Translate

Büyük İskender etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Büyük İskender etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2013 Pazar

ATLAR ve BÜYÜK İSKENDER




BÜYÜK İSKENDER VE BUKEFALOS


Genç Makedonya Kralı İskender’in 30 bin kişilik Ordusu; 

Çanakkale Boğazını geçerek MÖ: 333 ilkbaharında ulaştığı Gordion’da mola verir, burada son savaş hazırlıklarını tamamlar ve uygun bir mevki olan Ankara ‘ya gelir. Yaz mevsimine kadar burada kalır. Ankara’dan Asya’nın fethini başlatmak üzere Kilikya’ya gitmeye karar verir. Hiçbir engelle karşılaşmadan Toroslar’ı aşar. İskender, bir süvari birliği ile zengin Tarsus şehrini kolayca teslim alır. Perslerin Eşim şehrin yöneticisi satrap(vali) şehirden kaçar. İskender Kydnos- (Küdnos,-Tarsus - Berdan) Çayında terliyken yıkanır. Yakın dağlardan gelen çayın suyu, yazın bile çok soğuktur. İskender hayatını tehlikeye sokacak olan, şiddetli bir nöbete yakalanarak haftalarca Tarsus’da hasta yatar. Ekim ayında iyileşince, batıdaki Pamfülya (Antalya) taraflarına bir sefer yapar. O bölgeyi kontrol altına alır. 300 bin kişiden fazla olan III. Darius’un güçlü Pers İmparatorluk Ordusunun, Baylan(Belen) geçidine iki günlük mesafede, Amanos(Gavur veya Nur dağları)un doğu yamacındaki, Sohoy(Sochi) mevkiinde konuşlandığı haberini alır. Perslerin Belen geçidinden dağları aşacağını inanır. 

Ordusunu İssos şehrinden geçirerek, Myriandros şehri üstündeki Belen Geçidinin alt tarafındaki düzlüğe yerleştirmek için harekete geçer. Issos Ovası güneyde daralarak dar bir geçitle, batıda deniz ve doğusu dağlarla çevrilidir. III. Darius, M.Ö. 333 yılının ilkbaharında Babil şehrinden Ordusunu, Fırat Nehri boyunca yukarıya doğru hareket ettirerek, Amanos Dağlarının doğusundaki düzlüğe getirir ve mevzilendirir. III. Darius büyük ordusu için çok elverişli olan dağın doğusundaki düzlük alanı terk eder ve Makedonyalılarla karşılaşmak için batıya ilerler. İskender’in beklediğinin tersine Belen geçidinden değil, bugünkü Bahçe şehrinin yakınındaki geçitten aşarak, Makedon Ordusunun kuzeyine gelir ve yerleşir. Persler, denize dökülen küçük bir sahil mıntıkası nehri olan Pinaros( Deliçay, Özerli, Kuru veya muhtemelen Payas çaylarından birisi.) Çayı mevkiine gelirler ve mevzii alırlar. Böylece Makedon Ordusunun önünü kapatmış olurlar. Ancak bu dar alanda kendi ordusu da sıkışıp kalır. Burası manevraya uygun bir alan değildir. Daha sonrada Darius’un Ordusu Pinarus Nehrini güneyine ilerler. İskender, İssos’u geçtikten sonra, Myriandros’a ordusuyla ulaşır. Güneydeki sahil geçidini işgal ettikten sonra yorgun düşen ve sonbahar yağmurlarından bunalan askerlerine bir günlük istirahat vermek zorunda kalır. İssos’da kurulan hastaneden, buraya getirtilen hasta askerlerden Perslerin, Issos’u işgal etmiş olduğunu öğrenir. İskender derhal işgalin doğruluğunu araştırmak üzere subaylardan oluşan bir keşif birliği gönderir. Ve işgalin doğru olduğu ortaya çıkar. Aynı günün akşamında İskender ordusuna geriye dönme emrini verir. Ertesi sabah Makedonyalılar uzun kollar halinde ilerleyerek, geçitten geçtiler ve ovanın yavaş yavaş genişlemesine, yanlara doğru yayılıp açılmaya başladılar.

Darius, İskender İssos’dan güneye doğru ilerlediğinde, daha kuzeyde bulunan Arslan Boğazı yolu ile Amanos dağları üzerinden aşmış ve böylece Makedonyalıların arkalarındaki birliklerle irtibatını kesmişti. İskender’in süvari birlikleri Perslerin sağ kanadını çevirir ve imha ederler. Savaşı, Makedon Ordusu kazanır. Darius; karısını, annesini, kızlarını, arabasını, silahlarını savaş meydanında bırakarak kaçar ve canını zor kurtarır. MÖ. 330 yılında öldürülür. İskender’in Ordusu’nun ölü sayısı 500 civarındadır. Perslerin ise 100 bini geçer. İskender Pers donanmasının, en eski deniz üslerinden birini ele geçirmiş olur. Savaş güneyde Suriye kapılarını Jonah-Johannus-Jonas /Yunus Sütunu ( Denizciler Beldesinin girişindeki burun ) ile Kinet /İssos antik kenti arasındaki düzlükte olur. (Bu ovada Romalılar döneminde 194 yılında büyük bir taht kavgası daha dolmuştur.)

Medler’i ortadan kaldıran Persler ( MÖ: 550-330)’in sonunu Büyük İskender getirdi; Suriye yolu İskender’in Ordusuna açıldı. İskender savaş alanının yakınına yeni bir kent kurdu, adına da kendi “Aleksandreya / İskenderun” adını verdi

Yeşilköy/ Dörtyol’daki Kinet Höyüğü, Persler’den kalma antik bir yerleşim yeridir. Kinet höyüğünde İssos kentinin de kalıntıları vardır. Anadolu’da 200 (M.Ö: 543-333 ) yıldan fazla hüküm süren Persler satraplarla yönettikleri ülkelerin inançlarına, kültürlerine geleneklerine saygılı olmuşlardır. Demokratik yönetim biçimini, dönemlerine göre uygulamışlar, Egemenlikleri altındaki halklara hoşgörülü olmuşlardır. Hoşgörü ortamı o dönemlerden bugünlere pekiştirilerek aktarılmış ve taşınmıştır. Günümüzde yaşama biçimine, kültürüne inançlara saygılı, hoşgörülü ortamın kaynakları o tarihlere dayanır.

Kurulduğundan bugüne İskenderun ve çevresi tarih boyunca; hoşgörülü, barış içinde birlikte bir yaşam biçimi egemen olmuştur. Etnik, dinsel çeşitlilik, halkların kendilerini tanımlayabileceği ortak bir bilince dönüşmüştür. İskender de çok farklı davranmamıştır. Kutsal yerlerde tören düzenlemeyi (ibadet ve dua etme, kurban kesme)olabildiğince yerel geleneklere, ritüellere uygun hareket etmiştir. Halkların kültürlerine, geleneklerine, inançlarına saygı duymuştur. Doğu batı kültürleri ortak bir sentez yaratmış ve kaynaşmıştır. 

Çağımızın en büyük sorunlarından biri de “Doğu/ Batı” sorunudur. Bu iki zıt düşünce İssos Savaşının da esas nedenidir. Makedonlar, Haçlılar, Yahudiler, daha niceleri hep Suriye, Ortadoğu ve Doğuya göz koymuşlar. Hep ele geçirmek, talan ve yağma etmişler veya etmek istemişler. Yine benzeri olaylar yaşanıyor, yine tarih tekerrür ediyor. Doğuya açılan kapının anahtarı sanki bu topraklarda. Doğuya barbar diyen batı, gerçek barbarlıktan hiç vazgeçmiyor.

Kemal Düz
iskenderunsesnet
8 Mart 2012


Üç bin yılın hesabını görmeyen karanlıkta yolunu bulamaz, körü körüne yaşar ancak! 

Goethe



ilgili yazılar:









......


dipnot: 

ATLARIYLA GÖMÜLME TÜRK KÜLTÜRÜNDE GÖRÜLÜR.

TROYA KAZILARINDA KURGAN/TÜMÜLÜS TE AT KEMİKLERİ BULUNMUŞTUR.



Troya - Ajax Tümülüsü dedikleri tümülüsten çıkanlar...

At kemikleri !?!? sayfa 653
Etrüsk Tümülüsü ile benzerlik !?!?! sayfa 654



OSMAN ÇATALOLUK ile GENLER VE KURGAN


***


ATLAR






İskitlerden Hunlara, Büyük İskender'den Cengiz Han'a, Müslümanlığı yayanlardan, Haçlılara ve İspanyol conquistador'larına ve ovalardaki Amerikan Yerlilerine kadar fethedip, denetleyen ve imparatorluklara kafa tutarılar hep at sırtındaki savaşçılardı. 

Seferlerinin öyküleri savaş tarihinin en önemlileriydi ve hem askeri stratejileri hem de binicilik hünerlerimizi günümüze değin şekillendirmişlerdi. Halen uyguladığımız at bakımı ve eğitiminin temelleri de yine onlar tarafından atılmıştı. Göklerde jetlerle, yahut yerde tank taburlarıyla olsun modern muharebe metotları süvarilere çok şey borçludur. 


Büyük İskender'in Makedonyalı süvarileri veya Cengiz Han'ın Moğol atlıları gibi efsanevi atlı birlikler düşmanlarını çaresiz bırakan taktikleriyle o günden günümüze savaş uzmanlarını hep hayran bırakmıştır. 


Perslerin Yunanlılarla yaptığı savaşlarda ve daha sonra MÖ 5· yüzyılda Yunan şehir devletlerinin birbiriyle çarpıştığı ardı arkası kesilmeyen Peloponnez Savaşlarında süvarilerin varlığı göze çarpmaya başlamıştı. Bu devirde Yunan şehir devletlerinin henüz yerleşmiş bir atçılık geleneğine sahip olmadıklarını gören Xenophon, biraz da Atinalıların süvari güçlerini geliştirmeleri kaygısıyla yazdıklarını kaleme almıştı. O sert ve vahşi zamanlarda iyi bir süvari gücüyle sağlam yük hayvanları edinmek şarttı. Bunu Büyük İskender kadar kesinlikle gösterecek başka kimse yoktu.


Hakkında gerçekten bir şeyler bildiğimiz ilk atlı savaşçılardan biri Makedonyalı İskender' di. Atları kamçıyla değil, şefkatle terbiye eden ilk eğiticilerden biriydi ayrıca Makedonyalı İskender: 


Teselyalı bir at taciri Makedonyalıların lideri Philippos'a satmak 

için bir at getirir. Arkasına vurulu damga, öküz başını andırdığından halk ata bir isim bulmuştu bile: Bukefalos (öküzbaş). 

Takvimler MÖ 344 senesini gösteriyordu ve o zamanlarda bile at tacirlerinin pek iyi bir ünleri olduğu söylenemezdi. Hareket ederken muhteşem görünen at, yanına biri yaklaştığında son derece huysuzlanıyordu. Philippos tam atı ve tacirini defedecekti ki henüz 12 yaşında olan oğlu İskender atı sakinleştirmeyi denemek için babasından izin istedi. Bukefalos'un kendi gölgesinin hareket ettiğini gördüğü zaman korktuğunu fark eden İskender atı güneşe doğru çevirdi. Bukefalos artık sakinleşmişti. Atının üzerine atlayan delikanlı tarih yazmaya hazırdı artık. 


İskenderiye'den Fergana'ya, Makedonya'dan Hindistan'a kadar neredeyse 30.ooo kilometrelik bir sahaya yayılmış dünyanın gördüğü en geniş imparatorluğu kurarken Büyük İskender'in altında atı Bukefalos vardı. 


Her ne kadar Teselya'nın ovalarından getirilmiş olsa da Bukefalos'un soy kütüğü ya Akhal Teke -üç gün boyunca su içmeden yol alabilen atlarıyla meşhur Akhal vadisi Orta Asya' daki Karakum çölünün göbeğinde bir vahaydı- ya da Fergana'ya dayanıyordu. 


Büyük İskender sıcaklığın 5o dereceye ulaştığı yerlerden Hindukuş'un kar ve buzuna, otlaklardan, bataklıklara, çöllerden muson ormanlarına kadar her türlü arazi ve hava şartlar altında ilerlerken onu Bukefalos taşımıştı. Büyük İskender'in savaştığı son yer olan Puncap'ta Hydaspes ırmağında, söylenceye göre 30 yaşında ölen Bukefalos'un ardından unutulmaz komutan, fethettiği şehirlerden birine atının ismini vermişti. 


İskender, babası Philippos'un MÖ 336'da suikasta kurban gitmesinin ardından iktidara geldi. Babasından 400 atlık hafif bir öncü birliğiyle, Philippos'un icadı olan ve sarissa denilen neredeyse altı metre uzunluğunda mızraklada silahlanmış 33oo'den fazla atlının oluşturduğu ağır bir süvari birliğini ve bölgenin tehlikeli biçimde karmaşıklaşmış ilişkiler ağını miras almıştı. 


Kısa mızraklarıyla Makedonyalı süvariye erişmesi imkansız olan düşman atlısının yüzünü veya atını hedefleyen sarissa'nın ucu sivri, sapı ise binicinin ilk denemesinde ıskalayabileceği hesap edilerek kabaralı idi. 


Makedonya süvarisinin İskitlerden örnek aldığı kama biçimli savaş düzeni Yunanlıların dörtgen formasyonuyla karşılaştırıldığında daha fazla içeri sokulma kabiliyeti ve daha kolay manevra yapıp dönme olanağı sağlıyordu. İskender muazzam seferine başladığında yanında sadece Makedonyalı değil aynı zamanda sayıları 6.ooo'e ulaşan Teselyalı ve Trakyalı süvarilerle Pers süvarileri de bulunduruyordu. Ve bu sadece başlangıçtı. 


Philippas Makedonya'nın at mevcudunu, söylendiğine göre 2o.ooo kısrak ithal ederek artırmış ve iyileştirmişti. Philippas'un dönemiyle aşağı yukarı çakışan Sibirya' daki Pazırık mezarlarından bildiğimiz üzere, sağlam bacaklı bu atların yerden yükseklikleri yaklaşık bir buçuk metre olmalıydı. 


İskender, Bukefalos'un da doğduğu Teselya'dan ve atçılık geleneği Yunanistan'dan daha gerilere giden Trakya'dan getirttiği birçok başka tür mükemmel savaş atıyla Makedonyalı süvari birliklerinin gücüne güç katmıştı. Yapılan bazı yorumlarda bakımı kolay, şaşırtıcı derecede dayanıklı ama bir o kadar da çirkin olarak betimlenen at stoklarına Trakyalılar İskit ülkesinden ithal ettikleri at soylarını da eklemişti. İskender'in ordusunu tüm bu farklı türler oluşturuyordu. 


İskender'in Muhafız Süvarileri diye bilinen ağır süvarileri yaklaşık 2oo'lük gruplara ayrılmış, 300 atlı bir grup ise lidere en yakın özel bir birliği oluşturuyordu. İskender'in süvarisinin bitirici gücünü biraz olsun anlamaya yarayacak bir örnek vermek gerekirse, MÖ 334'teki Granikos muharebesindeki kayıpları, sadece yirmi beşi Muhafız Süvarilerinden olmak üzere, doksan atlı ve otuz piyadeyi geçmezken Perslerin süvari ve piyade kayıpları 1ooo'in üzerindeydi. 


Ertesi yılki İssos Muharebesinde ise Pers kralı Darius'un 3o.ooo'lik süvari gücünün karşısına yalnızca 4.500 süvariyle çıkmasına rağmen sonuçta Makedonyalıların toplam 450 civarında süvari ve piyade kaybına karşılık Persler 15.000 askerlik bir kayıp vermekle kalmayıp atlarının birçoğunu da İskender' e kaptırmıştı.


İki yıl sonra Darius'la bir kere daha, bu sefer Dicle yakınlarındaki Gaugamela ovasında karşılaştıklarında İskender'in 7.ooo süvarisi ve 4o.ooo piyadesine karşılık Darius'un yaklaşık 35.ooo süvarisi, tahminlere göre sayıları 2oo.ooo'den bir milyona kadar değişen muazzam miktarda piyadesi vardı. Bunun yanı sıra 200 tane dört atlı ve biçki tekerlekli savaş arabası da -bu model Hindistan'da geliştirilmişti- bulunuyordu. 


Bu yenilik bile Darius'un işine çok yaramamıştı belli ki. Sadece tek bir atı etkisiz hale getirmek diğer üçünü birden devre dışı bırakmaya yettiğinden savaş arabaları hem piyadeler hem de süvariler tarafından kolayca alt edilmişti. Savaşın sonundaki tabloya baktığımızda ise Makedonyalıların verdiği zayiat sadece 5oo civarındayken bu rakam Perslerin cephesinde 1oo.ooo'i buluyordu. 


Bunlar henüz İskender'in ısınma hareketleriydi. Çünkü takip eden sekiz yıl boyunca ordusunun başında Asya'nın batısından Hindistan'a kadarilerleyerek topraklarına toprak katmakla kalmamış, emperyal maceraları için ordusunun at stokunu da zenginleştirmişti.


Ama bu muazzam ordunun lojistiğini hakkıyla sağlamak hiç de o kadar kolay değildi ve ne insanların ne de atların kolayca aşabileceği arazi şartları İskender'in tahmin ettiğinden de zorlayıcıydı. Gemilerin yerel limanlara taşıdığı erzak ve teçhizatın bir bölümü her biri 12o kiloya kadar yük taşıyabilen atların sırtına aktarılmıştı ve muhtemelen süvari atlarının payına da bir parça nakliye işi düşmüştü. 


Bu atların sırtlarına yüklerin nasıl konulduğu ve taşındığı konusunda şaşırtıcı derecede az bilgimiz olsa da kullanılan halat ve düğümlerin asırlardan günümüze kadar gelen çeşitlerle neredeyse birebir mukayese edilebileceğini söyleyebiliriz: Yük eyeri ile birkaç küfe ve sepet. Batı Amerika dağlarında yük hayvanlarının sırtında eşya taşıyanların halen kullandığı ve diamond hitch* dedikleri düzenek de büyük olasılıkla İskender'in ordusu tarafından biliniyordu. 


Bu zorlu arazi koşullarında, günümüzde de olduğu gibi, atlar bir de kendi erzaklarını taşırdı. En nihayetinde, askeri açıdan en büyük önemi ifade eden atlarının sağlığı konusunda son derece titiz davranan İskender, her at için günlük beş kilo tahıl, beş kilo saman ile otuz beş litreye kadar su ayrılmasını buyurmuş ve şartlar elverdikçe otlamaları için haftanın bir gününü dinlenmelerine ayırmıştı. Bunun yanında, ordunun yaptığı yağmaların bölgelerin hasat zamanına denk gelmesine de özen gösteriyordu. Söz konusu cömert uygulamalar, bu büyük liderin atları için beslediği ilgi ve titizliğe dair bize bir fikir verebilir. Ama şunun da altı çizilmeli ki, atları olmadan, kelimenin tam anlamıyla, hiçbir şey yapamaz, hiçbir yere gidemezdi. 


At sırtında başardığı bazı şeyler sanki insan sınırlarını aşar nitelikteydi. Gaugamela'dan sonra Darius'u birkaç gün daha takip eden İskender, bir günde yetmiş dört kilometre kat etmişti. Başka bir sefer de, çöl topraklarında susuz, çok az erzakla ve nalsız atlarla Dairus'u kovalarken, Darius'un kumandanlarından biri tarafından öldürüldüğünü öğrenene kadar beş gün boyunca toplam 320 kilometre yol kat etmişlerdi. Hindistan'da Hydaspes ırmağında Porus'un ordusundaki fılleri bile becerikli bir manevrayla etkisiz bırakan İskender iki seneden daha kısa bir zaman sonra, MÖ 323 yılında ölmüş, ardında Yunanistan'dan Afganistan'a kadar uzanan koca bir imparatorluk bırakmıştı. Bunu atlarına borçluydu.


Büyük İskender'in kazandığı zaferler, süratle hareket edip şiddetle hücum eden süvari gücünün vurucu etkisinin habercisi olsa da, bunun açık bir şekilde doğrulanması için Romalıların İskit kökenli Partlar karşısında MÖ 53'te, Moritanyalılar karşısında M S 3 · yüzyılda ve nihayet 378 yılında Adrianopolis Muharebesinde Gotlar karşısında uğradığı mağlubiyetleri beklememiz gerekecekti. 


Romalıların, modem uygarlığın teknik temelini atan etkin ulaşım ve iletişim sistemleri, endüstri stratejileri, askeri organizasyon yapıları, gelişkin hukuk sistemleri ve daha bir dizi yeniliklerle dünyayı değiştirdiği doğrudur, ama söz konusu atlar olduğunda Romalılar öncü değil artçıydılar. 


Çabuk öğrenen Romalılar özellikle düşmanlarından kapabilecekleri ne varsa öğrenmeye çalıştılar. Kelt ve Germen kabilelerini ilk defa muharebe alanında gördüklerinde barbar yaftasını yapıştırıp onları hor görmelerine rağmen süvari ve piyade kuvvetlerinin bir araya gelmesinden ibaret olan hücum metotlarının oldukça etkili olduğunu da gözden kaçırmamışlardı. 


Perslerden silah ve zırh konusunda esinlenerek süvarilerini cataphractarii*(sadece atlının zırhlı olduğu) ve elibarani* (hem atın hem de atlının zırhlı olduğu) diye ikiye ayırmışlardı. Bu formasyon daha sonra ortaçağ şövalyelerine ilham kaynağı olacaktı. 


Romalıların bundan sonra attığı adım, oyunu kurallarına göre oynayan tüm emperyalistlerin yaptığı gibi yerel toplulukları kullanmak oldu. 


Çok geçmeden Roma'daki Constantinus Zafer Takının frizlerinde resmedildiği üzere Yukarı Nil'deki Belmiler ve Moritanyalıların yanı sıra Hunlar, Gotlar ve öteki Germen süvarileri Roma'nın emperyal ordusunda saflarını almıştı. Yine de bütün yaratıcılıklarına rağmen hala esas olarak piyade birlikleri dayanıyor ve süvarileri ancak zaferden emin olduklarında ortaya sürüyorlardı. At sırtındaki barbadara karşı duydukları derin korku ve nefretten olsa gerek, Roma'nın tüm vatandaşları vahşi toplulukların kılığı olan pantolon ve bot yerine toga ve sandal giyerdi.


Büyük İskender'in mahirane bir biçimde yaptığının aksine Romalılar hiçbir zaman çarpıcı organizasyon kabiliyerlerini özel eğitimlere, savaşacakları araziyi dikkatle seçmeye ve süvarinin ihtiyaç duyduğu atların sağlığına devamlı özen göstermeye yöneltmedi. 


Fakat posta servisinden savaş arabası yarışlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede atların savaş dışı hizmetleri oldukça belirginleşti. Batıda Britanya'dan doğuda Suriye'ye kadar yayılan bir yol şebekesi üzerinde atların çektiği posta ve yük arabalanyla -ve hatta at sırtındaki ekspres kuryelerle- sağlanan ulaşım ve iletişim hızı, ancak tren ve telgrafın gelişiyle geride bırakıla bildi. 


İmparatorluk çapında av ve çekim atları, koşum atları ve yarış atları gibi yeni at türleri de yetiştirildi. Bir başka önemli nokta ise, genel kanıya göre Romalıların MS 1. yüzyılda icat ettiği at nalıdır. Hipposandal denilen bu nal modelinde düzleştirilmiş oval bir metal parçası, yükseltilmiş kenarları ve halkalar yardımıyla deri bir şeride tutturulup ayağa monte ediliyordu. İskender'in atlarının ayaklarına da muhtemelen bundan üç yüz elli yıl önce engebeli arazi için nala benzer şeyler takılmıştı. 


İber yarımadasında Romalıların etkisi oldukça güçlü bir şekilde hissediliyordu. En büyük düşmanlarından Hannibal ile savaşan Romalılar yarımadayı MÖ 2. yüzyılın sonlarında kontrolleri altına aldıklarında yanlarında doğuya ait bazı at soylarını getirmeyi de ihmal etmemişlerdi. Öteden beri düşkün oldukları yarışları ve binicilik oyunlarını kısa zamanda yarımadada başlatmışlardı. Getirdikleri atları yarımadanın yerli atlarıyla melezleyerek üç ana at soyunun temelini atıyorlardı: Sırtı kısa, tıknaz, güçlü ve çevik yapılı Endülüs atının atası; kibar adımları, yuvarlak butları ve dalgalı yelesiyle zarif Jennet; küçük ve sağlam yapılı Fransız tırıs atı. 


Roma at kültürüyle kesişen başka etkilerden bahsetmemiz mümkündür. Hannibal'ın başarıları ve atların bu başarılardaki yadsınamaz payı sadece zaferlerinde değil, aynı zamanda Napoli yakınlarındaki Capua'da konaklamasını (MÖ 216-215) takiben Etrüsk atlarının Berberi atlarıyla çaprazlanmasıyla da ölümsüzleşmişti. Sonuç, meşhur Napali (Neapolitan) atlarıydı. Her ne kadar günümüzde nesli tükenmiş olsa da iki Napoli aygırı -farklı türden dört diğer aygırla beraber- Lipizzaner soyunun ataları olarak tarihe geçmişti.




sayfa 101'den itibaren
AT - J.EDWARD CHAMBERLİN
Çeviri: UĞUR PEÇE



DİPNOT:






( Alevi-Bektaşi kültüründe de Geyik-Donuna girmek vardır.-SB)

"Karaayaklar grup halinde avlanmayı kurtlar ve köpeklerden öğrenmişti. Kurtları makoiyohsokoyi, Kurt Yolu (WolfTrail) ya da Samanyolu, olarak gökyüzünde hala görürüz ve bize bir arada nasıl çalışacağımızı hatırlatırlar. Kurtların öğrettiği bir başka şeyse toynaklı ve boynuzlu hayvanların yemek için uygun olduğu ancak pençelilerden uzak durulması gerektiğiydi. Atlar bu hususta hiç de hevesli görünmeseler de Karaayaklar ponokaomitai-ksi ya da geyik-köpek dedikleri büyük atlar beslemeye başladıklarında, atlar bu isimden hoşnut kalmış, geyik boynuzlarının kutsal ayinlerde kullanılmasından onur duymuşlardı." 





(kadim hısımlar ve ilk kez ata binmek - SB)


"Karaayaklar (Amerika Yerlileri) , kadim hısımlarının -Orta Asya kabileleri- bundan binlerce yıl önce ilk kez ata binip bozkırlar boyunca göçebe medeniyetleri kurduğu zamandan kalma bir yaşam tarzını aniden kaybediyorlardı. Karaayaklar ve diğer ova Yerlileri bu hayat tarzının emanetçileriydiler." 




sayfa 25-27
AT - J.EDWARD CHAMBERLİN
Çeviri: UĞUR PEÇE



.......


MEDYATİK ATIMIZ






Origins of the Sagittarius Mythos

In a Persian legend of the very early (pre-Aryan) period, when Iran was civilized by a western Mesopotamian ruler, Takma Urupi (Takma=Tana) whose wife was Eneth. Eneth or Nana are names of the mother goddess of waters, rivers, and fertility among Mesopotamian and Scythian peoples.


Takhma Urupi (Nimrod), has three sons Tura, Sin, and Iredj. The first two stick together against the third son who inherits Iran. Tura becomes the ancestor of the Turanians, that is Scythians and Huns. Nimrod was known by several names in the Near East and was symbolized by the constellations Sagittarius and Orion amongst the Turanian/Scythian nations.


The centaur race is marked in myth as particularly war like and fierce. The Mesopotamians, who introduced the constellation Sagittarius and defined it as a centaur, represented it as twin headed with a human head facing forward and an animal head facing back, imagery which later adapted into the presence of a cloak flying behind the head of the constellation figure.


Insight into how the centaur myth originated offers an interesting reflection on its early basis. The first and most effective race to use the horse in battle was the Scythians, skilled archers who took full advantage of its speed and height to become a race beheld in terror and awe. It is claimed that when the Greeks first saw the Scythians they believed the horse and rider to be one, giving rise to imaginative and fear-inspired tales of the war-like centaur.




Sagittarius [/center]

constellation, late 14c., from L., lit. "archer," properly "pertaining to arrows," from sagitta "arrow," which probably is from a pre-Latin Mediterranean language. Meaning "person born under Sagittarius" (properly Sagittarian) is attested from 1940.

Various OLD German forms are „scuzzo“, „skut“, „sketta“, „schütte“, modern German „Schütze“ 


Anglosaxon „skytt“ and in Swedish „skytte“



Scythian

1543, from L. Scythia, from Gk. Skythia "ancient region along the north coast of the Black Sea," from Skythes "a Scythian."
The Scythians or Scyths were an ancient people of horse-riding nomadic pastoralists.
half-men, half-horse, drinking, dancing, wild celebrating beings from "another world".


alıntıdır.










***




20 Mayıs 2013 Pazartesi

PİSİDİA ; BOYUN EĞMEDİLER






ÖZGÜRLÜĞÜNE DÜŞKÜN VE SAVAŞÇI PİSİDİALILARIN YURDUYDU BURASI...

Anadolu’nun birçok antik bölgesinde olduğu gibi kesin sınırları tam olarak belirlenemese de, günümüzde Göller Bölgesi olarak adlandırılan alan ile Konya’nın batı kesimi, antikçağda Pisidia olarak tanınıyordu. Doğası gibi zorlu ve özgürlüğüne düşkün insanların yaşadığı Pisidia’nın arazisi çoğunlukla dağlık ve sarp olmasının yanı sıra verimli ve yerleşim için de caziptir. Sulak havzalar açısından zengin ve korunaklı Pisidia Üst Paleolitik dönemden itibaren Anadolu, Yakındoğu ve Akdeniz Havzası için, önemli yerleşimlere ev sahipliği yaptı.

Neolitik dönemi Hacılar, Kuruçay ve Bademağacı höyükleriyle iyi bilinen Pisidia’nın İÖ 2. binyılda Hitit kültür çevresi içinde, Arzawa Krallığı’na dahil olduğu kabul edilir. Konya Beyşehir Gölü’nün hemen doğusundaki Eflatunpınar ile Fasıllar anıtları dönemin en meşhur kalıntıları arasında yer alır. İÖ 2. binyıla ait kültürel izler kuşkusuz bu iki anıtla sınırlı değildir. Filolojik veriler bu bölgede yaşayan toplumların kökenlerinde Luwi izlerinin varlığını kanıtlar.

Nitekim Pisidialılar, komşuları Lykia ve Karia gibi Tunç Çağı’nda konuşulan Luwice ile akraba, özgün bir dile sahiplerdi ve dillerini Roma imparatorluk çağında da kullanmaya devam ederek özgün kültürlerini korumuşlardı.

Antik yazarlardan Herodotos bölgeyi tanımlarken, “Solymlerin ülkesi Milyas” ismini kullanır; Romalı yazar Plinius, Pisidialıların önceden Solymi olarak adlandırıldığını aktarır. Strabon ise, bu tanımı daraltıp sadece Termessos’un kuzeyindeki dağa Solymos adı verildiğini ve burada yaşayan halka da Solymler denildiğini söyler.




İlk kez İÖ 5. yüzyılda Ksenophon, “Pisidia” adını kullanır; hem de onların Phrygia’da (Frigya) çapulculuk yapan bir topluluk olduğuna değinerek. Pisidia halkı, kimi zaman bölgenin en iyi savaşçıları olarak tanımlanır. Strabon, bölge halkının tiranlar tarafından yönetilen farklı topluluklardan oluştuğunu ve korsanlık yaptıklarını söyler. Gerçekten de, dağların zor koşullarına uyum sağlayan Pisidialı korsanlar ve yağmacılar güçlü otoritelerin egemenliğine kolay kolay girmemişler, özgürlüklerine düşkünlükleriyle nam salmışlardı. Büyük olasılıkla Pamphylia ve Lykia’dakileri örnek alarak örgütlenen ve Selge ile birlikte ismi en çok duyulan Termessos ve Sagalassos halkı, tüm Doğu’yu kasıp kavuracak olan Büyük İskender’e karşı cesaretle kendilerini savunmuşlar, savaşçı karakterlerinin hakkını vermişlerdi. 

Strabon Pisidia’nın Karia, Phrygia ve Lydia ile komşu olduğuna değinirken dolaylı da olsa, onların aslında bu bölgelerde kurulan siyasi otoritelerin egemenliklerine girmediklerini, ancak kültürel etkileşimde olduklarını belirtir.

Pisidialıların antik yazarlar tarafından daima vurgulanan başına buyruk ve boyun eğmez tavrı İÖ 6. yüzyılda Anadolu’da yaşanan Pers hâkimiyeti döneminde de geçerli olmalıdır. Perslerin satraplarla yönettiği bölgeler arasında Pisidia ya da buna benzer isimde bir yer hiç geçmez. 

Aslında Pisidia’nın, özellikle merkezini oluşturan iç kesimlerinin, tarihi hakkında Büyük İskender’in buraya yaptığı seferlere kadar hemen hemen hiçbir şey bilinmez. Helenistik dönemin hemen öncesinde, Pamphylia’ya komşu bazı yerleşimlerin, Yunan kültürünün etkisi altında kentleştikleri görülür. 

Örneğin, Selgelilerin İÖ 4. yüzyıl ortalarında, Aspendos’u örnek alarak bastıkları gümüş sikkeleri vardır ve İÖ 3. yüzyılın ortalarında yerli karakterlerini yadsıyarak, kentlerinin Yunanistan’dan gelen kolonistler tarafından kurulduğunu söyleyecek kadar ileri giderler. Termessos ve Sagalassos da, bu dönemlerde kentleşme sürecine girmiş olmalıdır.




Bölgenin Büyük İskender ve ardıllarına, kolayca değil, aksine direnerek bağlandıkları anlaşılır. Helenistik dönemde Seleukosların askeri yollarının güvenliği için Seleukeia Sidera, Antiokheia pros Pisidian ve Apollonia isimli bir dizi koloni şehri kurulduğu bilinse de, bölgenin iç kesimleriyle ilgili bilgi bu dönem için sınırlıdır. Bu sırada bölgedeki birçok kent bağımsız olmalıdır. 

İÖ 190 yılında Seleukos Krallığı’nın Roma önderliğindeki müttefiklere yenilmesiyle, bölge Bergama Krallığı’na bırakılır. Bergama Kralı III. Attalos’un vasiyetiyle, krallığa ait topraklar Roma halkına bırakıldığında, Pisidia, İÖ 36 yılına kadar Roma’nın Cilicia eyaletine bağlı kalır. Ardından önce Galatia vassal krallığına bırakılır; sonra İmparator Augustus zamanında eyalet şeklinde organize edilen Galatia eyaleti içine dahil edilir. Bu dönemde dahi Pisidialıların “kabile” tarzı örgütlenmeleri çözülmüş olsa da, bölgede hâlâ sorun çıkaran savaşçı topluluklar yaşıyordu.

Nitekim Doğu Pisidia’da, Suğla Gölü civarında Homonadeis isimli savaşçı kavmin saldırganlığı, bölgenin yeni ve dirayetli hâkimi Romalıları rahatsız etmiş, Romalılar onları durdurmak için özel bir harekât düzenlemek zorunda kalmıştı. Huzurun bir türlü tam anlamıyla sağlanamadığı bu topraklarda, artık hem kalıcı Roma hâkimiyetinin sağlanması hem de barışın tesis edilmesi için Roma İmparatoru Augustus tarafından beş kent koloni statüsüne yükseltildi.

Bunlardan Antiokheia pros Pisidian (Colonia Caesarea), Olbasa (Colonia Iulia Augusta Olbasa) ve Kremna (Colonia Iulia Augusta Felix Cremna) kentleri öne çıkar. 




Gövdesinin üstü at, altı balık şeklinde olan mitolojik yaratık Hippokampos’un Deniz Tanrısı Poseidon’un sürdüğü arabayı çektiğine inanılırdı. Antikçağda
sevilen bir bezeme unsuru olarak kullanılan bu figür, Antiokheia’da da karşımıza çıkar.
(Atlas 2012)
Foto: Cüneyt Oğuztüzün



Roma hâkimiyeti ve uygarlığının bu kentler ile kabullendirilmesi hedeflense de bu durum kısmen tersine döner ve bölgeye yerleşenler, yaygınlaşan Yunan kültürü ve dilini benimserler.

Bölge, bir süre daha Galatia eyaletine bağlı kaldıktan sonra Lykia-Pamphylia eyaletine bağlanır. İS 3. yüzyılda, Diocletianus döneminde ise Antiokheia’nın merkezini oluşturduğu ayrı bir eyalet olarak düzenlenir.

Pisidia’da kentleşme özellikle güneyde İÖ 4. yüzyıldan itibaren başlar, Hellenistik dönem ile büyük bir ivme kazanır.

Roma imparatorluk döneminde ise artık Anadolu’nun kıyı bölgelerinde görülen ölçekte anıtsal kamusal ve dinsel yapılarla donanmış, bütün kentsel organizasyonlarıyla uygar kentler, Pisidia’nın hemen her yanına yayılır. Bununla birlikte, antik kaynaklarda da ismi geçen kimi kentler hakkında bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Bunun yanı sıra söz konusu yerleşimlerin, yaklaşık 1300 yıl önceki Hitit metinlerinde de isimlerinin
ayırt edilebilmesi, sürekliliğe işaret etmesi bakımından dikkat çekicidir.






Sagalassos: Anıtsal Kent

Bölgenin en önemli kentlerinden biri Sagalassos’tur. Bugün Burdur’un Ağlasun köyünde yer alan Sagalassos, Akdağ’ın eteklerine kurulmuş görkemli bir kenttir.

İsmi ilk kez, Büyük İskender’in seferine ilişkin olarak karşımıza çıkar. Büyük komutana cesaretle direnmiş, ancak yıkımdan kurtulamamıştır. Sagalassos, Hellenistik dönemden itibaren Pisidia’da yaygınlaşan Helen kültür etkisinin bölgedeki yansıması ve Roma imparatorluk çağında kentlerin müthiş gelişimine çok belirgin bir örnek olarak karşımıza çıkar.

Kentten günümüze ulaşabilen yapıların büyük bir kısmı, en parlak zamanlarını yaşadığı Roma imparatorluk dönemine tarihlenir. Tiyatro binası, hamam yapısı ve 2010 yılında restorasyonu yapılarak açılışı gerçekleştirilen Antoninler Çeşmesi kentin önemli mimari anıtları arasında sayılabilir. 

Kentte iki agora yapısı bulunur. Yukarı agora, devlet işleri, aşağı agora ise ticaretle ilintilidir. Böylelikle Aristoteles’in, ticaret ve politikanın farklı agoralarda sürdürülmesi gerektiği görüşü, Sagalassos’ta uygulanmış gibidir.

Kentte, İS 2. yüzyılda inşa edildiği anlaşılan bir de kütüphane binası vardır. Çeşitli odalardan oluşan yapı, Ephesos’taki (Efes) Celsus Kütüphanesi’ne benzerliği ile dikkati çeker. Yapının T. Flavius Severianus Neon tarafından yaptırıldığı ve tıpkı Celsus Kütüphanesi’nde olduğu gibi, arka kısmında babasının mezarının olduğu düşünülmektedir. 

Mimari anıtları dışında Sagalassos özellikle Roma döneminde, Akdeniz Havzası’nda revaçtaki kap kacağın üretim merkezidir.



Antiokheia pros Pisidian: İlk Koloni

Pisidia’nın sınır kenti Antiokheia pros Pisidian günümüzde Isparta’nın Yalvaç ilçesi yakınında yer alır. İÖ 3. yüzyılda, bölgedeki Seleukos hâkimiyeti esnasında, bir koloni kenti olarak kurulur ve dönemin özelliği olarak ızgara planda tasarlanmıştır.

Kent, asıl önemini ilk Roma İmparatoru Augustus tarafından İÖ 25 civarında “Colonia Caesarea” adıyla bir Roma kolonisi statüsünü aldıktan sonra, Anadolu’nun ilk koloni kenti olmasıyla kazanır. Bölge valisi tarafından, güvenlik ve ekonominin gelişmesi için yaptırılan yol, Via Sebaste, Antiokheia’dan başlar ve güneye Perge’ye varır. Kent, İstanbul ve Roma gibi yedi tepe üzerine kuruludur ve Roma dünyasında bu özelliği ile tanınan üç kentten biridir. 

Kentin doğu-batı ve kuzey-güney doğrultusunda ilerleyen ve kesişen iki sütunlu caddesi vardır; biri Augustus, diğeri Tanrı Men’e ait iki tapınak, hamam ve tiyatro binası, ayrıca Aziz Paulos’a adanmış iki kilise dikkati çeker.

Anadolu’nun erken dönemlerinden itibaren tapınılan Ay Tanrısı Men için Antiokheia’da kutsal bir alan yapılmıştır.





Kutsal alanın dış duvarları çeşitli kabartmalarla süslüdür ve içinde bir de tapınak inşa edilmiştir. İmparator Augustus’un ölümünden önce yazdığı ve vasiyetini içeren “Res Gestae Divi Augusti”nin bir kopyası, Augustus Tapınağı’nı içeren kutsal alana giriş kapısında yer almaktaydı.







Alanda yapılan kazılarda bu vasiyeti içeren metinler saptanmıştır. Hıristiyanlığın en önemli kişilerinden, yeni dine kattığı özgün fikirleriyle yayılmasını sağlayan Aziz Paulos’un, bir diğer önemli ilk Hıristiyan azizi Barnabas ile buraya gelmesi ve öğretilerini burada açıklaması nedeniyle, günümüzde canlanan din turizminin önemli merkezlerinden biri olmuştur.


Antiokheia kentinin oldukça sağlam durumunda günümüze gelebilmiş yapıları arasında, sukemerleri oldukça etkileyicidir. Kentin yaklaşık 11 kilometre kuzeyindeki Sultan Dağları’nda Suçıktı Deresi’nden gelen su, bazen kanallar ve tünellerle, bazen de kemerlerle kent içine taşınmıştır. Su kemerleri, harçsız bloklardan
örülüdür ve bazıları 5-7 metre yüksekliğe kadar korunmuş vaziyettedir.



Selge: Doğal Kale

Günümüzde Antalya’nın Zerk (Altınkaya) köyünde bulunan Selge antik kenti, ulaşımı zor bir konumda bulunmasından dolayı, günümüze iyi durumda kalmış kalıntılarıyla ziyaretçilerini etkiler. Strabon, “Selgeliler kentin doğal korunmasından ötürü ne eskiden, ne de daha sonraları, hiçbir zaman başkalarına boyun eğmemiş ve sahip oldukları toprakların nimetlerinden hiç rahatsız edilmeden yararlanmışlardır” der. 

Selgeliler için, özellikle Hellenistik dönemde yaşanan en büyük tehlike, hiç kuşkusuz Büyük İskender’in seferidir. Ancak, birçok kentin aksine, Selgeliler kendilerinden beklenmeyecek şekilde  İskender’e dostça davranmış, kendisi tam Termessos önündeyken, ona elçiler yollayarak Sagalassos üzerinden Phyrgia’ya kestirme bir yol önermişlerdir.

Selgelilerin İskender’e olan bu dostça tutumları, onların Termessos’a karşı geleneksel düşmanlıklarının bir parçası olarak yorumlanır. Olasılıkla İskender’in Termessos’a düzenleyeceği saldırıda görev almayı amaçlamışlar; ancak İskender’in seferden vazgeçmesi üzerine, bu kestirme yolu önermiş olmalıdırlar. 

Antikçağdaki zenginliklerine karşın, Selgelilerin Pamphylia ve Termessos üzerindeki istilacı emelleri son derece açıktır. Kentteki anıtsal yapılar arasında özellikle tiyatro, agora, stadion, gymnasion ve tapınaklar sayılabilir. Verimli topraklarında asma ve zeytin bolca yetişirken, merhem yapımında kullanılan süsen bitkisi de kentin ünlenmesini sağlamıştır.

Ama kuşkusuz kentin en ünlü bitkisi, günlük ağacıdır. Antik kaynaklara göre, bu ağacın gövdesinde yaşayan bir tür kurtçuğun ağaç gövdesini yemesi üzerine ve ağaç içindeki deliklerden sızan sıvının saf hali merhem olarak kullanılmıştır.



Adada: Kutsal Merkez

Hıristiyanlık dininin önemli bir piskoposluk merkezi de Adada’dır. Bugün arazide görülen ve çoğunluğu Roma imparatorluk dönemine tarihlenen yapıları, neredeyse tüm yüksekliklerine kadar korunmuştur. Tüm görkemiyle antikçağın yankısını duyuran yapılar arasında imparatorlar ve Zeus-Serapis, İmparator Traianus ve Aphrodite’ye adanmış tapınaklar, agora yapısı, anıtsal çeşme binası ve tiyatro dikkati çeker.



Kremna: Planlı Kent

Kremna, Helenistik dönemde kurulan bir kent olsa da, Roma İmparatoru Augustus döneminde Colonia Iulia Augusta Felix Cremna adıyla Roma kolonisi statüsü verilen kentlerden biridir.

Burdur’un Bucak ilçesi yakınlarındaki kent Roma dönemi kolonisi olarak tıpkı Antiokheia’da olduğu gibi, düzenli ızgara planda tasarlanmıştır. Bu planda birbirini dik açıyla kesen sokaklar ve caddeler sisteminde, sabit büyüklükte adalar (insula) esastır. Kremna biri yarım bırakılan iki tiyatro, altı tapınak, hamam ve agorası ile görkemli bir Roma kenti olarak karşımıza çıkar.



Ariassos: Kemerli Kapı

Pamphylia’yı Pisidia’ya bağlayan yol üzerinde yer alan Çubuk Boğazı’nın kuzeye açılan ağzında antikçağın şirin şehirlerinden Ariassos vardır. Antalya-Burdur karayolu üzerinde, kentin üç kemerli anıtsal giriş kapısı karşımıza çıkar. Kentin tiyatro, hamam-gymnasium kompleksi ve anacaddesi ile kamusal yönetim binaları olarak tanımlanabilecek yapıları dikkati çeker. 

Bunun yanı sıra, kentte taş işçiliği ile özgün planları ve korunma durumları açısından dikkat çekici bir kalıntı grubu da mezarlardır.

Bunlar arasında bir yamaç üzerine inşa edilmiş ve olasılıkla bir yöneticiye ait olan podyumlu mezar yapısı göze çarpar.



Termessos: Direnişin Kalbi

Hiç kuşkusuz, Pisidia bölgesinin, yüksek ağaçlarla kaplı saklı dünyasında, şimdi modern Antalya’nın kuzey batısındaki Termessos’un çok farklı bir yeri vardır. Hemen yanındaki Solymos Dağı’nın bütün görkemi, adeta Termessos’a da yansır. Kentin kesin kuruluş tarihi tam olarak bilinmemektedir ancak “Solymoslular” adı Homeros destanlarında karşımıza çıkar.

Termessos, bir kent olarak adını ilk kez Büyük İskender’e karşı direnişiyle duyurur. İskender kente geldiğinde, Termesoslular çoktan tüm güçleriyle dağ eteklerini koruma altına almışlardır. İskender saldırıyı denese de, başarısız olur ve oyalanmadan Phrygia’ya yönelir.

İskender’in ölümünün ardından, büyük imparatorluk topraklarının paylaşımından Pisidia bölgesi de nasibini almıştır. Bu süreçte, kentte gerçekleşen hüzünlü bir olay, antik yazarlardan Diodoros tarafından detaylı bir şekilde anlatılır. 

Bu hikâyeye göre, İskender’in ardıllarından Antigonos Monophtalmos, Anadolu’yu ele geçirmek ister; ona direnenler arasında Pisidialıların saygı ve sevgisini kazanmış olan Alketas da vardır. Alketas, İÖ 4. yüzyılda Antigonos’la yaptığı savaşta yenilince Termessoslulara sığınır. Antigonos, Termessoslulardan Alketas’ı istediğinde halk ikiye ayrılır. Kentin yaşlıları, Alketas’ın Antigonos’a tesliminden yanadır; gençler ise buna tamamen karşıdır. 

Yaşlıların, Antigonos’la birlikte hazırladıkları tuzağa düşen gençler, kentin uzağına kaçmış görüntüsü veren Antigonos birliklerini kovalarken, yaşlılar kent içinde kalmıştır. Kendisini düşmanına teslim edeceklerini anlayan Alketas, intihar eder; bedeni Antigonos’a teslim edilir.

Gençler kentlerine geri döndüklerinde artık çok geçtir. Antigonos’un ortada bıraktığı ceset Termessos’a geri getirilir ve onun anısına, bugün Termessos’un en dikkat çekici mezarlarından biri olan “Alketas’ın Mezarı” inşa edilir. 

Kentin geniş bir alana yayılan diğer nekropollerinde bulunan çeşitli tiplerdeki mezarlar da, bu kentin halkının geçmişteki hikâyesini, kentin vakur mazisini ziyaretçinin kulağına fısıldar, kimi zaman hüzünle, kimi zaman sitemle. Hatta bu lahit mezarlardan biri de, şimdi Antalya Arkeoloji Müzesi’nde korunan Rhodope isimli bir kentli kadının, anlaşıldığı kadarıyla can yoldaşı olmuş bir köpeğin, Stephanos’un hikâyesini şiirsel bir üslupla anlatır.

Termessos halkı, İÖ 2. yüzyılda Roma yanlısı bir tutum takınır, Bergama Krallığı’yla iyi ilişkiler kurar. İS 2-3. yüzyıllar, evrensel Roma Barışı’nın (Pax Romana) etkisiyle, bölgedeki çoğu kent gibi, Termessos’un da her anlamda en parlak dönemidir. Teraslar üzerinde, son derece sarp bir dağın tepesine kurulan kentin, Pamphylia Ovası’nı gören görkemli tiyatro binası, gymnasionu ve çeşitli tapınakları oldukça sağlam durumdadır ve ulaşımı biraz güç olsa da ziyaretçilerine parlak ve şanlı geçmişini sunmakta çok cömerttir.

Pisidia bölgesindeki kentler, Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra, Geç Antikçağ ve Bizans dönemlerinde de varlıklarını sürdürür. Selçuklu ve erken Osmanlı dönemlerine ait Susuz Han, İncir Han gibi yapılar, bu dönemin önemli kalıntıları arasında sayılabilir.

Bölgede, bu satırlarda adı anılamayan sayısız küçük kent, yerleşme, höyük ve kutsal alan vardır. Dağlık, ancak nehirler ve göller sayesinde verimli araziler, zeytin ağaçlarının yanı sıra, sedir ve selvi gibi gemi yapımında ihtiyaç duyulan ağaçların da rahatça yaşamasına olanak vermiştir. Çoğu oldukça iyi durumda günümüze ulaşan kalıntılarıyla Pisidia bölgesi, günümüz koşulları göz önüne alındığında, adeta savaşçı ruhunu hâlâ korumakta ve zamana karşı direnmektedir.


Doç. Dr. Ş. Sedef Çokay-Kepçe
Yrd. Doç. Dr. Aşkım Özdizbay
İstanbul Ün.Arkeoloji Bölümü Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı

Atlas / 2012
Foto: Cüneyt Oğuztüzün




....


29 Ocak 2013 Salı

Klaros ve Antik Dönemde Kehanet




Klaros’un 2012-2015 yılarına yönelik projeleri arasında, öncelikle 1997 yılında Kızıl Burun açıklarında saptanan ve 2005 yılından itibaren “Kızıl Burun Sütun Batığı Kazısı” adı altında yürütülen batıkta bulunmuş olan 8 tambur ve bir dor başlığından olan sütunun Klaros’a getirilerek yerinde sergilenme projesidir. Projenin adı: “Kızıl Burun Sütun’unun Klaros’a Getirilmesi, Ayağa kaldırılması ve Sergilenme Projesi” dir.

Burası dünyanın üç büyük kehanet merkezinden biridir. Bu merkezlerin biri Yunanistan’daki Delphoi veya sizin deyişinizle Delphi, diğeri Didyma veya Didim, bir diğeri de Klaros’tur. Klaros tüm kehanet elemanları bugüne kadar yerinde in situ olarak bulunmuş tek ve en eski kehanet merkezidir. Geçen sene (2009), bu alanın MÖ. 13. yüzyılda kurulduğunu saptamamıza yardımcı olan malzemeler elimize geçti.

Kehanet, insanoğlunun geleceği öğrenme içgüdüsü veya gelecek endişesiyle, kendi korkularından yarattığı tanrılara danışma olgusudur. Antik Dönem’de hem falcılık hem de kehanet vardı, ancak kehanet Tanrı’nın bir yaptırımıydı. Pagan inançta kâhin tanrıya danışmadan yapılan her iş cezalandırılmaya neden oluyordu; bu nedenle, özel yaşamdan kent ya da devlet sorunlarına kadar her şeyde tanrıya müracaat etmek zorundaydınız. Aslında Helen dünyasında birkaç kâhin tanrı vardı. 


Bunlardan biri, baştanrı Zeus’tur; ancak Zeus kâhinlik işlevini bir süre sonra el vermek yoluyla oğlu Apollon’a devretmişti; bu aşamada en büyük kâhin tanrı olarak karşımıza Apollon çıkmaktadır. Bugün dünyada tanınmış bütün kehanet merkezlerinin kâhin tanrısı sadece Apollon’dur.

Çok kısa olarak Apollon’a değinmek istiyorum: Anne Leto, Zeus’tan evlilik dışı hamile kalır ve ikiz çocuk doğuracaktır. Ancak kıskanç Hera, Zeus’un eşi Leto’ya doğum izni vermez. Yunanistan’da doğum yapacak hiçbir yer bulamayan Leto, Zeus’tan yardım ister. Zeus da, o güne kadar yüzen bir ada olan Delos’u kastederek, “Eğer doğum izni verirseniz ben de bu adayı bugünden sonra sabitleyeceğim” der ve Leto orada bir palmiye ağacına dayanarak sancılar içinde oğlunu doğurur. (Aslında bu, Apollon’un köken tartışmalarındaki öykülerden sadece biridir; çünkü Apollon her ne kadar bir Hellen tanrısı olarak gösterilse de, gerçekte Anadolu veya Delos ya da Girit kökenli olduğu konusunda tartışmalar vardır. 

Ayrıca anne Lato veya Leto bir Anadolu ana tanrıçasıdır.) Leto burada doğumu yaptıktan sonra Apollon’u kucağına alır; ancak orada kalamaz ve ikinci doğumunu yapmak üzere, bugünkü Ephesos’ta bir tepe olan Ortygia denen yere gelir, kızı bakire Artemis’i de orada doğurur. Bu küçük öyküden sonraki işlevimiz, Artemis’i bırakıp tekrar kehanete dönmek olacak.


(Apollo'nun adı tıpkı Artemis gibi Yunanca değildir ! 
Azra Erat-Mitoloji sözlüğü.SB.)



Kısaca araştırma tarihçesine bakarsak, burada yüzey araştırmalarına 1904 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdürü olan Theodore Makridy başlamıştır. 1907’de Theodore Makridy yörede dolaşırken köylü çocuklarından biri kendi tarlalarında bir taş olduğunu ve onun üzerinde oturduğunu söyleyip onu buraya getirir, Makridy biraz açtığı zaman bunun bir tambur parçası, yani sütun parçası olduğunu anlar ve büyük bir sevinçle tapınağı bulduğunu zanneder. Ancak o dönemde kazı yapamayacaktır. Gider ve 1912 yılında Fransız Profesör Charles Picard’la birlikte gelir. Bir yıl çalışırlar. Bu defa da 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla kazı terk edilir.

Bu dönemde propylon giriş binası, 125 yazıt ve birçok anıtsal eser ele geçer. Bunlardan biri de eksedra denen oturma birimidir. 1950 yılına değin buraya kimse gelmez. 1950 yılında ise ünlü epigraf Fransız Profesör Louis Robert gelir, çünkü burada yazıtların var olması ilgisini çekmiştir. Kazılara başlar ve 1961 yılına kadar eşi Jean Robert’le birlikte burada çalışırlar. 1961 yılında Louis Robert burayı terk eder, giderken de “Burada artık yapılacak bir şey yok, ben gereken her şeyi çıkardım” der; gerçekten de çıkarmıştır. çünkü Roma dönemiyle ilgilenmiş ve o döneme ait binlerce yazıt bulmuştur. Klaros, dünyada basamakları dahi yazıtlı olan tek merkezdir; dokunduğunuz her şey yazıtlı, her şey mermerdir.


2011 de İZMİR Fransız Kültür Merkezi’nde, küratörlüğünü Mimar Didier Laroche ve Marie Lesvigne’nin yaptığı, ‘Klaros; Adamak, Kehanet, Sütun’ adlı fotoğraf sergisi açılmıştı.

1961 yılından 1988 yılına kadar burada kazıya ara verildi. 1988 yılında, benim de doktora hocam olan Fransız Profesör Juliette de La Genière, Türkiye’de kazı yapmak istedi. Kültür ve Turizm Bakanlığı haklı olarak burada bitmemiş bir Fransız kazısının var olduğunu, ancak bu kazının bitirilmesi şartıyla bir diğerine geçebileceğini söyledi. Bunun üzerine Juliette de La Genière burada kazıya başladı; ben de onunla birlikteydim. 1988-1997 yılları arasında beraber çalıştık. 1997 yılında kendisi emekli olunca ardından ben müracaat ettim. 2001 yılından itibaren Klaros Kazısı, bir Türk kazısı olarak devam etmektedir. Ancak ekibimiz interdisipliner ve enternasyonel bir ekiptir; içinde Alman, Fransız ve Amerikalı bilim adamlarından, jeologlara ve botanikçilere kadar birçok kişinin yer aldığı geniş bir ekiple çalışıyoruz.
Her kutsal alanda muhakkak anıtsal bir giriş binası vardır; ancak bizim giriş binamız çok daha farklı bir özellik taşır: Bu kutsal alana danışmak için gelen herkesin bir arınma işleminden geçmesi, yani bugünkü deyişle bir abdest alması gerekmektedir. Bu nedenle de girişte, sağ tarafta çok özel bir yer bulunmaktadır.




Burası MÖ. 2. yüzyılda dünya vatandaşlığına açık tek kehanet merkeziydi. 
İngiltere’den Kuzey Afrika’ya kadar ve Anadolu’nun her tarafından sürekli olarak insanlar geliyordu, bundan dolayı çok da zengindi. Genellikle ya krallar ya da kent veya ülke bazında gelen kişilerden oluşan sürekli müşteriler bazı ayrıcalıklara da sahipti. Merkezde randevu sistemi geçerliydi; ancak sürekli gelenler kehanet için hiç bekletilmezdi; “VIP” salonuna (Ön Adyton) alınır, en güzel işlemleri görür, oturarak beklerlerdi. Sade bir vatandaş ise sade bir işlemle içeriye alınırdı. 

Kutsal alana girildikten sonra burada ayaklar, el ve yüz yıkanıp fiziksel bir arınma yapılırdı; bu fiziksel arınmayla birlikte ruhsal bir arınmanın da gerçekleştiğine inanılırdı.




Mevcut iki kutsal yoldan biri, MÖ. 7. yüzyıla tarihlenen, şu anda 90 metresini açığa çıkardığımız, diğeri ise MÖ. 6. yüzyılda yapılmış ve MÖ. 4. yüzyıla kadar kullanılmış yoldur. O dönemde burada heykeller bulunuyordu. Sütunların üzerine, kutsal alana parasal maddi yardımlarda bulunmuş, bugünün deyimiyle sponsor olmuş kişilerin bronz üzerine altın yaldızlı, genellikle 1,65 metre (o dönemin ortalama boyudur bu) boyunda heykelleri dikiliyordu. 

Kutsal yoldan yavaş yavaş ilerleyerek tapınağın önüne geliniyordu. Tapınakta bir restitüsyon çalışması söz konusudur, çünkü tapınağın şu anda ayağa kaldırılabilmesi için bazı statik problemlerimiz bulunmaktadır. Suyla kaplı bir alanda çamur içinde çalışıyoruz. Burada bulunan kaynak suyuna ilişkin sorun çözülmeden işin tamamlanması maalesef mümkün görünmemektedir.


Kehanet merkezinin kuruluşu MÖ. 13. yüzyılın başına gider. Buranın yerel halkı Karlardır. Batı Anadolu’nun iki büyük yerel halkı vardır: Karlar ve Lelegler. Deniz kavimlerinin gelmesiyle birlikte Karlar, adını verdikleri Karia Bölgesine yerleşmiştir. II. binin sonlarında dahi Batı Anadolu’da İonia Bölgesinde yaşayan geniş bir halk grubudurlar. Karlar savaşçı ve denizci bir halktı; çok iyi tekne yaparlardı. Sahildeki Kolophon’da (bugün Notion adıyla bildiğimiz kentte) ve 13 km. içerdeki Arkaik Kolophon’da (Değirmen Dere) yaşıyorlardı.



Öykü şöyle başlar: 


Girit’ten bir göçmen grubu gelir. Göçmen başı olarak Oikistes dediğimiz bir kişi vardır. Rhakios adlı kişi karaya çıkmak ister; ancak tabii ki yerel halk Karlar çok iyi savaşçı oldukları için buna izin vermez. Göçmenler sadece kıyı şeridinde kalabilirler. Bundan bir süre sonra, Thebai’den kovulmuş olan esirler Delphoi’ye götürülür. Delphoi’deki kâhin tanrı Apollon da yine bir kâhin olan Teiresias’ın kızına Anadolu’ya gitmesini ve karaya çıktığı yerde bir kehanet merkezi kurmasını emreder. Kızın adı Manto’dur. 

İkinci bir grup göçmen de, denizden gelir. İlk gelen Giritliler, yerel halkla sonradan gelen göçmenlerin arasında kalır. Savaş zordur. Hemen bir aşk öyküsü çıkar ortaya. 


Manto çok güzel bir kızdır; Rhakios’a âşık olur. İki göçmen grubu birleşir. Bu evlilikle tabii ki bir siyasal güç elde edilmiştir; yerel halk Karları biraz içeriye sürerler. Ancak Manto yurdundan sürüldüğü için bir yerde sürekli ağlamaktadır. Gözyaşlarından bir gün orada bir kaynak oluşur, çünkü tanrı ona şöyle demiştir: 


“Kaynağı bulduğun yerde kehanet merkezini kuracaksın.” 


Kaynağı görünce birden şaşırır; o kaynak vatan hasretiyle oluşmuştur ve çok güçlüdür. Anlar ki tanrının kendisine verdiği kehanet budur. Orada kehanet merkezini yani Klaros’u kurar.


İlginç olan, Manto kâhineliğinden sonra oğlu Mopsos’a el verir ve o günden sonra burası “maço” bir kehanet merkezine dönüşür, hiçbir şekilde bir kâhineye yer verilmez. Oysa Hititlerden itibaren Anadolu’nun en büyük geleneği kehanet, Anadolu’da çok bilinen tanrısal bir olgudur ve kâhinlerden çok, altıncı duyusu fazla olan kadınlara, yani kâhinelere başvurulur. Ama nedense Klaros’ta bunu göremiyoruz. (Bunun sebebi ,Yunanlılarda kadının 2.sınıf olarak görülmesi olabilir.SB.)

Kâhinlerin görev süresi genelde tartışmalı olmasına karşın, Klaros’takilerin ömür boyu sürdürmek üzere göreve atandığını biliyoruz. Aynı zamanda, kâhin olmak için çocukluktan itibaren çok sert eğitilirler; halüsinasyonlar görebilmeleri için çeşitli yaptırımlar gereklidir; yani kâhin, akıl dengesini biraz yitirmiş de olur.

Kutsal alanlar aynı zamanda döner sermaye işletmeyi iyi bilmektedir. Girişte kendi yaptıkları objeleri “kutsal obje” diye satarlar. Meryem Ana’ya gittiğiniz zaman herhalde cebinizde mum götürmezsiniz; hemen ordan alırsınız ve ücretini ödersiniz. Klaros’takiler o kadar ucuz değildir; sizin maddi olanağınıza, cüzdanınızın kabarıklığına göre fiyat yükselir. Eğer kent bazında geliyorsanız koro getirmek durumundasınızdır ve bu koronun da bir müzik eşliğinde hymnos’lar (ilahiler) okuması gerekir. Koroda bulunan, ergenliğe yeni ermiş yedi erkek ve yedi bakire genç kız hymnos okur; ancak hymnos’ları da kutsal alanda yazdırmanız gerekir, ki bu çok pahalı bir işlemdir. Ayrıca kent bazında geliyorsanız büyük kurbanlar kesme zorunluluğunuz vardır.


Kurban bayramlarının kökeni aslında çok erken dönemlere kadar gitmektedir. Kurban hep tanrı adına kesilir. Klaros’ta sadece boğa kesme zorunluluğu vardır. Her kutsal alanın yaptırımı, kesilecek hayvanı farklıdır. Klaros’ta bu törene katılan bütün genç kız ve genç erkekler başına defne çelengi takar, eline genelde bir müzik aleti –lyra, kithara ya da barbiton– alır. Müzik çalarken ellerindeki defne dallarını sallayıp arınır, kutsal yoldan geçip sunu masasına doğru ilerlerler. Kâhin Apollo’un bir özelliği de müzik ve esinin tanrısı olmasıdır. Transa geçmeyi mümkün kıldığı için burada müzik çok büyük bir işleve sahiptir. Kâhin, içeride transa geçtiği andan itibaren, dışarıdan gelen o müziği algılamak ihtiyacındadır. Belli bir dönemden sonra Apollon sadece kithara çalar; çünkü kitara, çalması gerçekten zor, profesyonellik isteyen bir müzik aletidir. Bu nedenle de törenlerde kendisine kitara çalınmasını özellikle ister. Bu, Klaros için bir yaptırımdır.




Kutsal alana kutsal yoldan girildikten sonra bir giriş yapısı bulunur. Hellenistik Dönem’de başlanan inşaatı Roma Dönemi’nde de devam etmiş, yapısı hiçbir zaman tamamlanamamış bir tapınakla karşı karşıyayız. Ege Bölgesi depremlerinde birkaç kez yerle bir olup tekrar büyük paralarla ayağa kaldırıldığı için hiçbir zamanda tamamlanamamıştır.






Büyük kutsal alanlarda, özellikle Apollon’a adanmış bayramlarda ve felaketler veya savaşlar için kentsel bazda başvuran kişilerin yüz tane boğa kurban etmesi zorunlu kılınmıştı. Buradaki hayvan bloklarına da yüz tane hayvanı bağlayıp bir anda kurban ediyorlardı. Dünyada tek örnek olan bu hayvan blokları Hekatomb burada bulundu. Ancak ziyaretçilerimiz “anı olsun diye”, ya da bazılarının altında define aramaya kalkıp demir halkaların birçoğu koparılınca üstünü kapamak zorunda kaldık.

Kurban masasında tanrı için bir tek kurban kesilirdi. Çok özel seçilen bu kurban bir yıl önceden hazırlanır, kesilir, yakılırdı. Kutsal alanda kesilen kurbanların derileri tapınağın büyük gelir kaynağıydı; bir anda yüz hayvan kurban ediliyordu. Yılda yaklaşık on tane bayram olduğu düşünülünce, elde edilen gelirin ne kadar büyük olduğu da anlaşılır. Kuyruk yağları aydınlatmada kullanılıyor, pirzolalar rahiplere ve görevlilere, kalan daha değerli etler protokole veriliyor, arta kalanlar da fakir halka orada yemek şartıyla dağıtılıyordu.


Burada MÖ. 13. yüzyıla tarihlenen orijinal bronz bıçaklar bulduk. Bunlar tanrı için değil, halk için kesilen kurbanların bıçaklarıdır; zira geleneğe göre başrahip sunağın önüne gelip ilahi okurken, kurban edilecek hayvan kendi rızasıyla sunağın basamaklarından çıkmak zorundadır; tabii böyle bir şey olamayacağı için hayvanı hafifçe zorlaya zorlaya sunağa çıkartıp yatırırlar ve Apollon göksel tanrılardan biri olduğu için, başını göğe kaldırır, ilk bıçağı rahip vururdu. Kesip kesmemesi önemli değildi, sadece bir an kan akması beklenirdi; ondan sonra rahip arkasına hiç bakmadan giderdi, çünkü tanrı için kurban kesmek amacıyla bile olsa bir canlıyı öldürmüş, bir günah işlemiş sayılırdı. O bıçak da artık bir daha kullanılamaz, günahkâr bir bıçak sayılırdı ve akan bir ırmağa atılması gerekirdi. Bunun için, Klaros’un çok yakınındaki Ales deresine atılırdı.


Delphoi, dünyanın göbeği olarak kabul edilir. “Dünyanın göbeği” denen yere aslında bir göktaşı düşmüştür. Tanrının “Omphalos” denen taşın olduğu yere oturup ve oradan kehanette bulunduğuna inanılır. Kutsal taş Omphalos bütün kehanet merkezlerinde muhakkak vardır. Louis Robert kazıyı yaptığı zaman tapınağı açtığında, içeride ön salonda bir mermer Omphalos buldu; antik dönemde bu taşın üzeri bronz üzerine altın yaldızlı defne yaprakları sarmal şeklindeydi bezenmişti. Bugün sadece bunların rapt edildiği delikler bulunmaktadır.(aynı diğer yerlerde bulunan ve tapınım görmüş göktaşları gibi ! SB.)

Giriş binasının önünde mermerden bir üç ayak vardır. Ancak bugüne kadar hiçbir yazıtta üç ayağın kehanet işlevinde Klaros’ta kullanılıp kullanılmadığına dair bir bilgiye rastlamadık. En önemli üç kehanet elemanından biri, “daphne” veya defnedir. 

Bu bir aşk öyküsünün ürünüdür: 


Apollon çok çapkındır ve sevme konusunda yelpazesi de biraz geniştir. Artemis’in rahibesi bakire Daphne’ye âşık olur. Bu güzel kızı bir gün çayırda dolaşırken görür ve ona sahip olmak ister; ancak Daphne tanrıçasına söz vermiştir, ömür boyu bakire kalacaktır. Hemen o anda ellerini açıp “Tanrıçam, beni yanına al...” diye yalvarır. Bunun üzerine tanrıça bu güzel kızı ayaklarından başlayarak yavaş yavaş bir defne ağacına çevirir ve Apollon bir defne ağacına sarılmış olur; ancak bu aşkı hiçbir şekilde unutamaz. Öylesine yakıcı bir aşktır ki, onu başının tacı, elinin de asası yapar. Klaros için basılmış olan gümüş sikkelerin ön yüzünde Defne taçlı Apollon görülür. Apollon’un aşkı için baş tacı olarak taktığı defne dalı çelengini, genç kız ve genç erkekler de zorunlu olarak bütün bayram törenlerinde takıyorlardı. Anadolu’da birçok yerde kehanette bulunurken defne kullanılmasına rağmen, Klaros’ta buna hiçbir zaman rastlamıyoruz. 

Defnenin en büyük özelliği, biraz fazla çiğnendiğinde kafa buldurmasıdır; toksik etkisinden dolayı halüsinasyon görmeyi veya ekstasa geçmeyi çok kolaylaştırır. Rahibe, eğer defneyle kehanet yapacaksa bir gece önceden soyunur, çıplak olarak taş üzerinde defne yapraklarından yapılmış bir yatağa yatar, orada kendisini Daphne’nin yerine koyar ve Apollon’un kendisine esin vermesini bekler, sabah kalktığı zaman da kehanet saatine kadar sürekli defne yaprağı çiğnerdi. Ondan sonrada eline hamam tasının kökeni sayabileceğimiz “Phiale”sini alır, kutsal suyu koyup defne dalını alır, karıştırır ve oradaki hareketlere göre de kehanetine başlardı. Bugün bazı falcılar da sanıyorum böyle suya bakıyor.


Bir başka kehanet elemanı “Astragalos” aşık kemiğidir. Biliyorsunuz, aşık kemiği özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erzurum-Van yörelerinde çocukların oyun aracıdır. Büyük veya küçükbaş hayvanların bilek kemiğidir. Aşık kemiği bir tür zar sistemiyle altılı olarak atılır ve geliş şekillerine göre de kehanette bulunulurdu. Yine Klaros’ta bununla ilişkili bir kehanet yoktur, ancak kâhin tanrının elemanı olduğu için gene dünyada tek örnek olarak tapınağın kenet yerlerinde kazıda bulduğumuz, bronz üzerine altın yaldızlı astragalos’u in situ (yerinde,SB.) olarak bıraktık. Ertesi yıl geldiğimizde ise çalındığını gördük. Şimdi maalesef bulduklarımızı alıp müzeye götürmek durumundayız. Birçok elemanı in situ koruyamıyoruz; özellikle de üzerinde altın yaldız varsa, altın zannedilerek sökülüp götürülüyor.


Birçok Apollon ya da Artemis kutsal alanında, üçlü bir gruptan oluşan mülajları görmek mümkündür. Ortada oturan Apollon’un sağında Artemis, solunda da annesi Leto yer alır. Bunlar ayrılmaz üçlüdür; çünkü çapkın baba Zeus, Leto çocuklarını doğurduktan sonra, eşine döner ve bir daha çocuklarını aramaz. Bu ikiz kardeşler yalnız kalan anneye öyle bir bağlanır ki, her yerde onun koruyucusu olurlar; anne de onları kanatlarının altına alır. Klaros’takilerin başları eksik ve herhalde bulamayacağız; Hristiyanlık Dönemi’nde yok edilmiş olmaları muhtemeldir. Çoğunlukla 11 metre yüksekliğinde olmaları gerekirken, elimizdekilerin yüksekliklerini 7,5-8 metre olarak ölçtük.


Şimdi size Klaros’ta kehanetin nasıl yapıldığını anlatmak istiyorum. 

Genellikle bu kutsal alana çok uzak yerlerden geliyorlardı. Sade vatandaşlar için, kutsal alanın etrafında bugünkü motellere benzetebileceğimiz yapılar vardı; ücretleri de epey pahalıydı. Biraz daha lüks talepleri olanlar daha da yüksek bir ücret ödüyordu ve bu paralar gene döner sermaye hesabıyla kutsal alanın kasasına giriyordu.

Kutsal alanda, küçük yaşta alınmış, bizim “kutsal köle” dediğimiz çocuklar çalıştırılıyordu. Bu çocukların en büyük işi ispiyonculuktu. Hastanelerde insanlar birbirleriyle hemen ahbap olur, romatizmasından başlayıp kalp ağrısından çıkar; çünkü o anda bir sıkıntı vardır, doğal olarak karşılıklı anlatılır. Burası da öyleydi; insanlar kutsal alana gelir gelmez, neden orada olduğunu anlatmaya çalışırdı. Bu küçük çocuklar da “Siz neden geldiniz? Nereden geliyorsunuz? Adınız ne?” gibi sorular sorar ve o kişinin mali bütçesini öğrenirdi. Aslında tapınaklara girmek yasaktı; tapınaklar tanrının eviydi. Sadece kehanet merkezlerinde halk ön salon dediğimiz yere kadar girebilir ve orada soruları sormak için rahibi beklerdi. Bu küçük çocuklar da daha önceden sıraya konmuş, randevu alınmış kişilerin isimlerini rahibe verirdi. Rahip kâğıda bakıp da doğrudan adıyla seslenerek hastalığına, geldiği yere dair cümleler kurduğunda, gelen kişi, tanrının, rahibine bu bilgileri verdiğini düşünüp bir anda etkileniyordu. Sürekli müşterilerden olmayıp yeni gelen zengin bir kişi, bu bilgileri öğrenen rahip tarafından alınıp merdivenlerin sağ tarafından indirilerek dar bir koridordan geçirilirdi. Koridorun sonunda sağa dönülüp tekrar sağ yapıldığında karşılaşılan kapıdan ön salona, VIP salonuna girilir, çıkışta da yine bu salondan, sağdan çıkılıp koridor takip edilip yine sağdan çıkılırdı. Sol hiçbir zaman kullanılmazdı, çünkü sol her zaman “tehlikeli”ydi; antik dönemden bugüne kadar sol hep cezalandırıldı!


Bu arada kâhin işine başlamadan evvel, 48 saat önceden oruca yatar, aç susuz kalır, kimseyle konuşmadan bir odada kehanet saatini beklerdi. Kehanet için genellikle dolunay zamanı tercih edilirdi; zira dolunayın mistik ışığıyla insanları etkilemek daha kolaydı. Rahip gelip kapıyı çalar ve kâhin kapıdan çıktığında soruları onun kulağına fısıldardı. Kâhin rahiple de konuşmadan içeriye girerdi; Manto’nun gözyaşlarından oluşan kutsal kaynak ve kutsal kuyudaki suyla orucunu bozar, suyu içer, elini yüzünü yıkayıp abdest alır ve tanrıya soruları sorardı; tanrı ona yanıtlarını verdiğinde de odadan dışarıya çıkıp rahibin kulağına bunları fısıldar, tekrar içeriye girerdi. Rahip ise bu soruları altılı vezinler halinde graphikos (sekreterine) yazdırırdı. Muhatap zengin ve çok para bırakacak bir kişi olduğunda tanrı hiç net cevaplar vermez, her defasında çok muğlak sözler söylerdi. Çok önemli bir dilek söz konusu olduğunda da muhakkak buraya gelip tanrıya tekrar şükran borcunu ödemek gerekirdi ki bu da pek ucuza gelmiyordu. Tanrı ya altın isterdi ya da çatısının yapılmasını veya heykellerle donatılmasını. Özetle bu, sürekli olarak insanları sömüren, daha doğrusu –sözüm bugünden dışarı– dini istismar ederek para kazanan bir döner sermaye sistemiydi. Dini kullandığınız zaman herkes elini cebine atar, çünkü tanrının cezalandırması söz konusudur. O dönemde de cennet vardı: Apollon’un güzellikler ülkesi. Bu nedenle de bakıyoruz ki antik dönemden bugüne kadar ne kurban törenleri, ne kehanetler, ne de din istismarı değişti.


Klaros’ta kâhinlere thespiodos adı veriliyordu. Biz MÖ. 6. yüzyıla tarihlenen, yaklaşık iki bin tane, pişmiş topraktan pişmiş toprak heykelcik bulduk. Bunlar arasında çok sayıda rahip heykelcikleri de bulunuyor. Burada Manto’nun gerçekleştirdiği iki kehaneti size anlatmak istiyorum. 

Biri ağlayan kayanın veya antik dönemdeki adıyla Manisa’daki Sipylos (Spil) Dağı’nın efsanesidir. Bu kehanet ilk kâhine Manto tarafından Klaros’ta gerçekleştirilmiştir. 

Öykü şöyledir: 


Niobe çok çocuklu bir annedir ve Phrygia kraliçesi, yani bir Anadolu kraliçesidir. Bazılarına göre altı kız altı erkek, bazılarına göre ise yedi kız yedi erkek çocuğu vardır; bununla da öğünmektedir. 

Anadolulu kadın doğurganlığa zaten yatkındır ve doğurganlığıyla tanınmıştır. Leto’nun ise bir ikizi vardır; ancak Klaros’taki Leto, Manto’ya haber verir, “Niobe’ye haber ver, benim için bir bayram düzenlesin. Bütün herkes beyazlar giysin, bana yüz tane kurban adansın, şölenler yapılsın” der. Manto bu kehaneti götürüp Kraliçe Niobe’ye verir. Niobe çok sinirlenir, “Ne demek, iki çocuklu bir kadın on dört çocuklu bir anneye nasıl böyle der! Ben niye tören yapayım?! O da kim oluyormuş!” der, ama bir tarafta da korku vardır; sonuçta karşısındaki bir tanrıçadır. İstemeye istemeye de olsa bayramı başlatır.


Şölen günü kurban kesilmeye girişildiğinde Niobe birdenbire çıldırır, bağırmaya başlar: “Ey Thebai halkı, durdurun bayramı! Ben ki on dört çocuk annesi, asıl ben bu bayramlara layığım. Bu kadın da kim oluyor!” Halk şaşkındır; bir tarafta kraliçeleri vardır, bir tarafta tanrıça; ama kraliçelerinin öldürme olanağı daha fazla olduğu için bayramı bırakır ve ortamı terk ederler. Bunun üzerine Leto çok üzülerek, olayı kızı Artemis ve oğlu Apollon’a anlatır. Artemis oklarıyla Niobe’nin bütün kızlarını, Apollon ise erkek çocuklarını öldürür. En son bir kız yaralı kalmıştır. Niobe olayı duyup yalvarır, “Tanrıçam ben ettim sen etme, en azından bu evladımı bana bağışla” der, ama tanrıça çok katıdır. Kabul etmez, onu bir başka okla tekrar öldürtür.


Klaros’ta gerçekleşmiş olan bu en eski kehanet MÖ. 13. yüzyıla dayanır. Biz de burada kâhin tanrının bu cezalandırma özelliğini gösteren çok sayıda ok ucu bulduk. Bu oklar devam eden kehanetlerin gerçek kanıtları olarak karşımıza çıktı.


2005 yılında, Klaros kazısının Türk kazısı olmasının beşinci yılı vesilesiyle İzmir’de “I. Uluslararası Kehanet Merkezleri ve Apollon’un Anadolu Kültleri” başlıklı bir sempozyum organize ettim. Dünyadan meslektaşlarım, kehanet merkezlerinde, özellikle Anadolu’daki bütün kehanet merkezlerinde kazı yapan meslektaşlarımız katıldı. Dolunayın hangi güne denk düşeceğini bir yıl önceden öğrenmiştik; 19 Ağustos akşamı dolunay gecesiydi. Sempozyumu bitirdikten sonra Klaros’ta kazıdaki öğrencilerimizle bu efsaneyi yaşatan bir etkinlik gerçekleştirdik; içlerinde bir-iki tiyatro öğrencisi de vardı. Yunanistan’dan antik müzik hymnosları söyleyen iki müzikolog getirildi. Yaklaşık 2500 kişi vardı. Onları ışık oklarıyla öldürdük; tamburların üzerinde yattılar. O kadar inandırıcı olmuş ki, birçok izleyici ağladı. Ve o günden bu yana ısrarla bu etkinliği her yıl tekrarlamamız isteniyor, ama elbette mümkün değil, çok zor bir iş bu. 


Biz sadece bir falcılık merkezi olmadığımızı, antik dönemde gerçek bir kehanetin nasıl gerçekleştiğini meslektaşlarımızla o ortamda paylaşmak ve bilgi alışverişinde bulunmak için gerçekleştirdik bu etkinliği. 


Bir diğer öykü de İzmir’in kuruluşunu anlatan, Büyük İskender’in “Alexandros” öyküsüdür. 


Eğer bu kehanet gerçekleşmeseydi, bugün İzmir’de bu şehir kurulamayacaktı. İskender’e gelinceye kadar Klaros’a bireysel başvuru yasaktır; ancak kentler bazında gelinebilmektedir. İskender, İzmir’i alır ve bugünkü Kadifekale’de “Pagos” bir ağacın altında uykuya dalar. Bu sırada İzmir’in Nemesis ilaheleri gelip ondan uyuduğu yerde bir kent kurmasını ister. İskender uyanır, şaşkındır. Klaros’u duymuştur. Hemen generali Lysimakhos’u çağırır, “Git Klaros’a başvuruda bulun, bunu Apollon bir yorumlasın” der. Lysimakhos gelip rahibe başvurur. “Burada bireysel başvuru olmaz” diyen rahip, “Sen galiba İskender’i tanımıyorsun, çok yakında burayı da alacak!” cümlesini duyunca, “Bir dakika,” der “tanrıya bir danışayım” diyerek, aşağıya inip kâhinle konuşur; hemen tanrıdan yanıt gelmiştir “Alınız” diye. Aşağı salona alınır, soruyu sorar. Tanrının yanıtı şöyledir: “Meles Çayı dışında kuracağın kentte senden sonra yaşayacak olan insanlar son derece mutlu olacak. Son derece zengin bir kent olacak burası.” O günden sonra Klaros’ta bireysel başvuru başlar. 

Ancak, Didyma ve Delphoi’ye gittiğiniz zaman, Hellen vatandaşı değilseniz, köleyseniz hiçbir şekilde başvuruda bulunamazsınız. Klaros bu konuda çok zeki davranır; müşteri çekmek için “Ben dünya vatandaşlığına açığım” diye bir reklam yapar ve köle de olsalar bütün vatandaşların başvuracağı bir kehanet merkezi haline gelir.


Klaros MS. 1. ve 2. yüzyılda dünyanın en zengin, en önemli kehanet merkezidir. Ancak bugüne kadar biz kehanetlerine yerinde rastlayamadık. Belki de arşiv binasını bulamadık. Başvuranlar hangi kentten geldiyse bir nüshası da orada ayağa kaldırılır; dolayısıyla o kentte bulduklarımız sayesinde kehanetlerin ne olduğunu öğreniyoruz. Bunlardan biri, en büyük müşteri Smyrna (İzmir) kentidir. Bu kent ne yazık ki hep depremler için başvuruda bulunuyordu. Apollon aynı zamanda vebayla da cezalandıran bir tanrıdır. Her depremden sonra, yıkıntı ve ölümler nedeniyle kemirgenler ortaya çıkar, veba salgınları gerçekleşir. İzmir kenti de sürekli olarak gelip “Bir daha ne zaman deprem olacak? Kaç kişi ölecek?” gibi sorular sorar. En son 152 depremi bütün Batı Anadolu’yu yerle bir etmiştir; halk perişandır, korkuyla gene gelmişlerdir. Eğer tanrı bir kez kesin cevap vermeye kalkar ve kehanet gerçekleşmezse inanırlılığını yitirecektir. Halka verilen cevap “Tanrı Apollon artık bu soruya çok kızdı. Bundan sonra İzmir kentine bu sorunun yanıtını vermeyecektir, gelmeyin” olur. O günden sonra İzmir kenti gelip soru sormaz.



Klaros kehanetten başka işlevlere de sahip olmuştur, ancak bizler bilmiyoruz. Gelen birçok ziyaretçi buranın suyunun erkek çocuk doğurttuğunu ileri sürmektedir. Kuyu çok derin olduğu için 2006 yılında bir ızgara yaptırdım; çünkü insanlar rahatlıkla inebildiklerinden tehlike yaratıyordu. Dünyada bu kadar deprem olmasına rağmen hâlâ kaynak suyu yerinden ayrılmamış tek merkezdir burası. Suyu yerinde görmek mümkündür. Delphoi’de kayboldu, Didyma’da maalesef kaynak kalmadı. Bu bir yandan büyük bir şans, ama bizim için büyük bir şanssızlık; çünkü kışın yağmur sularıyla birlikte bütün alan suyun içinde kalıyor, yazın da burada pompalarla sürekli çamur içinde çalışıyoruz. Fotoğraf çekmek için en fazla iki-üç dakikamız oluyor, çünkü sürekli olarak sular yükseliyor. Ancak bütün bunlara karşın Klaros’ta zevkli bir çalışma yürütüyoruz.


Prof.Dr.Nuran Şahin
Klaros Kazı Başkanı (2001'den beri)
2010

***


Antik çağda bilicilik(kehanet) halkın en alt tabakasından, en üst tabakasına kadar herkes tarafından ilgi çekici ve inandırıcı olup, bilicilik mekanları kutsal mekanlar, bilicilik yapan kahinlerde kutsal kişiler olarak toplum içinde büyük saygı görmüşlerdir. Bilicilik tapınaklarının değeri, önceden haber verdikleri olayların doğruluğuna göre artmakta veya azalmaktadır. 

Quintus Cicero’ ya göre; kehanet, geleceğin açığa çıkması ve olacaklar bilimidir, ulvi ve yararlıdır. Başlıca iki çeşit kehanet uygulaması vardır;


Birincisi; bir olayın kehaneti yapan tarafından gözlenmesidir. Bu özendirici ve yapay bir öngörüdür ve de çok çeşitli yöntemler kullanılır.


İkincisi; doğrudan Apollon’dan doğal veya sezgi yoluyla ilham alınmasıdır.


En eski tür kehanet, kuşlar vasıtasıylaydı (Ornithomancy)(C.ALİ, El- Mufassal, VI, 802) . Gök tanrılarına en yakın olan bu hayvanlar, haberci olarak görülürlerdi. Olaylara ve kişilere göre değişen, iyi ya da kötü kuş kahinler vardı. Eğer kuş sağda görülürse iyi, solda görünürse kötü haberdi.


Rüya tabirleri de antik dünyada önemliydi(Oniromancy)(İngilizce Oneiromancy: Rüya vasıtasıyla falcılık) . Kelimelerin yorumuyla kehanet ise duyulan bir kelime ya da cümlenin duyan için bir işaret olduğuna inanmaktı (Cledomancy).


Yunan ve Roma devirlerinde, suyun olağanüstü bir gücü olduğuna inanılırdı. Kaynaklar ve nehirler, kahinler için kutsaldı. Homeros’un dediğine göre; Olympialılar yargıda, Styx Nehri’nin sularıyla, tanıkların yalan söyleyip söylemediklerini ortaya çıkarabilirlerdi. Rahip ve rahibeler, bu kutsal sudan içerler ve bu onlara ilham kaynağı olurdu. Kutsal kehanet merkezlerinde yapılan kazılarda, kahinlere ulaştırılan soruların yazıldığı birçok kurşun levha bulundu. Tanrıların cevapları da soruların altına yazılmıştı. Bazıları oldukça basit bazıları da oldukça saçma sapandı. Örneğin, Agis adlı bir vatandaş, tanrıya, battaniye ve yastıklarını çaldırdığını mı yoksa kaybettiğini mi sormuş. Bir başka levhada ise; hangi mesleği seçmesi gerektiğini soran birine, tanrının ona, babasının mesleğini devam ettirmesini ve balık avlamayı öğrenmesini tavsiye ettiği görülmektedir.


Heredot’un dediğine göre; Anadolu’da 18 kehanet tapınağı vardı .(Bean, 2001, s.46)


****




Klaros'un resmi sayfası için tıklayın :
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü. 


Klaros ile ilgili haberler için tıklayın:


Klaros’un Yeri ve Coğrafi Konumu
Kutsal Alanın Lokalizasyonu ve Kazıların Tarihçesi:



Apollon Tapınağı’na ait sunağın kuzeyinde yer alan taştan yapılmış ve günün 12 saatini gösteren güneş saati iyi korunmuş durumdadır. Güneyde çok iyi durumda bir exedra ve bir koltuk bulunmaktadır. Antik yazarların söz ettiği “Hekatomb” yani yüz adet hayvan bağlama bloğu, kutsal bir alanda bulunmuş olması açısında dünyada tek örnektir. Apollon sunaklarından gelen pişmiş toprak sunuların MÖ. 7. yüzyıldan Roma Dönemi sonuna kadar kesintisiz olarak devam ettiğini gösterir. Ayrıca Apollon Tapınağı’nın güneyinde, İyon düzeninde küçük bir tapınak ile önündeki sunak göze çarpmaktadır. Bu tapınak Artemis’e aittir.

SB.

***