Translate

SEVR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SEVR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2013 Pazartesi

UYANAMAYANLARI YIKARLAR - Mustafa YILDIRIM





Tamı tamına 13 yıl önce belki uyanan çıkar diye “Sevr Mevr Demode! Mozaik kaç parça?” başlığıyla yayınlanmıştı. 

Şimdi “Ulus mu, millet mi?” diye bulanıklık yaratmaya çalışanları, “Türkiye geçmişiyle yüzleşmeli” diyen Y-CHP’lileri gördükçe o yazıyı yinelemek gerekti:



"Dersimiz bölme!" diyordu! Türkçesi de güzeldi doğrusu:


"Bölmenin anası etniktir: Türkler / Kürtler / Çerkesler / Gürcüler / Arnavutlar / Araplar / Yahudiler / Ermeniler / Rumlar / Lazlar vb.”


Şaşkınlığa uğradım. O bunu fırsat bilip, sesini yükseltti:


“Bu etnik toplulukları da kendi içinde bölmek olanaklı. Örneğin Çerkesleri; İnguşlar, Çeçenler, Abhazlar diye bölebiliriz.”

Amaç Türkleri bölmekse, kökenlerine başvurulabilir: Türkmenler / Özbekler / Kazaklar / Kırgızlar vb”.


“Bunu nasıl becereceksiniz? Biz artık kendimize ‘Türk’ demeyi benimsedik, senin dediklerin çok gerilerde kaldı.”


Göçmenler / Yerliler /Mubadiller, diye ayırıyoruz. Nasıl olsa siz Avrupalı olmaya kararlısınız. Balkan göçmenlerine ‘Siz Avrupalısınız, medenisiniz; oralarda malınız mülkünüz kaldı’ diyoruz.”



Bölme işlemine iyice kaptırmıştı:



“Göçmenleri kendi içinde bölebilirsiniz: Yugoslav göçmenleri / Makedonya göçmenleri / Bulgaristan göçmenleri / Trakya göçmenleri vb. Yerlileri bir başka şekilde bölüyoruz: Karadenizliler / Egeliler / Doğulular / Batılılar / Karamanlılar / Dersimliler!”



"Bitti mi?"


Noo!.. Öbekler, bir ortak çıkar uğruna yan yana gelebilirler ve bölme işi toplamaya dönebilir.



O nedenle, bölme işini ufalama eylemiyle ve kolayca kışkırtılabilen duygularla örülmüş kine dönüştürebilirsiniz. Yapılması gereken, kutsallıkla oynamaktır. İnananlar / İnanmayanlar gibi."



"Neden Müslümanlar ve Hıristiyanlar değil de, inananlar ve inanmayanlar diye bölünecek?"


"Müslüman ve Hıristiyan olarak bölünürse; Müslümanları birlik olmaya itelersiniz. Bu durumda etnik bölme operasyonu zarar görür. Artık inananların içine Ortodokslar, Museviler, Katolikler, Protestanlar, Süryaniler, Müslümanların sünnisi, Alevisi, Şafisi, Caferisi vs. girecek."


İnanmayanlar kim? Komünistler mi?"


"O eskidendi. Yönetim düzeninde, din esas olarak alınmadığından laiklik birleştirici oluyor. Şimdi ‘inanmayan’ demek; laikliği savunan, din esaslarının yönetimde etkisini istemeyen demek oluyor."



"Yani laiklik taraftarı olanlar, inanmayanlar mı oluyor?"


"Aynen böyle! Kilise, cami, dergâh egemenliği isteyenlerle istemeyenler çatışması verimlidir. İnananlardan Müslümanları da ufalayabiliriz: Kürt Sünniler / Şafi Sünniler / Kürt Aleviler / Türk Aleviler / Hanefi Türkler / Caferi Türkler / Rufailer...”

“Mezhepler birleştirici olur!”


“ Kolayı var! Mezhepleri alt öbeklere, tarikatlara bölebiliriz: Nakşiler / Süleymancılar / Nurcular / İlimciler / Menzilciler / Kadiriler / Nizam-ı Âlemciler…

Böl bölebildiğin kadar.


Sınıfsal bölmeleri eklersek değme bilgisayar programı Anadolu insanını bir araya getiremez! Hele bir de işe partizanlık karıştırdın mı deme gitsin!"



"Coğrafi olarak bölemedikten sonra, mozaik senaryonuz gazetede kalır. Buradakiler, Amerika’daki gibi oradan buradan toplama halkınıza benzemez!"


"Yes Sir! You are right! Harita üstünde Sevr-Mevr yok artık, güçlendirilmiş yerel yönetimler var! Merkezi devlet yok; özerk-otonom devletler var! Ulus yok; sivil toplum örgütleri, vakıflar, şeyhler, dedeler, seyyidler, çelebiler, babalar, emirler, falcılar, büyücüler, üfürükçüler, nüshacılar, ağabeyler, bacılar...



Yurttaşlık bitti; ‘mensupluk’ var! Daha da eşit olmak için mensup olmak yetmez, ‘meczup’ olacaksın!"



"Bu işlerin mümkünü yok!"


"Çoğu oldu bile! Önce ‘Kimliğiniz nedir, Batılı mı, Doğulu’ mu?’ diye, sorduk. ‘Bizim kimliğimiz nedir? Büyük büyük dedem asil miydi? Bizim aslımız Türk değil mi acaba?!’ diye kendi kendinize sormaya başladınız."



“Doğru! 1980’lerde böyle başlamıştık.”


1000 yıldır sizi Anadolu’da bir arada tutan ne varsa yıkıyoruz. ‘İnsan hakları’ diyerek, ‘Demokrasi, din ve inanç özgürlüğü’ diyerek,‘sivil toplum’ diyerek, ‘resmi tarih’ diyerek, ‘ezen ulus-ezilen ulus’ diyerek; kutsal devlet adına çeteleştirerek, ülkenizin topraklarını beyaz zehir ticaretine yol ederek, babalarla devlet yöneticilerini aynı fotoğrafa sokarak, mafyanızla sağ ve solu birleştirterek, devlet yönetimini toplumuna yabancılaştırarak, ‘yurtta sulh’ünüzü bozarak, komşularınızla aranızı açıp ‘cihanda sulh’ünüzü silerek...



Yuvarlak masa, vakıf, burs, ziyaret, ticaret, konferans... Amerika severlerinize Amerikan Enstitüleri, “think tank”ler, Almanseverlerinize Kondrad, Ebert vakıfları; din severlerinize Hıristiyan diyalogçuları, Moon tarikatı, Presbiteryen, Evangelist misyonerleri, Nurculuk uzmanları, solcularınıza insan hakçıları, sağcılarınıza inanç hürriyetçileri yolladık. Doğudan Humeyni hattında Hizbullahi akınına ses etmeyerek ve hatta kışkırtarak!”



Biz sabırlıyızdır! Gün olur uyanırız!”


“”Uyumuyorsunuz ki! Uyanıksınız, ama artık aklınız şaştı... Üstelik aşağılık kompleksine kapılmayınız diye, Amerika'da eğitilmiş Uzakdoğuluları, Yahudileri, Afrikalıları size uzman olsun diye yollamaya çaba gösterdik. Burslar verdik; en zeki çocuklarınızı kendimize benzettik. Onlar şimdi özel-resmi üniversitelerinizde mensup, liberal gençler, liberal Müslümanlar, lider arılar eğitiyorlar!”



“Milli devlet, güçlü iktidar, ulusal birlik, mukaddesat diyenler susmaz!”


“Milliyet-ulus bitti, Yaşasın global dünya! Yaşasın tek dünya, tek devlet, tek din! Yok istiklal! Yok, başına buyruk yönetimler! Yaşasın Ronald, George, Billy, Hillary, Blair, Schroeder. Little Targıt, Hodja!.. Dede, Baba! Molla! "



Adaptasyon, entegrasyon-Prezidıntt, Suvpır Steyt, frend Yurop... İnşaa- Allah, Teksas, Yu Key, Pop, Bişop, Hodja... Effendiy, Rabbiy, Oya, Merve, Gül, Denis, Bulend... Barzan, Tayyib, Talaban ve Apo!"



Gazetedeki yazı adamın söylediklerini onaylar gibiydi:


Almanya Rügen Adası'nda çoğunluğu Kürdistanlıların yaşadığı mülteci kampı, esir kampından beter – PKK Başkanlık Konseyi Üyesi Mustafa Karasu: Asıl bölücü Ecevit- FEK (Kürdistan Aleviler Federasyonu) Kongresi sonuçlandı: Aleviliğin okullarda tek başına ders olarak verilmesi için çalışmaların yürütülmesi… Kongremiz ayrıca geçtiğimiz 29 Ekim'de 2. Barış ve Demokrasi Grubu ile Türkiye'ye giden FEK eski başkanı İmam Canpolat'ı ve PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'ı selamlayarak kongre adına mesaj gönderilmesi..."



Bir başlık daha vardı:



"MGK'nın ‘tehlike’ dediği okullara olumlu rapor. T.C, Moskova Büyükelçisi Hocaefendinin okullarını övdü."


Siyah beyaz gazetedeki yazı da çarpıcıydı:


"Alman Hıristiyan Demokrat Kondrad Vakfı ve Türk Demokrasi Vakfı, Türk Anayasası reformu için TBMM'de toplantı düzenledi. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, toplantıyı açış konuşmasında ‘Anayasa reformu yapılmalıdır’ dedi."



Sabır taşım çatlamıştı. Ulus'a koştum. İstiklal Meclisinin salonuna girdim; mebusların oturduğu okul sıralarına, ortada duran küçük odun sobasına baktım. Salonun ağır sessizliğinde, başkanlık kürsüsüne doğru ilerlerken derinlerden sesi geliyordu:



"Benim anladığıma ve katiyen hüküm verdiğime göre bu millet karar vermiştir!

Ya namusu ile yaşayacaktır veyahut bütün memleket yansın, yıkılsın, harap olsun, gene bu (savaş) devam edecektir!
Bu memleketin en son tepesine kadar çıkacağız ve en son nefesimizi orada teslim edeceğiz. Ancak ondan sonradır ki düşmanlar bu memlekete sahip olabilirler."


Utançtan ne diyeceğimi bilemedim; ancak "Koruyamadık, Gazi Paşa!" diye fısıldayabildim.




Dipçe: 



Orada burada "Amerika'dan yanadır! Avrupa'dan yanadır!" diye müzevirlik edenler, kendileri yazacak kadar yürekli olamayan, kıvırtarak internette yazar gibi yaparken takma ad kullanan ödlekler midir, yoksa karanlık kişiler midir? Yakında adlarıyla ortaya dökülecekler... Başka yolu yok!



Mustafa YILDIRIM / 7 Mart 2013
bütün yazıları : guncelmeydan.com



***

20 Şubat 2013 Çarşamba

Amasya Örneği ve ALMANLAR Yabancıların Taşınmaz Mal Mülkiyeti Edinimleri:


Osmanlı Devleti’nde yabancıların taşınmaz mal mülkiyeti edinme hakkı 8 Haziran 1868 ( H.7 Safer 1284 ) tarihinde çıkarılan “Tebaa-yı Ecnebiyenin Emlaki Mutasarrıf Olmaları Hakkındaki Kanun” ile başlayıp, Cumhuriyet dönemine kadar sürmüştür. Yabancılar bu kanunun çıkarıldığı tarihten önce de gayr-i resmi olarak taşınmaz mal mülkiyeti ediniminde bulundukları anlaşılmaktadır. XX. yüzyılın başlarında Amasya’da Almanya uyruğundan olan vatandaşların Amasya’nın merkez kazası ile Varay kazasına bağlı Asibey, Tuzsuz ve Kutu köylerinde taşınmaz mal mülkiyeti edinmişlerdir. 

Amasya’da Alman vatandaşları, Avrupalıların ve Almanların desteğiyle takip ettikleri ekonomik, siyasi ve dini politikalarıyla bölgeyi bir koloni şehri konumuna getirmeyi amaçlamışlar ama başarılı olamamışlardır. Bu dönemde açtıkları küçük sanayi işletmeleriyle ve kırsal kesimde kurdukları çiftlikte yaptıkları ziraat ve hayvancılıkla bölgenin ekonomisine katkı sağlamışlardır.


Osmanlı Devleti’nin yabancı gerçek kişilerin taşınmaz mal edinme hakkını düzenlemesi 8 Haziran 1868 ( 7 Safer 1248) tarihli Tebaa-yı Ecnebiyenin EmlakiMutasarrıf Olmaları Hakkındaki Kanun” ile olmuştur. Bu tarihe kadar yabancıların Osmanlı ülkesinde taşınmaz edinmedikleri ve edinim hakkı olmadıkları görülmektedir. 


Osmanlı Devleti’nden yabancı devletlerin, kapitülasyonlarla ekonomik ve adli alanda pek çok imtiyazlar sağlamış olmalarına rağmen uyruklarına taşınmaz edinim hakkı sağlayamamaları bunun önemsenmemiş olmasından değil tarihi bazı nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerden birisi; İslam hukukuna göre aman alarak İslami bir yönetim olmayan ülkeden, İslam topraklarına gelen yabancıların geldikleri topraklardan taşınmaz ediniminin yasak olmasıdır.


Diğeri ise, yabancı devletlerin kendi vatandaşlarına başka ülkelerde mülk sahibi olmalarına müsaade etmemeleridir. Çünkü derebeylik sisteminin hüküm sürdüğü bu dönemde, yabancı topraklarda uzun süre kalan kişilerin tabiiyetlerini değiştirmiş sayıldıkları kabul ediliyordu. Dolayısıyla devletler vatandaşları üzerinde hâkimiyetlerinin son bulması demek olan böyle bir durumun ortaya çıkmasına meydan vermemek için vatandaşlarının yurt dışı seyahat ve ikametlerini sınırlandırmışlardır. Bu bakımdan Osmanlı Devleti’ne gelmeleri sınırlanan yabancı devlet tebaalarının yerleşmeleri, hele taşınmaz edinimleri mensup olduğu devletçe yasaklanmıştır.


Osmanlı Devleti’nde yabancıların 1868 kanununun yayınlanmasından önce taşınmaz mal edinme hakkı tanınmamasına rağmen, bu kuralın yabancılar tarafından göz ardı edilerek sıklıkla değişik şekillerde ihlal edildiği anlaşılmaktadır. Şöyle ki; yabancılar kimi zaman taşınmaz mal edinilmesi sırasında kendilerini Osmanlı vatandaşı gibi göstererek taşınmaz mal satın alabiliyorlardı. 


Bu durum yabancılar için sakınca oluşturmadığı gibi kendi asıl tabiiyetlerini kaybetmelerine de sebep olmuyordu. Yine taşınmaz mal edinilmesinde kullanılan hileli yollardan bir diğeri, satın alınan taşınmazı yabancının isminin saklanarak mülkiyetin Osmanlı vatandaşı olan bir şahıs adına resmen tescil ettirilerek gösterilmesiydi. 


1867 yılından önce yabancılarla evlenen Osmanlı vatandaşı kadınların vatandaşlıklarını kaybetmeleri söz konusu olmadığı için Osmanlı vatandaşı olan kadınla evlenen yabancıların taşınmaz mallarını Osmanlı uyruğunda kabul edilen eşlerinin adına tescil ettirebiliyorlardı . Bu yolda taşınmaz edinme yasağı ihlalinin sık rastlanan usullerinden biri idi. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nde yabancıların taşınmaz mal edinimleri önemli bir mesele olmamıştır. Yabancılar da kapitülasyonlar yoluyla böyle bir hakka sahip olmaya yönelmemişlerdir. 1868 (1284) kanunundan önce yabancılara taşınmaz edinim hakkı verilmemiştir.


Osmanlı Devleti’nin zamanla milletlerarası ilişkilerinin artması mevcut şartların değişmesi ve gerekliliği sonrasında, yabancılara taşınmaz mal edinimleri konusunda ilk kez 1856 Islahat Fermanı ile bir vaatte bulunulduğu görülmektedir. Bu vaatle Osmanlı kanun ve nizamlarına tabii olmak, Osmanlı vatandaşlarının verdiği vergileri ödemek şartıyla Osmanlı hükümeti ile yabancılar arasında yapılacak düzenlemeler sonrasında yabancıların taşınmaz edinimine izin verilecekti . Fakat bu vaadin gerçekleşmemesi üzerine İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Prusya 15 Şubat 1862 tarihinde verdikleri sözlü nota ile Osmanlı Devleti’nde bulunan yabancıların çeşitli yollarla sahip oldukları taşınmazların durumunu görüşmek için hükümeti müzakereye davet etmişlerdir. Bu notada belirtilen “yabancıların çeşitli yollarla sahip oldukları taşınmazların durumunun görüşülmesi” ifadesiyle yabancıların 1868 tarihli kanundan önce taşınmaz mal edindikleri gerçeği de kabul edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Dönemin Hariciye Nazırı Ali Paşa da 3 Ekim 1862 tarihli cevabi notasında Osmanlı Devleti’nin yabancılara arazi edinme hakkı tanımak istediğini ancak bunun bazı şartlar dâhilinde kabul edilebileceğini bildirmiştir. Nihayet uzun süren görüşmeler sonrasında 8 Haziran 1868 ( 7 Safer 1284 ) tarihinde “Tebaay-ı Ecnebiyenin Emlaki Mutasarrıf Olmaları Hakkındaki Kanun” ile yabancı gerçek kişilere taşınmaz mal edinme hakkı tanınmış oldu.


Bu kanun bir anlamda yabancıların zorlaması olduğu kadar bir anlamda da yabancılar tarafından edinilmiş taşınmaz mallardan doğan meselelere çözüm arayışının sonucu olduğu da söylenebilir . Osmanlı hükümeti yabancılara verdiği bu haktan yararlanmayı bazı şartlara bağlamıştır. Bu şartlardan en önemlisi yabancıları taşınmazlarına ait olan bütün hususlar da Osmanlı yargısından kurtulmak için kapitülasyonlar rejiminden hiçbir şekilde yararlanmaksızın, Osmanlı kanun ve nizamlarına tabi olunması idi.


Bunun dışında yabancılar Osmanlı vatandaşlarının verdiği vergileri ödemek, taşınmazlarla ilgili her türlü hukuki meselelerin Osmanlı mahkemelerinde görüşülmesi şartıyla bu hakkı elde etmiş olacaklardır.


Yabancıların Osmanlı ülkesinden taşınmaz mal edinebilmeleri için 1868 kanununa eklenen ek protokolün, kabul eden devletlerce imzalanması şartı aranmıştır. 


Bu haktan yararlanmak isteyen devletler ek protokolü sırayla imzalamışlardır. Çalışmamıza konu olan Amasya’daki yabancılardan taşınmaz mal mülkiyeti edinen Almanlar ise 7 Haziran 1869 tarihinde ek protokolü imzalayarak bu haktan istifade etmeye başlamışlardır . Osmanlı Devletinde tüzel kişilere ilk kez taşınmaz mal edinimi hakkı 3 Ağustos 1325 (1911) tarihli “Cemiyetler Kanunu” ile tanınmıştır. 16 Şubat 1328 (1913) tarihinde de “Eşhası Hükmeyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarruflarına Dair Kanun”la yabancı tüzel kişilere de taşınmaz mal edinme imkânı verilmiştir.


Amasya Sancağında Almanların Taşınmaz Mal Mülkiyeti Edinimleri



Amasya Sancağı, Alman uyruğundaki vatandaşların taşınamaz mal mülkiyeti edindikleri XX. yüzyılın başlarında idari bakımdan Sivas vilayetine bağlı bir sancak konumda idi.

Bu dönemde sancağın yönetiminde ise XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren genel idari uygulama çerçevesinde merkezden tayin edilen mutasarrıf paşalar bulunmuştur. Bu uygulama vilayet teşkilatlanmasına kadar da devam etmiştir.


XX. yüzyılda Amasya sancağına bağlı merkez kaza ile Varay kazasına tabii Asibey, Tuzsuz ve Kutu köylerinde Alman uyruğundan olan yabancıların taşınmaz mal edindikleri görülmektedir. Arşiv belgelerinden tespit ettiğimiz bu köy adlarının geçtiği belgeler aynı zamanda çalışmamızın temel kaynağını oluşturmaktadır.


Amasya sancağına, dolayısıyla taşınmaz mal mülkiyetlerinin edinildiği köylere Alman uyruğundan olan vatandaşların göçlerini kısaca değerlendirecek olursak; XIX. ve XX. yüzyıllarda Türkler ile Almanlar arasında karşılıklı olarak göç hareketlerinin yaşandığı görülmektedir. Önce XIX. yüzyılda Anadolu’da savaşlar sebebiyle yıllarca süren askerlik hizmeti, çocuk ölümleri, veba başta olmak üzere salgın hastalıklar ve kıtlık gibi sebeplerden Osmanlı Devleti’nin nüfusunun hissedilir derecede azalması sonrasında Türk ülkesinin göçmen iş güçüne ihtiyaç duyması ve Almanya’nın da iş güçü gönderebilecek konumunda olması Osmanlı Devleti’ne Alman göçünü başlatmıştır. 


XX. yüzyıla gelindiğinde ise, yüzyılın ikinci yarısında başlayan büyük ekonomik krizden önce Alman sanayisinin iş gücü ihtiyacının karşılanabilmesi için bu defa Türkiye’den Almanya’ya büyük coşkuyla karşılanan iş gücü göçü olmuştur. Bu yüzyıllarda karşılıklı olarak gerçekleşen işçi göçü sırasında, Alman göçmenleri arasında hatırı sayılır bir bölümün zanaatkâr ve küçük tüccar olması dikkat çekmektedir. 


Yine aynı şekilde Almanya’ya giden ilk Türk işçileri arasında meslek öğrenmiş olanların sayılarının çok olduğu bilinmektedir. Böylece Osmanlı Devleti üzerinde ki Almanya etkisinin XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlayıp, XX. yüzyılın ilk yirmi yılına kadar sürdüğü söylenebilir.


Almanya’nın XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti ile yakından ilgilenmesinin sebeplerinden biriside, sanayileşemeyen ve zengin kaynaklara sahip geleneksel bir devlet yapısında olmasıdır. Dolayısıyla ekonomik çıkarlar arayan Almanya geciken bir atılımla Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu ekonomik zenginliklere yöneldi. Bu dönemde Osmanlı ülkesinde İngiltere, Fransa ve Rusya’ya belirgin bir düşmanlığın olması yanında, Osmanlı yönetici çevreleri kadar ülkedeki aydınlarında Almanya’yı iyiliksever bir dost olarak görmeleri iki devleti daha çok yakınlaştırmış oldu. Bu gelişmeler Almanya’yı Osmanlı Devleti’nin kaynaklarından barışçı yollarla faydalanmayı amaçlayan bir siyaset izlemeye yönlendirdi.


Osmanlı yönetimi de Almanya’nın topraklarında günden güne artan bir nüfuz edinmesine direnemedi. 


Almanlar Osmanlı ülkesine yapacakları kolonist amaçlı göçleri, Balkanlar ve Anadolu’daki nüfus yoğunluğu az olan bölgelere yerleşme şeklinde gerçekleştirmişlerdir. 


İlk Alman kolonistler ise, Balkanlarda kuzey Dobruca’daki Akpunar köyüne yerleşmişlerdir. Almanların Türk topraklarına yerleşmelerinin sebepleri arasında, aşırı nüfus artışı, ekonomik sıkıntılar, vergiler, salgın hastalıklar, siyasal ve toplumsal huzursuzluk gibi görünürdeki sebepler yanında zahiri olan misyonerlik ve kolonileşme hareketlerini gerçekleştirme sebepleri de vardır. Dolayısıyla göçmenlere yerli Hıristiyanlarla birlikte olmaktan kesinlikle kaçınmaları istenmiştir. Bu evliliklerden doğacak çocukların hiçbir milletle özdeşleşemeyen kişilikte (tatlısu frengi -levanten) olabilecekleri bunun kolonileşme amacı için bir kayıp olacağı telkinlerinde bulunulmaktaydı.


Balkanlarda Alman yerleşim merkezleri çeşitli milletlerden insanların yaşadığı geçit bölgelerinde kısmen yakın zamana kadar tutunabilmişlerdir. Buna karşılık tek milletli bölgelerde yabancıların yoğun göçüne karşı yerli halkın olumsuz tutumları karşısında yerleşme planlarının gerçekleşmesi güçleşmiştir.


Almanlar, Balkanların yanı sıra Osmanlı Devleti’nin kalbi konumunda olan Anadolu’da Türk nüfus yoğunluğunun azaldığı bölgelerde göçmenlerin yerleşeceği merkezleri tercih etmişlerdir. Anadolu’nun taşra nüfusunun gözle görülür derecede azalması yabancı göçmenler için cazibe merkezi olarak görülmüştür. Anadolu’nun XIX. yüzyılda içerisinde bulunduğu bu nüfus azlığı durumu seyyahlar tarafından da tespit edilmiştir. Bu seyyahlardan biriside Alman uyruğundan olan ve bir ara Osmanlı Devleti’nin hizmetinde bulunan A.D. Mordmann’dır. Aynı zamanda çalışmamızın mekanını oluşturan Amasya’ya da 1850-1860 tarihleri arasında üç kez gelerek önemli tespit ve gözlemlerde bulunmuştur.


Mordmann’ın Anadolu’daki Türk nüfusunun azalması hakkındaki şu tespiti dikkat çekicidir:”Eğer bir köyün nüfusunda hissedilir bir azalma başlamışsa kalan nüfusun durumu günden güne kötüler. Çünkü vergiler, askerlik hizmetine çağırmalar gibi talepler azalmaz, tersine köyde kalanlar eski nüfusun topluca üstesinden geldiği meselelerin hepsini üstlenmek zorunda kalır. Köy artık yükümlülüklerini yerine getiremeyecek kadar düşkünleşirse en yakın şehre göç eder.”demektedir.


Bundan dolayı seyyahlar sık sık terk edilmiş köylere rastladıklarını ifade etmektedirler. Bu gibi yerlerde yabancı göçmenler için yerleşim alanları olarak seçilmiştir.Osmanlı Devleti merkezindeki yetkili makamlar ülkenin sadece iş gücüne değil, Avrupa’nın nitelikli uzman gücüne de ihtiyaç duyduğunu düşünerek cazip tekliflerle Avrupalı uzmanları ülkeye davet etmişlerdir. Davete icabet ederek Osmanlı ülkesine gelen uzmanlar sadece başkente değil Bursa, Ankara ve Amasya gibi şehirlere gelerek kendi iş kolları ile ilgili alanlarda faaliyetlerde bulunmuşlardır.


Almanya’nın Baden eyaletinde bulunan dokuma tüccarı ve sanayici Kral Meez, eyaletin Freiburg şehrindeki işletmesinin bir şubesini 1840’dan hemen sonra iyi cins ipek sağlamak amacıyla Amasya’da kurdurdu. Yönetimine İsviçreli Georg Kurg’u getirdi.


Amasya’ya bu işletmenin açılması tesadüfi olmamıştır. Çünkü buradaki ipeğin kalitesi ve bolluğu üretimindeki artışı Avrupa’nın dikkatini çekmesindendir. 


Anadolu’da Amasya’nın ipeği, Bursa ve Edirne ipeğinden sonra üretilen en iyi üründü. Eğer üreticiler ipeğin hazırlanmasında daha fazla özen gösterirlerse, Amasya Avrupa ipek ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılayabilecek durumda idi. Kalite bakımından Bursa ipeği ile arasında pek az fark vardı. Ayrıca İngiltere pazarında yer alabilecek talep görebilecek kadar kaliteliydi. XIX. yüzyılda Amasya’ya gelen Mordmann başta olmak üzere bütün seyyahların bu tespitlerde hemfikir oldukları anlaşılmaktadır.


Açılan işletme zamanla o kadar hızlı gelişti ki ipek iplikhanesi ve çeşitli yapılar için arsalar alınarak yeni yeni yapılar yapıldı. Böylece yabancıların taşınmaz mal edinimi kanunu çıkmadan önce resmi olmayan yollarla taşınmaz sahibi oldukları görülmektedir. Aynı zamanda işletme için gerekli olan uzman Alman personel sayısı artmasıyla, Amasya giderek bir koloni şehri şekline dönüştü.


Amasya’daki ipek ipliği işletmesinin sahibi olan Kral Meez 1851 ve 1857 yıllarında şehre gelerek oluşturulan koloninin yerli halkın saygısını kazanması amacıyla denetimde bulundu. Kolonide ki kültürel ve dini ihtiyaçların karşılanması için Protestan bir papaz ile Hıristiyan bir öğretmeni şehre gönderdi.


Böylece Amasya ve çevresinde ticaretin yanında, Hıristiyanlık kolonisi anlamına geldiği ifade edilen Evangelist Protestan Hıristiyanlık propagandası yapmaya başlandı. Bölgede bu gibi faaliyetlerin yürütülmesinde Amerikan Protestan misyoner teşkilatına bağlı çalışan ve Mayıs 1854 tarihinde Amasya’ya gelip buradan yedi yıl görev yapacağı Tokat’a geçen misyoner Van Lennep’in büyük katkı sağladığı belirtilmektedir.


Kral Meez’in büyük umut ve harcamalarla başlattığı bu faaliyetler beklediği gibi başarıya ulaşamadı. Amasya’da Kral Meez’in açtığı ipek ticarethanesinin yöneticisi olan George Krug 25 yıllık çalışma süresince Amasya’da Avrupalıları temsil etmiş. Anadolu’ya gelen batılı seyyahların, iş adamlarının ve diplomatik temsilcilerin ilk uğradıkları ve misafir oldukları yer Krug’un evi olmuştur. Hem sanayi ve ticaretle uğraşması, hem misyoner faaliyetlerde bulunması, hem de bölgenin kolonileşmesinde gösterdiği çalışmaları bakımından bu dönemin önemli bir siması olarak karşımıza çıkmaktadır.


George Krug’un, Yeşilırmak’ın kenarında sulanabilen ve ekilebilen geniş bağ, bahçe ve tarla gibi taşınmaz sahibi olduğu görülmektedir.


Ayrıca işçiliğin Avrupa’dan daha ucuz, su gücü ve enerji kaynaklarının daha düşük bir fiyatta olmasından da faydalanmıştır. Suyla çalışan birkaç un değirmenini buharla çalışan ipek ipliğinin çözülmesini sağlayan atölyelere dönüştürerek kolonideki sanayi faaliyetlerinin de öncüsü olmuştur. Bölgede uzak ve yakın çevredeki Protestanların hamisi olarak onların dertleriyle ilgilendiği gibi evinde 100 kişilik cemaatı bulunan bir Protestan kilisesi ile okulu açarak faaliyette bulunmalarına imkân sağlamıştır.


Amasya’da sevilen ve sayılan bir kişi olarak tanınan Krug, şehirde kendi adına birçok iş yeri açarak hem buraların yönetiminde bulunmuş hem de ticaret yapmıştır. 


Almanlar, Amasya merkez kazadan taşınmaz mal mülkiyeti edindikleri gibi kırsal kesimde Varay kazasının Asibey, Tuzsuz ve Kutu köyü arazilerinden de toprak satın aldıkları görülmektedir. Bu köylerin arazilerinden Alman vatandaşı Vaiz Baruksa adına, Alman vatandaşları Kervin kardeşler 65.000 kuruş bedel ödeyerek Atabey çiftliğinden 1898 yılında1600 dönüm gibi külliyetli miktarda arazi satın almışlardır. 


Yine Alman vatandaşı olan Maksumir adına buradaki Ermeni cemaatından olan Totis adlı kişiden Atabey çiftliği arazisinden 22.000 kuruşa 480 dönüm arazi satın alınmıştır. Bu da Türk ve Müslüman Osmanlı vatandaşlarından alındığı gibi gayrimüslim vatandaşlardan da yabancıların taşınmaz mal satın alındığını göstermektedir. Daha sonra Hakuser adına 28.000 kuruşa Tuzsuz köyü çiftliği arazisi hissedarlarından Zekeriya Ağa ve Hatice Hatundan 540 dönüm arazi satın alınmıştır. Böylece yabancılar tarafından taşınmazların tasarruflarında olduğunu gösteren senetlerle birlikte toplam 115.000 kuruş ödenerek 2620 dönüm arazi satın alınmıştır.


Yabancıların satın aldıkları bu toprakların geneli kuru mülkiyeti devlete tasarruf hakkı şahıslara ait olan arazilerdi. Çiftlik haline getirilen bu arazilerde yabancılar o zamanki ziraat talimnamelerine göre Avrupa’dan getirdikleri alet ve edevatla buğday, arpa ve mısır ziraatı yapmışlardır. Bugün yine aynı adla anılan atabey çiftliğindeki arazinin ufak bir kısmını cayır bırakıp hayvanları için ot olarak biçtikleri anlaşılmaktadır.


Günümüzde bu çiftlik halk arasında hala Alman çiftliği diye anılmaktadır. Çiftliğin bir kısmı okula dönüştürülüp, yetim Ermeni çocuklarının toplanıp eğitim yaptırıldığı tespit edilmiştir. Bu gelişme üzerine ruhsatsız okul ve kilise açılmasına müsamaha ile bakılamayacağı bildirilmiştir. Bunun maarif nizamnamesi ve özel kararlar hükmüne uygun olmadığından yapılamayacağı ifade edilmiştir. Aynı zamanda eğitim ve öğretime mahsus olarak ruhsatsız okul ve binalar yapmanın mülken ve siyaseten çeşitli sakıncalara sebep olacağından, bu gibi faaliyetlere meydan verilmemesi konusunda bölgedeki memurlar uyarılarak dikkatli olmaları istenmiştir. Sivas vilayetince çiftlik yönetimine yapılan ihtar üzerine Ermeni yetim çocukları ailelerine iade edilerek eğitim faaliyetlerine de son verilmiştir.


Çiftlikte ikamet edenler arasında Almanyalı çiftlik sahibi ve nazırlarından oluşan yönetim organı yanında, çiftlikte kendi ustalık alanları ile ilgili işlerini yapan demirci ve marangoz ustaları, hayvancılığın çiftliğin asli uğraşılarından olmasından dolayı yağ ve peynir imalatını yapan ustalar vardı. Ayrıca işçi olarak çalışanlar arasında yabancı hademeler yoktu. Çiftlikte işçi olarak çalışanlar arasında civar köylerin Müslüman halkından olanlar bulunmaktaydı. Aynı zamanda Osmanlı vatandaşı gayrimüslimlerden, Sivaslı bazı Rum ve Amasya halkından olan Rum ve Ermeni vatandaşlar da ücret karşılığında çalıştırılmaktaydı.


Almanlar tarafından taşınmazların alınıp çiftliğe dönüştürülmesi sırasında çiftlikteki mevcut olan yapılardan başka, Osmanlı yönetiminden izin alınması sonrasında yeni binalarda inşa edilmiştir. Bu yapılar arasında nazır ikametgâhı, 2 ahır, 2 samanlık ve 3 otluk yapılmıştır. Bu da çiftlikte hayvancılığın hatırı sayılır bir seviyede olduğunu ve hayvan ürünlerine yönelik imalatın yapıldığını göstermektedir. Ayrıca iş haneyi içerisine alan büyük bir daire ile 2 tanede çiftçi dairesi bulunduğu anlaşılmaktadır.


Yabancıların taşınmaz arazi mülkiyeti yanında gayrimenkul mülkiyet sahibi oldukları da görülmektedir. 


Alman vatandaşı Maksumir satın aldığı taşınmazının yanından yeniden arazi almak için daha önceki yazışmayı örnek alarak izin isteğiyle müracaatta bulundu. Kutu köyü Çerkez muhacirlerinin tasarruflarında bulunan 460 dönüm araziyi köylülerle pazarlık yaparak 62.000 kuruşa anlaştı. İhtiyaten arazi için senet yapılmayarak satın alma işlemlerinin yapılmasına müsaade edilmesi isteğinde bulundu.


Çünkü yabancıların satın alabilecekleri arazi miktarının sınırlı olup olmadığı bilinmemekteydi. Eğer nizamname hükümlerince satın almada bir engel ve mevki olarak da sakınca yoksa bu arazinin alınmak istendiği bildirilip işlemlerin başlatılması talep edilmiştir.


Bu isteğin Amasya sancağının bağlı olduğu Sivas vilayetine bildirilmesi üzerine vilayetten satın alınmak istenen araziden büyük kazanç sağlanılacağının haber alındığı, bu arazinin neden alınmak istendiğinin ve ne için kullanılacağının incelenerek sonucun bildirilmesi istenmiştir. Bundan sonra arazinin alınabilmesi için gerekli olan izinin verilmesi konusunda Sadaret, Dışişleri ve Sivas valiliği arasında yoğun bir yazışmanın yaşandığı gözlemlenmektedir.


Maksumir’in satın almak istediği taşınmaz hakkın da yapılan araştırmalar sonrasında daha önce yabancıların aldıkları taşınmazlarda olduğu gibi burada da ziraat yapılmak düşüncesi olduğu bildirilmiştir. Taşınmazın tasarrufuna müsaade edilip edilmeyeceği, yabancıların toplam ne kadar taşınmazı tasarruflarında bulundurup işlem yapabilecekleri konusunda cevap verilmemiştir. Taşınmazın satın alma işleminin gerçekleşmesi için ısrarcı olunması üzerine 27 Mayıs 1319, 14 Haziran 1319 ve 28 Temmuz 1319 tarihlerinde yeniden müracaatlar da bulunulmuştur.


Eğer istenen izin alınamasa, bu defa hükümete başvurarak satın alma işlemlerinin tamamlanmasını kesinlikle talep edeceklerini bildireceklerdir. Hatta değişik bir üslupla, şimdiye kadar terbiyelerinden dolayı cevap vermeyip sustuklarını ama bundan sonra susmayıp elçiliklerine müracaat ederek gereğinin çabucak yapılmasını isteyeceklerini ifade etmişlerdir.


Osmanlı Devleti’nde yabancıların emlak tasarrufu ve arazi konularında Osmanlı vatandaşlarından farkları olmadığı halde, Alman vatandaşı Maksumir’in ısrarcı taleplerine karşı Kutu köyü halkından almak istediği arazinin satın alma işlemlerinin yerine getirilmemesinin bazı endişelerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.


Almanların satın aldıkları arazilerin kuru mülkiyetinin devlete ait olması ve bu arazilerden halka ihtiyacından fazlasının verilmemesindendir. Eğer buna rağmen yinede arazi alınmak istenirse bunun padişah emri dâhilinde olmasından yerel yöneticilerin danışmadan, sormadan kimseye satın alma işlemlerinin başlamasına müsaade etme yetkilerinin bulunmamasıdır.


Diğer bir endişe konusu da; Yabancıların tasarruflarında bulundurdukları arazilere sonradan kolonist yerleştirerek buraları bayındır hale getirip birçok yabancıyı da davet edip iskân etmelerine imkân tanımalarıdır. Ayrıca Osmanlı sınırlarına yakın ve askeri bakımdan öneme haiz veya Osmanlı vatandaşlarının elinde bulunması gerekli olan yerlerdeki arazilerin kendi tasarruflarında bulundurmak istenmesidir.


Bu düşüncelere ek olarak Anadolu dâhilinde bulunana yabancıların yavaş yavaş büyük araziler satın almaları sonrasında buraların gelecekte yabancı göçmenlerin eline geçmesi gibi sakıncaların ortaya çıkabilecek olması ve bölgenin kolonileşmesine meydan vermemek için yabancıların taşınmaz mal edinmek istemeleri kontrol altında tutulmak istenmiştir. Bu itibarla da kuru mülkiyeti devlete ait olan arazilerden danışılmadan ve sorulmadan taşınmaz alımı taleplerine karşı satın alma işlemlerinin yerine getirilmesine müsaade edilmemiştir.



SONUÇ

Bir devlet sahip olduğu toprakların taşınmaz iyeliğinin yabancılara devredilmesi konusunu sadece mülkiyet devri gibi görmemelidir. 

Çünkü toprak devletin vazgeçilmez unsuru, egemenlik ve bağımsızlığının simgesidir. 


Dolayısıyla devletler kendi şartlarına ve bulundukları coğrafyaya göre yabancıların taşınmaz mal mülkiyeti edinimi meselesine farklı yaklaşımlar göstermişlerdir. Hâkimiyetlerindeki insan topluluğunun güvenliğini ve yarınını gözetmek zorunda olduklarından siyasetlerini buna göre şekillendirip, kamu yararını uzun vade de buna göre sağlama çabasında olmalıdırlar. 


Bu özelliklerde yapılacak düzenlemeler insan haklarına saygılı, ölçülü ve adil olunması gerektiğinden kamu yararı ve kamu düzeni dengeleri gözetilerek sağlama yoluna gidilmelidir. Aksi durumda yapılan düzenlemeler siyasi, ekonomik ve mali meselelere sebep olabilecektir.


Osmanlı Devleti 1868 yılında çıkardığı kanun ile yabancılara taşınmaz mal mülkiyeti edinme hakkını vermiştir. Yabancılar bu kanuna göre Amasya Sancağında taşınmaz mal sahibi olabilmişlerdir. Fakat Osmanlı Devleti bu hakkı mülken ve siyaseten bazı sakıncaların ortaya çıkmasına meydan vermemek için vatandaşlarının güvenliğini ve yararını gözeterek kontrol altında bulundurmuştur. 



Yrd. Doç. Dr. Selim ÖZCAN (pdf'sine ulaşmak için tıklayın)
Amasya Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü - Amasya,2010



BU SADECE AMASYA'YA YERLEŞEN ALMANLARLA İLGİLİYDİ. BUNA İZMİR VE ÇEVRESİNE YERLEŞEN HOLLANDALI VE İNGİLİZLER VE DİĞERLERİ EKLENİRSE O DÖNEMDEKİ TEHLİKENİN BOYUTUNU GÖREBİLİRİZ.
VATANIMIZI "GAVURLAŞTIRMAK" EMELLERİ HİÇ BİTMEDİ..!
HELE ÇIKARILAN SON YASALARLA TOPRAKLARIMIZ TOPRAKLARI OLUYOR.


BİR ZAT: ALIP TA GÖTÜRMEYECEK YA ! DEMİŞTİ...

GÖTÜRMÜYORLAR BELKİ AMA ,KONUYORLAR !


BU YÜZDEN EMLAK VE ARAZİ SATIŞINA BÖLGESEL DEĞİL BÜTÜNDEN BAKILMALI.




**SADECE "TARIM ARAZİSİ " OLARAK :

1923 TEN 2002 YE KADAR 11 MİLYON METREKARE TARIM ARAZİSİ SATILMIŞ.


2002 DEN 2012 YE KADAR 90 MİLYON METREKARE TARIM ARAZİSİ SATILMIŞ.



SADECE 2012 DE YASANIN ÇIKTIĞI 18 MAYISTAN KASIM AYINA KADAR SATILAN TOPRAKLARIN BÜYÜKLÜĞÜ YAKLAŞIK 6 MİLYON METREKARE...


**AKP Çıldırdı: Yabancıya Toprak Satışında Sınır Tanımıyor :
(haberine ulaşmak için tıklayın)

** Hatay'ın yarısından fazlası satıldı : (haberine ulaşmak için tıklayın)

**AKP TÜRKİYE’Yİ NASIL PAZARLIYOR? : (haberine ulaşmak için tıklayın)

**AKP'NİN SATIIKLARI : (haberine ulaşmak için tıklayın)

**ANAHTAR TESLİMİ TÜRKİYE - ORHAN ÖZKAYA (KİTAP)




                 "Sahipsiz olan bir vatanın batması haktır
                            Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır"
                                                                    
                                                                      Mehmet Âkif Ersoy


"Emperyalizim defalarca denemiş olmasına rağmen bizi bu  
 coğrafyaya gömememiştir. 

          Emperyalizmin gırtlağından en son Sakarya'da tuttuk. " 
                                                                      
                                                                      Prof.Dr.Ümit Özdağ



ÜLKEMİZ İŞGAL ALTINDADIR...
VATANIMIZA YİNE SAHİP ÇIKACAĞIZ VE GIRTLAKLARINDAN TUTACAĞIZ .


SB.




****



17 Temmuz 2012 Salı

TÜRKİYE'NİN MİLLÎ DEVLET YAPISININ ÇÖKERTİLMESİNİN KRONOLOJİSİ



BÖLÜNME KISKACINDA TÜRKİYE




BÖLGESEL ÖZERKLİK - NATO FÜZE KALKANI 

Birinci Dünya Savaşı döneminde ABD Başkanı olan Woodrow Wilson 8 Ocak 1918 tarihli 14 maddelik deklarasyonun 3'üncü maddesinde "barış için tüm uluslar arasında ekonomik engellerin kaldırılarak, eşit ticari şartların tesisi gerektiğini" ifade ederek, ABD'nin küresel egemenlik isteğinin ilk işaretini vermiştir. 

Anılan deklarasyonun 12'inci maddesinde ise "Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk olan kısımlarına egemenlik hakkı tanınmalı, fakat Türk olmayan halklara bağımsızlık verilmelidir. Çanakkale Boğazı, sürekli olarak, bütün milletlerin ticaret gemilerine açık olmalı ve bu durum milletlerarası garanti altına konmalıdır." demektedir. 

Bu açıklamalarla birlikte ABD artık Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayan İngiltere, Fransa, Çarlık Rusya, İtalya'dan oluşan emperyalist blokun kaptan köşküne yerleşmiştir. Nitekim, 2'inci Dünya Savaşından süper güc olarak çıkan ABD kaptan köşkünün tek hakimi olmuştur.


ABD Başkanı W. Wilson, Kasım 1920 tarihinde, Sevr antlaşmasına esas olan ve Türkiye'yi parçalayan haritayı yayınlamış, bu haritada Ermenistan ve Kürdistan sınırlarını belirlemiştir. 


SEVR HARİTASI


Sevr antlaşmasına göre, Rumeliyi kaybetmiş olan Osmanlı 

coğrafyasının Anadolu bölümü 7 bölgeye ayrılmıştır.

Ancak, Türkiye'nin bölünmesi üzerindeki emeller Atatürk'ün sağlığı döneminde biraz durulmuştur. Nitekim, o dönemdeki yerli ve yabancı coğrafya kitap ve atlaslarında Türkiye tek parça gösterilirken, Atatürk'ün ölümünden sonra aynı girişimler devam etmiş, Atatürk'ün ulusal bilincini yeterince özümsememiş kadrolar, yine ülkeyi parçalara ayırmaya başlamışlardır.

Ankara'da 6-21 Haziran 1941 tarihinde toplanan Birinci Türk Coğrafya Kongresine katılan Amerikan, İngiliz, Fransız coğrafyacıların da katkısıyla, Türkiye yedi (7) ana coğrafî bölgeye ayrılmıştır. 


BÖLGELERE AYRILMIŞ TÜRKİYE




TÜRKİYE'NİN MİLLÎ DEVLET YAPISININ ÇÖKERTİLMESİNİN KRONOLOJİSİ


1988 - 14 Nisan 1991 arası

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı :

Mesut Yılmaz'ın Dışişleri Bakanı olduğu 2. Özal Hükümeti döneminde Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı 1988 yılında imzaladı. 

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Özal'ın Cumhurbaşkanı olduğu 1991 yılında 3723 sayılı ve 12.04.1991 tarihli yasa ile TBMM tarafından onaylandı. 

Bu sözleşmenin 2'inci maddesine göre "Özerk yerel yönetimler ilkesi ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda anayasa ile tanınacaktır." 


Üçüncü maddesinin 1'inci fıkrasında ise "Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanı anlamını taşır." denmektedir.

Görüldüğü gibi, milleti tamamen ayrıştırmaya yönelik bu yerelleşmeyi güçlendirip, millî devletin merkezî yapısını çözmeyi amaçlayan benzer hükümler içeren bu Sözleşme, anayasal dayanağı olmadığı için bugüne kadar yürürlüğe girmemiştir. Yapılacak bir anayasa değişikliği ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin federatif bir yapıya geçmesine kadar uykuda bir bomba olarak beklemektedir.



15 Ekim 1991
Özal "federasyonu konuşalım" dedi :
Kürt sorununa çözüm adı altında Özal, 15 Ekim 1991 tarihinde Hürriyet Gazetesi'ne yaptığı açıklamada, "federasyon dahil her şeyi konuşmalıyız" dedi. Böylece, korumak üzere yemin ettiği Anayasaya karşı ilk defa açıktan saldırıya geçerek, anayasal bir suç işledi. Bu suç aslında yürürlükteki 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak başlıklı 302'inci ve "Temel illi yararlara karşı hareket" başlığı altındaki 305'inci maddeleri kapsamında kovuşturulması gereken bir suçtur. 


21 Mayıs 1991
Özal Hıyanet-i Vataniye kanununu kaldırttı :
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, yapmakta olduğu melânet yüzünden ileride anayasanın 105'inci maddesi uyarınca "vatana ihanet" ile suçlanmaktan korktuğu için 21.05.1991 tarih ve 3723 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 23'üncü maddesi ile 29.Nisan.1923 tarih ve 2 sayılı "Hıyanet-i Vataniye" kanununu yürürlükten kaldırttı. Şu anda yürürlükte olan 5237 sayılı Türk Ceza Yasasında "vatana ihanet" başlığıyla herhangi bir suç bulunmamakla birlikte, Devlete Karşı Suçlar başlığı altındaki, 302-308 numaralı maddelerde sayılan fiiller "vatana ihanet" kapsamındadır. 


Temmuz-Ağustos 1995
ABD heyetleri Türkiye'nin federasyona geçmesini talep etti :
1995 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında gerçekleşen ve ABD heyetine ABD'nin Kuzey Körfez İşleri İstasyon Şefi Robert Deutsch'un başkanlık ettiği birinci ve Robert Pelletreau'nun başkanlık ettiği ikinci Türkiye-ABD görüşmeleriyle ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen iki raporda önemli açıklamalar vardır: 


T.C. GENELKURMAY BAŞKANLIĞI / ŞAHSA ÖZEL
ASAYİŞ BÖLGESİ EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ / HİZMETE ÖZEL
Rapor-1 Sayı : 346.1.0918 Tarih : 03.08.1995
Konu : Ortadoğu ve Balkanlar Masası görüşmeleri (3 sayfa)
Rapor-2 Sayı : 11345.3.910 Tarih : 04.08.1995 (5 sayfa) 

Yayınlandığından buyana bu raporlar hakkında herhangi bir tekzip yapılmamıştır. Söz konusu raporlarda; "ABD heyeti 'Ortadoğuda sınırların yeniden belirleneceğini' öne sürüyor. ABD, planladığı Kürt devletini Türkiye ile bir federasyon çatısı altında birleştirmek istiyor. Kuzey Irak'ta Çekiç Güc'ün koruduğu Kürt devleti, Türkiye himayesinde, FEDERASYONA bağlı bir Kürt devletine dönüştürülecek. Öneriye göre bu Kürdistan başka Kürdistan olacak. Garantör ülke Türkiye olacak." denerek açıkça Türkiye'nin federal bir yapıya geçmesi isteniyor ve bu talebe uymaması durumunda Türkiye tehdit ediliyor. Yine bu raporlardan ABD'nin aynı federasyon taleplerini 1965 ve 1974 yılların da yaptığını öğreniyoruz. 



Nisan 2001
Ecevit Hükümeti :
Ecevit Başkanlığındaki 57. Hükümet tarafından AB'ye uyum adı altındaTBMM'ne sevkedilen Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı, içindeki İngilizce kelimeler, metnin tercüme olduğunun açık olması, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarının yazım tekniğine uymamasına gösterilen tepkiler üzerine 20.04.2001 tarihinde Anayasa Komisyonundan geri çekildi.


2 Nisan 2003 
A. Gül - C. Powell GİZLİ ANTLAŞMA imzalandı :
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 24 Mayıs 2003 tarihinde Vatan Gazetesi yazarı Sedat SERTOĞLU ile yaptığı bir söyleşide "ABD Dışişleri Bakanı POWELL ile iki sayfalık dokuz madde üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki… POWELL Suriye'ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var…" sözleri 2 Nisan 2003 tarihinde ABD'li bakanla TBMM'nin bilgi onayına sunulmayan 2 sayfa ve 9 maddelik bir GİZLİ ANTLAŞMA imzaladı. Bu gizli antlaşmanın 7'inci maddesine göre; "7- Türkiye dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter yapısını devrederek federasyon uygulamasına geçecek. Kamu Reformu ve Yerel Yönetimler Yasaları hızla çıkartılarak, Türkiye Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek." Türkiye'nin parlanması için gereken yasal süreçlerin hızla işletilmesi taahhüt edildi.

Abdullah Gül bu gizli antlaşmanın varlığını inkâr edemedi. Ancak, süresi bir yılı aşmayan iktisadi, ticari veya teknik münasebetleri düzenleyen ikili veya çok taraflı anlaşmaların dışında kalan tüm antlaşmalar TBMM bilgi ve onayına sunulmak mecburiyetindedir. Abdullah Gül bu konudaki 244 sayılı kanuna aykırı hareket etmiştir.




4 Nisan 2003 
İKİZ SÖZLEŞMELER :
Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanıp, BM Genel Kurulu'nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı Kararıyla kabul edilerek 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe giren Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve 23 Mart 1976'da yürürlüğe giren Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Ecevit başkanlığındaki Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz'ın katıldığı 57. koalisyon hükümetinin talimatıyla Türkiye'nin BM Daimi Delegesi Büyükelçi Volkan Vural tarafından 15 Ağustos 2000 tarihinde imza edilerek BM Genel Sekreterinden almıştır.

Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi Abdullah Gül'ün Başbakanlığı döneminde Aralık 2002'de ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ise Tayyip Erdoğan'ın Başbakanlığı döneminde Nisan 2003'te TBMM'ne sevkedilmiştir. Bu Sözleşmeler, Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca 4.06.2003 tarihinde 4867 ve 4868 sayılı kanunlarla kabul edilmiş, 17.06.2003'de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanıp 18.06.2003 tarih ve 25142 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.


Bu iki Sözleşmenin birinci maddeleri aynıdır. "Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler." 


Aslında BM Genel Kurulu'nun 14 Aralık 1960 tarih ve 1514 sayı ile kabul ettiği "Sömürge Ülkelerin Ve Halklarının Bağımsızlığının Kabulü Bildirgesi"nin 2. maddesinde yeralan "sömürge halklarının kendi kaderini tayin hakkı" yukarıda bahsedilen BM İkiz Sözleşmelerinin 1'inci maddesi ile Millî ve üniter devletlerin kendi halklarına teşmil edilmiştir. 


Bunula da yetinmeyen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 24.10.1970 tarihinde, 2625 sayılı kararı ile "Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi"ni kabul etmiştir. Bu Bildirge'nin 1'inci maddesinin 5'inci fıkrasının 1 ve 2'inci paragraflarında "Her Devlet BM Sözleşmesinin öngördüğü tedbirlere uygun olarak, Halkların Eşit Hakları ve Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı'na saygı duymak ve geliştirmekle yükümlüdür" denmektedir. Aynı Bildirge'nin 5. fıkrasının 4. paragrafına göre "Kendi Kaderini Tayin Hakkı"nın uygulama alanları:


- Bağımsız ve Egemen bir Devlet Kurmak, (PKK'nın talebi)

- Bağımsız bir Devlet ile Birleşmek veya Ortaklık, (Barzani ile birleşmek)
- Bir diğer politik statü olarak ortaya çıkmak, (Demokratik Özerklik-Katalon Anayasası) şeklinde sayılmaktadır. 


Konuyla ilgilenen okurlarımız İkiz Sözleşmeler ve ilgili BM kararlarının orjinal metinlerini, BM internet sitesinde bulabilirler.(1)


22 Eylül 2003 
Ali Babacan ABD ile gizli DUBAİ antlaşmasını imzaladı (2):
Devlet Bakanı Ali Babacan ile ABD Maliye Bakanı John Snow 22.09.2003 tarihinde Dubai'de Ali Babacan'ın Türkiye adına 1 Milyar $ hibe veya 8,5 milyar $ kredi karşılığında Kuzey Irak'a askerî operasyon yapmamayı taahhüt ettiği bir GİZLİ antlaşma imzalandı. Bu antlaşmanın varlığı Ali Babacan tarafından önce inkâr edildi, sonra gizli olduğu belirtilerek kabullenildi, ancak TBMM'nin bilgi ve onayına sunulmadı.


7.05.2004 
Anayasanın 90 ıncı maddesine ek yapıldı :
Uluslararası sözleşme ve antlaşmaların onaylanmasını düzenleyen Anayasanın 90'ıncı maddesine 7.05.2004 tarih ve 5170 sayılı yasa ile 6'ncı fıkra eklendi. Bu 6'ncı fıkra çok vahimdir: " Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır." 

Anayasaya eklenen bu madde ile Türkiye'nin bölünüp, parçalanması için onaylanan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, BM İkiz Sözleşmeleri vb. tüm uluslararası antlaşmalara, yasalarımızın üzerinde bir anayasal üstünlük sağlanmıştır.


3.08.2004 
5227 sayılı Kamu Temel Yasası :
Abdullah Gül'ün Dışişleri bakanıyken yetkisi olmadığı halde, 2 Nisan 2003 tarihinde ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile imzaladığı 2 sayfa 9 maddelik gizli antlaşmanın 7'inci maddesinde Türkiye'yi yükümlülük altına soktuğu taahhüde uygun olarak, ABD'nin acilen çıkarılmasını istediği Kamu Temel Yasası 5227 sayı ile TBMM'nde onaylandı. Bu yasa 8.08.2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasada belirtilen üniter devlet yapısına aykırı olduğu gerekçesiyle veto edildi. 

Halen uykuda bekleyen bu yasa, eğer Anayasanın değişmez ilk 3 maddesi değiştirilip, Türk Devleti üniter yapıdan Amerikalıların müteaddit defalar istediği şekilde federasyona dönüştürülmesi halinde yeniden yasalaştırılacaktır. 

Bu yasa ile Sağlık Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret, ile Bayındırlık ve İskân Bakanlığı gibi bakanlıklar ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nün taşra teşkilatlarının Yerel Yönetimlere devredilmesi sağlanarak, merkezî devlet yapımızın tahrip edilmesinde yeni bir merhale aşılacaktır.


Aralık 2004 AB Türkiye ilerleme Raporu :
AB'nin Aralık 2004'de yayınlanan Türkiye İlerleme Raporunda ilk defa Lozan'da sayılanlar dışında "Kürt ve Aleviler" için AZINLIK ifadesi kullanılarak, haklarının tanınması istendi. Ayrılıkçı Kürt hareketi derhal Kendi Kaderini Tayin Hakkı'nı diline doladı. O tarihte başkanlığını Şeyh Sait'in torunu Abdülmelik Fırat'ın yaptığı Hak ve Özgürlükler Partisi HAK-PAR, kendilerinin azınlık olduğunu belirten ve nereden topladığı bilinmeyen 1 milyon imzalı bir dilekçeyle BM'e başvurup, Kendi Kaderini Tayin Hakkı istedi. Ancak, uluslararası hukuka göre azınlıkların "Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı" olmadığı anlaşıldığından bu azınlık lafı artık ağza alınmaz oldu.


25 Ocak 2006 
5449 sayılı Bölge Kalkınma Ajansları Kanunu :


ŞEKİL-4


AB'ye uyum adı altında 25 Ocak 2006 tarihinde 5449 sayılı Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun kabul edildi. 

Bu kanun ile Şekil-4'de görüldüğü gibi Türkiye 12 bölge ve 26 ajansa ayrıldı. Bu kanunun 4.c maddesine göre temin edilecek iç ve dış kaynaklı fonların kullanımı düzenleyerek, kurulacak ajanslar vasıtasıyla yerel yönetimleri güclendirmek şeklinde bir genel görev tanımı yapılmaktadır. 

Böylece merkezî hükümetin yetkilerinin yerel yönetimlere devri ile federatif devlet idaresini oluşturmanın altyapısına bir taş daha eklenmektedir. Bu yolla, yabancı devletlerin merkezî hükümet dışında Türkiye'ye yerleşmesi için bir vasıta hazırlanmaktadır.



Haziran 2006 Büyük Ortadoğu Projesi Haritası Yayınlandı :
Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisinin Haziran 2006 tarihli sayısında Amerikalı emekli yarbay Ralph Peters "Kanlı Sınırlar, Daha iyi bir Ortadoğu nasıl olabilir" başlıklı bir makale yayınladı. Bu makalesine eklediği yeni sınırları gösteren, ABD'nin kuracağı "Hür Kürdistan" isimli devletin kuzey sınırlarının , (Kuzeydoğu+Ortadoğu+Güneydoğu Anadolu) Bölge Kalkınma Ajanslarının sınırıyla çakışması gibi bir hayret verici tesadüf (!!!) görülür.


1992 CIA HARİTASI

Bu BOP haritasındaki sınırlar, 
1992 tarihli CİA haritasıyla da çakışmaktadır.


ŞEKİL-7

Daha da ilginci, Hür Kürdistan sınırları, Şekil-7'de görülen 1941 tarihli ABD ordu haritasındaki sınırlarla, az bir farkla da olsa yine çakışmaktadır. İşçi Partisi Ulusal Strateji Merkezi İzmir üyesi E. Kur. Alb. Cemalettin Korkut; 1955 yılında Almanya'da Amerikan 5. Kolordu Karargâhı İstihbarat Şb. Md. Amerikalının odasında, üzerinde Ermenistan ve Kürdistan bölgeleri ayrılmış bir Türkiye bulunan 1941 tarihli ABD ordusu haritası gördüğünü benzer bir haritaları ise Ağustos 1961'de ise Askerî Ataşe olarak görev yaptığı İsrail'de, İsrail Savunma Kuvvetleri (Genel Kurmay Başkanlığı) komutanı Tümg. Zvi Zur ve İstihbarat Başkanı Tuğg. Hayim Herzog'un odasında gördüğünü, belirtmiştir.


1941 tarihli ABD ordu haritasında Kürdistan :
Eski Genelkurmay başkanlarımızdan E. Org. Doğan Güreş birkaç yıl önce çıktığı bir televizyon programında, 1961 yılında ABD'ne giden bir askerî heyetin Pentagon'daki boş bir toplantı odasının duvarında, üzerinde Ermenistan ve Kürdistan sınırlarının çizildiği ABD ordusuna ait Türkiye ve Ortadoğu haritası gördüklerini rapor ettiklerini belirtmiştir.


5 Şubat 2008 Kenneth Katzman raporu :
Benzer Kürdistan sınırları "ABD Kongre Araştırmalar Merkezi" uzmanı Kenneth Katzman'ın 5 Şubat 2008 tarihinde Kongre'ye sunulan ve halen Kongre'nin internet sitesinde yeralan 6 sayfalık "RL34642" seri numaralı "The Kurds in Post-Saddem Iraq - Saddam Sonrası Kürtler" adlı rapordaki Şekil-8'de görülen harita ile de çakışmaktadır.


KENNETH KATZMAN 2008 HARİTASI (ŞEKİL-8)


15 Ağustos 2010 
Yunanlı palikaryanın hayali ,Sümela ayinine katılan palikarya :
Türkiye'yi parça parça eden haritalar, raporlar batıda havalarda uçuşurken, parçalanacağı hayal edilen Türkiye'den bir parça koparmanın peşine düşen Yunanlı palikarya, 15.08.2010 tarihinde Sümela Ayinine katılırken giydiği tişörtün arkasına Şekil-9'da görülen Pontus (Kuzey Anadolu Bölgesi) haritası bastırmayı ihmal etmemiş.

YUNANLI PALİKARYA HAYALİ


1: www.un.org/en/documents/ adresinde Security Council, Resolutions bölümü
- Sömürge Halkları: Resolution 1514, NR015288.pdf
- İkiz Sözleşmeler : Resolution 2200, NR000503.pdf
- Hukuk İlkeleri : Resolution 2625, NR034890.pdf
2: http://www.treasury.gov/press-center/press-releases/Pages/js748.aspx
3: http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899/ Bloodborders - How a better Middle East would look, Ralph Peters, AFJ Armed Forces Journal, June 2006



***




2011 TÜRKİYE SENARYOLARI


FÜZE KALKANI NEDİR ?


Yargı operasyonları :
Son Anayasa referandumundan sonra, üç üyesi Abdullah Gül tarafından seçilmiş olan 4 yedek üye ve iki yeni üyenin atanmasından sonra toplanacak 17 üyeli Anayasa Mahkemesi'nde AKP döneminde atanan üyerin sayısı çoğunluğa geçtiği için artık Anayasa Mahkemesi kararlarının AKP talepleri yönünde çıkması olağan hale gelecektir.

AKP'nin tercihleri doğrultusunda oluşturulan HSYK artık yerel mahkemelere iktidarın istediği hakim ve savcıları atayacak, mahkemeler tamamen siyasallaşacaktır.


Haziran 2011'deki seçimler yaklaştıkça, muhalif sesler yeni dalgalarla tutklanmaya başlanacaktır.



MHP ve CHP'ye operasyon :
MHP'nin muhafazakâr tabanının kopartılmasına yönelik çalışmalar hız kazanacak, seçim barajının altına inmesi için gereken herşey yapılacaktır.

CHP'de oluşturulan Sosyal Demokrat+AB'ci+Fettullahçı+Barzanici yönetimi, ülkenin bölünmesi gibi büyük bir tehlike ve bunu yapan ABD'ye karşı anti-emperyalist, ulusalcı politikalar yerine halkın fazlaca umursamadığı üç beş yolsuzluk dosyasıyla uğraşacak, giderek anti-kemalist ve anti-laik bir çizgiye oturarak, AKP'nin seçimlerden tek başına iktidar oluşturacak bir çoğunlukla çıkması için elinden geleni yapacaktır.



TSK'ya operasyonlar :
TSK'dan uzaklaştırılmış subaylar mahkeme kararıyla geri dönecekler ve ordunun hiyerarşisi zedelenecektir. Nitekim bunu sağlamak üzere kanun teklifini Meclis Başkanlığına AKP değil CHP vermiştir. TSK'ya karşı komplolara aynı hızda devam edilecektir. Bülent Arınç'a suikast davası açılarak, hâkimin imha edilmesini engellediği kozmik dosyalar mahkemeye celbedilip, bilgilerin düşman taraflara sızdırılması sağlanacaktır. 

Başbakanlık tarafından hazırlanarak MGK'da kabul edilen yeni Millî Güvenlik Siyaset Belgesi'nde Rusya, İran, Irak, Suriye, Yunanistan ve Bulgaristan'dan tehdit algılaması olmadığı karara bağlandığı için, bu bahane edilerek TSK'nın mevcudunun azaltılmasına başlanacaktır.


TSK'ya "paralı er" statüsünde asker alınarak, profesyonel orduya geçiş hazırlıkları yapılacaktır.


İçişleri Bakanlığına bağlı ve paralı askerlerden oluşan Sınır Birlikleri kurularak, özellikle Irak sınırına yerleştirilecek, TSK'nın Irak sınırında bulunan yaklaşık 180.000 mevcutlu takviyeli iki kolordu düzeyindeki kuvvetleri sınırdan geri çekilecek, (ABD+PKK+Barzani) güclerinin ülkemize sızmaları kolaylaştırılacaktır.

12 Eylül'de yapılan Anayasa referandumundan birkaç gün sonra koşarak Türkiye'ye gelen ABD genelkurmay başkanı ile varılan anlaşma uyarınca, 2011 sonuna kadar Irak'tan çekilme bahanesiyle Irak'taki 50.000 ABD askeri ve ağır silahlarının İskenderun ve Mersin limanlarından çekilmesine izin verilecek, Güneydoğu Anadolu bölgesine (resimdeki gibi) , ABD askerinin reddedilen 1 Mart teskeresi öncesinde olduğu gibi kuracakları karakollara yerleşmesi sağlanarak ayrılıkçı Kürt hareketine koruma oluşturulacaktır.

Ayrıca, Kasım ayında NATO'nun Lizbon zirvesinde alınan karar uyarınca, İran'dan Avrupa'ya atılacağı iddia edilen balistik füzeleri izlemek için İran sınırına yakın bir yere seyyar AN/TPY-2 radarı ve Türkiye'nin millî yüksek irtifa füze savunma ihalesi kapsamında AKP tarafından artık ABD'den alınmasına neredeyse karar verilen ve kontrol-komutası Almanya'daki NATO karargâhındaki ABD subaylarına bırakılacak Patriot PAC-3 bataryaları yerleştirilecektir.


Irak'tan çekilecek ABD askerlerinin karakolları



Federasyona geçiş hazırlıkları :
TBMM komisyonundan geri çekilen Nisan 2001 tarihli Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı gündeme alınacaktır.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 3 Ağustos 2004 tarihinde kısmen veto edilen 5227 Sayılı "Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun"u yeniden TBMM'ne sevkedilecektir. 


Kürt açılımına devam edilerek, Habur mahkemeleri kurulup, PKK'nın kitlesel olarak yurda girişi sağlanacak, bunlar BDP'li belediyelere yerleştirilerek, yeniden silahlandırılıp, 10 bin kişi dolayında "özsavunma" (milis) gücü kurulacaktır.


PKK eylemleri kontrollu şekilde devam ettirilerek hem TSK'nın eli kolu bağlanıp terör karşısında yıpratılmasına devam edilecek, hem de bölge halkı üzerinde tam bir tahakküm kurularak halkın devletten kopması sağlanacaktır.



Anayasa değişikliği :
Haziran 2011 seçimlerinden eğer AKP tek başına iktidar kuracak bir çoğunlukla çıkarsa, Anayasanın başlangıç bölümü ve ilk üç maddesini değiştirecektir. Bunun işaretini Anayasa Mahkemesi'nin hukukçu olmayan başkanı Haşim Kılıç, 1 Ekim 2010 tarihli Hürriyet Gazetesinde yayınlanan demecinde vermiştir:

"Bence ilk 3 maddeyi dondurmak, evrensel hukuk kurallarına uygun değil. Laikliği, demokrasiyi, hukuk devletini daha ileri götürecek düzenlemelere engel olmaması gerekir. Değişiklikler, ilk 3 maddedeki değerleri geri götürmüyorsa, Anayasa Mahkemesi izin veriyor. Bu değerlerin içini boşaltan düzenlemelere ise izin vermiyor. O nedenle gerektiğinde ilk üç maddeye pozitif olarak dokunulabilir. Bu hassas bir nokta" 


Haşim Kılıç'ın "evrensel hukuk"una uyum adı altında ABD'nin BOP saldırısı çerçevesinde Güneydoğu Anadolu bölgemizi Türkiye'den kopartmak için yapacakları anayasa değişikliği için, anayasanın ilk 3 maddesini koruyan "Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez." şeklindeki 4. maddeyi yürürlükten kaldıracak bir anayasa değişikliği yapılacaktır. 


Bu değişikliğin iptali için anayasa Mahkemesine dava açıldığı zaman, Haşim Kılıç'ın "ihsas-ı rey"de bulunduğu gibi AKP'nin seçtiği Anayasa Mahkemesinin 17 üyesi büyük ihtimalle bu değişikliği esas açısından incelemeyip, sadece anayasanın 148. maddesinin ikinci fıkrasındaki "Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır" şartına göre irdeleyip uygun bulacaklardır. 


Böylece korumasız kalan ilk üç maddeyi istedikleri gibi değiştireceklerdir.


Muhtemelen, Anayasanın 1'inci maddesine göre Cumhuriyet olan devlet şeklini (ABD + Apo + BDP + PKK)'nın istediği gibi "Demokratik Cumhuriyet" veya "Demokratik Federal Cumhuriyet" şeklinde değiştireceklerdir.


Örneğin 2'inci maddenin başlangıcına "Türk ve Kürt HALKI tarafından kurulan Türkiye Federal Cumhuriyeti" gibi bir ibare yazarak üniter devlet yapısı terkedilip, iki halklı bir yapıya geçilecektir. Hukukî statü kazanacak Kürt Halkı adına, Kürt kökenli vatandaşlarımızı temsil ettiğini iddia eden herhangi bir mihrak, 

Anayasanın 90'ıncı maddesine göre kanunlaştırılan BM İkiz Sözleşmelerinin 1'inci maddesindeki "Halkların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı" uyarınca Birleşmiş Milletlere başvurarak, topraklarımızın bir kısmıyla birlikte ayrılma talep edebilecektir. 


Anayasanın ilk 3 maddesi, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi haritasına göre doğu ve güneydoğu bölgelerimizden kopartılacak vatan toprakları üzerinde bir Hür Kürdistan isimli devlet kurmak için Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı olduğunu 34 kere ikrar etmiş olan Recep Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır'ı BOP'un merkezi yapma görevinin önündeki en önemli engeldir.


Çünkü anayasanın 3'üncü maddesine göre, "Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür." Bu bütünlüğü bölmeye kalkışmak anayasal bir suçtur. 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 302. maddesine göre bu suçu işleyenlerin cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis'tir. Nitekim, şu anda AKP hükümeti adına kendisinden fikir sorulup, ricalarda bulunulan İmralı'daki PKK başı, aynı suçu işlediği için 765 sayılı eski Türk Ceza Kanununun 125. maddesine göre ölümle cezalandırılmıştı.

Ekonomik krize karşı sıcak para ve kara para aklanmasına devam :

AKP'nin seçimleri tek başına kazanması için ABD çeşitli kaynaklardan Türkiye'ye para akıtılmasını devam ettirecek, kara para aklanmasına ve dış borç alımına devam edilerek, herhangi bir ekonomik krize meydan verilmeyecektir.



Sonuç :
ABD'nin başını çektiği ve AKP ve yandaşları marifetiyle yürüttüğü yukarıdaki senaryo başarıya ulaşırsa, Irak'tan çekilen ABD askerleri ve NATO Füze Kalkanı koruma sağlanan ayrılıkçı Kürt hareketi, bölgesel özerklik ilanından sonra, ülkenin bölünmesi için Kendi Kaderini Tayin Hakkını kullanmak için BM'e başvuracak ve fiilen bölünme başlayacaktır.

Ancak, Türk halkı ve Ordusu ülkemizin işgal ve bölünmesini amaçlayan bu hayâsız emperyalist saldırıya karşı vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak üzere harekete geçeceklerdir. ABD+Barzani destekli ayrılıkçı hareket bölgede, bugüne kadar pek çok kez provaları yapılmış olan bir "Kalkışma" başlatılacak ve buna ABD destekli Barzani fiilen katılacaktır.


TSK bu kalkışmaya müdahale ettiğinde, Türk Hava Kuvvetleri karşısında ABD-NATO Füze Kalkanını bulacaktır. Ama emperyalistler ve yerli işbirlikçiler bölmeye çalıştıkları Türk milletini aynen Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, Mustafa Kemal Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" vecizesinde anlamını bulan tekmil milleti yekvücut olarak bir kez daha karşılarında bulacaklar ve kendileri için hüsranla sonuçlanacak olan akıbetlerinden kaçamayacaklardır.





HALUK DURAL
İP Ulusal Strateji Merkezi-USMER İstanbul Başkanı - 11.03.2011





***



Bu "ahval ve şerait içinde dahi",  Mustafa Kemal Paşa, ulusal meclisleşen Erzurum Kongresi'nde (23 Temmuz - 7 Ağustos 1919) altını kırmızı kalemle çizdiği olmazsa olmazlarını sonuç bildirgesi olarak yayımlatıp, delegelere imzalatmıştır. Bu tarihten itibaren başlayan milli hareketin "reis"idir Mustafa Kemal...



*Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz.

*Ulusal irade hakim kılınmalıdır.
*Milli kuvvetleri etkili, milli iradeyi etkin kılmak esastır.
*Manda ve himaye kabul edilemez.


Ancak gene Mustafa Kemal'in, 22 Haziran 1919'da Amasya Bildirgesi ile tüm dünyaya ilan ettiği  "Ya İstikâl Ya Ölüm" şiarı, Türk milletinin "ne savaşarak, ne de savaşmadan esir düşmeyeceğinin" işaret fişeğidir.



Mustafa Kemal'ce düşünmenin alfabesinin ilk dersi "Ya İstiklâl -Ya Ölüm"dür.



Bağımsızlıkçı olmadan Kemalist ve devrimci olunamaz.



İstiklâl-i tam bir ulus için Cumhuriyetçi, laik, halkçı, milliyetçi, devletçi ve DEVRİMCi olmak gerekmektedir. 



MUSTAFA KEMAL'CE DÜŞÜNMEK  
 FİGEN ÖZEN (makaleleri) / 15.07.2012




SB.