wedding at Cana, the names of the nuptial couple are not mentioned, but Jesus acts as a groom would be expected to act at such a wedding. Mary's presence at the Crucifixion and Jesus' tomb is consonant with a role as grieving wife and widow.

After the Crucifixion she watched by his tomb, and was the first to whom he appeared after the resurrection; her unfaltering faith, mingled as it was with intense grief and love, obtained for her this peculiar mark of favor. It is assumed by several commentators that Jesus appeared first to Mary Magdalene because she, of all those whom he had left on earth, was his beloved and in most need of consolation: The disciples went away unto their own; but Mary stayed without the sepulcher and wept.

Legend: 
Tradition relates that afterwards in Italy, Mary Magdalene visited the Emperor Tiberias (14-37 AD) and proclaimed to him about Christ's Resurrection. According to tradition, she took him an egg as a symbol of the Resurrection, a symbol of new life with the words: "Christ is Risen!" Then she told Tiberias that, in his Province of Judea, Jesus the Nazarene, a holy man, a maker of miracles, powerful before God and all mankind, was executed on the instigation of the Jewish High-Priests and the sentence affirmed by the procurator Pontius Pilate. Tiberias responded that no one could rise from the dead, anymore than the egg she held could turn red. Miraculously, the egg immediately began to turn red as testimony to her words. Then, and by her urging, Tiberias had Pilate removed from Jerusalem to Gaul, where he later suffered a horrible sickness and an agonizing death.

Allegorical interpretation of scripture: 
After the "Passover Pageant," designed to merge the Jewish "Messiah" with the Greco-Roman "Dying-and-Resurrected gods" (Dionysus, Osiris, etc.), the woman who played the role of "Mary Magdalene" accompanied her husband, the man who portrayed "Jesus," to Alexandria, Egypt. "Jesus" became the Alabarch of Alexandria; "Mary Magdalene" assumed one of the names carried by her famous grandmother, Cleopatra Thea Philo Pater (wife of Marc Antony), which were probably the names she also carried. Using the name, Philo, and claiming to be a man, "Mary Magdalene" became famous as the philosopher and chief proponent of merging of Judaism with Greek Philosophy. She also promoted the allegorical interpretation of scripture, the only method by which their story could be told.

Legend: 
Suggestions of commentators and legend continues her story. Fourteen years after the ascension, Lazarus with his two sisters, Martha and Mary; with Maximin, one of the seventy-two disciples, from whom they had received baptism; Cedon, the blind man whom our Saviour had restored to sight; and Marcella, the handmaiden who attended on the two sisters, were by the Jews set adrift in a vessel without sails, oars, or rudder; but, guided by Providence, they were safely borne over the sea till they landed in a certain harbor which proved to be Marseilles, in the country now called France.

The people of the land were pagans, and refused to give the holy pilgrims food or shelter; so they were fain to take refuge under the porch of a temple and Mary Magdalene preached to the people, reproaching them for their senseless worship of idols; and though at first they would not listen, yet being after a time convinced by her eloquence, and by the miracles performed by her and by her sister, they were converted and baptized. And Lazarus became, after the death of the good Maximin, the first bishop of Marseilles.

These things being accomplished, Mary Magdalene retired to the cliffs not far from the city. It was a frightful barren wilderness and in the midst of horrid rocks she lived in the caves of Sainte-Baume; there for thirty years she devoted herself to solitary penance for the sins of her past life, which she had never ceased to bewail bitterly. During this long seclusion, she was never seen or heard of, and it was supposed that she was dead.

She fasted so rigorously, that but for the occasional visits of the angels, and the comfort bestowed by celestial visions, she might have perished. She was given the Holy Eucharist by angels as her only food. Every day during the last years of her penance, the angels came down from heaven and carried her up in their arms into regions where she was ravished by the sounds of unearthly harmony, and beheld the glory and the joy prepared for the sinner that repenteth.

One day a certain hermit, who dwelt in a cell on one of those wild mountains, having wandered farther than usual from his home, beheld this wondrous vision-the Magdalene in the arms of ascending angels, who were singing songs of triumph as they bore her upwards; and the hermit, when he had a little recovered from his amazement, returned to the city of Marseilles, and reported what he had seen.

Allegorical Interpretation of scripture: 
"Mary Magdalene" spent the remainder of her life in various locations including: Alexandria, Rome, Emesa, and Greece using a variety of aliases.

Legend: 
According to Church tradition, Mary Magdalene remained in Rome until the arrival of the Apostle Paul, and for two more years still, following his departure from Rome after the first court judgment upon him.

Allegorical interpretation of scripture: 
Paul was never an "apostle" but remained the arch-enemy of Jesus and all he attempted to teach and to do. "Jesus" and "Mary Magdalene," using aliases, lived in Rome from 41 until 54. They filled powerful positions under Emperor Claudius and were responsible for the many innovations that improved the lives of Roman citizens, including the poorest and most vulnerable. Both their sons served as "Procurator of Judea." (One from 46 to 48; the other from 51 to 60.)

Legend: 
From Rome, Mary Magdalene, moved to Ephesus where she unceasingly labored the holy Apostle John, who with her wrote the first 20 Chapters of his Gospel (John 1-9, John 10-20). There the saint finished her earthly life and was buried. Mary was transported miraculously, just before she died, to the chapel of St. Maximin, where she received the last sacraments. She died when she was 72.

Allegorical interpretation of scripture: 
"Mary Magdalene" and "Jesus" traveled to Ephesus and may have lived there when she wrote "The Gospel of John." However, her work was "over-written" by a later author who called himself "John" and corrupted much of her original work. "Mary Magdalene" was also known as "Io Anna," the feminine form of "John." Io and Anna are both names of goddesses.

Legend: 
In 899 the Emperor Leo VI transported her alleged relics to a monastery in Constantinople. It was not until the tenth century that devotion to Mary Magdalene, the composite saint, took root in the west.

Allegorical interpretation of scripture: 
"Mary Magdalene" was buried in her family's mausoleum in Mauretania. She is called, "The Roman Woman," and the mausoleum is called, "the tomb of the Christian woman," which can also be translated as, "the tomb of the Feminine Christ."

for more information on this tomb ... 

About 1050 the monks of Vézelay, an abbey recently reformed and affiliated to Cluny, began to claim her body, brought, they related, from the Holy Land either by a ninth-century saint, Badilo, or by envoys dispatched by their founder. A little later a monk of Vézelay believed that he had detected in a crypt at St. Maximin in Provence, carved on an empty sacrophagus, a representation of the unction at Bethany. The monks of Vézelay pronounced it to be Mary Magdalene's tomb from which her relics had been translated to their abbey. Thus the erection of one of the finest examples of Romanesque architecture was made possible by pilgrims to a spurious relic.

The Provençals, however, took full advantage of this development and outstripped Vézelay by pilgrimages to three places henceforward associated with Mary Magdalene. One of these was St. Maximin, where the crypt still contains sacrophagi attributed to the Magdalene, St. Maximin and St. Sidonius. The representation of the anointing has, however, disappeared.

Another is the Sainte Baume, a grotto in the face of a cliff, where Mary Magdalene is said to have spent long years in penance and ecstatic contemplation, whose detail was suggested by the life of the penitent Mary of Egypt.

The third is a church on the coast, built and fortified against pirates in the twelfth century. Dedicated originally to St. Mary (our Lady) of the Sea, its title became The Three Marys of the Sea--'Les Saintes Maries de la Mer." A legend originating about the year 1200 informs us that Mary Magdalene, driven out to sea by the Jews, landed there together with Mary, mother of James, Mary Salome, her sister Martha, their maid Sara, Lazarus, Maximin, one of the seventy-two disciples, and Sidonius, the man born blind. In fact Maximin and Sidonius were saints of Auvergne, the latter being the fifth century man of letters and bishop; Lazarus was a fifth century bishop of Aix; Martha, the two Martyrs and Sara were Persian martyrs of the fourth century whose relics were brought later to southern Gaul.

(quotation from)

***

– Is she buried in Ephesus in Turkey, as the Church believes ? (Gregory of Tours (538-594), chronicler of the Frankish kings in the late 6th century, who recorded the older tradition that Mary Magdalene died in Ephesus where she had lived for many years with Jesus’s mother, Mary, and John the Evangelist, thought to have been the author of the Fourth Gospel.He wrote also about the house of Virgin Mary.)

– Was she buried on Temple Mount in Jerusalem, and were her remains moved to the West when the First crusaders took Jerusalem?

– Is she buried under the Basilica of St Maximin? (a document in Latin (c. 5th to 6th century) which, referring to an earlier record, claimed that Mary Magdalene had travelled to Aix-le-Provence with Saint Maximin and had lived there for many years before she died in Aix at the age of 60. In keeping with the mission of Jesus entrusted to Mary Magdalene and the apostles, she and Maximin had preached the gospel in Gaul, and Maximin had become the first Christian bishop in Gaul (usually referred to as Bishop Maximus). He placed her embalmed body in a crypt and had a Basilica built over it to honour and protect it.)

– Are some of her bones hidden in a crypt at Vezelay? (The body was said to have been removed during the Saracen invasions as it was feared it would be discovered and destroyed. Rumour has it that part of the remains were taken to the French monastery of Vezelay in Burgundy, the church of which carried Mary Magdalene’s name.)

– Or are her relics buried in more than one place? (Certain documents favouring the Constantinople (Byzantium) account of Mary Magdalene’s burial place claim that part of her relics were transferred in the 9th century to the monastery Church of St Lazarus and that, some time after the final Crusade, were moved to Italy where they were buried beneath the altar of the Lateran Cathedral in Rome. Other documentation places part of her relics near Marseilles where, as mentioned, the splendid St Maximum’s Basilica was built over them.)

In the meantime The House of Virgin Mary [ Marie de Mandat Grancey bought in 1892 (belongs now to"Hazreti Meryem Ana Evi Derneği" ), is under the control of Vatican ! ] , they say ,when it was discovered , that they had found much more than one sarcaphage !!! So...



The only honest answer to the first question is: 
We don’t know. 
It's still a mystery...


SB.


* J.T.WOOD
British architect and engineer John Turtle Wood was sent by the British Museum to Ephesus, to search for the temple and eventually excavate it. In all, Wood spent eleven years at Ephesus (1863-1874), eventually finding and excavating the temple some seven meters below the ground surface.

two e-books

Discoveries at Ephesus Wood including the
SITE AND REMAINS OF THE GREAT TEMPLE OF DIANA
page 56 St.Luke's Tombs and page 120


Modern Discoveries on the site of Ancient Ephesus by J.T.Wood
page 39 tombs



*Edward Falkener (1814 -1896) London

Architect, architectural draughtsman, writer on ancient Greek and other architecture, in London, Cheshire (1866-75) and Camarthenshire (1875 onwards). In 1836 he became a student at the Royal Academy.

Ephesus, And The Temple Of Diana by Edward Falkener. London: 1862. (Listed in Annual Report From The Council Of The Royal Academy in 1863).




***

3 Temmuz 2012 Salı

KİBELE / KYBELE ve ANADOLU'DA ANATANRIÇA


MADRİD'TEKİ KİBELE ANITI

TOPRAK ANAYIM , KİBELE DERLER BANA
TAPINMIŞ TÜM ULUSLAR ZAMANINDA
MISIR’DA İSİS , MEZOPATAMYA’DA İŞTAR OLMUŞUM
HİTİT’TE HEPAT , İTALYA’DA VENÜS OLARAK DOĞMUŞUM
ASIL ADIM MA’YI UNUTMUŞLAR
ARTEMİS ‘LE , DEMETER’ LE YAŞATMIŞLAR

DİKMİŞLER KOCAMAN BİR TAPINAK MİDAS’IN ÜLKESİNDE,
DİNİMİ BENİMSEMİŞLER TÜM BÖLGEDE,
MESİR MACUNU DAĞITMIŞLAR KİMİ YERDE.

YAPMIŞLAR HEYKELLERİMİ TOPRAKTAN ,KİLDEN
DAĞILMIŞIM DÜNYAYA TÜCCARLARIN ELİNDEN.

KIZLARIM OĞULLARIM SESLENİRİM SİZE
KUCAKLAYIN TOPRAĞIN GÜCÜYLE
ANAYIM BEN ANA AÇ BIRAKMAM SİZİ
SUNARIM BİNBİR LEZZETLİ NİMETLERİMİ

KÜLTÜR BEŞİĞİ ANADOLUYU UNUTMASINLAR
TOPRAĞIMI YÜREĞİMDEN KOPARMASINLAR.

SB. (şiir şahsıma aittir)






Anadolu da Ana Tanrıça Kültü: 
Ana Tanrıçadan Doğan Tanrı ve Tanrıça İnanışları

İnsanlığın başlangıcında, Doğacılık olarak adlandırılan din inanışı karşımıza çıkmaktadır. 
Doğacılık ; Fiziksel çevrede görülen, karşılaşılan olguların kişileştirilmesi, Tanrılaştırılması anlamına gelir. Doğada yinelenen olguların nedenini açıklamada güçlük çeken insanlar, bunları yönlendiren ayrı ayrı güçler (Tanrılar) olduğuna inanmıştır. 

Böylece güneşi (dünyayı ısıtan), ayı (aydınlatan), toprağı (ürün veren), akarsuları, denizi, fırtınayı vb. birer guç ve yönlendirici merkez olarak Tanrılaştırmıştır. 

Doğacılığın belirgin özelliklerinden ilki “Çok Tanrıcılık” olarak ortaya çıkmıştır. Tanrıların sayısı çoğalınca bunların kendi içlerinde bir aile oluşturdukları var sayılmış, bu tanrılardan bir taneside “baş tanrı” konumuna yükseltilmiştir.

Tanrıların doğuşu, özellikleri ve aralarındaki ilişkileri belirten zengin malzeme mitolojiyi meydana getirmiştir. Baş (Ana) Tanrı düşüncesi ise, giderek tek tanrıcılığa dönüşmüştür.


Mitoloji genel olarak; dünyanın,insanların yaradılışını, çeşitli yaşantılarını, karşılaştıkları olayları ve kültürlerinin özelliklerini konu alan çok sayıda öykü, şiir ve destandan oluşur.Toplumsal değerleri yansıtır.

Doğacılığın bir başka özelliği, tanrıların somutlaştırılması, gözle görülür biçimler, simgeler olarak düşünülmesidir. 
Birinci somutlaştırma aşaması , zoomorf’dur. Tanrıların hayvan biçiminde düşünülmesidir. 
Ikinci aşama, yarı insan-yarı hayvan biçiminde düşünülmesidir. 
Üçüncü aşama, Antropomorf’dur. Tanrıların insan biçiminde düşünülmesidir. Erkek yada kadın biçiminde olabilirler. Bu aşama ilk kez Anadolu’da ve Girit Adası’nda gerçekleşmiş ,buralardan Eski Yunanistan’a ve Roma’ya geçmiştir.

Tanrıların ölmezliği ve yaşlanmamaları kabul edilmiştir.Onlar da insanlar gibi yer, içer, evlenir, aile kurarlar. Çocukları vardır. Insanlardaki güzellik, çirkinlik, kıskançlık vb. gibi kavramlar onlar için de geçerlidir.

Somutlaştırma, Tanrıların resim ve heykellerinin yapılması geleneğini de yaratmıştır. Bu, dinsel inancın bir gereği sayılmıştır. Tanrı heykellerine “Pagan” (Put) denilmektedir. Doğacılıkta bir anlamda paganizm yani puta tapıcılıktır. Insanoğlu, Tanrısını kendisi yapmakta, sonra, yaptığına tapmakta, daha sonrada onu yaymaktadır.



ANATANRIÇA




İŞTAR- LONDON MÜZESİ






ÇATALHÖYÜK ANATANRIÇA


Modern insanın atası kabul edilen Neanderthal ve Homo Sapiens’lerin yaşadığı ve insanlık tarihinin %99'u gibi büyük bir bölümünü kapsayan Paleolitik dönemde; ilk kez inançlarla ilgili bir takım belirtilerin ortaya çıkmaya başladığı görülür. Özellikle üst Paleolitik çağın önemli gelişmelerinden biri de; İnsanların entelektüel hayatlarıyla ilgili bir takım eserlerini yapmaya başlamalarıdır. Mağara duvarlarına ve çeşitli objeler üzerine yapılan boyalı resim, gravür, alçak kabartmalar ile heykelcikler, Paleolitik dönem sanatının dikkat çekici eserleridir. Taşınabilir sanat eserlerinin en ilginç örnekleri, küçük boyda yapılmış kadın heykelcikleridir. Bu kadınlar hamile oldukları gibi kadınsal özellikleri de olağanüstü vurgulanmıştır. Anatanrıca kültününde ilk örnekleri olan bu “Venüs” yada “Anatanrıça” heykelciklerinin doğanın büyük güçleri olan “bereketi” ve “yaşamın doğuşunu” simgeledikleri düşünülmektedir. Paleolitik dönem insanın din görüşünü yansıtan bu tür heykelcikler, henüz Anadolu’da ele geçmemiştir. Bulunan bazı örnekler Avrupa kökenli olup içlerinde en tanınanlarından bir tanesi Avusturya’da ele geçen “Willendorf Venüsü”dür.

Anadolu insanının din görüşü hakkında ilk bilgileri Neolitik dönem insanı vermektedir. Neolitik dönemde, yerleşik hayata geçen ve bugünkü yaşamın temelini atan insanoğlu dinsel inanışlarını da yansıtan eserlerini günümüze bırakmıştır. Neolitik Dönemi en iyi yansıtan merkez Çatalhöyük’tür. Orta Anadolu’da, MÖ. 7.bin yılın sonlarından MÖ.6. bin yılın ortalarına kadar geçen zaman içinde, insanın kültürel ve düşünsel gelişimi izlenir. Çatalhöyük’te bu güne kadar yapılan kazılarda, değişik kültür katlarına yayılmış 40 tapınak açığa çıkarılmıştır. Tapınakların süslemelerini oluşturan duvar resimleri ve kabartmalar tıpkı üst Paleotik Dönem insanının barınakları olan mağaralarının kaya duvarlarını kabartma ve resimlerle donatmalarına benzemektedir.



Çatalhöyük’ün tapınaklarının duvarlarında yer alan kabartma ve resimlerde üç ana konu işlenmiştir: Doğum, yaşam, ölüm. Kadının hamilelik dönemi ve doğum olayı, en eski kültür katlarından itibaren tapınak duvarlarında yüksek kabartma olarak yer almıştır. Bir tapınak duvarında, sematik olarak işlenmiş, hamile bir kadın kabartmasında hamilelik, göbek çevresindeki iç içe dairelerle gösterilirken, diğer bir tapınakta ise, doğum pozisyonundaki figürün hemen altında bir koç başı ve bunun altında da üç boğa başı yer almaktadır. Bu kabartma koç ve boğayı doğuran anatanrıça olarak yorumlanmaktadır. Doğuran figür yalnızca kadını değil, “dişi” yi de temsil etmektedir. Koç ve boğanın erkekliği simgelediği düşünülürse “erkeği doğuran dişi” sonucuyla karşılaşılmaktadır. Bu Neolitik Dönem insanının yaratılış hakkındaki düşüncesini ve inancını yansıtmaktadır.Bu doğrultuda bir görüşle tapınak duvarlarında yer alan doğumla ilgili kabartmalarda ilk “yaratılış öyküsünün” canlandırıldığı yorumuna varmak doğaldır.

Yine Çatalhöyük’te ele geçen, taştan yapılmış, kabartmalı bir levhada, kadın-erkek cinselliği ve sonucunda çocuğun doğması gösterilmektedir. Bu kabartma, insanın bin yıllar boyunca, düşünce dünyasında gizemini çözmeye çalıştığı üreme, çoğalma olayının tanrısal bir yaratıcı olduğu sonucuna varıp, kafasındaki düşünce dünyasında kendi soyunun iki cinsi gibi kişileştirdiği tanrı-tanrıça çiftinin kutsal birleşmesi “hieros gamos” şeklinde ifade edilişinin kanıtı olmalıdır. Böylece tanrısal aileyi, kendi toplumunun en küçük birimi olan ana-baba-çocuk şeklinde düşündüğünün somut bir delilidir.



VENÜS ANATANRIÇA
VENÜS ANATANRIÇA



















Çatalhöyük buluntuları içinde önemli bir grubu ana tanrıça yontuları oluşturmaktadır. Özellikle tahıl ambarlarında bulunmaları ilgi çekicidir. Değişik boyutlarda, pişmiş toprak ve taştan yapılan bu heykelciklerde kadınlar:


1-Genç Kadınlar,

2-Çocuklu yada çocuk doğuracak kadınlar,
3-Yaşlı kadınlar olarak betimlenirken, ele geçen birkaç örnekte erkekler;
a-Genç erkekler (belki tanrıçanın oğlu)
b-Yaşlı ve sakallı erkekler (belki tanrıçanın kocası) şeklinde tasvir edilmiştir. Ayrıca figürinler arasında insanlar ile hayvanların birlikte tasvir edilenlerine de rastlanmaktadır.

Çatalhöyük, ana tanrıça figürinleri arasında en ilgi çekici olanı leoparlı tahtında oturmuş, doğum yapan tanrıça tasviridir. Tanrıça iki yanındaki leoparlara dayanmakta, bacaklarının arasında bir bebek yer almaktadır. Daha sonraki dönemlerdeki yontularında görüleceği gibi “potnia theron” yani hayvanlar hakimesi, doğa üstüne sonsuz egemenliğinin bir simgesi olarak hayvanları ile birlikte gösterilmiştir. Bu imge Kybele’den Artemis’e kadar bütün ana tanrıça imgelerinde de karşımıza çıkacaktır.



Neolitik Dönemin, Anadolu’daki önemli bir diğer merkezi de Burdur yakınlarındakı Hacılar yerleşim yeridir. Sanatta ve inanışta Çatalhöyük medeniyetinin Hacılar’da, neolitik çağın sonlarında, kesintisiz olarak devam ettiğini gösteren buluntuların basında, topraktan yapılmış Ana Tanrıça heykelcikleri gelmektedir.


ARTEMİS EFES /ANATANRIÇA








Hacılar’da, evlerin tabanlarında yada ocaklar etrafında ele geçen tanrıça figürlerini de Çatalhöyük figürinleri gibi kendi içinde grupladığımızda:

1-Ayakta duran tanrıça figürinleri,
2-Oturan tanrıça figürinleri,
3-Uzanmış dinlenir durumunda tanrıça figürinleri,
4-Tahtında oturan tanrıça figürinleri,
olarak 4 grupta toplayabiliriz. Genç kadın heykelciklerinde saçlar daima at kuyruğu şeklinde, yaşlı kadınlarda ise topuz yapılmış olarak ifade edilmiştir. Erkek heykelciklerinin Hacılar’da hiç bulunmamasına karşın, erkek çocuk tasvirlerine anasının kucağında yada tanrıçası ile birlikte yer verilmiştir.

Anadolu’nun hemen hemen tüm Neolitik yerleşmelerinde karşımıza çıkan çıplak kadın heykelcikleri, din tarihi ve sosyal tarih açısından önem taşımaktadır. Çünkü, bunlar kadının doğurucu niteliğinden dolayı “yaratıcı büyük ana” olarak kendisine tapılması için yapılmış görünüyorlar. Tapınılan varlığın dişi olması, neolitik insanların madersahi (anaerkil) bir toplum içersinde yaşadıklarını göstermektedir. Anaerkil yaşam, Anadolu da çok uzun bir zaman devam etmiştir, hatta Hititler ve Firigler de bile izleri görülmektedir.

Kalkolitik dönem Anadolusunda Ana Tanrıça inancının devam ettiği görülmektedir. Neolitik Dönem kadar olmasa da, ana tanrıça heykelcikleri Kalkolitik Cağ’da da yapılmaktadır.Bereket inancına dayalı olarak yiyecek, içecek kapları hamile kadın vücudu şeklinde yapılmaktadır. Anatanrıça kültünün yanısıra erkeği ve erkekliği simgeleyen boğa kültü de egemenliğini sürdürür.

MÖ.4.bin yılın sonlarına doğru Anadolu da Tunç Çağları başlar.

Sosyo ekonomik ve siyasal değişim sonucu büyük bir olasılıkla erkek toplumda ve ailede lider durumuna geçer. Bu dönemde, Sümerden başlayarak Önasya dünyasında; Düşünsel olarak yaratılan çok tanrılı bir dinde, güneş, ay su gibi büyük doğa güçleri ve iyilik, kötülük, adalet, savaş gibi kavramlar tanrılaştırılıp, insan şeklinde kişileştirilmesi ve isimlendirilmesi ile tanrısal bir alem kurulmuştur. Anadolu’da bu çağda da anatanrıça güneşle özdeşleştirilmiş ve güneş kadın olarak kişiselleştirilmiştir. Anatanrıça heykellerinin yanında sematik olarak yapılmış betimlemeler (idoller) yaygın bir şekilde, Anadolu’nun değişik merkezlerinden ele geçmektedir. Bu heykelciklerde ve idollerde en dikkat çekici özellik ise kadın cinsel organının abartılı bir şekilde belirtilmesidir. İlk Tunç Çağı’nın sonlarında “kurs vücutlu alabester idoller” olarak tanımlanan idol tipi karşımıza çıkar. Bunlar tek başlı veya dörde kadar çıkan çok başlı, tek kurs biçimi vücutlu sematik heykelciklerdir. Tek başlı olanlarda ana tanrıçanın, iki başlı olanlarda tanrıça ve kocasının, çok başlılarda tanrıça, kocası ve çocuklarının betimlendiği genel olarak kabul edilmektedir.

MÖ.II. binin başlarında, Asurlu tüccarların ticaret yapmak amacı ile Anadolu’ya gelmeleri ile Anadolu’da büyük bir kültür değişimi olmuştur. Anadolu insanı kendi tanrıları yanında, Mezopotamya tanrılarını da tanımış ve bu tanrıları da kabul ederek onlara da tapmaya başlamıştır. Bu tanrı çokluğu (pantheon) yanında, Anadolu insani hala Ana tanrıça’ya tapmaya ve onun heykelciklerini yapmaya devam etmiştir. Ana tanrıçanın bu dönemdeki en güzel yontusu, Kültepe’de ele geçen fildişi heykelciktir. Hititler’de de, Koloni Çağı’nda olduğu gibi çok tanrılı bir din anlayışının varlığı görülmektedir. Hattuşa yakınlarındaki Yazılıkaya açık hava mabedi, Hitit dini inanışını yansıtan en güzel örnektir. Yazılıkaya’da da; Ana tanrıça Hepat, tanrılar alayı karşılaşmasında, kadın tanrılar alayının başında ve kutsal hayvanı aslan üzerinde en önde yer almaktadır.



ANATANRIÇA


Ana Tanrıça Neolitik dönemdeki ihtişamına tekrar MÖ.I bin Anadolu’sunda dönmüştür. Frig ve Geç Hitit Beylikleri döneminde Ana tanrıça Kybele ve Kubaba isimleri ile tapınılan en büyük Tanrıça olmuştur.

Hititler, Kubaba adıyla taptıkları tanrıçayı yine kutsal hayvanı aslan üzerinde otururken, elinde bereket simgesi olan nar ve ayna tutarken Kargamış kabartmalarında betimlemişlerdir.

Frigler, Ana Tanricaya Kybele adıyla tapmışlar ve onun kült merkezi olan Pessinus’a, gökten bir meteor taşı olarak düştüğüne inanmışlardır. Bu taş daha sonraları büyük bir törenle Roma’ya götürülmüş ve Ana Tanrıça kültü Anadolu sınırları dışına taşınmıştır. Frigler, tanrıçaya açık hava tapınakları yaparak tapmışlardır. Kybele’nin asıl tapınma merkezi Pessinus şehri olmasına rağmen, ev biçimindeki bu basit tapınaklar, Phrygia’da Kybele Kültünün kentler dışına da taştığını bütün doğaya yayıldığını gösterir. Tanrıça bu dönemde de Potnia Theron (hayvanlar hakimesi) yani doğanın efendisidir.

Urartu’larda ana tanrıça baş tanrı Haldi’nin karısıdır. Diğer kültürlerde olduğu gibi burada da insan şeklinde betimlenmiş ve kutsal hayvanı ile gösterilmiştir.

Anadolu’nun MÖ.I bin yılından itibaren yaşadığı bu yeni kültür birikiminin devamı olan Hellenistik ve Roma dönemlerinde de, isimleri değişiklik gösterse de bereket, aşk, sağlık, savaş gibi insan yaşamında önem taşıyan olayları sembolize eden tanrı ve tanrıçalara insanlar tapmışlardır. Bu tapılan varlıkları yansıtan betimlemeleri yine insan biçiminde düşünerek şekillendirmişlerdir.



ERKEN BİZANS DÖNEMİ MERYEMANA


Anadolu’da, çok tanrılı din inanışı, Roma döneminin sonlarında ortaya çıkan, tek tanrılı bir din olan Hiristiyanlığın doğusuna kadar devam etmis, artık tek tanrılı bir dine sahip olan Bizans Devleti döneminde sona ermiştir. İlginç olan da, çok tanrılı dinlerin çoğunun doğusuna sahne olan Anadolu topraklarının, tek tanrılı bir din olan Hıristiyanlığın doğuşunada sahne olmasıdır. Hıristiyan dininin özündeki tanrıyı doğuran ana, Meryem (Theotokos Meryem) inancında da yine Neolitiğin “ana tanrıça fikri” yatmaktadır. Ikisini birbirinden ayırmak çok zordur. 

Anadolu insanının Neolitik’ten beri dünya kültürü ve uygarlığının gelişmesinde çok büyük katkıları olmuştur. Özellikle, din tarihi açısından Anadolu’nun Önasya ve antik Ege dünyasına katkıları önemlidir. 

Bu konuda en önemli yeri, şüphesizdir ki diğer tanrılara ve dinlere öncülük eden Ana Tanrıça Kültü almaktadır. 

Ana Tanrıça dininin kaynağı Anadolu’dur. Tanrıça doğayı bütün canlılığı ,verimliliği ile simgeleyen evrensel bir nitelik taşımanın yanında her türlü uygarlığın da etkeni olarak Anadolu’da doğmuştur. 

Anadolu’nun Ana Tanrıça’sından da diğer tanrı ve tanrıçalar var olmuştur.





AYASOFYA/MERYEMANA



Kaynakça:

Braidwood,, R.S., Tarih Öncesi İnsan,
Arkeoloji ve Sanat Yayınları: İstanbul 1995.

Erhat, Azra., Mitoloji Sözlüğü,
Remzi Kitabevi: İstanbul 1989.

Kulaçoğlu, B., Anadolu Medeniyetleri Müzesi Tanrılar ve Tanrıçalar,
Kültür Bakanlığı Yayınları: İstanbul 1992.

Tezcan, M. Prof. Dr., Kültürel Antropoloji,
Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları (no: 173): Ankara 1996.

ÇAĞLAR BOYU ANADOLU’ DA KADIN ANADOLU KADINININ 9000 YILI Sergisi Kataloğu,
Kültür Bakanlığı Yayınları :  İstanbul 1993


ANATANRIÇA KİBELE


Tuhaftır ki, hem Frigya’daki Kubaba ,
hem de Kabe'deki siyah taş ,
iki meteor taştır. 


SB.

***