Translate

Tümülüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tümülüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2013 Perşembe

ESKİ KAYNAKLARDA TÜRKLÜK VE TÜRK ADI











PLINY “NATURAL HISTORY” – Harvard University Press, vol. II (Libri III-VII); Reprinted 1961

Gaius Plinius Secundus Maior, (kısaca Büyük Plinius (Latince Plinius maior) ya da Yaşlı Plinius) (d. 23, Como – ö. 24 Ağustos 79, Stabiae). Yazar ve filozof.

Plinius, bilim tarihindeki yerini, dönemine ait bilgileri derlemek amacıyla kaleme aldığı, insanlık tarihinin ilk ansiklopedisi sayılan dev yapıtına borçludur. "Doğa tarihi" (Naturalis Historia)adı altında birleştirilmiş 37 kitaptan oluşan bu yapıt, 500’e yakın Yunanlı ve Romalı yazarın bıraktığı 2 bini aşkın kitabın içeriğinden özetlenmiş yoğun bir bilgi derlemesidir. Yunanca bitki ve hayvan adlarının Latince karşılıklarını veren terimleme çalışmaları yapıtın ününün bugüne değin süregelmesini sağlamıştır. Plinius M.S. 35 yılında babası tarafından Roma'ya getirildi ve babasının arkadaşı olan Pomponius Secundus'dan şiir ve askeri yöneticilik eğitimi aldı. Remmius Palaemon ve Arellius Fuscus'un gramer ve retoriğinden etkilenen Plinius muhtemelen onların öğrencisiydi.




HISTORIE OF NATVRE by Plinivs Secvndvs, London 1634 (Holland, Philemon, 1552-1637, tr)







POMPONII MELAE de CHOROGRAPHIA 1917

Pomponius Mela, Algeciras, İber Yarımadası'nda doğmuş Romalı coğrafyacıdır. Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. 45'te ölmüştür.[1]De situ orbis libri III. adlı yaklaşık 100 sayfalık eseri anlatım özellikleriyle dikkat çeken Latince eseridir. Pliny'nin Historia naturalis adlı çalışmasından etkilenmiştir.





THE SAGA LIBRARY (London 1893) - EDITED BY WILLIAM MORRIS AND EIRIKR MAGNUSSON VOL. I






Edward Thomas: JAINISM, OR  THE EARLY FAITH OF ASOKA; THE EARLY FAITH OF ASOKA; WITH ILLUSTEATIONS OF THE ANCIENT RELIGIONS OF THE EAST, FROM THE PANTHEON OF THE INDO-SCYTHIANS (London 1877).






Snorri Sturluson YNGLINGASAGA - KØBENHAVN 1912

Snorri Sturluson, (1178 - 23 Eylül 1241), İzlandalı tarihçi, şair ve politikacıydı. İzlanda parlementosu, Althing'de iki kez kanun konuşmacısı olmuştur. Prose Edda (ya da Genç Edda)'nın yazarıydı ve bu eserde Nors mitolojisi ile ilgili Gylfaginning (Gylfi ile dalga geçilmesi), şiir dili ile ilgili Skaldskaparmal ve mısra çeşitlerini anlatan Hattatal bulunuyordu. Ayrıca Heimskringla isimli Norveç krallarını İskandinav tarihi doğrultusunda anlatan kitabın da yazarıydı.





STURLUSON, ODİN, ASYNİA, TROYA ve TÜRKLER



"Afterword to Gylfi's Mocking
But the ASA set them now to talk, and take their rede and call to minde all these tales that were told him, (Gylfi) and give these very same names, that are named before, to the men and steads that were there; for the sake that when long times pass by, men should not doubt, that those ASA of whom these tales were now told, and these to whom the same names were given, were all one.

Then was there (one) called Porr, and he is ASAPORRi the old one he is ÖKÜPORR, and to him are given those great deeds that EKTOR, wrought in TROJA; but men think that the TYRKS, have told about Ulyxes, and have called him Loki, because the TYRKS were his greatest foes." P.112


"Priamus king of Troja was a great lord over all the TYRKISH host..." P.113


The Prose or Younger EDDA commonly ascribed to
SNORRI STURLUSON 
translated from the old NORSE by George Webbe Dasent, Stockholm,1842




***


AS'LAR - AZ'LAR BİR TÜRK KAVMİDİR. 
 Ç.İ. Ceferov,Türk Kültürü Dergisi Sayı 305: 



Troya'dan da svastikalar çıkmıştır. 
Ayrıca Kurgan (tumuli) tipi mezarlar ve mezardan çıkan at kemikleri....
Schliemann : KİTABA ERİŞİM





Sturluson'un birçok çevirisini inceledim ; sayfaları eksik , cümleler çıkarılmış, çeviri yapılırken üzerinde oynama yapılmış....


Mesela sayfa 112 den sonrası başka hiçbir yerde yok, çıkarılmış.....işte ispatı, Dasent'in kitabını Brodeur'un kitabı ile kıyaslayın !:


The Prose Edda of Snorri Sturlson
translated by Arthur Gilchrist Brodeur [1916]






FAZLA SÖZE GEREK VAR MI?
ATATÜRK HAKLIYMIŞ.

SAYGILAR,
SB.




"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır" .... M.KEMAL ATATÜRK (1931)




__________TÜRKLERİN TARİHİ_____________






11 Ekim 2013 Cuma

Seredniy Stoh ve Yamnaya Kültürleri / Seredniy Stoh and Yamnaya Cultures





Özet
Tarihçilikte Kurgan diye bilinen kültürün ön-şekli olarak kabul edilen ve bugüne kadar kökenleri pek çok tartışmaya maruz kalmış Seredniy stoh ve Yamnaya kültürlerinin yaratıcıları hususunda hakim olan bilimsel yargının onların bir Hint-Avrupa menşeine sahiptir görüşünü benimsemesine
karşın gerçekte bu halkın etnik aidiyetleri çözülmüş olmaktan uzaktır. Bu çetrefilli meseleyi başka bir açıdan değerlendiren Stetsyuk kendi araştırmaları neticesinde sözkonusu kültürlerin asıl sahiplerinin Türk dilli halk olduğu sonucuna varmıştır. 
Bu makalede yazar bahsolunan kültürlerin
en göze çarpan özelliklerine çok fazla ayrıntıya girmeden, yüzeysel bir şekilde değinmekte ve yazar, kesin bir şekilde Türkler’e atfettiği her iki kültürün ışığında 
Türk türeneğini Kuzey Karadeniz bozkırlarına
yerleştirmektedir.


Abstract
Although the preponderance of the scholarly judgement that pertains to the creators of Sredniy Stoh and Yamnaya cultures of which origins have subjected to many debates hitherto, considered to be proto-type of the culture known as Kurgan in historiography, sides with the notion that they had an Indo-European stock their ethnic identities are intrinsically far away from being solved. Stetsiuk who had evaluated this crux subject from an another perspective arrived at the conclusion that the main owners of the before-said cultures were people with 
Turkish language at the consequence of his respective researches. In this article, the author touches upon the most salient features of the mentioned cultures in the sketchy form without going into much detail and places 
Turkic urheimat in the northern Black
sea steppes in the light of both cultures he categorically attributes to the Turks.

....


Son zamanlarda kimi bilim adamları (örn. Osman Karatay, 2003) Eski Türklerin türeneğinin İç Asya olması fikrine şüpheyle yaklaşırken, Mario Alinei (2003) gibi başkaları da bu türeneğin Doğu Avrupa’da olabileceği ihtimalini dile getirmektedir.

Hakikaten, Eski Türkleri MÖ IV. ve III. binyıllarda Pontus bozkırlarında hüküm sürmüş Seredniy Stoh ve Yamnaya kültürlerinin yaratıcıları olarak görmek için sebepler vardır. Bu durumda Türkler Eski Hint-Avrupalıları Karadeniz bozkırlarından ve orman-bozkır kuşağından çıkmak zorunda bırakmış ve burada MÖ V. binyıl sonlarında kendilerine özgü Dinyeper-Donetz kültürünü yaratmışlardır. Bakır çağının Seredniy Stoh (Rusçada Sredniy Stog “orta kaya”) kültürü 1927 yılında Zaporijya şehri yakınlarında Dinyeper ırmağı kıyısında, kayalık bir tepe üzerindeki Seredniy Stoh mevkiinde yapılan kazı esnasında keşfedilmiştir. Ukraynalı bilim adamları sonraki kırk yıl içerisinde bu kültüre ait yaklaşık yüz yerleşim merkezi, mezarlık ve farklı kalıntı üzerinde tetkiklerde bulunmuşlardır. 

Bu maddi kültür öğelerinin yayıldığı bölge Dinyeper ile Don arasındaki bozkır sahasını ve de sol cenaha düşen Ukrayna ormanbozkır toprağının güney kısmını içine almaktaydı. MÖ IV. binyıl ortalarından III. binyıl ortalarında kadar yaşayan bu kültürün Dinyeper, Güney Donetz ve Don ırmağı havzalarında yerli biçimleri ortaya çıkmıştır.

SS (Seredniy Stoh) kültürüne dair bir makalenin yazarı olan D. Telegin, bu kültürün köklerinin oldukça belirsiz olduğunu söylemiş, fakat Hint-Avrupalılar tarafından yaratılmış olduğunu düşünmüştür. Bu görüş bugüne kadar akademisyenler arasında hâkim olagelmiştir. Fakat biz bahsi geçen sahaya o dönemde Türk kabilelerinin yerleşmiş olduklarını bilmekteyiz. 

Dolayısıyla, bu makalede arkeolojik verileri bu kültürün Türk menşeli olduğunu teyit eden dilsel malzemeyle birleştirmeye çalışacağız. SS kültürü o dönem Doğu Avrupa’daki öteki kültürlerden kendini açıkça farklı kılan kimi kesin, ortak özelliklerle tanımlanır: Çömlek işçiliğinde deniz kabukları ezilip öğütülmek suretiyle kap, kâse ve kadeh yapımında kullanılan çömlekçi çamuruna katılırdı. Kap ve kâseler kendi toplam yüksekliklerinin 1/3 yahut 1/4’üne ulaşan geniş bir boyuna sahipti ve büyük bir kısmı da delikli, şeritli süslemelerle bezenmekteydi. 

Kapkacakların kenarları değirmi tabanlı koni şeklinde olup, insan ve hayvan heykelleri gibi bazı sanat eserleri de balçıktan yapılırdı. El araç-gereçleri ve silahlar çakmaktaşı, taş, kemik ve boynuzdan imal edilirdi. Bu aletlerin ezici çoğunluğunu, büyük çakmaktaşı plakalarından yapılma ve genelde 15-18 cm boya sahip bıçaklar temsil etmektedir. 

Ok ve kargıların uç kısımları 1,5 ile 4 cm arasında bir uzunluğa sahiptir. Baltalar oval sopa biçiminde çakmaktaşından yapılmaktaydı. Boynuzdan imal edilen malzemeler arasında savaş baltaları, kazmalar, zıpkınlar ve balık tutmada kullanılan kancalar da yer almaktadır. Çekiçler ve kazmalar Kuzey Kafkasya’daki Maykop kültürüyle (Dinyester ve Güney Bug havzasındaki) Tripolye kültürünün örnekleriyle paralellik taşır, ancak Doğu Avrupa’nın kuzeybatı kısmının boynuzdan yapılma benzerlerinden oldukça farklıdır. 

Baltaların tamamı kulp olarak işlev gören yuvarlak bir deliğe sahipti ve de silah olarak kullanılmaktaydı. Bakırdan ziynet eşya, çok nadiren de baltaların yapımında faydalanılırdı. Bu element üzerinde yapılan kimyasal analizler onun zaman zaman Balkan kökenli olduğuna işaret etse de, bakır nesnelerin büyük bir kısmının imalı bu alanda gerçekleştirilmiştir.

Arkeolojik verilere bağlı kalındığında SS (Ahşap-mezar) kültürü insanının iktisadi yapısının hayvancılığa bağlı bir karaktere sahip olduğu, en başta da at yetiştiriciliğine dayandığı görülür. Kimi sahalarda gerçekleştirilen kazılarda ele geçen kemiklerin sayısına bakılırsa, at tüm evcil hayvan varlığının yarısından fazlasını oluşturmakta ve boynuzdan yapılma eğer bulgularının kanıtladığı gibi, esasen binit olarak kullanılmaktaydı. (1) 

Biniciler at sürülerini atlı çobanlar olarak daha kolay ve etkili bir şekilde kontrol edebilmekteydi. Bu nedenle at sürüleri sayıca kalabalık olabilmekteydi. Türk halkları arasında at yetiştiriciliğinin geniş manada gelişimi dilsel verilerle de doğrulanmaktadır.

Ortak Türkçe kelimeler arasında at için iki kelime mevcuttur; beygir ve kısrak da ayrı kelimelerle ifade edilir. Bu kelimelere ek ve bunlardan farklı olarak binici, kırbaç, yular, üzengi, toynak, rahvan, yele, eğer vb. kimi adlar için de ortak kelimeler bulunmaktadır. Vahşi atlar Herodot döneminde bile Karadeniz bozkırlarında mevcuttu. Sonuçta, atların ilk olarak burada Eski-Türkler tarafından evcilleştirildiğini öne sürmek için her türlü neden vardır. (2) 

Dinyeper’in sağ yakasındaki Türklerin komşuları Tripolye’lilerin vahşi atlarla tanış olmalarına karşın, at Türkler tarafından kullanılmaya başlanmıştı. Zaten Tripolye’lilerin iktisadi yaşamında at çok küçük bir yer tutuyordu.

Dinyeper ve Don ırmaklarıyla bu ırmakların ayakları mersin, turna,
levrek, yayın ve diğer balık türleri açısından oldukça zengindi. Bu nedenle, balıkçılık SS insanı için özel bir öneme sahipti. İnsanlar boynuzdan yapılma kancaları olan oltalar, ağlar, balık yakalama tuzakları ve balıkçılık sepetleri kullanırlardı. SS kültürünün ortaya çıkartılan pek çok yerleşim merkezindeki yemek kalıntıları içerisinde bol miktarda yayın balığı puluna rastlanmıştır.
Yayın balığı isminin çortan, çöke, süyrük, sazan vb. diğer balık isimleri gibi pek çok Türk lehçesinde yaygın bir şekilde bulunuşu ilginçtir. 

Tersine, Hint- Avrupa dilleri balık türleri için ortak adlandırmaya sahip değildir ve bu diller kimi isimleri Türkçeden ödünç almıştır. Örneğin, Doğu Slavca sazan, abak Türkçe menşelidir. Latince sarda, sardina da köken itibariyle Türkçe ortan’dan gelmiş gözüküyor. Tüm bunlar Türkler arasında uzunca bir geçmişe sahip olan balıkçılık geleneğinin Eski Türk topluluğu dönemine kadar gittiğine delil teşkil etmektedir. Bu sebepten Türklerin türeneği İç Asya’nın susuz bozkırlarına yerleştirilemez.

Sonrasında Avrupa’nın geniş bir alanına yayılan meşhur şeritli çömlek süslemeciliği ve savaş baltaları ilk kez SS kültür çevresinde ortaya çıkmıştır.

Bilim adamları SS kültürünün, oluşumunda ana unsur olduğu Pit (oymamezar) kültürüyle yakın bir genetik ilişki içerisinde bulunduğunu bilmektedirler.

Eski Pit (oyma-mezar) tarihsel-kültürel bölgesi, dini imgelem yakınlığı ve sosyal ilişkiler sisteminin, aynı sosyal ve iktisadi gelişmişlik seviyesinin, maddi ve manevi kültür oluşumunda mevcut ortak genetik özelliklerin hakim oluşunun (defin geleneği, çanak-çömlek şekilleri ve süslemeciliği) ve meskun saha bütünleşmesinin birbirine bağladığı Erken Bronz çağındaki Doğu Avrupa kabilelerinin ilk birliğiydi. (3)

Kimi bilim adamları Pit, SS ve diğer kültürleri sözde tek bir Kurgan
kültürüne dâhil ederler. Fakat ilk kurganlar ancak SS (ahşap-mezar) kültürünün geç döneminde ortaya çıkmıştır. Mezarların görünüşü SS (ahşap-mezar) kültürü kadar iyi ve neredeyse aynı olarak kalmasına karşın, mezarlar üzerine defin tepeciklerinin yaygın şekilde yapımı ancak Pit (oyma-mezar) kültürü döneminde gelişmiştir. 

Mezarlar toprak içine inşa edilir ve en üst kısmı taş ve ağaçlarla tekrar kapatılırdı. Kabuk, kamış ve dallarla duvarlar örtülür, zemin üzerine kamış, kabuk ve bazen hasır serilirdi. Mezarlar tek, seyrek durumlarda da çift kişilikti. Ölüler değişik yönlerde ayakları dizlerinden bükülmüş şekilde sırt üstü gömülürdü, fakat çoğunlukla baş güneşin doğduğu tarafa (mevsimine göre doğu ya da kuzey-doğu yönünde) çevrilirdi. Ölüler sıklıkla aşı boyasıyla boyanırdı. Baltalar, kaplar, süslemeler, çakmaktaşından yapılma kimi aksesuarlar medfunun yanına bırakılırdı. Mezarlarda çok nadir de olsa bakır malzemeler vardır. 

Günümüzdeki kurganlar 1-1,5 m arasında bir yüksekliğe sahiptir. Nadiren bu yükseklik 3-4 m’ye varmakta ve çok seyrek örneklerde 5-6,5 m’yi bulmaktadır. Çap ise yükseklikten yaklaşık on kat daha fazladır. Kurganların bir asimetrik kesiti alındığında, rahatlıkla İskit kurganlarından ayırt edilebilmektedirler. Bu asimetri zaman içerisinde doğal etki altında ortaya çıkmıştır. Bir kurgan içinde farklı dönemlere ait mezarlar olabilmektedir.

Bazen bu mezarların sayısı 10’a, hatta 15-16’ya kadar varmaktadır. Kurganların büyüklüğü ölünün sosyal statüsü konusunda tanıklıkta bulunmaktadır. Büyük kabile birlikleri hali hazırda otoriter önderlere sahipti. 

Zaporojya bölgesindeki Vasylivka köyü yakınlarında oldukça büyük bir kurganda bulunan zengin eşyalarla teçhiz edilmiş mezar bu iddiayı doğrulamaktadır. Taş bir asa bedenin hemen yanı başına konulmuştur ve bu, Mısır firavunları ve Mezopotamya yöneticilerinde olduğu gibi medfunun bir kabile reisi ve aynı zamanda önemli bir dini lider olduğunu teyit etmektedir. Asa gücün işareti olabildiği gibi, din/büyü maksadıyla da kullanılabilmekteydi. (4) 

Kazılar, SS insanının uzun kafa yapısının baskın olduğu Avrupai ırka mensup olduğunu göstermektedir. SS (ahşap-mezar) kültürü temelinde gelişmiş Eski Pit (oyma-mezar) kültürü MÖ 2500’lü yıllardan 1900’lü yıllara kadar yaşamış ve SS kültürü kadar geniş bir alanı içine almıştır.

“Pit kültürü kalıntılarının yayıldığı saha oldukça geniştir. Doğuda Orenburg, Magnitosk bölgeleri ve Emba ırmağına ulaşmakta, güney yönünde yayıldığı sınır Terek nehrine kadar devam ederek Azak denizinin tüm kıyılarını takiben Kırım’ın iç kısımlarına sokulmaktadır. Kuzeydeki kalıntıları Orman-Bozkır kuşağında mevcut olup, Dinyeper kıyısındaki Kiev ile Don ırmağının kaynak kısımları ve Volga üzerindeki Samara kıvrımına kadar varmaktadır. Batı sınırı ise Güney Bug ve Dinyester arasındaki sahada kaybolur”. (5)

İlk başta SS kültür ileticilerinin batı yönünde, Tripolye kültür sahasına yalnızca belirli sızmaları söz konusuydu. Bu halk Sinyukha ve İngulet nehirlerine varmıştı. (6) Belki, kimi zaman Tripolye çömlekçiliğinin balçık çamurunda, ezilmiş kabuk ya da kum karışımı bulunduran SS (ahşap-mezar) kültür çömlekçiliğine benzemesinin de doğrulayabileceği gibi, onlar daha ileriye, Orta Dinyester’e kadar gelmişlerdi. Açıkça, türeneklerinden ayrılan Türk kabilelerinin ilki olan bu insanlar Bulgarlar ve günümüz Çuvaşların atalarıydılar. (7)

Eski Türklerin geriye kalanı uzunca bir müddet kendi türeneklerinde kaldılar. Dilleri karşılıklı yakın temas içinde gelişti ve Eski Bulgarcada mevcut olmayan kimi ortak özellikler kazandı. Bu nedenle Çuvaş dili diğer Türk dillerinden ayrı bir dilmiş gibi durmaktadır.

Pit kültürünün seviyesi, mezarlarda metalden yapılma sanat eserlerinin çok nadir olmasına karşın, SS kültürü kadar yüksektir. Besbelli, eski madeni araç gereçler eritilerek yenilerini elde etmede kullanılmıştır. Pit halkının metalurji faaliyeti, alaşımlı karışımı olmayan, Güney Ural ve Kafkaslardan çıkarılan bakırın kullanımına dayalıydı. Pit halkı kendi topraklarının doğusunda, koyun yetiştiriciliğinin iktisadi yapılarında egemen olduğu büyükbaş hayvancılıkla uğraşan kabilelerle temasa girdiler. Doğu Avrupa’nın Neolitik kabileleri arasında koyun yetiştiriciliğinin yaygınlaşması, doğal çevrenin koyun evcilleştirilmesi için uygun olduğu Hazar denizi havzasının güney ve doğu kesimleri kaynaklı kültürel ve iktisadi etkilerle bağlantılıdır. Beslenilen koyunlara gösterilen itina semeresini daha fazla yavru olarak vermiş ve susuz bozkırlarda uzun mesafeli yolculukları katlanılır hale getirmiştir. Türk kabileleri arasında koyun yetiştiriciliğinin gelişmesi Avrasya bozkırlarına hükmetmede karar verici bir rol oynamış Eski Pit kültürünün oluşumunu sağlayan etmenlerden biriydi. (8) Böylece bozkırların nüfusu artan hızla çoğaldı.

M.Ö III. binyıldan itibaren Pit halkının Tripolye kültürünün sol yakasından Dinyester havzasına kitlesel geçişi başladı. Bu, kimi özellikleri açıkça Pit kültürüne has, Tripolye kültürünün Usatovo grubunun varlığıyla da doğrulanmaktadır.

Pit insanı yeni yerleşim sahalarında kendi geleneklerini kaybetmediler. Ivano-Francovsk bölgesi Nezvisko köyü yakınlarındaki defin sahasında, diğer kalıntıların yanında, ayakları dizlerinden bükülmüş, sırtı yere gelecek şekilde gömülü bir erkek adam iskeleti bulunmuştur. Bu duruş şekli kurgan kültürüne özgüdür. Keza kurgan defin töreni Tripolyeliler arasında yaygındı. (9)

Dinyester havzasındaki Pit halkının bir kısmı daha da kuzeybatıya, Orta Avrupa’ya göç etti. Atı binek aracı olarak kullanarak hızlı bir şekilde uzak mesafelere yerleştiler. Yerli halklar üzerinde kültürel etkide bulunup, yeni kültür sahaları oluşturdular. Onlar tanınmış şeritli seramik kültürlerinin bir kısmının yaratıcılarıydılar. Bu halkın Hint-Avrupa kökenli olduğuna dair bir görüş vardır, fakat son araştırmalar onların Eski Türkler olduğunu göstermiştir (Stetsyuk, 1998). 

Bu alandaki Pit kabilelerinin göçünde büyük Tripolye yerleşmelerinin ortadan kalkmasının nedenini açıklayacak hiçbir veri yoktur. Mesela, Pit kabileleri burada ortaya çıktıklarında Tripolyeliler halihazırda Güney Bug havzasında yoklardı. (10) 

Tripolye kültürü baskın bir şekilde bu zamanda etkinliğini kaybeden tarıma dayalıydı. Göçebe koyun ve sığır yetiştiriciliği bozkırın kaynaklarından daha iyi istifade olanağı sağladığından, rençperlikten daha fazla verim getirmiştir. Göçebe yaşam şekline geçişi Pit ve Tripolye halklarının karşılıklı asimilasyonu izlemiş, artan nüfusla birlikte tarıma geçiş kaçınılmaz hale gelmiştir. Yaklaşık beş yüzyıl içinde Orta ve Yukarı Dinyester bölgesindeki nüfus tekrar yerleşik yaşam tarzına dönmüştür. Bu mıntıkada inkişaf etmiş Orta Bronz çağı Kamorov kültürünün arkeolojik bulguları, yerleşik tarımcılık ve hayvan besleyiciliğin, yerli nüfusun ekonomisinin temelini oluşturduğunu öğütlemektedir.

Bundan başka, Pit halkının büyük bir kısmı Don’u geçip Volga havzasına, Kuzey Kafkasya’ya ve öteye, Kazakistan bozkırlarına yayıldılar. Bunlar Oka ve Volga havzasındaki Fatianova ve Balanova kültürlerinin yaratıcıları olabilirler.

Bu kültürler savaş baltası şeritli seramik kültürlerinin bir başka şekli
olarak kabul edilir. Balanova kültürü M.Ö. II. binyıl boyunca kabaca günümüz Tataristan topraklarında var olmuş, yerli halkın iktisadi ve kültürel gelişimine ekseriyetle tesirde bulunmuştur. (11) 

Muhtemelen Balanova kültürünün yaratıcıları şimdiki Kazan Tatarlarının atalarıydılar. Kazakistan içlerine yayılan Eski Türk Pit kabileleri bu alan içinde Andronova kültürünü yarattılar. Burada İç Asyalı halklarla karışıp kaynaştılar.

“Güney Sibiryalı halk grubu İç Asyalı Mongoloid gruplarla Paleo-Avrupalı türün temsilcilerinin (özellikle Bronz çağında Güney Sibirya’da ve Kazakistan’da yayılmış Andronova kültürü nüfusunun) karışımının ürünüydüler”. (12)

Bir diğer çalışma Moğolistan topraklarında tâ M.Ö III. binyıl sonlarından beri iki büyük bağımsız kabile birliğinin var olduğunu ortaya koymuştur. Bu birliklerden biri, doğu kesimini oluşturanlar, Mongoloid nüfusla ilişkiliydi.

Ötekisi, yani batı kısmını temsil edenler ise Avrupai kökene sahipti. Tüm Türk dili konuşan halkların muhtemelen yeni antropolojik grupları kendi bünyelerine çekerek fiziki manada değişime uğramasına karşın, Türk sahasının batı kesimini oluşturan topluluklar Mongoloid unsurlarla melezleşmeden uzak kaldılar. Bu Türkler yalnızca Orta Asya, Anadolu ve Doğu Avrupa’daki öteki Avrupai tiplerle karıştılar.


Dr.Valentyn Stetsyuk, Dilbilimci-Tarihci, Lviv, Ukrayna.
Çev: Fatih Şengül, 
Akademik Bakış, 223,Cilt 1, Sayı 2,Yaz 2008


__Dipnot

1) Archaeology of Ukrainian SSR, 309.
2) Atlı kültürün Türklerin icadı olduğu yönünde V. Stetsyuk’un varmış olduğu bu sonuç çok daha önce W. Eberhard ve W. Koppers gibi batılı akademisyenler tarafından kabul edilmişti. Ancak yazar diğerlerinden farklı olarak at yetiştiriciliğinin Orta Asya’da değil, Ukrayna topraklarında neşet ettiğini öne sürmektedir ki, bu bize göre de en iyi açıklamadır. Günümüzde Liège Üniversitesi’nden ön-tarihçi Marcel Otte, Brest Üniversitesi’nden dilbilimci Jean Le Dû, Halle/ Saale Üniversitesi’nden ön-tarihçi Alexander Häusler, Utah-Salt Lake City Üniversitesi’nden kişibilimci Henry Harpending, Roma’dan tarihçi Paolo Galloni, Nice Üniversitesi’nden dilbilimci Philippe Dalbera, Molis Üniversitesi’nden dilbilimci Gabriele Costa, Stendhal de Grenoble Üniversitesi’nden dilbilimci Michel Contini, Bologna Üniversitesi’nden dilbilimci Franco Cavazza, Bologna Üniversitesi’nden filolog Francesco Benozzo, Valencia Üniversitesi’nden dilbilimci Xaverio Ballester ve Utrecht Üniversitesi’nden emekli dilbilimci Profesör Mario Alinei’den oluşan akademisyen topluluğu uzun ve hararetli tartışmalardan sonra atlı kültürün Türklerin icadı olduğu ve Seredniy Stoh (ahşap-mezar) ile Pit (oyma-mezar) kültürlerini Altay kabilelerine atfederek bu kültürlerin yaratıcıları olarak Türklerin görülmesi gerektiği görüşünü benimsemişlerdir. Bu konuyla alakalı olarak makale sonunda bir harita mevcuttur (Çevirmenin notu).
3) Shaposhnicova O.G., Fomenco V.N., Dovzchenco N.V., 1986, 5.
4) Kubyshev A.I., Nechtaylo A.L. 1988, 116-117.
5) Arheologiya Ukrainskoy SSR, 1985, 337.
6) Telegin D.Y. 1973,12.
7) Stetsyuk, Ön-Bulgarların kökenini İskitlere bağlamaktadır. Yazarın kendi araştırmaları neticesinde vardığı bu sonucu destekleyecek kimi yazılı kaynaklar da mevcuttur. Çuvaşlar dilsel açıdan her ne kadar Ön-Bulgar dilinin devamı gibi gözükse de, bu durum köken itibariyle Çuvaşları doğrudan Bulgarlara bağlamamıza olanak tanımamaktadır. Peter B. Golden’ın da haklı olarak belirttiği gibi, Çuvaşçayı Bulgarcayı da içine alan Ön-Türkçe bir kökenden getirmek bu bağlamda daha iyi bir açıklama olacaktır (Çev. notu).
8) Masson V.M., Merpert N.Y., 1982, 238.
9) Mason V.M., Merpert N.Y., 1982, 212, 230.
10) Shaposhnikova O.G., Fomenko V.N., Dovzhenko N.D. 1986, 59.
11) Bader O.N., Khalikov A.K., 1976,41.
12) Alekseev V.P. 1974, 85.

Dr.Valentyn Stetsyuk, Dilbilimci-Tarihci, Lviv, Ukrayna. 
Stetsyuk, Türklerin türeneğinin Doğu Avrupa olduğu tezinin günümüz bilim dünyasındaki en önde gelen savunucusudur. Yazar aynı zamanda Ön-Bulgarların kökeninin İskitlerden geldiği görüşüne kesin bir şekilde inanmaktadır.


___Kaynak

*ALEKSEEV V.P. (1974). Geografia chelovecheskikh ras, Moskva.
*ALINEI Mario (2003). “Interdisciplinary and linguistic evidence for Palaeolothic contunuity of Indo-European, Uralic, and Altaic population in Eurasia, with an excursus on Slavic ethnogenesis”. http://www.continuitas.com/interdisciplinary.pdf
*Arkheologia Ukrainskoy SSR (1985). Tom 2, Kiev.
*BADER O.N., Khalikov A.K. (1976) “Balanobskaya kultura i yeye sviazi v Povolzhie”, Problemy arkheologii Povolzhia i Priuralia. Kuybyshev.
*KARATAY Osman (2003). İran ile Turan: Hayali Milletler Çağında Avrasya ve Ortadoğu.Ankara.
*KUBYSHEV A.I., Nechtaylo A.L. (1988). “Kremnievyi inventar Vasievskogo kurgana”, Novye pamiatniki yamnoy kultury ctepnoy zony Ukrainy. Kiev.
*MASSON V.M., Merpert N.Y. (1982). Arkheologia SSSR. Eneolit SSSR. Moskva.
*NOVGORODOVA E. A. (1981). “Ranniy etap etnogeneza narodov Mongolii”,
Etnicheskie problemy istorii Tsentralnoy Azii v drevnosti. Moskva.
*SHAPOSHNIKOVA O.G., Fomenko V.N., Dovzhenko N.D. (1986). Yamnaya
kulturno-istoricheskaya obshchnost (Yuzhnobugskiy variant). Kiev.
*STETSYUK Valentyn (1998). Doslidzhennia peredistorychykh etnogenetychnykh procesiv u Skhidiy Evropi. Lviv-Kyiv.
*TELEGIN D.Y. (1973). Seredniostohivska kultura epokhy midi. Kyiv.
*TELEGIN D.Y. (1976). “Ob absolutnom vozraste yamnoy kultury”, Problemy arkheologii Povolzhia i Priuralia. Kuybyshev.


NOT:
The Horse, the Wheel, and Language: How Bronze-Age Riders from the Eurasian Steppes Shaped the Modern World, 2007 book by David W. Anthony, which won the Society for American Archaeology's 2010 Book Award

The book explores the origins of Indo-European languages (now spoken by three billion people) in the context of the domestication of the horse and invention of the wheel. The relevant archaeological evidence for the early origins and spread of the Indo-European languages is examined, giving support to a version of the Kurgan hypothesis. A key insight is that early expansions of the area in which Indo-European was spoken were often due to "recruitment" (originally to a way of life in which intensive use of horses allowed herd animals to be pastured in areas of the Ukrainian / South Russian steppe outside of river valleys), rather than due only to military invasions. According to Anthony's researches, the earliest effective domestication of horses occurred in approximately the same period and geographical area where the Indo-European languages started to spread. The splitting off of the major branches of Indo-European (except perhaps Greek) can be correlated with archaeological cultures showing steppe influences, in a way that makes sense chronologically and geographically in light of linguistic reconstructions.(wiki)

VE
YAMNA CULTURE (İÇİN TIKLAYIN)


YUKARIDAKİ KİTAP VE YAMNA KÜLTÜRÜNÜ, HİNT-AVRUPA KÜLTÜRÜNÜN ORİJİNİDİR DİYE TANITIYORLAR. TÜRK KÜLTÜRÜNÜ YOK SAYANLARA DA ÖDÜL VERİYORLAR ! 

AT, KURGAN, AT-ÇADIR-ARABA KÜLTÜRÜ TÜRK KÜLTÜRÜDÜR.
DİLLERİ BİLE TURANİDİR.



ANLAYIN ARTIK , 
BATI TÜRK'E KARŞIDIR, 
SAHİP ÇIKALIM !


SB.



________________TÜRK TARİHİ_________________














11 Eylül 2013 Çarşamba

BEREL KURGANI / KAZAKİSTAN


Saka-Scythian artifacts from Kazakhstan-Berel Kurgan

Of the 24 Berel kurgans investigated so far, Dr. Samashev said in an interview, the two he started with were among the largest. The mounds, about 100 feet in diameter, rise about 10 to 15 feet above the surrounding surface. The pit itself is about 13 feet deep and lined with logs. At the base of Kurgan 11, he said, the arrangement of huge stones let the cold air in but not out. 


This and other physical aspects of the pits created permafrost, which preserved much of the organic matter in the graves — though looting long ago disturbed permafrost conditions. Still, enough survived of bones, hair, nails and some flesh to tell that some of the bodies had tattoos and had been embalmed. Hair of the buried men had been cut short and covered with wigs. 

The Kazakh conservator of the artifacts, Altynbekov Krym, said that remains in several kurgans were a challenge. “Everything was jumbled together, getting moldy almost immediately,” he said, and that it “took six years experimenting to create a new methodology to clean and preserve the material.” 

Dr. Samashev said that his international crew, which is limited by climate to summer work, had excavated at least one kurgan a year. Several were burials of lesser figures. These were usually only a man and one horse. Kurgan 11 had a man who apparently met a violent death in his 30s; a woman who died later; and 13 horses, dressed in formal regalia before they were sacrificed. 

So many horses, found in a separate section of the pit, affirmed the man’s lofty social status. Their leather saddles with embroidered cloth survived, as well as bridle and other tack decorated with plaques of real and mythical animals — like griffins, which had the body of a tiger or lion with wings and the head of a bird. 
































KAZAKİSTAN - BEKTAŞ ATA KURGANI




…When you have crossed the stream that bounds the two continents, toward the flaming east, where the sun walks,...
Beware of the sharp-beaked hounds of Zeus that do not bark, the gryphons, and the one-eyed Arimaspian folk, mounted on horses, who dwell about the flood of Pluto's stream that flows with gold. Do not approach them…


Third episode, 850-873



SCYHTİANS/SAKA'S
YANİ İSKİTLER; BİR TÜRK KAVMİDİR.

***







22 Mayıs 2013 Çarşamba

PAZIRIK KURGANLARI - DEĞERLENDİRME


KURGANLAR, DAĞILIMI, PAZIRIK BÖLGESİ, ARAŞTIRMA TARİHÇESİ VE TARİHLENDİRME

I. KURGANLAR VE GENEL ÖZELLİKLERİ


Bozkır toplumları, yaşamları gereği sürekli hareket halinde olduklarından çok fazla kalıcı izler bırakmamışlardır. Onların varlıklarına dair en önemli izler hayatını kaybeden önemli üyeleri için düzenledikleri kurganlar ve içlerindeki ölü hediyeleridir. Bu nedenle kurganlar ve buluntuları araştırmacılar için oldukça önem taşımaktadır.

Bozkır coğrafyasının yegane yapı taşlarını oluşturan kurgan kültürünün kaynaklarını Volga ve Ural nehirlerinin arasında aramak ve bu bölgeyi merkez alarak yayıldığını söylemek mümkündür. M.Ö. 3. Bin yılda Volga ve Ural nehirleri arasında oluşan Kurgan ve Yam kültürünün zamanla komşu bölgelere de yayıldığı görülmektedir.(1)

Güney Sibirya'da, Eneolitik ve Bronz çağlarını üç ana arkeolojik kültür çevresi belirler. Bölgede hakim durumda bulunan ilk kültür, M.Ö. III.-II. Binyıl başlarına tarihlenen Afenesyova kültürüdür. Ardından M.Ö. II.-I. Binyıl başı olarak belirlenen Andronova kültürü ve M.Ö. 1200-700 yılları arasında görülen Karasuk kültürü gelmektedir.(2) Karasuk kültürünü, Pazırık kültür coğrafyasının da olgunlaştığı dönem olan Tagar ve Taştık kültürleri izler .

Abakan ve Yüs bozkırlarında Radloff, Tunç Çağlarına tarihlenen otuza yakın mezar açmıştır. Mezarlar dış görünüşleri itibariyle hemen hepsi, yer seviyesinden yaklaşık 1-1.5 m. derinlikte olup dikdörtgen planlıdır. Etraflarında 10 büyük taş dikdörtgen olacak şekilde sıralanmış, mezar çukurunun zemini tokmaklanarak sertleştirilmiş yada ince taş levhalarla döşenmiştir (3). 

Ölü, sırtüstü yatırılmışve elleri çapraz olarak göğüslerinin üstüne yerleştirilmiştir. Yan yana yerleştirilmiş mezarların bazılarında bir, bazılarında ise beşgömü yapıldığıanlaşılmıştır (4). 

Ölüler, başları doğuya gelecek şekilde yatırılmıştır. Üzerinde, kalın ağaçlar ve onların üzerinde de iki yada dört karış kalınlığında taş levhalar yerleştirilmiştir. Abakan, Yüs, Altay, Yenisey, Baraba ve Kulunda'da açılan mezarlarda bakır ve az olarak tunç malzemeden yapılmış bıçak, silah, ok ucu. mızrak, orak, balta, iğne v.b. bulunmuştur (5). 

Buluntular arasında koyun ve at kemikleri ile beraber vahşi hayvan kemiklerinin yer alması, bu toplulukların çobanlığın yanısıra avcılıkla da uğraştıkları düşüncesini uyandırmaktadır. Bu kültürde bu tip mezar geleneği tüm doğu bozkırlarında hakim konumda bulunmaktaydı. Kurgan mezar geleneğinin temellerini oluşturan bu kültürde özellikle mezar odasının yapısındaki benzerlikler kültürel gelişim evrelerinin ilk basamağında kurganların yapısını
anlamamıza ve gelişim evrelerini görmemize yardımcı olur.

Andronova kültürü adını, Krosnoyarsk'ın kuzey-batısındaki Andronova köyünden almıştır. Bununla beraber daha sonra bu kültürün sadece Yenisey'de değil, bütün batı Sibirya ve Kazakistan'dan Ural dağlarına, Kırgızistan ve Pamir yaylasına kadar yayıldığı anlaşılmıştır. Mezar yapıları Afenesyova kültürüyle benzerlik gösterir. Dairesel taşsırası bütün mezarlarda görülür. Mezar odası bakımından kurganlarla benzeşse de kurganımsı yükseltilere az rastlanır. Mezar odası kütük yada büyük taş parçalarıyla oluşturulur. Mezarların hemen yakınında bir kurban tören mekanı vardır. Bu dönemde metal kullanımının artması buluntuların sayısını ve çeşidini de arttırmıştır. Mezarlara kadın erkek gömüsü beraber yapılmıştır. Kazılan mezar çukurlarının üzeri yassı taşlar ve ağaç dalları ile kaplanır. Bronz malzemelerin yanında ilk defa altından yapılmış eserlere de rastlanmıştır.(6)

Andronova kültüründen sonra, İç Asya'nın bronz çağıiçinde gelişen önemli kültürlerinden birisi de Karasuk kültürüdür. Andronova kültürü batıda devam ederken, Yenisey'in uzak doğusunda ve Ob'un yukarısında ortaya çıkan bu kültürün ekonomisinde, hayvan yetiştiriciliği başrolü oynuyordu.

Karasuk kültürel dönemi demirin yoğun kullanımı ile ön plana çıkmaktadır. Karasuk kültürünün mezarları bazen yüzden fazla gömüyü içermekteydi. Karasuk kültürünün ortaya çıkışında, doğudan gelen bazı Mongoloid boyların sebep olduğu, kültür kalıntılarından bilinmektedir. Doğudan gelip Karasuk kültürüne neden olan bu boylar bugünkü Çin'in kuzey bölgelerinde yaşamakta olan, bazı araştırmacılara göre, kısmen Europeoid, fakat Mongoloitler ile de gittikçe karışan boylardı. Karasuk kültürünü, bu dönemde de yerleşik olan Europeoid Kavimler üzerine arkeolojik ve antropolojik olarak da desteklenen Kuzey Çin’den geldiği anlaşılan Mongoloit Kavimler’in göçü sonucu yoğun bir ve nüfus artışı oluşmuş buna bağlı olarak hayvancılık ön plana çıkmıştır.

Karasuk mezarlarıüst taraftaki görünen kısmın kenarlarına dizilmiş dikdörtgen taş tabakasıyla ayırt edilirler. Mezar duvarlarının yüzeyleri kum taşı ile kaplanmıştır. Buluntular arasında Kıngırak adıverilen tipik dirsek biçimli iki yüzü keskin bronz bıçaklar yer almaktadır. Bu kültürden gelen eserler arasında en ilginç olanları koç başı ile taçlandırılmış sütun biçiminde veya insan biçimli stilize hayvan kabartmalı taş heykellerdir (7). Çin'deki An-yang kültürleri, Güney Sibirya'daki Karasuk çağı kültürlerine kuvvetli tesirler yapmıştır. Fakat karşılıklı iletişim sonucu Çin'de de Orta Asya kültürlerindekine benzer hayvan figürlerinin ağırlık taşıdığı bir üslup meydana gelmiştir (8).

M.Ö. Birinci binde de Altay kültür çevresinin, Sibirya ve Kazakistan'a göre kendi içinde daha muhafazakar geliştiği görülür. Minusinsk'deki Karasuk kültürü, Andronova Kültürü’nün yerini tamamen aldığı halde; Altay dağlarında, bazı yeni etkilere rağmen, Andronova Kültürü hâlâ çok kuvvetli olarak devam ediyordu. Altay kültür çevresi; Tanrıdağları, Çu vâdisi, Güney Moğolistan ve Ordos bölgelerini kültürel olarak etkilemiştir. Tunç çağına denk
gelen Altay buluntuları, başlıca Kamışenka ve Kızıl-Yar'daki kurganlarda ele geçmişti. Maden olarak hâlâ bakır ve bronz kullanılmaktadır. Kamışenka'da, bu devre ait 25 mezar bulunmaktadır. Ölülerin hemen hemen tamamı sağ taraflarına yatırılmış ve başları batıya çevrilmişti. Mezarlarda geyik dişleri de bulunmakta olup, bunların dinî bir anlamı vardı. Ayrıca bu dönem
mezarlarında yakın dövüş silahları çıkmıştır.

Altaylar çevresinde özel olarak gelişen bu kültürün önemli özelliklerinden biri de bozkır kültürünü en iyi anlatan unsur olan insanların tabiat üstü eğilimlerinden ortaya çıktığı düşünülen hayvan üslubunun (9) ön hazırlayıcısı niteliğinde olmasıdır.

Kuzey Altaylar’da gelişen bu özel kültür adınısonraları MÖ 7.- 6 yy Mayemir kültürü 6.- 5. yy Pazırık Kültürü ve daha sonra bu kültürlerin devamı niteliğindeki Tagar ve Taştık kültürleri yerini alır. Pazırık Kurganları, Altay’larda erken dönemlere tarihlenen mezarlardan daha komplike bir yapı göstermektedir. Buna rağmen Hibert’e göre en son yapılan değerlendirmeler neticesinde MÖ 5. yy tarihlenen Pazırık Kurganlarıdaha önceki ve sonraki dönemlerde ortaya çıkan kültürün Pazırık’tan sonrada genel hatlarıyla devam
ettiği gözlenmektedir. Bölgede erken mezarlarda çıkan mezar eşyaları, daha çok basit bronz silahlar ve altın mücevherattan oluşmasına karşın Pazırık Kurganlarının da içerisinde bulunduğu dönem de daha iyi işlenmiş bronz, demir ve altın eşyalar yer almaktadır.

Pazırık ve Tagar Kültürleri Tuva Bölgesi’nde Albi-Bel ve Saglin kültürleri daha güneyde bugünkü Moğolistan’a kadar olan bölgede Uyuk Kültürü ismini almıştır.(10) Bu dönemde Güney Rusya'daki Pontik Bozkırları’nda da İskitler egemen durumda idiler. Mayemir Kültürü’nden önce gelen Karasuk kültürünün batı kolunda, Altay ve Tanrıdağlarında "hayvan üslubu" olarak adlandırılan İç Asya sanatının meydana geldiği görülür. "Hayvan Üslûbu" teriminin ortaya çıkmasına neden olan bozkır sanatı ürünlerinin M.Ö. 5. yüzyılla M.Ö.3. yüzyıl arasında tarihlenen bu bölümü çevresindeki hayvanla doğanın sırlı yaşamının bir simgesi olarak bakan bozkır sanatçısının bakış açısı yansıtılır.

Karasuk kültürü verileri üretilirken Asya tarihinin karakterini değiştirecek toplumsal ve ekonomik yapı değişlikleri ortaya çıkmış ve bozkır toplumları göçebe yaşamına geçmiştir. Bu dönemde Kuzey Çin’den gelen Mongoloit kavimler bölgede büyük bir nüfus patlamasına neden olmuş ve yerleşik halk ile karışarak yeni bir kültürün temellerini atmışlardır. Bu dönemde yerleşik halk çeşitli baskılar nedeniyle içtimai ve ekonomik yapısında değişikliğe gitmiştir. Andronova kültürü içerisinde kendine hayat bulan bu kültürde en önemli özellik demirin yaygınlaşmasıdır. Demir, Orta Asya'da Andronovo kültürü ile birlikte M.Ö. 1400’lerde insan hayatına girmiştir.(11)

Sibirya'da Erken Demir Çağı kültürünün izlerini Minusinsk (YukarıYenisey) ve Altay bölgelerinde takip edilebilir.

M.Ö. 700 sıralarında, Karasuk kültürü, bazı europoid göçlerin etkisi ile Tagar kültürüne dönüşmüştür. Coğrafi yayılış sahasına dayanarak yapılan arkeolojik ve antropolojik çalışmalar sonucunda, Kem (Yenisey) ırmağı boyundaki M.Ö. yedinci yüzyılda başlayan Tagar kültürünün, Karasuk kültürünün devamı niteliğinde olduğu tespit edilmiştir. Karasuk kültürü ile bozkıra giren demir Tagar kültürüyle hızlı bir gelişim göstermiştir.

Bu kültürün belirleyici kalıntıları kurganlar olmuştur. Kurganlar, köşelerde yüksek taşların kare şeklinde bazen de yan yana duvar gibi dizildiği bir biçim gösterir. Bu kültüre ait 200’den fazla kurgan, 600’den fazla gömü tespit edilmiştir. Mezarlarda kadın erkek beraber gömülmüştür. Tagar kültürü bozkır sanatının karakteristik örneği olan hayvan üslubunda da buluntular vermektedir.

Tagar kurganlarının yakınlarına gayet büyük taşlar dikilmekte ve bu
taşlar üzerine resimler çizilmekte idi. Dikili taşlar üzerindeki resimlerde, resmedilen kişilerin kıyafetleri Altay kıyafetlerine yakın şekilde, mintan ve çakşır giymiş, çekik gözlü ve köseliğe eğilimli şahıslar dikkati çekmektedir.

Karasuk kültüründe hazırlanan mezar odalarıkurganlardaki teferruatlı yapının aksine basit ve sade özellikleriyle ön plana çıkar. Buna karşın Pazırık kurganlarının da içinde yer aldığı Tagar kültüründe atlar içinde ayrıbir bölüm ayrılmıştı. Yine Karasuk kültüründe ölüye sadece elbiseleri, takıları ve toprak kaplarda hediyeler bırakılırken, Tagar kültürü ile birlikte, ölünün silahları, eyerlenmiş, binit takımları ile birlikte kurban edilmiş atlarıda bırakılıyordu (12).

Uyman bozkırında ve Berel yakınlarındaki Buhtarma boyunda bulunan Katanda nehrinin sol yakasındaki mezarların daha çok halk tabakasına ait olduğunu düşündürmektedir. Buradaki mezarlar genel olarak yerden 30 cm. yüksekliktedirler ve üstleri ufaltılmış kaya parçalarıyla örtülmüştür. Yükseltinin tam ortasındaki dikdörtgen mezar çukuru doğu istikametinde açılmıştır. Ölüler başı batıya dönmüş olarak sırtüstü yatırılmışlardır. Mezar taşla örtüldükten sonra üstlerine, başları batıda olmak üzere at bedenleri bırakılmıştır. Buluntular arasında kadın takılarını oluşturan bakırdan yapılmış, küpe, alınlık, yüzük, akik kalp motifleri ve mavi cam işleri, erkeklerin kullandığı demir ok-mızrak uçlan, kılıç ve günlük elbiselerinin kalıntıları yer almaktadır. 

Buradaki mezarlarda da bir metreye yaklaşan derinliklerde donmuş toprak ile karşılaşıldığından kazı esnasında güçlük çekilmiştir. Aynı bölgedeki daha büyük kurganlarda kayın kabuğu parçaları, üzerinde motifli deri parçaları, altın parçalarıyla süslenmiş deri matara, kürkten yapılmış elbiseler, hayvan motiflerinin işlenmiş olduğu kabartmalar, doğu-batı yönünde levhalar üzerine konmuş cesetler burasının Erken Demir Çağı'na ait olduğu izlenimini vermektedir (13). 

Radloff kurgandan çıkan hayvanların ne tarzda tasvir edildiklerine değinmediği gibi ölülerin de mumyalanmış olup olmadıkları hakkında bir bilgi vermemiştir. Ancak burasının Griaznov ve Rudenko'nun açtığı gibi gömü odalı bir kurgan olması mümkündür.

Altay dağlarında bugüne kadar Demir Çağına tarihlenen bir yerleşim bulunamamıştır (14). Günümüze sadece kurganlar gelmiştir. En zengin kurgan topluluğu Pazırık'ta olup, dönem itibarıyla Tagar ve Taştık kültürleri denilen Demir Çağı içinde yer alır.

Asya bozkırlarından Kafkasya ve Karadenizin kuzeyinden Doğu Avrupa bozkırlarına dek uzanan geniş alanlarda karşılaşılan en karakteristik mezar yapıları, tepecik şeklindeki yükseltilerdir. Bu tip mezar yapılarına Asya’da Kurgan adı verilirken Avrasya'nın Avrupa tarafında ve Anadolu'da Tümülüs denen bu yapılara bozkırlardaki göçebe hayat tarzında, belli bir hiyerarşik düzen içinde önem taşıyan kişiler defnedilmekteydi. (15)

Genişbozkır coğrafyasında sosyal ve dinsel yaşamın bir neticesi olarak ortaya çıkan bu mimari öğeler çeşitli isimler almıştır. Bu yığma mezar tepeleri, antik batı kaynaklarında ve daha sonraki literatürde Tümülüs olarak adlandırılmaktadır (16). 

Bozkır yaşamını nitelik ve niceliksel olarak en iyi şekilde temsil eden bu devasa yapıların kıtalar arası geçişlerde isim değiştirmesi yada tarihi kaynaklarda çeşitli isimlerle anılmasından ziyade bu yapıların önemini, dağılmış bulundukları geniş coğrafya arz etmektedir.

Kurganların yayılım sahaları bozkır kültürünün etki sahasını göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bin yıllar içinde bölgelere göre bazı farklılıklar gösteren bu tip mezar kültürü, ister Ural-Altay Türk kökenliler olsun, ister Hint- Avrupa kökenliler. Bozkır göçebelerinin tipik mezarlarıdır (17). Bozkır kültürünün izlerini takip etmemizde ve yayılımın sınır taşları olması itibariyle maddi olarak da büyük önem taşımaktadırlar.



A. Kurgan Yapımıve Genel Özellikleri


Kurganlar, bozkır hayatının nasıl bir hiyerarşik düzlem içinde geliştiğini bize en iyi şekilde gösteren maddi ve manevi eserlerdir. Bu yapıtlar bozkır hiyerarşisini tanımamızda birinci el kaynak olanağı sunması bakımından büyük önem taşımaktadırlar. Kurganların inşası, bozkır insanının dinsel yapısını yakından ilgilendiren ve bu yapının gereği olarak yaşadıkları dünyaya yaşayacakları dünya için bıraktıkları maddi ve manevi yapılar
olarak değerlendirmek daha doğru bir durum arz etmektedir.

"Kurgan" öz Türkçe ölüp, “korıgan” dan gelmektedir. 

Ölüleri koruyan özellikleri nedeniyle bu ad verilmiş olmalıdır (18). Kurgan kelimesi mana bakımından iki farklı yaşamı korumayı ihtiva etmesi bakımından önemlidir. Korugan kelimesi Türkçe de hem şehirleri çevreleyen sur yada koruma duvarı hem de ruhun ebedi bekleyişte bozulmadan korunacağı bir mekanının ismiyle özdeş tutulmuştur. 

Koruma unsuru kurganların inşa edilişinin birincil nedenini teşkil etmektedir. Kurganların iç dizaynında yaşadıkları çadırları model alınmaları bu yaklaşımı açıkça ortaya koymaktadır.
Kurganların niteliksel büyüklüğünü, defni yapılan kişinin hiyerarşik düzen içinde yüksek rütbeye sahip olması yada daha düşük rütbeye sahip olması gibi etkenler önemli şekilde etkilemiştir. Ölü, yüksek dereceli bir prens yada veliaht ise mezarı da diğer soylulara göre nispeten büyük olmaktadır. 

Kurganların yapımı büyük bir külfet olarak görülse de bu yapılar bir inancı sembolize ettiklerinden bozkır insanı tarafından büyük bir ibadet ve bu ibadettin getirisi olarak görülmekteydi. Defin işleminde herkes mezarın üzerine kürekle toprak atar ve en yüksek tümseği yapmak için birbirleriyle yarış edercesine bu ibadetlerini gerçekleştirirdi (19). Kurganlar bu bakımdan kutsaldı, korumaya ve korunmaya ihtiyacı vardı. Kurgan, ismini de buradan almaktaydı. Yapıların ihtişamlı görünmesinin diğer bir sebebi de koruma ve
korunmaya bağlı olarak mezar soygunculuğuydu. Defin yapıldıktan hemen sonra yaşanan mezar hırsızlığı olaylarını engellemek için mezar odasının derinliği ve kurganın yüksekliği oldukça önem taşımaktaydı. Hırsızlığı engellemek için yapılan bu çalışmalar maalesef amacına ulaşamamıştır. Çünkü yapılışlarından hemen sonra olmasa da, kurganın sahibi olduğu kavim yada devlet, otoritesini kaybeder kaybetmez, gömü sırasında neler bırakıldığını bilen diğer kavimler, tarafından soyulmuştur.



B. Kurgan Tipleri ve Mimari Özellikleri


Kurgan tipleri, bozkır kültür çevresinde ve etki alanlarında hemen hemen aynı özellikler taşıdığını söyleyebiliriz. Kurganların yapılış amaçlarının temelde aynı olması, bu tip yapıların dış görünüşten ziyade mezar odalarının yapılarında ve dizaynında da aynı anlayışın hakim olduğunu söylemeyi mümkün kılar.

Kurganların boyutları ile bozkır toplumunun sosyal kanunları ve
dinleri arasında yakın bir bağ bulunmaktadır. Kurgan boyutları, hiyerarşik düzlem içerisinde “akbudun” olarak tanımlanan, yönetici zümrenin kendi aralarındaki rütbesel bir yaklaşım olarak da açıklanmaktadır. Akbudunun yani yönetici zümrenin tanrısal bağlantıları, tanrı tarafından verilmiş olan ‘kut’ yetkisi de kurgan yapımında dinsel ve sosyal yapının birbirleriyle bağını ize en iyi şekilde yansıtmaktadır.

Kurganların hazırlanışı, çeşitli safhalarıda beraberinde getirir. Kurganlar isminden de anlaşılacağı üzere saklayacağı kutsal varlığı korumak üzere dizayn edilmişlerdir. Bu amaca uygun olarak korunaklı bir yapıya sahip olmadan önce korunaklı bir yerde yapılmaları ihtiyacı duyulmuştur. 

Bu yüzden de seçilen alanın, önemli yolların kesişmediği veya otlaklara yakın olmayan ıssız tepeler ve dağ yamaçları olmasına dikkat ediyorlardı. (20) Bu koşulun sağlanmasıyla koruduğu varlığın ebedi istinatgahında rahatsız edilmesin önüne geçildi.

Kurganların hazırlanışı ve defin işlemi inanışa göre yada doğal bir zorunluluk gereği merasimler yılın belli dönemlerinde yapılmaktaydı. Gömme işlemi senenin sadece belli dönemlerinde yapılıyordu. Bunun en önemli nedeni, gömme anına kadar bozulmayı engellemek maksadıyla yapılan mumyalama geleneği ile bağlantılıdır. Gömme işlemi ise ilkbahar ve sonbaharda olmaktaydı (21). 

Pazırık kurganlarında yapılan çalışmalarda kurganların yapıldıkları anda herhangi buzul kalıntısına rastlanmaması ve yapılan arkeobotanik çalışmalar da mezar odasında ele geçen bitki kalıntılarının Rudenko’yu desteklediğini söylemek mümkündür. Kurgan yapımı ve mimari özellikleri için en net verileri Herodotos’tan edinmekteyiz.

Herodotos’un bu konu hakkında vermiş olduğu bilgilerin önemi bizzat merasimleri ve kurgan inşasını görmesinden kaynaklanmaktadır. Herodotos’un İskit ülkesine ziyareti sırasında vermiş olduğu bilgide İskitler hükümdarları öldüğü zaman, o bölgede kare şeklinde büyük bir mezar kazmakta ve mezar hazır olduğunda ölü getirilmektedir. Gövdesi mumyalanan ölü bir arabaya konulmaktadır. Merasime katılanlar kulak memelerini kesmekte, saçlarını Çepeçevre kazımakta, kollarını çizmekte ve burunlarını yırtmaktadır. Hükümdar mezara konulunca onunla beraber karılarından birisi, bir haberci ve atları da boğulup aynı mezara
konulmaktadır. Kullandığı bazı eşyalardan da birer tane konulduğunu bildirmektedir. Yine halktan insanların da nasıl bir merasimle defin işlemini gerçekleştiğini de Herodotos detaylı olarak aktarmaktadır.

Kurgan mimarisi hakkında Herodotos’un verdiği bilgileri bugün bozkır coğrafyasında gerçekleştirilen kazılar da desteklemektedir. Yapılan bir çok kurgan kazısında gerek mimari gerekse merasim ve mezar odalarının düzenlenmesi bakımından hem Herodotos’u destekler nitelikte benzer özellikler göstermesi hem de genişbir coğrafyayı kapsayan büyük bir inanç sisteminin varlığını ortaya koyması bakımından önem taşımaktadır. Pazırık kurganlarında yapılan çalışmalar da bu yapıların inanç sisteminin bir parçası
olarak ortaya çıktığını açıkça bize göstermektedir.

Ölen kimse toplum içindeki hiyerarşik düzlemde yüksek makamda ise, genelde iki odalıbir mezar çukuru hazırlanıyor, biri kurgan sahibi için olurken, diğeri kurban edilen atlar için düzenleniyordu. (22) Tek odalı kurganlarda ise atlar mezar odasının kuzey tarafına kütüklerle duvar arasındaki boşluğa binit takımları ile birlikte bırakılırdı. Bunda amaç; defnedilen kişi öbür dünyaya yolculuğu sırasında, kullanacağı atların hazır olmalıki, bir de atı eyerlemek, dizginlerini takmakla uğraşmasın. (23) 

Pazırık'taki atların sayısı yediden on altıya kadar değişir. Mezar odasının çukurunu açarken çıkan toprağı gömü yapıldıktan sonra tekrar mezar odasının üzerine konması, kurganlara küçük bir tepe görünümü verir. Tepe, ne kadar büyük olur, mezar odasının üzerine ne kadar çok kütük ve büyük kaya koyulursa, (249 mezar, soygunculara karşı biraz daha korunmuş olur. Çukur açıldıktan sonra karaçam kütükleriyle yan duvarlar oluşturulur. Tomruklarla kaplı mezarın duvar ve tavanı kumaş ve keçelerle örtülür. (25) Bu dizayn, kurganların aslında günlük yaşamda kullanılan çadırın öbür dünya için hazırlanmış bir örneği olduğunu göstermektedir.  

Buda bize ‘kurgan’ kelimesi manasına uygun olarak bu yapıtlara
verildiğini gösterir. Kurganların da tıpkı bozkır yaşamı için şehir
manasına gelen çadırların koruyucu vasıfları ön planda tutulmuş, mezar odalarıda buna göre döşenmiştir. Çadır nasıl keçe ile kaplanıyorsa, kurganın kütük duvarlarıda keçe ile kaplanıyordu. (26) 

Mezar odasının üst kısmı yukarıdaki toprak tabakasını taşıyacak şekilde bazen kütüklerin çift sıra halinde düzenlenmesini gerektiriyordu. Çatıyımeydana getiren kütüklerin aralarını, kayın ağacıkabuklarıile kapattıktan sonra ağaç kökleri ile çevrede yetişen Kuril Çayıdallarıile örterlerdi. Çatının üzerine büyük kaya parçalan ile kazısırasında çıkarılan toprak yığılmakta, son işlem olarak kurganın tamamıorta boy taşlarla kaplanmaktadır. (27) Bu durum bölgedeki diğer kurganların geneli için aynıdır.



II. BOZKIR COĞRAFYASINDA KURGANLARIN DAĞILIMI


Bozkır coğrafyasında kurganların yayılım aşamaları bu kültür insanlarının etki alanlarına aldıkları bölgelerle alakalıdır. Zira bozkır kültürünün etkileşim sahalarını, daha doğrusu sınırlarlarını belirlemede tek maddi kalıntılar tepelik şeklindeki bu mezarlardır.

Kurganların yayılım sahalarını kabaca çizecek olursak 40. ve 50. paraleller arasında Tuna nehrinden Çin Seddine kadar uzanan 7000 km uzunluğunda bir sahada yayılmaktadırlar (28). Karadenizin kuzeyine kurganların yayılması ise 4. binin sonlarına doğru gerçekleşmiştir. Bölgede daha sonraları giderek yayılan kurgan yapım kültürü M.Ö.3.Bin ortalarında Kuzey Kafkasya’da Maykop Arkeolojik Kültürü oluşmuştur. Bu Maykop adı Maykop şehri yakınındaki kurganın adından gelmektedir (29). Maykop kurgan kültürünün Gürcistan’daki Sioni kültürü ve gerekse Doğu Anadolu kültürleriyle yakın ilişkileri vardır (30).

Bu ilişkiler sonucunda 3. Binin son çeyreğinde Transkafkasya ve oradan Anadolu’ya giren bu kültürün insanları, bölgede önemi tartışılmaz olan Üçtepe Kurgan’ını yapmışlar ve oradan da Urmiye’ye kadar bu kültürün kalıntılarını yaymışlardır. Karadenizin kuzeyinde 1. bine gelindiğinde ise bölgede tamamen bir bozkır kültürü egemenliği söz konusudur. Dolayısıyla kurganların sayısı buna bağlı olarak artmıştır.

M.Ö. 8. ve M.S. 1.yy’lar arasında Kuban, Poltova, Volga, Ural, Altay, Kuzey Moğolistan ve batıda genellikle Macaristan ve Romanya ve Ukrayna da kümelenmişlerdir. Bugün Ukrayna’yıiçine alan bölge ise kurgan kültürünün en yoğun yaşandığı coğrafya olmuştur. M.Ö 4. ve 3. yüzyıllara tarihlenen Ukrayna’nın Dnepropetrovsk , Zaprozhye ve Kherson bölgesinde bulunan Chertomlyk, Solokha, Oguz, Alexandropol, Kazel, Bol’shaia, Tsymbalka ve Chmyrev kurganlarıdır. Kırımda ise Kerch yakınlarındaki Kul Oba en ünlü kurganlardandır (31).

Kimmerler ve İskitler kökenleri MÖ. 3. Bin yılları aşan Kurgan kültürlerinin MÖ.2. ve 1. Bin yıldaki temsilcileridir (32). Doğu Avrupa , Ön Asya, Kafkasya, Güney Sibirya Ukrayna ve diğer bölgelerin tarihleri yaklaşık olarak 5 asır İskitlerle bağlantılıdır. İskitya; Karadeniz kuzeyi ve Kırım bozkırlarını, Kuzey Kafkasya ve Ural dağlarını kaplamakla beraber Orman ve bozkır bölgelerinde yaşayan kavimleri de kapsamaktaydı (33).



III. ÇEVRE KURGANLAR


Pazırık Kurganları’nın yapılarını ve bu mezarları inşa eden insanların kültürel yapılarının anlaşılabilinmesi, aynı kültür coğrafyası içerisinde farklı bölgede yer alan ve daha az tahribata maruz kalmış kurganların net olarak tanımlanmasıyla gerçekleştirilmiştir.

Aragol, Katanda, Şibe, Başadar, Berel, Tüekta, Noin- Ula gibi bölgelerde yapılan çalışmalar neticesinde ele geçen maddi kalıntılar bize Pazırık insanıyla aynı kültüre sahip insanların ne kadar geniş bir bölgeye yayıldıklarını kanıtlamıştır. 

Bu bölgelerde yapılan çalışmalar neticesinde atlara ait eyerler, koşum takımları ve eyer örtüleri gibi atla ilgili zengin malzemeler (34) ve hayvan üslubunun eşsiz kullanımına ait sanat eserlerinin bire bir benzerlerinin ele geçmesi kültürel birliğin devamlılığı ve yayılım alanları hakkında bize bilgiler sunmaktadır. 

Altay bölgesinde yapılan çalışmalarda koşum takımları bölgede MÖ 2000’nin ortalarında çıktığı düşünülmektedir. Bu tarihten itibaren MÖ 600’lere kadar çok çeşitli koşum takımları bulunmasına karşın MÖ 600’lerden sonra Pazırık Tipi olarak nitelendirilen koşum takımları çeşitliliğini yitirerek Macaristan’dan Moğolistan’a kadar standart tip koşum takımları ortaya çıkmıştır. 

Ortaya çıkan bu standart tipte Çok fazla sanatsal öğelere yer verilmemesine karşın Pazırık ‘ta ele geçen koşum takımlarının birkaçı üzerinde insan yüzü tasvirli ahşap aplikeler bulunmuştur. (35) Bu standart koşum takımlarından kültürel devamlılık sürecinin mekansal anlamda atlar üzerinde aşıldığını kanıtlamaktadır.

1927 yılında Ursula Irmağı kıyısında, Griaznov tarafından Şibe’de yapılan çalışmalarda ele geçen cesetlerin iç uzuvları ile beyinlerinin boşaltılmış olduğu ve vücuttaki kesiklerin kalın bir kirişle dikilmiş olduğu görülmüştür. V numaralı Pazırık Kurganı’nda açığa çıkarılan erkek cesedinin ayaklarındaki kesi izleri ve dikişler aynı teknikle yapılmıştır. 

Yine II numaralı Pazırık Kurganı’nda çıkarılan erkek ve kadın cesetinde beyin boşaltılmış yerine kokulu otlar ve kozalak ve toprak doldurulmuştur. (36) Burada ele geçen sanatsal amaçla yapılmış malzemenin çoğunluğunda tekbir yapım malzemesi kullanılmamıştır. Şibe’de ele geçen malzeme içerisinde genel olarak ahşap üzerine altın varak kaplama tekniğinin kullanılması Pazırık Kurganları’nda ele geçen malzemeyle birebir örtüştüğünü göstermektedir.

Aragol'da iki ve Katun nehri üzerindeki Katanda köyünde iki mezar pazırık kültür çevresinin tanımlanmasında etkili olmuştur. Aragol bölgesi, Büyük Ulagan Vadisi kıyısında yer alır. Aragol bölgesi Pazırık bölgesine yaklaşık 5 km uzaklıktadır. (37)

Aragol’un kazılmış üç kurganından biri 8 m çapında ve 0.6 m yüksekliğindeydi. 3 m derinlikte, 0.9 m eninde 2 metre boyunda ve 0.4 m yüksekliğindeki bir ahşap bir mezar odası bulunmaktadır. Tek iskelet bulunan sandukanın kuzey kenarının arkasında, başları doğuya doğru, biri diğerinin üzerinde iki at iskeleti uzanıyordu. Mezar taş ve toprakla doldurulmuştu.

İkinci kurgan ortasında 0.5 m derinliğinde, mezarı 0.5 m yüksekliğinde, çapı 12 m olup birinci kurgana göre daha genişbir yapıya sahiptir. Mezar çukuru yüzeyin altında 3.1 m derinliğinde, bir mezar odası kalıntıları, doğu batıyönünde uzayan uzun kenarlarıyla 1.6 metre eninde, 2.5 metre boyunda bir ölçüye sahiptir. Tabanın üzerinde bir tahta döşemenin kalıntıları vardı ve takriben 3.5 metre yüksekliğindeki sanduka karışık halde bulunan iki kişinin kemiklerini içeriyordu. Mezar çukurunun kuzey tarafında, başları doğuya dönük iki at iskeleti bulunmuştur.

Katanda nehri üzerinde yer alan ve 1865 yılında Katanda bölgesindeki kurganları üzerinde ilk çalışmaları Radloff yapmıştır. (38)

Katanda da kazılan kurganlardan ilki, takriben 0.4 metre yüksekliğinde ve 20 cm derinliğinde, 9 metre çapındadır. 15 metre eninde 2.5 metre boyunda ölçülere sahip olan mezar çukuru, doğu batı yönünde ve 3.5 metre derinliğindedir. Mezarda yapılan çalışma neticesinde İskelet kalıntılarının yetişkin bir erkek ve bayana ve yanmış bir çocuğa ait olduğu ortaya çıkmıştır. kalıntıların üzerinde, çukurun kuzey kısmında birinin başı doğuya ve birinin de batıya olmak üzere iki kat halinde atlar yatırılmıştır.

Diğer bir Mezar çukuru ise tepede 2.35 metre eninde 3.4 metre boyunda, altta 2 metre eninde 3.11 m, 3.4 derinlikte ve doğu-batı yönünde kazılmıştır. Mezar çukurunun altında başıdoğuya dönük bir kadının iskeleti bulunmakta batısında ve ona paralel durumda olan başı doğuya doğru dönük bir at iskeleti vardı. Mezar çukuru 1 m derinliğe kadar üzeri taşlarla kaplanmış taşlarla doldurulmuştu. (39)

Katanda Bölgesi’nde avam tabakasına ait olduğu düşünülen bu mezarda, büyük kurganlardaki gibi aynı temel ölü gömme metotlarını, bir destek üzerine yapılmış mezarlara sahip olan sıradan kurganlarda da görebiliriz. Bir mezar çukurunun içerisinde, ahşap sanduka içerisine gömülmüş bir yada iki kişinin olması ve sandukanın ötesinde mezar çukurunun üçte birlik kısmının kuzeyinde bir at gömülü bulunmuştur. Mezar çukuru toprak ve taşlar ile doldurulmuştu. Mezarın üstü küçük bir toprak yığını ile örtülmüştü (40).

1924 yılında Kozlof tarafından Mogolistan’ın Noin- Ula bölgesinde yapılan çalışmalarda MÖ 1 ile MS 1 yüzyıla tarihlenen keçe örtüler at koşum takımları gibi eserler Pazırık’ta ele geçen eserlerle büyük benzerlikler arz etmektedir.




IV. PAZIRIK BÖLGESİ, ARAŞTIRMA TARİHÇESİ VE TARİHLENDİRME



A. Pazırık Bölgesi


Bugün Rusya'ya bağlı olan bölge Gorno Altay sınırları içinde yer alır .  Altay bölgesindeki nehirlerin aktığı vadilerde, küçüklü büyüklü bir çok kurgan tipi mezara rastlanmaktadır. Pazırık olarak adlandırılan yer Chulyshuman sahasının güney yamaçlarında ve Yukarı Altaylar'ın doğu kısmındaki Tuva sınırında bulunmaktadır. Bu alan güneydoğudan kuzeybatıya doğru, Teletskoye gölüne güneyden akan Chulyshuman nehri ile ona bağlanan Bashkaus nehri arasındadır. (41)

Pazırık, Büyük Ulagan (42) sahası içerisinde Greenwich'e göre 50'44 kuzey, 88'03 doğuda bulunan bir vadidir. Büyük Ulagan vadisi U şeklinde Pazırığın bir kilometre güneyinde uzanmaktadır. Balyktyol nehri Pazırık’ın güneybatısından Büyük Ulagan içlerine akar. (43)

Büyük Ulagan vadisinin oluşumu tamamen buzul taşlarla alakalı bir yapı göstermektedir. Vadinin oluşumunda buzullar ilk etapta vadi tabanında büyük göletler oluşturmuş vadiyi ikiliye bölmüş daha sonra buzulların ikinci bir hareketiyle son şeklini almıştır. Aşınmış vadi içlerini ileriye doğru bastırarak bu vadiye has U şeklini vermiştir.(44)

Doğu Altay’larda özellikle Ulagan vadisinin iklim özellikleri şöyledir; yıllık sıcaklık farklarının fazla olmayıp hemen hemen aynı döngüsel iklim özelliklerine sahip bölgede, günlük sıcaklık farkları çok fazladır. Düşük bir sıcaklık ortalaması bütün yıl boyunca geçerlidir. Uzun kış dönemi, sıcaklık ortalamalarını oldukça düşürür. Kışboyunca Bölge üzerinde sürekli oluşan rüzgârlar kalın bir kar tabakasını önler fakat vadide dondurucu soğuklara neden olur. Bu soğukların ardından gelen yaz ise çok kısadır. Böylece kurganların içine dolup, soğuktan dolayı donan kar ve yağmur suları, eserleri ilk günkü gibi korumuştur (45).

Pazırık kurganları sayısal olarak değerlendirildiğinde büyük Ulagan vadisi içerisine inşa edilmişbir dizi irili ufaklı mezar olarak gösterilebilir. Fakat Pazırık Kurganları kültürel açısından değerlendirmeye tabi tutulacak olunursa bu saha Ulagan vadisiyle sınırlı kalmaz ve geniş bir bozkır coğrafyasına yayılır.



B. Araştırma Tarihçesi


Bölgedeki ilk bilimsel kazılar yaklaşık olarak üç yüz yıl öncesine gitmektedir. Radloff’un verdiği bilgiler ışığında, Altay bölgesindeki ilk çalışmalar 1722 tarihinde Messerschmidt tarafından yapılmıştır (46).

Ancak, bu araştırma daha çok gezi ve yüzey araştırması düzeyinde olmuştur. Oysa Radloff 1859-1893 yıllan arasında Türkistan ve Sibirya bölgesinde 12 yıl boyunca araştırmalar yaparak, Berel ve Katanda kurganlarında kazı çalışmalarıyla bunlara ait yayınları yaparak bu konuda ilk bilimsel adımları atmıştır.

Altay Bölgesi’nde ilk olarak 1924 yılında Antropoloji ve Etnoğrafya çalışmaları ile ilgili heyetin başkanı Rudenko tarafından mezarlardan biri kazıldı.(47) Fakat yapılan bu çalışmada herhangi bir kalıntıya rastlanmadı. Bu durum Altay’daki diğer yerlerde kazılmış bulunan benzer mezarlar gibiydi. 

Sadece Büyük Ulagan'ın 2.5 kilometre aşağısının sol kıyısında ve yüzeyden 0.4 m. aşağıda bir çukur içindeki Balyktyul ile kesişme yerindeki mezarda bir insan ve bir koyun kemikleri bir demir at kırıntısı ile beraber, ok başı ve tokalar bulundu. Bölgede yapılan bu çalışmalar neticesinde ulaşılan bu kalıntıların hangi kültüre ait olduğu ve dönemi tespit edilememiştir.

Bölgedeki ilk kapsamlı çalışmalar ise Rus Devlet Etnoğrafya Müzesi tarafından 1929 yılında başlatılmıştır. Pazırık yaylasında dağınık halde pek çok kurgan vardır (48). Ancak yapılan çalışmaların yetersizliği ve kurganların çoğunun soyulmuş olması nedeniyle birkaç kurgan haricinde önemli buluntulara rastlanmamıştır. 

Bölgede Griaznov ve Rudenko 1929 yılında bir, 1947-1949 yıllarında dört,(49) 1993 yılında Polosmak'ın açmıştır. (50)

Pazırık bölgesindeki yapılan ilk çalışmalarda vadilerde ve açık bozkırlara yayılmış olarak kırka yakın kurgan bulunmuştur (51). Kurganların hepsi numaralandırılmıştır. Fakat dünyadaki önemli siyasi gelişmeler bölgedeki çalışmaları önemli ölçüde durdurmuştur. Çalışmalar tekrar 1947 yılında başlayabilmiştir. 1990’lı yıllarda bölgedeki çalışmalar son şeklini almaya başlamıştır. 

Bölgedeki çalışmalarını bir misyon haline getiren Rus Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü tarafından yürütülen çalışmalarda 1993 yılında Polosmak tarafından bir kurgan daha açılmıştır. Bu kurgan ise daha önceleri diğer kurganlarla karışmaması için “ The Lady ” adı verilmiştir. Rus Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü’nün Bölgede yaptığı yirmi yıllık çalışmalar neticesinde Vilademir Kubarov tarafından yüz elli irili ufaklı kurgan tespit edilmiştir. Bölgedeki mezar yapıları genelde bir tepe üzerine veya nehir teraslarına yapılmıştır.(52)

Büyük Ulagan içindeki Pazırık vadisinde bulunan beş büyük kurgan 
kabaca vadinin kuzeyinde 3 ve 4; ortada 1 ve 2; güneyinde 5 numaralı kurganlar olarak kabaca yerleri tarif edilebilir. Bu kurganlar Griaznov ve Rudenko’nun çalışmalarının merkezini oluşturmuştur. Ayrıca bölgede bu beş büyük kurganla aynı tipte fakat boyut olarak daha küçük yapıda dokuz (6-14) küçük kurgan daha bulunmaktadır. Bu kurganların içine son yıllardaki çalışmalarla birlikte “ The Lady” kurganıda katılmıştır.

Yapılan araştırmalar neticesinde bölgedeki diğer kurganlarında yapısal ve kültürel açıdan aynı özellikleri taşıdıklarını söylemek mümkündür. Bölgedeki diğer kurganlar Berel, Tüekta, Noin-Ula, Başadar, Şibe, Katanda- arasında gerek plan, gerek buluntu olarak bir benzerlik göze çarpar (53). 

Şimdiye kadar açılmış Pazırık Kurganları bölgede tespit edilen yüz elli kurganı gerek mimari gerek kültürel açıdan tanımlamaktadır. Aynı kültüre bağlı fakat farklı bölgede yapılan kurganlar ortak mimari ve kültürel yapıyı barındırırlar. Genel yapı özellikleri itibariyle Şibe ve Başadar kurganlarıda bu tezi destekler nitelikte aynı özellikler taşımaktadır.(54)

C. Pazırık Kurganları’nın Yapılış Dönemleri ve Tarihlendirme Problemi


Pazırık kurganlarını tarihlendirme konusunda, akademisyenlerin farklı görüşleri vardır. Franz Hancar, tarih olarak Bronz çağının en belirleyici özelliklerinin yaşandığı Karasuk kültüründen sonraki bir döneme yani genel olarak M.Ö.VII. yüzyıl ile I. yüzyıl arasına tarihlendirmektedir (55). 

Sergei I. Rudenko, Karbon 14 metoduna dayanarak kurganların M.Ö.V. yüzyıla ait olduğunu belirtmektedir. (56) Buna rağmen büyük kurganlar arasında tam bir zaman birliği yoktur.(57) İlk yapılan ile son yapılan arasında muhtemelen bir yüzyıl vardır. (58) 

Anne Roes ise kartal-grifon ve nokta-virgül motiflerine bağlı olarak kurganların M.Ö.IV. yüzyıldan daha erken bir döneme tarihlendirilemeyeceğini ifade eder (59). 

Nejat Diyarbekirli ise, Çin'de çağdaş bir uygarlık olan Hun dönemine ait ipekli kumaş, ayna, lake eşyalar nedeniyle M.Ö.III-II. yüzyıllar üzerinde durmaktadır (60). 

Bahaeddin Ögel de, Pazırık kurganlarını, çıkan buluntular ışığında M.Ö. II-I. yüzyıllara tarihlendirmektedir. (61)

Polasmak’ın 1993 yılında bölgedeki yoğun çalışmaları ve kazılarında elde ettiği bulguların MÖ 600- 200 yıllarına ait olabileceği ve Pazırık insanının bu dönemler arasında yaşadığından bahsetmektedir. (62)

1960 yılında yapılan karbon testleri mezarları MÖ 430 yıllarına, son yıllarda James Millory’nin yaptığı karbon testlerine göre ise MÖ 300 civarına tarihlenir.(63)

Pazırık Kurganları’nın inşası meselesinde en büyük tartışma konusu
kurganların yapıldığı mevsimsel dönemdir. Yapılan iklimsel değerlendirmeler neticesinde inşa için uygun şartlar, yılın belirli zamanına bir imkan vermekteydi. Bu zaman aralığı, zeminin kazmaya uygun sertliğe ulaşılabildiği bir dönem olmalıdır.

Çivi ve çekiç ile özellikle toprakta, donmuş zeminde mezar çukuru
kazmak oldukça zordur. Çoğu faktörler bu kurganlardaki mezarların yapılma zamanının yaz ve sonbahar mevsiminin başları olduğuna işaret eder (64).

Pazırık kurganlarının yapılış mevsimi ile ilgili olarak atların ve bitkilerin fiziksel durumu da bilgi vermektedir.

IV numaralı kurgan haricindeki bütün kurganlarda atlar üzerinde kış
tüyleri olarak kabul edilmeyen üzerinde kıllar kalmıştı. Dokuz at içerisinde sadece V numaralı kurgandaki at yanmıştı, koşum takımları bakımından zengin olan ve taç ile başı süslenmiş bulunan atlardan biri iyi tımar edilmiş durumdaydı. Midesinde toplanmış besin kalıntılarının çıkması atın dışarıya çıkarılmadığını kış boyunca ahırda beslendiğini göstermektedir (65). Bu at haricinde diğer bütün atlar zayıftı. Kış mevsiminde beslenmek için dışarı bırakıldıkları öldüklerinde ilkbahar ve yaz başları olduğu için biraz zayıflamış olduklarını söylemek mümkündür. Bir numaralı kurganda eyer ve koşum takımlarıyla birlikte on adet sarırenkli kısrak açığa çıkarılmıştır. Bu kısrak kalıntıları çok iyi korunmuş durumdadır. Atların iç organları korunduğu için ölmeden önce ne yedikleri tespit edilebilmiştir. (66)

I ve II numaralı kurganlarda genç atların köpekdişi onların 3.5
yaşlarında olduğunu gösterir ki bu onların kışmevsiminde değil de yaz sonlarında öldürüldüklerine dair başka bir delildir (67).

Mezarlarda bulunan bitkisel kalıntıların yetişme zamanları atlar
üzerindeki bulgulardan daha net kanıtlar sunmaktadır. Kurgan 3'te mezar odasını kaplayan ağaç kabuğu levhalarından oluşan şeritler arasında biriken yosun içindeki çiçekler beyaz-yeşil otlar şeklindeydi. Bu bitkinin gelişim safhası onun haziranın sonunda veya temmuzun başında yani yaz mevsiminin ilk yarısında toplanmış olduğunu göstermektedir.

Kurganlarda ortaya çıkarılan bazı yosunlarda toplanan Hylocomium Splendens filizleri yetişme zamanı ilkbahar veya yaz mevsimine dayandırır (68).

Mezar odalarında kullanılan karaçam ağacının gövdesi ve mezar
odalarının bazı bölümlerinde kaplama olarak kullanılan karaçam kabuğu soyulmuş olması açısından ilkbahar-yaz mevsimine işaret etmektedir. Zira teknik olarak sonbahar ve kış aylarında karaçam ağacının kabuğunu belli şeritler halinde soymak imkansızlaşır....

.....devamı pdf de




PAZIRIK KURGAN BULUNTULARI VE BULUNTULARIN DEĞERLENDİRİLMESİ



I. PAZIRIK KURGANLARI BULUNTULARI


Pazırık Buluntuları’nda yapıldığı malzemeye göre herhangi bir ayrıma gitmek oldukça zordur. Eserler üzerinde kullanılan malzemenin kompozit olması tek başına kullanılan malzemenin yok denecek kadar az olması bundaki en önemli faktördür. Altay sanatının dikkat çeken bir yönü malzemeye uygulanan sanat tekniklerinin ve çok çeşitli malzemenin tek bir eserde kullanılmasıdır.

Örneğin canlı renklerin yanında mat renklerin kullanılması hem de üzerlerinin kalay yada gümüş gibi madenlerle kaplanması bu fikri destekleyen en önemli örneklerdir.(126)

Kurgan buluntuları arasında sayısal çoğunluk açısından yaşadığı dünyada ve inandığı diğer dünyada her zaman yanında bulunan at ve onunla ilgili koşum takımları önemli bir yer tutar. Pazırık buluntularında atla ilgili eserlerin yoğun olması at gömülerinin sayısal çoğunluğunun yanısıra atların, koşum takımları ve süslenmiş olarak gömülmesinden kaynaklanmaktadır.

Atla ilgili malzemenin sayısal çoğunluğuna bağlı olarak asıl malzemesi ahşap ve deri olan maddelerin yoğunluğu söz konusudur. Asıl malzemesi ahşap ve deri olan bu tür eserlerin dış yüzeyleri üzerine çeşitli altın ve gümüş gibi maddelerle yapılan aplikler ve kaplamalar mevcuttur.

Pazırık Buluntuları içerisinde atlarla ilgili buluntular arasında kalabalık bir grubu dizginler oluşturmaktadır. Altaylardaki tipik dizginlerle uyum gösteren Pazırık dizginleri, genel olarak hafif gemlerden, iki yanak ipi, çapraz ip, kayışa asılı başın ön tarafı için kullanılan plakalardan oluşmaktadır. Gemlerde kullanılan halkalar bronz ve demirdendir. Hafif olan gemler genellikle düz olmakla beraber bazı dizginlerde S şeklinde olanlarıda vardır.

Tipik gemler ahşap olmasına rağmen Pazırık’ta rastlanılanlar bronz ve demirdir. Bozkır kültürünün hakim olduğu sahalarda yoğun olarak rastlanan ve Pazırık örneklerinde de çokça bulunan bu tür hafif gemler savaşalanında at üzerinde hızlı ve kontrollü manevralar yapmak için yapılmıştır. Dizgin deri iplerin sarmal hale getirilmesi ile dikilerek tahta oymalarla süslenmişlerdir.

Yanak iplerinin uçları, açılan gem parçasının içinden geçmektedir. Bazı dizgin örnekleri; eğri gagalı, grifon başları; kanatlarıaçık, kartal grifonu, moflon başları ile süslü olması, ona bir şematik bir özellik kazandırmıştır. Dizginlerin üzerlerine sonradan aplike edilen ahşap parçaların tamamıyla altın kaplı olması atlara zengin bir görünüm kazandırmıştır.

Pazırık’ta ele geçen eyer tipleri Keçeden ve kıldan yapılmış eyer atın arkasından ve alttan bir iple bağlanabilen uzantılara sahiptir. Eyerlerin üzerlerine genellikle bir avcı hayvanın otçul bir hayvana saldırması figürleri işlenmektedir.

Kurganlar içerisinde sadece V numaralı kurgandan çıkarılan at arabası; bulunan parçalardan en önemlisidir. 3 metreden daha fazla
uzunluğa sahip olan ahşap arabada 3 çerçeve, tahta direkler ve deri iplerle tutturulmuş, tente için taban oluşturmuştur. Her dört tekerleğinde 34 tane tahta akort bulunmaktadır. Daha sağlam olması için ağaç kabuğu ve tutkalla yapıştırılmıştır. Akslar dönme özelliği göstermediğinden sadece düz yolda gitmek için kullanıla bilinmektedir. Bu arabanın çok iyi korunmuş olması açısından eşsiz bir parça olarak değerlendirilmektedir.

Pazırık Buluntuları arasında sayısal yoğunluk açısından ikinci sırada
yer alan grup ise keçe örtüler ve kaplamalar ile dokuma halı ve kilimler öneli yer tutmaktadır. Keçe örtüler mezar içine konulan buluntulardan çok mezar odasının dizaynında kullanılmıştır. Bozkır çadırlarında kullanıldığı üzere mezar odalarında da duvar kaplamalarında ve taban döşemelerinde kullanıldığı düşünülen keçeler, mezar buluntularından daha çok mezar odası yapısı içine alınmalıdır.

Dokuma eserler içerisinde az da olsa sağlam kalabilen halı parçaları,
eserler arasında bulunan nadir parçalardır. Dünyanın en eski yığma halısı olarak değerlendirilen ve nitelik açısından zengin ve çok çeşitli bir yapıya sahip olan V numaralı kurgandan çıkarılmış olan halıda her biri dört lotus bitkisi figürlü yirmi dört çapraz şekilli figür içermektedir. Bu kompozisyonun iç kenarlarına yirmi dört geyik işlemesi arkasında grifonlar yapılmıştır.

Bordürden bir sonraki kenarlar at üzerinde insan figürleriyle süslenmiştir. Bir zamanlar canlıkırmızı, koyu mavi ve sarırenkler zamanla matlaşmıştır.

Simetrik ünlü Türk çift düğüm tekniğiyle yapılmıştır. Her desimetrekarede 3600 düğüm, toplamda 1,250,000 düğümden oluşmuştur. Bu yüzden halı çok sık bir yapıdadır.

VI numaralı kurganda ele geçen ön önemli eser yarısı korunmuş bir
aynadır. Ortasında ilmik halkalısı bulunan aynanın ön tarafı cilalı, arka tarafı ise kabartma teknikle süslenmiştir. Kabartma süs ünlü ‘kanat ve tüy’ figürü ve T şeklinde figürler içermekte, figürlerin arasında kalp şeklinde yapraklar da işlenmiştir.

Kurganlarda ele geçen buluntuların malzemesel değerlendirilmesinden çok eserler üzerindeki üslupları değerlendirmek dönemsel anlayışı ve düşün yapısını çözümlemek açısından son derece önemlidir. Tekstilden ahşaba, keçeden vücutlarındaki dövmelerine kadar çok çeşitli malzemeler kullanılarak oluşturulan eserler üzerinde ortak, tek bir üslubun kullanılarak büyük sanat eserleri meydana getirmeleri yaşamları ve inanışlarını günümüz kültürel şartlarında anlaşılabilmesi büyük önem taşımaktadır.

Kurganlarda bulunan silahlar ilgi çekici olmasına rağmen herhangi
bir karşılaştırma yapmak oldukça zordur. Karşılaştırma için en önemli buluntu İskit tipi bir yaydı. Bu yay tipi hakkındaki karşılaştırma olanağı sadece V numaralı kurganda bulunan halının üzerindeki ata binen savaşçı figürünün sol yanındaki İskit tipindeki yay kabıdır. Fakat kurganların hiç birinde gerçek bir yay çıkmaması ilginç bir niteliktir.

Silahlarla ilgili olarak zayıfta olsa II numaralı kurgandan ele geçen
kemik ok başları ve III numaralı kurgandaki ok çubukları önemlidirler. Ele geçen iki adet ok başları geyik boynuzundan olup şekil itibariyle İskit tipi gizli yuvalı piramit şeklindedir.

60cm uzunluğunda ok başlarının yuvalarının 15 mm derinliğinde ve
5mm çapında olduğu anlaşılmıştır. Çubuklar 6-7mm çapındadır, ön tarafın arka uçlarındaki çentiklerin genişliğinden yay iplerinin 5mm çapında oldukları anlaşılmaktadır. Oklar da muhtemelen tüylere bağlı bulunmaktadır, çünkü çubukların uçlarında ipler bulunmuştur.

Ok çubuklarının üzerindeki resimlerden özellikle bahsetmek
gerekir. Bunların hepsi oyma tekniğinde yapılmıştır, bazıları bütün çubuk boyunca, bazılarıda arka taraftan çubuğun 1/3 inde bulunmaktadır.

Resimlerde kırmızıve siyah renkler kullanılmıştır. Ancak zamanla bunlar fark edilmeyecek kadar koyulaşmışlardı. Motiflerin çeşidi az olmasına rağmen değişik kombinasyon ve renk karışımlarıyla çok çeşitli figürler ortaya çıkmıştır. Temel motifler enine eğri çizgiler, devamlı ve diyagonal bölme işareti gibi çizgiler, kavisli-kıvrımlı çizgiler, düz veya sıralı dişlemeler ve çengellerdir. Bu motiflerin kombinasyonunun yanında renklerin de kullanılmasıyla çok çeşitli figürler ortaya çıkmıştır.

2. mezardaki öldürülmüş savaşçının kafatasındaki ve bütün mezarlarda bulunan atların kafataslarındaki 16-18mm çaplarındaki izlerden anlıyoruz ki savaş baltaları da silah olarak kullanılmışlardır. Savaş baltalarının kesitleri yuvarlak değil oval (11-16mm) biçimdedir. Vurucu kısmı yuvarlak daha çok rhomboidal biçimdedir.

Savunma silahları olarak sadece kalkanlar bulunmuştur. Bunlar
birbirine benzer iki tiptir. Küçük bir kalkan (28-36cm), 34-35 yuvarlak çubuk parçasından oluşuyordu. Bunlar dikkatlice yontulmuş ve ince bir deriye geçirilmişlerdir. Bu çubukların deriye geçtikleri yerler, eşkenar dörtgen bir motif oluşturacak şekilde kesilmişlerdir. Kenarlar boyunca deri kıvrılmış ve arka tarafa tutturulmuştur. Arkanın ortasında ön taraftan geçen genişbir
kayış bulunmaktadır. Bu kayışlarınla eyerlere bağlandıkları anlaşılmıştır.

Bu tip kalkanlar Pazırık'taki I, II, IV numaralı kurganlarda bulunmuşlardır. Diğer bir tip kalkan ise III. numaralı kurgandan çıkmıştır. Üç adet bulunan ve diğerlerine oranla büyük olan bu tiplerin (53cm-69cm) üst tarafları eğimliydi. Diğerlerinde olduğu gibi bunlar dikkatlice yontulmuş yaklaşık l cm çaplı tahta çubuklardan oluşmakta ve bir deriye geçirilmişti.

Diğerlerinden farklı olarak iki adet de çapraz çubuklar bulunmaktadır. Deriye geçirilmiş çubuklardan oluşan bu tip kalkanlar İskitlerin tipik savunma silahları arasındadır.

II. numaralı kurganda Altaylarda, dönemiyle uyuşmayan savaş adetlerine rastlanmıştır. Burada bir cesedinin kafasında derisinin
yüzüldüğünü gösteren izler bulunmuştur. Başın ön kısmındaki deri kulaktan kulağa kadar kesilmiş ve arkaya doğru boyuna kadar sıyrılmıştır. Bu izler Herodotos tarafından anlatılan, bir İskitlinin öldürülen bir düşmanın kafa derisini yüzme metoduyla aynıdır. (127)

Yerleşik kavimlerde gelişen sanatsal öğelerden yoksun olmalarında
hiçte azımsanmayacak kadar sanatkarane hayvan üslupları bozkır kültürünün hiçte basit bir göçer kültürü olmadığını göstermektedir. Genelde günlük eşyalar üzerinde kullandıkları bu sanatsal figürlerin kaynağını doğadaki akıcılık ve canlılık oluşturur. Pazırık Buluntuları’nın bir çoğu üzerine yapılan incelemeler neticesinde bir çok gerçek ve fantastik hayvanlar etkileşim içerinde figürsel bir dille işlenmiştir. Fantastik hayvanlar bu kültüre sahip insanların mitolojik dünya görüşünün temsilcilerini gösterir. Pazırık sanatı
daha çok süslü kompozisyonları ve hayvan figürleri arasındaki etkileşimleri resmeden kompozisyonları içerir.

Buluntular üzerinde bozkır insanının kompozisyonlarda ağırlıklı doğada iç içe olduğu gerçek hayvanların yanısıra dinsel öğelerinde etkisiyle hayali ve karmaşık hayvan figürleri de yer almaktadır. (128)

Ahşap eserlerden keçe ve hemen hemen diğer bütün eserler üzerine
çeşitli tekniklerin kullanılmasıyla aktarılan tasvirler doğadaki gerçek çizgiler ışığında gerçekleştirilmiştir. Canlı hareket kuralına bağlı kalınarak yapılan tasvirlerinde sanatçının ait olduğu kültürün ince çizgilerini görmek mümkündür. Buluntular üzerinde işlenen tasvirlerin koruna gelmişen önemli parçalarını II numaralı kurganda görmek mümkündür. 

Bu kurganda keçe örtüler üzerine işlenen apliklerde yabani hayvanların av sahneleri canlandırılmıştır. Bir kaplanın geyiğe yada aslanın dağkeçisiyle mücadelesin anlatıldığı sahnelerde hayvan üslubundaki canlılık imgesini burada aynen görmek mümkündür. Bu mücadele sahnelerinde bazen av niteliğindeki hayvanın aldığı darbeler neticesinde yüzündeki acı ifade, vücudunun yere çömelmesi bazen de arka ayaklarının ters dönmesiyle tasvir edilmiştir. Bir hayvanın diğerine saldırdığını gösteren hareketli sahneler, o dönemin ekonomik ve sosyal hayatını getirileri sonucu doğan hayvan üslubundan kaynaklanmaktadır. Avlanan hayvanı tüm doğallıyla tasvir eden bozkır sanatçısı kaplanın karın ve kas yapılarını doğadakine uygun olarak betimlemiştir. Hayvanları canlı biçimde anlatıldığı sahnelerde hareketliliği sağlayan kaslar nokta, virgül ve hilal şeklinde tasvir edilmiştir.

Yine günlük kullanım eşyaları üzerinde de hayvan üslubu tüm
canlılığıyla kullanılmıştır. The Lady ve II numaralı kurganda ele geçen küçük masaların ayakları arka ayakları üzerinde duran, ön ayakları ve ağzıyla birlikte masayı tutarmış gibi gözüken kaplanla motifiyle süslenmiştir. Kaplan dişlerini ve pençelerini dayamış masanın plakasını tutmakta ve kıvrık kuyruğuyla yere daha sağlam basar pozisyondadır.

Hayvan üslubunda gerçek hayvanlara yüklenen canlılığın yanısıra
sanatçı düşsel hayvanlara da düşündüğü ölçüde canlılık ve gerçeklik
yüklemiştir. Figürlerde kullanılan en önem düşsel hayvan grifondur. 

Genellikle Kaplan vücudu ve kartal kafası birleşimli olarak; ağzında bir geyikle ve geyikle av münasebetinde tasvir edilen grifonu sadece belli bir malzeme ve eser üzerinde sınırlandırmamıştır. Sanatçı bu tür çalışmalarında soyut olan güç ve iktidarın grifon figüründe tek vücut haline getirerek somutlaştırdığını söyleyebiliriz. Grifon figürler oluşturulurken kullanılan yatay oyma teknikleri ve motiflerin seçimi Altay Bozkır Kültürü’nün tipik yansımasıdır.

Altaylarda ve Pazırık Kültürü’nde bozkır sanatçısının yoğun olarak
kullandığıhayvan harici diğer figür ise lotus çiçeği motifidir. Kil kapların üzerinde ve kesme deri apliklerde yoğun görülen bu figürün güneşi sembolize ettiğini söylemek mümkündür. Hintlilerin kutsal çiçeği Altay Kültürü’nde iyi tanınmaktadır. Ağaç, deri ve keçe işlerinde önemli bir süs niteliği taşımaktadır.

Önemli buluntular arasında yer alan Herodotos’ta da bahsi geçen
buhar banyolarının (tepirhane) bir benzerine de II numaralı kurganda rastlanılmıştır. Altıbacaklı konik bir çadır biçiminde olan tepirhanelerin yanı sıra banyo esnasında kullanılan uyuşturucu tohumların konulduğu sürahi yada mataralar ile buharlaşmanın sağlandığı içi taşlarla dolu bronz legen şeklinde kaplar açığa çıkarılmıştı.

Tohumların konulduğu kaplara Pazırık insanı ayrı bir önem göstererek hayvan üslubunun en güzel örneklerini bu kaplara aplike etmiştir. The Lady ve İki numaralı kurgan buluntuları arasında bu tür kaplara rastlanılmıştır.

Aynı figürlerin işlendiği bu kaplara verilen değeri ortaya çıkarmaktadır. Bu tür kaplar İki parça deriden iç kısımdan dışa doğru dikilerek oluşturulmuştur. Sürahinin iki tarafında da bir akbaba-kartal grifonu’nun bir kekliğe saldırışı resmedilmiştir. Düzgün Kesimler ile uzatılmış üçgenler tüy, kuyruk ve diğer detayları vurgulamak için kullanılmıştır. Sürahi kenevir tohumu saklamak için kullanılmaktadır. Tepirhane adı verilen dinsel uyuşturucu içme törenlerinin bir parçası olarak kullanılmış olmalıdır. Vücudu hayvan üslubunun çarpıcı örneklerini sergileyen dövmelerle kaplıdır. 

II numaralı kurganın mezar odasında bulunan dövmelerle kaplı cesedin gövdesi maalesef kötü korunmuş durumdadır. Buna rağmen vücudun sağ tarafında yer alan dövmeler koruna gelmiştir. Bilekten omuza kadar olan sağkol üzerine, altı düşsel hayvanın dallıboynuzları, arka kısımları avlanma sahnelerindeki vahşi bir hayvan tarafından vurulan ilk darbede olduğu gibi ters bükük şekildeki geyikler dövme olarak işlenmiştir. 

Mumyanın sağ ayağında diz kapağından ayak bileğine kadar balık figürüyle işlenmiştir. Göğsündeki kaplan figürünün kuyruğu helezon şeklindedir. Sol kol üzerinde iki erkek geyik ve arka ayakları üzerinde zıplayan bir dağkoyun bulunmaktadır. İkinci kurganda bu cesedin şaman güçleri olduğunu düşündürmekte ve kurgandan yoğun olarak çıkarılan ritüel objeler de bu fikri desteklemektedir.
Sadece II numaralı kurganda değil, diğer kurganlarda da ele geçen
mumyalanmış cesetler üzerinde çeşitli dövmeler bulunmaktadır. 

Dövme sanatın ilkleri sayılabilecek MÖ 500- 300 tarihlenen Pazırık’ta ele geçen bu dövmeler üzerinde yapılan çalışmalar erken dönem dövmeciliğinin anlaşılabilmesi açısından son derece önemlidirler. (129) Mumyalarda dövme dizaynları İskit kurganlarında ele geçen dövme örnekleri ve günümüz Türk Pers stilleriyle benzeşmektedir.(130)

Dövmeler olasılıkla iğneyle ve genç yaşta yapıldığı anlaşılmaktadır.
Pazırık dövmeleri üzerinde yapılan incelemelerde doğadaki hayvan
hareketlerini esas alarak ortaya çıkmışolan hayvan üslubundaki canlılığın dövmelerde kullanımı, mistik hayvanlara doğadaki hayvanların hareket canlılığı yüklenerek sağlanmıştır.

Pazırık Kurganları’ndan yaklaşık olarak bin iki yüz yıl sonrasına ait
olan manas (131) destanında verilen bilgilerle Pazırık buluntuları arasında benzerlik gözlenmesi bize kurgan kültürüne sahip halklar arasında yatay pareliklerin yanısıra zamansal dikey paralelliklerinde olduğunu söylemeyi mümkün kılar.



1) Mızıulu 1994: 20.
2) Mongait 1961: 145.
3) Radloff 1954: 90.
4) Ögel 1991: 17.
5) Radloff 1956: 90.
6) Ögel 1991:24-25.
7) Mongait 1961: 149.
8) Ögel 1991: 31.
9) Durmuş2002: 15- 24
10) Bleeker 1997: 5, Cosmo 2004: 35 Hiebert 1992: 117- 129.
11) Kafesoğlu 1987: 12.
12) Hancar 1952: 180
13) Radloff 1954: 115-117.
14) Mongait 1961: 169.
15) Tarhan 2002: 598.
16) Tarhan 2002: 598.
17) Tarhan 2002: 598.
18) Tarhan 2002: 598.
19) Ökmen 1991:84- 221
20) Diyarbekirli 1992: 23.
21) Rudenko 1970: 279
22) Diyarbekirli 1993: 101.
23) Tarhan 1969: 164
24) Mongait 1961:172.
25) Diyarbekirli 1993: 227.
26) Tarhan 1969: 165
27) Diyarbekirli 1992: 21- 22.
28) Pitrowsky 1976:4- 8.
29) Mızıulu vd. 1994: 20- 29.
30) Ünal 2002: 3- 34.
31) Artemenko- Bidzilia 1976:17-18.
32) Tarhan 2002: 598
33) Mızıulu vd. 1994: 20- 29.
34) Diyarbekirli 1972: 40
35) Drews 2004:19
36) Diyarbekirli 1972: 65
37) Rudenko 1970: 26
38) Diyarbekirli 1972: 99
39) Rudenko 1970: 26
40) Rudenko1970: 27

41) Drews2004: 74
42) İnan 1998: 261
43) Rudenko 1970: 1
44) Rudenko 1970: 1
45) Rudenko 1970: 1-7, İnan 1998: 261
46) Radloff (Çev.: Ahmet Temir)1956: 101.
47) İnan 1998: 261
48) Ögel 1991: 62.
49) Rudenko 1970: 13, Drews 2004: 74
50) Polosmak 1994:80-103.
51) Diyarbekirli 1972: 99.
52) Polosmak 1994:80-103
53) Mongait 1961: 167-177
54) Rudenko 1970: 28
55) Hancar 1952:172
56) Rudenko 1970: 307
57) Rudenko 1970: 6
58) Rudenko 1970: 11
59) Roes 1958: 27.
60) Diyarbekirli 1972:103.
61) Ögel 1991: 62.
62) Polasmak 1994: 88- 89
63) Drews 2004: 74.
64) Rudenko 1970: 27- 28
65) Gryaznov 1969: 32.
66) Drews 2004:74
67) Rudenko 1970:28 -29
68) Rudenko 1970: 28

126) Zavituthina 1976: 37.
127) Herodotos, IV, 64. "Kulakların yalanından kafayı dolaşacak şekilde bir oyuk açar, kafayı elleriyle tutup derisini çıkartır sonra bir öküz kemiğiyle yağım sıyırır eliyle ovarak yumuşatır şimdi artık onu bir tozluk olarak kullanabilir. Atının başlığına asar ve bundan büyük bir onur duyar."
128) Trıshına 2005: 19- 48 (Kaplan 11, aslan 6, kuşgrifon 14, Aslan grifon 6, kurt 6, ayı1, düşsel hayvan 2, geyik 13, elk 4, siyah keklik 1, koç 6, at 3, keçi, 2, kaz / kuğu 7, balık 1, yaban domuzu 2, antilop 3, horoz 2.)
129) Rush 2005: 27.
130) Rush 2005: 28
131) İnan 1998: 164(1. cilt), İnan 1998: 209(2. cilt). (“Ak saray içerisine defin ettiler. Kök saray yaptılar. Dokuz günde doksan kısrak altıgünde altmış kısrak kestiler. Sırmalı elbiselerini dokuzar dokuzar ayırıp halka üleştirdiler. Çam ağacından kalın tabut yaptırıp iç tarafını altınla dıştarafını gümüşle süsleyerek manası koydular.(metin, s.114 mısra 1792)” MS. IX. yüzyıla ait Manas Destanı’nda geçen bu mısra Han Kökütey’e ait cenaze merasimi hakkında bilgiler vermektedir.)





Yunus Ekim , 2006 
Tez Danışmanı : Prof.Dr.İlhami Durmuş 


***