Translate

Pergamon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pergamon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2013 Perşembe

TARİHTE TIP - 4/4



ROMA VE BİZANS İMPARATORLUĞU DÖNEMİNDE TIP





Bir destana göre Roma’nın kuruluşu şu şekilde anlatılır; 

İtalya’daki bir taht kavgasında bir sepetle nehre bırakılan Romulus ve Remus adındaki ikiz kardeşler bir dişi kurt tarafından kurtarılıp büyütülürler. Kardeşler yetişkin hale geldiklerinde kimliklerini öğrenirler ve Tiber’de bir şehir kurma girişiminde bulunurlar. Kurulacak olan şehrin adını belirlemeye gelince iki kardeş arasında kavga çıkar ve Romulus Remus’ü öldürür ve M.Ö. 753’de kurduğu şehre Rom adını verir . (Bunun için Etrüsk/Rasena destanına bakmalıyız. Ayrıca 2008 Etrüskler Bodrum sempozyumunda Etrüsklerin Lydia/Batı Anadolu'dan gittiği ve bir Türk kavmi olduğu söylenmiştir.-SB)

Nazım Hikmet “ Gümüş yaldızlı kitaplarda yazılı bu temelinde Roma’nın dişi kurt sütüyle dolu kovalar ve bir avuç kardeş kanı var “der. 

Bugün Roma’nın kuruluşu ile ilgili bilgilerimiz daha gerçekçi sayılmakta, Latin ırkından olan Romalılar M.Ö. 1200’lerde İtalya’nın kuzeyine göç etmişler, kuzeyde komşuları olan Etrüskler onları birçok yönden etkilemişlerdir. 

Başlangıçta bir kraliyet, sonra bir cumhuriyet ve daha sonra bir imparatorluk olan Roma’da devlet idaresine, hukuk ve askerliğe çok önem verildiği için tıp pek gelişmemiştir. İlk devirlerde tıp sanatını icra eden bir hekim sınıfı yoktu. M.S. 1 yüzyılda Pliny’nin de yazdığı gibi “Roma halkının 600 yıldan beri tıp sanatı değil, hekimi yoktu.” 

Bir Romalı asker hukukçu, çiftçi olabilirdi; lakin sanat olarak tababet icra etmesini şerefine yakıştıramazdı. Hasta tedavi etmek aile reisine “Pater Familias”’a düşen bir ödevdi ve herkes kendisinin hekimi idi. 

Başlangıçta Roma tıbbı üzerinde Asyalı bir kavim olduğu sanılan Etrüsklerin etkisi oldu. (Mezopotamya’nın etkisinde kalan Etrüskler’de hepatoskopiye önem verilirdi.)(Mezopotamya'yı yurt edinmiş Sumerler/Kengerler Türkçe konuşan bir Türk kavmidir, Muazzez İlmiye Çığ-SB) 

Roma kuvvetlenip silah zoru ile Yunanistan (MÖ 146), Anadolu (MÖ 129), Suriye (MÖ 63) ve Mısır’ı (MÖ 31) fethedince bu diyarlarda hüküm sürenler Yunan hayat görüşünü ve ilminin üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldı. Yunan uygarlığı ile temas eden Roma, ilkönce mağlup olanların tanrılarını adlarını değiştirerek de olsa kabul etti. Baş tanrı Zeus Jüpiter adını aldı, ev ve tarlaların koruyucusuydu, eşi Juno aile tanrıçasıydı. Minevra bilgi tanrısı, Mars savaş tanrısıydı, Neptün deniz tanrısı, Vulkan ateş tanrısı, Diana av tanrıçası, Venüs de güzellik tanrıçasıydı. Zamanla Yunanca da kabul görüp, zengin ve eğitimli kişilerin dili haline geldi. 

Roma uygarlığında tıbbi uygulamalar yapan kişilerin çoğunluğu köleler ve özgürlüğünü sonradan kazananlardı. Üst sınıftan Romalıların genellikle kendi aileleri için özel köle hekimleri vardı. Bazen bunları diğerlerine de kiralıyorlardı. Hekimler genelde Yunan asıllıydı ama Mısırlı ve Yahudi göçmenler de çalışıyordu, Roma’ya 
gelen bu Yunanlı hekimlerin statüleri düşüktü ve aralarında köle olanlar da vardı. Bu hekimlere yurttaşlık hakkı ilk kez Cesar zamanında verildi. Julius Cesar tababetin önemli bir halk hizmeti olduğunu anlayan büyük bir kumandan ve devlet adamıydı.

Cesar zamanında (MÖ 101-44) halk 3 sınıfa ayrılmıştı. 

1- Patricienler (Hemşehriler); bunlar Roma asıllı olup, özgür ve her hakka sahiptiler. 
2- Plebler; Roma asıllı olmayıp, özgür fakat yalnızca bazı haklara sahip olanlar. 
3- Esirler, köleler; Hiçbir hakları olmayanlar. (Giyimleri bile özgür insanlardan farklı idi) 

Cesar Yunan hekimleri Roma’ya çekebilmek için yasalarda bazı değişiklikler yaptı ve memleketine gelecek olanlara Patricien hakkını tanıdı. 

Yunanistan’ın aksine Roma’da tıbbın icrası kadınlara yasak değildi. Kadın hekimlere Medica, ebelere Atronea veya Obstretica denirdi. Erkeklerin tartışma ve aktivitelerine ise çok az kadın dahil edilirdi. Genel olarak toplumda kızların yaşamı ve ölümü üzerinde ailenin reisinin mutlak gücü vardı. 

Askeri birliklerde de birliğin büyüklüğüne göre belli sayıda hekim bulunurdu. Bunlar atalardan gelen tıbbi bilgiler konusunda özel deneyim sahibi olan basit askerler olabilirler. 

Başlangıçta tıbbi uygulamaların bir düzenlemesi yoktu. Kimin hekim olarak çalışabileceğini belirleyen bir tanımlama ve belgelendirme yoktu. Hekimlere vergiden, askerlik ve diğer kamu görevlerinden muaf sayılmalarıyla ayrıcalıklar tanınıyordu. 
İmparator Severus İskender (MS 222-235) eğitimi belgelendirmeyi ve kontrolü düzenleyen kapsamlı kanunlar çıkardı.

Halk Sağlığı ve Hijyen 

Romalılar ümitsiz hastalara ve sakatlara pek az ilgileniyorlardı. Aynı küçümseme istenmeyen yeni doğanlara kadar uzandı ve onların öldürülmesine kadar gitti. 
Hijyen alanında yenilikler getirmişlerdi. Kanalizasyon, su bağlantıları ve kaldırımlı caddeler inşa etmişlerdi. Su taşıyan borulara filtreler yerleştirmişlerdi. 
Şehre su sağlamanın yanı sıra suyu ve lağımı şehrin dışına taşıyan bir akıtma sistemleri vardı. Bataklık içeren toprakların hastalıkla alakası çoktan anlaşıldığından, bataklıklar ve durgun sular düzenli olarak boşaltılıyordu. 

MÖ 1. yy’da Marcus Varro “Gözle görülemeyecek kadar küçük bazı yaratıkların ürediği, bunların havada dolaşıp ağız ve burundan vücuda gelerek ciddi hastalıklara yol açtıkları için“ bataklıkların yakınına bina yapılmasını yasaklamıştı. 

Ölüleri şehrin içine gömmeyi yasaklayan yasalar vardı. MS 2. yüzyıl civarında cesetleri yakma ve küllerini bir kavanozda toplama geleneği uygulanmıştır. Daha sonra kadavralar gömülmeye başlanmıştır. 

Roma’da sokakların, içilecek suların, çarşılarda satılan gıda maddelerinin temizliğine büyük önem gösterilirdi. Hamam ve kaplıcaları vardı. Kaplıcalarda sıcak su salonları (tepidarium) ve soğuk su salonları (frigidarium) vardı. Ayrıca halka açık helalar da mevcuttu. 

Hekimlerin muayenehaneleri ve evleri dışında hasta ve yaralıların bakılıp tedavi edilebilecekleri yerler yoktu. Sadece askeri birlikler arasında bir hastane sistemi gelişmişti. Siviller için şehirlerde hastanelerin kurulması MS 4.yy’a kadar gerçekleşemedi. 

İlk hastane 394 yılı civarında Hıristiyan hayırsever Fabiala tarafından kuruldu. 



Roma’da Tababet İcra Eden Ünlü Hekimler 

Cesar’ın tanıdığı haklar sonunda, çoğunlukla Anadolu ve Mısır’dan Roma’ya ünlü hekimler geldi. 

Archagatos; 

(MÖ 219) Roma’ya Yunanistan’dan gelen ilk hekimdir. Onun meslek hayatı Romalıların hekimlere karşı değişen tutumlarına örnek teşkil eder. 

Asklepiades; 

(MÖ 124) Bursa’lı bir atomisttir. Atomister hastaları erken, kuvvetli 
ve hoşa giden bir şekilde tedavi etmeyi önerirlerdi. (tuto, celerites, acjucunde=güvenli, çabuk ve acısız tedavi) Galen onu bir şarlatan saymıştır, fakat alt ve üst tabakadan birçok insan onu ”Cennetten bir elçi” olarak kabul etti. 

Onun sağlık öğretileri Hipokrat’ın düşünülüp taşınılmış reddi anlamına geliyordu. Çünkü o, hastalığı doğanın değil, hekimin tedavi ettiğine inanıyordu. Dört hümor doktrinini yasakladı. Bunun yerine vücudu, arasında vücut sıvılarının aktığı, her zaman hareket halinde olan, değişik boyutlarda, neredeyse sonsuz sayıda akımdan 
oluştuğu varsayılan ayrıntılı hazırlanmış maddesel bir sistem getirdi. 

Sağlık, atomları sorun çıkarmayan, pürüzsüz aktivitelere bağlıydı. Hareketler düzensizleştiğinde ise hastalık olurdu. Bu düşünce daha sora kurulacak olan metodizme temel teşkil etmiştir. Diyet, egzersiz, masaj, yatıştırıcı ilaçlar, lavmanlar, müzik ve şarkı söyleme gibi yumuşak metotlar kullandı. 

Özetle; 
1- Otoriteleri bir kenara attı, 
2- Dört Hümörü reddetti. 
3- Teolojik açıklamalardan kaçındı. 
4-Vücut mekanizmalarına materyalist bir yaklaşım getirerek rasyonalizme giden ilk adımı atmış oldu. 
5- Roma’da özellikle Yunanlı doktorların yerlerin sağlamlaştırdı. 


Temison; 

Metodist mektebin kurucusudur. Metodistler hastalıkların nedeniyle 
asla ilgilenmezlerdi. Onlara göre hastalık, vücut dokularındaki deliklerin çok gergin veya gevşek olmasından ileri gelirdi. Sıhhat bu ikisinin arasındaki dengeydi. 

Soranus/Soranos; 

(MS 98-138) Anadolu’daki Efes’ten gelen Soranus bilhassa Obstetrik ve kadın hastalıkları ve pediatri alanında ün salmıştır. Buluğ çağı fizyolojisi, adetler, döllenme, normal ve patolojik doğum hakkında çok doğru gözlemleri vardır. Abortuso karşı olan bu hekim döllenmeyi önleyecek bir çok antikonsepsiyonel metod geliştirmiştir. Soranus ebelere büyük önem vermiştir ve onlarda bulunması gereken nitelikleri bildirmiştir. En önemli nitelik olarak Hipokrat andına uygun olarak sır tutmayı saymıştır. 

Soranus’tan önce güç, tehlikeli doğumlara yalnız annenin hayatını kurtarmak için çaba sarf edilirdi. Soranus ise anne ile birlikte çocuğun da hayatının korunmasını da elden geldiği kadar ihtimam edilmesini önerdi. Soranus’un birçok insan kadavrası teşrih ettiği sanılır, çünkü kadın döl yatağının hayvanınkine benzemediğini, rahmin boynuzu olmadığını iddia eden ilk hekimdir. 



Aretaeus; 

Kapodakyalı bir Eklektiktir. Eklektikler muhtelif mezheplerin en iyi 
taraflarını kabul ederlerdi. Ona göre sıhhat katı, sıvı ve uçucuların (ruhların) dengeli bir karışımıdır. Epilepsi, tetanos, inme, astım, pnömeni, plörezi, tüberküloz hakkında ilginç gözlemlerde bulunmuştur. Diabet hakkında bilgi veren belki de ilk hekimdir.

Diascorides; 

(MS 1.yy) Anadolu civarında doğmuş, İskenderiye ve Atina’da 
hekimlik tahsilini tamlayıp Roma’da imparator Neron (MS 37-68) ve Vespasien’in (MS.7-79) ordularında cerrah olarak hizmet vermiştir. Yüzlerce bitkinin tıbbi kullanımı hakkında çalışmalar yapmış ve bunları kaydetmiştir. MS 78 yılı civarında Dioscoriodes’in Yunanca yazmış olduğu eser zamanla birçok dile, Arapça (KitabalHasayiş), Latince (Materia-Medica) çevrilmiş ve önemini 16 yüzyıla kadar muhafaza etmiştir. 

Materia Medica yani tababetin esas maddelerinin ilk cildinde “aromatik tıbbi bitkiler”, ikinci cildinde “hayvani droglar”, üç ve dördüncü ciltlerde “kökler, yapraklar, usaraler”, beşinci ciltte “madeni droglar”, altı ve yedinci ciltlerde “zehirli hayvanların 
ısırmalarından” bahsedilir. Opiumu ilaç olarak hazırlayan ilk hekim o olmuştur. Ayrıca 600 kadar bitki tanımlamıştır. 

Celsus; 

(14-37) Hekim veya cerrah olmadığı düşünülür. Felsefe, askeri bilim, tarım, hukuk ve tababet konularını kapsayan geniş bir ansiklopedi yazmıştır. Ansiklopedinin tababete ait kısmı “De re Medicina”dır. Tıp tarihi, sağlığın korunması ve vücuttaki hemen her organın sistemiyle ilgili bozukluklar gibi çok çeşitli konuları kapsar. Cerrahiyle ilgili çok detaylı tanımları mevcuttur. 

Celsus enflamasyon 4 ana belirtisi olan; kızarıklık (rubor), ısı (calor), sişlik (tumor), ağrı (dolor)’yı tanımlamıştır. Kanayan damarların bağlanması ve kesilmesiyle ilgili, özellikle öne çıkan belki de ilk tanımlamayı yaptı. Birçok operasyonu açık bir şekilde tasvir etti. Doğum konusunda yenilikler getirdi. Tedavide egzersiz, dinlenme, önlemler gibi hafif metotları tavsiye etti. 

Muayenede gözleme ve hastayla iletişime önem verirdi. “Tıbbi uygulamaların başarısızlıklarının faturası, sanatın kendisine çıkarılmamalıdır. Deneyimli hekim, hastasının başına gelir gelmez onun kolunu yakalamayıp, öncelikle onu seyreder. Gerçekten ne durumda olduğunu keşfedebilmek için onu bakışlarıyla izler. Eğer hasta adam korktuğunu belli ederse, elleriyle muayeneye başlamadan önce uygun sözlerle onu sakinleştirir” diyerek hekimlere yol göstermiştir. 

Pliny; 

(23-79) Biologtur. 34 ciltlik bir Tabiat Tarihi (Histoire Naturelle) yazmıştır. Bu eserin tıbbi kısımları özetlenerek Medicina Plini olarak bilinmektedir. Onun tarih, fizik, biyoloji, kimya, coğrafya, felsefe, folklor, büyü, bitkiler ve tıp hakkında yazdıkları sayesinde daha sonraki kuşaklar geçmiş hakkında geniş bilgiler edindiler. (Bu bilgilerin bazıları hayal ürünüydü) Ayrıca ışığın sesten daha hızlı yol aldığını ve dünyanın çok hızlı döndüğünü iddia etti. Pliny ölümden sonraki hayata inanmadı. 

Tanrının şeklini ve endamını keşfetmeye çalışmanın insan zayıflığının bir ürünü olduğunu inanıyordu. Tanrı her kimse ve her neredeyse tamamen histen, görmeden ve duymadan, tamamen ruhtan, tamamen akıldan ve tamamen kendisinden ibarettir 
derdi. Onun çalışmaları ortaçağ boyunca otorite olarak kabul edildi. Pliny’nin Vezüv’ün Pompei ve Herkülenyum’u gömen patlamasında öldüğü bilinir. 

Efesli Rufus; 

(110-180) Roma’da bulunduğu dönemde önemli anatomik 
gözlemler yaptı. Optik sinirlerin doğru seyrini ve lens kapsülü de dahil olmak üzere göz kısımlarını açıkça tanımladı. Pneuma teorisini (yaşama gücünün havadan kaynaklandığını dair fikir) destekledi. Daha önce bildirilen fakat tam olarak kabul görmeyen bazı anatomik bilgileri tasdik etti. Böbrek ve mesaneler hakkında ayrıntılı bir kitap yazdı. Sadece bir araştırmacı değil, aynı zamanda saygıdeğer bir hekimdi. 


Galen,Galenos; 

(MS 130-200) Yunanlı hekim Galen tüm zamanların tıbbi konuları
üzerine en etkili yazardı. Geniş bakış açılı acımasız bir eleştirmen, dikkatli ve doğru bir gözlemci, tartışmasız, doğmacı bir otorite ve orijinal bir düşünürdü. Neredeyse 150 yıl boyunca birçok farklı ülkede tıp çalışmalarında inkar edilemeyecek bir otorite oldu .
Bergama’da dünyaya gelmiş ve genç yaşta yoğun bir eğitim almıştı. Derler ki, 17 yaşına varınca babası rüyasında tıp tanrısı Aesculap’ı görmüş ve tanrı çocuğun hekim olarak yetiştirilmesini kendine emretmiş, bunun üzerine genç önce İzmir’e sonrada İskenderiye’ye giderek orada tıp tahsilini tamamlar. Çok çeşitli hastalıkları, tedavileri ve felsefeleri gözleme, İskenderiye’de de doğrudan klinik deneyim kazanma imkanı buldu. 

Bergama’ya döndüğünde yerel gladyatör oyunlarının şefi, Galen’i gladyatörlere hekim olarak atadı. Gladyatörlerin sağ kalmasının bir parçası olan ağır yaralanmaların tedavisi, onun yaşayan insan anatomisini, özellikle de kemikleri, eklemleri ve kasları gözlemlemesini ve kırıkların yanı sıra zalim göğüs ve karın yaralanmalarını da tedavi etme yeteneğini geliştirmesini sağladı. 

İmparator Marcus Aurelius döneminde Roma’ya gitti. Orada anatomi ve fizyoloji dersleri verdi. Başarılarının artması soncunda imparatorun hekimi oldu. Çağdaş veya eski, kendi fikirlerine karşı olan metotlarla dalga geçti, onları gülünç duruma düşürdü. Anatomi, fizyoloji, farmakoloji, patoloji, tedavi, hijyen, diyetetik ve felsefe hakkında bilim dili olan Yunancayla sayfalar dolusu yazdı. 

Her şeyin amacının önceden belirlenmiş olduğu görüşü bazen gördüklerini çarpıtmasına veya doğanın belirli bir amaç vermiş olması gerektiğini düşünerek, organlara bir fonksiyon uydurmasına yol açtı. Bir özelliği de Hümoral Teoriyi kullanmasıydı. Dört temel hümor (balgam, kan, sarı safra, siyah safra) hastalık ve sağlıktan sorumluydular. Galen bu kavramı bütün kişilikleri dört tipe ayırmak için özenle genişletti. Ağırkanlı, iyimser, melankolik ve canlı günümüzde hala mizaçlarısınıflandırmakta kullanılan terimlerdir. Dört Hümore dayalı kan akıtmayı uyguladı fakat alınacak kan miktarında dikkatli olunmasını tavsiye etti. 

Hipokratın aksine hastalığın kişinin dışındaki bir nedene bağlı olduğuna inandığından, tedavinin hastalığının gelişmesine karşı gelmekle yapılacağını savundu. (Contraria contrariis curantur) 

Eskiden İskenderiye’nin sermeyesi olan insan vücudunun doğrudan disseksyonu (Herhangi bir canlının iç yapısını incelemek üzere kesip açma olayı) artık uygulanmadığından, Galen ve diğer anatomisiler bilgileri başka yollardan aramak zorunda kaldılar. Yaralanmaya maruz kalan organları şans eseri gözlemek, tesadüfen terk edilmiş bir ceset bulmak, hayvanları disseke ederek insanlara benzer yanlarını bulmak gibi yöntemlerdi bunlar. Hayvan disseksyonu Galen’i özellikle iç organlar konusunda hataya düşürdü. Ayrıca bazen teorilerine uyması için orada bulunmayan yapıların varolduğunu savundu. “Tanrı yaratığı değil mi ? hayvanda ne varsa insanda da o var” diyen Galen’in anatomi bilgileri tehlikeli, buna mukabil fizyoloji bilgileri çok doğru idi. (“Anatomi bilgisi olmayan hekim, planı olmayan mimara benzer” demiştir.) 

Ne var ki ondan sonra gelenler onun söylediklerine körü körüne inanacaklar. “Calinos şöyle der, Calinos yanılmaz” düşüncesiyle üstadın yazılarını kontrol bile etmeyeceklerdir. Bu nedenle anatomi 16 yüzyıla kadar hiçbir gelişme kaydetmeden sürüp gitmiştir. 

İyi ve kötü sonuçları hile veya övünme katmadan bildiren Hipokrat’ın aksine Galen çoğunlukla başarılarını saydı, genellikle de kişisel tatmininin ifadelerini de ekledi. Fakat çabuk düşünüp kara verme yeteneğini de gösterdi. Galen duyu ve motor sinirleri ayırt etti. Spinal kordun kesilmesinin oluşturduğu etkileri izhar etti, göğüs kafesinin fizyolojik hareketlerini inceledi, nabza önem verdi. Duygularla vücudun somut semptomları arasındaki ilişkiyi anladı. Hipokrat geleneklerine uyarak tedavide doğaya, dinlenme, egzersiz gibi hafif metotlara yardımcı olmayı, hijyenik rejimlerle hastalıkların önlenmesini amaç ediniyordu. 

Geniş kapsamlı ilaçlar kullandı. Poliformasiyi aşırıya kaçırdı. Hümorleri sıcak,soğuk, kuru ve nemli gibi özelliklerine göre sınıflandırdığı ajanları karıştırıp harmanlandı. Örneğin, Sıcak olarak sınıflandırılan bir hastalık, soğuk sınıfından bir ilaç gerektiriyordu. Sırdaşı bir farmakolojik bileşimi olan “Theriac”ı hazırladı. Bu karışım önceleri yılan sokmasına karşı bir antidot olarak ortaya çıkmış, sonraları ise bütün zehirlere ve hatta salgınlarla baş etmek için kullanılmıştır. 

Cerrahideki ameliyatları iki başlık altında toplamıştır. Ayırma ve yaklaştırma, yaklaştırma; kırıkların redüksiyon ve sarılması, dışarıya çıkan bağırsakların, rahmin ve rektumun redüksiyonu, batının kapılması, doku eksikliklerinin yerine konmasıyla ilgilidir. Ayırma; Basit insizyonlar, sünnet, amputasyon, dağlama, kazıyarak 
temizlemedir. 

Cerrahide ayrıca Laudablepus görüşünü öne sürdü. Buna göre yaraların kapanması için önce irin teşekkülü arzulanırdı; çünkü ancak bu sayede yara iyileşip kapanabilirdi. Bu yanlış görüşün etkisi uzun zaman sürdü. 

Galen’in çalışmalarının 150 yıl kadar ağırlığını koruyabilmesinin nedenleri; 

1- Ortaçağın henüz oturmamış şartları otoriteye ve katiyete özlem duyuyordu. 
2- Galen’in dogmatik, didaktik ve hatta pedantik stili ve hiçbir soruyu cevapsız bırakmaması mutlakıyete olan bu özlemi giderecek biçimdeydi. 
3- Teolojik fikirleri Hıristiyan kilisesi tarafından benimsenmesini kolaylaştırdı. Vücudu ruhun durak yeri olarak kabul ediyordu. Ruhun ölümsüzlüğüne inanması
Yahudi-Hıristiyan-Müslüman dünyasında sevilip tutulmasına neden oldu. 
4- Ansiklopedik düzenlemeleri tıbbi bilgi için hazır kaynak teşkil ediyordu. 
5- 16. yy.’da Rönesans’ın anatomisti Vesalius otoritenin temellerini 
sallayıncaya kadar hiç kimse ona eşit olamadı. 



Roma İmparatorluğunun Çöküş Dönemleri 
Doğu Roma İmparatorluğunun Kuruluşu 

Geniş topraklara sahip olan imparatorluk içten içe çökmeye başlamıştı. Bu çöküşün başlıca nedenleri; 

Disiplinsizlik, ahlak sükutu, sosyal eşitsizlik, özgür küçük bir sınıfın, lüks içinde yaşamasını sağlamak için büyük bir köle sınıfının çalışması, toplanan verginin halka yararsız bir şekilde israfı, Afetler, kıtlıklar, salgınlar; Vezüv yanardağının indifası, veba salgınları, sıtma Hıristiyanlığın gelişmesi; Hıristiyanlık dini insanların eşit ve kardeş olduklarını, tanrı önünde Romalı soylu ile herhangi bir köle arasında fark olmadığını, hepsinin de tek Allah’ın kulları olduğunu söyleyerek aşağılık sayılan köleyi haysiyetli bir insan mertebesine ulaştırmıştır ve böylece Roma’ya en büyük tırpanı vurmuştur. 


Halktan doğan Hıristiyanlık köle barınaklarından imparatorların sarayına ancak üç yüz yılda varabildi. İseviliği ilk kabul eden Roma imparatoru 306-357 yılları arasında hüküm süren Constantin oldu. Constantin, 330 senesinde stratejik nedenlerin etkisiyle başşehri, Roma’dan Bizans’a taşıdı ve bu kente ismini verdi. Bundan sonra Bizans’a Constantinopolis dendi. Şimdi Latince konuşan bir Batı, Yunanca konuşan bir Doğu Roma imparatorluğu vardı. 

Kavimler göçünün başlangıcıyla, Roma imparatorluğu 395 yılında ikiye ayrıldı. 476 yılında ise Batı Roma imparatorluğu yıkıldı. Doğu Roma (Bizans) ise Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in 1453’de İstanbul’u fethetmesiyle sona erdirilmiş olacaktı. Böylece 476’da Roma’nın Gotların eline geçmesi ve 1453 ‘de İstanbul’un Türklerin eline geçmesini Ortaçağın başlangıcı ve bitişini belirleyen olaylar olarak sayabiliriz. 

Bizans Tababeti 

Bizans tababeti Hıristiyan imanına dayanan dogmatik bir tababet idi. Hastalık ve ölüm genellikle Tanrı işi olarak kabul edilirdi ve bunlara karşı müdahalede bulunmak doğru sayılmazdı. Tababet resmi olarak Kilise tarafından kontrol edilirdi, fakat sihirbazlar, muskacılar, büyücüler ve efsuncular da giderek artmaktaydı.
Bizans’ta sosyal ve hamiyet müesseselerin kuruluşu; 

Bizans devleti tıp ilminin ilerlemesine önem vermiyordu. Hamiyet müesseseleri olarak hastaneleri kurarak hastalara yardım etmeyi sırf Tanrıya hoş görünmek için yapıyorlardı. Din adamlarının yanı sıra imparatoriçeler de sosyal yardım müesseselerinin kurulmasında öncülük ettiler. 

Hekim Azizler; Eski çağlarda muhtelif tanrı ve tanrıçaların şifa yetkilerine inanırlardı. Bu inanç Bizans’ta aziz ve azizelere nakledildi. Aziz hekimler arasında “anargyroi” yani “Hayır için tedavi eden” bir zümre vardı ki bunların esasen hekim oldukları söylenir. 

Bizans tababetinin büyükleri; 

Dine, imana dayanan bu tababetin yanı başında, hiç değilse 7. yüzyıla kadar ilme yer veren eser yazan tabiplere de rastlarız. Bunların başında Oribaius gelir. 

İmparator Julien’in saray hekimi olarak görev yapmış ve 70 kadar eser yazmıştır. 6.yy.’ın başlarında yaşayan Amidalı (Diyarbakırlı) Aetius imparator Justinien’in hekimiydi. Yunan tıp yazarlarının 7.yüzyıla kadar görüşlerini bir araya getirerek 16 ciltlik “Tetrabiblios” adlı eserini yazmıştır. 

Aydınlı Hekim İskender (Alexander of Tralles - 525-605) fikir özgürlüğü ile dikkatleri çekmektedir. Calinos’un prensiplerinden ayrıldığı noktalar olmuştur, iç hastalıklarının patolojisi ve tedavisi hakkında kitaplar yazmıştır. 



Aeginalı Paul ( Paul of Aegina-625-690); cerrah ve nisaiyeci olan bu hekimin yedi fasıllık bir kitabı bulunmaktadır. İçeriğinde hijyenik diet, genel patoloji, saç-beyin-sinir-kulakgöz-burun-ağız hastalıkları, cüzzam-deri hastalıkları-yanıklar-genel şiruizihemorojiler, zehirler, cerrahi, farmokoloji hakkında bilgiler mevcuttur. Paul'dan sonra tababetin yönü gittikçe değişecek, Hipokrat ve Calinos’ın açtıkları ilim yolundan uzaklaşılacak ve mucizeye dayanan bir tababet anlayışına doğru kayılacaktır. 



Prof.Dr.Şahin Aksoy (1965-2012)
2008-2012 dönemleri Şanlıurfa Tabip Odası Başkanlığı


***

Huneyn Bin İshak

Huneyn Bin İshak  (Hunayn ibn Ishaq) (810-873)



Huneyn bin İshak’ın babası eczacıydı. Babasının laboratuarındaki malzeme ve âletler, Huneyn bin İshak’ta ilme karşı bir ilgi uyandırdı. Basra’ya gidip,  Arap dili ve edebiyatını öğrendi. Asıl arzusu tabip olmaktı. Bu yüzden Bağdat’a giderek, tıp ilmini tahsil etti. Ayrıca Yunanca, Süryanice ve Farsçayı öğrendi.  Anadolu’ya giderek eski doktorların eserlerini asıllarından okuyup inceledi.

Tıbbın göz sahasında meşhur oldu, bu alanda eserler verdi, tıptaki bilgisi devrine göre en üst seviyedeydi.

Huneyn bin İshak, tabipliği yanında tercümanlığı ile de tanındı. Bağdat’ta kurduğu tercüme mektebi ile kütüphanesinin idare işlerini yürüttü. Yunanlı tabip Galen’in (Calinus/Kalinos’un) eserleri dahil 129 adet tıp kitaplarını Arapçaya tercüme etti. 



Ekler:



Pliny the Elder İngilizce, Almanca, Fransızca : e-kitap

Efesli Soranos ve Efesli Rufus

ve



***




9 Şubat 2013 Cumartesi

TÜRKİYE ESERLERİNİ GERİ İSTİYOR.

ESERLERİMİZİ GERİ VERİN


Eserlerin çalınmış,kaçırılmış olduğunu müzeler kabul etmez. "Bağışlanmıştır" adı altında sergiler. Ve hiç bir şekilde de geldiği yeri yazmaz.

Fotoğraftaki gibi ; Eastern Mediterranean , neresidir burası ?



TÜRKİYE J. PAUL GETTY MÜZESİNDEN TARİHİ ESERLERİNİ GERİ İSTİYOR

Getty Muzesi´nde sergilenen Boubon ve Kremna´ya ait eserlerin geri getirilmesi icin kampanyaya destek ver.
Dilekce gönderim adresi:  gettymuseum@getty.edu

“J. Paul Getty Müzesi’nin Listesi: Türkiye’nin yağmalandığını söylediği 10 eser” başlıklı haberi ve “The Economist” dergisinde yayınlanan “Türkiye’nin Kültürel Hırsları: Mermerler ve İnsanlara Dair” başlıklı acımasız makaleyi okuyunca bir şeyler yazmak istedim. Zaman geçti, bir türlü bir şey yazamadım. Galiba bu aralar ilham gelmiyor diye düşündüm…. 

Türkiye’nin son dönem kültür politikalarını hedef alan bu ve benzeri yazılarla ilgili hiçbir meslektaşım da yazmamıştı. Onların yazmamasının sebebi ilham perilerinin onlara da uğramaması mıydı? Bilemem, ama kaçak kazılarla Kremna kentinden çalınan mermer ilham perileri heykellerinin ve Bubon kenti bronz heykellerinin yurtlarından binlerce kilometre uzakta ABD’de, J. Paul Getty Müzesinde tutsak olmaları bölgeyle ilgilenen bir bilim adamı olarak beni harekete geçirdi… 

İşte istenen eserlerin ve bir zamanlar sahipsiz olan toprakların hikayesi;

1960’ların ortasına doğru bir antika dalgası ortalığı sardı. Köylüler imece yapar gibi 40-50 kişi birden kazma-kürekle kazı yaptı. Öyle ki antika için kazılan bir yerin toprağı örtüldükten sonra yanlışlıkla yeniden kazılmasın, emek boşa gitmesin diye iki taş üst üste konularak işaretlenmişti. Bu ifade 1960’lı yılların başında Burdur İli, Bucak ilçesi merkez bucağına bağlı Girme/Çamlık Köyü - Kremna antik kentinde bir mermer heykel baş bulup satan köylü C.Ö.’ye ait...
Cümleleri 1990 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde konu ile ilgili tam sayfa haberine taşıyan ise araştırmacı gazeteci yazar Özgen Acar’dır. Konu ile ilgili ayrıca uluslararası basında Connoisseur’da da ilgi çeken bir makale yayınlamıştır. Bir dedektif gibi bu olayı da inceleyen ve ifşa eden ünlü Sayın Acar daha önce de sayısız kaçakçılık olayını ve yurtdışı bağlantılarını büyük cesaretle aydınlatmıştı.

Sayın Acar’ın haberine göre, Kremna’da daha sonra 1970 yılında bilimsel arkeolojik kazı yapacak Prof. Dr. Jale İnan (1914-2001) o günleri şöyle aktarıyordu; Köylüler krizma yöntemiyle ve işbirliği ile çalışıp antik kenti hallaç pamuğu gibi atmışlardı. Arazinin bir yerinde üst üste konulmuş üç taş gördüğünüzde, orayı bir başkasının kazamayacağı, orasının parsellenmiş olduğu anlamına geldiğini anlardınız. Taşları koyan ben burayı kapattım diyordu ve herkes bu kurala saygı duymak zorundaydı. Daha sonra ben kazı yapmaya başladığımda Hoca Hanım bu köşeyi boşuna kazmayın. Biz daha önce kazmıştık diyorlardı. Kazı dönemi bitip ayrılmak üzereyken arkeolojinin ne olduğunu bilmeyen köylülerden biri, hiçbir heykel ya da başka bir eser bulamadığımızı görünce, yanıma gelip Ah hoca’nım bu yıl gerçekten zarar ettiniz demişti. Buluntuları herhalde benim satacağıma inanıyorlardı”.  

Jale İnan, Kremna’da kurtarma kazısına başlarken amacı antika soygunculuğuna maruz kalmış harabeye Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü adına el konulmasını sağlamaktı. Belki kaçırılan Musa heykellerinden haberi yoktu ama köylüler tarafından kaçak kazı yapılarak meydana çıkarılıp Burdur Müzesi’ne satılan 9 heykele ilişkin eksik parçaları bulmaya niyetliydi. Torsoları meydana çıkararak Burdur Müzesi’ne satanların ifadesine göre başlar bulunamamıştı.

İnan olayı kendi cümleleriyle şöyle yorumlayacaktı; bu kadar iyi korunagelmiş durumlarına rağmen hiç birinin başının bulunmayışı biraz acayipti. Bütün heykellerin başları kasıtlı kesilmiş gibiydi.  

Köylüler heykelleri Karl Graf von Lanckronski’nin Q olarak adlandırdığı yapıda Eylül 1968 ile Nisan 1969 tarihleri arasında bulmuşlar ve boyutları nedeniyle kaçıramayacaklarını anlayınca da Kasım 1968 ile Nisan ve Mayıs 1969 tarihleri arasında müzeye getirmişlerdi.

Kaçıramadıkları heykellerin başlarını ayrı satmak için köylüler mi kesmişlerdi? İnan’a göre başların gövdeden ayrıldığı kırık yerler eskiydi! İnan geçen yüzyılda buraya uğrayan antika soyguncuların heykellerin nakline imkan bulamadıklarından başlarla yetinmeğe karar verdiklerine inanmaktaydı.
1906’da harabeyi gezmiş olan H. Rott Kremna’nın vahşi romantik atmosferinden çok etkilenmişti... Not defterine şöyle kaydetmişti; Ve heykeller ayakta duruyorlar bana bakıyorlar... Yani Jale İnan’dan yaklaşık 60 sene önce heykeller başları ile birlikte yerli yerindeydiler. Antika soyguncuları eğer bir yüzyıl önce gelmiş olsalardı Rott’a bakan başlar da çoktan koparılmış olmalıydı. Ama oradaydılar ve Rott’a bakıyorlardı! İnsanın aklına bir kaç soru geliyor; Rott’un gördüğü heykeller şimdi nerede? Heykellerin başlarını kopartanlar kimlerdi? Çalınan başlar neredeler? Kremna’dan bilmediğimiz daha kaç heykel kaçırılmıştı?   

Öyle anlaşılıyor ki Kremna’da bildiğimiz talan buz dağının görünen üst kısmı. Çünkü kent bir zamanlar heykel kaynıyormuş. Bunu bugün kayıp olan yazıtlı heykel altlıklarından bilebiliyoruz. 1965 senesine kadar yüzeyde bile heykel ele geçiyordu; kentte incelemelerde bulunan İstanbul Teknik Üniversitesinden bir bilim ekibi, bir torso bulup Burdur Müzesi’nin koleksiyonlarına kazandırmışlardı.
Özgen Acar’a göre Kremna’dan kaçırılan en az 40 mermer heykel vardı. Bunların 4 tanesinin yaklaşık MS 200’e tarihlenen, yani yaklaşık 1800 yıllık ilham perisi heykelleri olduğunu ve Getty Müzesi’nce satın alındığını biliyoruz.

Getty makyajlı heykellerden ilk ikisini 26 Kasım 1968’de Sotheby’s London’dan satın almıştı (müze envanter no: 68.AA.21 ve 68.AA.22- lot no. 173). İlkine USD 13.122, diğerine USD 9.185 ödedi. Burada detaylı resimlerini gördüğünüz üçüncü heykel müzenin koleksiyonuna 1971 yılında katıldı (env. no: 71.AA.461). İnternette dolaşan bilgilere göre müze beyaz mermerden 92 cm yüksekliğindeki bu heykel için Elie Borowsky’e 10.137 dolar ödemişti. Dördüncü ve son heykel 1994 yılında USD 550.000’a, Varya ve Hans Cohn’dan satın alındı. Onlar da heykeli Elie Borowsky’dan temin etmişlerdi.

Peki mitolojide ilham perilerinin Zeus’un 9 kızı olduğunu düşünürsek diğer olası kayıp 5 heykel nerede? Köstebek yuvası gibi delik deşik edilmiş, yağmalanmış Kremna’da toprak altında mı? Hiç sanmıyorum... Batıda bir yerlerde, yine bir müzede, bir koleksiyonda olabilir. Kremna kaçak kazılarının mimarı M.Y.’nin asgari ücretle çalışan bir bekçi iken edindiği kirli parayla Bucak’ta bir fabrika, 12 kamyonluk bir filo, Alanya’da bir benzin istasyonu sahip olması Kremna’dan kesinlikle 4 heykelden fazlasının gittiğini düşündürüyor.

Şimdi Türkiye, bu eserlerini haklı olarak Getty Müzesinden geri istiyor. Bütçesi düşünüldüğünde müzenin bu heykeller için ödediği USD 582.444 “devede kulak” kalır. Biz de güzel bir atasözü vardır. “Haydan gelen huya gider” diye. Umarız sürdürülecek müzakerelerden batılı müzeler ders çıkarırlar.

Türkiye’nin Getty’den geri istediği eserler arasında Bubon’unkilere gelince onların hikayesi de bir enterasan. Bubon kenti, Gölhisar ilçesine bağlı İbecik Köyü’nün 2.5 kilometre güneyinde yükselen Dikmen Tepe üzerindedir. 1964 yılında başlayan kaçak kazılar örenyerini perişan bir hale getirir. Akabinde 1967 yılında Amerika’da büyük bir bronz heykel grubu ortaya çıkar. Bunlar üstün sanat kalitesi gösteren heykel, torso, baş ve fragmanlardır. Anadolu’nun güneybatısında yapılan bir kazıdan çıktıkları ama buluntu yerinin kesin bilinmediği öne sürülür ve başlangıçtan beri Bubon’da değil de Kremna’da bir Sebasteion’dan çıktıkları söylentisi yaygındır. Halbuki Burdur Müzesi 1967’de koleksiyonundaki bronz torsoyu Bubon’da müsadere etmiştir. 10 yıl sonra Jale İnan bu torso ile ilgili bir makale yayınlar.

1989 senesinde de Özgen Acar Türkiye’den kaçırılan antik eserler konulu bir kitap için Jale İnan’a başvurur. İnan ona kaçak kazıları yapan İbecik köylüleri ile konuşmasını tavsiye eder. Acar esas kaçakçı B.Ç. öldürüldüğünden kardeşi M.Ç. ile görüşür ve B.Ç.’nin kaçak kazı defterini almayı başarır. Acar bir kopyasını İnan’a verir.

Kadere bakın ki bu kaçak kazı günlüğü daha sonra İnan’ın Sebasteion ile ilgili bilimsel çalışmalarında faydalı olacaktır. İnan, Marcus Aurelius torsosunun buluntu yerinin Sebasteion olduğunu bu günlük sayesinde kanıtlamıştır. Şöyle ki; B.Ç., günlüğün 159. sayfasında anlattığı üzere jandarmanın el koyduğu bir heykeli jeep içinde köye götürdüğünü görür. Acele ile jeepe yaklaşır. Kendi sakladığı heykel olup olmadığını anlayabilmek için jandarmaya heykele bakmasına izin vermesi için yalvarır. Jandarma Ne görmek istiyorsun? Çırılçıplak adam der. Buna çok sevinir B.Ç. çünkü kendisinin sakladığı heykel giysilidir.

B.Ç.’nin günlüğü Bubon menşeli başka bronz eserlerin tespitinde de önemli rol oynamıştır; 18 Nisan 1967’de köyünden ayrılırken Bubon (Dikmen)’e giden yolun karşı tarafında kazı yapan üç İbecikliyi gören B.Ç. köye döner, kardeşine haber verir. Kardeşi bulunan büste 60.000 TL vererek satın alır ve onu İzmir’e patronu A.E’ye götürür. Sebasteion’da kaçak kazılar Mayıs ayında başlayacaktır ve bu büstün Sebasteion’dan çıkmadığı ama Bubon’lu olduğu böylece kesinleşecektir.
İnan, 1990 senesinde bronz heykellerin geldiği Bubon Sebasteion’da 11 günlük kurtarma kazısı yapar. Yapı, günlüğün sahibi B.Ç.’nin tarif ettiği gibi sinemanın (yani antik tiyatronun) doğusundadır! Muhteşem heykeller çok mütevazi bir bina için Nero’dan Gallienus dönemine kadar 2 asırlık bir zaman sürecinde dökülmüştür.

İnan binanın toplamda 14 heykele ev sahipliğini yaptığını ileri sürmüş, C. C. Vermeule ise bina için 20 heykelden oluşan bir liste hazırlamıştır.
Şimdi Getty’nin bronzlarına bir göz atalım;
Türkiye’nin Getty’den geri istediği eserlerin listesinde yer alan sol ayak burnu parçasının (72.AB.103) Burdur Müzesi’ndeki Velarianus torsosunun ayağına ait olup olmadığını kanıtlamak için zamanında Jale İnan tarafından deneyler yapılmıştır. Bu parça Getty Müzesi yetkililerinin ısrarlarına rağmen Burdur Müzesi torsosuna ait değildir.

Listedeki MÖ 1. yüzyıla tarihlenen, Hellenistik Döneme ait bir erkek başı ise (73.AB.8) erken tarihi nedeniyle Sebasteion’a ait olmamalıdır. Bu şaheser, Bubon’da başka bir binaya ait ya da Anadolu’da başka bir kentten geliyor olabilir... Listede iki baş daha mevcuttur. Biri 1973 senesinde Getty koleksiyonlarına katılan Lucius Verus büstü (73.AB.100) diğeri yine muhteşem bir bronz baştır.   

Geri istenen diğer bir eser (Env. no: 72.AB.151) yukarıda bahsi geçen Vermeule’nin listesinin M harfli büyük kartalıdır. Roma Uyğarlığının kudretini akla getiren bu bronz kartalın yüksekliği yaklaşık 1 metredir. MS 2-3 yüzyıla tarihlendirilir. Müze, kartalı 1972 senesinde bir Fransız şirketinden 200.000 dolara satın alır. Jale İnan gerek İbecik köylüleriyle yaptığı konuşmalar gerekse kaçakçı günlüğüne dayanarak kartalın Sebasteion’dan kaçırılmadığı kanısına varır. Antik Dönem nümizmatik veriler ışığında Getty kartalının kayıp sol ayağının pençeleriyle bir zamanlar çelenk tuttuğu varsayılabilir.

Getty Müzesi Lydia Bölgesi orijinli bir esere daha sahip. Tüm bu eserler arasında en erken olanı. MÖ 6. yüzyılın sonuna tarihleniyor. Bronz bir kline (Env. no: 82.AC.94), tek başına bir araştırma konusu. Müze eseri Nicolas Koutoulakis’ten 150.000 dolara satın aldı. İnsan kendini ne zenginmişsin Anadolu! yağmalaya yağmalaya bitirememişler seni demekten alamıyor... Umarız bölgenin altını üstüne getiren kaçakçılık olayları esnasında gösterilen geçmiş zafiyetler bir daha yaşanmaz.

Getty’nin bronz heykellerinin bir kısmı Bubon’da Sebasteion’a ait değillerse nerede, nasıl bir yapıyı/yapıları süslüyorlardı acaba? Heykeller ilk piyasaya çıktığında onları kimse Bubon gibi bir kente yakıştıramamıştı. Kremna ya da o ayarda parlak bir kentten geldikleri düşünülmüştü. Sebasteion kazısı bittikten sonra bile heykellerin bu yapıdan geldiğine inanmak zordu… Bir an için hayal edin; imparator kültüne hizmet eden onca canım heykeli tek göz bir odaya sıkış tepiş dolduruyorsunuz üstelik odanın zemini toprak, kapısı yok, çatısı ahşap!!!
Ortalıkta dolaşan bronz heykeller hangi atölye/atölyelerde üretildi? Ve neden Bubon’da! Bubon’da Sebastos ve Sebaste olarak onurlandırılan imparator ve imparatoriçeler için kült gerçekten Nero döneminde mi başlamıştı? Neden Nero döneminde? Bubon hala gizemlerini koruyor! Kuşkusuz eserlerin geri dönüşü bilimsel çalışmalara ivme kazandıracak...

Kültür Bakanlığı, Sayın Ertuğrul Günay’ın vizyonu ile politikalarında yeni bir sayfa açtı. Onun eser iadesi konusundaki son iki önemli başarısıyla Türkiye cesaret kazandı. Boğazköy sfenksi ve Yorgun Herakles yurtta ilgi gördü, basında büyük ses getirdi. Kültür alanında azimli bir mücadele yürüten ve geleceğe yönelik önemli projeler üreten Sayın Günay Ben dünyadaki müze yöneticilerinin tarihe saygılı olduğunu ummak istiyorum diyor. Ve ekliyor... Ülkemizden hukuki bir belgeye dayanmadan bir eser alınmış ise hukuki karşılığı çalınmış demektir... Anadolu talan edilen tarihi hazinelerini teker teker geri alacak gibi görünüyor. Sayın Günay’ın 2023’de Cumhuriyet’in başkenti Ankara’da açmak istediği büyük müzesi, kendilerini “ansiklopedik müze” olarak tanımlayan Batılı müzelerin yöneticilerini şimdiden paniğe sevketti ve kendi varlıklarını sorgulamaya başlamalarına neden oldu... 

Getty’de bulunan eserlerin “gerçek vatanları” Türkiye’ye dönüşlerini sabırsızlıkla bekliyoruz...

Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Merkezi (tıklayın)


Origin of ancient mosaics at BGSU suspect, Pieces feared looted from Turkish town...


A dozen mosaics from ancient Turkey that recently received a new, dramatic home at Bowling Green State University may be looted bounty.

Dating to the second or third century, the mosaics were restored and installed in the floor of the Wolfe Center for the Arts, which opened in December. They’re lit and covered with thick protective glass.

Made with tiny pieces of chiseled stone and glass to depict birds and faces, the mosaics at first were believed to have been from authorized excavations overseen by Princeton University in Antioch, Turkey, that were carefully photographed, named, and catalogued. Eleven measure 12 inches by 12 inches, but one is 2 feet by 3 feet.

They were purchased for $35,000 in 1965 at the suggestion of former art faculty member Hugh Broadley with the blessing of then-BGSU president William Jerome. Both men are deceased. Letters settling details for the purchase 47 years ago indicate they were from Antioch, Turkey.

more to read...toledoBlade (tıklayın)
and more to see what's from Asia minor (tıklayın)



The Getty List: 10 Objects at the J. Paul Getty Museum that Turkey Says Were Looted (tıklayın)








The Cleveland List: 21 objects Turkey wants Cleveland Museum of Art to Return (tıklayın)

Turkey asks Getty, Met, Cleveland and Dumbarton Oaks to Return Dozens of Antiquities (tıklayın)

Turkey Seeks The Return of 18 Objects From The Metropolitan Museum of Art (tıklayın)

Ve diğer buluntuları görmek için tıklayın



Bodrum seeks return of mausoleum pieces (tıklayın)


The Harvard List: Turkey wants Dumbarton Oaks to Return the Sion Treasure (tıklayın)



American museums have long had the power when it comes to claims of restitution — the power to ignore claims, to withhold information and to create or defend false ownership histories. 
For decades, they have wielded this power freely, dismissing polite requests from foreign countries while continuing to buy looted art with impunity. For years, the Getty blew off Italian objections to their acquisitions of obviously looted art by simply refusing to respond to inquiries from senior government officials. The Met refused to allow scholars to look at its collection of looted Greek silver. 
Turkey has requested the return of the Sion Treasure from Harvard since the 1960s to no avail, while the university published a book about the treasure that detailed its illegal excavation and included a photo of the looter’s hole from which it was taken. 
Yet Eakin laments that today, 40 years later, Turkey has decided to begin withholding loans from Harvard until it responds. These are what he calls “blatantly extortionary demands.” 




The silver and gold liturgical objects known as the Sion Treasure consist of plates, candlesticks, crosses and plaques. Some 40 pieces of the treasure are at Dumbarton Oaks, while another 10 or so are at the Antalya Museum in Turkey, with a few more said to be in private collections.

There does not appear to be much doubt that the treasure was looted and smuggled out of Turkey in 1963 — decades after the nation’s patrimony law made such acts illegal. Dumbarton Oaks’ own publication of the Sion Treasure suggests as much repeatedly.

In 1986, Dumbarton Oaks organized a symposium about the treasure at the Walters Art Museum in Baltimore, which resulted in a 1992 book, “Ecclesiastical silver plate in 6th Century Byzantium,” edited by the museum’s Byzantium curator Susan A. Boyd. That publication includes this photograph of the looter’s hole where the treasure is believed to have been found.


Ecclesiastical Silver Plate in Sixth-century Byzantium: Papers of ..., Part 3 / By Susan A. Boyd, Marlia Mundell Mango, Dumbarton Oaks/ read the book (tıklayın)


Dallas Museum of Art Returns Orpheus Mosaic, Five Other Looted Treasures in Announcing New Art Loans Initiative (tıklayın)





Bazı müzeler ise geldikleri yeri dürüstçe yazar, hata varsa eserleri sahiplerine iade eder..!

MÜZELER İLE İLGİLİ DİĞER YAZILAR


Pergamon Müzesi Berlin - Anadolu Buluntuları


Metropolitan Müzesi'ndeki Anadolu Buluntuları ile Türk ve Mezopotamya







GEÇMİŞİ OLMAYANLAR 
BAŞKALARININ GEÇMİŞİNE SAHİP ! ÇIKARAK
KENDİLERİNE GEÇMİŞ YAZAMAZ ve VİTRİNLERİNİ SÜSLEYEMEZLER .... 
SB