Translate

TÜRK ERMENİ İLİŞKİLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRK ERMENİ İLİŞKİLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2014 Cuma

AHISKA TÜRKLERİ




Ahıska Türklerinin yurtlarına dönüşü 
Ermeni diasporasını rahatsız etti.


Ahıska Türkleri Türkiye'nin de girişimleriyle vatanlarına dönmeye başladı. Ancak Ermeni diasporası bundan rahatsız. Yıllarca zulme uğramış Ahıskalılar yapılan haksızlıklara karşı seslerini duyurmaya çalışıyor.

1944 yılında Diktatör Stalin emir vermiş Gürcistan topraklarında yaşayan Ahıska Türkleri iki saat içinde trenlere bindirilerek sürgüne gönderilmişti. Kimileri zorlu yolculuk şartlarına dayanamamış binlercesi yollarda can vermişti.

Yıllarca ana vatanlarından uzak gurbet hayatı yaşadılar, eziyetlere ve işkencelere maruz kaldılar.

Dönüşle ilgili bilgi veren Ahıskaların Haklarını Koruma Merkezi Başkanı Paşa Alihan, "Bizim amacımız sadece gerçekleri dünyaya yansıtmak. 69 sene önce Ahıska'dan sürülen bir Türk toplumuyuz. 69 sendir de on tane devlete dağılmış bir şekilde yaşamaktayız" dedi.

Türkiye'nin de girişimleriyle Gürcistan parlamentosu 2007 yılında aldığı kararla Ahıska Türklerinin ülkeye dönüşünü kabul etti.


DİASPORANIN YALANINA GÜRCÜLER BİLE ŞAŞIYOR

Gürcistan'ın Ahıskalılara vatandaşlık hakkının verilmeye başladığını söylemesi, yalan yanlış söylemleriyle bilinen Ermeni diasporasını rahatsız etti.

Paşa Alihan, bu konuda, "Onlar Ahıska Türkleri'nin dönüşünün bölgede büyük bir tahrik yaratacağını bütün dünyaya yaydılar. Burada dört madde öne sürdüler. Ahıska Türkleri Ahıska'ya geri dönse Türkiye ile birleşme talep edecekler. Gürcü uzmanlar bile hayret içinde kaldılar" diye konuştu.

Şimdiye kadar yurtlarına dönmek isteyen 700 kişiye tüm hakları verildi. Ahıska Türkleri hak arayışlarını her platformda dile getirmeye devam ediyorlar.

basın ,2013



ve diğer Ermenistan haberleri:

....


AHISKA TÜRKLERİ –I–

Kafkasya Türkleri denilince akla ilk gelen coğrafi sınırlar bellidir ve bu topraklarda yaşayan halklar, Türk boyları az çok bilinir.

Bu boylardan özellikle 'Ahıska' adı çok sık bahsedilmez. Oysa önemli Türk soyu ve budunlarındandırlar. 

Asil S.TUNCER




















Ahıska Türkleri, 1991'den bu yana, kısmen iyi şartlarda yaşıyorlar. Fakat onların hedefi ata yurtları olan 
Ahıska'ya dönmek veya Türkiye'ye tamamen yerleşmek. 
1918'de, oturdukları toprakları kaybettiğimiz için onlara sahip çıkamamıştık. 1944'te Rusya ile ilişkilerimizin bozulmaması 
için iltica taleplerini reddettik. 
Onları, Fergana cehenneminden de kurtaramadık.



________





HOCALI ANITI ve Ermeni Sorunu


Azerbaycan tarafından Kızılcahamam’da yaptırılan Hocalı Soykırım Müzesi ve Anıtı yapılan törenle hizmete açıldı.

“ Hocalı Soykırımı bütün Türk dünyasının kalbini parçalayan, bütün Türk dünyasının acısı olarak kalbimizde yaşayan, bir faciadır, bu facia şimdiye kadar Türklere karşı dünyada, Azerbaycan’da Kafkas’ta yapılan soykırımların kanlı bir sayfasıdır, bugün Hocalıyı biz içimizde değil bütün dünyada yaşayan insanlara anlatmalıyız, bunu yapmalıyız ki böyle hadiseler bir daha yaşanmasın, böyle hadiseler lanetlensin”

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Baş Danışmanı Ali Hasanov.
Mart 2014 
















Türkiye - Azerbaycan ve Soykırım / Türk Dünyası Araştırmaları


ERMENİ "SOYKIRIMININ" İÇ YÜZÜ


Linkler












5 Aralık 2013 Perşembe

SÜRYANİLER, TÜRKLER VE EMPERYALİZM



Süryanilerin Dünü Bugünü I. Dünya Savaşında Süryaniler, 
BÜLENT ÖZDEMİR
TTK Yayını, Ankara, 2008



Süryaniler, Süryanice adı verilen Sami dil ailesi içerisinde yer alan Aramice konuşan bir toplum olarak tanımlanmaktadır Urfa, Nusaybin ve Musul başta olmak üzere Kuzey Mezopotamya’da yaşamaktadırlar. Süryani toplumu Hıristiyan bir toplumdur. M.S 1. yüzyılda Kuzey Mezopotamya’da yayılan Hıristiyanlığı kabul etmişler ve Antakya’da ilk kiliselerini kurmuşlardır. Süryani kimliği tanımlamasında etnik ve dini kimlik iç içe geçmiş bir şekilde yer almaktadır. 

Yoğun göç nedeniyle Bugün dünyanın birçok ülkesinde özellikle Avrupa ve Amerika’da yaşamak durumunda kalan Süryani toplumu kendini tanımlamada ve birlik sağlama çabalarında her iki alanda sürdürme çabası içerisindedir. 

Kimi Süryaniler etnik tanımlamayı ön plana çıkartırken özellikle Ortodoks Süryani kilisesi kilise etrafında birleşmeyi sağlamaya çalışmaktadır. Buna rağmen son yıllarda kilise de etnik ve kültürel milliyet temeline dayalı tanımlamayı kabul etmeye başlamışlardır. 

Buna göre Süryaniler “medeniyet ateşinin ilk çıktığı en eski kalptir.” Tabii ki bu tarihi gerçeğin en önemli delilleri Süryanilerin bugünkü kullandıkları dil, kültür, gelenek ve görenekleri kısaca yaşantılarıdır. 

Ancak tarihsel süreç içerisinde Süryanileri birleştiren kilise Süryaniler arasında ayrılıkların da nedeni olmuştur. Süryani kilisesinde ilk ayrılık, 431 Efes Konsili’nde Hz İ sa’nın Tanrı ve beşeri yönü olduğunu, dolayısıyla iki doğası olduğunu ortaya atan Nestorius’un görüşleri neticesinde meydana gelmiştir. 

Nestorius’un takipçileri zaman içerisinde Süryanilerle karışarak önce Urfa, daha sonra Nusaybin’de kilise kurmuşlardır. 6. yüzyıldan itibaren de Nesturi olarak adlandırılmaya başlanmışlardır. 

Süryani kilisenin ikinci ayrılığı ise 6. yüzyılda gerçeklemiştir. Hâlbuki 451’de Monofizit itikadı kabul eden İskenderiye doktrini reddedilmiştir. Süryanilerin çoğunluğu monofizitlerin yanında yer almışlardır. 

Bu süreçte Urfa Monofizit Piskoposu Jacob Baradaeus’a İmparator Justinianus tarafından ayrı kilise kurma izni verilmiş ve VIII. yüzyıldan itibaren Piskopos Jacob’un takipçilerine Yakubiler adı verilmiştir. Kadıköy Konsili kararlarını kabul eden Hıristiyanlara da Melkailer ya da Melkitler denilmiştir. 

Tarih yine VIII. yüzyılda Süryanilerin Aziz John Maron’a atfen Maruniler olarak ayrılmasına şahit olmuştur. Süryani Ortodoks Kilisesi için Maruni grubun ayrılması bir son değildir. Nitekim bu defaki ayrılık süreci Haçlı seferlerinden sonra olmuştur. 

1181 yılında Katolik olan Süryaniler, Katolik Kilisesine katılma  kararı almışlardır. 1667’de Andrew Akhijan, Papa tarafından Süryani Katolik Patriği olarak tayin edilmiştir. 1782’de Halep metropoliti Michael Carve’nin Papa tarafından Süryani Katolik Kilisesi Patriği seçilmiştir. Yine Papa’nın etkisiyle Nesturiler arasında yapılan misyonerlik faaliyetleri sonucunda Musul merkez olmak üzere 1680’de Katolik mezhebini seçen Nesturiler Katolik Nesturi Kilisesini kurmuşlardır. 

Bu gruba Keldaniler de denilmektedir. Zaman içerisinde Müslüman olan Süryaniler için Süryanice bir kelime olan Mhalmoye tabiri kullanılır olmuştur. Süryani Kilisesinin ayrılığı Protestan misyonerlerinin çabaları neticesinde XIX yüzyılda yeniden gündeme gelmiştir. Özellikle İngiliz ve Amerikan misyonerleri Osmanlı tebaası Ermeniler ve Süryanilerin Protestan mezhebine geçmesine neden olmuşlardır. Artık Süryaniler arasında Protestan Süryani Cemaati de vardır. 

Süryanilerin ilk patriklik merkezi Antakya idi. Zaman içerisinde Halep, Malatya, Diyarbakır ve Mardin kilise merkezi olarak kullanıldıktan sonra 1293 yılında Patrik Mor İgnatiyos Yusuf Mar Vahap tarafından sürekli ve resmen Mardin’deki Deyrülzafaran (Deyrü’z-Zafaran) Manastır’ı daimi merkez olmuştur. 

Fakat birçok Patrik, Diyarbakır Meryem Ana Kilisesi veya yine Mardin’deki Kırklar Kilisesini merkez olarak kullanmayı tercih etmiştir. 

Süryanilerin Dünü Bugünü (I. Dünya Savaş ı’nda Süryaniler) adını taşıyan kitap, Giriş hariç 6 bölümden oluşmaktadır. Kitabın tamamının değerlendirildiği Sonuç ile son bulmaktadır. Tabii ki kitabın başında Önsöz, Kısaltmalar, Literatür ve Kaynaklar ve Giriş vardır. Literatür ve Kaynaklar kısmında yazar, kitabı yazarken kullandığı kaynakları genel hatlarıyla ele almış ve kategorize etmiştir. 

Kitap Tarihsel Süreçte Süryaniler adlı I. Bölüm, yukarıda kısaca bilgi vermeye çalıştığım Süryaniler Kimdir? konu başlığı ile yazar, Süryanilerin kimliği üzerinde durmuştur. Dinsel Farklılaşma ve Misyonerlik Faaliyetleri adı altında Süryani Kilisesi’ndeki ayrılıklara kısaca değindikten sonra misyonerlik faaliyetlerinin Osmanlı Devleti topraklarında kesafet kazandığı XIX. yüzyılda Protestan misyonerlerin Süryaniler arasındaki faaliyetlerini geniş bir şekilde ele "19. yüzyıl Misyonlar Çağı" adlı alt başlık ile devam etmiştir. Sadece İ ngiliz ve Amerikan Protestan misyonerlerinin faaliyetleri değil aynı zamanda Alman Lutheran Kilisesi’ne bağlı misyonerlerin, Rus Ortodoks ve Fransız misyonerlerin faaliyetleri üzerinde de durulmuştur. 

Misyonerlik faaliyetleri kapsamında Bölgede okullar ve hastaneler açılması dikkat çekicidir. Özellikle Amerikalı ve İngiliz misyonerler, ilk Hıristiyan topluluklardan biri olarak kabul edilen Süryanileri “medeni Hıristiyanlıkla” tanıştırmak amacıyla hareket ettiklerini dile getirmişlerdir (s. 17). 

Konunun bir başka alt başlığı misyonerlerin Süryanileri nasıl tanımladıkları Misyonerlerin Gözüyle Süryaniler adı altında verilmiştir. Urumiye’deki İngiliz Misyonunun mektubunda Süryanilerin ve misyonun amacı açıkça belirtilmiştir.  
“ Misyonumuzun buradaki amacı Süryanilerin dinsel ve ruhsal açıdan geliş tirilmesi olmasına karş ın bizden beklentileri farklıdır… Bizden istedikleri kendilerine politik ve mali açıdan yardım etmemizdir…” (s. 28-29). 

I. bölüm Osmanlı İmparatorluğu’nda Süryaniler ve Kürt-Süryani İlişkileri başlıklı konuları ile devam etmektedir.

II. bölüm I. Dünya Öncesinde Süryaniler adı altında verilmiş olup, üç ana başlık atında yazar bize konuyu sunmaktadır. Bu konu başlıkları ise Yaşadıkları Bölgeler, Nüfus Hareketleri ve Kültür,  Süryani-Ermeni ilişkileri ve Rusya ile İlişkiler şeklinde tasarlanmış ve sunulmuştur. 

Bölümün birinci konusunu oluşturan Yaşadıkları Bölgeler, Nüfus Hareketleri ve Kültür Süryanileri tanımak anlamında önemli bir yere sahiptir. Süryanilerin yaşadıkları bölgeler, Hakkâri, Dicle vadisi, İran Azerbaycan’ı ve Yukarı Mezopotamya’dır. Bu bölgelerin coğrafi özellikleri yanında Süryanilerin tarihsel süreçte  yaşadıkları bölgelerde oynadıkları rol ele alınmaktadır. Bu bölümde ele alınan konular içerisinde yer alan Nüfus ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü ileriki bölümlerde üzerinde durulacağı Süryani toplumunun  soykırım iddialarına temel teşkil etmektedir. 

Yazar, Amerikan I. Dünya Savaşı öncesi Amerikan belgelerine, seyyahların (Fransız Seyyah Vital Cuinet), misyonerlerin ( İngiliz misyoner W. A. Shedd), Profesör A. Yohannan ve Profesör D. Magie’nin verdikleri bilgilere göre Süryani nüfusunu vermeye  çalışmıştır. Ayrıca bu başlık altında 1870’lerde hazırlanmış Süryanice el yazmada yer alan nüfus bilgileri de yer almaktadır. 

Burada dikkat çeken husus verilen nüfus rakamları arasında tutarsızlıkların olmasıdır. 

Diğer bir önemli konu başlığı Kayıplar’dır. Kayıplar başlığında I. Dünya savaşı sırasında ve sonrasında Süryanilerin kayıpları ele alınmıştır. Bu kayıplar Süryani Agha Petros’un ve Mor Severios Barsaum’un uluslararası alanda ortaya koydukları rakamlar esas alınarak verilmiştir. 

Bölüm, Süryani-Ermeni ve Rusya ile ilişkiler iki alt başlık ile farklı bir yönde değerlendirilmiştir. 

Kitabın III. Bölümü, I. Dünya Savaşında İtilaf Devletleri Saflarında Süryaniler adı altında Süryanilerin I. Dünya Savaşında bölgedeki rolleri; Süryanilerin Osmanlı Devleti’ne Savaş İlan Etmeleri,  İngiliz Dış Politikasında Süryaniler, Bağımsızlık Sözü Verildi mi?, Urumiye Olayları, ABD Yakın Doğu Yardım Kuruluşu (Near East Relief) ve Süryaniler ve Bakuba Kampı adlı altı alt başlıkla ele alınmıştır. 

Özellikle kitabın bu bölümü Süryanilerin bölgedeki faaliyetlerini İngiltere ve Rusya’nın savaş sırasındaki politikaları çerçevesinde irdelemesi bakımından önemli bir yere sahiptir. 

Tabii ki savaş sırasında Süryanilere İngiltere’nin bağımsızlık sözü verip vermediği bugün dahi önem arz etmektedir. Çünkü Süryaniler bu söze güvenerek savaşta yüzyıllardır tebaası oldukları Osmanlı Devleti’nin karşısında İtilaf Devletlerinin yanında yer almışlardır. Savaş sonrasında istedikleri gibi bölgenin kontrolünü ele geçiremeyen Süryaniler bölgeden göç etmek zorunda kaldıklarında İngilizler tarafından Bağdat yakınlarında kurulan Bakuba kampına yerleştirilmişlerdir. Bakuba Kampı başlığı altındaki konuda kampın kuruluşu, buradaki Süryaniler ve faaliyetleri hakkında bilgi verilmektedir.

IV. Bölüm Süryani Diasporasının üzerinde yoğun olarak çalıştığı bir konuya, Süryani Soykırım İddialarına I. Dünya Savaşı ve Süryaniler adı altında yer vermektedir. 

Bölüm, İnşa Edilmeye Çalışılan Bir Soykırım Miti: “Seyfo”, Midyat İsyanı, Kürtler alt başlıkları şeklinde soykırıma temel tekil eden anlayışı ve 1915 olaylarını incelemektedir. 

Birinci başlıkta özellikle Seyfo tabirinin içerdiği soykırım manası  üzerinde durulmakta olup, Süryanilerin soykırım iddialarının amaçları açık bir şekilde verilmektedir ki, bu amaç; 

“…Türkiye Cumhuriyeti’nin soykırımı reddetmekten vazgeçerek özür dilemesi, akabinde büyük miktarda tazminat talep edilmesi, Lozan Antlaşmasında verilmeyen azınlık statüsünü bugün verilmesi ve nihayetinde Türkiye topraklarının bir kısmını da içerisine alan tarihsel süreçte Süryanilere ait olduğunu iddia ettikleri Kuzey Mezopotamya’da bir Süryani Devleti kurmaktır…” (s. 115). 

Savaşın yoğun olarak yaşandığı 1915 yılı Ermeni tehcir kararının çıktığı ve uygulamaya konulduğu bir dönemde Süryaniler Midyat’ta isyan etmişlerdir. İsyanı süreci Midyat İsyanı başlığı ile ele alınmıştır. 

Bölümün diğer bir konusu olan Kürtler başlığı adı altında Kürtlerle Süryanilerin ilişkileri üzerinde durulmuştur. 

I. Dünya Savaşından sonra Süryanilerin durumu V. Bölümde Savaş Sonrasında Süryaniler adlı başlık adı altında ele alınmıştır. Bu bölümün konuları Süryani Lider Agha Petros, Paris Barış Konferansı ve Süryaniler, Lozan Görüşmeleri, İngiltere ve Unutulan Vaatler, Irak Krallığı, Musul Sorunu ve Süryaniler’dir .

Bu başlıklar altında verilen konulardan Musul Krallığı konusu bölümün en ilgi çekici konusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü İngiltere’nin I. Dünya savaşından sonra Irak’ı yapılandırma  çabaları çerçevesinde özelde çoğunlukla Bağdat yakınlarında Bakuba Kampı’nda yaşayan ve genelde bütün Süryanilerin durumu tartışılmıştır. Öyle ki, doğru tercih yaparak kazanan taraf olan İtilaf  Devletlerinin yanında yer alan Süryaniler Türkiye ile Irak sınırının 1924 yılına kadar çizilememesi aşamasında bile daha önce olduğu gibi İngiltere tarafından kullanılmışlardır. 

Amerika’da yaşayan Süryani Ulusal Cemiyetleri daha Paris Konferansı’na bir dilekçe yazarak Amerika ya da İngiltere’nin mandası altında Hakkari ve çevresinde Süryani Devleti, kurulmasını talep etmişlerdir. (Paris Barış Konferansı ve Süryaniler s. 132 vd. ). 

Burada dikkati çeken nokta Süryani taleplerinin Paris Barış konferansında dikkate alınmaması ve hatta Lozan Antlaşması’nda bu durumun devam etmesidir. Lozan Antlaşması’nda Süryanilere Ermeniler, Rumlar gibi azınlık statüsü bile verilmemiştir. (Lozan Görümeleri s. 142- 146.). 

Süryanilere göre kurulacak devlet mutlaka Hakkari ve çevresinde olmalıdır. Bu görüşü Agha Petros, tarafından hazırlanan raporda açıkça ortaya koymuşlardır. 

Buna göre; … Hıristiyan nüfus hiçbir ş ekilde İslam topraklarından dışarı çıkarılmamalıdır. Çünkü her bir Hıristiyan, İngiltere’nin ve İtilâf Devletleri’nin sadık birer ajanı ve destekleyicisidir… (s. 139).

Bu niyetleri taşıyan Süryaniler, savaşa müttefik olarak girdikleri İngiltere’nin politikaları gereği bağımsız ya da otonom bir devlet arzularına kavuşamamışlar, kaderleri kurulan Irak Krallığı’nın alacağı kararlara bırakılmıştır. 


VI. Bölüm, Süryanilerin geleceği konusunda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile Süryanilerin ilişkilerini ele alan Türkiye Cumhuriyeti ve Süryaniler adını taşımaktadır. Burada ön plana çıkan önemli konu Süryani lider Agha Petros’un otonom Süryani bölge kurulması için Ankara hükümeti nezdinde gösterdiği çabalardır. 

Bu anlamda Petros’un TBMM’ne gönderdiği dilekçesi dikkate ayandır. Dilekçenin giriş bölümünde “Süryani ve Keldanilerin yüzyıllardır Türklere karş ı dürüst ve itaatkâr oldukları ve Türklerin geçmişte kendilerine sürekli bir şekilde iyi davrandıkları ve tolerans gösterdikleri” ifade edilmektedir (s. 156). 

Yeni kurulan Irak Krallığı’nda yaşamak istemeyen Süryanilerin Hakkâri merkez olmak üzere kurulmasını istedikleri otonom bölge için yapılan bu başvuru ve başvurunun mahiyeti bu bölümde dikkatle ele alınan bir konudur. Sonuçta Süryaniler Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak kabul edilmişlerdir. (s. 161). 

Bölümün Süryani Diasporası ve Kimlik Oluşumu başlığı adı altında yazar, Süryani diasporasının oluşumu üzerinde durduktan sonra Süryani diasporasının kimlik problemi ve bu anlamda soykırım iddialarının rolünü ele almaktadır. 

Nitekim yazarın bu konuda ulaştığı sonuç, Soykırım iddiaları Süryanilerin kimlik oluşumunda Ermeni diasporasında olduğundan daha fazla ihtiyaç duyulan bir araç olduğu yönündedir. Hatta Soykırım iddialarının Süryaniler arasında yüzyıllardır var olan dinsel ve mezhepsel farklıkların ortadan kalkmasında olumlu bir şekilde etkilediği vurgulanan noktadır. (s. 165). 

Bölümün diğer bir konusu ise bugün var olan Süryani örgütlerini ele alan Örgütler’dir. Yine Süryanilerin konuştukları dilin gelişim çizgisi bu bölümde Dil Problemi başlığı adı altında irdelenmiştir. 

Bir başka konu ise İsveç’te yaşayan Süryanilerin durumunun incelendiği İsveç’te Yaşayan Süryani Toplumu adlı konudur. Bu konuda özellikle Belçika’nın başkenti Brüksel’de 4 Mart 2007’de Mıtra Hazail Soumi tarafında yapılan konferans ele alınmıştır.

Konferans’ta Seyfo- 1915 adıyla sloganlaştırılan İsveç’te kurulan Seyfo Centre’nin başkanı araştırmacı Sabri Atman "Soykırım vardır" tezini savunmuştur. 

Konferansın ele alınmasının nedenini de ortaya koyacak olan Mıtra Hazail Soumi’nin sözleridir. Mıtra Hazail Soumi; 

“.. Ben Türkiye’yi korumuyorum, ama genecoide (soykırım) ayrı bir şeydir, Massacre (katliam) başka bir şeydir. Eğer Seyfo bir soykırım olsaydı şimdi hiç birimiz hayatta olmazdı…”, ve  “Türkiye Devleti halkımıza yapılan katliamlardan sorumlu değildir.” sözleri ile soykırıma karşı çıkmış ve I. Dünya savaşında yaşananları katliam olarak nitelemiştir. 

Buna rağmen Mıtra Hazail Soumi birçok Süryani tarafından hain ilan edilmiştir. (s. 169). 

Sonuç bölümünde yazar bütün bu ele alınan konuların genel bir değerlendirilmesini yapmıştır. I. Dünya savaşında Osmanlı Devleti aleyhine İtilaf Devletleri ile işbirliği yapan Süryanilerin soykırım  iddialarının gerçeği yansıtmadığı ve bu iddianın politik amaçlı kullanıldığı kitabın sonuç kısmında ulaşılan noktadır. Kitapta, Amerika ve İngiliz Arşivlerinden alınan belgeler bir kısmı aynen verilmiştir. Eklerden sonra kitabın yazılmasında kullanılan kaynaklar ile devam etmiş, son indeks ile de sona ermiştir.




Yrd.Doç.Dr.Zübeyde GÜNEŞ YAĞCI
Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi 
Tarih Bölümü Öğretim Üyesi - pdf


_____


Sırada Süryani, Pontus Ve Kürt Yalanları Var ,2006 !!!

Göz göre göre, gözümüzün içine baka baka Fransa tarihi bir ayıba imza attı. Fransız parlementosu sözde Ermeni soykırımının inkarını suç sayan yasa teklifini onayladı. Üstelik tarihçilerin cezadan muaf tutulması önerisi de reddedildi.

İktidar, Muhalefet Partileri, iş adamları, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar bu teklifin geçmemesi için tek yürek, tek ses oldu. Ama bu çabalar, son dakikaya bırakıldığı için ne yazık ki yetesiz kaldı. Kendi tarihiyle yüzleşemeyen Fransa, bugün bize insan hakları ve demokrasi dersi vermeye kalkışıyor. Tarihin tek taraflı yorumlanarak, Türkiye'ye iftira kampanyası başlatılması elbette Türkiye için onur kırıcı bir durum. Ancak, bu noktadan sonra atılması gereken çok önemli adımlar var. Çünkü Fransız parlementosunda onaylanan bu çirkin tasarı ne ilk ne de son olacak.

Benzer teklifler diğer Avrupa ülkelerinde de gündeme gelecektir. Üstelik bu iddialar sadece sözde Ermeni soykırımı ile sınırlı kalmayıp, sözde Süryani soykrımı, sözde Pontus soykırımı ve hatta sözde Kürt soykırımı diye uzayıp giden bir liste haline dönüşmek üzere. Bu bir kehanet değil. Bugün Avrupa televizyonlarında ve parlementolarında yavaş yavaş ısıtılmakta olan bu yalanların yakın gelecekte Türkiye'ye yönelik yeni şantaj unsurları olacağı apaçık. Avrupa Parlementosunun Türkiye raporlarında Ermeni soykırımının yanısıra, 'Pontus ve Süryani soykırımını da tanıyın' deniyor. Daha da ötesi, raporlarda, Alevi ve Yezidilerin azınlık haklarının tanınması isteniyor. Avrupa televizyonlarında sözde Süryani soykırımını anlatan belgeseller yayınlanmaya başladı bile. 

Peki biz sözde Süryani ve Pontus soykırımı iddiaları hakkında hakkında ne biliyoruz? 

Bu konularda Türk tezlerine yer veren kaç akademik çalışma, kaç araştırmacı var? 

Kaç belgesel, kaç kitap var? 

Aynı şekilde yakın gelecekte önümüze gelmesi muhtemel, sözde Kürt soykırımı iddialarına karşı ne kadar hazırlıklıyız? 

Kaç kişiyi bu konularda çalışma yapması, kitap yazması için teşvik ediyoruz? 

Karşı tezlerin savunucuları Nobel ödülleriyle, burslarla, türlü türlü vaadlerle teşvik edilirken, biz ne yapıyoruz? 

Ne yazık ki bu tür durumlar karşısında yaptığımız en iyi şey, aleyhimizde kararlar alındıktan sonra tepki vermek! Bu tepkiler de zaten saman alevi gibi olduğundan, ancak bir iki gün sürüyor, üçüncü gün unutuluyor.

Bu nedenle, vereceğimiz tepkinin sürekliliğinin olması gerekiyor. Bugünden itibaren sokaklarda Fransız bayrakları yakmak, Fransız parfümlerini sokaklara dökmek yerine daha anlamlı, işe yarar eylemlerde bulunalım. Türk tezlerini dünyaya duyurabilecek akademisyenlere destek verelim, sinema filmleri, belgeseller çekelim, romanlar yazalım, enstitüler, düşünce kuruluşları kuralım, lobicilik faaliyetlerini geliştirelim, dünya medyasında sesimizi duyuralım. Hepsinden ötesi birlik duygusunu geliştirelim ve tüm bu çalışmaları 'katil' ilan edildikten sonra değil, işin çok daha başında yapalım. Fransız elçiliğine bırakılan siyah çelenkler 2 gün sonra unutulacak. 

Bu sefer unutmayalım, hafızamızı canlı tutalım. 

Çünkü sırada Süryani, Pontus ve Kürt yalanları var. Bu iddialar karşısında Fransa gibilere fırsat vermeyelim.



Lale Şıvgın, 13 Eylül 2006


.....

Ermeni soykırımı iddialarını iç ve dış politikasının ana eksenlerinden biri yapan Erivan şimdi de Süryani soykırımına takıldı. Ermenistan'ın başkenti Erivan'da bu kez de Süryani soykırımı anıtı açıldı. 

1915 olayların tüm dünyada 'soykırım' olarak tanınması için mücadele eden Ermenistan, 'Süryani soykırımı' iddialarını gündeme taşıyor. Bunun için başkent Erivan'da 'Süryani soykırımı' anıtı açıldı.

Ermenistan'daki Süryani topluluğun lideri Arsen Mikhailov, anıtın, Ermeniler, Süryaniler ve Rumların, Türklerin elinde çektiği acıların unutulmadığının bir sembolü olduğunu savundu.

Mikhailov, Türkiye'ye her üç ‘soykırım’ iddiasını da kabul etme çağrısında bulundu.



26 Nisan 2012 !!!!

.......


Süryanilerin 1915′i belgesel oluyor , 
06 Ağustos 2012 !!!

1915’te katledilen ve kadim toprakları Mezopotamya’dan sürülen Süryanilerin tarihini, diğer halklarla ilişkilerini ve onları koruması altına alan Müslüman şeyhleri anlatan ‘Aynkef’ten Ayvert’e’ adlı belgeselin çekimleri Mardin ve Batman’da devam ediyor. Belgesel, Mezopotamya’nın temel unsurlarından olan Süryanilerin tarihine ilişkin bölümlerin yanı sıra, bugün hâlâ doğdukları topraklarda yaşamlarını sürdüren Süryanilerle yapılan mülakatlardan oluşuyor. Yönetmenliğini Batman Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Sedat Cereci’nin, koordinatörlüğünü ise Yrd. Doç. Ersoy Soydan’ın üstlendiği belgesel Süryanice, Arapça, Kürtçe ve Türkçe olarak hazırlanıyor. Birçok uluslararası film festivalinde ödül alan Sedat Cereci, bu filminin de olabildiğince çok sayıda festivalde gösterilmesini sağlamayı planlıyor. Cereci ile, çekimleri Kasım ayında bitecek olan ve önümüzdeki yıl gösterime girmesi planlanan filmin oluşum sürecini ve içeriğini konuştuk.

• Bu filmi çekmeye nasıl karar verdiniz?

Yıllardır sözlü tarihe dayanan belgeseller çekiyorum. Batman’da görev yaparken bu konuyla ilgili de bir film yapmak istedim. Bir anlamda, Türkiye’de çok fazla bilinmeyen, konuşulmayan bir konuya pencere açmaya çalıştım. Türkiye’de ‘bilinmeyen’ çok fazla tarihsel olay var. Özellikle genç kuşaklar bunları öğrensin ki nasıl bir ülkede yaşadıklarının ve nasıl bir gelecek için hazırlanmaları gerektiğinin farkına varsınlar istiyorum. Yardımcım Ersoy Soydan, zaten yıllardır bölgede Ermeniler ve Süryaniler üzerine araştırmalar yapıyor. Buradan yola çıkarak oluşturduk belgeseli. Ermeni Tehciri yıllarında Süryanilere yapılan baskılar ve Süryani-Müslüman çatışmalarının yanı sıra, buradaki birkaç şeyhin Süryanileri koruma altına alıp mağaralarda saklamasını ve yüzlerce Süryani’yi bu şekilde yaşama döndürmesini izleyiciye aktarmaya çalışacağız.

• Çekimlere ne zaman başladınız?

Araştırma safhası epey uzun sürdü. Çekimlere Nisan ayında başladık, Kasım ayında bitirmeyi planlıyoruz ama yeni yeni alt başlıklar çıkıyor, bunları da değerlendirmek istiyoruz. Dolayısıyla çekim süreci biraz daha uzun sürebilir. Bölgede sayıları çok azalan Süryaniler hayatlarını Mardin ve Batman’ın köylerinde devam ettiriyorlar. Ekibimizle birlikte köyleri ziyaret ediyoruz ama doğal olarak insanlar önce çekiniyorlar, rahat konuşamıyorlar. Fakat sohbet ilerledikçe güveniyorlar, ve ondan sonra çekim yapabiliyoruz. Süryanilerle ve onları koruması altına alan şeyhlerin yakınlarıyla görüşmeler yapıyoruz. Yaşlı insanları bulup konuşmaya çalışıyoruz, çünkü tarihi en iyi onlar biliyorlar. Şöyle bir dezavantajımız var, çektiğimiz konu tarihi olarak belgelenmemiş, çok az tarihsel belge var.

• Neler anlatıyor görüşme yaptığınız insanlar?

Sürekli olarak, yaşadıkları korkudan bahsediyorlar. 1915’te çok sayıda insan hayatını kaybetmiş. Osmanlı Devleti’nin Ermeni Tehciri kararı ile Süryanilere de baskı uygulanmaya başlamış, köylere saldırılar başlamış. O dönemde sağ kalmayı başaran Süryanilerin çoğu 1960’lardan itibaren yurtdışına göç etmiş. Büyük sıkıntılar yaşamışlar, bize onları anlatıyorlar. Çatışma dönemlerinde kaçacak yer bulamamışlar, kendilerini savunmak için silahları da yokmuş.

• Filmin hazırlık sürecinde nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Olumlu ve olumsuz tepkiler var. Konu, milliyetçi kesimleri rahatsız ediyor. Fakat ortada bir gerçek var ve bunun açıklanması gerekiyor. Süryaniler tarihin ortaya çıkmasından hoşnutlar fakat çekiniyorlar da. “Bu konuyu gündeme getirmekle iyi etmedin” diyenler var. Tabii, bazı dar kafalı insanlara bu konuyu anlatmak zor oluyor. Tarihin olanca açıklığıyla yansıtılmasından memnun olanlar, “Osmanlı’nın, Türkiye’nin tarihinde bunlar da var; bunlar da bilinmeli, öğrenilmeli” diyorlar.

• Çekimlerde nasıl bir yol izlediniz?

İşe, Süryanileri koruması altına alan Şeyh Fethullah Efendi’nin torunuyla görüşerek başladık. Buradan yola çıkarak Süryani köylerinde dolaştık, oralarda epey bilgi topladık. Ersoy Soydan tarih araştırmalarını yaptı; birtakım tarihsel bilgilere ulaştık. Çekimler devam ederken bir yandan da konu hakkında araştırmaya devam ediyoruz. Şeyh Fethullah Efendi’nin torunu Sebahattin Hamidi çok uygar, açık kafalı bir insan; dedesi de böyle bir insanmış ki, yüzlerce insanın hayatını kurtarmış. Dedesini uzun uzun anlattı; onun bir barış insanı olduğundan, “çokkültürlü bölgelerde saygı olmadan yaşamın olamayacağından” söz etti. Bölgede Araplar, Kürtler, Süryaniler, Müslümanlar birlikte yaşıyorlar yüzlerce yıldır. Hamidi, bu barışı korumak için dedesinin çok büyük çabalar verdiğini ve bu yolda güven kazandığını anlattı.

• Kaç hikâye olacak belgeselde?

Şimdiye kadar beş köyde çekimler yaptık, çok sayıda insanın hikâyesini dinledik. Belgeselde olabildiğince fazla insanın hikâyesine yer vermeye, elimizden geldiğince çeşitliliği yansıtmaya çalışacağız. Gerisini ortaya çıkarmak da tarihçilerin işi.


‘FETHULLAH EFENDİ’Yİ SÜRYANİLER 
‘AZİZ’ OLARAK KABUL EDİYOR’

Belgeselin koordinatörlüğünü yapan Ersoy Soydan, yaptığı araştırmaları şöyle anlatıyor: “Kayapınar köyünde Şeyh Fethullah Efendi isimli bir din adamının yaşadığını, bu kişinin birçok Süryani’yi kurtardığını öğrendik. Ermeni Tehciri’nde “Ortodoks Ermeniler dışında kimseye dokunulmayacak, sadece Ruslarla işbirliği yaptığı gerekçesiyle onlar tehcir edilecek” denmiş ama Diyarbakır Valisi Reşit Bey, bölgedeki tüm Hıristiyanlara uygulamış tehciri. Reşit Bey Hıristiyanları sürmek için ‘50’lik’ denen birlikler kurmuş. Yani gayet organize bir olay var ortada.”

Soydan, filmin adını ve Şeyh Fethullah Efendi’nin önemi hakkında ise şunları söylüyor: “Şeyh Fethullah Efendi’nin evi bugün olduğu gibi korunuyor. Süryaniler, Şeyh Fethullah’ı aziz olarak kabul ettikleri için, neredeyse tüm Süryanilerin evinde Hz. İsa’nın resminin yanında Şeyh Fethullah’ın da resmi var. Dünyanın çeşitli yerlerinden çok sayıda Süryani geliyor, Şeyh Fethullah’ın türbesini ziyaret edip dualar okuyorlar. Turabdin bölgesinde altı metropolitlik varmış, fakat şu anda ise sadece Midyat’ta var.”




......



Banneux'de Süryani Soykırım Anıtı Dikildi..4 Temmuz 2013
(Fransızca olarak ne dediğini bilmiyorum ama suçladığı kesin !- SB)


......


SÖZDE SÜRYANİ SOYKIRIMI

"Uluslararası 3. Ortadoğu Semineri" başlıklı haberde, "Celal Bayar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Çelik, 450-600 yılları arasında dünyanın en korkunç dinsel katliamlannın yapıldığını belirterek, 'Dönemin Süryani kaynaklarına baktığımızda, Türkler onlar için adeta Allah'ın bir lütfudurlar' dedi. 

Mehmet Çelik, Fırat Üniversitesi'nde düzenlenen Uluslararası 3. Ortadoğu Semineri'ndeki 'Sözde Süryani Soykınmının Ayak Sesleri' adlı tebliğinde, Süryaniliğin bir ırk değil, mezhep olduğunu söyledi. 

Çelik, 1914 -1915 yıllarında Ermeniler tehcir edilirken, bir kısmının Müslüman olduğunu, bir kısmının da Süryanilerin arasına karıştığını savundu. 

Yurtdışındaki Ermenilerin, 'Biz, Hıristiyan olduğumuz için öldürüldük. Bakın Süryaniler de öldürüldü' söylemlerini güçlendirmek için Süryanilere baskı yaptıklarını ifade eden Prof. Dr. Mehmet Çelik, şunları kaydetti:

'Ermeniler, bunların içinden 20 yılda bir grubu kopardılar. İşte bu grup, Süryanilerin arasına kendisini karıştıran Ermeni kökenliler. Bunlar, cemaat arasında da bölünmeye neden olmuşlar'" şeklinde ifadeler yer almaktadır. 


(Anadolu Ajansı, 02 Kasım 2006).


Bülent Özdemir: “Süryani Soykırımı diye birşey yok”

TTK Süryani Araştırmaları Masası Başkanı Doç. Dr. Bülent Özdemir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sözde Ermeni soykırımı iddiaları gibi son yıllarda yoğunluk kazanan I. Dünya Savaşı yıllarında Süryanilerin de soykırıma uğratıldıkları iddialarının gerçek dışı olduğunu söyledi.

Bu konuda hazırladıkları bir kitap bulunduğunu da belirten Özdemir, hazırlık aşamasındaki kitabın, Osmanlı arşiv belgelerinden çok, yabancı arşiv belgelerine dayandırıldığını ve daha inandırıcı ve ikna edici özelliği bulunduğunu ifade etti. Özdemir, kitabı hazırlarken yurt dışında çok sayıda ülkenin arşivlerinden istifade ettiklerini belirterek, şöyle devam etti: ‘Kasım 2004′de İngiltere Milli Arşivinde dört aylık çalışma ve sonra da Mayıs 2005′te ABD Milli Arşivinde üç aylık çalışma gerçekleştirildi.

İngiltere ve ABD milli arşivlerinde yaptığımız arşiv çalışmalarından çıkan sonuç şudur: Ne Osmanlı Devleti ne de dolaylı olarak bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti, I. Dünya Savaşı yıllarında Süryanilere soykırım uygulandığı iddialarıyla suçlanamaz. Bu konuda yabancı arşiv belgeleri Türkiye’nin elini güçlendirmektedir. Sözde Ermeni soykırım iddialarıyla kıyaslandığında Süryaniler ile ilgili iddialar konusunda Türkiye’nin hiçbir sıkıntısı söz konusu değildir.

Paris Barış Konferansına Süryaniler tarafından kendi tezlerinin de görüşülmesi isteğiyle sunulan dilekçelerde açık şekilde savaşın başında Osmanlı Devletine savaş ilan ettiklerini ve sonrasında önce Rusya ile sonra da İngiltere ile birlikte Osmanlı Devletine karşı savaştıklarını ve binlerce kayıp verdiklerini ifade etmektedirler. Savaşta taraf olmuşlar ve savaş kuralları içinde bir mücadele gerçekleşmiştir. Bu noktada Wigram’ın kitabına koyduğu başlık durumu açıkça ifade etmektedir: ‘Our Smallest Ally’ (en küçük müttefikimiz).’

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Süryanilerin, Rusya başta olmak üzere Fransa ve İngiltere tarafından Osmanlı devletine karşı ‘Truva Atı’ olarak görüldüğünü de anımsatan Özdemir, sözlerini şöyle tamamladı: ‘Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Süryaniler de bazı devletler tarafından kullanılmıştır. Her ne kadar bazı tarihçiler tarafından, Süryanilerin I. Dünya Savaşı’nda çektikleri acıların gerçek sorumlularının, başta Rusya olmak üzere İtilaf Devletlerinin bölgedeki yanlış politikaları ve Süryanilere verdikleri sözleri tutmamaları olduğu vurgulanmakta ise de bugün Türkiye’ye yönelik Süryanilere soykırım yapıldığı iddiaları politik amaçlarla yapılmakta ve tarihi hakikatlere uymamaktadır.

Özellikle, savaş sonrasında değişik nedenlerle Amerika, Avustralya ve Batı Avrupa ülkelerine göç etmiş ve kimliklerini korumak amacıyla örgütlenerek bir diaspora oluşturmuş olan Süryaniler için soykırım iddiaları, Ermeni diasporasında olduğu gibi bir varlık ve kimlik sorunu haline gelmiştir.’

Özdemir, Erciyes Üniversitesi Tarih ve Kültür Kulübü tarafından organize edilen ‘Sözde Soykırım İddialarından Terör Tehdidine Türkiye Süryanileri Üzerinde Oynanan Oyunlar’ konulu konferansta öğrencilerin konuyla ilgili sorularını da cevaplandırdı.

Geçtiğimiz eylül ayında Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi’nde, Hollandalı Hıristiyan Demokrat Parlamenter Camiel Eurlings’in hazırladığı Türkiye Raporu’nun taslak metninde sözde Ermeni soykırımının yanı sıra, Türkiye’nin sözde Rum-Pontus ve Süryani soykırımlarını da kabul etmesi gerektiği iddiaları ilk defa Türkiye’nin karşısına çıkmıştı.



ANADOLU AJANSI




LALE ŞIVGIN HAKLIYMIŞ



__________TÜRK DÜŞMANLIĞI DEVAM EDİYOR_________




Ermeni Meselesi Üzerine – Kemal ATATÜRK






- “Merkezi Erivan olan Ermeni Cumhuriyeti’ne karşı dostça olmayan hiçbir niyetimiz yoktur (…) Bununla beraber, hakikat olan şu kadarını biliyoruz ki, bu yeni devletteki Ermeniler, Ermeni müfreze kumandanının emirleriyle, Müslüman unsuru imha etmek üzere faaliyette bulunuyorlar. İngilizler, bu hareketlerin cereyanı esnasında, bir yandan Ermenilerin Müslümanlara karşı tutumlarını teşvik ettiler, hatta onları bu konuda kışkırttılar; diğer yandan Ermenilerin tecavüzlerini bize sayıp döktüler ve bunları tahammül edilemez hareketler olarak nitelediler ve bu komşu devlete saldırarak misillemede bulunmaya bizi zorladılar. Fakat biz hakikatin kendini göstereceğinden emin olarak Ermeni tahriklerine tahammül ettik.”

(General Harbord’a verilen muhtıra, 24 Eylül 1919, Atatürk’ün Bütün Eserleri (ATABE), Kaynak Yayınları, cilt 4,s. 106-113)



- “Ermeni Patriği Zevan Efendi, geçenlerde Teologos gazetesinde yayımladığı bir mektubunda, birçok Ermeni ailelerinin, son milli harekattan korkarak Erzincan, Erzurum, Samsun, İzmit ve Adapazarı gibi Anadolu havalisinden göç etmekte olduklarını öne sürüyor ve bu şekilde milletin sırf milli haklarını müdafaa emeliyle vücuda getirdiği birliği, bir Ermeni veya gayri Müslim unsurlar aleyhtarlığıyla şaibedar etmek istiyor. Bunun için, hakikati bu kere ayrıca açıklamaya mecburiyet görülmüştür.
(…) birkaç zengin aile, kendilerince emin gördükleri bir tarafa hanelerini nakletmişler ise de, bu da, Mütarekeden beri Adana ve havalisinde ve bağımsız Ermenistan’daki çoğunluğu temin için, Ermeni komiteleri ile bizzat Patrikhanenin teşviklerine kapılan ailelerdir.”

(Ermeni Patriği Zaven Ef endi’nin mektubu üzerine gazetelerde yayımlanan açıklama, 21 Ekim 1919, ATABE, c.11, s.352)



Bazı Türkler vatanlarını kabahatli gösteriyor:

- “Tekrar ediyorum, aleyhimizde öne sürülen görüşler yanlıştır. Bu hususu yalnız Batı’ya değil, hatta vatandaşlarımıza da ehemmiyetli bir surette ihtar etmek lüzumunu hissediyorum. Çünkü milletin tarihini okumamış veya milli histen mahrum kalmış olması lazım gelen bazı şahıslar, yabancıların aleyhimizde öne sürdükleri ithamları reddetmedikten başka, vatanlarını, milletlerini kabahatli göstermekten çekinmiyorlar.”

(Ankara’da eşraf ve ileri gelenlerle konuşma, 27 Aralık 1919, ATABE, c. 6, s. 28-29)


Fransızlar sözlerini tutmadı:

- “Maraş (ta) (…) Ermenileri geri çekerek, İslamlar aleyhindeki zulme nihayet vereceklerini söyleyen Fransızların bu defa birlikte İslam halkı katliam eyledikleri son derece dikkate değerdir.”

(Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne, 11 Ocak 1920, ATABE, c. 6, s. 128)



Vahşetin sorumlusu Ermeniler ve onların tahrikçileridir:

- Güney işgal bölgelerindeki Fransız kuvvetleri tarafından silahlandırılan Ermeniler, Fransa himayesinden cüret alarak bulundukları mahallelerdeki İslamlara musallat olmakta ve intikam fikriyle her tarafta merhametsiz bir şekilde katil ve imha siyaseti yoluna gitmektedirler. Maraş feci hadisesi bu sebepten ortaya çıkmış(tır) (…) Tarihte emsali görülmemiş olan bu vahşetin faili Ermeniler olup, Ermenilerin intikam fikri ve tecavüzleri neticesi meydana gelmiş bazı vakalar var ise, bunun mesuliyeti milletimize değil bizzat Ermeni milletine ve onun tahrikçilerine ait olmak lazım gelir.”

(Harbiye Nazırı Fevzi Paşa ile haberleşme, 20 Şubat 1920, ATABE, c. 6, s. 359-360)



Ermenilerin tecavüz ve katliamlarına işgal kuvvetleri kumandanları ses çıkartmadı:

- “Avrupa’da zararlı cereyanlar yaratmayı menfaatları icabından görenler tarafından Anadolu’da yeniden yirmi bin Ermeni’nin katlolunduğu hakkında pek iğrenç ve katiyen hakikate aykırı haberler uyduruldu.

(…) Maraş, Urfa havalisindeki çarpışmalar (…) Kilikya ve civarına hariçten getirilen ve yerli ahaliden silahlandırılan Ermeni erlerinin, katiyen tahammül edilmez tecavüzleri ve işgal kuvvetlerinin sebepsiz yere devamlı olarak işgal alanını genişletmesi ve bilhassa işgal kuvvetleri kumandanlarının, haris Ermeni erlerinin İslam ahali aleyhinde tatbik eyledikleri tecavüzlere ve yolsuzluklara hoşgörü göstermesi neticesinde, mahalli ahalinin galeyanıyla bilmukabele vuku bulan çarpışmaların tabii neticesidir.”

(Dersaadet’te İtilaf Temsilcilerine Amiral Bristol Cenapları’na, 7 Mart 1920, ATABE, c. 7, s. 66-67)



İddialar kesinlikle doğru değildir:

- “S. (Soru) Son zamanlarda Türklerin Ermenilere katliam yaptıkları hakkında yayımlanan ithamlar doğru mudur?

C. (Cevap) Türkler tarafından Ermeniler aleyhinde kıtal yapıldığı hakkındaki son rivayetler ve duyurular bir takım yalanlardan ve uydurmalardan ibarettir. Bunların katiyen doğru olmadığına emniyet edebilirsiniz. Bu hakikatin belgelenmesi için tarafsız heyetlerin memleketimizde tam bir serbesti ile soruşturma icra eylemelerini memnuniyetle kabul ederiz.”

(ABD’li istihbaratçı Teğmen Robert S. Dunn ile görüşme, ATABE, c. 10, s. 288-291)



Dünya kamuoyu ikiyüzlü davranıyor:

- “Harbi Umumi esnasında yapıldığı mütemadiyen ağızlarda dolaşan Ermeni katliam ve tehciri hakkındaki hükümetinizin resmi görüşü nedir?

(…) Rus ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Ermeni komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. (…)

İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu.

(…) İngiltere’nin barış zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya kamuoyu, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz. Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunların çoğu, şayet İtilaf devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi, evlerine dönmüş olurlardı.”

(Amerikalı Gazeteci Streit ile mülakat, 26 Şubat 1921, ATABE, c. 11, s. 61-63)



Bu mesele Kars Antlaşması ile çözüldü:

- “Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin hakiki menfaatlerından ziyade cihan kapitalistlerinin iktisadi menfaatlerına göre halledilmek istenilen mesele, Kars Antlaşması’yla, en doğru hal suretini buldu .”

(1 Mart 1922’de Meclisi açış konuşmasından, ATABE, c. 12, s. 285)



Kemal ATATÜRK

ve diğer yazıları

____________________________





14 Ağustos 2013 Çarşamba

Diaspora Ermenileri'nin Soykırım Yalanları ve Mücadele Yöntemlerimiz




Diaspora Ermenileri'nin Soykırım Yalanları ve Mücadele Yöntemlerimiz
Tahir Tamer Kumkale , 2007

Tarih şahittir ki; Türk milleti bilerek ve isteyerek ve bin yıldır birlikte yaşadığı Ermenilere ve ne de başka bir millete soykırım uygulamamıştır. 

Bizim milli karakterimizde milletlere ve ırklara düşmanlık yoktur. Ayrıca dini değerlerimiz de bunu kesin olarak reddeder.

Elinizdeki kitap, arşiv belgeleri arasında kaybolmadan Ermeni Soykırımı safsatasının geçersizliği hakkında ve halkımızı bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. 

Bilinmelidir ki Türkiye bu davada tamamen haklıdır. 

Kitapta; haklı davamızda bilmek zorunda olduğumuz şu soruların cevapları yer almıştır.

Diaspora Ermenileri kimlerdir? Bizden neler istiyorlar?

Diaspora'nın Türkiye'ye yönelik hedef ve stratejileri nelerdir?

Küresel Güçlerin Ermeni iddialarındaki yeri ve rolü nedir?

Soykırım yalanlarının belgelerle kanıtlanmış doğruları nedir?

24 Nisan 1915 neden özellikle "Soykırım Günü" seçilmiştir?

Ermeni soykırım yalanları dış ülkelerde neden destek buluyor?

Osmanlı Dönemi Ermeni terörünün sebep ve sonuçları nelerdir?

Cumhuriyet Dönemi Ermeni terörünü sebep ve sonuçları nelerdir?

Ermeni terör örgütlerinin uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgisi nedir?

Konuyla ilgili arşiv belgelerine dayalı bilgiler neden dikkate alınmıyor?

BM Soykırım Sözleşmesine göre yapılanlar soykırım olabilir mi?

İddia edildiği gibi Sevr Anlaşmasının bugün de geçerliği var mıdır?

Yabancı tarihçiler ve gerçek bilim adamları konuya nasıl bakıyorlar?

Türkiye Ermenileri konuya nasıl bakıyorlar ve neler yapıyorlar?

Küresel güçlerin denetimindeki diasporasının saldıralarını 
önlemek için;

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Olarak Neler Yapılabilir ?
Türkiye Cumhuriyeti Halkına Düşen Görevler Nelerdir?



"Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin gerçek çıkarlarından ziyade dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaşması ile en doğru çözüm şeklini buldu"
                                    - Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1922)







***






LOZAN’DA ERMENİ MESELESİ NASIL ELE ALINDI





90 ncı yıldönümünde Lozan Konferansının değişik bir yönünü ele almak ve İsmet Paşa ve ekibinin ne zorluklarla karşılaştığını, bu saygın insanların uluslar arası ne büyük engelleri, nasıl aşmayı başardıklarını göstermek istedik. Okurları sıkmamak için iki bölüm halinde yayınlayacağımız bu yazıda uluslar arası politik manevralar açısından alınacak çok büyük dersler vardır.

Ermeni meselesi, konferansta öncelikli konular arasında değildi, fakat “Türkiye’deki azınlıklar” sorunu içine dâhil edilerek getirilmek istendi. Ermeni Delegasyonu dört kişiden müteşekkildi. Aharonyan ve Hadisyan Ermenistan Sosyalist Cumhuriyetini, Norodunkyan ve Leon Paşalıyan da Türk Ermenilerini temsil ediyorlardı. Hadisyan 18 Kasım 1922’de konferansa katılan ülkelere bir mektup göndererek Sevre’e sunulan taleplerinin benzerlerini sıralamıştı. Hadisyan “Ermeniler için bir toprak ayrılmasını, Ermenistan Cumhuriyeti’nin hudutlarının Ermeniler lehine genişletilmesini ve Sevr’e göre ayrılan Kilikya’nın bir bölümünün de Ermenilere verilmesini talep etmişti. Ayrıca; 2.250.000 kişilik Türkiye Ermenilerinin 1.250.000 inin soykırımla yok edildiğini, 700.000 ‘inin İran, Yunanistan, Suriye ve Balkan devletlerine göç ettiğini ve halen Türkiye’de köylerde 13.000, İstanbul’da 150.000 kadar Ermeni’nin kaldığını” belirterek soykırım iddialarını tekrarlamışlardı. (1)

Lord Curzon 12 Aralık 1922 tarihli oturum sırasında bütün ağırlığını Hıristiyanlar ve Ermeniler tarafına koyarak Ermeni sorununu gündeme getirmiş ve İsmet Paşa ile aralarında sert tartışmalar geçmiş, ancak İsmet Paşa Ermeniler için bir toprak ayrılması konusunda yine taviz vermemiştir. Lord Curzon’un konuşması şöyledir.

“Türkiye’de azınlık meselesiyle bütün dünya ilgileniyor. Onun için bütün dünya’nın gözleri bu meselede verilecek kararın merakı içinde Lozan Konferansına çevrilmiştir. Müttefikler Türkiye ile harbe giriştikleri zaman gayelerinden biri de Anadolu’daki Hıristiyan azınlıkları himaye etmek ve mümkün ise kurtarmaktı. Hele Ermeniler Berlin Antlaşmasından beri temin edilmişlerdir.”(2)

Lord Curzon bilhassa Ermenilerin korunması konusunda ısrar ediyor ve Türk gazete Muhabiri Ali Naci Karacan’a göre: “Hıristiyan azınlıklar” dediği zaman öyle bir heyecan gösteriyordu ki, İngiltere Dışişleri Bakanı mı konuşuyor, yoksa Papa’nın vekili mi vaaz veriyor anlamak oldukça zordu. (3)

Lord Curzon kimlerin himaye görmesi gerektiğini de Rumlar, Yahudiler, Asuriler, Gıldaniler ve Nasturiler olarak saydı ve üç esas’ın temin edilmesini istedi.

1. Çok geniş bir genel af
2. Askerlikten makul bir bedel karşılığı kurtulma imkânı,
3. Serbest gidip gelme.

Bunlardan daha önemlisi Milletler Cemiyeti’nin daimi bir denetiminin olması ve bunun için de bir temsilcinin devamlı Türkiye’de bulunması. (152)
İsmet Paşa yaptığı üç saatlik uzun konuşması sırasında Tarihi bilgilerle Osmanlı Devletindeki azınlıklara verilen haklardan bahseder. Ertesi günkü toplantıda İsmet Paşa yeniden söz alır ve azınlıklar konusundaki genel Türk görüşünü açıklar:

“Sekiz senedir Türkiye’de yalnız şu veya bu azınlık değil, bütün halk ızdırap çekmiştir. Son dört sene zarfında silahı elinden alınan Türkler her taraftan tecavüze uğramışlardır. Türk ahali kendi vatandaşları aleyhine ve bütün kara kuvvetler, münevverler aleyhine tahrik edilmiştir. Yunanlıların Anadolu’da 27 Şehir, 1400 köy, 98.000 ev yıktıkları sabit olmuştur. Harbin uzamasıdır ki bu ıstıraplara sebep olmuştur. Sulhu yapınız bu ızdıraplar diner.

Türk milleti azınlıklara medeni âlemin kabul ettiği hakları tanır. Fakat kendi istiklâlini kayıt altına alacak hiçbir yeni teklifi kabul edemez. Azınlıkları kurtarmanın en iyi yolu onları hariçte lekeleyecek münasebetlere tahrik etmemek, bu münasebetlerden korumaktır. Bunlar hariçten gelecek bir şefkate dayanmamalıdır! O zaman hepsi sulhtan sonra Türk vatandaşları arasında yaşarlar.

Ermeni meselesini maişet vasıtası (geçim aracı) veya silah diye alarak hariçte çalışan komiteler ortadan kalkarsa iki taraf da yaralarını sararlar. Türkiye’de kalmak isteyen Ermeniler Türk vatandaşlarıyla kardeşçe yaşayabilirler. Ancak Türk toprakları herhangi bir Ermeni yurdu için parçalanamaz. Ne şark vilayetlerinde, ne Kilikya’da anavatandan ayrılması mümkün yer yoktur. Zaten Türkiye bugün mevcut müstakil Ermeni Cumhuriyetiyle muahedeler akdetmiştir. Diğer bir Ermenistan’ın vücut bulabileceğini Türkiye hayalinden bile geçirmez.

Azınlıkların gidip gelmeleri ve malları meselesi ise Türk kanunlarının halledeceği bir iştir. Azınlıklar için kontrol ve mümessil gönderilmesi, Türkiye’nin dâhili işlerine müdahale teşkil edeceği için asla kabul edilemez. Azınlıkların himayesini Türk bütünlüğüne ve istiklâline halel verici bir bahane diye kullandırtamayız.” (5)

İsmet Paşa’dan sonra söz alan Lord Curzon sert bir konuşma yaptı ve Ermenilerle ilgili şu sözleri söyledi:

“….İsmet Paşa Ermenilerin eskiden Türk idaresinden memnun olduklarını, iki millet arasında daima kardeşlik duygularının mevcut olduğunu, Ermenilerin son zamanlarda uğradıkları felaketlerin sebeplerinin yine kendileri, kendi delice hareketleri ve dışarının tahrikleri olduğunu söylüyorlar. Sanırım bu iddia doğru mudur? Üç milyon Ermeni’den 130.000 kişi kaldı. Ötekiler nerede? Kilikya boşaltıldığı zaman 300.000 Ermeni niçin kaçtı? Niçin yüz binlerce Ermeni dünyanın her tarafına yayıldı? Niçin Ermeni meselesi dünya için bir skandal oldu? Türklerin Ermeniler hakkında dostluk hisleri göstermelerinden memnunum. Bütün dünyanın gözleri Türklere ve Ermenilere çevrilmiştir. Zannetmem ki efkârı umumiye, bu zavallı insanlara, Türk hükümetinin istediği şekilde muamele edilmesine razı olsun…

Bu koca memlekette Ermeniler için bir parça yer yok mu? Türkler Cemiyet-i Akvam’ın kendi dâhili işlerine müdahalesinden korkuyorlar. Mösyö Barere ve ben burada iki milleti temsil ediyoruz ki bu milletlerin tabası arasında milyonlarca azınlıklar vardır. Biz Cemiyet-i Akvam’ın müdahalesinden korkmuyoruz. Çünkü ellerimiz temizdir!” (6)

Curzon’un ithamlarına ertesi gün İsmet Paşa’nın verdiği cevap, konferansın o zamana kadar dinlediği nutukların en kuvvetlisi oldu. Özellikle Curzon’un “Biz Cemiyet-i Akvam’a girmekten korkmuyoruz. Çünkü ellerimiz temizdir” sözüne “Bizim ellerimiz bilhassa temizdir” şeklindeki karşılığı büyük etki yarattı. “Cemiyeti Akvam’a girmeyi hiç bir zaman reddetmedik, barış yapıldıktan sonra gireriz” diyordu. Ermenilere gelince İsmet Paşa şu sözleri söylüyordu.:

“Lord Cenapları Türkiye gibi büyük bir memlekette Ermeniler için bir parça yer yok mu? Diye sordular. Memleketleri Türkiye’den çok büyük olan devletler vardır. Hem de bizden yeni ayrılan bölgelerde çok geniş yerler vardır. Türk olarak geriye kalan ülke hiçbir parçalanma kabul edemez. Şark vilayetlerinde ahali toprakları kimseye veremezler. Lord Curzon mühim azınlıkların yaşadığı birçok memleketleri bulunduğundan, Milletler Cemiyetinden korkmadığından ve ellerinin temiz olduğundan bahsetti. Burada bir yanlış anlama olduğunu kaydetmek isterim. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’nden korkusu olduğu ileri sürülemez. Ecnebi istilası yüzünden yakılıp yıkılan memleketlerinde çalışan Türk elleri bilhassa temizdir. Bu eller hiçbir memlekete ne tecavüz, ne onu istila, ne de tahrip etmemişlerdir. Korkmaksınız, diğer herhangi ellerle mukayese olunmaya layıktırlar ve bu iddiada bulunmaya da haklıdırlar!” (7)


Galip Baysan
27 Temmuz 2013


DİPNOTLAR:
(1) Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, S.298-299.
(2) A.N. Karacan, a.g.e., S.127.
(3) Aynı Eser, S.127.
(4) M. Cemil Bilsel, Lozan, İkinci Cilt, S.272-273 (Sosyal Yayınlar, İstanbul)
(5) Aynı Eser, S.276; A.N. Karacan, a.g.e., S.130.
(6) A.N. Karacan, a.g.e, S. 131; M.C. Bilsel a.g.e., S.277; Harold Nicolson, Curzon; The Last Phase, 1919-1925 P. 315 Constable & Co Ltd. London –1934).
(7) A.N.Karacan a.g.e., S.131-134; M.C.Bilsel a.g.e., S.277-280
Dr. M. Galip Baysan





LOZANDA ERMENİ MESELESİ NASIL ELE ALINDI–2


Lozan’da, Ermeniler konusuna ilk teşebbüslerdeki başarısız hamlelerden sonra, Azınlıklar Alt Komitesinin 15 Aralık toplantısında temas edilmiştir. Komisyon Başkanı İtalyan Montagna, alt komisyonun Ermeni yurdu sorununu ele alabileceğini söylemiş, fakat Türk temsilcisi Rıza Nur Bey böyle bir sorunu görüşmeyi reddettiğini bildirmiştir. Bu komitenin 22 Aralık toplantısında M.Montagna azınlıklar temsilci heyetlerinin dinlenmesi konusunu ortaya atmış, Rıza Nur böyle heyetlerin dinleneceği oturumların alt komitelerin resmi oturumları sayılmayacağını ve Türk Delegasyonunun bu toplantılara katılamayacağını söylemiştir. (8)

Bu gelişmelere rağmen alt komite 26 Aralık 1922 günü dinlemeyi gündeme aldı, Türk temsilciliği bir saat önce haberdar edildi. Rıza Nur alt komite başkanlığına bir memorandum yazarken, İsmet Paşa da komisyon başkanına bir memorandum vererek, Ermeni delegesinin Ermeni Hükümetini temsil etmediğini ve eğer bu delegeler Türkiye’deki Ermenileri temsil ediyorlarsa durumu protesto ettiklerini belirttiler. Ayrıca bu delegelerin ancak Romanya, Sırbistan ve Yunanistan’daki azınlıklar, bütün Müslüman ülkeler ve İrlanda temsilcileri ile birlikte dinlenebileceği belirtildi. (9)

O gün yapılan toplantıda Ermeni temsilcileri, o güne kadar, Ermenilerin Anavatanlarına ihanetini ve düşmanla nasıl işbirliğinin adeta bir itirafı kabul edilecek bir konuşma ile Ermeni isteklerini sıraladılar. Delegeler İtilaf Devletlerinin kendilerini bağımsızlık vaad ederek nasıl kışkırttıklarını, Ermenilerin Fransız Doğu Ordusunun önemli bir bölümünü oluşturduklarını, bu askerlerin General Allenby’nin kuvvetlerinin ön saflarında Türklere karşı savaştığını beyan ederek konuşmasını kendilerine söz verildiği gibi bir Ermeni Yurdu isteğiyle tamamlamıştır. (10)

Ermenilerle ilgili Lozan’da görüşmeler yapılırken, Türkiye dışında yaşayan Ermeniler mümkün olan her şeyi kullanarak propaganda yapmaya ağırlık vermişlerdi. 10 Aralık günü Norodunkyan Efendi, yanında Ermeni ihtilalcilerinden birisi ile birlikte İsmet Paşa’yı ziyaret ederek, Türkiye’nin herhangi bir kesiminde bir Ermeni Vatanı ayrılmasını talep ettiler. (11)

8 Aralık’ta bir İsviçre temsilci ve 27 Aralık günü de “Ermeni sempatizanları” adı ile Amerikalı, Fransız ve İsviçrelilerden oluşmuş bir grubun temsilcileri gelerek bir Ermeni vatanı oluşturulması ile ilgili arzularını ilettiler. İngiliz ve Amerikan gazeteleri bir Ermeni anavatanı için kampanya başlattılar. 16 Aralık tarihinde önemli Fransız isimlerinin yer aldığı imzalı bir istek Türklerin kaldığı otel’e bırakıldı. ABD’de Ermeni isteklerini desteklemek için beş milyon’dan fazla imza toplandı. (12)

Rıza Nur anılarında Ermenilerin Türk heyetini tehdit edecek kadar ileri gittiklerini şu sözlerle anlatır:

“Hûlasa Ermenilere Kilikya’da yer vermeliymiş. Dedim ki bu olmaz bir şeydir. Türk milleti buna izin vermez deyince Amerikalı adam kızdı, terbiyeyi bir tarafa bırakarak sertçe ‘Siz eğer Ermenilere yurt vermezseniz sizi vuracaklar’ dedi. Ben sakin sakin ‘bizim kabahatimiz mi vermeyen Türk Hükümeti, biz olmasak başkasını memur ederler’ deyince de ’Hayır sizinde kabahatiniz vardır, sizi vurunca başka şahıs yurt vermemeğe cesaret edemez’ diye cevap verdi. Söylediği sözler çok vahimdi. Bizi Ermeniler namına ölümle tehdit ediyordu.” (13)

İkinci bölüm görüşmeler sırasında Ermeniler Delegasyonu başkanı A.Aharonian; Lord Curzon’a bir mektup göndererek yapılacak ikinci tur görüşmelerde Ermeni isteklerinin dikkate alınmasını talep etti. Lord Curzon, 4 Nisan tarihinde verdiği cevapta: “görüşmeler sırasında Ermeni isteklerinin görüşülme şansı olmadığını ancak fırsatlardan yararlanmaya çalışabileceklerini” belirtti. 25 Nisan tarihinde yapılan yeni teşebbüsler de olumlu sonuç vermedi. (14)

Ermeniler iyice sertleşmeye başladılar. 10 Mayıs 1923 günü Rus delegesi Verevski bir suikastle öldürüldü. (15)

Türk Heyeti de tehdit altındaydı, Yunan ve Fransızlar tarafından bazı Ermeni teröristlerin yıkıcı faaliyetlerde bulunmak üzere teşvik edilerek Türkiye’ye gönderildiği bilgilerinin alınması üzerine; Lozan’daki Türk Delegasyonu Konferans Sekreterliğine, 12 Mayıs’ta bir not gönderdi. Birkaç gün sonra Almanya’da teşkilatlanmış Hınçak ve Taşnak örgütlerinin Türk Delegasyonunu öldürmek için Almanya’ya iki grup gönderdiği öğrenildi. 16 Mayıs’da İsmet Paşa Lozan’daki İngiliz, Fransız ve İtalyan Delegasyonuna durum hakkında bilgi veren ve protesto eden birer mesaj gönderdi. İstanbul’daki Ermeni Patriği de kaderlerinin Türklerle birlikte olacağı anlamına gelen bir telgraf gönderdi. (16)

Lozan’dan sonra Ermeni meselesinin ağırlık merkezi ABD’ye kaydı. Orada Ermeni Lobisi tamamen “tek kale”ye oynuyordu. Ermeni görüşleri dışında bir tek ses, bir tek yazı bulmak hemen hemen imkânsızdı. Türkiye ile ilgili olumlu gelişmeler havada buhar edilip uçuruluyor, Türkler aleyhindeki düşünceler, görüşler, yakıştırmalar, yazılar büyük teşvik ve destek görüyordu. Meselâ Lozan’da Türkiye ile ABD arasında 6 Ağustos 1923’te bir Dostluk ve Ticaret anlaşması imza edilmişti. Bu anlaşmanın Kongre’de tasdik edilmemesi için Ermeniler büyük bir Lobi faaliyetine giriştiler. Demokrat Parti bu konuyu seçim kampanyasına bile dâhil etti. Neticede anlaşma ABD Senatosunda 19 Ocak 1927’de yapılan oylamada 2/3 ekseriyetten 6 oy eksiği ile reddedildi. (17)

Barış antlaşması bütün zorluklara rağmen 24 Temmuz 1923 günü imzalandı, böylece Ermenileri son 50 yıl içinde en fazla harekete geçiren “Büyük Ermenistan” hayali tarihin sayfalarına gömülmüş oldu. Ancak Türk heyeti Lozan’da çok büyük sıkıntılarla karşılaştı, hemen hemen tüm batı dünyası ile mücadele etme mecburiyetinde kaldılar. Tarafsız bir yazar G.L. Ellison, orada da olayları yakından izlemişti. Anılarından kısa bir bölüm sunarak Lozan konusunu kapamak istiyoruz.

“Kuşkusuz ilk elden bilgi edinmenin güçlüğünden dolayı, pek çok insan Türklerin aleyhinde olmuştur. Meselâ Rıza Nur, ‘Ermenilerin ulusal yurdu’ saçmasını saatlerce sabırla dinledikten sonra, gerçeği söylemesine izin verilmeden büyük bir ruh kırıklığı içinde konferans odasını terk etmişti. Gerçek, önemli konular üzerinde bilgi veremedikleri zaman gazeteler ‘nefret alevlerini’ Türkler aleyhine körüklemek ya da suçlama parmağını onlara çevirmek için hesaplı ve birkaç gereksiz ayrıntıyı büyütmeye hazırdırlar. Gazeteler belki de hiç yapılmamış küçük hatalar için sütunlar doldururken, hayati önemdeki sorular basında hemen hemen bütünüyle ihmal edilmektedir ve atak Asyalıların içi acı bir nefretle dolmaktadır.” (18)

“Milletler Cemiyeti’nin kendi basının şerefli ve tarafsız başkanı şunu bildirmektedir. ‘Biz Yunan ve Ermeni propagandasının gerçek değerini yakaladık, sonuçta Türklere sempati duyduk’ Böyle bir pişmanlık çok geç ama belki yine de akıllı bir politika güdülmesine yol açabilir.” (19)

Bayan Ellison İsmet Paşa’nın şikâyetlerini de şu sözlerle naklediyor:
“Biz barış için elimizden geleni yapıyoruz. Fakat bir ulusun, diğer bütün devletlere karşı koyması çok zordur. İsteyerek ya da istemeyerek bizim ulusal amaçlarımızın, bizim için ne anlama geldiğini göremiyorlar. Onların Yunanlılara ve Bulgarlara teklif etmeyi akıllarından geçiremeyecekleri şartları, gururlu bir ulus olarak bize nasıl kabul ettirebilirler.” (20)



DİPNOTLAR:
(8) Ermeni Sorunu, S.56 (Hizmete Özel, Önsöz Kâmuran Gürün, 29 Nisan 1981).
(9) Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, İstanbul –1968; Dr. Rıza Nur’un Lozan Hatıraları, S.115-116 (Boğaziçi Yayınları, İstanbul-1992); Ömer Turan, The Armenian Question At The Lousanne Peace Talks, s.222 (The Armenians in The Late Ottoman Period, Edited BY Türkkaya Ataöv, Ankara –2001).
(10) Ömer Turan, a.g.e., S.222.
(11) Bilâl Şimşir, Lozan Telgrafları Vol. 1.p.192 (Türk Tarih Kurumu, Ankara – 1998).
(12) Aynı Eser, Vol. 1. S.229-230.
(13) Dr. Rıza Nur’un, Lozan Hatiraları, s.102-106, İstanbul, 1991.
(14) Ömer Turan, a.g.e. S.234.
(15) A.N. Karacan a.g.e., S.285.
(16) Aynı Eser, S.234-235.
(17) Ermeni Sorunu, S.59-49.
(18) G.M. Ellison, An English Women S.302.
(19) Aynı Eser, S.322.
(20) Aynı Eser, S.315.
Dr. M. Galip Baysan





___________________