Translate

Tıp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tıp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2013 Perşembe

TARİHTE TIP - EFESLİ HEKİM SORANOS



Kadın Doğumcu, Jinekolog ve Çocuk Hekimi




Menander ve Phoebe nin oğlu olarak MS. 98 Efes'te doğmuş ve eğitimini tamamladıktan sonra Alexandria , Roma ve Efes’te çalışmıştır. (Trajanus-Hadrianus dönemi). O dönemlerde yaygın olan bir cilt hastalığı yüzünden MS. 138 de öldüğü sanılmaktadır. Hayatı ile ilgili fazla bir şey bilmesekte , yazdığı 4 ciltlik kitaplarından birçoğu günümüze kadar gelmiştir. “Methodic School” öğretisinin de en ünlü temsilcisiydi. 

“Ebelik ve Kadın Hastalıkları” kitabında doğum kontrolü ve doğum teknikleri ile ters doğum; MS 2 yy'da yazıldığı halde ,15 yy'da daha yeni yeni uygulanmaya başlanmıştı. Raşitizm hastalığının belirtilerini anlatmış , sinir bozukları ile ilgili önerilerde bulunmuştur. Bu öneriler günümüzde psikoterapide kullanılmaktadır.

1838 de ve 1882 de ,(6.yy.Latince çevirisini kazandıran Caelius Aurelianus'tur) basılan “Kırıklar, belirtileri ve Bandajlar” ; Akut ve Kronik Hastalıklar” birkaç önemli eserleridir.

Şimdiye dek bulunmuş en eski yazıt olan Eber (MÖ.1550-1500) yazıtlarından anlaşıldığı üzere, "Doğum kontrol ve Kürtaj" ilk kez Mısır da tatbik edilmiştir. Kadınlara özel reçeteler ile hamileliğini bitirmek isteyen (düşük) ya da hamile kalmak istemeyenlere bitkisel reçeteler hazırlanırdı. Önerilen doğum kontrolleri işe yaramadığı zamanda da , kadın kendi bedeni üzerinde hakimiyet sahibi ise, kürtaj/düşük kaçınılmazdı. (Köleler sadece sahibinin izniyle yaptırabilirdi.)

Pers imparatorluğunda da kürtaj biliniyordu, fakat hunharca yapılan kürtajlarda kişi cezalandırılıyordu. Kürtaj, Yunan ve Roma imparatorluklarında da denendi ve yasak değildi. Bir çok yazıtlarda “…vicdan azabı duyulmamıştır, başarı ile sonuçlanmıştır..” cümlelerine rastlanır. Lakin, Yunan ve Roma “doğmamışın” bile korunması görüşünü savunuyordu. Bazı yerlerde uygulanması gereken bir prosedür ise ,babanın kutsallığı bozulacağından, izni alınırdı.

Doğum ilgi çekiciydi, bir çok komplikasyonlar yaşanıyordu, hem anne hem de bebek tehlikeye girebiliyordu. Bütün bunların cevabını arayan Soranos aslında kürtaja karşıydı. Efes’te kürtaj yasal bile olsa, sadece annenin hayatı tehlikede ise kürtaja yanaşıyordu.

Spekulum, uterus sondası, sefalotribe, embryo çengeli... gibi aletleri tarif etmiştir.

Soranos aynı zamanda Tıbbın Babası Hipokrates ‘in (MÖ. 460-370) bilinen ilk biyografisini de yazmıştır.


Yunanistan’da  ‘Soranos Dostluk Ödülü’, Efesli Soranos adına iki yılda bir veriliyor. Türkiye’den bu ödülü almış kişiler;

1995- İhsan Doğramacı
1999- Erdal İnönü
2002- Doç.Dr. C.Narter (Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı-Deneysel fetal  cerrahi sunumu.İst.)
2005- Zülfü Livanelli

EKLER: 


Geburtshilfe,Frauen und Kinder Krankenheiten, diatetik der Neugeborenen



Klinischer Vortrage



SB

***


TARİHTE TIP - EFESLİ HEKİM RUFUS





Rufus Efes’de doğmuş ve tıp eğitimini burada almıştır. İskenderiye’de de eğitim alan Rufus’un yaşamının bir döneminde Roma’da bulunduğu düşünülmektedir. Tıp mesleğini Efes’te icra eden Rufus’un yaşadığı dönem Trajan Dönemi (M.S. 98-117) (M.S. 53-117) olarak rivayet edilmektedir. Rufus yaklaşık olarak Galen’in Bergama’da dünyaya geldiği yıllarda yaşamını yitirmiştir .

Efesli Rufus Galen’den sonra Roma İmparatorluğunda en önemli Yunan hekim ve anatomisttir . Yazılarından anlaşıldığına göre Rufus, hem pratik uygulama yapan bir hekim, hem de bir hocadır . Efesli Rufus’un çalışmaları Herophilus ve Erasistratos’un çalışmalarını temel almıştır. Galen’e göre Rufus Hipokratik eserlere derinlemesine egemendir . Aristoleles’in felsefesinden etkilendiği görülmektedir. Eserlerinde her bir hastalığın varyasyonlarını büyük bir özenle göstermiştir. Detaylı bir şekilde tedavileri de anlatmıştır. Gerçek doğru ve mutlak olduğunu düşündüğü yönteme sadık kalmıştır .

Rufus maymunlar ve domuzlar üzerinde anatomik çalışmalar yapmıştır . Rufus’un en kayda değer gözlemi nabız ve kalp atımı-sistol arasındaki bağıntıyı ortaya koymasıdır . Nabız üzerine kısa kitapçığı önemlidir, çünkü nabzın güzel bir tarifini içermekte ve kalp atımı ile nabız bağıntısına güzel bir vurgu yaparak, bunun özellikle sistolle ilişkili olduğunu belirtmiştir. Bu kitapçık ilk olarak patolojiyi, anatomi ve fizyolojiye temellendirme girişimi olarak değerlendirilmektedir. Optik kiyazmayı ilk kez tanımlamış, gözün geliştirilmiş bir açıklamasını (lensden söz etmiştir) yapmıştır. 

Motor ve duyu sinirleri arasındaki farkı ortaya koymuş, sinir sisteminin geniş etkilerini anlamıştır. Ruelle, olasılıkla seleflerinin gözden kaçırmış olduğu uterus kavitesinde bulunan bazı damarları Rufus’un gösterdiğini Clinch’e dayanarak bildirmektedir . İnsan anatomisine dair bir çalışması karaciğerin en eski beş loblu tanımını içermektedir. Koyunun over kanalını (oviduct) tanımlamıştır. Günümüze ulaşan kitaplarından Basit Anatomi Kitapçığı (Elementary Treatise of Anatomy) anatomi terminolojisine ilişkin en eski kitapçıktır.

Pek çok hastalık ve semptom onun tarafından tanımlanmıştır. Hijyen konusunda önerilerde bulunmuştur. Cerrahisinin en önemli bölümü hemostaza dair yöntemlere ilişkin açıklamalarıdır. Tıbbi botanik alanında da isim yapmıştır. Albrecht von Haller (1708-1777) sayesinde botanik anatomi ve terapötik alanındaki çalışmalarının kıymeti anlaşılmıştır .

Böbrek hastalıkları konusunda yazılmış olan ilk kitap "Böbrek ve Mesanenin Hastalıkları" Efesli Rufus tarafından birinci yüzyılın sonunda yazılmıştır .

Efesli Rufus’un günümüzde ulaşılabilen yazılı eserleri Gul. Clinch tarafından Londra’da 1726 yılında De Vesicae Renumque Morbis, De Purgantibus Medicamentis, De Partibus Corpis Humani, Nunc Iterum Typis Mandavit adıyla bir araya getirilmiştir. Eserler daha sonra Charles Daremberg ve Ch. Emile Ruelle tarafından 1879’da Paris’de Yunan çalışmalarına dair Yunan ve Arap kaynaklarından
derlemeleri içeren şekilde Fransızca çevirisi ile birlikte hazırlanmıştır. Almanca çevirisi ise Anatomishe Werke des Rhuphos und Galenos adıyla Robert von Töply tarafından Weisbaden’de 1904’de yapılmıştır.

Felsefe, astronomi gibi alanlarda eserler veren diğer meslektaşlarının aksine, Rufus yalnızca tıbbi konular üzerine yazmıştır. Motor ve duysal sinirleri bağ dokusu yapılarından kesin olarak ayırarak, optik kiyazmayı ve vagus sinirini tanımlayarak nöroanatomi alanına önemli katkılarda bulunan Rufus, Anadolu topraklarında yetişmiş önemli hekimlerden birisidir.


Ahmet ACIDUMAN , Işıl ARITÜRK , Önder İLGİLİ
Türk Nöroşirürji Dergisi, 2010, Cilt: 20, Sayı: 2, 64-69



***

EK BİLGİ: 

Göz ve gözün yapısı ile ilgilenmiş ve göz lensini ayrıntılı olarak açıklamıştır. Bilindiği gibi, lensin fonksiyonu ile ilgili ilk önemli bilgiler için 16. yüzyılı beklemek gerekecektir. 16. ve 17. yüzyılda, lens ve kırılma konusunda yapılan çalışmalar sonucunda (Realdo Colombo, Descartes ve Newton), göze gelen ışık ışınlarının lenste kırıldığı belirlenmiştir. Fotoğrafçılıkta kullanılan lenslere onun adı verilmiştir.

RUFUS adı Romalılar arasında çok görülen bir ad ve Latince anlamı kırmızı-sarışın'dır. Büyük bir ihtimalle kızılsaçlı olduğu için bu isim verilmiştir.






Die Syrischen Fragmente des Rufus von Ephesos - Almanca e-kitap





SB.


***




TARİHTE TIP - 4/4



ROMA VE BİZANS İMPARATORLUĞU DÖNEMİNDE TIP





Bir destana göre Roma’nın kuruluşu şu şekilde anlatılır; 

İtalya’daki bir taht kavgasında bir sepetle nehre bırakılan Romulus ve Remus adındaki ikiz kardeşler bir dişi kurt tarafından kurtarılıp büyütülürler. Kardeşler yetişkin hale geldiklerinde kimliklerini öğrenirler ve Tiber’de bir şehir kurma girişiminde bulunurlar. Kurulacak olan şehrin adını belirlemeye gelince iki kardeş arasında kavga çıkar ve Romulus Remus’ü öldürür ve M.Ö. 753’de kurduğu şehre Rom adını verir . (Bunun için Etrüsk/Rasena destanına bakmalıyız. Ayrıca 2008 Etrüskler Bodrum sempozyumunda Etrüsklerin Lydia/Batı Anadolu'dan gittiği ve bir Türk kavmi olduğu söylenmiştir.-SB)

Nazım Hikmet “ Gümüş yaldızlı kitaplarda yazılı bu temelinde Roma’nın dişi kurt sütüyle dolu kovalar ve bir avuç kardeş kanı var “der. 

Bugün Roma’nın kuruluşu ile ilgili bilgilerimiz daha gerçekçi sayılmakta, Latin ırkından olan Romalılar M.Ö. 1200’lerde İtalya’nın kuzeyine göç etmişler, kuzeyde komşuları olan Etrüskler onları birçok yönden etkilemişlerdir. 

Başlangıçta bir kraliyet, sonra bir cumhuriyet ve daha sonra bir imparatorluk olan Roma’da devlet idaresine, hukuk ve askerliğe çok önem verildiği için tıp pek gelişmemiştir. İlk devirlerde tıp sanatını icra eden bir hekim sınıfı yoktu. M.S. 1 yüzyılda Pliny’nin de yazdığı gibi “Roma halkının 600 yıldan beri tıp sanatı değil, hekimi yoktu.” 

Bir Romalı asker hukukçu, çiftçi olabilirdi; lakin sanat olarak tababet icra etmesini şerefine yakıştıramazdı. Hasta tedavi etmek aile reisine “Pater Familias”’a düşen bir ödevdi ve herkes kendisinin hekimi idi. 

Başlangıçta Roma tıbbı üzerinde Asyalı bir kavim olduğu sanılan Etrüsklerin etkisi oldu. (Mezopotamya’nın etkisinde kalan Etrüskler’de hepatoskopiye önem verilirdi.)(Mezopotamya'yı yurt edinmiş Sumerler/Kengerler Türkçe konuşan bir Türk kavmidir, Muazzez İlmiye Çığ-SB) 

Roma kuvvetlenip silah zoru ile Yunanistan (MÖ 146), Anadolu (MÖ 129), Suriye (MÖ 63) ve Mısır’ı (MÖ 31) fethedince bu diyarlarda hüküm sürenler Yunan hayat görüşünü ve ilminin üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldı. Yunan uygarlığı ile temas eden Roma, ilkönce mağlup olanların tanrılarını adlarını değiştirerek de olsa kabul etti. Baş tanrı Zeus Jüpiter adını aldı, ev ve tarlaların koruyucusuydu, eşi Juno aile tanrıçasıydı. Minevra bilgi tanrısı, Mars savaş tanrısıydı, Neptün deniz tanrısı, Vulkan ateş tanrısı, Diana av tanrıçası, Venüs de güzellik tanrıçasıydı. Zamanla Yunanca da kabul görüp, zengin ve eğitimli kişilerin dili haline geldi. 

Roma uygarlığında tıbbi uygulamalar yapan kişilerin çoğunluğu köleler ve özgürlüğünü sonradan kazananlardı. Üst sınıftan Romalıların genellikle kendi aileleri için özel köle hekimleri vardı. Bazen bunları diğerlerine de kiralıyorlardı. Hekimler genelde Yunan asıllıydı ama Mısırlı ve Yahudi göçmenler de çalışıyordu, Roma’ya 
gelen bu Yunanlı hekimlerin statüleri düşüktü ve aralarında köle olanlar da vardı. Bu hekimlere yurttaşlık hakkı ilk kez Cesar zamanında verildi. Julius Cesar tababetin önemli bir halk hizmeti olduğunu anlayan büyük bir kumandan ve devlet adamıydı.

Cesar zamanında (MÖ 101-44) halk 3 sınıfa ayrılmıştı. 

1- Patricienler (Hemşehriler); bunlar Roma asıllı olup, özgür ve her hakka sahiptiler. 
2- Plebler; Roma asıllı olmayıp, özgür fakat yalnızca bazı haklara sahip olanlar. 
3- Esirler, köleler; Hiçbir hakları olmayanlar. (Giyimleri bile özgür insanlardan farklı idi) 

Cesar Yunan hekimleri Roma’ya çekebilmek için yasalarda bazı değişiklikler yaptı ve memleketine gelecek olanlara Patricien hakkını tanıdı. 

Yunanistan’ın aksine Roma’da tıbbın icrası kadınlara yasak değildi. Kadın hekimlere Medica, ebelere Atronea veya Obstretica denirdi. Erkeklerin tartışma ve aktivitelerine ise çok az kadın dahil edilirdi. Genel olarak toplumda kızların yaşamı ve ölümü üzerinde ailenin reisinin mutlak gücü vardı. 

Askeri birliklerde de birliğin büyüklüğüne göre belli sayıda hekim bulunurdu. Bunlar atalardan gelen tıbbi bilgiler konusunda özel deneyim sahibi olan basit askerler olabilirler. 

Başlangıçta tıbbi uygulamaların bir düzenlemesi yoktu. Kimin hekim olarak çalışabileceğini belirleyen bir tanımlama ve belgelendirme yoktu. Hekimlere vergiden, askerlik ve diğer kamu görevlerinden muaf sayılmalarıyla ayrıcalıklar tanınıyordu. 
İmparator Severus İskender (MS 222-235) eğitimi belgelendirmeyi ve kontrolü düzenleyen kapsamlı kanunlar çıkardı.

Halk Sağlığı ve Hijyen 

Romalılar ümitsiz hastalara ve sakatlara pek az ilgileniyorlardı. Aynı küçümseme istenmeyen yeni doğanlara kadar uzandı ve onların öldürülmesine kadar gitti. 
Hijyen alanında yenilikler getirmişlerdi. Kanalizasyon, su bağlantıları ve kaldırımlı caddeler inşa etmişlerdi. Su taşıyan borulara filtreler yerleştirmişlerdi. 
Şehre su sağlamanın yanı sıra suyu ve lağımı şehrin dışına taşıyan bir akıtma sistemleri vardı. Bataklık içeren toprakların hastalıkla alakası çoktan anlaşıldığından, bataklıklar ve durgun sular düzenli olarak boşaltılıyordu. 

MÖ 1. yy’da Marcus Varro “Gözle görülemeyecek kadar küçük bazı yaratıkların ürediği, bunların havada dolaşıp ağız ve burundan vücuda gelerek ciddi hastalıklara yol açtıkları için“ bataklıkların yakınına bina yapılmasını yasaklamıştı. 

Ölüleri şehrin içine gömmeyi yasaklayan yasalar vardı. MS 2. yüzyıl civarında cesetleri yakma ve küllerini bir kavanozda toplama geleneği uygulanmıştır. Daha sonra kadavralar gömülmeye başlanmıştır. 

Roma’da sokakların, içilecek suların, çarşılarda satılan gıda maddelerinin temizliğine büyük önem gösterilirdi. Hamam ve kaplıcaları vardı. Kaplıcalarda sıcak su salonları (tepidarium) ve soğuk su salonları (frigidarium) vardı. Ayrıca halka açık helalar da mevcuttu. 

Hekimlerin muayenehaneleri ve evleri dışında hasta ve yaralıların bakılıp tedavi edilebilecekleri yerler yoktu. Sadece askeri birlikler arasında bir hastane sistemi gelişmişti. Siviller için şehirlerde hastanelerin kurulması MS 4.yy’a kadar gerçekleşemedi. 

İlk hastane 394 yılı civarında Hıristiyan hayırsever Fabiala tarafından kuruldu. 



Roma’da Tababet İcra Eden Ünlü Hekimler 

Cesar’ın tanıdığı haklar sonunda, çoğunlukla Anadolu ve Mısır’dan Roma’ya ünlü hekimler geldi. 

Archagatos; 

(MÖ 219) Roma’ya Yunanistan’dan gelen ilk hekimdir. Onun meslek hayatı Romalıların hekimlere karşı değişen tutumlarına örnek teşkil eder. 

Asklepiades; 

(MÖ 124) Bursa’lı bir atomisttir. Atomister hastaları erken, kuvvetli 
ve hoşa giden bir şekilde tedavi etmeyi önerirlerdi. (tuto, celerites, acjucunde=güvenli, çabuk ve acısız tedavi) Galen onu bir şarlatan saymıştır, fakat alt ve üst tabakadan birçok insan onu ”Cennetten bir elçi” olarak kabul etti. 

Onun sağlık öğretileri Hipokrat’ın düşünülüp taşınılmış reddi anlamına geliyordu. Çünkü o, hastalığı doğanın değil, hekimin tedavi ettiğine inanıyordu. Dört hümor doktrinini yasakladı. Bunun yerine vücudu, arasında vücut sıvılarının aktığı, her zaman hareket halinde olan, değişik boyutlarda, neredeyse sonsuz sayıda akımdan 
oluştuğu varsayılan ayrıntılı hazırlanmış maddesel bir sistem getirdi. 

Sağlık, atomları sorun çıkarmayan, pürüzsüz aktivitelere bağlıydı. Hareketler düzensizleştiğinde ise hastalık olurdu. Bu düşünce daha sora kurulacak olan metodizme temel teşkil etmiştir. Diyet, egzersiz, masaj, yatıştırıcı ilaçlar, lavmanlar, müzik ve şarkı söyleme gibi yumuşak metotlar kullandı. 

Özetle; 
1- Otoriteleri bir kenara attı, 
2- Dört Hümörü reddetti. 
3- Teolojik açıklamalardan kaçındı. 
4-Vücut mekanizmalarına materyalist bir yaklaşım getirerek rasyonalizme giden ilk adımı atmış oldu. 
5- Roma’da özellikle Yunanlı doktorların yerlerin sağlamlaştırdı. 


Temison; 

Metodist mektebin kurucusudur. Metodistler hastalıkların nedeniyle 
asla ilgilenmezlerdi. Onlara göre hastalık, vücut dokularındaki deliklerin çok gergin veya gevşek olmasından ileri gelirdi. Sıhhat bu ikisinin arasındaki dengeydi. 

Soranus/Soranos; 

(MS 98-138) Anadolu’daki Efes’ten gelen Soranus bilhassa Obstetrik ve kadın hastalıkları ve pediatri alanında ün salmıştır. Buluğ çağı fizyolojisi, adetler, döllenme, normal ve patolojik doğum hakkında çok doğru gözlemleri vardır. Abortuso karşı olan bu hekim döllenmeyi önleyecek bir çok antikonsepsiyonel metod geliştirmiştir. Soranus ebelere büyük önem vermiştir ve onlarda bulunması gereken nitelikleri bildirmiştir. En önemli nitelik olarak Hipokrat andına uygun olarak sır tutmayı saymıştır. 

Soranus’tan önce güç, tehlikeli doğumlara yalnız annenin hayatını kurtarmak için çaba sarf edilirdi. Soranus ise anne ile birlikte çocuğun da hayatının korunmasını da elden geldiği kadar ihtimam edilmesini önerdi. Soranus’un birçok insan kadavrası teşrih ettiği sanılır, çünkü kadın döl yatağının hayvanınkine benzemediğini, rahmin boynuzu olmadığını iddia eden ilk hekimdir. 



Aretaeus; 

Kapodakyalı bir Eklektiktir. Eklektikler muhtelif mezheplerin en iyi 
taraflarını kabul ederlerdi. Ona göre sıhhat katı, sıvı ve uçucuların (ruhların) dengeli bir karışımıdır. Epilepsi, tetanos, inme, astım, pnömeni, plörezi, tüberküloz hakkında ilginç gözlemlerde bulunmuştur. Diabet hakkında bilgi veren belki de ilk hekimdir.

Diascorides; 

(MS 1.yy) Anadolu civarında doğmuş, İskenderiye ve Atina’da 
hekimlik tahsilini tamlayıp Roma’da imparator Neron (MS 37-68) ve Vespasien’in (MS.7-79) ordularında cerrah olarak hizmet vermiştir. Yüzlerce bitkinin tıbbi kullanımı hakkında çalışmalar yapmış ve bunları kaydetmiştir. MS 78 yılı civarında Dioscoriodes’in Yunanca yazmış olduğu eser zamanla birçok dile, Arapça (KitabalHasayiş), Latince (Materia-Medica) çevrilmiş ve önemini 16 yüzyıla kadar muhafaza etmiştir. 

Materia Medica yani tababetin esas maddelerinin ilk cildinde “aromatik tıbbi bitkiler”, ikinci cildinde “hayvani droglar”, üç ve dördüncü ciltlerde “kökler, yapraklar, usaraler”, beşinci ciltte “madeni droglar”, altı ve yedinci ciltlerde “zehirli hayvanların 
ısırmalarından” bahsedilir. Opiumu ilaç olarak hazırlayan ilk hekim o olmuştur. Ayrıca 600 kadar bitki tanımlamıştır. 

Celsus; 

(14-37) Hekim veya cerrah olmadığı düşünülür. Felsefe, askeri bilim, tarım, hukuk ve tababet konularını kapsayan geniş bir ansiklopedi yazmıştır. Ansiklopedinin tababete ait kısmı “De re Medicina”dır. Tıp tarihi, sağlığın korunması ve vücuttaki hemen her organın sistemiyle ilgili bozukluklar gibi çok çeşitli konuları kapsar. Cerrahiyle ilgili çok detaylı tanımları mevcuttur. 

Celsus enflamasyon 4 ana belirtisi olan; kızarıklık (rubor), ısı (calor), sişlik (tumor), ağrı (dolor)’yı tanımlamıştır. Kanayan damarların bağlanması ve kesilmesiyle ilgili, özellikle öne çıkan belki de ilk tanımlamayı yaptı. Birçok operasyonu açık bir şekilde tasvir etti. Doğum konusunda yenilikler getirdi. Tedavide egzersiz, dinlenme, önlemler gibi hafif metotları tavsiye etti. 

Muayenede gözleme ve hastayla iletişime önem verirdi. “Tıbbi uygulamaların başarısızlıklarının faturası, sanatın kendisine çıkarılmamalıdır. Deneyimli hekim, hastasının başına gelir gelmez onun kolunu yakalamayıp, öncelikle onu seyreder. Gerçekten ne durumda olduğunu keşfedebilmek için onu bakışlarıyla izler. Eğer hasta adam korktuğunu belli ederse, elleriyle muayeneye başlamadan önce uygun sözlerle onu sakinleştirir” diyerek hekimlere yol göstermiştir. 

Pliny; 

(23-79) Biologtur. 34 ciltlik bir Tabiat Tarihi (Histoire Naturelle) yazmıştır. Bu eserin tıbbi kısımları özetlenerek Medicina Plini olarak bilinmektedir. Onun tarih, fizik, biyoloji, kimya, coğrafya, felsefe, folklor, büyü, bitkiler ve tıp hakkında yazdıkları sayesinde daha sonraki kuşaklar geçmiş hakkında geniş bilgiler edindiler. (Bu bilgilerin bazıları hayal ürünüydü) Ayrıca ışığın sesten daha hızlı yol aldığını ve dünyanın çok hızlı döndüğünü iddia etti. Pliny ölümden sonraki hayata inanmadı. 

Tanrının şeklini ve endamını keşfetmeye çalışmanın insan zayıflığının bir ürünü olduğunu inanıyordu. Tanrı her kimse ve her neredeyse tamamen histen, görmeden ve duymadan, tamamen ruhtan, tamamen akıldan ve tamamen kendisinden ibarettir 
derdi. Onun çalışmaları ortaçağ boyunca otorite olarak kabul edildi. Pliny’nin Vezüv’ün Pompei ve Herkülenyum’u gömen patlamasında öldüğü bilinir. 

Efesli Rufus; 

(110-180) Roma’da bulunduğu dönemde önemli anatomik 
gözlemler yaptı. Optik sinirlerin doğru seyrini ve lens kapsülü de dahil olmak üzere göz kısımlarını açıkça tanımladı. Pneuma teorisini (yaşama gücünün havadan kaynaklandığını dair fikir) destekledi. Daha önce bildirilen fakat tam olarak kabul görmeyen bazı anatomik bilgileri tasdik etti. Böbrek ve mesaneler hakkında ayrıntılı bir kitap yazdı. Sadece bir araştırmacı değil, aynı zamanda saygıdeğer bir hekimdi. 


Galen,Galenos; 

(MS 130-200) Yunanlı hekim Galen tüm zamanların tıbbi konuları
üzerine en etkili yazardı. Geniş bakış açılı acımasız bir eleştirmen, dikkatli ve doğru bir gözlemci, tartışmasız, doğmacı bir otorite ve orijinal bir düşünürdü. Neredeyse 150 yıl boyunca birçok farklı ülkede tıp çalışmalarında inkar edilemeyecek bir otorite oldu .
Bergama’da dünyaya gelmiş ve genç yaşta yoğun bir eğitim almıştı. Derler ki, 17 yaşına varınca babası rüyasında tıp tanrısı Aesculap’ı görmüş ve tanrı çocuğun hekim olarak yetiştirilmesini kendine emretmiş, bunun üzerine genç önce İzmir’e sonrada İskenderiye’ye giderek orada tıp tahsilini tamamlar. Çok çeşitli hastalıkları, tedavileri ve felsefeleri gözleme, İskenderiye’de de doğrudan klinik deneyim kazanma imkanı buldu. 

Bergama’ya döndüğünde yerel gladyatör oyunlarının şefi, Galen’i gladyatörlere hekim olarak atadı. Gladyatörlerin sağ kalmasının bir parçası olan ağır yaralanmaların tedavisi, onun yaşayan insan anatomisini, özellikle de kemikleri, eklemleri ve kasları gözlemlemesini ve kırıkların yanı sıra zalim göğüs ve karın yaralanmalarını da tedavi etme yeteneğini geliştirmesini sağladı. 

İmparator Marcus Aurelius döneminde Roma’ya gitti. Orada anatomi ve fizyoloji dersleri verdi. Başarılarının artması soncunda imparatorun hekimi oldu. Çağdaş veya eski, kendi fikirlerine karşı olan metotlarla dalga geçti, onları gülünç duruma düşürdü. Anatomi, fizyoloji, farmakoloji, patoloji, tedavi, hijyen, diyetetik ve felsefe hakkında bilim dili olan Yunancayla sayfalar dolusu yazdı. 

Her şeyin amacının önceden belirlenmiş olduğu görüşü bazen gördüklerini çarpıtmasına veya doğanın belirli bir amaç vermiş olması gerektiğini düşünerek, organlara bir fonksiyon uydurmasına yol açtı. Bir özelliği de Hümoral Teoriyi kullanmasıydı. Dört temel hümor (balgam, kan, sarı safra, siyah safra) hastalık ve sağlıktan sorumluydular. Galen bu kavramı bütün kişilikleri dört tipe ayırmak için özenle genişletti. Ağırkanlı, iyimser, melankolik ve canlı günümüzde hala mizaçlarısınıflandırmakta kullanılan terimlerdir. Dört Hümore dayalı kan akıtmayı uyguladı fakat alınacak kan miktarında dikkatli olunmasını tavsiye etti. 

Hipokratın aksine hastalığın kişinin dışındaki bir nedene bağlı olduğuna inandığından, tedavinin hastalığının gelişmesine karşı gelmekle yapılacağını savundu. (Contraria contrariis curantur) 

Eskiden İskenderiye’nin sermeyesi olan insan vücudunun doğrudan disseksyonu (Herhangi bir canlının iç yapısını incelemek üzere kesip açma olayı) artık uygulanmadığından, Galen ve diğer anatomisiler bilgileri başka yollardan aramak zorunda kaldılar. Yaralanmaya maruz kalan organları şans eseri gözlemek, tesadüfen terk edilmiş bir ceset bulmak, hayvanları disseke ederek insanlara benzer yanlarını bulmak gibi yöntemlerdi bunlar. Hayvan disseksyonu Galen’i özellikle iç organlar konusunda hataya düşürdü. Ayrıca bazen teorilerine uyması için orada bulunmayan yapıların varolduğunu savundu. “Tanrı yaratığı değil mi ? hayvanda ne varsa insanda da o var” diyen Galen’in anatomi bilgileri tehlikeli, buna mukabil fizyoloji bilgileri çok doğru idi. (“Anatomi bilgisi olmayan hekim, planı olmayan mimara benzer” demiştir.) 

Ne var ki ondan sonra gelenler onun söylediklerine körü körüne inanacaklar. “Calinos şöyle der, Calinos yanılmaz” düşüncesiyle üstadın yazılarını kontrol bile etmeyeceklerdir. Bu nedenle anatomi 16 yüzyıla kadar hiçbir gelişme kaydetmeden sürüp gitmiştir. 

İyi ve kötü sonuçları hile veya övünme katmadan bildiren Hipokrat’ın aksine Galen çoğunlukla başarılarını saydı, genellikle de kişisel tatmininin ifadelerini de ekledi. Fakat çabuk düşünüp kara verme yeteneğini de gösterdi. Galen duyu ve motor sinirleri ayırt etti. Spinal kordun kesilmesinin oluşturduğu etkileri izhar etti, göğüs kafesinin fizyolojik hareketlerini inceledi, nabza önem verdi. Duygularla vücudun somut semptomları arasındaki ilişkiyi anladı. Hipokrat geleneklerine uyarak tedavide doğaya, dinlenme, egzersiz gibi hafif metotlara yardımcı olmayı, hijyenik rejimlerle hastalıkların önlenmesini amaç ediniyordu. 

Geniş kapsamlı ilaçlar kullandı. Poliformasiyi aşırıya kaçırdı. Hümorleri sıcak,soğuk, kuru ve nemli gibi özelliklerine göre sınıflandırdığı ajanları karıştırıp harmanlandı. Örneğin, Sıcak olarak sınıflandırılan bir hastalık, soğuk sınıfından bir ilaç gerektiriyordu. Sırdaşı bir farmakolojik bileşimi olan “Theriac”ı hazırladı. Bu karışım önceleri yılan sokmasına karşı bir antidot olarak ortaya çıkmış, sonraları ise bütün zehirlere ve hatta salgınlarla baş etmek için kullanılmıştır. 

Cerrahideki ameliyatları iki başlık altında toplamıştır. Ayırma ve yaklaştırma, yaklaştırma; kırıkların redüksiyon ve sarılması, dışarıya çıkan bağırsakların, rahmin ve rektumun redüksiyonu, batının kapılması, doku eksikliklerinin yerine konmasıyla ilgilidir. Ayırma; Basit insizyonlar, sünnet, amputasyon, dağlama, kazıyarak 
temizlemedir. 

Cerrahide ayrıca Laudablepus görüşünü öne sürdü. Buna göre yaraların kapanması için önce irin teşekkülü arzulanırdı; çünkü ancak bu sayede yara iyileşip kapanabilirdi. Bu yanlış görüşün etkisi uzun zaman sürdü. 

Galen’in çalışmalarının 150 yıl kadar ağırlığını koruyabilmesinin nedenleri; 

1- Ortaçağın henüz oturmamış şartları otoriteye ve katiyete özlem duyuyordu. 
2- Galen’in dogmatik, didaktik ve hatta pedantik stili ve hiçbir soruyu cevapsız bırakmaması mutlakıyete olan bu özlemi giderecek biçimdeydi. 
3- Teolojik fikirleri Hıristiyan kilisesi tarafından benimsenmesini kolaylaştırdı. Vücudu ruhun durak yeri olarak kabul ediyordu. Ruhun ölümsüzlüğüne inanması
Yahudi-Hıristiyan-Müslüman dünyasında sevilip tutulmasına neden oldu. 
4- Ansiklopedik düzenlemeleri tıbbi bilgi için hazır kaynak teşkil ediyordu. 
5- 16. yy.’da Rönesans’ın anatomisti Vesalius otoritenin temellerini 
sallayıncaya kadar hiç kimse ona eşit olamadı. 



Roma İmparatorluğunun Çöküş Dönemleri 
Doğu Roma İmparatorluğunun Kuruluşu 

Geniş topraklara sahip olan imparatorluk içten içe çökmeye başlamıştı. Bu çöküşün başlıca nedenleri; 

Disiplinsizlik, ahlak sükutu, sosyal eşitsizlik, özgür küçük bir sınıfın, lüks içinde yaşamasını sağlamak için büyük bir köle sınıfının çalışması, toplanan verginin halka yararsız bir şekilde israfı, Afetler, kıtlıklar, salgınlar; Vezüv yanardağının indifası, veba salgınları, sıtma Hıristiyanlığın gelişmesi; Hıristiyanlık dini insanların eşit ve kardeş olduklarını, tanrı önünde Romalı soylu ile herhangi bir köle arasında fark olmadığını, hepsinin de tek Allah’ın kulları olduğunu söyleyerek aşağılık sayılan köleyi haysiyetli bir insan mertebesine ulaştırmıştır ve böylece Roma’ya en büyük tırpanı vurmuştur. 


Halktan doğan Hıristiyanlık köle barınaklarından imparatorların sarayına ancak üç yüz yılda varabildi. İseviliği ilk kabul eden Roma imparatoru 306-357 yılları arasında hüküm süren Constantin oldu. Constantin, 330 senesinde stratejik nedenlerin etkisiyle başşehri, Roma’dan Bizans’a taşıdı ve bu kente ismini verdi. Bundan sonra Bizans’a Constantinopolis dendi. Şimdi Latince konuşan bir Batı, Yunanca konuşan bir Doğu Roma imparatorluğu vardı. 

Kavimler göçünün başlangıcıyla, Roma imparatorluğu 395 yılında ikiye ayrıldı. 476 yılında ise Batı Roma imparatorluğu yıkıldı. Doğu Roma (Bizans) ise Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in 1453’de İstanbul’u fethetmesiyle sona erdirilmiş olacaktı. Böylece 476’da Roma’nın Gotların eline geçmesi ve 1453 ‘de İstanbul’un Türklerin eline geçmesini Ortaçağın başlangıcı ve bitişini belirleyen olaylar olarak sayabiliriz. 

Bizans Tababeti 

Bizans tababeti Hıristiyan imanına dayanan dogmatik bir tababet idi. Hastalık ve ölüm genellikle Tanrı işi olarak kabul edilirdi ve bunlara karşı müdahalede bulunmak doğru sayılmazdı. Tababet resmi olarak Kilise tarafından kontrol edilirdi, fakat sihirbazlar, muskacılar, büyücüler ve efsuncular da giderek artmaktaydı.
Bizans’ta sosyal ve hamiyet müesseselerin kuruluşu; 

Bizans devleti tıp ilminin ilerlemesine önem vermiyordu. Hamiyet müesseseleri olarak hastaneleri kurarak hastalara yardım etmeyi sırf Tanrıya hoş görünmek için yapıyorlardı. Din adamlarının yanı sıra imparatoriçeler de sosyal yardım müesseselerinin kurulmasında öncülük ettiler. 

Hekim Azizler; Eski çağlarda muhtelif tanrı ve tanrıçaların şifa yetkilerine inanırlardı. Bu inanç Bizans’ta aziz ve azizelere nakledildi. Aziz hekimler arasında “anargyroi” yani “Hayır için tedavi eden” bir zümre vardı ki bunların esasen hekim oldukları söylenir. 

Bizans tababetinin büyükleri; 

Dine, imana dayanan bu tababetin yanı başında, hiç değilse 7. yüzyıla kadar ilme yer veren eser yazan tabiplere de rastlarız. Bunların başında Oribaius gelir. 

İmparator Julien’in saray hekimi olarak görev yapmış ve 70 kadar eser yazmıştır. 6.yy.’ın başlarında yaşayan Amidalı (Diyarbakırlı) Aetius imparator Justinien’in hekimiydi. Yunan tıp yazarlarının 7.yüzyıla kadar görüşlerini bir araya getirerek 16 ciltlik “Tetrabiblios” adlı eserini yazmıştır. 

Aydınlı Hekim İskender (Alexander of Tralles - 525-605) fikir özgürlüğü ile dikkatleri çekmektedir. Calinos’un prensiplerinden ayrıldığı noktalar olmuştur, iç hastalıklarının patolojisi ve tedavisi hakkında kitaplar yazmıştır. 



Aeginalı Paul ( Paul of Aegina-625-690); cerrah ve nisaiyeci olan bu hekimin yedi fasıllık bir kitabı bulunmaktadır. İçeriğinde hijyenik diet, genel patoloji, saç-beyin-sinir-kulakgöz-burun-ağız hastalıkları, cüzzam-deri hastalıkları-yanıklar-genel şiruizihemorojiler, zehirler, cerrahi, farmokoloji hakkında bilgiler mevcuttur. Paul'dan sonra tababetin yönü gittikçe değişecek, Hipokrat ve Calinos’ın açtıkları ilim yolundan uzaklaşılacak ve mucizeye dayanan bir tababet anlayışına doğru kayılacaktır. 



Prof.Dr.Şahin Aksoy (1965-2012)
2008-2012 dönemleri Şanlıurfa Tabip Odası Başkanlığı


***

Huneyn Bin İshak

Huneyn Bin İshak  (Hunayn ibn Ishaq) (810-873)



Huneyn bin İshak’ın babası eczacıydı. Babasının laboratuarındaki malzeme ve âletler, Huneyn bin İshak’ta ilme karşı bir ilgi uyandırdı. Basra’ya gidip,  Arap dili ve edebiyatını öğrendi. Asıl arzusu tabip olmaktı. Bu yüzden Bağdat’a giderek, tıp ilmini tahsil etti. Ayrıca Yunanca, Süryanice ve Farsçayı öğrendi.  Anadolu’ya giderek eski doktorların eserlerini asıllarından okuyup inceledi.

Tıbbın göz sahasında meşhur oldu, bu alanda eserler verdi, tıptaki bilgisi devrine göre en üst seviyedeydi.

Huneyn bin İshak, tabipliği yanında tercümanlığı ile de tanındı. Bağdat’ta kurduğu tercüme mektebi ile kütüphanesinin idare işlerini yürüttü. Yunanlı tabip Galen’in (Calinus/Kalinos’un) eserleri dahil 129 adet tıp kitaplarını Arapçaya tercüme etti. 



Ekler:



Pliny the Elder İngilizce, Almanca, Fransızca : e-kitap

Efesli Soranos ve Efesli Rufus

ve



***




3 Nisan 2013 Çarşamba

TARİHTE TIP - 3/4



ESKİ YUNAN’DA TIP




Eski Yunan’da başlangıçta hastalık nedenleri olarak fizik dışı sebepler görülmekteydi. Çok tanrılı bir din anlayışına sahip olan Yunanlarda bütün tanrılar hastalık verici veya tedavi edici özelliğe sahipti. Apollon ve kız kardeşi Artemis hastalığa, yaygın musibetlere ve yaşlılığa bağlı bitkinliğe ya da ölüme yol açan oklar fırlatılabiliyorlardı. Eski Yunan anlayışında yaşam gücü olarak kabul edilen ‘Timos’ yaşayan organizmanın her yerindeydi. ‘Timos’ yaralardan veya nefes vermeyle de kaçabilir ve vücudu ‘ölü’ bırakabilirdi. Aristo dönemindeki Eski Yunan da (MÖ. 4.yy) , Eski Mısır’da olduğu gibi kalbin şuurun bulunduğu yer olarak kabul edilmekteydi. 

O dönemde tıbbi tedavi, harici incinmeler ve yaralarla sınırlıydı. Savaş meydanlarında vücuda saplanan silahlar çıkarılır, kanama bandajlarla durdurulmaya  çalışılırken, yaralar yıkanarak kalıntılardan temizlenmesi sağlanırdı. İlaç kullanımına özellikle lokal kullanımlarda önem verilirdi. İlaçları genellikle toz haline getirdikten sonra serpmek tercih edilirdi. Kabaca bütün ilaçlar için kullanılan isim ‘Phormaka’ sihir, zehir ve tedavi için kullanılan diğer maddeleri kapsıyordu. 

Yunan tarihinin ilk yıllarında tanrıların ve hekimlerin hastalığın tedavisini birlikte yaptığına inanılırdı. Zamanla sağlık tanrıları özel tapınaklarda kutsanmaya başlandı. Bu tapınaklardan en ünlüsü Asklepios’a adandı.

Asklepios'un çoğu tanrı ve tanrıça olan geniş bir ailesi var. 
Kızı Hygiea - Hijyen-temizlik tanrıçası, 
Kızı Panacea - Her derde deva olan ağrıları dindiren tanrıça,
Oğlu Telesphorus - Nekahat devri tanrısı, 
Oğlu Makhaon - Cerrahların tanrısı, 
Oğlu Podaleiros - Görünmeyen kötülükleri iyi eden tanrı. 


Asklepios için “konuşma ile, bitki ve bıçak ile şifalarını gerçekleştirirdi” denilir, yani o vücut ve ruhu bir bütün olarak kabul ederdi. Asklepios adına yapılan sağlık mabedlerine ;Asklepion-rahiplerine; Asklediad- ölümcül hasta kabul edilmez. Çünkü kapılarında " Ölüm buraya giremez" yazar.



Bergama Asklepion


M.Ö. 6.yy'a gelindiğinde Eski Yunanda filozof-bilim adamları çağının başladığını görmekteyiz. Bunlar bütün gerçeklere doğaüstü değil de doğal açıklamalar getirme girişimi içinde olmuşlardı. Bu filozof-bilim adamlarından bazıları ve öğretileri şöyle idi: 

Pisagor: 
Sisam’lıdır Aritmetiğin kurucusu olarak kabul edilir. Gerek evrendeki gerekse insan bedenindeki dengeleri sayılar ile açıklamaya çalışmıştır. 

Kroton’lu Alkmeon: 
Pisagor’un talebesidir. Hayvanları teşrih etmiş, görme sinirini, östaki borusunu tarif etmiştir. Atar ve toplar damarları birbirinden ayırt etmiş, hastalığı vücudu oluşturan elemanlar arasındaki ahenksizliğe, sıhhati ise bu ahenge bağlamıştır. 

Agrigentum’lu Empedokles: 
Pisagorun talebesidir. Evrenin ateş, hava, toprak ve su’dan meydana geldiğine inanmıştır, ve hastalıkların bu unsurların dengesizliğinden oluşur demiştir. 

Abedere’li Demokritus: 
Demokritus’a göre evren boşluk içinde seyir eden atomlardan oluşur. Gözle görülmeyen atomlar her olayda yer ve şekil değiştirir, yeni kalıplara girerler. 

Theorie Humorale (Hıltlar nazariyesi): 
Milet’li Tales “Su”yu evrende var olan her şeyin ilk prensibi ve ilk yapısı olarak kabul ediyordu. Efes’li Heraklit ise “hava”nın tek prensip olduğunu, bütün cisimlerin havanın yoğunlaşması ile meydana geldiklerini iddia ediyordu. Agrigentum’lu Empedokles tek prensip, tek madde yerine evrenin 4 unsurdan kurulduğunu söyledi. Bu 4 unsur: Hava, Ateş, Su ve Toprak idi. 

Bu görüş Pisagor’un görüşüne uyuyordu. Pisagor ve Empedoklesin bu görüşleri daha sonra Hipokrat’ın “Hıltlar” veya “Beden sıvıları” Nazariyesini (Theorie Humorale) kurmasına emin teşkil etti. Hipokrat önce evreni oluşturan 4 unsurun özelliklerini belirtti. 

Hava: Sıcaktır 
Ateş: Kurudur 
Su: Nemlidir 
Toprak: Soğuktur

Bedende de 4 sıvı vardır. Bunlar: 
a) Kalpten gelen Kan, 
b) Beyinde bulunan Balgam, 
c) Karaciğerde bulunan Sarı Safra 
d) Dalak ve midede olan Kara Safra 

O dönemin inancına göre yediğimiz, içtiğimi gıdalar Kan, Kara Safra, Sarı Safra ve Balgama dönüşürlerdi.


HİPOKRAT


Hipokrat Zamanında Yunan Tıbbı 


Her milletin hayatında çok parlak bir dönem vardır. İşte bu dönem Yunanistan için M.Ö. 5. Y.Y.dır. Bu yüzyılda Sokrates ve Eflatun düşünce alanında, Aeşil, Sofokles ve Öripides trajedileri ile, Aritofan güldürüleri ile ve Pindare şiirleri ile edebiyat alanında, Fidias, Miron ve Praxitel heykel alanında, Heredot ve Tüsidit tarih alanında ve nihayet Hipokrat tıp alanında ortaya koydukları ile yalnızca çağlarını aydınlatmamış, yüzyıllar ötesine de ışık tutmuşlardır. 

Hipokrat:
Babası Asklepion’larda tıp icra eden bir rahip-hekimdi. M.Ö. 460’de Kos (İstanköy) adasında doğmuş, birçok yerlere gitmiş, Yunanistan ve Mısır’ı dolaşmış, M.Ö. 370’de Larissa (Yenişehir) de ölmüştür. Bunlar dışında yaşamı ve fikirleri hakkında çok fazla şey bilinmez, gerçekte yaşayıp-yaşamadığı bile şüphelidir .

Hipokrat zamanına gelene kadar hastalıklar kötü ruhların, cinlerin 
yaptıklarına atfedilir veya insanlara kızan tanrıların onlara gönderdikleri bir ceza olduğu sanılırdı. Hipokrat bütün bunlara karşı çıktı ve hastalıkların daima doğal nedenlerden iler geldiğini iddia etti. O dönemde mukaddes, kutsal hastalık olarak kabul edilen sar’a (epilepsi) için; ”Hiçbir hastalık diğerinden daha kutsal veya daha 
insani değildir. O da görülen her hangi bir hastalık gibi doğal nedenlere bağlıdır” demiştir. 

Muhtelif semptomların bir araya gelerek bir hastalık tablosu çizdiklerini gözleyen alim, vakaların hikayesini anlatmak ve hasta başında ders vermekle klinik tababetin kurucusu olduğu gibi, “doğa iyi eder, hekim doğanın asistanıdır” diyerek tabiatın iyi edici özelliğini de belirtmiştir. Hipokratta gözlem, özellikle muayene ve 
palpasyona dayanırdı. Koku duyusu, hastayı ‘sarsma’ metoduda muayene yöntemi olarak kullanılırdı. Hipokrat için hastalık daha önce var olan bir bilinmeyen neden sonucudur. Hastalıkta yapılması gerekenin görülen belirtiyi ortadan kaldırmak değil, bilakis onların gelişmesine yardımcı olmaktır. Bu yüzden Hipokrat “benzeri benzer ile tedavi etmek taraftarıdır. 

Hipokrat ekolüne ait olan hastalık teorileri fazla gelişmemiş fikirlere dayanırdı. Yüksek ahlaki fikirler Hipokrat’ın bütün kitaplarında vardır. Bazı kitaplarında derin bir akılcılık gösteren etik kurallar vardır. Hipokrat’ın tedavide başlıca kabul ettiği düstur Primum non Nocere (Önce Zarar Verme) dir. 

Kendisi humoral patolojiye uyarak, tedavisinde bilhassa ‘Boşaltıcılar’a önem verirdi. Bu nedenle kan alarak, lavman yaparak, müshiller, kusturucular, idrar söktürücüler, aksırtıcılar vererek, vantuz çekerek, dağlayarak hastalığı daha az tehlikeli bölgelere çekmeye çalışırdı. Tedavisinin büyük bir kısmı perhize ve doğaya karşı gelmemeye bağlı idi. Cerrahi tedaviye gelince: irini boşaltır, apseyi temizler, ağrını dindirilmesine özen gösterirdi. Kırıkları yerine koyar, çıkıkları özel bir masa kullanarak iyi ederdi. Trepanasyonu da bir tedavi yöntemi olarak kullandığı bilinmektedir. 

Hipokrat Andı
Corpus Hipocraticum yani ‘Hipokrat Külliyatı’ olarak bilinen 72 eserin tümü Hipokratın kendisi tarafından yazılmamıştır. Bunların çoğu, belki de tamamı, Hipokrat’ın oğulları, damatları veya talebeleri tarafından yazılmıştır. Bu kitaplardaki dil ve anlatım özelliklerinden yazarları yanı sıra yazıldıkları devirlerinde farklı olduğu anlaşılmaktadır. Hipokrat denince ilk akla gelen ve bütün dünyada çok uzun bir süre kullanılan Hipokrat Andı'dır. 



Tıp tarihinde çok ayrıcalıklı bir yere sahip olan Eski Yunan ve Hipokrat dönemini, bütün hekimlerin asla akıllarından çıkarmaması gereken Hipokrat’ın bir sözü ile bitirmek uygun olacaktır. 



“Hekimin görevi nadiren iyileştirmek, çok kere ağrısını dindirmek, fakat her zaman için teselli etmek ve ümit vermektir.” 


Prof.Dr.Şahin Aksoy (1965-2012)
2008-2012 Şanlıurfa Tabip Odası Başkanlığı



devam edecek