Translate

SAGALOSSOS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAGALOSSOS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2013 Pazartesi

PİSİDİA ; BOYUN EĞMEDİLER






ÖZGÜRLÜĞÜNE DÜŞKÜN VE SAVAŞÇI PİSİDİALILARIN YURDUYDU BURASI...

Anadolu’nun birçok antik bölgesinde olduğu gibi kesin sınırları tam olarak belirlenemese de, günümüzde Göller Bölgesi olarak adlandırılan alan ile Konya’nın batı kesimi, antikçağda Pisidia olarak tanınıyordu. Doğası gibi zorlu ve özgürlüğüne düşkün insanların yaşadığı Pisidia’nın arazisi çoğunlukla dağlık ve sarp olmasının yanı sıra verimli ve yerleşim için de caziptir. Sulak havzalar açısından zengin ve korunaklı Pisidia Üst Paleolitik dönemden itibaren Anadolu, Yakındoğu ve Akdeniz Havzası için, önemli yerleşimlere ev sahipliği yaptı.

Neolitik dönemi Hacılar, Kuruçay ve Bademağacı höyükleriyle iyi bilinen Pisidia’nın İÖ 2. binyılda Hitit kültür çevresi içinde, Arzawa Krallığı’na dahil olduğu kabul edilir. Konya Beyşehir Gölü’nün hemen doğusundaki Eflatunpınar ile Fasıllar anıtları dönemin en meşhur kalıntıları arasında yer alır. İÖ 2. binyıla ait kültürel izler kuşkusuz bu iki anıtla sınırlı değildir. Filolojik veriler bu bölgede yaşayan toplumların kökenlerinde Luwi izlerinin varlığını kanıtlar.

Nitekim Pisidialılar, komşuları Lykia ve Karia gibi Tunç Çağı’nda konuşulan Luwice ile akraba, özgün bir dile sahiplerdi ve dillerini Roma imparatorluk çağında da kullanmaya devam ederek özgün kültürlerini korumuşlardı.

Antik yazarlardan Herodotos bölgeyi tanımlarken, “Solymlerin ülkesi Milyas” ismini kullanır; Romalı yazar Plinius, Pisidialıların önceden Solymi olarak adlandırıldığını aktarır. Strabon ise, bu tanımı daraltıp sadece Termessos’un kuzeyindeki dağa Solymos adı verildiğini ve burada yaşayan halka da Solymler denildiğini söyler.




İlk kez İÖ 5. yüzyılda Ksenophon, “Pisidia” adını kullanır; hem de onların Phrygia’da (Frigya) çapulculuk yapan bir topluluk olduğuna değinerek. Pisidia halkı, kimi zaman bölgenin en iyi savaşçıları olarak tanımlanır. Strabon, bölge halkının tiranlar tarafından yönetilen farklı topluluklardan oluştuğunu ve korsanlık yaptıklarını söyler. Gerçekten de, dağların zor koşullarına uyum sağlayan Pisidialı korsanlar ve yağmacılar güçlü otoritelerin egemenliğine kolay kolay girmemişler, özgürlüklerine düşkünlükleriyle nam salmışlardı. Büyük olasılıkla Pamphylia ve Lykia’dakileri örnek alarak örgütlenen ve Selge ile birlikte ismi en çok duyulan Termessos ve Sagalassos halkı, tüm Doğu’yu kasıp kavuracak olan Büyük İskender’e karşı cesaretle kendilerini savunmuşlar, savaşçı karakterlerinin hakkını vermişlerdi. 

Strabon Pisidia’nın Karia, Phrygia ve Lydia ile komşu olduğuna değinirken dolaylı da olsa, onların aslında bu bölgelerde kurulan siyasi otoritelerin egemenliklerine girmediklerini, ancak kültürel etkileşimde olduklarını belirtir.

Pisidialıların antik yazarlar tarafından daima vurgulanan başına buyruk ve boyun eğmez tavrı İÖ 6. yüzyılda Anadolu’da yaşanan Pers hâkimiyeti döneminde de geçerli olmalıdır. Perslerin satraplarla yönettiği bölgeler arasında Pisidia ya da buna benzer isimde bir yer hiç geçmez. 

Aslında Pisidia’nın, özellikle merkezini oluşturan iç kesimlerinin, tarihi hakkında Büyük İskender’in buraya yaptığı seferlere kadar hemen hemen hiçbir şey bilinmez. Helenistik dönemin hemen öncesinde, Pamphylia’ya komşu bazı yerleşimlerin, Yunan kültürünün etkisi altında kentleştikleri görülür. 

Örneğin, Selgelilerin İÖ 4. yüzyıl ortalarında, Aspendos’u örnek alarak bastıkları gümüş sikkeleri vardır ve İÖ 3. yüzyılın ortalarında yerli karakterlerini yadsıyarak, kentlerinin Yunanistan’dan gelen kolonistler tarafından kurulduğunu söyleyecek kadar ileri giderler. Termessos ve Sagalassos da, bu dönemlerde kentleşme sürecine girmiş olmalıdır.




Bölgenin Büyük İskender ve ardıllarına, kolayca değil, aksine direnerek bağlandıkları anlaşılır. Helenistik dönemde Seleukosların askeri yollarının güvenliği için Seleukeia Sidera, Antiokheia pros Pisidian ve Apollonia isimli bir dizi koloni şehri kurulduğu bilinse de, bölgenin iç kesimleriyle ilgili bilgi bu dönem için sınırlıdır. Bu sırada bölgedeki birçok kent bağımsız olmalıdır. 

İÖ 190 yılında Seleukos Krallığı’nın Roma önderliğindeki müttefiklere yenilmesiyle, bölge Bergama Krallığı’na bırakılır. Bergama Kralı III. Attalos’un vasiyetiyle, krallığa ait topraklar Roma halkına bırakıldığında, Pisidia, İÖ 36 yılına kadar Roma’nın Cilicia eyaletine bağlı kalır. Ardından önce Galatia vassal krallığına bırakılır; sonra İmparator Augustus zamanında eyalet şeklinde organize edilen Galatia eyaleti içine dahil edilir. Bu dönemde dahi Pisidialıların “kabile” tarzı örgütlenmeleri çözülmüş olsa da, bölgede hâlâ sorun çıkaran savaşçı topluluklar yaşıyordu.

Nitekim Doğu Pisidia’da, Suğla Gölü civarında Homonadeis isimli savaşçı kavmin saldırganlığı, bölgenin yeni ve dirayetli hâkimi Romalıları rahatsız etmiş, Romalılar onları durdurmak için özel bir harekât düzenlemek zorunda kalmıştı. Huzurun bir türlü tam anlamıyla sağlanamadığı bu topraklarda, artık hem kalıcı Roma hâkimiyetinin sağlanması hem de barışın tesis edilmesi için Roma İmparatoru Augustus tarafından beş kent koloni statüsüne yükseltildi.

Bunlardan Antiokheia pros Pisidian (Colonia Caesarea), Olbasa (Colonia Iulia Augusta Olbasa) ve Kremna (Colonia Iulia Augusta Felix Cremna) kentleri öne çıkar. 




Gövdesinin üstü at, altı balık şeklinde olan mitolojik yaratık Hippokampos’un Deniz Tanrısı Poseidon’un sürdüğü arabayı çektiğine inanılırdı. Antikçağda
sevilen bir bezeme unsuru olarak kullanılan bu figür, Antiokheia’da da karşımıza çıkar.
(Atlas 2012)
Foto: Cüneyt Oğuztüzün



Roma hâkimiyeti ve uygarlığının bu kentler ile kabullendirilmesi hedeflense de bu durum kısmen tersine döner ve bölgeye yerleşenler, yaygınlaşan Yunan kültürü ve dilini benimserler.

Bölge, bir süre daha Galatia eyaletine bağlı kaldıktan sonra Lykia-Pamphylia eyaletine bağlanır. İS 3. yüzyılda, Diocletianus döneminde ise Antiokheia’nın merkezini oluşturduğu ayrı bir eyalet olarak düzenlenir.

Pisidia’da kentleşme özellikle güneyde İÖ 4. yüzyıldan itibaren başlar, Hellenistik dönem ile büyük bir ivme kazanır.

Roma imparatorluk döneminde ise artık Anadolu’nun kıyı bölgelerinde görülen ölçekte anıtsal kamusal ve dinsel yapılarla donanmış, bütün kentsel organizasyonlarıyla uygar kentler, Pisidia’nın hemen her yanına yayılır. Bununla birlikte, antik kaynaklarda da ismi geçen kimi kentler hakkında bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Bunun yanı sıra söz konusu yerleşimlerin, yaklaşık 1300 yıl önceki Hitit metinlerinde de isimlerinin
ayırt edilebilmesi, sürekliliğe işaret etmesi bakımından dikkat çekicidir.






Sagalassos: Anıtsal Kent

Bölgenin en önemli kentlerinden biri Sagalassos’tur. Bugün Burdur’un Ağlasun köyünde yer alan Sagalassos, Akdağ’ın eteklerine kurulmuş görkemli bir kenttir.

İsmi ilk kez, Büyük İskender’in seferine ilişkin olarak karşımıza çıkar. Büyük komutana cesaretle direnmiş, ancak yıkımdan kurtulamamıştır. Sagalassos, Hellenistik dönemden itibaren Pisidia’da yaygınlaşan Helen kültür etkisinin bölgedeki yansıması ve Roma imparatorluk çağında kentlerin müthiş gelişimine çok belirgin bir örnek olarak karşımıza çıkar.

Kentten günümüze ulaşabilen yapıların büyük bir kısmı, en parlak zamanlarını yaşadığı Roma imparatorluk dönemine tarihlenir. Tiyatro binası, hamam yapısı ve 2010 yılında restorasyonu yapılarak açılışı gerçekleştirilen Antoninler Çeşmesi kentin önemli mimari anıtları arasında sayılabilir. 

Kentte iki agora yapısı bulunur. Yukarı agora, devlet işleri, aşağı agora ise ticaretle ilintilidir. Böylelikle Aristoteles’in, ticaret ve politikanın farklı agoralarda sürdürülmesi gerektiği görüşü, Sagalassos’ta uygulanmış gibidir.

Kentte, İS 2. yüzyılda inşa edildiği anlaşılan bir de kütüphane binası vardır. Çeşitli odalardan oluşan yapı, Ephesos’taki (Efes) Celsus Kütüphanesi’ne benzerliği ile dikkati çeker. Yapının T. Flavius Severianus Neon tarafından yaptırıldığı ve tıpkı Celsus Kütüphanesi’nde olduğu gibi, arka kısmında babasının mezarının olduğu düşünülmektedir. 

Mimari anıtları dışında Sagalassos özellikle Roma döneminde, Akdeniz Havzası’nda revaçtaki kap kacağın üretim merkezidir.



Antiokheia pros Pisidian: İlk Koloni

Pisidia’nın sınır kenti Antiokheia pros Pisidian günümüzde Isparta’nın Yalvaç ilçesi yakınında yer alır. İÖ 3. yüzyılda, bölgedeki Seleukos hâkimiyeti esnasında, bir koloni kenti olarak kurulur ve dönemin özelliği olarak ızgara planda tasarlanmıştır.

Kent, asıl önemini ilk Roma İmparatoru Augustus tarafından İÖ 25 civarında “Colonia Caesarea” adıyla bir Roma kolonisi statüsünü aldıktan sonra, Anadolu’nun ilk koloni kenti olmasıyla kazanır. Bölge valisi tarafından, güvenlik ve ekonominin gelişmesi için yaptırılan yol, Via Sebaste, Antiokheia’dan başlar ve güneye Perge’ye varır. Kent, İstanbul ve Roma gibi yedi tepe üzerine kuruludur ve Roma dünyasında bu özelliği ile tanınan üç kentten biridir. 

Kentin doğu-batı ve kuzey-güney doğrultusunda ilerleyen ve kesişen iki sütunlu caddesi vardır; biri Augustus, diğeri Tanrı Men’e ait iki tapınak, hamam ve tiyatro binası, ayrıca Aziz Paulos’a adanmış iki kilise dikkati çeker.

Anadolu’nun erken dönemlerinden itibaren tapınılan Ay Tanrısı Men için Antiokheia’da kutsal bir alan yapılmıştır.





Kutsal alanın dış duvarları çeşitli kabartmalarla süslüdür ve içinde bir de tapınak inşa edilmiştir. İmparator Augustus’un ölümünden önce yazdığı ve vasiyetini içeren “Res Gestae Divi Augusti”nin bir kopyası, Augustus Tapınağı’nı içeren kutsal alana giriş kapısında yer almaktaydı.







Alanda yapılan kazılarda bu vasiyeti içeren metinler saptanmıştır. Hıristiyanlığın en önemli kişilerinden, yeni dine kattığı özgün fikirleriyle yayılmasını sağlayan Aziz Paulos’un, bir diğer önemli ilk Hıristiyan azizi Barnabas ile buraya gelmesi ve öğretilerini burada açıklaması nedeniyle, günümüzde canlanan din turizminin önemli merkezlerinden biri olmuştur.


Antiokheia kentinin oldukça sağlam durumunda günümüze gelebilmiş yapıları arasında, sukemerleri oldukça etkileyicidir. Kentin yaklaşık 11 kilometre kuzeyindeki Sultan Dağları’nda Suçıktı Deresi’nden gelen su, bazen kanallar ve tünellerle, bazen de kemerlerle kent içine taşınmıştır. Su kemerleri, harçsız bloklardan
örülüdür ve bazıları 5-7 metre yüksekliğe kadar korunmuş vaziyettedir.



Selge: Doğal Kale

Günümüzde Antalya’nın Zerk (Altınkaya) köyünde bulunan Selge antik kenti, ulaşımı zor bir konumda bulunmasından dolayı, günümüze iyi durumda kalmış kalıntılarıyla ziyaretçilerini etkiler. Strabon, “Selgeliler kentin doğal korunmasından ötürü ne eskiden, ne de daha sonraları, hiçbir zaman başkalarına boyun eğmemiş ve sahip oldukları toprakların nimetlerinden hiç rahatsız edilmeden yararlanmışlardır” der. 

Selgeliler için, özellikle Hellenistik dönemde yaşanan en büyük tehlike, hiç kuşkusuz Büyük İskender’in seferidir. Ancak, birçok kentin aksine, Selgeliler kendilerinden beklenmeyecek şekilde  İskender’e dostça davranmış, kendisi tam Termessos önündeyken, ona elçiler yollayarak Sagalassos üzerinden Phyrgia’ya kestirme bir yol önermişlerdir.

Selgelilerin İskender’e olan bu dostça tutumları, onların Termessos’a karşı geleneksel düşmanlıklarının bir parçası olarak yorumlanır. Olasılıkla İskender’in Termessos’a düzenleyeceği saldırıda görev almayı amaçlamışlar; ancak İskender’in seferden vazgeçmesi üzerine, bu kestirme yolu önermiş olmalıdırlar. 

Antikçağdaki zenginliklerine karşın, Selgelilerin Pamphylia ve Termessos üzerindeki istilacı emelleri son derece açıktır. Kentteki anıtsal yapılar arasında özellikle tiyatro, agora, stadion, gymnasion ve tapınaklar sayılabilir. Verimli topraklarında asma ve zeytin bolca yetişirken, merhem yapımında kullanılan süsen bitkisi de kentin ünlenmesini sağlamıştır.

Ama kuşkusuz kentin en ünlü bitkisi, günlük ağacıdır. Antik kaynaklara göre, bu ağacın gövdesinde yaşayan bir tür kurtçuğun ağaç gövdesini yemesi üzerine ve ağaç içindeki deliklerden sızan sıvının saf hali merhem olarak kullanılmıştır.



Adada: Kutsal Merkez

Hıristiyanlık dininin önemli bir piskoposluk merkezi de Adada’dır. Bugün arazide görülen ve çoğunluğu Roma imparatorluk dönemine tarihlenen yapıları, neredeyse tüm yüksekliklerine kadar korunmuştur. Tüm görkemiyle antikçağın yankısını duyuran yapılar arasında imparatorlar ve Zeus-Serapis, İmparator Traianus ve Aphrodite’ye adanmış tapınaklar, agora yapısı, anıtsal çeşme binası ve tiyatro dikkati çeker.



Kremna: Planlı Kent

Kremna, Helenistik dönemde kurulan bir kent olsa da, Roma İmparatoru Augustus döneminde Colonia Iulia Augusta Felix Cremna adıyla Roma kolonisi statüsü verilen kentlerden biridir.

Burdur’un Bucak ilçesi yakınlarındaki kent Roma dönemi kolonisi olarak tıpkı Antiokheia’da olduğu gibi, düzenli ızgara planda tasarlanmıştır. Bu planda birbirini dik açıyla kesen sokaklar ve caddeler sisteminde, sabit büyüklükte adalar (insula) esastır. Kremna biri yarım bırakılan iki tiyatro, altı tapınak, hamam ve agorası ile görkemli bir Roma kenti olarak karşımıza çıkar.



Ariassos: Kemerli Kapı

Pamphylia’yı Pisidia’ya bağlayan yol üzerinde yer alan Çubuk Boğazı’nın kuzeye açılan ağzında antikçağın şirin şehirlerinden Ariassos vardır. Antalya-Burdur karayolu üzerinde, kentin üç kemerli anıtsal giriş kapısı karşımıza çıkar. Kentin tiyatro, hamam-gymnasium kompleksi ve anacaddesi ile kamusal yönetim binaları olarak tanımlanabilecek yapıları dikkati çeker. 

Bunun yanı sıra, kentte taş işçiliği ile özgün planları ve korunma durumları açısından dikkat çekici bir kalıntı grubu da mezarlardır.

Bunlar arasında bir yamaç üzerine inşa edilmiş ve olasılıkla bir yöneticiye ait olan podyumlu mezar yapısı göze çarpar.



Termessos: Direnişin Kalbi

Hiç kuşkusuz, Pisidia bölgesinin, yüksek ağaçlarla kaplı saklı dünyasında, şimdi modern Antalya’nın kuzey batısındaki Termessos’un çok farklı bir yeri vardır. Hemen yanındaki Solymos Dağı’nın bütün görkemi, adeta Termessos’a da yansır. Kentin kesin kuruluş tarihi tam olarak bilinmemektedir ancak “Solymoslular” adı Homeros destanlarında karşımıza çıkar.

Termessos, bir kent olarak adını ilk kez Büyük İskender’e karşı direnişiyle duyurur. İskender kente geldiğinde, Termesoslular çoktan tüm güçleriyle dağ eteklerini koruma altına almışlardır. İskender saldırıyı denese de, başarısız olur ve oyalanmadan Phrygia’ya yönelir.

İskender’in ölümünün ardından, büyük imparatorluk topraklarının paylaşımından Pisidia bölgesi de nasibini almıştır. Bu süreçte, kentte gerçekleşen hüzünlü bir olay, antik yazarlardan Diodoros tarafından detaylı bir şekilde anlatılır. 

Bu hikâyeye göre, İskender’in ardıllarından Antigonos Monophtalmos, Anadolu’yu ele geçirmek ister; ona direnenler arasında Pisidialıların saygı ve sevgisini kazanmış olan Alketas da vardır. Alketas, İÖ 4. yüzyılda Antigonos’la yaptığı savaşta yenilince Termessoslulara sığınır. Antigonos, Termessoslulardan Alketas’ı istediğinde halk ikiye ayrılır. Kentin yaşlıları, Alketas’ın Antigonos’a tesliminden yanadır; gençler ise buna tamamen karşıdır. 

Yaşlıların, Antigonos’la birlikte hazırladıkları tuzağa düşen gençler, kentin uzağına kaçmış görüntüsü veren Antigonos birliklerini kovalarken, yaşlılar kent içinde kalmıştır. Kendisini düşmanına teslim edeceklerini anlayan Alketas, intihar eder; bedeni Antigonos’a teslim edilir.

Gençler kentlerine geri döndüklerinde artık çok geçtir. Antigonos’un ortada bıraktığı ceset Termessos’a geri getirilir ve onun anısına, bugün Termessos’un en dikkat çekici mezarlarından biri olan “Alketas’ın Mezarı” inşa edilir. 

Kentin geniş bir alana yayılan diğer nekropollerinde bulunan çeşitli tiplerdeki mezarlar da, bu kentin halkının geçmişteki hikâyesini, kentin vakur mazisini ziyaretçinin kulağına fısıldar, kimi zaman hüzünle, kimi zaman sitemle. Hatta bu lahit mezarlardan biri de, şimdi Antalya Arkeoloji Müzesi’nde korunan Rhodope isimli bir kentli kadının, anlaşıldığı kadarıyla can yoldaşı olmuş bir köpeğin, Stephanos’un hikâyesini şiirsel bir üslupla anlatır.

Termessos halkı, İÖ 2. yüzyılda Roma yanlısı bir tutum takınır, Bergama Krallığı’yla iyi ilişkiler kurar. İS 2-3. yüzyıllar, evrensel Roma Barışı’nın (Pax Romana) etkisiyle, bölgedeki çoğu kent gibi, Termessos’un da her anlamda en parlak dönemidir. Teraslar üzerinde, son derece sarp bir dağın tepesine kurulan kentin, Pamphylia Ovası’nı gören görkemli tiyatro binası, gymnasionu ve çeşitli tapınakları oldukça sağlam durumdadır ve ulaşımı biraz güç olsa da ziyaretçilerine parlak ve şanlı geçmişini sunmakta çok cömerttir.

Pisidia bölgesindeki kentler, Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra, Geç Antikçağ ve Bizans dönemlerinde de varlıklarını sürdürür. Selçuklu ve erken Osmanlı dönemlerine ait Susuz Han, İncir Han gibi yapılar, bu dönemin önemli kalıntıları arasında sayılabilir.

Bölgede, bu satırlarda adı anılamayan sayısız küçük kent, yerleşme, höyük ve kutsal alan vardır. Dağlık, ancak nehirler ve göller sayesinde verimli araziler, zeytin ağaçlarının yanı sıra, sedir ve selvi gibi gemi yapımında ihtiyaç duyulan ağaçların da rahatça yaşamasına olanak vermiştir. Çoğu oldukça iyi durumda günümüze ulaşan kalıntılarıyla Pisidia bölgesi, günümüz koşulları göz önüne alındığında, adeta savaşçı ruhunu hâlâ korumakta ve zamana karşı direnmektedir.


Doç. Dr. Ş. Sedef Çokay-Kepçe
Yrd. Doç. Dr. Aşkım Özdizbay
İstanbul Ün.Arkeoloji Bölümü Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı

Atlas / 2012
Foto: Cüneyt Oğuztüzün




....


9 Ocak 2013 Çarşamba

TÜRK TARİHİ VE SAGALOSSOS GERÇEĞİ

Antoninler Çeşmesi
 Tarihçinin bakışı, eğilimi , düşünceleri ve yorumları tarih kitaplarını şekillendirir, bu bakımdan da Tarih her şekilde yazılabilinir. 

Lakin değiştirilemeyecek bir gerçek vardır. Arkeolojik kazılar ve DNA.
Özellikle Atatürk'ün ölümünden sonra Batılıların ,ve Amerikalıların eğitime sızmasıyla, tarihe bakış açısı değiştirilmiş ve Batılı güdümünde bir tarih anlayışı getirilmiştir. Burada ki amaç, Türklere "Batılıların göstermiş olduğu yolda" bilgi vermek ve bu şekilde ileri ki yıllarda "Siz Orta Asya'dan geldiniz, oraya aitsiniz, gidiniz, buraları bizim" diyebilmek haklılığını ortaya çıkarmaktır.

Fakat Türkoloji ve Avrasya tarihçiliği üzerine yayımlanan birçok kitap ve araştırmalar gösteriyor ki ,Türkler Orta Asya'dan gelmemiştir, Onlar zaten buralıydı. Ve işin ilginç tarafı, buradan Orta Asya'ya gitmişler, zamanla tekrar geri gelmişler ve bu gitgeller 1071'de bitmiştir.

Batılı bunu kendisine yediremiyor, bu çıkan sonuçlara katlanamıyor, inkar ediyor. Ama ne kadar derine inerse insin karşılarına hep Türk çıkıyor ve çıkacak.

Anadolu Türklerin öz be özyurdudur. Araştırmaları saklamak, duyurmamak yada duyamamak  eskiden kolaydı. Ama bu gerçekler artık raflarında gizli kalamıyor. Çağımızın en müthiş icadı internet vasıtasıyla tüm dünyaya yayılıyor. 

Anadolu'dan Orta Asya'ya, Mezopotamya'dan Avrupa'nın içlerine hatta Amerika kıtasında, gittikleri her yerde karşılarına Türk çıkacak ve bu gizlenemeyen gerçekten çok korkuyorlar. Çünkü Türkler biraraya geldiğinde ,zamanımızın en güçlü ülkeleri bile onları durduramayacaktır.

SB.
Antoninler Çeşmesi

Sagalassos'taki kazılar...


Ağlasun kazılarıyla ilgili bir açıklama (3)

Şubat tarihlerinde yayınlanan “Tarihin Kazan ve Kazması” başlıklı iki yazıyla ilgili olarak, Sagalassos Kazı başkanı Prof. Marc Waelkens’ten bir açıklama iletisi aldım . İletiyi olduğu gibi yayınlıyorum:

“Sayın Özdemir İnce,
06.02.2005 tarihinde, Hürriyet gazetesinde yayınlanan yazınızın konusu olan Sagalassos Antik Kenti arkeolojik kazı çalışmaları çerçevesinde, 1998 senesinde yürütülmüş DNA araştırması hakkındaki haberde bazı temel yanlışlıklar bulunmaktadır.
1990 senesinden beri çeşitli disiplinlerin işbirliği ile yürütülmekte olan Sagalassos kazı ve araştırmalarının başkanı olarak haberde yer alan en önemli üç yanlışlığı düzeltmeliyim:

1. 1997 senesinde, Sagalassos kazı elemanlarından DNA örneği alınmış olmasının amacı, yazınızda belirtildiği gibi, Ağlasun’lu kazı elemanları ile antik dönem Sagalassos halkı arasında akrabalık ilişkisinin araştırılması DEĞİLDİR. Aşağı Agora’da, 1996-1997 seneleri kazılarında, olağandışı olarak, içlerinde bir yetişkin ve onun bacakları arasında bir çocuk iskeleti yer alan, Geç Antik Dönem’e ait birçok mezar bulunmuştur. DNA araştırmasının YEGANE amacı, bu iskeletler arasında anne-çocuk ilişkisi olup olmadığının araştırılmasıdır.

2. Ağlasun’lu kazı elemanlarından örnek alınmış olmasının TEK sebebi, bu mezar açmalarında çalışılırken ve iskeletlerden örnek alındığı sırada orada bulunanların DNA’larının örneklere karışıp karışmadığının anlaşılmasıdır. Bu amaçla sadece orada bulunan yerli kazı işçilerinden değil, söz konusu açmada çalışan yerli ve yabancı tüm kazı elemanlarından örnek alınmıştır. Neticede, iskeletlerden alınan örneklere modern DNA karışmış olduğu anlaşılmış, örnek alınırken tek bir araştırmacının eldiven ve maske ile çalışması gerektiği anlaşılmıştır.

3. Bu araştırmalarda babalık bağı değil, yalnızca annelik bağı tespit edilebilmektedir ve modern nüfus ile antik dönem halkı arasında ilişki kurmak hiçbir zaman bir araştırma konusu olmamıştır. Bu araştırma, sadece yukarıda belirtilen özel durum için yürütülmüştür.

Haberin yayınlandığı her iki seferde de araştırmayı yürüten bilimadamlarına danışılmamış olması üzücüdür. Haberde yer alan araştırmanın temel amacına ve nasıl yapıldığına yönelik yanlış yorumun tarafınızdan düzeltileceğini umar, saygılarımı sunarım.

Prof. Marc Waelkens, Sagalassos Kazı Başkanı (09.02.2005, Leuven)
                                                    ***
Sayın Prof. Marc Waelkens’in açıklamasından şu sonuçlar çıkmaktadır:
1.Söz konusu DNA testi yapılmıştır; 2. Bu testin amacı yetişkin iskeleti ile çocuk iskeleti arasında bir anne-çocuk ilişkisinin olup olmadığının anlaşılmasıdır; 3.Bu test, bulunan iskeletler ile kazıda çalışan işçiler arasında herhangi bir akrabalık bağı olup-olmadığı anlamak için yapılmamıştır.
Sayın Prof.Marc Waelkens’in kaygılanmasına gerek yok: Kan örneğinin alınmasının TEK ve YEGANE sebebinin yetişkin kadın ve çocuk iskeletinin arasında bir kan bağı bulunup bulunmadığının araştırılması olduğuna kesinlikle inanıyorum.
Ancak, yalanlanmış olsa bile, Hürriyet gazetesinde yayınlanan 30 Haziran 1999 tarihli haberi İbrahim Okumamış ve Ahmet İstek adlı arkadaşlarımız istihâreye yatarak değil yerinde araştırma yaparak yazmışlar ve Antalya Kültür Müdürü Musa Seyirci ile Ağlasun Sakarca Mahallesi Muhtarı Ali Demirel’in görüşlerini aktarmışlardır. Nitekim ben de Ağlasun Belediye Başkanı’na sordum.
                                                            ***
Tartışmanın gereği yok! Benim iki yazım ortada. Sayın Profesör’ün itiraz metnini de olduğu gibi yayınladım. Bilim alanında araştırmaların ortaya çıkardığı sonuçlar her zaman araştırmanın amacından daha önemli olmuştur. Ayrıca, annelerimiz de akrabalarımızdır.

Prof. Marc Waelkens, DNA testi ile günümüz insanının 2 bin yıllık iskeletle akrabalığının tesbit edilemeyeceği yönünde mesaj gönderdi ama bu işin dünya çapındaki uzmanları aksini düşünüyorlar. Örneğin İngiltere’de bir köy öğretmeni ile çok yaşlı bir iskeletin akrabalığı saptanmış.

Özdemir İnce ,Hürriyet 04 Mart 2005


***

Kaza kaza, üç bin yıllık akrabalarını buldular (2)

[‘Antalya Kültür Müdürü Musa Seyirci de, yeni ortaya çıkan bu gerçeğin Türk tarihine ışık tutabileceğini söylüyor. Ağlasun’daki kazının önemli bir merkez olduğunu kaydediyor önce, sonra da ‘Karbon Testi’ ile isabetli sonuca ulaşılabildiğini hatırlatıyor. Anadolu’da birçok yerleşim biriminin Türkleştiğini anlatıyor Seyirci, ‘‘Bu olay Türkler için yeni bir tarih sayfası açar’’ diyor.

Bu olayın, ‘Anadolu Türkleri’nin Anadolu halkı ile kaynaştığının’ ve ‘Anadolu halkının Türkleştiğinin’ belgesi olduğunu vurguluyor. Bir başka iddiası daha var: Seyirci, ‘‘Bunun yanı sıra, bu olay, Türklerin de Anadolululaştığını ortaya koyar. Yani bu aynı zamanda, Anadolu’daki Türklerin, Orta Asya’daki Türklerden farklı olduğunu da belgeler’’ diyor.

Sagalassos’ta 1989 yılında başlayan kazı çalışmaları yılın belli aylarında yapılıyor. Bu yılki kazı çalışmaları 4 Temmuz’da başlayacak ve 55 gün sürecek. İlçe halkından çalışmalara katılan işçilere günlük yevmiye olarak sigorta hariç 4 milyon lira ödeme yapılıyor. Bu arada Belçika Hükümeti tarafından desteklenen Sagalassos Kazıları’na Belçika’nın ünlü bankalarından BDC N.V. Baggerwerken Bank’ın yanısıra, AGFA, Arte Canstructo, Universal Express, Renner Natuursteen, Bekaert, Verstraete, Rotoract Club, DYKA Plasticpipe System, Soluay gibi firma ve kuruluşlar da sponsor olarak yardım ediyor. Kazılara, Antalya Müze Müdürlüğü’nden Arkeolog Mustafa Demirel, kazı komiseri olarak nezaret ediyor.

Ağlasun Sakarca Mahallesi Muhtarı Ali Toprak, aynı zamanda Antik Sagalassos Kenti’nde kazı işçisi. İskeleti nasıl çıkardıklarını anlatıyor:

‘‘Ağlasun’a Belçikalılar geldi ve burada kazı yapacaklarını, 6 işçiye ihtiyaçları olduğunu söylediler. Ücretleri konuştuk, kazıya başladık. Önce tiyatronun arka tarafından çöplük ortaya çıktı. Her yıl Ağlasunlu işçi sayısı arttı ve 70’e ulaştı. Kazıların 20 yıldan fazla süreceğini söylediler. Agora kazısı yapılırken yıkılmış bir sütunun altında iskelet bulundu. Prof. Marc Waelkens bize ‘Sizin atalarınız burada yaşamış’ dedi. Daha sonra çalışan 70 işçiden saç teli aldılar. Saçlarımızın üstünden bir tutam saç teli alıp zarflara koyduk. Üzerilerine isimlerimizi yazıp Belçikalı arkeologlara teslim ettik. O günden beri bize herhangi bir şey söylemediler. İskelet de Sakarca Mahallesi’ndeki Belçika Kazı Evi’nin deposunda duruyor hálá.’’

Kuruluşu Helenistik dönemin öncelerine dayanan Sagalassos kenti, MÖ 334’te Büyük İskender’in hákimiyetine geçti. Daha sonra Selecuid ve Bergama Krallığı’nın hákimiyeti altına girdi. MÖ 133’te Roma İmparatorluğu’na bağlanan kent, MS 395’ten itibaren Bizans hákimiyetine geçti. MS 514 ve 518 yıllarındaki 2 büyük depremden sonra 542 yılındaki veba salgınından etkilendi ve kent bir daha iskána açılmadı.’]

                                                       ***
Daha önce de yazmıştım: Mersin Toroslarında, Demirışık köyünde, annemin (Deli) Hapa adında bir teyze kızı vardı. Hapa’nın Avrupa’daki karşılığı Eva’dır, Eve’dir. Bunların hepsini Havva olarak kabul edebiliriz. Ancak Havva Hapa’dan, Hapa da Hepa’dan gelmektedir. Hitit yazıtlarında Hepa, Hepat ya da Hepatu olarak geçen bir tanrıçanın adıdır. Sanırım Deli Hapa 1920’lerde doğmuştu ve kimsenin bilmediği bir Hitit-Lübnan tanrıçasının adını taşıyordu. Buna göre bizim ailenin ana tarafının bir yanı Hitit olabilir.

Deli Hapa teyzemin adının Hapa olması aile içinde çocuğa ad verme geleneği içinde değerlendirilmelidir. Kızım olsaydı adını Hapa koyardım. Zaten çevirdiğim bir kitap için takma ad kullanmam gerektiğinde ‘Hapa Çopurgil’ adını seçmiştim.

Anadolu insanlarının soyağacı kazılarının yapılmasının ilginç sonuçları olabilir. Ama bunlar yararlı sonuçlardır. Çünkü Türkiye’de ırka, etnisiteye dayalı Alman-Nazi nasyonalizminin yapılamayacağını da kanıtlar. Cumhuriyet’in milliyetçiliği kana, ırka dayalı bir milliyetçilik değildir. Ulusal bağımsızlık, ulusal çıkarı savunma milliyetçiliğidir.

Zaten, geçmiş öyküsünün iki sayfa öncesi Arnavut, Sırp, Bulgar, Gürcü, Rum, Ermeni, Arap, Kürt olan bir Türk’ün Alman-Nazi milliyetçiliğine özenmesi komik olurdu.

Anadolu insanlarının soyağacı kazılarının yapılmasının değişik sonuçları olabilir. Mesela Türkiye’de ırka, etnisiteye dayalı Alman-Nazi nasyonalizminin yapılamayacağı kanıtlanabilir. Cumhuriyet’in milliyetçiliği kana, ırka dayalı bir milliyetçilik değildir. Ulusal bağımsızlık, ulusal çıkarı savunma milliyetçiliğidir.

Özdemir İnce , Hürriyet 13 Şubat 2005


***
Kaza kaza üç bin yıllık akrabalarını buldular (1)

Yazılarımda sık sık aklımda kalan özetine başvurduğum haberi, Murat Deniz adlı bir okur internetten bulup gönderdi. Haber 30 Haziran 1999 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanmış. Haberin altında Doğan Haber Ajansı Antalya Bürosu’ndan İbrahim Okumamış ve Ahmet İstek adlı muhabirlerin imzası.

Anadolu Türklüğü’nün tek ırka, tek etnisiteye dayanmadığını, bu Türklüğün bir oluşum olduğunu kanıtlaması bakımından son derece önemli. Aslında benim için değil, bilim için önemli.

Haber epeyce uzun olduğu için yazıyı iki pazara (6 ve 13 Şubat) bölüp yayacağım. Şimdi haberin ilk bölümünü birlikte okuyalım:

*

[Şimdiye kadar ne görüldü, ne de işitildi. Antik kazının böyle bir sonuç doğurabileceği kimin aklına gelirdi. Kazı dediğin sabır ister, meşakkatli iştir, bazen kazarsın, kazarsın hiçbir şey bulamazsın. Ama onlar için böyle olmadı, Sagalassos kazısının yerinde tam 3 bin yıllık bir iskelet buldular. İskeletin ve kazı işçilerinin DNA örnekleri alındı, tahlile gönderildi. Sonuçta ne oldu biliyor musunuz? 3 bin yıllık iskeletle, Burdur-Ağlasunlu kazı işçileri akraba çıktılar. Şimdi kafaları karışmış durumda. Biz neyiz, Türk değil miyiz, Yunan mıyız diye soruyorlar birbirine...

Antalya’dan 110 kilometre önce, Burdur’un Ağlasun ilçesinin 7 kilometre kuzeyinde bir antik kent Sagalassos. Batı Toroslar’ın bir parçasını oluşturan Ağlasun Dağı’nın güney eteklerinde, yaklaşık 1.500 metre yükseklikte meyilli bir arazi üzerinde kurulmuş zamanında. Doğudan batıya 2,5 kilometre, kuzeyden güneye 1,5 kilometrelik bir alanı kaplıyor. Başköy’den Dereköy’e kadar uzanan geniş vadide Ağlasun Çayı akıyor. Aksu Nehri’nin, antik adıyla Kestros’un bir kolu.

Eski çağlarda bu vadide daha çok akarsu varmış ve bu yüzden toprakları günümüzden çok daha verimliymiş, araştırmalara göre. İklimi daha ılımanmış. Yamaçlar meşe, çam, ardıç ve sedir ağaçlarıyla kaplıymış. O zamanlar sedir çok kıymetli çünkü gemi yapımında o zamanın teknolojisine göre en makbul ağaç. Zeytincilik de antik kentin gelir kaynaklarından biri. Öyle tahmin ediliyor.

Verimli toprakları ve yüksek, dağlık arazideki güvenli konumuyla Helenistik çağda ve Roma döneminde önemli bir yerleşim merkezi Sagalassos.

Burdur’daki Antik Sagalassos kenti kazıları 10 yıldır sürüyor. 1989 yılında başladı. Belçika Leuven Katolik Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığında. Üç yıl önce, 1996’da, antik kentin agora (çarşı) bölümünün kazıları sırasında, işçiler bir iskelet buluyorlar. Bölgede rastlanılan ilk insan izlerinin günümüzden 12 bin yıl öncesine uzandığı biliniyordu. Ne var ki, kazı işçilerin bulduğu iskeletin 3 bin yıl öncesine ait olduğu anlaşılıyor. Kazı işçileri ‘Bu bizim atamız, atamızı bulduk’ diye, tarihi bir kazı sırasındaki buluşlarıyla keyiflenmiş, kendi aralarında eğlenirlerken, kazı heyeti başkanı Belçikalı Prof. Dr. Marc Waelkens, beklenmedik bir şekilde bu şakayı ciddiye alıp, iskeletten kemik, kazı işçilerinden de saç teli örnekleri alıyor. Ülkesine, Belçika’ya incelenmesi, DNA testi yapılması ricasıyla gönderiyor.

Belçika’da, laboratuvarda ‘‘karbon’’ testi yapıldıktan sonra, netice Türkiye’ye postalanıyor. Ve ilginçtir, 3 bin yıllık iskeletin DNA yapısıyla, kazı işçilerinin saç örneklerinden elde edilen DNA’nın yapısının benzerliği ortaya çıkıyor.

Antik Sagalassos kenti kazısı işçilerinden Ali Toprak, Ahmet Şimşek, Recep Dolutaş, Cafer Savaş, Gürsel Coşkun, Mehmet Kurt, Ramazan Onaç, Ömer Ot, Mustafa Kavak, İbrahim Altınok, Ali Sak, Mehmet Altınok, Osman Aynalı, Ömer Akınca ile kazı bekçisi Şeref Bozkurt’un, 3 bin yıllık iskeletle yakın ya da uzak akraba oldukları kesinleşiyor.

Ağlasunlu işçilerin üç bin yıl önce yörede yaşamış bir antik insanla akraba çıkması, ilginç bir tartışmanın da başlangıcı oluyor. Şimdi Ağlasunlular ‘‘Sagalassos kentini kuranlar’’ meğer bizim atalarımızmış diyorlar. Diyorlar ama bir hayli de şaşkınlar. İlçe halkından bazıları, duruma milliyet açısından yaklaşıp ‘‘Biz Yunan mıyız?’’, ‘‘Biz Türk değil miyiz?’’ diyerek tepki gösteriyor. Bazılarıysa daha pragmatik bakıyor meseleye. Bu yeni buluş sayesinde Antik Sagalassos Kenti’nin daha iyi tanınacağını, bölgede turizmin gelişeceğini, konunun bu yönüyle ele alınmasının kendilerinin yararına olacağını düşünüyorlar.’]

Özdemir İnce ,Hürriyet 06 Şubat 2005

****

Kaza kaza 3 bin yıllık akrabalarını buldular (0)

Şimdiye kadar ne görüldü, ne de işitildi. Antik kazının böyle bir sonuç doğurabileceği kimin aklına gelirdi? Kazı dediğin sabır ister, meşakkatli iştir, bazen kazarsın, kazarsın hiçbir şey bulamazsın. Ama onlar için öyle olmadı, Sagalassos kazısının bir yerinde tam 3 bin yıllık bir iskelet buldular. İskeletin ve kazı işçilerinin DNA örnekleri alındı, tahlile gönderildi. Sonuçta ne oldu biliyor musunuz? 3 bin yıllık iskeletle, Burdur, Ağlasunlu kazı işçileri akraba çıktılar! Şimdi kafaları karışmış durumda. Biz neyiz, Türk değil miyiz, Yunanlı mıyız diye soruyorlar birbirlerine...

Antalya'dan 110 kilometre önce, Burdur'un Ağlasun ilçesinin 7 kilometre kuzeyinde bir antik kent Sagalassos. Batı Toroslar'ın bir parçasını oluşturan Ağlasun Dağı'nın güney eteklerinde, yaklaşık 1.500 metre yükseklikte meyilli bir arazi üzerinde kurulmuş zamanında. Doğudan batıya 2,5 kilometre, kuzeyden güneye 1,5 kilometrelik bir alanı kaplıyor. Başköy'den Dereköy'e kadar uzanan geniş vadide Ağlasun Çayı akıyor. Aksu Nehri'nin, antik adıyla Kestros'un bir kolu.

Eski çağlarda bu vadide daha çok akarsu varmış ve bu yüzden toprakları günümüzden çok daha verimliymiş, araştırmalara göre. İklimi daha ılımanmış. Yamaçlar meşe, çam, ardış ve sedir ağaçlarıyla kaplıymış. O zamanlar sedir çok kıymetli çünkü gemi yapımında o zamanın teknolojisine göre en makbul ağaç. Zeytincilik de antik kentin gelir kaynaklarından biri. Öyle tahmin ediliyor.

Verimli toprakları ve yüksek, dağlık arazideki güvenli konumuyla Helenistik çağda ve Roma döneminde önemli bir yerleşim merkezi Sagalassos.

DNA TESTİNİN SONUCU

Burdur'daki Antik Sagalassos Kenti kazıları 10 yıldır sürüyor. 1989 yılında başladı. Belçika Leuven Katolik Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığında.

Üç yıl önce, 1996'da, antik kentin agora (çarşı) bölümünün kazıları sırasında, işçiler bir iskelet buluyorlar. Bölgede rastlanılan ilk insan izlerinin günümüzden 12 bin yıl öncesine uzandığı biliniyordu. Ne var ki, kazı işçilerin bulduğu iskeletin 3 bin yıl öncesine ait olduğu anlaşılıyor.

3 BİN YILLIK AKRABA

‘‘Bu bizim atamız, atamızı bulduk’’ diye, tarihi bir kazı sırasındaki buluşlarıyla keyiflenmiş, kendi aralarında eğlenirlerken kazı, heyeti başkanı Belçikalı Prof. Dr. Marc Waelkens, beklenmedik bir şekilde bu şakayı ciddiye alıp, iskeletten kemik, kazı işçilerinden de saç teli örnekleri alıyor. Ülkesine, Belçika'ya incelenmesi, DNA testi yapılması ricasıyla gönderiyor.

Belçika'da, laboratuvarda ‘‘karbon’’ testi yapıldıktan sonra, netice Türkiye'ye postalanıyor. Ve ilginçtir, 3 bin yıllık iskeletin DNA yapısıyla, kazı işçilerinin saç örneklerinden elde edilen DNA'nın yapısının benzerliği ortaya çıkıyor.

Antik Sagalassos kenti kazısı işçilerinden Ali Toprak, Ahmet Şimşek, Recep Dolutaş, Cafer Savaş, Gürsel Coşkun, Mehmet Kurt, Ramazan Onaç, Ömer Ot, Mustafa Kavak, İbrahim Altınok, Ali Sak, Mehmet Altınok, Osman Aynalı, Ömer Akınca ile kazı bekçisi Şeref Boskurt'un, 3 bin yıllık iskeletle yakın ya da uzak akraba oldukları kesinleşiyor.

İLGİNÇ TARTIŞMA

Ağlasunlu işçilerin üç bin yıl önce yörede yaşamış bir antik insanla akraba çıkması, ilginç bir tartışmanın da başlangıcı oluyor.

Şimdi Ağlasunlular ‘‘Sagalassos kentini kuranlar’’ meğer bizim atalarımızmış diyorlar. Diyorlar ama bir hayli de şaşkınlar.

İlçe halkından bazıları, duruma milliyet açısından yaklaşıp ‘‘Biz Yunanlı mıyız’’, ‘‘Biz Türk değil miyiz’’ diyerek tepki gösteriyor.

Bazılarıysa daha pragmatik bakıyor meseleye. Bu yeni buluş sayesinde Antik Sagalassos Kenti'nin daha iyi tanınacağını, bölgede turizmin gelişeceğini, konunun bu yönüyle ele alınmasının kendilerinin yararına olacağını düşünüyorlar.

YENİ BİR TARİH SAYFASI

Antalya Kültür Müdürü Musa Seyirci de, yeni ortaya çıkan bu gerçeğin, Türk tarihine de ışık tutabileceğini söylüyor. Ağlasun'daki kazının önemli bir merkez olduğunu kaydediyor önce, sonra da ‘Karbon Testi’ ile isabetli sonuca ulaşılabildiğini hatırlatıyor. Anadolu'da birçok yerleşim biriminin Türkleştiğini anlatıyor Seyirci, ‘‘Bu olay Türkler için yeni bir tarih sayfası açar’’ diyor.

Bu olayın, ‘Anadolu Türkleri’nin Anadolu halkı ile kaynaştığının' ve ‘Anadolu halkının Türkleştiğinin’ belgesi olduğunu vurguluyor. Bir başka iddiası daha var: Seyirci, ‘‘Bunun yanısıra, bu olay, Türklerin de Anadolululaştığını ortaya koyar. Yani bu aynı zamanda, Anadolu'daki Türkler'in, Orta Asya'daki Türkler'den farklı olduğunu da belgeler’’ diyor.

10 Yıldır kazı yapılıyor

Sagalassos'ta 1989 yılında başlayan kazı çalışmaları yılın belli aylarında yapılıyor. Bu yılki kazı çalışmaları 4 Temmuz'da başlayacak ve 55 gün sürecek. İlçe halkından çalışmalara katılan işçilere günlük yevmiye olarak sigorta hariç 4 milyon lira ödeme yapılıyor. Bu arada Belçika Hükümeti tarafından desteklenen Sagalassos Kazıları'na Belçika'nın ünlü bankalarından BDC N.V. Baggerwerken Bank'ın yanısıra, AGFA, Arte Canstructo, Universal Express, Renner Natuursteen, Bekaert, Verstraete, Rotoracat Club, DYKA Plasticpipe System, Soluay gibi firma ve kuruluşlar da sponsor olarak yardım ediyor. Kazılara, Antalya Müze Müdürlüğü'nden Arkeolog Mustafa Demirel Kazı Komiseri olarak nezaret ediyor.

Muhtar anlatıyor

Ağlasun Sakarca Mahallesi Muhtarı Ali Toprak aynı zamanda Antik Sagalassos Kenti'nde kazı işçisi. İskeleti nasıl çıkardıklarını anlatıyor:

‘‘Ağlasun'a Belçikalılar geldi ve burada kazı yapacaklarını, 6 işçiye ihtiyaçları olduğunu söylediler. Ücretleri konuştuk, kazıya başladık. Önce tiyatronun arka tarafından çöplük ortaya çıktı. Her yıl Ağlasunlu işçi sayısı arttı ve 70'e ulaştı. Kazıların 20 yıldan fazla süreceğini söylediler. Agora kazısı yapılırken yıkılmış bir sütunun altında iskelet bulundu. Prof. Marc Waelkens bize ‘Sizin atalarınız burada yaşamış' dedi. Daha sonra çalışan 70 işçiden saç teli aldılar. Saçlarımızın üstünden bir tutam saç teli alıp zarflara koyduk. Üzerlerine isimlerimizi yazıp Belçikalı arkeologlara teslim ettik. O günden beri bize herhangi bir şey söylemediler. İskelet de Sakarca Mahallesi'ndeki Belçika Kazı Evi'nin deposunda duruyor hálá.’’

Sagalassos kenti

Kuruluş Helenistik dönemin öncelerine dayanan Sagalassos kenti, M.Ö. 334'de Büyük İskender'in hákimiyetine geçti. Daha sonra Selecuid ve Bergama Krallığı'nın hákimiyeti altına girdi. M.Ö. 133'de Roma İmparatorluğu'na bağlanan kent, M.S. 395'den itibaren Bizans hákimiyetine geçti. M.S. 514 ve 518 yıllarındaki 2 büyük depremden sonra 542 yılındaki veba salgınından etkilendi ve kent bir daha iskána açılmadı.

İbrahim Okumamış ve Ahmet İstek 
Hürriyet 30 Haziran 1999
ATATÜRK ASPENDOS ARAŞTIRMALARINDA

                  HERŞEY ORTADA, GERÇEKLERİ ÖRTBAS EDEMEYECEKLER

                                                                      VE BU SADECE BİR BÖLGE İÇİN ÖRNEKTİ....
SB.




EK:

Aşağıdaki resim: “Discoveries in Asia Minor” by F.V.J Arundell , 2.kitaptan

Francis Vyvyan Jago Arundell (1780–1846), İngiliz ,Anglikan rahip antikacı ve oryantal gezginci.

Hacı Baba'nın yazarı ve İzmir doğumlu James Morier'ın kızkardeşi ve İstanbul'un başkonsolosu olan Isaac Morier'ın kızı Anna Maria ile evlendi. (Isaac Morier 1817 de vebadan İstanbul'da öldü)

Bu evlilikten sonra doğuya merak sardı, İzmir'de Morierlerin fabrikasında 14 yıl papazlık yaptı. Yedi kiliselere haç ziyareti yaptıktan sonra Psidia'yı keşfe çıktı. Çok zengin bir kolleksiyona sahipti, paralar, heykeller ve el yazmaları, bir çoğunu British Müzesine sattı.
James Philip Morier babasının ölümünden sonra Türkiye ve Mısır büyükeliçiliği yapmıştır.



F.V.J.Arundell "Discoveries in Asia Minor" 2 ciltlik kitabının pdf olarak indirme adresi:


*F.V.J.Arundell "Discoveries in Asia Minor" 1

*F.V.J.Arundell "Discoveries in Asia Minor" 2



James Morier "İsfahanlı Hacı Baba'nın Maceraları " 2 ciltlik kitabının pdf olarak indirme adresi: 


*James Morier "İsfahanlı Hacı Baba'nın Maceraları " 1

*James Morier "İsfahanlı Hacı Baba'nın Maceraları " 2



Sagalassos 1834