Translate

DİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2013 Perşembe

EZOTERİK BİLGİ KAYNAĞINDA YASAK MEYVE






Yasak meyve konusunun eski mitolojilerde, semavi dinlerde ve Türk mitolojik metinlerinde benzer şekilde varyantlaşması ilk ezoterik kaynağın mevcutluğu fikrini oluşturur. 

Nitekim bu konu birbirinden çok uzakta yerleşen kavimlerde benzeri şekilde ifade edilir. Yasak meyvenin yenilmesinde bir dönüşme semantiği söz konusudur. 

Ölümsüz hayattan → ölümlü hayata veya cennetten → dünyaya, kamillikten → nefse uymağa, yaratılmaktan → üremeye vs. Bu dönüşümün ölümle – hayat, kozmosla – kaos sınırı yasak meyvedir.

Sonuç olarak kozmik hafızada yasak meyve ilk bilgi, gerçeğe götüren bilim olarak değerlendirilir. Ancak zamanla kozmik bilginin unutulması sonucunda yasak meyve bilgi kaynağından asilik sembolüne dönüşmüş, yasak meyvenin insana sunulması dinlere göre Şeytana mal edilmiştir. Aslında başlangıçta yasak meyve Tanrının, insanın yemesi için gönderdiği ve insanlığın batını gözünü açmağa yönelik olmuştur. 

Bu bağlamda yasak meyve, bir kader sembolüdür ve yenilmesi zaruriydi. 

Nitekim yasak meyvenin yenilmesiyle yaratılmaktan → üremeye, statiklik simgesi olan ölümsüzlükten → yenilenmenin, değişmenin simgesi olan ölümlü hayata geçiş söz konusudur. 


Prof.Dr.Fuzuli BAYAT

Turkish Studies 
International Periodical For the Languages, Literature 
and History of Turkish or Turkic ,Volume 3/5 Fall 2008 





HAVVA ile ADEM

Enki’nin hasta olan sekiz organından bir tanesi kaburgadır. 
Kaburga, Sumercede "Tİ" kelimesiyle bilinir ve her organ için bir tanrı yaratılmıştır. 

Kaburga hastalığı içinse bir tanrıça yaratılmış ve ismi de "NİN-Tİ" dir;  "Kaburgadan yaratılan Kadın". 

Lakin Sumerce’de "Tİ", aynı zamanda "Hayat Veren" anlamına da gelir. 

Yani "NİN-Tİ", "Kaburgadan yaratılan Kadın" dışında bir de "Hayat veren Kadın" anlamındadır. (S.N.KRAMER)




Havva , "Hayat veren Kadın" iken, erkek egemen toplumlarda bu kullanılmamış ve "Kaburga'dan yaratılan Kadın" olarak kitaplara girmiştir ve "Kaburga kemiğinden yaratılış" Tevrat'ta geçer, Kur'an'da değil !

Kur'an 'da da nefs diye geçer. Arapçada kelimelerin Erkek ve Dişili vardır ve NEFS DİŞİLDİR , Üretme Gücü olan. 

""Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan eşini var edip ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten..." denir. (Nisa Suresi :1)

İLK olanın DİŞİL olduğu gayet açıktır.

Ve Tevrat'taki anlayış İslamiyette yoktur ama varmış gibi öğretilir !



SB.


KADINLAR ve ERKEKLER









Türban dinden sapmadır...




Başörtüsü Söyleminin Dinsel Temelsizliği ve İslam Felsefesi Açısından Eleştirisi
Şahin Filiz

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr.Şahin Filiz, İslam'ın özgün kaynaklarından hareketle "türban"ın İslam'da yeri olmadığını, dinden sapma niteliğini taşıdığını kanıtlamakta ve şu sonuca ulaşmaktadır:

"Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe 'ötekiler' aleyhine genişleten başörtüsü söylemi, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediği gibi, bugün, tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan 'İslami' makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır. Avrupa Birliği, ABD kaynaklı ılımlı İslam propagandası ve dinler arası diyalog faaliyetleri, "Başörtüsüne özgürlük" talepleriyle çakışan bir sürecin temel parametreleri olarak İslami kesim'de dinsel olarak onaylanmış ve sindirilmiştir. Ülkemizi ve Türk ulusunu parçalamayı amaçlayan AB'ne ve onun ülkemizdeki sivil uzantılarına karşı çıkmak, başörtüsü özgürlüğüne ve doğal olarak da İslam'a karşı çıkmakla bir tutulmak için, başörtüsü söylemi, Milli devlete muhalefetin dinsel motifi olarak işlevseleştirilmektedir." 

(Tanıtım Yazısından)

_______


Şahin Filiz, türbanın İslamda yeri olmadığını ve dinden sapma niteliği taşıdığını savundu.

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz, türbanın İslamda yeri olmadığını ve dinden sapma niteliği taşıdığını savundu. 

Doç. Dr. Filiz, "Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe ötekiler aleyhine genişleten başörtüsü söylemi, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediği gibi, bugün tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın, halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan İslami makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır" dedi.

Aydın'ın Nazilli İlçesi'nde, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) şubesinin düzenlediği, `Kadın üzerinden din istismarı' konulu konferansta konuşan Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz, çarpıcı açıklamalarıyla dikkati çekti.

Son günlerde kadın üzerinden büyük bir din istismarı yapıldığını savunan Doç. Dr. Filiz, kadının başörtüsü ile var edilip tanımlanan bir konuma getirildiğini ileri sürdü. Aslında İslam'da kadının çok daha önemli ve saygıdeğer bir konumu bulunduğunu anlatan Doç. Dr. Filiz, "Maalesef Türkiye'de kadınlara, `hür olmak, örtünmek demektir' psikolojisi yerleştirilmek isteniyor" dedi. 

`HIMAR KELİMESİ YANLIŞ TERCÜME EDİLİYOR'

Türban tartışmalarıyla gündeme gelen `hımar' kelimesinin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yanlış tercüme edildiğini kaydeden Filiz, şunları söyledi:

"Hımar kelimesi, bazı meallerde, `kadınlar başlarındaki örtüyü omuzlarına ve göğüslerine indirsinler' şeklinde geçiyor. Buradaki `hımar' kelimesi başörtüsü şeklinde tercüme ediliyor. Bu çok yanlıştır. Çok acıdır ki, Diyanet İşleri Başkanlığı da bunu söyleyemedi. Çünkü doğru değil. Hımar içkiden gelir ve `aklı örtmek' demektir. 

Diğer bir anlamıyla `örtü' anlamına gelir. Bu masa örtüsü de olur veya başka bir örtü, başörtüsü de olabilir. Fetva veren uzman siyasiler olduğu için, bunun farklı bir anlamı olduğunu öğrendik. İslam'ın özgün kaynaklarından hareketle, türbanın İslam'da yeri olmadığı, dinden sapma niteliği taşıdığı kanıtlanmaktadır." 

"MİLLİ DEVLETE MUHALEFETİN DİNSEL MOTİFİ"

Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe ötekiler aleyhine genişleten başörtüsü söyleminin, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediğini anlatan Doç. Dr. Filiz, şöyle devam etti:

"Bugün tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan İslami makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır. AB ve ABD kaynaklı ılımlı İslam propagandası ve dinler arası diyalog faaliyetleri, `başörtüsüne özgürlük' talepleriyle çakışan bir sürecin temel parametreleri olarak İslami kesimde dinsel olarak onaylanmış ve sindirilmiştir.

Ülkemizi ve Türk ulusunu parçalamayı amaçlayan AB ve onun ülkemizdeki sivil uzantılarına karşı çıkmak, başörtüsü özgürlüğüne ve doğal olarak da İslam'a karşı çıkmakla bir tutulmak için, başörtüsü söylemi, milli devlete muhalefetin dinsel motifi olarak işlevselleştirilmektedir."


______________


Siyaset - Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın
Şahin Filiz

"Şahin Filiz'in "Siyaset-Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın" adlı yapıtı, din üzerinden tarikat idolojisiyle kurulan siyasetin başta Yüce dinimiz olmak üzere İslam'ı ve Türk kadınını kötüye kullanma yöntemlerini ve çarpıtılan temel kavramları ele almaktadır.

Din ve kadının istismarını, tarih, toplum, gelenek ve uygarlığı çarpıtarak nasıl devreye soktuklarını öğrenmek için Şahin Filiz'in bu yapıtını hangi görüşten olursa olsun her Türk yurttaşının mutlaka okumasını salık veriyorum. Bu konuda bir düzine makaleden oluşan yapıt, ele aldığı tarihsel tartışma konularının bugünkü tartışmalara kaynaklık ettiğini ustalıkla sergiliyor. - Emin Çölaşan

Şahin Filiz, kadının örtünmesine yönelik dayatmalara gerçekçi açıdan, tarihsel ve güncel verilerle yaklaşıyor. Herkesin "görüş sahibi" olduğu bu konuda en çok gereksinim duyduğumuz şey, bu tür çalışmalar. Filiz, öteki inançların yaklaşımlarını da dikkate alarak hazırladığı bu kitabında, akılcı bir insanın kafasında çengellenen bütün sorulara yanıt veriyor. Türkiye, böylesi çalışmaları okudukça sorunu aşacak. - Mustafa Balbay


(Tanıtım Yazısından) ve diğer kitapları




Bekleme Odası programından: video




_____________



"Uygar Batı"’nın ilkel dincileri







Müslümanları aşağılayan film Hıristiyan dünyasında 
depreşen ‘Haçlı’ kafasının ürünü

İslam ülkelerinde “infial”e yol açan “Müslümanların Masumiyeti” adlı ABD filminin amacı nedir? Sinemada değil “dolandırıcılık”ta tanınan birinin böylesi bir “kışkırtıcı”lığı üstlenmesini kimler destekledi?

Sorular günlerdir tartışılırken, son yıllardaki “benzer kışkırtmalar”ı da akla getiriyor... Papa’nın Müslümanlığı eleştirmesi; Danimarka’daki Hz. Muhammet karikatürleri; İsviçre’deki “minare yasağı”; Almanya’da Müslümanları aşağılayan afişler... “Hıristiyan dinciliğinin dışavurumları” sanki giderek tırmanıyor.

İnsan ister istemez düşünüyor; “az gelişmiş” Müslüman dünyasından diğer dinlere karşı böylesine “ilkel” tavırlar hemen hiç görülmedi. Gerçi, son “Fetih 1453” de dahil kimi “tarih”le ilgili Türk filmlerinde, özellikle “Bizans”lılara yönelik “Hıristiyanları incitebilecek” motifler vardır. Ancak hiçbirisi özünde “hakaret” niyetli filmler değildir.

Peki, “çok gelişmiş”, hatta “uygarlaşmış” kabul edilen Hıristiyan dünyasındaki doğrudan Müslümanlığa yönelik bu “aşağılayıcı sataşmalar” hangi “kafa”nın ürünü olabilir?

Yanıtı için “Haçlı Seferleri”ni anımsamak gerekiyor belki... Vaktiyle Müslüman coğrafyaya saldıran Hıristiyan kralların yerini aynı “din aşkı”nın sözde “çağdaş!” sanatçıları almış olmasın?


200 yıl sürdü

Tarih kitaplarına göre Haçlı Seferleri’nin amacı Kudüs’ü almaktı. 

Oysa Hıristiyanlığın doğduğu Anadolu’daki Türk egemenliğine son vermek; dönemin “fakir Avrupa”sına İslam dünyasının zenginliğini aktarmak; Asya’yla ticaret yollarını ele geçirmek... Asıl nedenlerdi.


Bu amaçla derlenmiş “dinci” ordularla 1096-1099’da yapılan ilk seferde Haçlılar Kudüs’ü, Bizans da İznik’i aldı; 1147-1149’daki 2’nci seferde ise zafer “Anadolu Selçukluları”nındı... Papa’nın çağrısıyla harekete geçen Alman İmparatoru ve Fransa Kralı Anadolu’ya girdi, Şam’a bile saldırdılar ancak amaçlarına ulaşamadılar.

3’üncü sefer 1189-1192’deydi. Fransa Kralı Ogüst ve İngiltere Kralı Aslan Yürekli Rişar Kudüs’e denizden saldırdılar ama alamadılar. 4’üncü sefer 1204’teydi. Bizans’a imparator adayı Angelos’un davetiyle gelip İstanbul’u yağmalayan Haçlılar, 1261’e dek sürecek “Latin Devleti”ni kurdular.

5’inci sefer ise 1228’deydi. Alman İmparatoru II. Frederik’in donanması Kudüs’ü kuşattı; başarısız oldu... 1248’deki 6’ncısında Fransa Kralı Sen Lui “Eyyubiler”e esir düşmüş, rüşvet vererek ülkesine dönebilmişti... 7’nci ve son sefer ise 1270’te yine Lui’nin ordusuyla yapıldı. Ne var ki bu kez de ölümcül bir veba salgınına yenildiler.


Bu seferlerde pusula, barut, kâğıt ve matbaanın ilkel şekli Avrupa’ya götürülmüş, Batı’nın Doğu’dan ilk kazanımları elde edilmişti.


Yaklaşık 200 yıl süren seferlerin günümüze yansıması Hıristiyan ülkelerin Müslüman toplumlara karşı “sömürgeci birliktelikleri”dir. Sanayileşmeyle gelişen Batı kapitalizminin uluslararası gücünü tanımlayan emperyalizme ise bugün artık “küreselleşme!” deniyor... ABD filmiyle doruğa çıkan “Haçlı depreşmesi” de Hıristiyan devletlerin küreselleşme “şımarık”lığından besleniyor.

Emperyalist ordular İslam ülkelerine sözde demokrasiyi getirmek için “Arap Baharı saldırıları”nı sürdürürken, sözde sanatçılarının da İslamiyete “saldırı baharı!”nı yaşamaları rastlantı olabilir mi?


Kışkırtma yarışı

2005 Eylülü’nde Danimarka gazetesi “Jyllands Posten”de Hz. Muhammet’i aşağılayan karikatürler yayımlandı. Peygamberin “terörist” gösterilmesine İslam ülkelerinde aylarca süren tepkilere rağmen, Fransa, Almanya, Hollanda, İtalya ve İspanya’daki kimi gazeteler aynı karikatürlere “inadına” yer verdiler... Dahası, dönemin ABD Başkanı Bush, gerilimden İran ve Suriye’yi sorumlu tuttu.

Aynı günlerde Papa 16. Benedikt de yangına körükle gitti. 2006’daki Almanya konuşmasında, 14.yy’da yaşayan Bizans İmparatoru Paleologos’un Hz. Muhammet hakkındaki “getirdiği hiçbir yenilik yok; sadece kötü ve insanlık dışı şeyler” sözlerini yineledi. İslam ülkelerindeki protestolar yükselince, aynı ülkelerden temsilcileri Vatikan’da ağırlayan Papa, Batı medyasının manşete çıkardığı sözde “özür” konuşmasında demişti ki; “birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz!”

Ancak ne o toplantıya katılan “imam”ımız, ne de ilerleyen aylarda Papa’yı ziyaret eden bakanlarımız, “Biz Anadolu’da çağlar boyu zaten ‘birlikte’ yaşadık; bunu bilmeyen asıl sizlersiniz” diyebilmişti...

İşte “kızışan” bu süreçte İsviçre 2009 Kasımı’ndaki referandumla “minare”leri yasakladı; ülkedeki 300 bin Müslüman “yok” sayıldı. 2012 yazında Müslümanları “suçlu” gösteren “aranıyor” başlıklı afiş Almanya’yı donatırken, şu son ABD filmi de yalnız değildi... Çünkü Fransız mizah dergisi “Charlie Hebdo” 19 Eylül’de yine Hz. Muhammet’i hedef alan karikatürler basarken, aynı karikatürler Frankfurt’taki Alman “Titanic” dergisinde de yer aldı.

Batı’daki bu “Haçlı ruhu depreşmesi”nin süreceği anlaşılıyor. 

Türkiye’ye düşen ise kızgın İslam gençlerine “sakin olun” demekle yetinmemek; emperyalizmi dize getirdiği onurlu tarihiyle “küreselleşmenin Batı’daki şımarıklığı”nı sorgulamak değil midir?






.....

Hz. Muhammed'e hakaret eden ve Libya'dan Mısır'a, Yemen'den Tunus'a kanlı ayaklanmalara yol açan filmin arkasında şu 4 ilginç isim var.

Gerçek adının Nakoula Basseley Nakoula artık kesin. Oyunculara filmin adını "Çöl Savaşçıları" olarak verdi. İnternette yayımladığı casting ilanında adını "Sam Bassiel" diye verdi. Wall Street Journal'a göre 52 yaşında İsrail-Amerikan çifte vatandaşı. Ancak filmin danışmanı Steve Klein, onun bir Kıpti Hırisyan olduğunu söyledi.

FİLM DANIŞMANI: STEVE KLEIN

"Cesur Hıristiyanlar Birliği", "Ulusal Amerikan Kıpti Meclisi" gibi aşırı sağcı ve İslâmofobik bazı hareketlere üye. California eyaletinde bulunan Kaweah kentinin evanjelik kilisesiyle yakın ilişkileri var. Bu filmin üretilmesiyle ilgili olarak yaptığı bir değerlendirmede, "Bu işe, sonunda ne olacağını bilerek girdik" dedi.

FANATİK TANITIMCI: TERRY JONES

2010 yılında "Kur'an yakma ayini düzenleyeceğim" diyerek ortalığı ayağa kaldıran Amerikalı rahip. Jones, Müslümanların Masumiyeti filmine destek verdiğini ve filmin tanıtımını da yaptığını açıkça söyledi. Amerikan Genelkurmay Başkanı, Jones'a çağrı yapıp, filmden desteğini çekmesini istedi. Jones dün bu isteği reddetti.

ARAPÇAYA ÇEVİRDİ: MORRİS SADEK

Ulusal Amerikan Kıpti Meclisi'nin Mısırlı başkanı. Filmin olay yaratan tanıtımlarının Arapça'ya çevrilmesini sağladı ve YouTube'de yayımlanan tanıtımlarına kişisel Twitter hesabından link verip, reklam yaptı. California'da yaşıyor ve kendisini "insan hakları savunucusu" olarak tanıtıyor.

Dünya, Hz. Muhammed'i aşağılayan 'Müslümanların Masumiyeti' filmiyle Libya'da Amerikalı büyükelçinin ölümüne yol açan olayları tetikleyen 'Sam Bacile' kod adlı yönetmen ve işbirlikçilerini konuşuyor.Amerikan basınına göre, ucuz film ilk kez haziranda Hollywood'da bir sinema salonunda gösterildi, pek ses getirmedi. Ancak Hz. Muhammed karşıtı rahip Terry Jones, danışman Steve Klein ve Mısırlı Kıpti Morris'in el atmasıyla İslam dünyası karıştı.

ABD'nin Bingazi Konsolosluğu'nda salı gecesi gerçekleştirilen protesto ve Libya Büyükelçisi Christopher Stevens dahil dört diplomatın öldürülmesi, iki gündür dünyanın en önemli gündem maddesi haline geldi. Hemen her ülke, Müslüman kalabalıkları öfkeyle sokağa döken "Müslümanların Masumiyeti" adlı film ve ardından yaşananlar hakkında resmi bir görüş iletti, siyasi konumuna uygun bir tavır seçti. Yaklaşan seçimler için yarışan Başkan Barack Obama ve Cumhuriyetçi aday Mitt Romney arasında tartışma yaşanmasına bile neden olan filmi yapan adamın kim olduğuysa artık biliniyor.

NAKOULA DİYE BİR ADAM

"Sam Bacile" kod adıyla filmin yapımcılığını üstlenen kişinin Nakoula Basseley Nakoula olduğu dün kesinleşti. Üstelik Nakoula'nın daha önce, sahte kimlikle dolandırıcılık yaptığı suçlamasıyla 21 ay hapis ve 790 bin dolar tazminat cezasına çarptırıldığı anlaşıldı. Nakoula dün kendisine ulaşan AP muhabirine "Ben o değilim" dediyse de adını gizli tutan bir güvenlik görevlisi, "Sam Bacile"in Nakoula olduğu konusundan şüphe duymadıklarını belirtti.

HOLLYWOOD'DA GALA YAPMIŞ

Daily Beast adlı internet sitesi, 13 dakikalık fragmanı internette yayınlanan ve teknik açıdan da kalitesiz filmin ABD'de bir sinema salonunda bile gösterildiğini ortaya çıkardı. Filmin galası, haziranda Hollywood'daki Vine Theater'da "Bin Ladin'in Masumiyeti" adıyla yapılmış. Filmin Sam Bacile kod adlı yönetmeni, yaklaşık 10 kişinin katıldığı gösterim sırasında salonda bulunmak yerine, dışarıdaki bir restoranda oturup dikkatle etrafı izledi. Ajanların orada bulunmasının nedeniyse, filmin adıydı. Ajanlara göre Bacile, "hafif aksanına rağmen Batılı" biriydi.

OYUNCULARI DA KANDIRMIŞ

Filmin oyuncu kadrosu, internete "Çöl Savaşçıları" adlı bir film için verilen ilâna itibar ederek Sam Bacile'ı bulan aktör ve aktrislerden oluşuyor. Kısacası oyuncular, İslâmofobik bir filmde değil, Antik Mısır'ı konu alan bir yapımda rol aldıklarını sandılar. O kadar ki, filmde bazı karakterlerin replikleri bile değiştirildi. Örneğin filmin bir yerinde karakterin, karşısındaki kişiye "George" diye hitap ettiği ağız okuma yöntemiyle hemen anlaşılıyor; ancak ses "Muhammed" olarak çıkıyor. Nitekim filmde rol alan ya da kamera arkası işini yürüten yaklaşık 80 kişilik ekip, dün ortaklaşa bir mektup kaleme alarak, "Kandırıldık" mesajı verdi. Mesajda, "Senaryonun sonradan korkunç bir şekilde değiştirildiğini gördüğümüzde şoke olduk. Ortaya çıkan trajediden derin bir üzüntü duyuyoruz" ifadeleri kullanıldı.

Hürriyet

....

ve : 26 Eylül 2013'de

Müslüman dünyasını ayağa kaldıran filmin yapımcısı serbest

CNN'in haberine göre 56 yaşındaki Nakoula, Güney Kaliforniya yakınlarındaki bir rehabilitasyoın merkezinde kalıyordu. Ancak Nakoula geçtiğimiz yıl denetimli serbestlik koşullarını ihlal ettiği gerekçesiyle cezaevine gönderilmişti.

Nakoula'nın Müslümanların Masumiyeti filminin yapımcılığını ve dağıtımını üstlenerek beş yıl boyunca internet ve bilgisayar kullanmamak dahil bazı denetimli serbestlik şartlarını ihlal ettiği tespit edilmişti.

11 Eylül 2012'de ABD'nin Libya'nın Bingazı şehrindeki konsolosluğuna düzenlenen saldırıda ABD'li Büyükelçi Chris Brown ve üç Amerikalı öldürülmüştü. Libya'daki olaylar bir anda birçok Müslüman ülkeye yayılmıştı. Olayların ilk başta film karşıtı spontane protesto gösterileri sanılmış; ardından organize saldırılar olduğu anlaşılınca Obama yönetimi Amerikan kamuoyunu yanıltmakla eleştirilmişti. 



...


Müslümanların Masumiyeti' filmine verdiği destekle tanınan Hollandalı film yapımcısı Eski Hollanda Sağcı Özgürlük Partisi üyesi Arnoud van Doorn

Müslümanların yapılan filmlere verdiği tepkiden etkilenip araştırma yapmaya karar vermiş. İslam'a olan düşmanlığıyla tanınan Hollandalı, Müslümanların dinine ve peygamberine olan sevgisini görünce şaşırmış ve gerçeği öğrenmek için araştırmaya başlamıştı.

Kafasında birçok soru işaretiyle geniş araştırmalara başlayan van Doorn, Hollanda'daki Müslümanlarla irtibata geçtikten bir süre sonra Müslüman olmaya karar verdi. 




....


BU TİP OLAYLARIN ARKASINDA 
EMPERYALİSTLER VARDIR !
ORTALIĞI BULANDIR, 
KAOS YARAT VE "DEMOKRASİYİ" GETİRİYORUM DE,
KENDİ VATANDAŞLARINA BİR BAHANE ÜRET,
HERŞEY DANIŞIKLI DÖVÜŞTÜR !

HAÇLI ZİHNİYETİ YENİ DEĞİLDİR, 
ASLINDA SUMERLİLERİN MEDENİYETİNİ 
ÇALDIKLARI GÜNDEN BERİ VAR,
MÖ.5000 DEN BERİ DEVAM EDEN BİR SÖMÜRÜ,
YANİ DÜŞMAN "TÜRKLER" ...

PEKİ , 
RADİKAL DİNCİLERİ KİM DESTEKLİYOR? 
BU RADİKALCİLER YÜZÜNDEN 
DOĞU 
HEP GERİ KALMAMIŞ MIDIR?


HATIRLAYIN !
BATI'YA MEDENİYET TÜRKLERDEN GİTMİŞTİR !

_________________________________




4 Ağustos 2013 Pazar

TARİHİ VERİLERLE KARAMANLI ORTODOKS TÜRKLER




Tarih boyunca geniş bir coğrafyada hüküm süren Türkler arasında eşine az rastlanır bir hoşgörü ortamında Budizm, Maniheizm, Yahudilik, Müslümanlık ve Hıristiyanlık gibi farklı inançlar varlıklarını devam ettirebilmiştir. Bu bağlamda, Hıristiyanlığın, özellikle de doğu Hıristiyanlığının, İç Asya’ya ulaştığı ve Nasturi kilisesinin Türkler arasında kabul gördüğü ve hatta Horasan’dan bir Türkün bir süre bu kilisenin patrikliğini yaptığı da bugün kabul edilen bir tarihi gerçektir (1281-1317). 

Bunun dışında Karadeniz’in kuzeyi ve oradan da Balkanlara ulaşan Türkler arasında da Bizans Kilisesi’nin belirli bir misyon yürüttüğü vebu misyon sonucunda da Ortodoksluk inancının anılan coğrafyada yaşamaya başlayan ve Bizans için önemli bir problem haline gelen Hunlar, Bulgarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kuman-Kıpçaklar arasında kabul gördüğü de bilinmektedir. Bizans kilisesinin bu misyonu çerçevesinde Hıristiyanlığın yayılması Kilise açısından önemli olduğu kadar Bizans devlet siyaseti açısından da ayrı bir öneme sahip olmuştur. 

Balkanlardaki Türk varlığının Bizans açısından bir tehlike oluşturması karşısında Türk topluluklarını birbirine karşı kullanan Bizans devleti yine bu siyaset çerçevesinde Türk topluluklarına mensup Hıristiyan olan birçok Türkü, Bizans ordusunda hizmete aldığı ve Anadolu topraklarına özellikle de Kapadokya bölgesine yerleştirdiği bilinmektedir. Bu çerçevede 1071 Malazgirt Savaşı ve sonrasında Miryakefalon Savaşı sırasında Bizans ordusunda görev yapmış binlerce Türkten Bizans tarih yazıcılarının bahsettiği de bilinmektedir.

Benzer şekilde, Bizans Kilisesinin Türk topluluklarına yönelik misyonu kadar Roma Katolik kilisesinin de benzer bir misyon yürüttüğü de bilinen bir diğer gerçektir. 

Bu bağlamda, 14.yy. başlarına ait olan Codex Cumanicus adlı eser bunun önemli verilerinden birisidir. Sonuçta, gerek Roma Katolik kilisesi gerek Bizans kilisesi gerekse Nasturi kilisesi faaliyetleri sonucu Hıristiyanlık mezhepleri Türkler arasında yayılma imkanı bulmuştur denilebilir. 

Tüm bu gerçekler çerçevesinde; Osmanlı idaresi altında yaşamış ve var olan millet sistemi dahilinde Ortodoksluğu benimsemiş diğer tüm topluluklar gibi Rum milleti kategorisine dahil edilen Karamanlılar da bu tarihi gerçekliğin bir parçası mıdır? 

Onlar, Türk yönetiminin baskıları sonucu inançlarını terk etmektense dillerini terk etmeyi tercih ederek Rumcadan vazgeçen ve Türkçe konuşmak zorunda kalan Hıristiyan Rumlar mı, yoksa Hıristiyanlığı kabul eden Türkler midir?

Bizans kilisesinin misyonu sonucu Balkanlar’daki Türkler’in Ortodoksluğu benimsediği şekilde acaba Anadolu’daki Türklerden de bu inancı benimseyenler olmuş mudur? 

Osmanlı idaresi sonrasında yeni Türk devletinin Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından önce Yunanistan ile imzaladığı Türk-Yunan Ahali Mübadelesi antlaşması çerçevesinde Yunanistan’da yaşayan batı Trakya hariç, Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yaşayan İstanbul hariç, Rumlar Yunanistan’a zorunlu olarak göç ettirilirken Anadolu’daki milli Mücadeleye Papa Eftim önderliğinde destek olmuş Fener Rum Patrikhanesinden bağımsızlığını ilan ederek Kayseri’de bir Türk Ortodoks kilisesi kurarak ve Anadolu’da Ortodoksluk Sedası adıyla bir de gazete çıkararak Türklüklerini dile getirmeye çalışan Karamanlı Ortodokslar gerçekten Türk dünyasının bir parçası mıdır?

Zihinleri meşgul eden bu meseleden hareketle bu makalede, adı geçen Karamanlı Ortodoksların tarihi süreçteki izleri tarihi veriler ışığında ve 2000 yılında Yunanistan’da yapılan saha çalışmasında elde edilen veriler çerçevesinde incelenmeye çalışılmaktadır. 

Sonuç olarak konuştukları duru Türkçeleri, sahip oldukları adet, gelenek ve görenekleri dışında bugün Gagauz Türklerinin Anadolu Türklüğü ile bağlantısının açıklanmasında önemli bir tarihi gerçek olarak İzzeddin Keykavus’un kardeşi ile yaşadığı taht mücadelesi sonrası Bizans devletine sığınmasını takiben ortaya çıkan gelişmelerle paralel bir biçimde Bizans ordusunda hizmet eden binlerce Uz, Kuman, Peçenek Türkü yanında ayrı bir askerî birim olarak Bizans ordusu bünyesinde önemli bir yere sahip olan Türkopollerin Anadolu Türkmenleri oldukları, Karamanlı ismi ile anılan Bizans ordusunda görev yapan Türklerin olduğu bugün Yunan ve batı kaynaklı birçok bilimsel eserde zikredilmektedir.

Bunu destekleyecek şekilde Osmanlı Şer’iye Sicilleri ve Tapu Tahrir Defterleri de incelendiği takdirde Anadolu’nun farklı noktalarında birçok yerleşim biriminde yaşamakta olan Müslüman Türklerde dahi rastlanmayacak oranda öz Türkçe isimler taşıyan Ortodoks nüfusun varlığı ile karşılaşılmaktadır. 

Bu bağlamda, özellikle Karamanoğulları Beyliği’nin hüküm sürdüğü orta Anadolu ve yine benzer şekilde güney Marmara bölgesi oldukça dikkat çekici bir özelliğe sahiptir denilebilir. Dolayısıyla, bugün artık eldeki tarihî veriler göstermektedir ki,bir zamanlar kendi gazeteleri ve kiliseleri ile Türk olduklarını tüm dünyaya ilan etmelerine rağmen zorunlu bir biçimde Yunanistan’a gönderilmiş olsalar da hiçbir zaman Yunan toplumu içinde benimsenemeyen ve sürekli Türkospori yani Türk tohumu olarak isimlendirilen Karamanlı Ortodokslar geniş Türk inanç hoşgörü coğrafyasının bir parçasıdırlar.



Tarihî Verilerle Karamanlı Ortodoks Türkler

Lozan görüşmelerinin devam ettiği dönemde 1923 yılı Ocak ayında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Türk-Yunan Ahali Mübadelesine ilişkin Sözleşme ve Protokol gereği Batı Trakya hariç olmak üzere Yunanistan’da yaşayan Yunan uyruklu Müslümanlar ile İstanbul hariç, Türkiye’de yaşayan Türk uyruklu Rum Ortodoksların karşılıklı mübadeleye tabi tutulmasına karar verilmiştir. 

Bu bağlamda, Yunanistan’da yaşayan Müslümanlarla Anadolu’da yaşayan tüm Ortodokslar karşılıklı göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göçün tüm Milli Mücadele dönemi boyunca Yunan ordusunun ilerleyişine destek olan Rum Ortodoksları kapsaması dışında, onların tam tersi bir tavır takınıp Anadolu’nun işgaline ve Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin Anadolu’da girişmiş olduğu Osmanlı ve daha sonrasındaki dönemde de Ankara hükümeti karşıtı faaliyetlerine karşı gelerek Ankara hükümetinin yanında yer alan ve kendilerine son dönemde kurmuş oldukları Anadolu Türk Ortodoks Patrikhanesi çatısı altında toplanarak Türk Ortodokslar diyen Karamanlı Ortodoksları da kapsamıştır.

Yukarıda belirtildiği gibi Milli Mücadelenin son döneminde kendilerini açık bir biçimde Türk Ortodoks olarak adlandıran ve tarihi süreçte ise Ortodoks Rum toplumu içerisinde ayrı bir kimlikle Zımmiyan-ı Karaman veya Karamanyan olarak adlandırılan bu topluluk üyelerinin kim oldukları bugüne kadar tartışılan bir konu olmuştur. Bu makalede Karamanlı Ortodoksların tarihî süreçteki izleri eldeki veriler ışığında incelenmeye çalışılacaktır.



Din ve Dil

Osmanlı idaresi altında dinin esas alındığı Millet sistemi dahilinde Ortodoks milleti bünyesine dahil edilen Karamanlıların, tüm diğer topluluklar gibi,toplumsal bilinçlerinin en temel unsurunu dinleri oluşturmuştur. İçinde yaşamış oldukları topluma bakıldığında dinleri onları diğerlerinden ayıran önemli bir özellikleriydi. Ancak, bu özellikleri kadar, onlara hitaben kaleme alınan Yunan alfabesiyle Türkçe yazılan ve literatürde Karamanlıca eserler olarak ayrı bir isimlendirmeye tabi tutulan eserlerin hitapları ve bunun dışında en önemli özellikleri olarak eserlerin dili dikkat çekmektedir. Karamanlıca eserlerde Hıristiyanlar veya Anadolu Hıristiyanları, Ortodoks Hıristiyanlar, kardeş Hıristiyanlar ve dindaş olarak hitap edilmiştir (Balta 1990: 82) ve onlara hitaben yazılan bu kitaplar Yunanca değil, Türkçedir.

Osmanlı idaresi altında kimliği belirleyici etkenin din olması yanında Patrikhanenin de anlayışına göre din ve soy arasında bağ olduğu inancı karşısında din temelli hitapların ön plana çıkması doğal olarak kabul edilebilir. 19.ve 20. yüzyıllarda ulus-devletlerin oluşum sürecinde, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin tüm çabalarına rağmen, bu insanların kendilerini birer Yunanlı olarak ifadelendirmedikleri de dikkat çekicidir.


Karamanlıların Türkiye’de yaşadıkları/yaşamış oldukları bölge


Yunanistan bir Karamanlı için vatan ya da memleket diyebileceği bir yer değildir. Onun için vatan, memleket Anadolu’dur. Elines-Yunan sözcüğü Yunanlıların konuştukları dili nitelemek için kullanılan bir tabirdir. Tüm bunlar bir yana, kendileri de Yunanca konuşmamaktadır ve Yunanlı değildir, Onlar Anadolu Rum’udur. Konuştuğu dil ise yavan Türkçedir, sade Türkçedir (Balta 1990: 84). 

Diğer taraftan ise inanç olarak onlar Yunanistan ile aynı dini paylaşmakta olup Ortodoks kilisesine mensupturlar. Resmiyette Yunanlılarla aynı dini paylaşıp Ortodoks kilisesi mensubu olsalar da, bu onların Yunan ulusal bilinci taşıdıkları anlamına gelmemiştir. Çünkü, 19. yüzyıl boyunca var olan milliyetçilik hareketleri ile Patrikhanenin Yunanistan destekli faaliyetleri çerçevesinde kendilerinin aslen Yunan etnik kimliğine sahip oldukları propagandaları1 karşısında çok az Karamanlı olumlu cevap vermiştir. Büyük oranda Yunanistan’daki olaylara karşı sessiz ve hatta ilgisiz kalarak Yunanistan’ın istediği olumlu yaklaşımı göstermemiştir (Benlisoy ve Benlisoy 2000: 83-84).

Karamanlılar inanç olarak Yunanlılarla aynı kiliseye mensup olup Ortodoks inancının gereği sahip oldukları değerler dışında Yunanlı Ortodokslarla fazla bir benzerlikleri olmayıp din dışında, sosyo-kültürel yapıları çerçevesinde daha çok Müslüman Türk komşularıyla ciddi benzerlikler göstermektedirler. 

Bu durum ise, Karamanlıların zihinlerinde kaçınılmaz olarak bir ikileme sebep olmuştur. Bu ikilemin en çarpıcı unsurunu da dil oluşturmuştur denilebilir. İnanç olarak Ortodoks olup konuştukları dil açısından Müslüman Türklerle aynı kategoride yer almalarının yaratmış olduğu ikilem şu dizelerde açıkça görülebilmektedir:

Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz
Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz
Öyle bir mahludi hattı tarikatimiz vardır
Hurufumuz Yonanice Türkçe meram eyleriz (Şakiroğlu 1974: 761).

Dil, toplumların sahip oldukları kültürlerinin sürekliliğini sağlayan en temel öğe durumundadır. Dolayısıyla, toplumların tüm kültürel varlıklarının kuşaklar arası aktarımında önemli bir yere sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, bugün hayatta olan birinci kuşak yanında ikinci kuşak Karamanlı mübadillerin arasında Türkçe’nin korunduğu açık bir biçimde belirtilebilir (2). 

Geçmişte Osmanlı idaresi altında Karamanlıların yoğun olarak yaşadıkları coğrafi alan, ve aynı zamanda Osmanlı karşısında kuvvetli bir Türkmen beyliği olarak uzun süre mücadele etmiş olan Karamanoğullarının hüküm sürdüğü, Orta Anadolu’nun esas alınarak yapılan incelemelerde ortaya ilginç sonuçlar çıkmıştır. Bu bağlamda,Türkçe konuşan Ortodoks nüfusun yoğun olduğu bu bölgede Rumca konuşan köylerin de var olması dikkat çekici bir durum yaratmaktadır. Şöyle ki, Orta Anadolu’da toplam 81 cemaat içerisinde Türkçe konuşan Ortodoks cemaat sayısı 49 iken Rumca konuşanlar sadece 32 cemaatten oluşmaktaydı.İç batı Anadolu’da ise mevcut 19 yerleşim biriminden 14’ü Türkçe, 5’i Rumca, Antalya ve civarında var olan 6 yerleşim biriminin tamamı ise Türkçe konuşan Ortodokslardan oluşmaktaydı (Dawkins 1916: 10-38; Paschalidis ve Aleksandris t.y.: 20).

Bu verilere dayanarak Türkçe konuşan Ortodoks nüfusun varlığını Müslümanlarla bir arada yaşamaya, ticari ilişkiye veya baskıya dayandırarak açıklamak pek mümkün görünmemektedir. Eğer Türkçe konuşan Ortodokslar açısından çevrelerindeki yoğun Müslüman nüfus sosyal yaşamın gereklerini yerini getirmede bir baskı oluşturuyorsa bu baskının tüm Ortodoks nüfusa sahip köyler üzerinde hissedilmesi gerekmektedir. Oysa verilere göre durum hiç de bu şekilde değildir.


Diğer taraftan, 2000 yılında Yunanistan’da yapılan saha çalışması bugün dahi Yunanistan’da yaşamakta olan Karamanlılar arasında Türkçe’nin varlığını devam ettirmekte olduğunu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Yunanistan’ın farklı yerleşim birimlerinde mülakatlar yapılan Karamanlıların mübadele öncesi Anadolu’daki köylerinde konuşulan dil ile ilgili olarak verdikleri bilgiler önemli bir veridir. Bu bağlamda, Yunanistan’da Karditsa’ya bağlı Kapadokiko köyü sakinlerinin günlük yaşamlarında kendi aralarında Türkçeyi devam ettirmeleri ve genç kuşaklara bizim dilimiz dedikleri Türkçeyi öğretmeye çalışmaları önemli bir örnek oluşturmaktadır (3). 

Köy halkının mübadele öncesi yaşadığı yer olan Kayseri’ye bağlı Çukur Köyü, Müslüman ve Ortodoks mahallelerinden oluşan karışık bir köydür. Bu köyden 78 yaşındaki Maria Sütoğlu köylerinde konuşulan dil ile ilgili şunları söylemektedir: 

“Türkçe konuşuyorlardı. Buraya gelincik de Türkçe konuşuyorduk. Urumca bilen yok idi. Çocuklarımız bilmiyordu Urumca.Yasak ettiler bizim dilimizi mektepte”. (4)

Karışık bir köy olarak Çukur örneği bir tarafa bırakılarak nüfus yapısı olarak sadece Ortodokslardan oluşan Kayseri’ye bağlı Taşlık köyüne bakıldığında ise konuşulan dil ile ilgili Serafim Papadopoulos: “...Urumcayı burda öğrendiler”demekteydi. 

Serafim Papdopoulos’un ağabeyi Mihail Papadopoulos ise köyün durumunu şu şekilde açıklamaktaydı: “vardı 185 hane. Alayı da Rumudu, Türk yoğudu” demekte ve köylerine yakın bir mesafade Müslüman köyü de bulunmadığını belirtmekteydi (5). 

88 yaşındaki Sultan Çiçekoğlu ise köyde yine “ Türkçe... Urumca kim biliyor... Türkçe....” konuşulurdu derken başka bir konuya dikkat çekmekte ve kilisede ibadet ederken de : “ Türkçe, Türkçe okurlardı” (6) diyerek konuşma dili yanında ibadet dili olarak da Türkçenin kullanıldığına vurgu yapmaktaydı.

Ürgüp’e bağlı, iki Müslüman köy arasındaki Potamya-Başköy ve Melekopi-Derinkuyu köyleri ise nüfus yapısı itibariyle sadece Ortodoks nüfus barındıran iki köy olup günlük konuşma dili Rumcadır. Potamya-Başköy’de konuşulan dil ile ilgili 84 yaşındaki Suzanna Evyenidou evde Rumca konuşulduğunu,halı dokumacılığına dayanan ticari ilişkilerini yürütürken de Türklerle Türkçe konuştuklarını belirmektedir (7). 

Yine, Ekaterini Evyenidou’da köyde Rumca konuşulduğunu, köy halkının Türkçeyi de anladıklarını, gerektiğinde de konuşabildiklerini dile getirmektedir. Evyenidou’nun evde Rumca konuşulduğunu belirtmesi bir tarafa, konuşması sırasında ilginç bir noktaya da temas etmiştir. Evyenidou’nun annesi gece yatmadan önce şu duayı etmektedir:

“Anam söylerdi: Aman Panaiyam, tatlı panaiyam sağdan sola yokla panaiyam. Yoklayasında bekleyesin. Hristos efendinin kilitleri başıma yastık. Yattım sağıma döndüm soluma melekler şahad olsun datlı canıma, gümüş dinime,altın imanıma. Ben de proskinis (?) edeyim gideyim mekanıma” (8).

Bu duanın “Yattım sağıma, döndüm soluma şahit olsun melekler dinime imanıma eşhedüenlailaheillallah ve eşhedüennamuhammedünresulallah” şeklindeki Müslüman Türkler tarafından edilen duaya benzerliğine burada dikkat çekmek gerekmektedir. 

Rumca konuşulan bir köyde gece dua ederken Türkçe bir dua edilmesinin sebebi anılan kişinin Rumca konuşan bir aileye gelin giden ana dili Türkçe olan bir kişi olması ihtimalini akla getirirken,diğer taraftan köyün Anadolu’ya Rum kültürünün nüfuz ettirilmesi ve özellikle Türkçe konuşan Ortodoksların asıl kökeninin Yunanlı olup yeniden Helenleştirilebilmeleri adına açılan Rum okullarının en önemlisi denilebilecek bir yer olarak Sinasos’a (Mustafa Paşa) yakın olmasının köydeki Rumca kullanımına etkisinin olup olmadığı da diğer bir ihtimal olarak değerlendirilebilecek bir durum denilebilir.

Evlerinde ve köyde konuşulan dil ile ilgili olarak başka bir örneği Yunanistan’da Selanik şehrinde yaşayan 55 yaşındaki bir mübadil Chrisula Oikonomidou oluşturmaktadır. Oikonomidou’nun anne ve babası mübadele öncesi Niğde’nin Ovacık köyünde yaşamaktaydılar. Köylerinin Müslümanlarla karışık olup köyde Türkçe konuşulduğunu belirten Oikonomidou, evlerinde ise sadece dedesinin Türkçe konuştuğunu diğer aile üyelerinin Rumca konuştuğunu belirtmektedir. (9)

Bu şekilde yukarıda verilen örnekleri çoğaltmak mümkündür. Burada dikkat edilmesi gereken nokta karışık bir köyde Türkçe konuşulması normal kabul edilebilecekken insanların kendi evleri içinde Rumca konuşmaları,gerektiğinde Türkçe kullanmaları gibi sadece Ortodoks nüfus barındıran,Müslüman köylerle teması bulunmayan köylerde sadece Türkçe konuşuluyor olması Türk yönetiminin baskısı yada hayat şartlarının gereği ile açıklanamaz bir durum ortaya koymaktadır.



Tarihî Verilerde Karamanlı Ortodokslar

Genelde tarihte Ortodoks Karamanlı isimlendirmesine ilk olarak 16. yüzyıl seyyahlarından Alman Hans Dernschwam’ın eserinde rastlandığı üzerinde durulmaktadır. İstanbul ve Anadolu’yu dolaşan Dernschwam’a göre Karamandan gelerek İstanbul’da Yedi kule’de bir mahallede oturan ve Karamanos denilen Ortodoks Hıristiyan bu topluluğu İstanbul’a getiren Sultan I. Selim’dir. 

Sultanın emriyle İstanbul’a getirilen bu insanlar sadece Türkçe konuşmaktadırlar (Dernschwam1992: 78). Evangelios Misailidis ise Karamanlı adının Karamandan geldiğinin altını çizmekte ve bu isimlendirmenin Sultan Murat Han döneminden itibaren varolup İstanbul’un Karamanından kaynaklandığını ileri sürmektedir. Misailidis’e göre Anadolu’dan İstanbul’a gelen ve büyük Karaman ve küçük Karaman olarak adlandırılan mahallelerde yaşayan inşaat ustası ve amelelerin devletin veya kişiye ait binaların inşası sırasında çağrılmalarına bağlı olarak Karamanlı adı ortaya çıkmıştır (Anhegger 1979-1980: 19; Ekincikli 1998: 124).

Diğer taraftan, Türkçe konuşan Ortodokslarla ilgili olarak bir diğer tarihi bilgiye Dernshwam’dan tam bir yüzyıl önce, 15. yüzyılda batı kilise tarihine ait bir raporda rastlamak mümkündür. 1437 yılında Basle Konsili’ne sunulan Latince raporda Türk kafirlerin kıyafetlerini giyen din adamlarının, piskoposların ve başpiskoposların Anadolu’da değişik yerlerde dolaştıklarına, Türkçe konuştuklarına ve ibadet sırasında vaazın Türkçe verildiğine dikkat çekilmekteydi (Vryonis 1971: 452-453).

15 ve 16. yüzyıllara ait bu bilgilerin ötesinde, adı geçen topluluk ile ilgili tarihî veriler bugün artık bu yüzyılların da gerisine götürülebilmekte ve Karamanlı isimlendirmesine 13. yüzyılda da rastlandığı anlaşılmaktadır. İstanbul’un Latin hakimiyeti altında bulunduğu bu yüzyılda Edirne’ye düzenlenen bir saldırıya ait bilgilere yer verilen Essai de Chronoraphie Byzantine pour Servir á l’examen des annales du Byzantine Empire et particulierment des Chronographes Slavons adlı eserde Ulahya ve Karamanie krallarının Edirne’yi 1205 yılında kuşatmasına ve 120.000 kişilik Bulgar, Kuman ve Ulah’tan oluşan bu ordunun Latinleri yenilgiye uğratıp krallarını esir aldıklarına dikkat çekilmektedir.

Yine aynı eserde 1304 yılında Anadolu’da Alaşehir’in (Filedelfiya) Türkler tarafından kuşatılması sırasında kuşatmaya takviye kuvvetlerin gelmesini engellemek amacıyla Bizans hizmetinde bulunan Alişir ve emrindeki Karamanlılardan bahsedilmektedir. Burada adından bahsedilen Alişir, Bizans hizmetindeki binlerce Peçenek, Uz, Kuman Türkü yanında Bizans’a hizmet etmiş Anadolu Türklerinden birisidir ve emrinde kendilerine Karamanlılar denilen askerleri bulunmaktadır (Muralt t.y.: 8, 285).

Bizans devleti bünyesindeki bu Türk varlığının kökenlerine bakılacak olursa ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Aslında tarihî süreçte Hıristiyanlık misyon geleneği çerçevesinde gerek Roma Katolik kilisesi gerekse Bizans kilisesi misyonu sonucu Hıristiyanlığı kabul eden Türklerin olduğu bugün bilinmektedir. Yine bu bağlamda Ortodoks dünyasında yaşanan Kristolojik tartışmalar sonucu aforoz edilen İstanbul patriği Nestorious’un adıyla anılan Nasturi kilisesi İç Asya’ya kadar uzanan bir etki sahasına sahip olmuş hatta bir Türk, kiliseye bir süreliğine patriklik de yapmıştır (Anzerlioğlu 1999: 121).

Katolik kilisesinin özellikle Kuman-Kıpçaklara yönelik misyonu hakkında en önemli kaynaklarından birisini Codex Cumanicus’un oluşturduğu da bilinmektedir (Kurat 1972: 100-101).

Özellikle Bizans kilisesinin yürüttüğü misyon (10) sonucu Karadenizin kuzeyi ve Balkanlara hakim olmaya başlayan Hun, Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak Türklerinden Hıristiyanlığı benimseyenler olmuştur. Bizans kilisesinin bu misyonunun siyasi saha açısından da ayrı bir önemi olduğuna burada dikkat çekmekte fayda vardır. 

Bizans Devleti açısından Balkanlarda Türk varlığının ortaya çıkması bir tehdit oluşturmuş ve bu tehdit Bizans tarafından Türk boylarının birbirlerine karşı kullanılması dışında Hıristiyanlığı kabul etmeleri şartıyla Bizans’a asker olarak hizmet etmeleri ve yine bu hizmet dahilinde Bizans imparatorluk arazilerine ve özellikle sınır bölgesi olarak Anadolu’da Kapadokya bölgesine iskan edilmeleri sağlanarak bertaraf edilmeye çalışılmıştır. 

Bizans ordusunda hizmet eden Türklerin varlığına yönelik olarak özellikle 1071 Malazgirt Savaşı ve onu takiben Miryakefalon Savaşı Bizans tarih yazıcılarının eserlerinde de yer aldığı gibi önemli örnekler olarak tarihteki yerini almıştır denilebilir. 

Ancak, Bizans ordusunda hizmet eden ve imparatorluk topraklarına iskan edilen Türkler Balkanlardakilerle sınırlı kalmamıştır. Bu bağlamda, Anadolu Türklerinden de Bizans ordusunda görev yapanlar olduğu bilinmektedir. Hatta, Anadolu Türkleri diğer Türk boylarından ayrı olarak Türkopoller isimlendirmesi ile anılmışlar ve 13 ve 14. yüzyıllarda Bizans ordusunun standart birlikleri olarak Bizans tarihindeki yerlerini almışlardır (11).

Tüm bu tarihi verilerin dışında Selçuklu tarihinde Karamanlılar açısından önem arz eden tarihi bir olaydan ve ona bağlı gelişmelerden de kısa bir şekilde bahsetmek gerekmektedir. 13.yüzyılda Selçuklu Sultanlığı’nın Konya merkez olmak üzere batı kesimini idare eden Sultan İzzeddin Keykavus ile sultanlığın doğu kesimini idare eden kardeşi Rukneddin Kılıçarslan arasındaki taht mücadelesi 1259 yılında Sultan Keykavus’un, Bizans’a sığınması ile son bulmuştur. 

İşte bu tarihten sonra sultanı takip ile Anadolu Türklerinden aileleriyle birlikte Bizans topraklarına iskan edilenler olmuştur. İskan bölgesi, Gagauz Türkleri’nin yaşadıkları saha göz önüne alınırsa, ağırlıklı olarak Dobruca bölgesi olmuştur. Bizans’a hizmet gereği veya zaman içerisinde Müslümanlığın kaybedilerek Hıristiyanlığın kabulü ile bugünkü Gagauz Türkleri’nin kökenlerinin dayandığı, Peçenek, Uz ve Kuman Türkleri yanında, Anadolu Türkleri’nin arasında Selçuklu Sultanı Keykavus’a verdikleri destekle tanınan Karamanlıların var olup olmadıkları konusunda sanırız yukarıda anlatılan, özellikle Alaşehir olayındaki Karamanlılar önemli bir tarihî veri durumundadır denilebilir. 

Bundan sonra ise 14. yüzyılın başlarında, 1311 yılında Dobruca
bölgesindeki Türklerden bazılarının Anadolu’ya geri döndükleri de bilinmektedir. 

İşte bu noktada, Anadolu’ya dönen Türkler arasında Hıristiyanların da olabileceği ihtimali gündeme gelmektedir (Wittek t.y.: 666). Bu konuda İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Anadolu Beylikleri adlı eserini ve İrene Beldiceanu’nun Bitinya bölgesi gayrimüslim nüfusu üzerinde tahrir defterlerine dayanarak yapmış olduğu çalışmasını dikkatle incelemek gerekmektedir. 

Uzunçarşılı (1982: 96), Anadolu’ya dönen Dobrucalı Alevi Türkmenlerin Çanakkale-Balıkesir bölgesinde hüküm süren Karesi Beyliği topraklarına yerleştiğine dikkat çekerken, Beldiceanu (1997: 18) ise 15.yüzyılda aynı bölgeye ait tapu tahrir defterlerinde yazılı bulunan gayri Müslim nüfus arasındaki öz Türkçe isimli Ortodoksların yoğunluğu karşısında ve özellikle doğrudan Yüreğir ve Çepni isimleriyle anılan köylerde, Yüreğir’in tüm nüfusu ile Çepni köylülerinin yarısının Hıristiyan olarak belirtildiklerini, köylerde Grek Ortodoks takviminden isimlerle birlikte öz Türkçe isimlerin de yer aldığını vurgulamakta ve buna bağlı olarak da Hıristiyanlık inancını benimseyen bir Türk-Tatar topluluğunun var olduğuna dikkat çekmektedir. 

Beldiceanu’nun bu tespitleri dışında, tüm Osmanlı imparatorluğu idaresi boyunca ağırlıklı olarak bir zamanlar Karamanloğullarının hüküm sürdüğü topraklarda, Orta Anadolu bölgesindeki bir çok şehre ait tapu tahrir defterinde de benzer bir durumla karşılaşılmaktadır.

Nitekim, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Ankara, Tokat, Sivas gibi illerde yaşayan Ortodoks nüfus arasındaki Türkçe isim kullanımının yoğunluğu oldukça dikkat çekicidir. 

Bu konuda Sivas Sancağını esas alarak kişi adları üzerinde bir çalışma yapan Yılmaz Kurt, adı geçen sancağa bağlı olan Tokat Zile-Artıkabad yöresindeki gayri müslim nüfus arasında Türkçe isim yoğunluğuna dikkat çekerek (%50.7), bu durumun Türkçenin Ortodoks nüfus üzerindeki etkisiyle, ticarî ilişki zorunluluğuyla veya baskı ile açıklanamayacağını vurgulamaktadır (Kurt 1993: 233-239) (12). 

Yine, Ömer Lütfi Barkan (Ekim 1955-Temmuz 1956:13,19) Süleymaniye Camii ve imaretinin inşaatına ait mufassal muhasebe defterlerini incelerken karşılaştığı gayri müslim isimlerinin dikkat çekici bir biçimde öz Türkçe isimlerden oluştuğunu vurgulamaktadır.

Bu örneklerin dışında Osmanlı Şeriye sicilleri de incelendiğinde Ortodoks nüfus içinde benzer isimlerin yer aldığı görülecektir. Bugün Kayseri iline ait olan şer’iye sicilleri Erciyes Üniversitesi bünyesinde yer alan Kayseri Araştırmaları Merkezi (KAYTAM) bünyesinde yapılan tez çalışmalarıyla gün ışığına çıkarılmaya çalışılmaktadır. Adı geçen merkezde yer alan tezlerden bazıları tarafımızdan yeniden gözden geçirilmiş ve aşağıda yer verilen ilginç isimler tespit edilmiştir. 1609-1611 yıllarına ait Kayseri Şer’iye Sicilinde yer alan gayri müslimlerin taşıdığı Türkçe isimler arasında:

Tanrıverdi veled-i Timur, 
Yağmur, Sefer ve Altun (?), 
Beşe Balı ve Devlet ve Öksüz oğlu, Sinan veled-i Uğurlu, 
Meryem bint-i Beyler, 
Sultan, Şahin (?) veled- i Balı, 
Dede Balı veled-i Şahbalı, 
Küçük veled-i Tarşad(?), 
İbrahim veled-i İse Balı, 
Bulgar veled-i Mihal ve İne, 
Karaman ve Sultan ve Yovan, 
Murad ve Bayram, 
Beğli veled-i Todori, 
Dostum veled-i Karaca. 
Uğurlu veled-i Yardımcı. 
Erkilet nam Karyeden, 
Nurlu veled-i Sefer, 
Yovan veled-i Kel Murad. 
Umur veled-i Aydın, 
Kumrı veled-i Keşiş, 
Gülabi veled-i Kayser (Ertürk 1994: varak 50) isimlerinin yer aldığı tespit edilmiştir.

Diğer taraftan, bir gayri müslim ailenin üç kuşak boyunca taşıdıkları isimlerine bakıldığında “Kayseri’ye müzafatından İstefane nam karyeden Hüseyin bin Abdullah nam kimesne mahfil-i kazada Mihail veled-i Saka nam yetimin vasi-i şer’isi olan Anna Peşe nam zımmiye üzerine takrir-i dava edüp Karye-i mezburede Tavlı tarlası demekle maruf ma’lümetü’l-hudud bir kıt’a tarla dedem Küçük tarlası olup, Küçük mürd olup babam Karlı’ya kaldı. Karlı mürd olup bana kaldı. Şer’e sual olunmasın taleb ederim..... 1019/5 Nisan 1610” (Ertürk 1994: varak 50) denildiği görülmektedir. 

Babasının adı Abdullah olan Hüseyin (bin Abdullah) bir Hıristiyanken Müslüman olmuştur. Dedesi Küçük’ün ve babası Karlı’nın mürd olmak tabiriyle nitelenmesi bu kişilerin Hıristiyanlığına bir delil teşkil ederken, bu ailenin her ne kadar Hüseyin’in Müslüman olmadan önceki ismi belirtilmemişse de, dedesi ve babasının taşıdığı isimler oldukça ilgi çekici görünmektedir.

Şer’iye Sicilleri dışında Tapu tahrir defterleri de benzer örnekler içermektedir. Bu bağlamda, 16.yy. Tapu tahrir defterinde yer alan isimlere bakıldığında bugün Yunanistan’ın Kapodokiko köyünde yaşayan Karamanlıların Türkiye’deki yerleşim yerleri olan Çukur ilginç bir örnek oluşturmaktadır: 

Karye-i Çukur’da: 
mahalle-i Kor: Karlı veled-i Aydoğdu ve Hızır veled-i O (yani Karlı’nın oğlu Hızır), 
Yağmur veled-i Aydoğdu,Satılmış veled-i İneverdi ve Yardım birader-i O ( yani Satılmış’ın kardeşi Yardım), 
Aydoğdu veled-i O ( Yardım’ın oğlu Aydoğdu), 
Kademşah veled-i Aydoğdu, Ağabalı veled-i O, Emir veled-i Tutuk ve Yörük birader-i O (emir’in kardeşi Yörük), 
Ayurdı veled-i Yahşi ve Budak veled-i O ve Sefer veled-i O, mirerşah veled-i Uğurlu, 
Tekir veled-i O, 
Garip veled-i Ayurdı ve Durmuş birader-i o, 
Sefer veled-i Çalapverdi ve Gökçe birader-i O ve Döğenci birader-i O, 
Sefer veled-i Küçük ve Mihail veled-i O, 
Hızır veled-i Küçük ve Yardım birader-i O, 
Kayser birader-i O,
Yardım veled-i Karaca, 
Tanrıverdi veled-i Yörük ve İnebey birader-i O ve Yasef
birader-i O ve Bahadır veled-i O, 
Tanrıverdi veled-i Yörük ve İnebey veled-i O, 
Aydığdu veled-i Seydi,
Hızır veled-i Hızır ve Sefer veled-i O, 
Balıcan veled-i Hızır (Kırpık 1997: 60-62) isimlerine rastlamak mümkündür.

Bu örneklerin sayısını artırmak mümkündür. Bu şekilde, özellikle Karamanlıların yoğun bir şekilde yaşadıkları yerlerdeki gayrimüslim nüfus arasında Türkçe isim kullanımının yoğunluğu kadar sahip oldukları adet, gelenek ve görenekleri ve bugün dahi dilimiz dedikleri Türkçeyi konuşmaları Karamanlıları Anadolu’da yaşamış olan Rum Ortodoks nüfustan ayıran en önemli özellikleridir. 

Ancak, geçmişte onları Rumlar’dan ayıran başta dilleri olmak üzere, tüm bu özellikleri kadar, yine onları büyük benzerlikler gösterdikleri Müslüman Türkler’den ayıran dinleri kimlikleri konusunda bazı Karamanlılar’ın hafızasında bir ikilem yaratmıştır denilebilir. 

Diğer taraftan ise, bu ikilem sorununu yaşamayan binlerce Karamanlı için ortada aslında bir sorun yoktur.

Çünkü onlar sadece din açısından farklılık gösterdiği Müslüman Türkler ile aynı soydan gelmektedir. Yukarıda da açıklanmaya çalışılan bu tarihî gerçeği bilen Karamanlılar bilindiği gibi Papa Eftim önderliğinde tüm Milli Mücadele boyunca Ankara hükümetinin yanında yer alarak ve her fırsatta Türklüklerini tüm dünyaya haykırarak Anadolu’nun işgaline karşı mücadele etmişlerdir.

Ancak sonuç onlar açısından büyük bir olumsuzlukla noktalanmıştır. Hakimiyeti altında yaşadıkları Osmanlı idaresi altında dini esas alan Millet sistemi dahilinde Ortodoks milletine dahil edilmelerinin yarattığı ortamı Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleşen ve yine dinin esas alındığı bir mübadele süreci izlemiştir. 

Bu süreçte İstanbul hariç olmak üzere Anadolu’da yaşayan tüm Ortodoks Hıristiyanların Yunanistan’a gönderilmeleri kararı alınmıştır. Ancak bu karardan Türk Ortodoks Patrikhanesi patriği Papa Eftim ve ailesi muaf tutulmuştur. Bu noktada Karamanlı Ortodoks Türklerin Yunanistan’a gönderilmeleri ile Türkiye ve Yunanistan açısından o günlerde homojen bir nüfusa sahip olma düşüncesinden hareketle, ki bu homojenlik de maalesef din bazında olmuştur, iki ülke arasındaki sorunlar belirli bir oranda çözüme kavuşmuş olabilir. 

Ancak, bu süreç sonunda en az Müslüman Türkler kadar mücadele eden Karamanlıların Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmaları onlar açısından ciddi bir hayal kırıklığı yaratmıştır. 

Diğer taraftan, Türkiye’yi terk etmeyen Papa Eftim açısından mücadele sona ermemiştir (13). 

Çünkü her ne kadar patrikhane cemaatini kaybettiyse de, bu defa az sayıdaki aile mensuplarıyla Fener Rum Ortodoks Patrikhanesine karşı Türk Ortodoks kimliğiyle ayakta durmak için mücadele etmiş ve bunda da tüm olumsuzluklara rağmen büyük bir başarı elde ederek kendinden sonra da Türk Ortodoks Patrikhanesinin varlığını devam ettirmesi için uygun ortamı hazırlamıştır.


Doç.Dr.Yonca ANZERLİOĞLU
Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi



Karamanlıca  yazı: MAΣAΛAΧ  , okunuşu: Maşallah  / Kayseri


_______________
Dipnotlar 
1 Karamanlı Ortodokslar ile ilgili detaylı bilgi için bakınız: (Anzerlioğlu 2003; Agustinos 1997).
2 2000 yılı Eylül ve Ekim aylarında Yunanistan’ın farklı şehir ve köylerinde Karamanlı mübadillerle yapılan mülakatlar
3 Ekim 2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko köy sakinleriyle yapılan mülakatlar.
4 Maria Sütoğlu ile 2.10.2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko’da yapılan mülakat.
5 Serafim Papadopoulos ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat; Mihail Papadopoulos ile 6.10.2000 tarihinde Agios Konstantinos köyünde yapılan mülakat.
6 Sultan Çiçekoğlu ile 6.10.2000 tarihinde Farsala-Zoodohos Pigi köyünde yapılan mülakat.
7 Suzanna Evyenidou ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.
8 Ekaterini Evyenidou ile 4.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.
9 Chrisula Oikonomidou ile 28.9.2000 tarihinde Selanik’te yapılan mülakat.
10 Detaylı bilgi için bakınız: (Prokopios 1990: 51); (Muralt t.y.: 326); (Moravscik 1958: 26); (Rasonyi 1982: 135); (Kurat, 1972: 239).
11 Bizansa hizmetindeki Anadolu Türkleri, Türkopoller için bakınız: (Megali Elleniki Egkylopedia, 1933;, c.23); (Savvides 1993); (Ellinika, 1933: v.40, 325); (Brand 1989); (Anzerlioğlu,2003: 79-95).
12 Konu ile ilgili daha geniş bilgi için bakınız. (Ongan 1958); (Önen 1959: sa.3-4); (Turgal,t.y.: c.4, sa.2).
13 Türk Ortodoks Patrikhanesi ile ilgili olarak ayrıntılı bilgi için bakınız. (Şahin 1996); (Çetin2004); (Cihangir 1996); (Ergene 1951); (Ercan 1967); (Ekincikli, 1998); (Anzerlioğlu 2003); (Özkan 2003).


KAYNAKLAR
Kitap ve Makaleler
AMANTOS, K. (1933): “ Tourcopoloi”, Ellinika, v.40.
ANHEGGER,Robert (1979-1980): “Hurufumuz Yunanca. Ein Beitrag zur Kenntnis der Karamanisch-Türkischen Literatür”, Anatolica, no.VII.
ANZERLİOĞLU, Yonca (1999): ‘İç Asya’da Nasturilik’, KÖK Araştırmalar,1/1, Bahar.
ANZERLİOĞLU, Yonca (2003): Karamanlı Ortodoks Türkler, Ankara.
AGUSTİNOS, Gerasimos (1997): Küçük Asya Rumları, Ankara.
BALTA, Evangelia (1990): “Anadolulu Türkofon Hıristiyan Ortodoksların “Ulusal Bilinçlerini” Araştırmaya Yarayan Kaynak Olarak Karamanlıca Kitapların Ön Sözleri”, Tarih ve Toplum, 13/74, Şubat.
BARKAN, Ömer Lütfi (Ekim 1955-Temmuz 1956 ): “Türk Yapı Malzemesi İçin Kaynaklar”, İktisat Fakültesi Mecmuası, c.17.
BELDİCEANU, İrene (1997): “Bitinya’da Gayri Müslim Nüfus (14. yüzyılın ikinci yarısı- 15. yüzyılın ilk yarısı), Osmanlı Beyliği, der. Elizabeth Zachariadou, İstanbul.
BENLİSOY, Foti ve Stefo BENLİSOY (2000): “ Nevşehir Mektepleri”, Tarih ve Toplum, Şubat.
BRAND, Charles M. (1989): “The Turkish Element in Byzantium, eleventhtwefth centuries”, Dumbarton Oaks Papers, vol. 43.
CİHANGİR, Erol (1996): Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi, İstanbul
ÇETİN, Ensar (2004):Toplum Bütünleşmemizde Bağımsız Türk Ortodoks Partikhanesi, İstanbul.
DAWKİNS, R.M. (1916): Modern Greek in Asia Minor, Cambridge.
DERNSCHWAM, Hans (1992): İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, çev.
Prof. Dr. Yaşar Ören, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.
EKİNCİKLİ, Mustafa (1998): Türk Ortodoksları, Ankara.
ERCAN,Yavuz (1967): “Fener ve Türk Ortodoks Patrikhanesi,” DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, sa.XIII-IX, Ankara.
ERGENE, Teoman (1951): İstiklal Harbinde Türk Ortodoksları, İstanbul,;
ERTÜRK, Mustafa (1994): Kayseri’nin 13 nolu Şer’iye Sicili, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi Kayseri, Erciyes Üniversitesi, Tarih bölümü.
KIRPIK, Güray (1997): Kayseri, Niğde ve Aksaray Livalarında Hıristiyan Türkler, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, G.Ü. Eğitim Fakültesi.
KİTROMİLİDES, Paschalidis M. ve Alexis Aleksandris (t.y.): “ Ethnic Survival,
Nationalism and Forced Migration, The Historical Demography of the Greek
Community of Asia Minor at the close of the Ottoman Era”, Deltio, c.4.
KURAT, Akdes Nimet (1972): IV-XVIII.yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, TTK, Ankara.
KURT, Yılmaz (1993): “ Sivas Sancağı Kişi Adları”, OTAM; sa.4.
MORAVSCİK, Gyula (1958): Byzantino Turcica, II, Sprachste der Türkvölker in den Byzantine Quellen, Leiden.
MURALT, Edouard de (t.y.): Essai de Chronoraphie Byzantine pour Servir á l’examen des annales du Byzantine Empire et particulierment des Chronographes Slavons 395 á 1057, Petersburg, c.1,2.
ONGAN, Halit (1958): Ankara’nın I Numaralı Şer’iye Sicili, TTK, Ankara,
ÖZKAN, Salih (2003): Kayseri’de Türk Ortodoks Kilise Kongresinin Toplanması ve Anadolu’da Ortodoksluk Sadası Gazetesi, Kayseri.
ÖNEN, Ragıp (1959): “Bor Halil Nuri Bey Kütüphanesindeki Mahkeme-i Şer’iye Sicilleri ve bunlarda Görülen Türkçe Kişi ve Köy İsimleri”, Türk Etnoğrafya Dergisi, Ankara.
PROKOPİOS (1990): Bizans’ın Gizli Tarihi, İstanbul.
RASONYİ, Lazlo (1982): Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara.
SAVVİDES, Alexis (1993): “Late Byzantine and Western Historiographers on Turkish Mercenaries in Greek and Latin Armies: Turcopoles/Tourkopouloi”, in Making of Byzantine History, studies dedicated to Donald M. Nicol, ed. Roderick Beaton and Charlotte Rouche, Variorum.
ŞAHİN, Süleyman (1996): Fener Patrikhanesi ve Türkiye, İstanbul.
ŞAKİROĞLU, Mahmut (1974): “S. Salaville ve Dallegio, Karamanlıdıka, Bibliographie Analitique D’ourrages en Langue Turque İmpremes en Caracteres Grecs, III, 1866-1900”, Belleten, c.XXXVIII, sa. 149-152, Ankara.
“TOURCOPOLOİ” (1933): Megali Ellniki Egkylopedia, c.23,
TURGAL, Hasan Fehmi (t.y.): “Anadolu’da Gregoryen ve Ortodoks Türkler”,
Ülkü, c.4, sa.2.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı (1982): Osmanlı Tarihi, I, Ankara.
VRYONİS, Speros (1971): The Decline of the Medivial Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from 11th through the 15th centuries, Los Angeles.
WİTTEK, Paul (t.y.): “Yazıcıoghlu Ali on the Christian Turks of the Dobrudja”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, vol. 14, part: 3, s.666.

Mülakatlar
Ekim 2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko köy sakinleriyle yapılan mülakatlar.
OİKONOMİDOU, Chrisula ile 28.9.2000 tarihinde Selanik’te yapılan mülakat.
EVYENİDOU, Ekaterini ile 4.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.
SÜTOĞLU, Maria ile 2.10.2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko’da yapılan mülakat.
PAPADOPOULOS, Mihail ile 6.10.2000 tarihinde Agios Konstantinos köyünde yapılan mülakat.
PAPADOPOULOS, Serafim ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.
ÇİÇEKOĞLU, Sultan ile 6.10.2000 tarihinde Farsala-Zoodohos Pigi köyünde yapılan mülakat.
EVYENİDOU, Suzanna ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.



alıntıdır
***