Translate
Kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Şubat 2013 Perşembe
GİRİT AÇILIMI VE GÜNEYDOĞU AÇILIMI
YIL 1909. İttihat ve Terakki mensubu Edirne mebusu Haşim Bey, ağustos ayında Girit’te Rumlar tarafından hunharca öldürülen Osman Efendi (Koraşaki) ile Hüseyin Ağa (Subaşaki) adlı iki Türkün naaşlarını kartpostal yaptırıp devlet erkânına gönderdi.
Mesajı açıktı: Girit elden gidiyor!
Osmanlı Devleti ise, dört büyük ülkeye güvenip, açılım yaparak sorunu çözeceğini umuyordu. Oysa Girit’te daha önce kaç kez açılım yapmıştı...
Kafanız fazla karışmasın; en iyisi olayları baştan yazalım...
Osmanlı ordusu Akdeniz’in en büyük adalarından olan Girit’i 1645-1669 yılları arasında Venediklilerden aldı.
Adanın Müslümanlaştırılması konusunda farklı bir metot uyguladı: Balkanlarda “şenlendirme” adıyla yaptığı zorunlu iskânı bu kez adada uygulamadı. Fakat zorunlu olmasa da Girit, Türk göçü aldı. Bu arada Osmanlı, Kapıkulu askerinin evlenme yasağını kaldırdı.
Bunlar Rum kızlarıyla evlendi. Bazı Rumların da din değiştirmesiyle Girit nüfusunda Müslüman sayısı kısa sürede çoğaldı.
Anımsatmalıyım: İhtida eden Rumların bir bölümü, 823-963 yılları arasında adaya egemen olan Müslüman Araplar idi. Bizans’ın zoruyla Hıristiyan olmuşlardı. Bu gerçeği saklamayanlardan biri de, Giritli ünlü yazar Nikos Kazancakis (1883-1957) idi. El Greco’ya Mektuplar eserinde Arap soyundan (Abadyotlardan) geldiğini iftiharla yazdı. Dünyaca ünlü ressam El Greco da (1541-1614) Giritliydi. Neyse...
1700’lü yıllarda ada nüfusunda Rumlar ve Türkler hemen hemen eşitti. Adanın dili Rumca, Arapça, Türkçe karışımı olan, yerel halkın Giritçe dediği dildi. Bu dil Rumcaya yakındı. Bunun sebebi, Osmanlı idaresinin Türkçeye gerekli özeni göstermemesiydi. İlginçtir; Girit’te Türk dilinin unutulmamasını sağlayan Horasan kökenli Bektaşi tekke ve zaviyeleriydi.
Türk ve Rumlar arasında yıllar içinde akrabalık sayısı arttı. Et ve tırnak gibi oldular. Ancak ne zaman Osmanlı ekonomisinde duraklama ve gerileme dönemi başladı; Girit’te isyanlar patlak verdi. Bunda, Ortodoksların hamiliğine soyunan Rusya’nın payı büyüktü. 1768’de Çariçe Katerina’nın kışkırtmasıyla, ticari filoya sahip zengin tüccar Yanis Daskoloyanis önderliğinde Rumlar (Sfakyalılar) ayaklandı.
Osmanlı isyanı bastırdı; Daskoloyanis ve arkadaşları idam edildi ama 100 yıldır et ve tırnak gibi yaşayan Rumlar ve Türkler arasında güven kaybı başladı.
Ne yazık ki, yaşanılacak sonraki tarihsel süreç adanın bu iki halkını birbirine düşman edecekti.
Bunun içsel olduğu gibi dışsal nedenleri de vardı. Öncelikle, siyasi, sosyal ve ekonomisi altüst olan Avrupa yeniden kuruluyor; yeni ittifaklar oluşturuluyordu.
Bu nedenle 1821’de Mora Yarımadasında başlayıp Girit’e sıçrayan isyan Avrupa’dan çok destek buldu. Bu desteğin siyasi yanı gibi kültürel yanı da vardı; Rönesans’la birlikte Batıda antik Yunan hayranlığı başlamıştı.
Rumların camilere, tekkelere, çiftliklere, vakıflara saldırmasını; Türk köylülerini öldürmesini Avrupa seyretti. Kılı kıpırdamadı. Can güvenlikleri kalmayan köylerdeki Müslümanlar şehirlere göç etti. Ancak Rumlar şiddeti her geçen gün artırdı. Osmanlı, Mısırdaki Kavalalı Mehmet Ali Paşadan yardım alarak ayaklanmayı ancak 4 yılda bastırabildi. Cephe savaşları için eğitilen askerler küçük çetecilerle başa çıkmakta zorlanmıştı.
İsyanın bastırılması ve Osmanlının Doğu Akdeniz’e tekrar hâkim olma ihtimali, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın hoşuna gitmedi. Bu üç devlet Osmanlıdan Yunanlılara, Sırbistan ve Romanya’da olduğu gibi prenslik vermesini istedi. Avrupa’da da büyük bir kamuoyu baskısı vardı. Şair Lord Byron, ressam Delacroix, yazar Victor Hugo vs. gibi aydınlar eserlerinde Yunan isyanına destek çıktı.
Kuşkusuz mesele sanatçılarla çözülmedi; İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Mora’daki Navarin Limanındaki 57 Türk gemisini batırıp sekiz bin Mehmetçik'i şehit ettiler.
Osmanlı şaşkındı; ne yapacağını bilemedi. Çünkü Yeniçeri Ocağını daha yeni tasfiye edip, Asakir-i Mansure-i Muhammediye teşkilatını kurmuştu. Savaşacak askeri gücü yoktu. Sonuçta Osmanlı, Yunanistan’ın bağımsızlık talebinden vazgeçmesi ve kendisine her yıl belli miktarda vergi vermesi karşılığında, Mora Yarımadasında Yunan Prensliği kurulmasını kabul etti.
Aradan çok geçmedi. Rusya da Osmanlıya iki yandan saldırdı. Erzurum’u, Edirne’yi aldı. İngiltere ve Fransa, Rusya’nın ilerleyişinden memnun olmadı. Taraflar bir masa etrafında buluştu. Buradan ne karar çıktı dersiniz; Yunanistan’ın bağımsızlığı!
Enosis (birleşme) için ilk adım atılmış oldu…
Girit Rumları fırsatı kaçırmadı; Yunanistan’la birleşmek için hemen ayaklandılar. İsyan bu kez çabuk bastırıldı. Rumlar Avrupa’dan da gerekli desteği bulamadı. Çünkü emperyal devletler, hasta adam Osmanlıyı nasıl paylaşacakları konusunda henüz hemfikir değillerdi.
Öyle ki, Osmanlı; İngiliz ve Fransızların Avrupa Konseyi’ne alınma sözüyle Rusya’ya savaş açtı. Ruslar da sıcak denizlere inme hülyasından hiç kopmadı. Giritli Rumların umudu da Rusların bu hülyasıydı... Her fırsatta ayaklandılar ve her isyanda bir siyasi hak elde ettiler. Nasıl mı? Açılımın birinci aşaması: Genel af çıkarıldı.
RUSLAR dindaşları Yunanlıları, İngilizlere kaptırmamak için, Çar II. Aleksander’ın yeğeni Grand Düşes Olga’yı Yunan Kralı Georgios ile evlendirdi. Bu düğünde bir dedikodu çıktı; Ruslar çeyiz olarak Girit’i Yunanlılara verecekti! Dedikoduya o kadar inanıldı ki, Girit’in fanatik milliyetçi dağlıları Sfakyalılar, Mihail Korakas önderliğinde ayaklandılar. 16 Ağustos 1866da Selino kazasındaki Müslümanları kadın çocuk demeden öldürdüler. Osmanlı ordusu çetecilerin peşine düştü. Tam isyanı bastıracakken devreye İngiltere ve Fransa girdi.
Teklifleri şuydu: Girit Yunanlılara verilemezdi ancak Osmanlı da Girit Açılımı yapmalıydı.
Nasıl olacaktı bu açılım?
1. İlk şart, askeri harekât hemen durdurulmalıydı.
2. Ayrıca silah bırakacak isyancılar için umumi af çıkarılmalıydı.
Tanıdık geliyor mu? Devam edelim:
3. Girit yoksuldu; ada halkı iki yıl vergiden muaf olmalıydı.
4. İdari reformlar da yapılmalıydı; Padişahın atayacağı valinin biri Türk, diğeri Rum iki yardımcısı olmalıydı.
5. Ayrıca resmi yazışmalarda Türkçe zorunluluğu kaldırılmalıydı.
Osmanlı açılımı kabul etti. Türkler rahatladı; köy ve mezralarına döndü. Müslümanlar, “Bu açılım ne kadar güzelmiş,” demeye başladı.
Açılımın ikinci aşaması: Jandarma yeniden düzenlendi OSMANLI’nın 1878de Ruslara yenilmesi Girit’te yeni bir ayaklanmaya neden oldu. Olan, köylerine dönen açılım kurbanı Türklere oldu; evleri, tarlaları yakıldı; canlarından oldular.
Osmanlı ordusu yine isyancıların peşine düştü. Ve devreye yine Avrupalılar girdi. Onların bastırmalarıyla, diğer Osmanlı vilayetlerinden farklı, Girit’e özel imtiyazlar tanındı; yani yeni bir sözleşme/açılım yapıldı.
25 Ekim 1878' deki bu Halepa Sözleşmesi/Açılımı şöyle olacaktı:
1. Girit Valisi sadece Müslümanlardan seçilmeyecekti, Hıristiyan da olacaktı.
2. Vilayet genel meclisinde Rumlar (49/31) çoğunlukta olacaktı.
3. Hıristiyan kaymakamlar Müslüman kaymakamlardan sayıca fazla olacaktı.
4. Vilayet Meclisi ve mahkeme dili Rumca olacak; ancak resmi zabıtlar ve dilekçeler Rumca ve Türkçe olabilecekti.
5. Ve en önemlisi asayişi sağlayan jandarma, yerli halktan seçilecekti.
Osmanlı bu açılıma da “Evet” dedi. “Yeter ki kardeş kanı dursun,” diyordu.
Fotyadi Paşa, Sava Paşa, Kostaki Anthopulos Paşa, Nikolaki Sartinski Paşa gibi isimleri sırasıyla Girit’e vali atadı. Diyeceksiniz Artık bu açılım adaya sükûnet getirmiştir!
Hayır... Açılımın üçüncü aşaması: Avrupa’ya müdahale hakkı 1885-1888' de Girit iki ayaklanmaya daha sahne oldu. Fakat en büyük isyan 1896' da oldu. Artık taraflardan biri asker değildi; Ağride, Kaliveste, Resmoda, Hanyada vd. 250 yıldır birlikte yaşayan komşular birbirine silah sıkmaya başladı. Girit yanıyordu. Tabii yine beklenen oldu; İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya olaylara müdahale etti. Asayiş amacıyla savaş gemilerini Girit’e gönderdiler.
Ve Osmanlıya yine, yeni bir sözleşme/açılım dayattılar:
1. Girit valisi kesinlikle Hıristiyan olacaktı.
2. Bu Vali, adada karışıklık çıkması halinde Batıdan silah ve asker yardımı isteyebilecekti.
3. Hemen genel af ilan edilecekti.
4. Memurların üçte biri Hıristiyan olacaktı.
5. Avrupalı hukukçular adli bir ıslahat reformu hazırlayacaktı.
Osmanlı bu açılıma da boyun eğdi.
Başkent İstanbul’un Girit’te açılım yapmaktan başı dönmüştü.
Ancak 25 Ağustos 1896 Nizamname / açılımı Girit’ten kopuşu hızlandırdı.
Elleri silahlı Rumlar artık şehir merkezlerinde bile gezip, kimseden korkmadan Türkleri öldürmeye başladı. Bu cinayetler sonucu, Amcaoğlu Hüseyin, Bedeloğlu Mehmet, Bunacuoğlu Selim Ağanın çoban oğlu, Yanatoğlu Halim, Salih Kaziyatoğlu, Güldanoğlu Hüseyin, Muradoğlu Hasan, Osman Korethaki gibi yüzlerce Türk öldürüldü. Resmolu Hüseyin Subaşaki gibi Türkler şehit edildikten sonra, hıncını alamayan asiler tarafından kafatası bıçak ve sopalarla delik deşik edildi.
Türkler korunaksızdı.
Girit’in Hıristiyan valisi, kasten Osmanlıdan asker yardımı istemiyordu; Türklerin Girit’ten gitmesini istiyordu. Girit’te oluk oluk Türk kanı akıyordu.
Tek tek öldürmeler kısa zamanda toplu katliamlara neden oldu. Elida, Ahladina, Nisiya, Balyovici, Sika, Lisinsi, Mulina, İskalavos, Handra, Akriba, Lamnon, Ziru gibi Türk köyleri yakılıp yıkıldı; Müslüman ahalisi öldürüldü.
Türkler adadan kaçış yolu arıyordu artık.
Hanya ve Resmo’da altmış bin Müslüman sığınmacı kurtarılmayı bekliyordu. Giritli Müslümanlar, açılım gereği Osmanlının Girit’e asker çıkaramayacağını anlayınca, İran Şahı Muzafferiddin Handan yardım istedi! Sadece Girit’te değil Yanya’daki feryatlara Avrupalının kulağı kapalıydı.
Sonunda Osmanlı, 18 Nisan 1897de Yunanistan’a savaş açtı. Beklendiği gibi bir ay gibi kısa sürede Yunan ordusunu perişan etti.
Türk ordusu Atina’ya girecekken, Rus Çarı II. Nikolay’ın isteği ve İngiltere’nin baskısıyla II. Abdülhamid Türk ordusunu durdurdu.
Yapılan barış görüşmelerinde galip Osmanlı, bırakın bir avuç toprak almayı, savaş tazminatını bile alamadı. Aksine Girit’teki nüfuzunu kaybetti...
Açılımın dördüncü aşaması: Girit Özerk/Otonom ilan edildi
DİYECEKSİNİZ ki, Osmanlı ordusu, Yunanlıları yenince Girit’teki Rumlar korkup sinmişlerdir. Ne gezer!
En acıklısı Girit’te yaşandı. Türkler, Rumları kesecek iddiasıyla Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya) adaya asker çıkardı. Asayişi artık onların askeri sağlayacaktı!
O halde Girit’te Türk askerine gerek var mıydı? Diyorlardı ki, Osmanlı askeri gidince Rumlar bir daha ayaklanmazdı!
Gülmeyiniz, aynı gerekçeler günümüzde Kıbrıs için de söyleniyor...
1. Avrupa’nın bu kandırmasıyla Türk askeri 1898de Girit’ten çekildi.
2. Ada özerk ilan edildi.
3. Girit’in kaderi, Avrupalılara bırakıldı. Avrupalılar, Rumların ve Türklerin can ve mal güvenliklerini güvence altına aldıktan sonra adadan ayrılacaklardı. Girit’e böylece barış gelecekti. Harika!
4. Tabii bu arada bir şart daha ileri sürüldü: Girit valisini seçme hakkı Osmanlı padişahına bırakıldı. Ancak istisnai bir durum vardı; büyük devletlerin o valiyi onaylaması gerekiyordu. Yoksa kendileri atama yapacaklardı. Ne oldu dersiniz; Osmanlının karşı koymasına rağmen Prens Otto Girit Valisi yapıldı.
Kısa bir süre sonra dört devlet adadan çekildi.
Rumlar hemen adaya Yunan bayrağı çekti. Hani barış gelecekti; beyaz güvercinler uçacaktı adanın üzerinde? Osmanlı büyük bir diplomasi başarısıyla (!) bayrağı indirtti. Karşılık olarak, Avrupa ülkelerinin ve Yunanistan’ın tepkisini çekmemek için, İstanbul’da sahnelenen Girit adlı tiyatro oyununu sansürledi. Şaka gibi...
Ve sonuç: Toprak Kaybı
OSMANLI, Avrupalı dört devletin oyalayıcı sözlerine, teminatlarına ve “açılım masalları”na hep inandı. Bunun karşılığında Girit’i kaybetti.
Bu da şöyle oldu: 1910’da Girit Meclisi Yunanistan’la birleşme kararı aldı.
Anadolu’nun birçok yerinde mitingler yapıldı; Türkler, Girit’te savaşmak için gönüllü asker olma müracaatında bulundu; Yunan malları boykot edildi, gemileri Osmanlı limanlarına sokulmadı; Osmanlı konuyu Lahey Hakem Mahkemesine götürmek istedi vs. vs. Bunların pek yaptırımı olmadı. Girit onca açılıma rağmen 1913’te Osmanlının elinden kuş olup uçtu, gitti!
Giden toprağın yüzölçümü 8.336 kilometrekare idi.
Prof. Dr. Mete GÜLMEN
23.02.2012 , Güncel Meydan'dan alıntıdır.
ŞİMDİ BUNU BUGÜN GÜNEYDOĞUDA DA YAŞANANLARA UYARLAYIN !!!
TAKTİK HER ZAMAN AYNI, AMA TARİHTEN DERS ALANLARA DEĞİL..!
İZZETTİN ÇOPUR'UN KONU İLE İLGİLİ MAKALELERİ
KIBRIS VE GİRİT KONUSUNDA SABAHATTİN İSMAİL'İN KİTAPLARINI DA TAVSİYE EDERİM.
***
10 Ocak 2013 Perşembe
HEYBELİADA RUHBAN OKULU VE EMPERYALİZM
Papazın Harp Okulu ısrarı (I)
Saygıdeğer okuyucu, bu başlık sizi şaşırtabilir, kendi kendinize papaz ile Harp Okulu arasında ne gibi bağlantı olabilir diye sorabilirsiniz; aşağıda konuya açıklık getirmeden önce, Heybeliada Ruhban Okulu için Harp Okulu tanımlamasını değerli gazeteci sayın Sabahatttin Önkibar Aralık 2001 tarihinde Politika Günlüğü köşesinde “Heybeliada Ruhban Okulu Ortadoksların Harp Okuludur” başlıklı makalesinde kullanmıştır. Aslında bu tanımlama çok isabetlidir. Çünkü asıl görevi din adamı yetiştirmek olan bu okul zaman içinde din adamı yerine militan yetiştirmiştir.
Heybeliada’nın Ümit tepesi üzerinde 16.936 metrekarelik bir alan üzerindedir. 809 yılında Despotlan Manastırı adıyla kurulmuştur. 1772 yılında manastıra küçük bir okul kurulmuştur. Okulun kuruluşu sırasında bazı vatandaşlar kurulacak okulun Osmanlı’yı yıkmak için faaliyet göstereceği yolunda şikayetlerde bulunarak inşaatı sık sık durdurmuşlardır. (Çok dikkat çekici) İngilizlerin devreye girmesiyle inşaat tamamlanmıştır. 1821 yılında manastır ve okul yanmıştır. 1844 yılında yeniden inşa edilerek papaz okulu ile açılmıştır. 1894 yılında İstanbul’daki depremde okul yıkılmıştır. Bugünkü bina 1896 yılında inşa edilmiştir. 1951 yılına kadar Heybeliada Ruhban Okulu adı altında orta derecede meslek okulu olarak devletimizce tanınmıştır. 1951-1952 öğretim yılından itibaren yeni bir yönetmelikle liseye dayalı dört yıl süreli teoloji bölümü halinde çalışmıştır.
1948 yılında Lozan Antlaşması çiğnenerek Amerikan vatandaşı Athenagoras, Türk vatandaşlığına geçirilerek Patrikhane’nin başına Patrik olmuştur. Ve o andan itibaren Lozan’ı tanımama süreci başlatılmıştır. Peşpeşe imtiyazlar Türk hükümetinden elde edilmiştir. İşte bu çerçevede okulda dört yıllık teoloji bölümü açılmış ve direkt Patrikhane’ye bağlanmıştır. Dışarıdan yabancı öğrenci getirilmiştir. 1952 yılında okulda 20 öğretmen (birçoğu yabancı), 12 memur ve 70 öğrenci bulunmaktadır. Bu öğrencilerin sadece 10’u Türk vatandaşıdır; geri kalanları Yunanlı, Giritli, 12 Adalı, Kıbrıslı, İskenderiyeli, Suriyeli, Afrikalı veya Habeşti. Halbuki kanunlarımıza göre ancak Türkiye vatandaşı öğrencilerin %20’sini aşmamak kaydıyla yabancı öğrenci okula kabul edilir. Bu durum 1957 yılında Kıbrıs meselesinin ortaya çıkmasıyla oynanmak istenen oyunun farkına varılır ve duruma el konulur.
12 Ocak 1971 yılında Anayasa Mahkemesi’nin yüksekokullarla ilgili kararına dayanılarak teoloji bölümü kapatılır. 1971 yılından itibaren Özel Heybeliada Rum Erkek Lisesi adı altında öğretime devam eder. 1984 yılında okulun kapatılması için dikkat Fener Rum Patrikhanesi Bakanlığa müracaat eder fakat istekleri reddedilir. 1984-1985 yılından itibaren eğitim ve öğretim durmuştur. Çünkü öğrencisi kalmamıştır. Okul halen öğrencisiz ve öğretmensiz olarak hukuken açıktır. Okul müdürlüğüne 1971 yılından beri Türk müdür yardımcıları vekalet etmektedirler. Anayasa Mahkemesi kararını verdikten sonra, Türk yetkililer Patrikhane’ye üniversitelerin birinde İlahiyat Fakültelerine bağlı bir bölüm açabilecekleri teklifini götürmüşlerdir, fakat onlar bunu kabul etmemişlerdir.
Çünkü niyetleri başkadır, onlar okulu özerk bir statüde sade Patrikhane’ye bağlı, devletin denetiminde olmayan “Uluslararası Patrikhane Özel Yüksek Okulu” olmasını istemektedirler. Bu ise imkansızdır.
Birincisi; devletimiz için Patrikhane, uluslararası bir statüde değil, İstanbul’da yaşayan Rum azınlığın dini ihtiyacını karşılayan bir Türk kurumudur. İki; Lozan’da azınlıklara imtiyaz değil, Türk halkıyla eşit muamele görme hakkı tanınmıştır. Anayasa’nın 12. maddesine uygun olması gerekir. (Yani Müslümanların İlahiyat Fakülteleri gibi devlet denetiminde) Üç; 403 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği dini eğitim cemaatlere ve özel kişilere değil, devlet görevi olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nca verilir. Dört; Anayasa’nın ikinci maddesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti laiktir; dolayısıyla dini öğrenim yapan özel okul açmak ve yönetmek yasaktır. Beş; 625 sayılı kanunun 3. maddesinde askeri okullar, dini eğitim ve öğretim yapan özel öğretim kurumları ile emniyet teşkilatına bağlı okulların aynı veya benzeri özel öğretim kurumu açılamaz. Altı; Anayasa’nın 132. maddesi gereğince vakıflar tarafından devletin denetiminde tabii yüksek öğretim kurumları kurulabilir, hükmüne göre Patrikhane, bir vakıf statüsünde olmadığı için Patrikhane’ye bağlı özel yüksek öğrenim kurumu açamaz. Sekiz; 1973 Milli Eğitim Temel Kanunu ve 1981 Yüksek Öğretim Kanunu ile belirlenmiş okul programının genel amaç ve temel ilkelere göre geliştirimlmesi zorunludur.
Bu temel şartlar ortadayken, Patrikhane’nin Heybeliada Ruhban Okulu için talep ettiği statü yasalara aykırıdır. Bu statüdeki bir okulu dünyanın hiçbir ülkesi kabul etmez, zaten böyle bir yüksek okul örneği de dünyada yoktur.
Bu durumu papazın bilmesine rağmen ısrar etmesi manidardır. Bunun altında yatan gerçek, Patrikhane’nin Türk devletinin denetiminden çıkarılarak “evrensel Patrikhane” oluşturma arzusudur; yani Vatikan olmaktır. İstanbul’da gittikçe azalan bir nüfus ile ilk, orta ve liseye öğrenci bulmakta güçlük çeken 1500 civarında Rum vatandaş, ki yarısı yaşlılardan oluşmaktadır, böyle bir okula öğrenci nereden bulacaklar!
Tabi niyetleri yabancı ülkelerden öğrenci getirerek Patrikhanenin devamlılığını sürdürebilmektir. Böylelikle Patrikhane’nin Ekümenliğini ve Patriğin Ekümenik Patrik olduğunu kabul ettirmektir. Çünkü olay sadece bir papaz yetiştirme ihtiyacından kaynaklansaydı, bugün başta Selanik Teoloji Fakültesi olmak üzere dünyanın birçok yerinde ilahiyat eğitimi veren okullar mevcuttur. Hatta ABD’nin Connecticut İlahiyat Yüksekokulu’nun 60. yılı kutlamalarına papaz bizzat katılmıştır. 1
Şimdi gelelim Heybeliada Ruhban Okulu’na Harp Okulu dememizin nedenine: Yazımın başında daha 1772 yılında inşa edilirken, Osmanlı’da bir takım vatandaşların kurulacak okulun Osmanlı’yı yıkmak için faaliyet göstereceğini hissederek, inşasına engel olma girişimlerinden bahsetmiştim. Haklıydılar çünkü Fener Patrikhanesi Osmanlı’da kendilerine tanınan birçok imtiyaza rağmen çoğu zaman Türklük aleyhine çalışmış, her fırsatta düşmanlıklarını göstermiştir. Devlet, içte ve dışta bir takım sarsıntılar geçirdiği esnada Patrik III. Pantenios, Eflak ve Boğdan voyvodalarını isyana teşvik etmiştir. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa Patriğin voyvodalara gönderdiği mektubu ele geçirmiştir ve Patriğin asılmasını emretmiştir. 24 Mart 1657 yılında Patrik Parmakkapı’da asılmıştır. 1827 yılında ise Mora ve Yunan isyanında Patrik Gregorios’un isyanın içinde olduğu anlaşılmış, Padişah II. Mahmut ve sadrazamı Benderli Ali Paşa, Patriği azlederek astırmışlardır. 21 Nisan 1821 (Kin kapısı denilen Patrikhane’nin kapısında).
1814’te kurulan Etneki Eterya cemiyetinin merkezi adeta Patrikhanedir. Bu cemiyetin amacı Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kurmaktı. Ruhban Okulu’nda da öğrencilere bu ideoloji aşılanmaktaydı. Osmanlı’nın son döneminde İstanbul’da ve Anadolu’da bulunan papazlar dini görevlerini yerine getirmek yerine, birer militan gibi çalışarak amaçlarına ulaşmak için halkı örgütlemekteydiler. Daha sonra İstiklal Harbi döneminde Anadolu’daki Hıristiyan halkı isyana teşvik etmek için yine bu papaz militanlar rol oynamışlardır. Okulları ve kiliseleri cephaneliğe çevirmişlerdir. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde de Ruhban Okulu’ndan yetişenlerin ideallerinden vazgeçmediklerine tanık oluyoruz. Bu okuldan yetişen ve Türk kamuoyunun da yakından tanıdığı isimlerin başında Makarios gelir. Bu kara cüppeli, kara vicdanlı papaz, Kıbrıs’ta Türklerin katledilmesinde başrol oynamıştır. Yine Athenagoras, bu okuldan yetişmedir. Değerli dostum Hüseyin Mümtaz Bey, bir yazısında ilk kez kimsenin bilmediği bir olayı Türk milletine açıklamıştı: Athenagoras’ın Mavri Mira heyetinin azalarından biri olduğunu ve bunu Atatürk’ün Nutuk’ta bahsettiği şu cümlelerle gündeme getirnmişti: “Pek mevsuk elde edilen malumata göre Rum Patrikharnesi’nde Mavru Mira isminde bir heyet teşekkül etmiştir. Bunun reisi Patrik vekili Dereteos, azaları Athenagoras, Enez Metropolis kaymakamı Giritli Katekhakis, Katelopulos, Dipasimas Ayinpa, Polimitis ve Siyani ismindeki zevattır.
Heyet doğrudan doğruya Venizelos’tan talimat alıyor. Rumların ve Yunan hükümetinin muaveneti naktiyesiyle pek azim bin sermayesi vardır.
Vazifesi, Osmanlı vilayetleri dahilinde çeteler teşkil ve idare eylemek, mitingler ve propaganda yapmaktır...
İstanbul Patrikhanesi ve Yunan Konsoloshanesi esliha ve cephane deposu halini almıştır ve hatta kiliseler ibadet yerleri olmaktan ziyade askeri ambarlar gibi kullanılmaktadır.” (Vesika 1, Nutuk, Kemal Atatürk)
Hüseyin Mümtaz Bey yazısına şöyle devam etmiştir: “Evet, Heybeli Ruhban Okulu Rum Ortodoks Taliban’ın yetiştiği medresedir. Fener Rum Patrikhanesi de buradan yetişen Ortodoks-Rum Ladinlerin görev aldığı karargah.”
Bu okuldan yetişen bir diğer isim de Yakovos’tur. Türklüğe hakaret dolu bir kitap yazdığı için hudut harici olan ve daha sonra Özal tarafından affedilen yine bir diğer isim, Emilyanos, o da TC aleyhine faaliyetten sınırdışı edilmiştir. Meliton Sotiri Haci, İmroz ve Bozcaada Metropoliti iken bu adaların Yunan adaları olduğunu söylemiştir. Son üç kişi de Yunan vatandaşı idiler ve burada papazlık yapıyorlardı. (Halbuki kanunlarımıza göre yabancılar papazlık yapamazlar) Son olarak da şimdiki Patrik Bartholomeos, o da yine bu Ruhban Okulu’nun ürünüdür.
Bütün bu okuldan yetişme papazlar, Helenizm’e ve Rumluğa hizmet için mücadele verirler. Zaten Patrikhane’ye bağlı metropolitler, Grek Ortodoks adıyla anılırlar, bu ırka yönelik faaliyetlerinin apaçık görüntüsüdür.
Bartholomeos, New York’taki ABD Başpiskoposluğu’nda toplanan ruhanilere yönelik yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “Önde gelen bazı piskoposlar Helenizm ve Ortodoksluğu ayrı tutma gayreti içindedir. Helenizm ve Ortodoksluk ayrılmaz bir bütündür. Bunun aksini savunanlar hem Helenizm’e hem de Ortodoksluğa zarar vermektedirler. Bu nedenle bir an önce kendilerine çeki düzen vermeleri gerekmektedir.” (Türk Kültür ve Politika Merkezi Bülteni, No:49, 5 Aralık 2000, INAF’tan naklen)
Patrik göreve geldiği 1592 yılından beri Heybeli Ruhban Okulu’nu kendisine bağlı uluslararası bir yüksek teoloji okulu olarak açtırmak için uğraşmaktadır. Halbuki yukarıda bahsettiğim gibi okulun bu statüde faaliyet göstermesi mümkün değildir. Anayasa ve kanunlar buna imkan vermemektedir. Fakat, o bunu bilmesine rağmen ısrar etmektedir. Her yurtdışı seyahatinde bu meseleyi gündeme getirerek Türkiye’yi dışarıya şikayet etmektedir. Türkiye’ye gelen yabancı devlet adamlarına da yine konuyu açmakta ve Türkiye’ye baskı oluşturulmasını talep etmektedir. Başta Yunanistan devlet adamları olmak üzere AB devlet adamları ve ABD devlet adamları devamlı Türkiye ile yaptıkları görüşmelerede bu okul meselesine önümüze koymaktadırlar.
Patrik son ABD gezisinde Bush ile görüştüğünde de yine okulu gündeme getirmiştir. Hatta Türkiye’ye döndüğünde gazetecilerin konuyla ilgili olarak: “Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması yasak. Bu yasağa rağmen nasıl Bush’tan destek istiyorsunuz?” sorusuna “Eğer devlet iradesi varsa okulun açılması için çözümü bulunur” diyerek meydan okumuştur. (Mart 2002) Aynı şekilde AB Komisyonu Başkanı Prodi ile yaptığı görüşmede Heybeliada Ruhban Okulu’nu gündeme getirmiştir. (2002) Bunların neticesinde AB raporunda ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2002 Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu’nda Heybeliada Ruhban Okulu’nun derhal açılması istenmiş ve bu şekilde Türkiye’ye baskı oluşturmak için yabancılara imkan verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devleti içte ve dışta Cumhuriyet’in en zor günlerini geçirirken ve devleti korumak için Türk milleti bunca fedakarlık yaparken bu papazın ülke aleyhine faaliyetlerine artık dur deme vakti gelmiştir. Cumhuriyet savcıları bir an önce gerekeni yapmalıdırlar!
Son olarak Patriğin aynı konu için Dışişlerini rahatsız etmesi ise son derece anlamsızdır, çünkü konu içişlerini ilgilendiren bir meseledir, hele bir de kalkıp avukatlarla görüşmeye gitmesi resmen terbiyesizliktir.
Sevgi Erenerol
18.08.2003
***
Bir Konferansından
STÖ’LER CASUS:
Saldırıların çok boyutu var. Birisi, sivil toplum örgütleri diye tanıtılan, etnik ve dinsel farklılıkları kaşıyan, casusluk ve yıkıcı faaliyetlerin oluşturduğu kuruluşlardır. Kökleri yurtdışındadır. İnsan hakları ve demokrasi başlıkları adı altında zehirli faaliyetlerini ülkemizde sürdürmektedirler.
AMAÇ, ANADOLU’YU ELE GEÇİRMEK:
Misyonerlik, kültürel saldırıların temelini oluşturur. Misyonerlik din değiştirme olarak biliniyorsa da siyaset satrancının piyonudur. Tek amaç din adına bu toprakların ele geçirilmesidir.
MİLLETİ ZEHİRLİYORLAR:
Dün gizlice çalışan misyonerler bugün rahatça milletimizi zehirlemektedirler. Türkiye’de yeni bir Protestan nüfus oluşturmaktadırlar. 163. maddenin (Din propagandası) kaldırılması misyonerliğin önündeki engelleri kaldırmıştır. Jandarma ve emniyet bu maddenin kaldırılmasından sonra elleri kolları bağlanmış, çaresiz bırakılmıştır.
ARKASINDA ÖRGÜTLER VAR:
Misyoner örgütlerinin bütçe ve personel sayıları belki CIA’nin bile personelinden daha fazladır.
MANTAR GİBİ KİLİSE:
Asıl hedef kitlesi, Türk gençliğidir. Ağlarına düşürdükleri çocuklar üzerinde rahatlıkla devşirme hareketini başlatıyorlar. Ekonomik çaresizlik misyonerler için istifade edilecek ortam yaratmıştır. Ağustos depremi de bunların etkinlik oluşturmasını sağlamıştır. Bugün ev kiliselerinin sayısını bilmemiz mümkün değildir. Düne kadar sıkı kontrol altında bulundurulan ev kiliseler bugün Türkiye’nin her tarafında mantar gibi bitmektedir. Ve ne yazık ki bununla ilgili bir çalışma da halen yapılmamaktadır.
VİCDANİ RET MİSYONER İŞİ:
Yehova Şahitleri tarafından topluma aşılanan zihniyettir.
HATTI MÜDAFAA YOKTUR:
Ben Hıristiyanım, ben bu kadar mücadele ederken, bizi yönetenler onlara destek çıkmaktadır. Bu faaliyetlerin amacı sadece vatan topraklarının ele geçirilmesidir. (Ağlayarak devam ediyor) Dolayısıyla saldırı topyekûn, her an ve her yerdedir.
Atatürk’ün zamanında vermiş olduğu emir bugün de geçerlidir: Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.
Sevgi Erenerol
2006 (bu konferanstan 1,5 yıl sonra 2008'de Ergenekon davasından tutuklanıyor, hala içerde...)
PEKİ ACABA NEDEN DİYE MANTIK YÜRÜTTÜK MÜ ?
EVET , BİRİLERİNİN TAVUĞUNA KIŞŞŞ DEDİ , ÖTEKİLERİNİN DE KİRLİ ÇAMAŞIRLARINI ORTAYA DÖKTÜ....DOĞRULARI SÖYLEDİ, BU DA BAZILARININ İŞİNE GELMEDİ..!
YANİ MEDENİYETLER İTTİFAKINI ÇÖPE ATABİLİRSİNİZ...ÇÜNKÜ LEŞ KOKUYOR.!
SB.
SON HABERLER:
Wikileaks'teki Ruhban okulu gerçeği
Yunan basını, Wikileaks belgelerine dayanarak, "Ankara'nın, Washington'un Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması yönündeki baskısı ile karşı karşıya her kalışında Batı Trakya'yı ilgilendiren konularda adım atılması talebini gündeme getirdiğini" yazdı.
Atina'da yayımlanan Ta Nea gazetesi, Ankara'nın bu yöndeki talepleri içinde, müftülerin tanınması, Azınlık okullarının finansı ile Türk öğretmen sayısının arttırılması ve Atina'da camii inşaasının bulunduğunu yazdı. Gazete, Türkiye'nin azınlıklar konusunu "mütekabiliyet" esasına göre ele aldığını savundu. Amerikalı yetkililerin, Lozan Anlaşması'nda mütekabiliyet konusuna yer verilmediğini bilmelerine rağmen, Heybeliada için Türk ve Yunan hükümetlerinin aynı masaya oturmalarda ısrarlı olduklarını belirten gazete, bunun Fener Rum Patriği tarafından reddedildiğini yazdı.
20 Şubat 2009'da, ABD Başkanı Obama'nın yakın çalışma arkadaşlarından, Türk taleplerini dile getiren senatör Richard Durbin ile görüşen Patrik'in, Patrikhane konularının mütekabiliyet esası ile ilişkilendirilmesini reddettiği belirtildi. Senatör Durbin'in, bu kez Bartholomeos'tan, Büyükelçi Haydar Berk ile bu konuları görüşebilecek bir Yunan hükümet yetkilisinin ismini önermesini istediği belirtilen haberde, Patrik Bartholomeos'un ise Türk yetkililerin bu konuları sadece Patrikhane ile konuşulmalarının gerekliliğinde ısrarlı olduğu kaydedildi.
BASIN: 24.Mayıs.2011
Fener Rum Patriği Bartholomeos, Hollanda’da 2 yılda bir verilen “Özgürlük Ödülü”ne layık görülen isimlerden biri oldu. Ödülün yalnız şahsı için değil, Türkiye için, dünya barışı için güzel bir mesaj olduğunu savunan Bartholomeos, “bir ilim yuvası” olarak nitelediği ruhban okulunun açılmasını istedi.
BASIN: Mayıs 2012
‘Ruhban Okulu’nun açılması talebimizde geri adım atmayacağız’
Yıllardır kapalı olan Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun açılması talebine karşılık olarak üniversiteyi adres gösteren hükümet, böylece ilk kez üniversite çatısı altında Dini İlimler Fakültesi adıyla İslamiyet dışındaki dinlerin de araştırılacağı bir fakülte açmış olacak. Ancak, Heybeliada Ruhban Okulu Müdürü Elpidophoros Lambriniadis, bu durumun kendileri açısından çok önem taşımadığını belirterek, Ruhban Okulu’nun açılması talebinde geri adım atmayacaklarını söyledi.
BASIN : 10 Ocak 2013
.....
15 Kasım 2012 Perşembe
KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİNİN 29.YILI
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
29'uncu Kuruluş Yıldönümü Kutlu Olsun!
KAYIP OTOBÜS BELGESİ
KAN SESİ / BİR KIBRISLI RUM'UN ANLATIMIYLA
VE DİĞERLERİ
*KIBRIS VE KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ
AKDENİZ’DE BİR ADA … (TIKLAYIN)
*YABANCILARIN GÖZÜNDEN KIBRIS'TA TÜRK KATLİAMLARI
*BATI TARİHİNDE İNSANLIK SUÇLARI - Sefa M.Yürükel
SB.
2 Haziran 2012 Cumartesi
FRANSA - İNGİLTERE - ERMENİLER VE KIBRIS
KIBRIS’IN KADERİ…
Stratejik açıdan Doğu Akdeniz’in düğüm noktasını teşkil eden Kıbrıs adası, Anadolu ve Suriye kıyılarına olan yakınlığı, Ege Denizi’nin giriş ve çıkışına etkisi ve Mısır ile Süveyş Kanalı’na olan yakınlığıyla İngiltere için önemli bir adadır. Doğu Akdeniz ve çevresi, Ortadoğu ve Hindistan’daki çıkar ilişkileri ve politikası açısından İngiltere için bu adanın tek kusuru Osmanlı İmparatorluğuna ait olmasıdır.
1877-1878 Türk-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Ayastefanos-Yeşilköy Antlaşması sonrasında Rusların ilerlemesini önlemek maksadıyla İngiltere Osmanlı Devleti’ne yardım talebinde bulunur. Ayastefanos Antlaşmasını Türklerin lehine ve çıkarlarına uygun hale getirilmesine çalışacağını belirterek, bunu yapabilmek içinde Kıbrıs’ın yönetimini kendilerine geçici olarak devredilmesini ister. Hariciye nazırı Safvet Paşa ve İngiliz elçisi Ostan Henry Layard arasında Yıldız Sarayında “padişah ve halifenin hukuku hükümranisi tamamen mahfuz kalmak şartıyla” ve “hukuku şahaname halel gelmemek şartıyla muahedeyi tasdik ederim” (aynı Mısır, Girit ve Trablusgarp’ta olduğu gibi) iki maddelik antlaşma imzalanır ve yıllık 92.986 Sterlin karşılığında icar edilir. Lakin parasını Kıbrıs’tan toplayıp öder.! Böylece İngiltere tasarladığı planı başarıyla uygulamaya koyar.
1914 Ekim başından beri , Osmanlı Devleti’nin Almanya saflarında savaşa girmesini bahane eden ve Kıbrıs’ı ilhak çalışmalarını Dışişleri ve Sömürge (koloniler) Bakanlıkları aracılığıyla yürüten İngiltere ,ilhak kararıyla birlikte 1878 Kıbrıs Antlaşması ve buna bağlı bütün uluslar arası anlaşmaları feshettiğini, Kıbrıs adasının İngiltere İmparatorluğunun bir parçası haline geldiğini ilan eder ve bunu tüm dünyaya duyurur.!
Anadolu topraklarını paylaşma rüyası ile , Kıbrıs geçici bir üs ve zıplama tahtası olarak kullanılmaya başlanır. Fransa ile İngiltere arasında ,Mayıs 1916 da imzalanan ticari faaliyetlerle ilgili antlaşmada , bir de Kıbrıs maddesi bulunur; İngiltere Fransa'ya danışmadan üçüncü bir ülkeye Kıbrıs'ı devredemez. Fransa'ya güvenmeyen İngiltere Kıbrıs'ı bir koz olarak kullanmak niyetindedir.
Nisan 1916 Stykes- Picot Antlaşması ile Fransa ve İngiltere ,İtalya'yı devre dışı bırakır ve Rusya'yı da aralarına alarak Osmanlı topraklarını paylaşırlar. Buna göre Fransa Adana ve Beyrut illerinin tamamıyla, Halep, Harput ve Diyarbakır illerinin büyük kısmını alacak, Çukurova Bölgesi pamuklarına ve Ergani madenlerine sahip olacaktır. İngiltere’ye Bağdat ve Basra illerini içine alan Güney Irak bırakılacaktır. Ruslara Van,Erzurum, Trabzon ve Bitlis'in doğusunda kalan bölgeler ile Sivas, Elazığ ve Diyarbakır'ın bir kısmı verilecektir. Ayrıca İngiltere Suriye de gözü olmadığını söylesede , Fransa’ya bırakılan Kilikya ve Suriye ‘de İngilizlerin bulunması Fransa da kamuoyunun tepkisini çeker.
![]() |
| Sykes-Picot Antlaşması'na göre Fransa'nın kontrol alanı (mavi) ve etki alanı (açık mor rengi) |
(( Gizli bir toplantıda Başkan Wilson adına temsilcisi Albay House defterine şu notu düşer: Türkiye’yi hem Asya’da hem de Avrupa’da neşe içinde paylaştık.” Bu arada Lord Curzon I.Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde “Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesi yakın gelecekte gerçekleşecektir. Bundan ürkmesinler” itirafında bulunmuştur. ))
Skyes-Picot Antlaşmasıyla İskenderun Limanı’nı alan Fransa 17 Aralık 1918’de Yarbay Romineu’nun komutasında 150’si Fransız, geriye kalanların ise Ermenilerden oluştuğu 1500 kişilik Fransız Birliğini Mersin’de karaya çıkarır. Bu bölgedeki huzursuzluk ve çatışmalar da böylece başlar. I.Dünya Savaşı’nda Samandağ’a asker çıkartmayı planlayan Fransa bu dönemde İskenderun’u bu sebeple tam altı defa bombalar.
ERMENİ LEJYONUNUN KURULMASI …
![]() |
| ERMENİ LEJYONU |
Fransız Filo Komutanlığı, kendi çıkarları için İskenderun- Samandağ bölgesine yapılacak bir askeri çıkartmanın Osmanlı askeri gücünün bölgeden uzaklaştırılabilmesi için en uygun hareket olacağını düşündüğünden planın başarıyla uygulanabilmesi için bu maksatla Ermenileri de kullanmakta hiçbir sakınca görmez.
(( Savaş sonrasında üstünde bazı değişiklikler yapılan ve Petrograd arşivleri Bolşeviklerin eline geçtikten sonra kamuoyuna açıklanan bu andlaşmaya göre, Fransızlar Kilikya bölgesinde özerk bir Ermenistan kuracakları iddiasıyla binlerce Ermeni gönüllüyü Doğu Lejyonuna asker yazdırıp savaşta kullanmış ve savaş sonunda kendi hallerine bırakıvermiştir. ))
12 Kasım 1914 tarihinde Türk Ermenilerinin lideri Bogos Nubar , 20 Temmuz 1914 tarihinden beri Kahire’de İngilzi diplomatik temsilcisi olarak bulunan Milne Cheetham’a şöyle der:
“Kilikya Ermenileri , İskenderun , Mersin veya Adana’ya yapılması muhtemel bir çıkartmayı desteklemek için gönüllü olmaya hazırdırlar. Dağlık mıntıkadaki Ermeniler de kıymetli yardımda bulunabilecek; silah ve mühimmat temin edilirse, Türklere karşı ayaklanacaktır. Türkiye ile bir anlaşma umudu olmadığına göre bunun için Mısır bölgesi Ermenilerinden de yardım sağlanabilecektir.”
Kahire’deki Ermenilerle ilgili olarak bölgede görevlendirilen Üstteğmen Saint-Quentin’in 18 Eylül 1915 tarihinde Kahire’den Savaş Bakanlığı’na gönderdiği telgraf:
“Cebel Musa’da ayaklanan Ermenilerin başı Pierre Dimkelian güçlü olduğu kadar zeki bir görünüme de sahip. 500 adamıyla Fransa’nın emrine girmeye hazır olduklarını söyledi.Mısır’da silah altında bulunan 500 Ermeniye Dimkelian arkadaşlarıyla katılacak ve böylece bir Ermeni Alayı oluşturulacak. Bu Alay diğer hizmetler yanında Türkiye’ye yönelik saldırılarda kullanılacak.”
Musa Dağı’ndan getirilen ve Mısır’ın Port-Said bölgesinde İngiltere’ye ait kamplara yerleştirilen Ermenilerin İngiltere ve Fransa arasında problemlere yol açması, Fransa'nın Ermenilere sürekli kalıp yerleşebilecekleri bir yurt ve yer bulma gayreti içindedir sokar.
Mondros Limanı için İtalya karşı çıkar. Rodos için ,Tunus’taki Fransız Vali “Müslümanların tepkisini çeker” diyerek red eder. Fas için de Fransa’nın Fas Valisi karşı çıkar ve geriye kala kala Kıbrıs kalır. 2 Ekim 1916 den itibaren bu gidişat bir ivme alır ve İngiltere’nin de onayı ile Kıbrıs’ta Ermeni askeri kamplarının kurulmasına başlanır.
Ermenilere yurt olması düşünülen Kıbrıs adasına Eylül 1915 tarihinde de bir grup Ermeni getirilerek yurt edinmelerine çalışılmış, ancak bu faaliyet Türk ve Rumların direnişi sonucunda başarısızlığa uğramıştır. Ermenilere Kıbrıs adasının yurt olması fikri ise ilk olarak 1894-1896 yıllarında ortaya atılmış ve 1896 yılından itibaren Ermeni göçmenlerin Kıbrıs’a akını başlamıştır. Bu olaya karşı çıkan bir başka ülke daha vardı , Yunanistan.
Öte yandan 19 Temmuz 1916 tarihinde Fransız Kabine ve Personel Şefi tarafından Dışişleri ve Savaş Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen yazı ise Ermenilerin nasıl kullanılacağı konusunda İngiliz planını gösteriyor; “… Mısır’a sığınan Ermenilerle, Hindistan’daki Ermeniler konusunda ...görüşü... Askerlik yapabilecek durumda olan Ermeniler Kıbrıs’ta toplanır. Bunların içinden bir bölük teşkil edilerek kuzey bölgesine yerleştirilir. Bundan tedirgin olan Türkler, Kuzey Suriye’den asker çekmemek durumunda kalacaklardır. Arap isyanı Türk egemenliğini tehdit altına soktuğu an, yalnızca Arap yarımadası değil, Suriye ve Filistin’de devreye girecektir.
Adana ve İskenderun yakınlarında önceden yeterli eğitim görerek iyi bir teşkilata sahip olan Ermeni partizan kuvvetleri, Türklerin Mekke Şerifi’ni yok etmeye yönelik güney Harekatı için yollayacağı kuvvetleri daha başından bertaraf etmiş olacaktır. İngilizler Ermenilerin silah ve eğitim açısından yetiştirilmelerini Fransız subayların üstlenmelerini teklif ediyorlar. Bazı oranlarda kısıntılar yapmak şartıyla İngiliz teklifinin dikkate değer nitelikte olduğu görüşündeyim. Sizden ricam, mümkün olan en kısa zamanda, en çok 5000 Ermeni için gerekli olan silah ve Fransız kadrolarının tahsisinin mümkün olup olamayacağı konusunda bana haber iletmenizdir…”
Adaya sivil Ermenilerin yerleştirilmeleri yerine ,askeri amaçlı bir Ermeni askeri kampının kurulması kararlaştırılır ve bütün masraflarını da Fransa karşılayacaktır.
Fransa ,15 Kasım 1916 tarihinde Başbakan Briand’ın direktifleriyle daha önce Mısır’da kurulan Legion D’orient- Doğu Lejyonu’nu bu sonuçla görevlendirir.
Dünyanın dört bir yanından koşup gelen 5000-6000 Ermeniden oluşan ve Fransızlarca önce Mısır ve Suriye’de kullanılan Doğu Lejyonu veya bölgede yaşayan Türklerin deyimiyle “Ermeni İntikam Alayı” adlı Fransız üniforması giymiş bu “Osmanlı Vatandaşları” , o kadar korkunç ve dayanılmaz davranışlarda bulunur ki ,Fransız yetkililerini bile çileden çıkarırlar. Bazı Ermeni Taburları dağıtılır ve 1921 tarihine kadar bütün Ermeni askeri gücü Port Said’de bulunan kampa götürülür.
ERMENİ KAMPLARININ FAALİYETE GEÇMESİ

Rum ve Ermenileri ikna eden Fransızlar , adada yaşayan Türklerin böyle bir kampın varlığından rahatsız olacaklarından emin oldukları için Kıbrıs Türk toplumuna gözdağı vermek gayesiyle Kıbrıs Türk toplumunun önde gelen isimlerini, Teşkilat-Mahsusa ile ilişkileri olduğu bahanesiyle tutuklayıp Girne Kalesi’nde hapse atarlar. Bu tip uygulamalar 1923 tarihinde cumhuriyetin ilanına kadar devam eder ve gerek Fransız, gerekse İngiliz yöneticiler değişik bahaneler ileri sürerek hapse attıkları Türklerin tutukluluk sürelerinin uzatılması yanında daha bir çok kişiyi de hapsederler.
Kıbrıs’ta bu gelişmeler olurken Fransızların Ermenilerden istifade etme konusunda gerek Fransa ve gerekse Ortadoğu bölgesindeki faaliyetleri de iyiye hızlanır. Osmanlı uyruğunda bulunan ve Türkiye’ye karşı savaşmak isteyen, İtilaf Devletleri için çalışmayı arzu eden Ermenilerin Fransa’nın kontrolünde belli bir noktada toplanarak buradan Kıbrıs’a gönderilmeleri ve burada askeri eğitimden geçirilmeleriyle ilgili ilk talepler, Fransa’nın Londra Büyükelçiliği’nin 4 Temmuz 1916 ve Fransız Dışişleri Bakanlığı’nın da 2982 Sayılı 19 Temmuz 1916 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı Afrika Bölümü’ne Ermeniler ve Suriye halkına silah temini başlığı altında, ayrıca Savaş Bakanlığı’na gönderilen telgraflarıyla, iyiden iyiye hız kazanır.
Buna göre özellikle Çukurova ve Adana bölgesinde bulunan Ermenilerden silahlı bir güç oluşturularak bunların Kıbrıs adasında askeri eğitime tabi tutulmaları ve bunun sonucunda da tekrar bölgeye dönerek Fransa adına mücadele etmeleri düşüncesi ilk defa Mart 1915 tarihinde düşünülmeye başlanır. Ermeni Komitesi temsilcisi olan Vartanian’ın bu teklifine Fransa’nın başlangıçta yaklaşımı son derece temkinli ve hatta isteksizdir. Bu bölgede toplanan Ermeni nüfusunun hatırı sayılır bir noktaya ulaşması ve bu kadar kalabalık bir topluluktan seçilecek insanların Anadolu’ya en yakın noktalardan birisi olan Kıbrıs adasında eğitilmeleri fikri bu hareketin derhal fark edileceği ve dikkat çekeceği, bunun sonucunda da Anadolu’da yaşayan diğer Ermenilere karşı toptan bir imha hareketine girişilebileceği endişesiyle Fransa başlangıçta tereddüt içerisindedir. Bu noktada Fransa’nın istediği en iyi çözüm potansiyel olarak yeterli sayıya ulaşan Ermenilerin toplanmaları ve eğer şartlar da mümkün olursa Çanakkale’de bulunan Fransızların, Doğu Kuvvetleri Sefer Komutanlığı’na katılmalarıdır.
Bununla ilgili Telgraf: “ Kısacası Ermenileri düzensiz gruplar halinde birleştirme düşüncesi prensip olarak reddedilmişti. Bunun da sebebi, Fransa’nın Türkiye’ye karşı uyguladığ politika, ayaklanmış ve düzensiz bir kitleyi silahlandırmada karşılaşılan güçlüklerle birlikte, bu kitleye ne destek ve ne de yardım açısından hiçbir güvence vermeden kıyı bölgesine yerleştirme riski, ikinci bir saldırı hattının doğuracağı sakıncalar,kendi kuvvetlerimize karşı sebep olacağımız ekonomik yük ve nihayet Türkiye’deki Hıristiyan halkı hedef alacak kanlı misilleme hareketlerinin başlamasını kışkırtmadan kaçınmak olarak açıklanabilir. Ama bugün aynı sorun bir başka açıdan değerlendirilebilinir; Büyük Britanya’nın teklifiyle düzenli bir kuvvet oluşturmak için Kıbrıs’ta toplanacak Ermeniler her hangi bir Osmanlı çıkarmasına karşı engel teşkil edeceklerdir. Eğer Arap isyanı gerçekleşirse Ermeni kuvvetleri kaydırılarak Suriye harekatına destek olmaya yönlendirilecektir.
Orta Şarktaki Osmanlı Kuvvetleri’nin önemli bir bölümünü Suriye’nin kuzeyinde tutmaya zorlamak için uygulanacak en geçerli taktik, Türklerin, Kafkasya, Mezopotamya, Suriye ve Hicaz haberleşme noktası olan İskenderun bölgesi yakınlarındaki bir bölgeye Ermeni birliklerini yerleştirmek olacaktır. Zira, daha önce de defalarca belirttiğim gibi,Türklerin şu son aylarda İzmir’de dört tümen asker tutmalarının sebebi, Midilli adasını işgal ederek onları tehdit etmemizdir. Ancak, Midilli adasından yarattığımız bu tehdit Türkleri de Adana savunmasını takviyeye itmiştir. Bu da bizim suçumuzdur. Çünkü eğer zamanında o bölge askeri harekat bölgesi olarak değerlendirilseydi, bugün Türklere savunmalarını güçlendirme imkanı tanınmamış olacaktı.
Özetle söylemek gerekirse, Fransızların denetimi altında Kıbrıs’ta bir Ermeni ordusu kurulması ve de ayrıca Ansarilerin silahlandırılması konusundaki düşüncelerinizi bekliyorum. Uygun görüldüğü takdirde, hiç zaman kaybetmeden harekete geçilmeli ve Doğu Ordu’suna bağlanabilecek bu yardımcı kuvvetler için bir komutanlık ve denetim merkezi kurulmalıdır. Ayrıca bazı yeni yönetmeliklerin de çıkarılması zorunlu olacaktır. (askere alınma şartları,aylıklar,sosyal yardımlar gibi.)
Ansarilerin silahlandırılmalarına gelince, Alman tüfeklerinin seçilmesi tercih edilmelidir. Doğulular, bu silahların kullanımını daha iyi bilirler.”
Rogues ,bu talebe 1 Ağustos 1916 ,150 numaralı yazıyla Fransa Genelkurmay Başkanlığı’ndan Savaş Bakanlığı Afrika bölümü Doğu Bürosuna cevabını gönderir.
Fransızların denetimi altında Kıbrıs’ta oluşturulacak ve varlığı Türkiye’ye karşı muazzam bir tehdit teşkil edecek olan ve son derece faydalı ve askeri açıdan büyük önem arz eden 5000 kişilik Ermeni Ordusu ve Türkiye’ye karşı ayaklanma hazırlığında olan Ansarilerin silahlandırılması konusunda hazırlanan rapor, 8 Ağustos 1916 tarihinde 4654 kayıt numarasıyla Albay Hamelin’e teslim edilir.
“…Selanik’te kurduğumuz Boşnak taburuna ait tecrübemiz örnek alınacak olursa, dört taburdan oluşacak bir alay ve ayrıca bir depo kıtasının teşkili için otuza yakın Fransız subayının bölgeye gönderilmesini icap ettirmektedir. Bu da her bir birlik için uygun bir Fransız subayının görevlendirilmesi anlamına gelir…”
“…Bir başka önemli husus da organize edilecek Ermenilerin Mısır’a göç eden tüm Ermenileri kapsadığıdır. Yoksa yalnızca Port-Said’de bulunanlardan söz ediliyorsa hatırlatmak isterim ki, sayıları 250 kadardır. Eğitimin bu grupla sınırlandırılması ,sayılarının az olması sebebiyle, Deniz Kuvvetleri ve benim bölümüm tarafından reddedilmiştir….Fransızlar tarafından acemi birliklerinde eğitilmesi düşünülen Ermeniler Mısır , Hindistan ve Ortadoğu’da Deniz Kuvvetleri Suriye Bölümümüz tarafından derlenecek çeşitli yerleşim bölgelerindeki Ermenilerin tümünü kapsamaktadır.ayrıca titizlikle üzerinde durulması gereken bir husus da ,Ermenilerin eğitimini sağlamak için gerekli olan personel ve diğer malzemenin Kıbrıs’a gönderilmesi gerçekleşmeden önce, üst dereceden oluşan bir kadro teşkil edilerek, bu kadronun Kıbrıs’a gidecek ilk acemi eğitim grubunun sayıları, özellikleri ve eğitim bölgesindeki organizasyonları bakımından bir sisteme bağlanmasıdır…”
Adanın kuzeyinde veya batısında kampın açılması konusunda İngilizlerin müsaade etmesiyle Albay Louis Romieu 4 Eylül 1916 tarihinde posta uçağıyla Marsilya’dan ayrılarak Mısır ve Kıbrıs’ gider. İngilizlerle görüşür ve kampın kurulacağı yerleri tespit eder.
Mağusa’nın 24 kilometre kuzeyinde deniz kıyısı olan, meskenin olmadığı devlete ait, suyu bol olan ve yeni su kuyuları açma imkanının bulunduğu yeri seçen Albay Louis Romieu çalışmaları hızlandırır. Boğaztepe (Monarga) bölgesinde kurulacak Ermeni askeri kampın Karakol (Karağulo) bölgesindeki İngiliz esir kampına yakın olması ve iki kamp arasındaki bölgenin I.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber askeri eğitim alanı olarak kullanılması Fransız ve İngilizlerin bu konuda da işbirliği içerisinde olduklarını gösteriyor.
Kıbrıs’taki İngiliz Yüksek Komiseri’nin bu konudaki tek itirazı adaya Port-Said kampından Ermeni kadınların ve çocukların getirilmesi konusundadır.
Ermeni askeri kampının bu bölgede kurulmasının bir başka sebebi de Anadolu’daki Ermeni isyanlarında kullanılmak üzere Anadolu’ya silahların Mağusa-Dörtyol güzergahını takip ederek gönderilmesidir.
Kampın faaliyete geçtiği ilk dönemde 200’er kişilik 6 Lejyon Bölüğü ve 160 Arap’tan oluşan mevcut daha sonraki yıllarda 5000’e kadar ulaşır. Bu Ermeni birliği ,1917 yılından itibaren İngiliz Generali Allenby’nin komutasında Türklere karşı acı sonuçlar verecek bir savaşa girecektir. I.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber Mersin, Dörtyol ve İskenderun bölgelerinden kaçan ve İngiltere’nin kontrol ve denetiminde Mersin ve İskenderun bölgesinde bulunan Rum azınlığın kışkırtılıp isyana teşvik edilmesinde kullanılan Ermeniler, Fransızların da Beyrut, Hayfa , Trablusgarp ve Yafa Limanları’nın tahrip edilmesinde istifadeyi düşündüğü ve daha önceden bu kampta bulunan Ermeni gençleri, ayrıca Kıbrıs’taki İngiliz askeri eğitim kamplarında eğitim gören Ermenilerden bazıları Fransa’ya ait Victor Hugo, Henry Fastersine Louis ve isimleri belirlenemeyen 3 Fransız savaş gemisiyle Musa Dağı’ndan getirilen Ermeniler bazı İngiliz gemileriyle Port-Said’ e getirilen Ermeni gençlerinden seçilenler, Suriyeli Ermeniler ve Kıbrıs’ta 8 Kıbrıs Lirası aylıkla paralı askerlik yapan Rum gençleri, ayrıca Kıbrıs, Mısır ve İran’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar pek çok ülkede kurulan komisyonlar vasıtasıyla adaya getirilen Ermeniler Fransızların büyük desteğiyle faaliyete geçen bu kampların ilk personelidirler.
Ermeni kamplarının finansmanı ile ilgili olarak başlatılan yardım kampanyasına Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nden de büyük destek gelir. Fransız askeri yetkililerinin organizasyonu ile toplanan paralar acıdır ki Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Adana ve Gaziantep’te binlerce masum insanın katledilmesinde kullanılmıştır.
Kıbrıs’taki Ermenilere destek kampanyasına katılanlar; Anadolu’dan Kıbrıs’a kaçan Ermeni liderleri Strak, Kirkor, Karabet ve Artin;
Yunanistan’ın Larnaka Konsolosu N.Vatibela;
Fransa’nın Larnaka Konsolos vekili Marcel Margaret;
ABD’nin Lefkoşa Konsolosluğu’ndan George Wilson’un maddi manevi desteğiyle katılan bazı kişi ve kuruluşlar da şunlardır; ROCKEFELLER COMPANY, Boston Ulusal Ermeni Savunma Komitesi , ABD Ermeni Yardım Komitesi , Ermenistan ve Suriye için Yardım Komitesi , Amerikan-Ermeni Derneği , Amerika Protestan Kiliseler Federal Meclis Temsilciliği , Londra Ermeni Cemiyeti , Aron Nad El Teşkilatı , Mısır Müdafaa-ı Milliye Komisyonu, Kıbrıs Rum İttihat Birlik Kulübü , Kıbrıs Yüksek Komiser Yardım Fonu, Girne Piskoposluğu, Lefkoşa X.Theccochaides Firması…
Ada içinden ve Avrupa ile ABD’den yapılan maddi desteği kamufle edebilmek için İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından Kıbrıs’ta oluşturulan “Harp Fonu” devreye girer ve bu fonun kullanılması Fransız Ermeni Kampı Komutanlığı emrine verilir.
Ayrıca 1 Aralık 1921-4 Ocak 1922 tarihleri arasında Ankara Antlaşması gereği Fransızların boşalttığı Çukurova bölgesinden çekilen 60.000 kişinin göç hareketi İzmir, Kıbrıs ; İstanbul , Mısır ve Avrupa’da bulunan Ermeni komiteleri aracılığıyla yapılır ve göç eden Ermenilerin bir kısmı da daha sonra Kıbrıs’a gelir.
Bu dönemde özellikle de I.Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde Kıbrıslı Rumların İngiltere’nin savaşla ilgili faaliyetlerine yaklaşımları Yunanistan’ın Kıbrıs politikası doğrultusundan “son derece gönülsüz” olmuş, Kıbrıslı Rumlar arasında hiç gönüllü çıkmaması karşısında İngiliz Vali 19 Ekim 1916’da bir duyuru yaparak durumları askerliğe uygun olanların adadan ayrılmalarını yasaklamıştır.
Bütün bunlara rağmen 5972 Rum , Yunan Ordusu’nda Anadolu’da Kuvayı Milli’ye karşı savaşmak için adadan ayrılır. Ayrıca bu dönemde Kıbrıs adası, savaşın dışındaymış gibi görünse de yaklaşık 11.000 Rum değişik görevlerde, doğrudan olmasa da savaşa katılmışlar ve müttefiklere destek olmuşlardır.
SAVAŞ ESİRLERİNİN ADAYA GETİRİLMESİ ve DR.DEVLETİAN
Kıbrıs’ta Gazi Mağusa şehri yakınlarındaki Karakol (Karağulo) isimli bölgede bulunan kamplara esirlerin nakledikleri tarih İngiliz Savaş Bakanlığı bünyesindeki resmi arşivlerde ve söz konusu esir kampı komutanlığı ile Kıbrıs’ta bulunan İngiliz Genel Valiliği arasında yapılan yazışmalarda 26 Ekim 1916 olarak belirtilmekte, ilk Türk savaş esiri kafilesinin de gemilerle Gazi Mağusa Limanı’na getirilmesinin 26-29 Ekim 1916 tarihlerinde tamamlandığı ve bu ayakları zincirli esirlerin adaya ayak basar basmaz kamplara sevk edildikleri ifade edilmektedir.
Türk savaş esirlerinin sayısı ilk etapta 215 kişi olmasına rağmen 1923 yılına kadar faaliyette bulunan bu kamptaki Türk savaş esirlerinin sayısı daha sonra 2000-4000 arasında değişmiştir.
Bu dönemde ,değişik cephelerde Osmanlı Ordusu saflarında çarpışırken esir düşen Suriyeliler ve Iraklı Araplar ile Ermeniler de bu kampa getirilmişlerdir. Ancak İngiliz esir kampındaki çok zor şartlardan kurtulmak isteyen veya yapılan propoganda sonucu kandırılan bu esirler İngiliz kampından ayrılarak Ekim 1916’dan itibaren kurulma çalışmaları hızlanan Ermeni terör kampına katılmışlar ve daha önce omuz omuza savaştıkları insanlara karşı koymak için eğitimlere başlamışlardır. Firar edip kaçanlarda, ilk etapta esir kampında sorgulanmış, olumlu rapordan sonra da Ermeni terör kampına gönderilmişlerdir.
Bu arada İngiliz Genel Valiliği ve esir kampında bulunan yetkililer Anadolu’da Türklere karşı savaşmaları için Arapları ve Ermeni asıllıları Fransızların Ermeni kampına gönderirken, zaman zaman söz konusu kamptaki Ermeniler de çalışmak ve İngilizlere yardım ve destek sağlamak üzere Türklerin esir tutulduğu kamplara gelirler. Ancak bu şekilde kampta görev yapan bazı Ermeniler kamptaki Türk esirlerle anlaşmak suretiyle firar ederler, Ermeni askerler Türk askerlerin esir kapmalarından kaçmalarına yardım ederlerken, Türk esirler de kaçan Ermenilerin Anadolu’daki evlerine dönünceye kadar civardaki Türk köylerinde saklanıp ,barınmalarını sağlamışlardır. Bu şekilde köylerde saklanmak suretiyle Türkiye’ye kaçma imkanı bulan Ermeniler daha çok Çanakkale, Gaziantep, Adana ve Kahramanmaraş bölgelerinde yaşayan Ermeni gençleridir.
Fransızlar Ermenilerin çoğunlukta olduğunu düşündükleri Çukurova bölgesine Kıbrıs’tan getirdikleri Ermeni lejyonuna mensup Ermenileri çıkartarak bölgede yaşayan Ermenilere sahip çıktığını göstermek ve hamilik yaptığını göstermek ister. Oysa niyeti uzun vadeli çıkarları için Ermenileri maşa olarak kullanmaktır.
Örneğin, 11 Aralık 1918 tarihinde Dörtyol’a giren 400 kişilik Fransız askeri gücünün tamamı Ermenilerden oluşmaktaydı. Bu olaydan altı gün sonra Mersin’den karaya çıkan Yarbay Romieu komutasındaki 1500 kişilik Fransız birliğinde de sadece 150 Fransız askeri vardır. Geriye kalanların tümü Ermeni lejyonuna mensupturlar ve Kıbrıs’tan getirilmişlerdir.
Öte yandan ,Güney cephesi hareketleriyle ilgili olarak Mustafa Kemal’in Ankara’da yayımladığı genelgeye göre 24 Ocak 1920 tarihi itibarıyla Adana,Mersin, Gazi Antep, Kilis ve Kahraman Maraş’ı içine alan bölgede Fransız üniforması altında Cezayirli ve Tunuslularla Ermeni askerlerinin sayısı 6.670 civarındadır.
7 Mart 1920 tarihinde Mustafa Kemal’in İstanbul’daki İttifak Devletleri Temsilcileri adına Amiral Bristol’e gönderdiği muhtırada Kilikya bölgesindeki Ermeniler konusunda da açıklık getiriyor ;
…”Maraş, Urfa ve dolaylarındaki çarpışmalar sırasında Türklerden, Fransızlardan ve Fransız askeri arasında bulunan Ermenilerden ve değişik uluslara bağlı halktan ölüler verildiği bilinmektedir. Ancak ,bu bir Ermeni kırımı değil, Kilikya ve yöresine dışarıdan getirilen ve yerli halktan silahlandırılan Ermeni askerlerinin kesin hoşgörü ile karşılaşması olanaksız bulunan saldırıları ve işgal kuvvetlerinin gereksiz yere işgal alanını sürekli genişletmeleri ve özellikle işgal kuvvetleri komutanlarının, aç gözlü Ermeni askerlerinin İslam halkına uyguladıkları saldırılar ve yolsuzluklara göz yummaları sonunda yerli halkın coşması ve karşı koyması sonunda oluşan çarpışmaların doğal sonucudur.” …
Port Said’den Kıbrıs’taki kampa gönderilmeyi bekleyen değişik Ermeni grupların içinde 300 kişilik bir grup oluşturan 18-35 yaş arasında olanların çoğu daha önce Türk Ordusu’nda görev yapmış ve askeri eğitim almış gençlerdir. Bu gençlere ilaveten Türkiye’yi ve ekmeğini yediği memleketini arkadan vuranlara bir başka örnek de Türk Ordusu’nda doktor Binbaşı olarak görev yaparken I.Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle beraber görevini bırakıp kaçan ve Port-Said’deki Fransız kampında Ermenileri yetiştirmekle uğraşan Ermeni doktor Devletian’dır.
![]() |
| Türk askerleri esir kampına götürülürken |
Kıbrıs’taki esir kampında olup bitenler ve Türk savaş esirlerinin çektiği sıkıntılar kendisine tam olarak nakledilmediğinden Kıbrıs genel Valisi Sir John Eugene Clauson’un Türk savaş esirlerinin tutulduğu kampa yaptığı ziyaretle ilgili düşünceleri son derece olumlu olmasına rağmen !
Esir kampında geçen yıllar boyunca sağlık açısından pek çok hastalığa maruz kalan Türk savaş esirlerine verilen yemek ise çoğunlukla kırmızı kabak ile günün şartlarına göre yenmeyecek kadar berbat olan kılçıklı arpa ekmeğidir. Aynı zamanda esir kampında görev yapan Rum ve Ermeni asıllı doktorların Türk esirlere karşı takındıkları tutum ve davranışlar da son derece kötüdür ve bu doktorlar özellikle hasta olan Türklere karşı son derece kaba davranmaktadırlar.
Aynı şekilde Mısır’da esir tutulan askerlerimiz de çok kötü şartlarda yaşamaktadırlar. Mısır’daki askerler de Ermeni asıllıların yönetimi altındadırlar ve İngilizlerden farklı olarak özellikle Türk düşmanı Ermeni doktorlar kasten yanlış tedavi uygulamaları sonucunda pek çok Türk askerinin gözlerinin kör olmasına da sebep olurlar.
Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde Irak’ta esir alınan askerlerimiz genellikle İngilizlerin Uzakdoğu’daki sömürgelerine götürülmektedir. Çin Hindi (Burma)’de Tatimo , Hindistan’da Bombay ve Bellari esir kampları vardır. Filistin’de esir olanlar ise genellikle İskenderiye yakınlarındaki Seyit Beşir (Seydi Beşir) Kuveysna Dört Numaralı Osmanlı Üserayı Harbiye Kampı, Kahire’deki Mehmet Ali Paşa Kalesi ve Kuisna esir kamplarına götürülmektedirler. Kafkasya ve Galaçya’daki Türk esirleri ise Sibirya’nın değişik bölgelerindeki esir kamplarına götürülmüşlerdir. 1914 yılında başlayan ve esir düşen yaklaşık 360.000 Türk askerlerinden bazıları 1927 yılına kadar esir kalmıştır.
İNGİLİZLERİN KIBRIS’TAKİ ERMENİ KAMPLARINA
TEPKİLERİ ,MUSA DAĞI’NIN İÇ YÜZÜ ve CURZON
2 Ekim 1916 tarihinde Ermeni terör kamplarının kurulabilmesi için Kıbrıs’ta bulunan Rumları ve Ermeni cemaatini ikna eden ve bu kampın kuruluşunu adada yaşayan Türklerden gizleyen Fransızlar daha sonra Kıbrıs’ta İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından da istenmemeye başlanır.
Fransız subaylarınca eğitilen Ermenilere askeri eğitimin yanında sabotaj teknikleri, propaganda ve casusluk konularında da bilgi verilmektedir. Ayrıca kamptaki Ermeni ve Araplara milliyetçilik duygusu aşılanarak savaşta Fransızlara rehberlik ve kılavuzluk edebilmeleri de sağlanır. Ancak Fransızların Ermenilerin yanında başka milletlere mensup Cezayirli ve Suriyeli Araplar gibi insanları da kullanma istekleri kampta huzursuzluklara yol açar.
Doğu lejyonunda kullanılmak üzere Anadolu’nun değişik köşelerinden toplanan Ermenilerle , Amerikadan, Fransa’ya , Arjantin’den İngiltere’ye kadar değişik ülkelerden getirilen ve Port-Said’de toplanan Ermenilerin taşkınlıkları ,Fransız yetkilililerini de zor duruma düşürür. Çünkü bu tecavüz, soygun ve katliamların sonucunda Fransızlarla İngilizlerin arası açılır. Ermeniler Rum köyünü basıp soyarlar ve ardından da İngiliz Kraliyet Muhafız Alayı’ndan bir İngiliz askerinin öldürülmesi bardağı taşırır. 5 Ağustos 1914 tarihinde İng.Yüksek Komiseri ve Kıbrıs Genel Komutanı John Eugene Clauson sıkıyönetim ilan eder. (J.E.Clauson dönemi: 8 Ocak 1915 - 31 Aralık 1918 )
Kıbrıs’ta üç ayrı Ermeni kampı bulunan Fransızlar 1921 yılında Ankara Anlaşması gereği kampları kapatır. İngilizler her şeyi devralır ve Ermeniler gemilerle adadan ayrılır. Kıbrıs’ta eğitilip , İngiltere’den temin edilen silahlarla Fransız üniforması altında Türkleri katleden Ermenilerin , casusluk faaliyetleri ile beraber, adada basılan bir çok propaganda malzemelerini Türkiye ile Ortadoğu ‘da dağıtan batılıların ve Ermenilerin Kıbrıs macerası da burada sona erer.
Musa Dağı Hatay ili Samandağ ilçesinden geçen Asi nehrinin Akdeniz'e karıştığı yerin hemen kuzeyinden İskenderun Körfezi'nin doğu kıyılarını izleyerek güneyindeki Hınzır Burnu'na kadar inen Nur Dağları’nın eteklerinde olup Samandağ’ın kuzeyinde 1000 metre yükseklikte, büyük kayalar ve çalılıklarla kaplı sivri ve tek bir blok halindedir.
I.Dünya Savaşı esnasında İskenderun’un Samandağ ilçesine bağlı 7 Ermeni köyü müttefiklerin İskenderun Körfezi’ne çıkarma yapacağı söylentileri üzerine vergilerini vermez, yardımda bulunmaz ve isyan başlatırlar.
İsyanın bastırılması için bir Jandarma Alayı görevlendirilmiş, daha sonra 4.Kolordu komutanlığı ve Başkomutanlık kanalıyla asilerin bölgeyi terk etmesi için 7 günlük bir süre verilmiş ancak asiler bunu reddederek Musa Dağı’na çıkmışlardır. Dağa çıkanların sayısı 5000 kadardır.
Asilerin ikna olmaması ve silahla karşılık vermeleri üzerine Albay Galip komutasındaki jandarma birliği 12 Eylül 1915 günü Musa Dağı’na çıkmış ancak burada hiç kimseyle karşılaşmayınca yapılan araştırmada cephane ve yiyecekleri biten asilerin denize bakan yamaçtan Akdeniz’e indikleri, verdikleri işarete karşılık olarak gelen Viktor Hugo, 4.Henry Fastersine ve kimliği belirlenemeyen diğer 3 Fransız gemisinden oluşan bir Fransız harp filosu aracılığıyla bölgeyi terk ettikleri anlaşılır.
Fransızlar buradan aldığı Ermenileri 14 Eylül 1915 tarihinde Port-Sait limanına getirir. Burada hiçbir insan, insan cesedi veya yaralıya rastlanmadığı gibi aksine 20-30 kadar hayvan leşi bulunmuştur. Bu bölgedeki Kabaklı köyünü Fransız gemilerinin bombalaması sonucu asker sivil sekiz kişi ölür, iki kişi yaralanır, köy de bu arada tahrip olur. Ermeniler yıllarca bu olayı “Musa Dağı’nda 40 Gün” romanında olduğu gibi istismar ederek aleyhimize kullanmışlardır.
Küçük bir hatırlatma:
Rocky ve Rambo gibi aksiyon filmlerinin yıldızı Sylvester Stallone, Avusturyalı yazar Franz Werfel'in 1933'te yazdığı 'Musa Dağı'nda 40 Gün' adlı romanını beyazperdeye aktarmak istediğini açıkladı. ABD'de yayımlanan Denver Post gazetesine konuşan Stallone, "Amacım Ermenilerin toplu halde Türkler tarafından öldürülmesini ve bazılarının da Fransız gemilerince kurtarılmasını anlatan 'Musa Dağı'nda 40 Gün' adlı romanı sinemaya uyarlamak" dedi.
Sylvester Stallone, projesinin önündeki siyasi zorluklara değinerek, "Türkler bu konuyu 85 yıldır engelliyor" diye konuştu. !!!
2007
****
LORD CURZON…MASUM KUZULAR !!!

Suriye'deki Fransız Yüksek Komiseri ve Ortadoğu Ordusu Genel Komutanı General Gouraud ve Lord Curzon'un ifadelerine göre Kilikya'daki Fransız birliklerinin büyük çoğunluğu beyaz askerler değildir.
Bir bölümü yerinde toplanmış Ermeniler, bir bölümü de renkli askerlerdir ve bunların yerine derhal vurucu gücü yüksek beyaz asker getirilmelidir, derler. 26.000 civarında olan ,general Gouraud emrindeki Fransız birliklerinin üçte biri beyaz, geri kalanı Cezayirli ve bölgede toplanan Ermenilerdir. Bu renk ayrımı, bölgede kullanılan birliklerin yetenekleri ile ilgili olarak o dönemde sürekli ortaya atılmış olup emperyalist ülkelerin o günlerde kurtarma iddiasında oldukları toplumlara karşı davranışlarında bile ne denli bağnaz bir tutumda olduklarını göstermek bakımından son derece ilginçtir.
Ne acıdır ki , Lord Curzon ikili oynamıştır, bir yandan desteklemiş, öte yandan da doğruları dile getirmiştir. Yıllar boyu masum Türk insanlarının katledilmesinde aracı olarak kullandıkları , Kıbrıs'taki Ermeni kamplarında Askeri eğitimden geçirip Çukurova'da genç yaşlı ayırt etmeden öldüren Ermeniler için , Lordlar Kamarası'nda Lord Bryce'ın Kilikya bölgesinde birçok Ermeninin katledildiğini iddia etmesi üzerine ,yaptığı cevabı konuşmada,
Ermenilerin "masum kuzular olmadıklarını " belirtip şöyle der :
" Bana öyle geliyor ki, siz Ermenileri sekiz yaşında pek temiz ve suçsuz bir kız gibi sanıyorsunuz. Bunda çok yanılmaktasanız.
Şu nedenle ki, Ermeniler özellikle çağdışı eylemleri ile ne ölçüde acımasız bir ulus olduklarını ,özellikle kendileri kanıtlamışlardır..! "

Ulvi Keser,
Kıbrıs 1914-1923 Fransız Ermeni Kampları
İngiliz Esir Kampları
ve Atatürkçü Kıbrıs Türkü… kitabından alıntıdır.
A.H.A. Yayınları, KKTC 2000
İLGİLİ ADRESLER
Etiketler:
Amerika,
armeensekwestie,
Armenian,
Armenian Issue,
CYPRUS,
Der Armenier Konflikt,
Ermeni,
Genocide,
Kıbrıs,
Osmanlı,
Soykırım,
SOYQIRIM,
TÜRK ERMENİ İLİŞKİLERİ,
TÜRK SOYKIRIMI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










