Translate

TİMURLENK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TİMURLENK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2012 Pazartesi

AKSAK DEMİRİN DEVLET POLİTİKASI




Timurlenk Üzerine İnceleme





...Demir, 1336 İsa yılının 11 Mart Salı gecesi Keş'te doğdu. Babası Gazan Han'ın beylerinden Emir Turgay'dır. Anasının adı, Tekin Hatun'dur. Demir'in Cengiz gibi bir eli kapalı ve kanla dolu olarak doğduğu söylenir. Anası Cengiz sülalesindendir.
Demir, Maveraünnehir Sultanı Emir Hüseyin'in kız kardeşi Olcay Türkân'la evlendi. Kocasına vefasıyla şöhret bulan bu kadının ölümü, Demir'i çok üzdü. Demir, 1369 yılında, bütün Türk hakanları gibi kurultay önünde tahta çıktı. Hiçbir vakit sultan ve han unvanlarını kullanmadı.

Mührünü şöyle kazdırmıştı: "Men Timur" "Tanrı kulu."


O, bütün hayatını bir halk çocuğu olarak geçirdi ve bununla övündü...




Mahmut Esat Bozkurt






***




Avrupamerkezci Tarihe Karşı Milli Tarih

Mustafa Kemal Atatürk'ün ve Kemalist Devrim'in ideolojik önderlerinin tarihe, özellikle de Türk tarihine olan ilgisini biliyoruz. Bir yandan çöken bir imparatorluğun enkazından başı dik bir millet yaratılıyor, öte yandan Batı emperyalizmiyle her alanda kıran kırana mücadele ediliyordu. Bu mücadele aynı zamanda tarih alanında yürütülüyordu. Türk tarihinin ve genel olarak Doğu tarihinin Batılı oryantalistlerin/şarkiyatçıların denetiminden kurtarılması gerekiyordu.


Kemalistler, mazlum milletlerin tarihinde daha önce eşine rastlanmayan böyle bir mücadeleyi verirken, ayaklarını sağlam zemine basıyorlar, kendi köklerine dört elle sarılıyorlardı. "Milletin benliğini" ve yaratıcı yeteneğini geliştirmenin yolu da buydu. Başarıya ulaşmak için Türk tarihinin öncelikle Avrupalı önyargılardan temizlenmesi gerekiyordu.


Millete Özgüven Kazandırmak


Atatürk, 1920'lerde kendisiyle art arda söyleşi yapan Batılı gazetecilerle sürekli şu iletiyi veriyordu: "Bizden öğrenecek çok şeyiniz var." Bu boş bir gurur değil, nesnel bir saptamaydı. Kendine güvenin dayandığı bir temel vardı.


Devrimci gelenekten devrimci gelecek yaratmak amacıyla Türk tarihi irdelenirken Timur'a özel bir yer ayrıldı. Atatürk'ün Afet İnan'la yazdığı tarih notlarında, lise Tarih kitabında Timur ve devlet anlayışı ayrı bir başlık altında sayfalarca yer aldı. Daha 1923'te Timur ve Tüzükatı kitabı çevrildi ve yayımlandı.


Atatürk'ün 16 Aralık 1929'da kabul ettiği Sovyet Hariciye Komiser Vekili M. Karahan, bir ziyaretinde, ona, armağan olarak Moskova'dan beraberinde getirdiği Timur'un Semerkant'taki türbesinin yağlıboya tablosunu vermiştir.

Atatürk'ün ve Cumhuriyet Devrimi'nin önderlerinin Türk milletinin tarihine ve kökenlerine ilgisinin bir iletisi olduğu kuşkusuzdur. Mustafa Kemal'in 23 Ocak 1923'te Bursa Sultani Mektebi'nde kadın ve erkek öğretmenlere "yekdiğeriyle denk olma mecburiyetlerini" vurgularken verdiği örneklerden birini aktaralım:

"Timur'a geçecek olursanız, Timur'un doğrudan doğruya karısı, kendisinden daha muktedir bir kadındı. Emir Timur saltanat kurmak için başladığı ilk inkılapta, en yakın ve kuvvetli yardımcısı karısı idi. Aynı ata beraber binerler ve her türlü cevvaliyet ve faaliyette bulunurlardı. Bilhassa bütün bu faaliyetin ilim kısmını takip eden karısı idi. Karısı ulema ile beraber daima kocasına yardım ederdi." (Atatürk'ün Bütün Eserleri, c. 14, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s.376-377.)



Kemalist Devlet Modelini Oluşturmak Bu Açıdan Tarihi Değerlendirmek , Timur kimdir?


Mahmut Esat Bozkurt, elinizdeki kitapta Timur'u, "dünyayı yenmiş bu Türk oğlu Türk'ü içyüzüyle, gerçek çehresiyle" tanıtmaya çalıştığını söylüyor. Timur, bazı tarihçilerin yazdığı gibi "dünyayı ateşe veren bir kan dökücü değil", "politikalarını ahlaka dayandıran bir cihan fatihidir"; "hayatını bir halk çocuğu olarak geçirmiş ve bununla övünmüştür." Mührünü de şöyle kazdırmıştır: 


"Men Timur, Tanrı kulu."


Timur zamanında "Avrupa, Asya'nın bir baronlar ve esirler vilayetinden başka bir şey değildi. Orada şehirler, köylerden; ve hayat, sefaletten ibaretti. Timur, Avrupa eşiğinde göründüğü zaman, Avrupa kralları, Türklerin Hakanı Büyük Timur'a mektuplar ve elçilerle saygılarını sundular."( Tarih, c.2, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2001, s.301. )


Bizans İmparatorluğu'nu vergiye bağlayan, Beyoğlu'na bayrağını çektiren Timur'un ele geçirdiği Herat kentinin "yüzlerce mektebi, hamamı, 10 bin dükkânı, 250 bin nüfusu, birçok yeldeğirmeni vardı. Oysa ne Londra, ne Paris'in o tarihte 60 binden fazla halkı yoktu. Tarih onlarda hamam olduğundan ise bahsetmez."

Bozkurt, kitabında Timur'un lider kişiliğini, devlet yönetme anlayışını ayrıntılarıyla ele alıyor.


Ancak bu, basit bir aktarım değil, bazen "nasıl olması gereken"e gönderme, bazen de "neden bugün böyle"ye yanıttır. Timur'dan kalkarak Kemalizmin devlet teorisinin ve devlet yönetiminin inşası ve açıklaması yapılmakta, hatta bazen eleştirilere yanıt verilmektedir.


Osmanlı'yla Timur'un karşıtlığı çizilerek farklar vurgulanmaktadır.

Timur, tarihi ilerleten, gelişmeyi gören bir devlet adamıdır. "Yönetim sistemi bugün de kıymetinden kaybetmiş değildir."


Türk birliğini yaratmak istemiştir. Bir devlet kurucusudur. Yabancı saydığına karşı birleştiricidir. "Devlet işlerine yabancı, el sürmemelidir. Bu, hükümet hikmeti icabıdır. İdare yabancılara verilmemelidir." 


Maliye ve ekonomi çok önemlidir, saat gibi işlemelidir. Düzenli ordu her şeyden üstündür, halk ile ordu arasında bir fark ve imtiyaz olmamalıdır. Biri olmadan diğeri de olmaz. Bir yönetici kendini değil, memleketi, milleti düşünmelidir. Kinci ve öç alıcı olmamalıdır. Her söylenene kulak asmamalı, doğru olanı ilkelerine göre uygulamalı, kararlı ve dirayetli, fedakâr ve sabırlı olmalıdır. Halkla doğrudan bağlantı kurulmalıdır. İnsafsız zenginlerin yoksulları ezmesine izin verilmemelidir. Devlet gelirlerini kötüye kullananlara ağır ceza uygulanmalıdır. Lider ve diğer yöneticiler arasındaki ilişki alışverişe dayanmalı, fikirlerden ve uyarılardan yararlanılmalıdır. Ancak önder, devletin başı olduğunu da unutmayacaktır. Halkla devlet yönetiminin ilişkisi de benzeri olmalıdır. Devlet aygıtı, "asayiş, sükûn ve nizam" için var, ama bu, zayıfı güçlüye karşı korumanın, hakları savunmanın da olmazsa olmazıdır. Böyle bir esasa dayanmayan devletin bekasına da olanak yoktur.


Siyasetle çözülecek yerlerde zor kullanılmamalıdır. Bilgiye dayanan plan, proje, strateji yapılmalı, nesnel durum saptanmalıdır. "Gözler yumuk olmamalıdır."


Ekonomi, kültür ve sanat da ancak böyle bir "düzen"de gelişebilir. Düşünce alanında verimliliğin, yaratıcılığın önünü açmak da devletin görevidir, ancak yıkıcı bir anarşizme de izin yoktur.


Dillerini kaybeden milletler kaybolup giderler.


"Rahmetli Atatürk de böyle idi."


"Tabiatlarında ne kadar benzerlik var..."



Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk ve Timur için böyle diyor,çünkü;

 "Timur da, Atatürk de yoktan devlet kuran Türk çocuklarıdır."
"Demir'in devlet prensipleri, devlet anlamı o esaslardır ki, bugünkü modern devletler için de kıymetlerinden bir şey kaybetmiş değildirler. Bu bakımdan, Demir, altı asır önce altı asır
sonrasını görmüştür. Bakalım bizden sonra daha kaç asrı görecektir."

Tarih, ideolojik bir bilim dalıdır. Bir siyasi akımın düşünce sistemini tarih tezleri en yalın biçimde yansıtır. Kemalist devlet modeli oluşturulurken tarih bu bakışla değerlendirilmiştir.

Mahmut Esat Bozkurt, bu kitabı yazarken ve altı yüzyıl önceki bir devletin ilkelerini incelerken bu inşa faaliyetini esas almıştır. Bu bir duruş sorunudur, kehanet değil. Bugün de değişmemiştir. Altı yüzyıl sonra da değişmeyecektir. İnşa faaliyeti sürmektedir.

"Aksak Demir'in Devlet Politikası" bu faaliyete hız kazandırmak açısından okunmalıdır.


Şule Perinçek





TİMUR - Duvar Resmi ÖZBEKİSTAN


Batılıların "Tamerlane" diye adlandırdıkları Timur Türk tarihinde ayağındaki aksama nedeniyle Aksak Timur ya da aynı anlama gelen Farsça kökenli Timurlenk olarak geçmektedir. 
Moğolca tumur, Asya Türkçesinde timür, timir, Sanskritçe tamra, Sümerce tibir, "demir" anlamına gelmektedir. Mahmut Esat Bozkurt, kitabında Timur'a "Demir" demeyi yeğlemiştir. Buna da dokunulmadı. (Kaynak Yayınları )



***






MAHMUT ESAT BOZKURT (1892-1943)

Türk devlet adamı ve hukukçu, Türk Devrimi'nin ideolojisi olan Kemalizmin belli başlı

kuramcılarından biridir.
1892 yılında İzmir'in Kuşadası ilçesinde doğan Mahmut Esat Bozkurt, çiftçilik ve ticaretle
uğraşan, bir ara İzmir Umumi Meclis üyeliğinde bulunan Hacı Mahmut Oğulları'ndan Hasan Bey'in oğludur.
1923'te İzmir'de Menekşelizade Dr. Hüsnü Bey'in kızı Feheda Hanım ile evlenmiş. Gün, Ay adlarında iki kızı ve Yüksel adında bir oğlu dünyaya gelmiştir. 

İlköğrenimini Kuşadası ve İzmir Yusuf Rıza mektebinde yapan Bozkurt, İzmir İdadisi'ni bitirdikten sonra II. Abdülhamit'in istibdat yönetimine karşı mücadeleye katılan dayısı Ubeydullah Efendi ile birlikte İstanbul'a gelerek 1908'de Hukuk Mektebi'ne girmiştir. İstanbul Hukuk'tan 1912 yılında mezun olduktan sonra İsviçre'de Fribourg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yeniden hukuk öğrenimi görerek önce lisans diploması almış, sonra, "Du Regimes des Capitulations Ottomanes" ("Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi Üzerine") adlı doktora tezi ile "Cum Laude" derecesiyle Hukuk Doktoru olmuştur. 1919'da İsviçre'nin Lozan kentinde kurulan Türk Talebe Cemiyeti'nin başkanlığına seçilmiştir. Yurdun işgali üzerine derhal İsviçre'den ayrılıp arkadaşları Saraçoğlu Şükrü ve Kâzım Nuri Bey'ler ile vatana dönmüş, Kuşadası bölgesinde Kuvayı Milliye'yi kurarak başına geçmiş ve efelerle birlikte Milli Mücadele'ye katılmıştır.


23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne İzmir milletvekili olarak seçilen Mahmut Esat Bey, bu görevini 1943 yılında (51 yaşında) ölümüne kadar sürdürmüştür. 12 Temmuz 1922'de kurulan Rauf Orbay kabinesine 30 yaşında İktisat Vekili olmuş, bu görevi sırasında Ziraat Bankası'nın ıslahı, çiftçi kredi kooperatiflerinin kurulması, esnaf teşkilatlarının reorganizasyonu, Emlak ve Eytam Bankası'nın kurulması gibi sosyal ve ekonomik davalarla uğraşmıştır. Büyük zaferden sonra Mahmut Esat Bey'in önerisi ve Atatürk'ün onayı ve onursal başkanlığında Türkiye'de ilk kez Milli İktisat Kongresi İzmir'de 17 Şubat 1923'te toplanmıştır.

Bu kongrede milli ekonomi, girişimci sınıfın Türkleştirilmesi ve karma ekonomi savunulmuştur.

1924'te Adliye Vekilliği'ne getirilen Mahmut Esat Bey, 1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi'ni kurmuş ve ilgili çalışmaları sürdürmüştür.

17 Şubat 1926'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde oybirliğiyle kabul edilen Medeni Kanun'un mimarıdır. Bu kanunun tarihi gerekçesi O'nun eseridir. 4 Nisan 1926'da Resmi Gazete'de, yayımlanan Medeni Kanun'un altı ay gibi kısa bir geçiş döneminden sonra kesin olarak uygulanmasını kabul ettirmiştir. Bu sürenin çok kısa olduğunu ileri süren ve İsviçre'de bile dört yıllık geçiş döneminin öngörüldüğünü hatırlatarak, din kaynağına dayanan hukuk sisteminin kolay kolay değiştirilemeyeceğini öne sürenlere karşı, "Türk hukukçuları için altı aylık sürenin yeterli olacağına dair inancını" belirtmiştir. Kanunun uygulamaya geçişindeki başarı, Mahmut Esat Bey'in haklı olduğunu göstermiştir.

Türk Medeni Kanunu, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu, Ticaret Kanunu, daha sonra da Ceza Muhakemeleri Kanunu, Deniz Ticaret Kanunu, Türk Vatandaşlık Kanunu, İcra İflas Kanunu ve 1930'da kadınlara verilen seçme ve seçilme hakkını tanıyan Belediye Kanunu izlemiştir.


Mahmut Esat Bey, 1927'de Ege Denizi'nde Türk gemisi Bozkurt ile Fransız gemisi Lotus'un çarpışması ve sekiz Türk denizcisinin ölümünü takiben, Türk Adliyesi'nin Fransız kaptanı tutuklaması üzerine Fransa ile aramızda çıkan anlaşmazlığı sonuçlandırmak için Atatürk'ün de onayını alarak konuyu Lahey Adalet Divanı'na götürmüştür. 7 Eylül 1927 günü Lahey'de Türk hükümetini temsil ederek yaptığı başarılı savunma ile davayı kazanarak dünya hukuk literatürüne "Lotus-Bozkurt davası" olarak yerleşmesini sağlamıştır. Kemal Atatürk, bu başarısı nedeniyle Mahmut Esat Bey'e "Bozkurt" soyadını vermiştir.


1930 sonlarında Adliye Vekilliğinden istifa ettikten sonra Ankara Hukuk Fakültesi'nde Devletler Hukuku, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde "Anayasa Hukuku" Profesörü olarak görev

yapan Bozkurt, Atatürk'ün isteğiyle Türk gençliğine İhtilal'in Hukuk Tarihini anlatmak üzere görev almış, İstanbul Üniversitesi İnkılap Tarihi kürsüsünde 8 Mart 1934 Perşembe günü ilk dersini vermiştir.
16 yaşında olduğu 1908 yılından ölümüne kadar (1943) 35 yıl boyunca ülke sorunları hakkında yazılar yazan Bozkurt, Milli Mücadele yıllarında Anadolu'da Yeni Gün ve Hâkimiyeti Milliye gazetelerinde ateşli yazılar yazmış, daha sonra İzmir'de çıkan Anadolu gazetesinde yazılarına devam etmiştir. Son yazılarını Yeni Sabah gazetesinde yazan Mahmut Esat Bozkurt son yazısı "Yürekler Acısı"nı yazdıktan az sonra gazetede rahatsızlanmış ve derhal hastaneye kaldırılmışsa da bir hafta sonra, 21 Aralık 1943 günü hayata gözlerini yummuştur.

Son yazısı vefat haberi ile birlikte 22 Aralık 1943'te Yeni Sabah gazetesinde yayımlanmıştır. Mahmut Esat Bozkurt, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu tarafından Ankara Devlet

Mezarlığı'na alınmak işlenmişse de, eşi Feheda Bozkurt'a vasiyeti ile Selçuk'taki çiftliğinde aile mezarlığına defnedilmiştir.

Vefatı üzerine yazdığı makalesinde, Yusuf Ziya Ortaç, yazısını şöyle bitiriyordu...


"İsviçre dağlarından Anadolu dağlarına silah omuzda koşan hukuk doktoru, serdengeçti Mahmut Esat Bozkurt, vatan hudutlarından fikir hudutlarına kadar her cephede dövüşe dövüşe, en son, kalem elinde, Allah'ına kavuştu... " Bir yanardağı toprağa veriyoruz.


Başlıca Eserleri: 

Beynelmilel Bozkurt-Lotus Davası'nda Türkiye-Fransa Müdafaaları (Ankara,1927), 
Osmanlı Kapitülasyonlarına Dair.(DoktoraTezi, İstanbul, 1928), 
Türk İhtilalinde Vatan Müdafaası (İzmir, 1934), 
Türk Köylü ve İşçilerinin Hakları (İzmir, 1939), 
Hukuku Düvel Yardımcı Talebe El Notu (Ankara, 1939), 
Devletlerarası Hak ("Hukuku Düvel") (Ankara,1940), 
Atatürk İhtilali (İstanbul, 1940), 
Aksak Demir'in Devlet Politikası (İstanbul, 1943),
Atatürk İhtilali I-II (İstanbul, 2003) adlı yapıtları yayımlandı.







TİMURLENK   TAŞKENT/ÖZBEKİSTAN




Nasıreddin Toktamış Han (1342?-1405-08?, Tümen yakınları, Batı Sibirya), 1380-96 arasında Altın Orda hanı (Altın Ordu). Ak Orda ve Gök Orda hanlıklarını Altın Orda devleti altında birleştirmiştir. Cengiz Han'ın en küçük torunu Orda Han'ın soyundan gelir. Babası öldürülünce Timur'a sığınmıştır. Lakin belirli bir güce kavuşunca Timur'a savaş açmıştır. 





TİMUR ORDUSU İLE TOKTAMIŞ'IN ÜZERİNE GİDERKEN






Altın Ordu ve Çöküşü - A.Yu.Yakubovskiy 
çeviren: Hasan Eren - link


ALTIN ORDU HANI TOKTAMIŞ'IN BİK HÂCİ ADLI KİŞİYE VERDİĞİ 1381 TARİHLİ TARHANLIK YARLIĞI 
DR. A. MELEK ÖZYETGİN (pdf)





Timurlenk ile ilgili bir başka kitap:















2 Eylül 2012 Pazar

İSKİTLER ve ANADOLU





İSKİTLER'in TÜRK olduğunun en eski delili 
HOMEROS'un İLYADA'sıdır!.. 






13. Bölüm'de Zeus TROYA Savaşı'nı seyrederken daha ötelere 

"AT SÜTÜ İÇENLERİN ÜLKESİ"ne bakar!..

İlyada'nın Fransızca çevirisini yapan R. Flaceliere, 
"Notlar" bölümünde "At sütü içenler"i İSKİT kabileleri olarak açıklar!..

Tıp ilminin kurucusu HİPOKRAT ta havanın ve iklimin insan sağlığı üzerindeki etkisini anlatırken İSKİTLER'den uzun uzun bahseder... Ancak Batılı tarihçiler bu konular geldiğinde HİPOKRAT'tan da, HOMEROS'tan da, söz etmemeye özen gösterirler. 


Bizanslı ZEMARKOS imparatoruna, TÜRK hakanının ORHON alfabesiyle yazılı mektubunu sunarken şöyle der: 


"Bugün TÜRK adını verdiğimiz millete eskiden İSKİT denirdi. Bu mektup ta İSKİT harfleri ile yazılmıştır." (28) 


İSKİT sanatı tıpatıp ETRÜSK sanatına benzer. HUNLAR'ın sanatı ise İSKİTLER'in devamıdır. İSKİTLER, HERODOT'a göre M.Ö. 600'lerde Anadolu'yu fethetmiş, ve 28 yıl yönetmişlerdi. 


ADİLE AYDA, Vatikan Kütüphanesi'nde rastladığı 1553 yılında yazılmış birkitaptan söz eder... Kitabın adı "Magni Tamerlanis, Scythorum ImperatorisVita"dır... Yani, İSKİTLER'İN İMPARATORU TİMURLENK'İN HAYATI!.. 


Bilindiği gibi TİMUR, TÜRKÇE yazan, TÜRKÇE konuşan bir ORTA ASYA TÜRKÜidi. Kanunnamesinin adı da "TÜZÜK"tür. 


Burada belirtmek gerekir ki, nasıl BULGARLAR hıristiyan olduktan sonra Slavlaşmış bir TÜRK BOYU ise, aynı şekilde UKRAYNALILAR da Ortodoks dinini kabul ettikten sonra Slavlaşmış İSKİTLER'dir. Her ikisinin de Ruslar'la alakası yoktur.


Zaten İSKİT, ÇİT, SAKA, SARMAT, MESAGET, MESKET hep aynı soydur.Boylara verilen ve zamanla değişen adları gösterir. Bilindiği gibi MESKETLER şimdi AHISKA TÜRKLERİ olarak anılıyorlar. 


Fransızlar İSKİT kelimesini SCYTHES yazar, SİT okurlar... Almanlar SKYTHE yazar, SKÜT okurlar... Biz herhalde kelimeyi yine Araplardan SKİT olarakalıp, başına "İ" harfi getirmişiz, İSKİT olmuş... Tıpkı İSTASYON gibi... 


Halbuki kelimenin en eski haline Herodot'ta Yunanca olarak görüyoruz: SKÜTHAİ... 


Heredot İskitlerin bir kısmına da SAKAİ diyor. Bunu Fransızlar SACES yazar, SAS okurlar... Nihayet kitabının bir yerinde Herodot şöyle der: 


"Ve hepsinin birden adı SOKOLOT'tur. Halbuki Hellenler onları SKUTHAİ diye adlandırır." 


Yunanca'da "Ü" harfi olmadığı için kelimenin aslının çoğul hali almış SUKU olduğu kolayca görülür. 


Böylece şimdi İSKİT dediğimiz TÜRKLER'in aslında SAKA, SOKO, SUKU diyebilinen TÜRKLER olduğu anlaşılır. Yani İSKİT kelimesi galattır. Yunanca bozulmuş halidir. 


İşin enteresan tarafı Ruslara uyarak bizim YAKUT dediğimiz Sibirya Türkleri de, kendilerine SOKO derler!...


Bitmedi... Ünlü Alman Sinologu Wolfram Eberhard şöyle demektedir: 


"Çin'in ilk sülalesi olan SHANG Sülalesi dönemindeki kültürde bazı şeyler henüz eksikti. Bu eksikler CHOU Sülalesi zamanında tamamlandı." 


"CHOULAR batıda Shensi bölgesinin orta kısmında küçük bir devlet kurmuşlardı. M.Ö.11. yüzyılın başında belki de TÜRK kavimlerin baskısı ile CHOULAR Doğu Shensi'ye itildiler." 


"Anlaşılıyor ki, CHOU SÜLALESİ DE BAŞINDAN BERİ BİR TÜRK SÜLALESİ İDİ." 


"M.Ö. 1050 yılında CHOULAR'ın SAVAŞÇI KRAL lakabı taşıyan başbuğu WU-WANG, doğuya yöneldi. Shang hükümdarını yakalayıp öldürdü. Böylece CHOU Sülalesi kuruldu." 


"Fatihler Çin'in aile hayatına kendi toplumlarında uyguladıkları baba egemenliğini, ve GÖK DİNİ'ni getirdiler. BU DİN TÜRK KABİLELERİNİN DİNİ İLE PEK YAKIN AKRABA İDİ."(29) 


Görüldüğü gibi Çin'i bir devlet haline getiren, Çin medeniyetinin temelini atan bir TÜRK boyu olan CHOULAR'dır!.. 


Ancak Alman bilginin CHOU dediği TÜRKLER'in, Yunanlıların SKU dediği ve bölgede hala varlığını YAKUT olarak sürdürürken kendine SOKO diyen SAKALAR olduğu aşikar değilmi?..


YAKUTLAR ve CUVAŞLAR, diğer TÜRK boyları ile ilgisi kesilmiş, İSLAMİYET ile tanışmamış, ücra köşelerde kalmış TÜRK boylarıdır. Dilleri en eski TÜRKÇE'nin izlerini taşır. PELASG, TYRRHEN, ETRÜSK ve İSKİT halkının TÜRK olduğunu göstermek için dilleri ile YAKUTÇA ve ÇUVAŞÇA'yı karşılaştırmak yeterli olacaktır. Bu tip çalışmalar yapılmış ancak yeterli seviyeye ulaşmamıştır. 


Batılılar İSKİTLER'in sadece bir bölümüne SAKA der. Eski Yunanlılar ise Karadeniz'de ve Orta Doğu'da yaşıyanlara da İSKİT derlerdi. (30) 


Batılı tarihçilerin bir kısmı kasıtlı olarak İSKİTLER'i İranlı yapmaya çalışırken; İranlılar, "SAKALAR bizden değildir, onlar TURANLI'dır," diyerek karşı çıkarlar. 


Zaten İran-Turan mücadelesi Fars edebiyatının mühim bir bölümünü oluşturur... Özellikle de İSKİT hükümdarı AFRASYAB ile olan mücadeleleri çok işlenmiştir, Zerdüştlerin kutsal kitabı AVESTA'ya dahi geçmiştir. 


Hammer, kendi adıyla anılan Tarih kitabının 1. cildinde "Herodot'un İSKİTLERİN ATASI olarak gösterdiği TARGİT (TARGİTOUS, şimdiki TURGUT) kelimesinin TÜRK kelimesi ile ilgili olduğu"nu söyler: 


"Hakim İSKİT unsurlardan TORLAR'a (TAUR-TUR) nisbetle, İSKİTLER'in vatanı KIRIM'a TORİK (TAURİQUİE) denilmişti." Yani şimdiki TÜRKİYE!... 


Yunanlılar tarihlerin şafağında İskitler ile çetin savaşlar yapmışlardır... Efsaneye dönüşmüş bu savaşlarda bazen CENTAURELAR bazen de AMAZONLAR ile çarpışmışlardır. 


Bilindiği gibi CENTAURE'lar "insan başlı at vücutlu" varlıklardır... Efsanede böyle geçen şey, aslında AT ÜSTÜNDEKİ İSKİT SAVAŞÇILARI idi!..Benzer bir değerlendirme, hayatlarında hiç at görmemiş Amerika yerlilerince istilacı İSPANYOL SÜVARİLERİ için yapılmıştı. Aztekler Cortez'in savaşçılarını atlarına bitişik çelik vücutlu yenilmez varlıklar olarak algılamışlardı.  





AMAZONLAR / KÜTAHYA


AMAZONLAR ise İSKİT soyundan KADIN SAVAŞÇILAR idi. (31) Batılı tarihçiler, Persepolis'teki kabartma heykellerde bulunan İSKİTLER'in başlarına giydiği şeyi tarif ederken, Rusça sandıkları bir kelime kullanırlar: BASHLYK!...BU KELİMENİN OKUNUŞU DA, ASLI DA TÜRKÇE'DİR: "BAŞLIK"!.. 

Batılı tarihçiler İSKİTLER hakkında şu fikirleri belirtirler: 


MÜLLENHOF'a göre İranlı'dırlar. 


NEUMANN'a göre Moğol'durlar. 


SAMOKSASOF'a göre Slav'dırlar. 


FİESEL'e göre Germen'dirler. 


GEZA NAGY'e göre TÜRK'türler. 


Yukarda belirttiğimiz hususlar göz önünde tutulursa, en doğru olanın sonuncusu olduğu anlaşılır. 


ETRÜSKLER'e gelince ARNAVUTLAR ve HİTİTLER'e kadar hemen her milletle akraba gösterilmiştir. Romalılar onlara TUSKİ, Yunanlılar TYHHHENOİ derlerdi. İSKİTLER'den ilk defa Yunanlı Şair HEZYOD, "İŞLER VE GÜNLER" adlı eserinde TYRSENOİ diye söz eder. (32)





(28) - Edounard Chavannes, Documents sur les Tou-kiue Occidentaux, Paris, sf.235,240,237,238

(29) - Wolfram Eberhard, Geschicvhte Chinas, Stuttgart, 1971, sf. 28,31, 32,34

(30) - Mikhail Gryaznov, Siberie Du Sud, Gereve, 1969

(31) - Guy Cadogan Rothery, The Amazons in Antiquity, London, 1910, sf. 9

(32) - H.H.Scullard, Etruscan Cities and Rome, London, 1967, sf.34









İskit - Saka İmparatorluğu


Batılıların Türkleri Avrupa'dan atma girişimleri karşısında Türklerin Avrupa'nın eski halkları içinde yer aldığını göstermek üzere Atatürk'ün ilk incelettiği eski Türk devletleri içinde İskitler ön sırada yer almaktadır. Tarihin ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve Orta-Asya'dan hareketle Avrupa'ya gelen ve burada yaygın bir imparatorluk kuran İskitlerin Türk kökenli olduğu konusunda birçok tarih kaynağı birleşmektedir. Tarihin ilk dönemlerinin en büyük imparatorluğunu kurmuş olan İskitler ve Sakalar Atatürk'ün de haklı olarak belirttiği gibi Avrupa'ya gelen ve ilk Avrupa devletini kuran Türklerdir.


İskitler, M.Ö.VII yüzyılda Avrupa ile Asya'nın batı kesiminde, Tuna ile Volga ırmakları arasındaki bölgede yaşamış bir Orta Asya kavmidir. Karadeniz'in kuzey kısımlarında daha önceleri yaşayan Kimmerler Türkistan ve Batı Sibirya'dan gelen İskitler tarafından dağıtılmışlar ve Güney Rusya bozkırlarının dışına sürülmüşlerdir. 




Tamamı altın olan bu giysi Issık bölgesinde bir kurgan mezarda bulundu. 
MÖ. 3-4. yüzyıla ait ve 17-18 yaşlarında genç bir İskit/Saka-Türk Hakan'ının olduğu belirlendi. 
Bugün Kazakistan'ın ulusal sembolu olarak dünyada çeşitli müzelerde sergileniyor.



İranlılarla beraber Türklerin de Sakalar diye andığı bu kavimin ilk yurtlarının Tanrı Dağları, Fergana ve Kaşgar bölgesi olduğu benimsenmektedir. Sakaların ilk boyları M.Ö.VIII yüzyılda bu bölgeden batıya göç etmişlerdir. Bu göç edenlerden bir grubun Aral gölü dolayında, Seyhun nehri ağzı çevresinde yerleştikleri, diğer bir grubun ise Hazar Denizi'nin kuzeyinden geçerek Güney Rusya'ya gittikleri ve o tarihlerde o bölgede yaşamakta olan Kimmerleri Kafkasya'nın güneyine, Ön Asya'ya doğru göçe zorlayarak yerlerini aldıkları kesin olarak bilinmektedir. 

İskitlerin konuştukları dil ile İran dili arasında bazı benzerlikler olması nedeniyle tarihçilerin bir kısmı da İskitleri İran asıllı olarak benimsemek eğilimindedir. Diller arasındaki benzerliklere bakarak bir kavimin kökeni hakkında karar vermek son derece hatalı bir tutumdur. Bugün Türkçe'de yaşayan Arapça ve Farsça sözcüklere bakarak Türklerin Arap veya Fars kökenli oldukları ileri sürülemeyeceğine göre, İskit dilindeki İran asıllı sözcüklerin de bu kavimin İran asıllı olduğunu göstermesi yetersiz bir delildir. Ne var ki, İskitlerin geldikleri bölgenin Türkistan olması İskitlerin bir Türk kavimi olduğu konusunda daha güçlü bir kanıtıdır.

İskitler hakkındaki bilgilerin çoğunluğu Yunan kaynaklarından gelmektedir. O kaynaklarda ise İskitlerin İranlı olduklarına dair herhangi bir bilgi yoktur. Herodot tarihi ise İskitlerin Asya'dan geldiklerini ve Massagetlerin baskısı ile Batı'ya göç etmeye zorlandıklarını belirtmektedir. Ayrıca İran İmparatoru Darius'un İskit ülkesini ele geçirmek için açtığı savaşı anlatırken, Herodot, İskitlerin kesinlikle İranlılara benzemediğini açıklamaktadır. İran da tıpkı Anadolu gibi tarihin çeşitli dönemlerinde birçok kavimin gelip yerleştiği bir bölge olduğundan, birçok kavim veya boy ile kültürel etkileşimi olmuştur. 


Herodot'un tanımlamasına göre İskitler kentlere yerleşmiyorlardı. Beraberlerinde götürdükleri atlı arabalarda yaşıyorlardı. At sırtında, yay ve ok ile savaşa alışmış bir kavim olan İskitler, yiyecek için tarıma değil, hayvan sürülerine dayanıyorlardı. Genellikle pantolon ve bot giyip, atlarında üzengi kullanıyorlardı. İskitler domuz eti yemedikleri gibi bu hayvanı kesinlikle yetiştirmezlerdi. Yemin törenleri sırasında büyük bir kaba şarap koyan İskitler bu şaraba biraz da kanlarından karıştırarak içerlerdi. 

Türklere özgü olan kan kardeşliği İskitlerde yaygın olarak görülmekteydi. Kral öldüğü zaman kol ve yüzlerini kesmek, saçlarını tıraş etmek de Türk kavimlerinin bir özelliği olarak gene İskitlerde görülmekteydi. İskitlerin Türklere benzeyen birçok yanı vardı, üstelik araba içinde yaşamaları Türk olmayan göçebe kavimlerde pek sık rastlanmayan bir adetti.







İSKİT SANATI

İskitler göçebe bir ulus olmalarına karşın kendi dönemlerinde önemli bir uygarlık yaratmışlardır. İskit eserleri günümüzde bile o bölgede görülebilmekte, bazıları ise müzelerde izlenebilmektedir. Özellikle İskit vazosu Batı dünyasında çok tanınmıştır. Arabalarda yaşayan İskitler kendi yaptıkları eşyalarını da beraberlerinde taşırlardı. 


Mücevherden başlayarak çeşitli süs eşyası yapan İskitler, yepyeni bir sanat yaratmışlardı. Daha sonraları aynı bölgeye gelerek yaşayan ve devlet kuran Hunların da İskitlere benzer bir yaşam biçimine ve özelliklere sahip bulunması da İskitlerin Türk olması savını güçlendirmekledir. İskitlerin kültür ve sanat eserleri de bu savı doğrulamaktadır.


İskitlerle ilgili kazılar, İskitlerin gelişmesi hakkında genel bir görüş vermektedir. Başlangıçta İskit kültür merkezi güneydoğu bozkırlarına, Kuban ve Taman Yarımadası'na doğru kaymaktadır. 
Martonaşa ve Melgunov kazılarının gösterdiği gibi İskitler Güney Ukrayna'da aşağı Dinyeper ve aşağı Buğ arasında dağınık bir egemenlik kurmuşlardı. Ancak M.Ö.IV. asırda İskit kültürü Ukrayna'da gelişebilmiştir.



Altın Tarak, Hermitage müzesi, St. Petersburg, Rusya



Solokha ve Denev kurganlarının gösterdiğine göre ise M.Ö.III. yüzyılda İskit uygarlığı en üst düzeyine çıkmıştır. İskit yayılmasının Batı'da erişebildiği en kuzey uç kuzeydeki ormanlık bozkırların sınırı Voronej yöresi olmuştur.

Kuzeydoğuya doğru İskit yayılması yukarı çıkarak Saratov bölgesine erişmiştir. Bu bölgede yapılan önemli kazılar Savromal adlı bir İskit boyunun bu bölgede yerleştiğini açıklığa kavuşturmuştur. İskitler Ukrayna'da tam bir köylü kültürü yaratmışlardır. İskitler yarattıkları yüksek kültür ile komşu ulusları da etkileri altına almışlardır. 

Bugün müzelerde bulunan sanat eserleri İskitlerin uygarlık düzeylerinin ne kadar yüksek olduğunu göstermekledir. İskit sanatı doğrudan Yunan sanatını da etkilemiştir. Doğu'dan gelen göçler nedeniyle İskitler Avrupa'nın batısına doğru göç etmeye başlayınca İskit sanatı bütün Avrupa'ya yayıldı. İskitlerin yalnız erkekleri değil, kadınları da usta savaşçı idiler. İskit kadınlarının cesaretleri ve beceriklilikleri dillere destan olmuştur. İskit toplumunda kadının yeri çok yüksekti. Toplumun ve devletin en üst makamlarına kadar kadınlar yükselebiliyorlardı. İskit hükümdarları arasında kadınların da önemli yeri vardır.



ANKA KUŞU İLE GEYİK TAHTA SÜS EŞYASI  / PAZIRIK


İskitler çiftçi ve göçebe olmak üzere ikiye ayrılırlardı. Çiftçiler daha uygardılar. Göçebeler ise arabalarda yaşarlardı. Elverişli buldukları yerlerde uzun süre yaşarlar, sonra da kendilerine yeni yurtlar ararlardı. İklim ve mevsime göre İskitlerin yurtlarını değiştirdikleri anlaşılmıştır. Arabaları iki, üç veya daha fazla öküz ile çekilirdi. Göç zamanında kadınlar araba içinde, erkekler at üstünde, arabaların yanında giderlerdi. 

Asya'nın kuraklığı yüzünden durmadan göç ederler, ancak elverişli bir yer bulduktan sonra yerleşirler ve ilkel köy toplulukları oluştururlardı. Eski Türkler'de olduğu gibi İskitler'de en geçerli hayvan at idi. Kesilen kurbanlar kazanlarda pişirilerek dağıtılırdı. İskitler şarap yaparlar ve içmeyi severlerdi. Şarabın yanında İskitlerde kımız gibi bir içkinin bulunması da bu kavimin Türklüğünü gösteren başka bir göstergedir. İçkiyi seven İskitler, içki içmenin yöntemini de bilirlerdi. Eski tarih kitaplarında Ispartalılara susuz şarap içmesini İskitlerin öğrettiği yazılıdır.

İskitler M.Ö.VI. yüzyılda Ön Asya'ya akınlar yaptıkları sırada bronz çağını bırakarak demir çağına geçmişlerdir. İskit sanatının başlangıcı Kelt-Tuna bölgesindeki Hallstat demir tekniğinden de geniş ölçülerde yararlanmıştır. Bronz tekniği konusunda ise aynı bölgede İskitlerden önce yaşamış olan proto-Türk bir kavim olan Kimmerlerin İskit sanatı üzerinde geniş etkileri olmuştur. Kuban bölgesinde bulunan İskit dönemi sanat eserlerinin bir kısmında ise Asur ve Babil sanatının etkileri görülmüştür. İskit hayvan sanatı, Asur veya Yunan natüralizminin süsleme biçimine dönüştürülmesiyle meydana gelmiştir.


Bozkır estetiği, İskitler aracılığı ile Güney Rusya'ya yerleşmiştir. İskitler göçebe yaşam biçimleri nedeniyle, resim, heykel ve kabartmacılık gibi sanat alanlarına yabancı kalmışlardır. Bütün lüksleri elbise, kuyumculuk ve koşum takımları yapmaktan öteye gitmiyordu. Kemer kopçası, kılıç tasması, eyer halkaları, araba süsleri, bayrak direkleri, halılar hep İskitlere özgü bir stilde yapılmıştı. 


İskitler geyik ve yaban eşeği sürülerini kovalamak, ceylanlarla kurtların kapışmasını izlemekten zevk alarak tüm yaşamlarını at üzerinde geçiriyorlardı. Hayvanlar arası çekişmeler İskit sanatını konu olarak etkilemiş ve hayvan figürleri İskit sanat eserlerinde çokça yer almıştır. İskit sanatında sırf süsleme amacıyla geometrik desenler içinde hayvan biçimleri görülmektedir. Sanatta hayvan biçimlerinin stilize olmasına İskitlerin katkısı büyüktür. 

Gerçekçi hayvan resimleri İskit süsleme sanatının temelini oluşturmuştur. Uzuvların ve organların ezilmesi, yırtıcı hayvanların diğer canlıları parçalamaları, ayıların pençelerinde kıvranan geyikler sıkça işlenen konular arasında yer almıştır. Yukarı Volga ormanlık bölgesine doğru ilerleyen İskit bozkır sanatı Fin-Uygur kaynaklı olan, Kazan civarındaki Anonin uygarlığını etkilemiştir. 

Bu bölgede yapılan kazılarda İskit izleri taşıyan hayvan figürlerine çokça rastlanmıştır. Orta Sibirya bölgelerine kadar İskit bozkır sanatının etkileri yayılmıştır. İskit sanatı çok yaygınlık kazanmış ama, dağılırken de zayıflamıştır. Sibirya ormanlarında bu devirden örnekler bulunmuştur.



PAZIRIK KURGAN  / AT ARABASI


M.Ö.III. yüzyılda İskitlerle benzer özellikler gösteren ve Kuzey İran'dan gelen göçebe bir kavim olan Sarmatlar İskitlerin bölgesini ele geçirip İskitleri Batı Avrupa'ya doğru sürmüşlerdir. İskit sanatının M.Ö.III. yüzyılda Sarmat sanatına geçişi Aleksandrapol’daki kazılar aracılığıyla kesinlik kazanmıştır. 

İskitler külahlı, geniş elbiseli ve natüralist bir hayvan sanatının temsilcileriyken, Sarmatlar konik külah ve zırh etekliği giyen mızraklı süvarilerdi. İskit sanatındaki Batı etkilerine karşı Sarmatlar kesinlikle Doğu etkisine sahip bir sanat geliştirmişlerdi. Sarmatların egemenliğinden sonra bile birkaç yüzyıl İskit sanatı hem Doğu'da, hem de Batı'da etkisini sürdürmüştür.




İSKİTLERDE İNANÇ VE GELENEKLER




Atlı kavimler uygarlığının kurucusu olan İskitler Çin'den Tuna'ya kadar olan geniş bozkırlara egemen olmuşlardır. Helenistik dönemde İskit sözcüğü tüm kuzey ve doğu barbarlarını içine almıştır. İskitler her bakımdan atlı bir uygarlığın temsilcisi oldukları için barbar sözcüğü ile tanımlanmışlardır. Tüm göçebelerde ve dağlı kavimlerde olduğu gibi İskitlerde de ruhsal yaşama inanış öncelik taşımıştır.

Tüm yaşamları doğa ile savaşım ve kaynaşma olan bu insanlar zaman zaman bazı korkunç ve garip doğa olayları ile karşılaşmışlardır. Açıklayamadıkları bu tür doğal olayları genellikle ruhlara bağlamışlardır. İskitler kutsal saydıkları her şeyin ve cismin bir ruh taşıdığına inanmışlardır. Greklerle temastan önceki İskit dininde Şamanizme ait önemli kalıntılar bulunmaktadır. Şamanizm genellikle Orta Asya ve Sibirya kavimlerinin dini olup, sihirbaz anlamına gelen şaman sözcüğünden türetilmiştir. 


İskitler'de de Şamanların varolduğu Herodot tarihinden öğrenilmektedir. Şamanizm İskitler aracılığı ile Traklara da geçmiştir. İskit dininde Şamanizm ile beraber görünen öğeler Türk-Moğol kültüründe de bulunmaktadır. Daha sonraları Hıristiyan bağnazlığı içindeki bazı tarihçiler Şamanizmin din sayılmaması gerekliğini savunmuşlardır. Onlar Şamanların din adamı değil, birer sihirbaz olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bir kısım tarihçiler ise Şamanizmi göktanrı ile yertanrı arasında yer alan bir din olarak açıklamışlardır.

İskit tanrıları M.Ö.IV. yüzyıldan sonra belirginlik kazanmışlar, Grek etkisi ile Yunan tanrıları da İskit tanrılarından sayılmıştır. İskitler tarih sahnesine çok çabuk girdikleri gibi, aynı hızla da yok olmuşlardır. Kendileri zamanla yok olmuşlar, ama oluşturdukları yüksek kültürel değerler bir süre daha tarih sahnesinde etkisini sürdürmüştür. Yaşadıkları yerlerde paganizm İskitler'den sonra da sürüp gitmiştir. Güçlü dinsel inançları, bazı ticaret ilişkileri ile İskandinav ülkelerine kadar yayılmıştır.


Grek kaynaklarında ve Herodot tarihinde İskit tanrıları şu sırayı izleyerek açıklanırlar. En önde canavarların tanrıçası sayılan Tabiti'ye yer verilmiştir. Büyük tanrıça kabul edilen Tabiti'nin pişmiş topraktan değişik biçimlerde yapılmış figürleri vardır. Bazılarında ayakta durur, bazılarında da kucağında bir yavru taşır. İskitler kendi bölgelerinin kıyılarını çok sıkı biçimlerde korurlar ve yakaladıkları İonyalı denizcileri bu tanrıçaya kurban ederlerdi İskit figürlerinde yarı insan yarı tanrı olarak belirtilen bu tanrıça bir bakıma Anadolu'daki Artemis'e benzetilir ve kralın halkı kesin olarak büyük tanrıçanın himayesi altındadır. 



 AMAZON



İSKİT VENÜSÜ


Büyük tanrıçanın ilahi gücüne İskit ülkesinde yaşayan tüm insanlar inanır. Tabiti'nin yırtıcı hayvanların arasında bu hayvanları tutarak zapteden görünümleri ilgi çekicidir ve bu motifler Anadolu'da neolitik dönemin önemli merkezlerinden olan Çatalhöyük'de de bulunmuştur. Bu da, tarih öncesi dönemlerden bu yana çeşitli bölgeler arasındaki kültür alışverişini göstermesi bakımından önemli bir konudur.







İSKİT ANATANRIÇA


Ayrıca, göktanrısı Papaios da önemli bir tanrıydı. Ay ve yıldızların sembolü olarak da tanrıça Apaia'ya inanılıyordu. Bu tanrıça evliliğin ve kadın haklarının simgesiydi. Apollon kötülükleri yok eden ışık tanrısı, Afrodit kadın güzelliğinin, aşk ile sevginin tanrıçasıydı. Sürekli savaşan bir ulus olarak İskitler savaş tanrısı olarak da Ares'e inanırlardı. Her kabilede başkanın yaşadığı yerin yanına bir Ares mabedi yapılırdı. 








Düşmanlardan aldıkları her yüzüncü esiri bu mabette tanrılarına kurban ederlerdi. Yüzüncü esirin başını şarapla ıslatarak takdis ederler, başını kestikten sonra kanını kılıçları üzerine sürerlerdi. Ayrıca yapay tepeler üzerine dikilen kılıç fetişlerine saygı gösterirlerdi. Batı İskitleri Traklarla birçok yönden ilişki içinde olduklarından din, inanç ve kültür açısından birbirlerini etkilemişlerdir. İskitlerin Tanrılar Panteonu bu ulusun çok tanrılı olduğunun açık bir göstergesidir. İskitçede İran diline benzeyen sözcükler olmasına karşın tanrı isimleri genellikle Grekçe'den alınmıştır.

İskitler tanrılarına her çeşit hayvanı adar ve kurban ederlerdi. Ancak en çok at kurban edilir, domuz ise asla kullanılmazdı, zaten bu hayvanı topraklarında yetiştirmezlerdi. Kurban törenleri çok görkemli olur, tanrılara dua edildikten sonra kurban kesilirdi. Kendilerine özgü kurban etme yöntemlerinin yanı sıra, civar kabilelere benzeyen usuller de kullanırlardı.

Eskiçağda yaşamış tüm kavimler gibi İskitler de aşırı batıl inanç sahibiydiler. Büyüye, sihire ve tılsımların gücüne inanırlardı. Büyüye, toplum olarak, dinden daha fazla önem vermişlerdir. Rahipleri yoktu, ama bunun yerine söğüt dallarından geleceği söyleyen şamanları vardı. Çeşitli büyücülük yöntemlerine İskitlerin evlerinde de başvurulurdu. İskitler dine önem verirlerdi ama, büyücülerin toplumda yeri pek iyi değildi.



Özellikle krala yanlış bilgi veren büyücüler cezalandırılırdı. Büyücülerin tüm kehanetlerinin çıkmaması bunların toplum içindeki yerlerini de sarsmıştı. Bazı büyücüler de bilgilerinin yanlış çıkmasından sonra odunlar üzerinde, halkın gözü önünde yakılırdı. Büyücülerin, varsa erkek çocukları da yakılır, ancak kızlarının yaşamasına izin verilirdi.

İskitlerin yemin için de ayrı törenleri vardı. Özellikle şarabın içine akıttıkları kanlarını içerek kan kardeşi olmaları çok görülen bir tören biçimiydi. Kan karıştırmak ve kan içmek hukuk anlaşmalarının ve kan bağlılıklarının yapıldığı andların en eski örneğini oluşturur. Güney Rusya'da kurganlarda bu tören ile ilgili birçok eser ele geçmiştir. Kuloba'da bulunan başka bir altın kabartma üzerinde birbirine sarılmış iki İskitli, tek bir kaptan kutsal kan içkisini içmektedir. Benzer sahnelere başka kurganlarda bulunmuş olan altın plaketler üzerinde de rastlanmıştır.

İçki içme geleneği İskitlerde epeyce yaygındı. Orta Asya Türklerinde görülen kısrak sütünden yapılan kımız ve baldan yapılan, keyif verici bir içki olan meth en çok kullandıkları içki türlerindendi. Bunlara ek olarak, Karadeniz'de Grek kolonilerinin kurulmasıyla şarap da İskitya'ya gelmiştir. İskitler sert şarapları su katmadan içmesini severlerdi. 

Grekler'de ölçüsüz şarap içmek "İskitçe" içmek gibi adlandırılırdı. Hipokrat, İskitleri şişman, çok yiyen, şakacı ve tüm zamanını içki içerek geçiren insanlar olarak tanımlamıştır. Bu nedenle de insanları sarhoşken etkisi altına alan soma kültürü İskitler'de gelişmiştir. Soma, insanları sarhoşken etkisi altına alan bir tanrı veya tanrısal bir güçtür. İnsanın zihnini açar, onları büyük işler yapmaya iter, yaşama sevinci verir ve insanları yeni nesiller üretmeye yönelterek ölümsüzlük kazandırır.

Gene eski Yunan tarihçilerinin verdikleri bilgilerden İskitya'daki tıp ve hekimlik çalışmaları konusunda genel bir düşünceye sahip olunabilmektedir. Tüm zamanların en büyük hekimi olarak kabul edilen Hipokrat uzun bir süre İskitler arasında yaşamıştır. Hipokrat'ın yazdıkları, İskitler hakkında bazı ilginç bilgiler vermektedir. Eski Yunanlılar Truva savaşlarından sonra İskit ülkesini tanımışlar Karadeniz'de yeni koloniler kurmaya başladıktan sonra İskitya'nın içine girmişler ve halkla yakın ilişkiler kurmuşlardır. Yunanlılar İskitler'le yalnız ekonomik değil, her alanda ilişkiler geliştirmişlerdir. 

İskit hekim ve filozofu Anaharsis'in anasının Yunanlı, tanınmış Yunan hatibi Demosten'in büyük anasının İskit olması bu iki ulus arasında yakın akrabalık ilişkilerinin kurulduğunu da göstermektedir. Yunanlı tarihçiler, yüksek İskit uygarlığını benimserlerken, kendi dönemlerinin en ileri bilgilerine sahip olduklarını yazarlarken; Batılı tarihçiler, Hıristiyanlığın etkisiyle, İskitlerin Orta Asya kökenli oluşları yüzünden bu uygarlığı görmezlikten gelmişler ve uygarlığın Yunanistan'da doğduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa Yunan uygarlığı İskit etkisiyle oluşmuş ve buraya uygarlık ışığını İskit Türkleri getirmiştir.

Hipokrat yazdıklarında İskitleri ve uygarlıklarını şöyle anlatır: İskitler ata çok iyi binerler ve savaşçı bir ulusturlar. İskit kadınları da ata binerler ve ok ile yay kullanırlar. Kız kaldıkları kadar cenk ederler ve üç düşman askeri öldürmedikçe evlenmezler. Bir kız bir erkeğe vardıktan sonra bir daha ata binmez ve silah kullanmaz. Kadınların sağ memeleri yoktur, çünkü kızlar çocukken bu iş için hazırlanmış bakır bir aleti kızdırarak bedenlerinin bu kısmını yok ederler. Sağ meme bu yoldan yakıldıktan sonra büyüyemez ve bedenin tüm gücü daha sonraki gelişmede sağ omuza ve kola gider.



Gene Hipokrat'a göre, İskitler genellikle su kenarında, dört tekerlekli arabaların içinde yaşarlardı. Arabalar keçe ile örtülü bir ev gibi yapılırdı. Yağmur ve rüzgârın girmediği bu arabaların bazılarını iki çift, bazılarını da üç çift öküz çekerdi. Hayvanların otlanmasına bağlı yaşarlar, bir yerde ot biterse başka yerlere göç ederlerdi. 

Genellikle pişmiş et yerler, kısrak sütü içerler ve sütten yaptıkları peynirleri çokça kullanırlardı, iklim nedeniyle hayvanlar küçük kalır ve gürbüzleşemezdi. Bölgeleri genellikle soğuk rüzgârlı ve karlıydı. Soğuk ve rüzgâr hayvancılık için engel oluştururdu. Mevsimler arasında pek fark olmadığı için İskitler yaz kış benzer yemekleri yerler, kar ve buzların çözülmesiyle gelen suları kullanırlardı. Çok yemek yedikleri için fazla çevik değillerdi. İskitler semizlikleri ve derilerinin tüysüzlüğüyle birbirlerine çok benzerlerdi.

Bedenlerinin rutubet etkisinde kalmasından ve gevşekliği nedeniyle hemen tüm uzuvlarında dağlamalar görülürdü. At üzerinde daha iyi durabilmesi için çocuklarını kundaklamazlar bu nedenle de boyları kısa kalırdı. Soğuğun etkisiyle İskit ırkının rengi yanık kırmızıydı. Yine soğuğun etkisiyle aşka ve sevişmeye düşkün bir ırk değillerdi. Ayrıca sürekli ata bindiklerinden dolayı erkeklerin cinsel güçlerinde azalma olmaktaydı. 


İskit kadınları ise şişman ve gevşek etli olurlardı. Sonradan kısırlaşan erkeklere toplumda kadın gözüyle bakılır ve onlar da bunu benimseyerek kadın elbisesi giyip kadın gibi yaşamlarını sürdürürlerdi. Kulak arkasındaki damarları keserek kan akıtma yoluyla İskitler kısırlıklarını iyileştirmeye çalışırlardı. Tanrıların kurban istediğine inanarak da çoğunlukla hastalanan bazı hayvanları kurban ederlerdi.

İskit hekimleri ıhlamur yaprağına bakarak bir hastalığın geleceği hakkında haber verirlerdi. Bir anlamda falcılık da denebilecek bu yol ile hastanın durumunu belirlemeye ve buna göre iyileştirmeye çalışırlardı. Kendilerine göre geliştirdikleri tıp yöntemleri halk arasında yaygınca kullanılırdı. Halk hekimliği İskit toplumunda epeyce yaygındı.

İskitlerin ölüler için uyguladıkları özel törenler vardı ve krallar için ayrı cenaze töreni yapılırdı. Kralın hizmetçilerinden elli tanesi seçilir ve bunlar kral için özel olarak boğdurulurdu. Bu törenlerin bazen bir yıl sürdüğü de görülmüştür. Normal olarak bir cenaze töreni kırk gün sürer ve ölen adam tüm dostlarının evlerine birer gün götürülür, ondan sonra toprağa verilirdi. 

Ölülerin mumyalanması da İskitler'de görülen bir başka gelenekti. Eski Türklerin yok olmayı kabul etmemeleri İskitleri de etkilemiş ve ölülerin mumyalanması yoluna gidilmiştir.




Kostromskaya kurganlarından birinin kesiti ve durum planı (Sulimirski/Taylor 1991



İskit-Saka İmparatorluğu, tarihin en eski çağlarında Türklerin kuzey yolu ile hem Anadolu'ya hem de Avrupa'ya gelmelerini göstermesi açısından son derece ilginçtir. Batılı tarihçilerin ileri sürdükleri gibi, Türkler ilk kez Osmanlılarla Avrupa'ya gelmemişler, aksine İskitler aracılığıyla en eski çağlarda Avrupalı olmuşlardır. Türkler bu açıdan hem Asyalı, hem de Avrupalı bir ulustur. Nitekim bu gerçeği çok iyi kavrayan Atatürk, hem İskitlere, hem de Hititlerle Sümerlere tarih incelemelerinde çok önem vermiştir.

Türkler ,İskitler döneminde de Kafkasya yoluyla Anadolu'ya gelmişler ve yerleşmişlerdir.







                      
TÜRKLERİN VE TÜRKÇENİN KÖKENİ                   
TURGAY TÜFEKÇİOĞLU








VE
İLHAMİ DURMUŞ İSKİTLER
:link