Translate

Balkanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Balkanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2014 Cuma

TÜRKLER VE BALKANLAR






...Şehirlerde ve köylerde , Türklerle uzun yüzyıllar beraber yaşama, Osmanlı devletinin kanun ve altyapı kurumlarının etkisi, ve nihayet Osmanlı yüksek kültürünün bir prestij-kültür olarak takildi, Balkan yerli halkı arasında kültürleşmenin başlıca yollarını oluşturmuştur.

W.Hasluck, Hıristiyan ve İslam halk inanışları ve adetlerinin her iki toplum üyelerince ne kadar geniş ölçüde paylaşıldığını göstermiştir. Bunda, Bektaşilik gibi halk dini tarikatlarının eklektizmi önemli rol oynamıştır.

Öbür yandan, Rumeli Türkleri, Balkan yerli halklarından tarım, günlük hayat ve sanatlarda birçok kültür unsurları almışlar, böylece zamanla Rumeli'li ile Anadolu'lu arasında bir kere kültür farklılığı ortaya çıkmıştır.

Fakat Balkanlar'da ve Avrupa'da bilmezlikten gelinen başka bir gerçek, 19. ve 20. yüzyılda Rus istilaları ve yeni milli Balkan devletlerinin baskı ve hatta etnik arındırma hareketleriyle Müslümanların ortadan kaldırılması girişimleridir.

Bunun sonucu yüzbinlerce Müslüman ya soykırımına kurban gitmiş, yahut Türkiye'ye muhacir olarak kaçmak zorunda kalmıştır.

Yaklaşık ikiyüz yıldır süregelen ve son korkunç tekrarına, Bulgaristan ve Bosna da tanık olduğumuz dramın belgelerini Bilal Şimşir yayınlamış bulunmaktadır.

Balkanlar'da beşyüz yıldır yurd tutmuş Türklerin, ve Müslümanların soykırımı karşısında, Batı Hıristiyan dünyasının tasvib derecesine varan kayıtsızlığı insanlık tarihi için bir lekedir.

"Çadırları ile geldiler, çadırlarını toplayıp gidiyorlar" lafı 21. yüzyılda bir Avrupalı devlet adamının ağzından çıkmıştır.*

(* 1911 tarihli ency.Britannica: The five centuries of Turkish rule (1396-1878) form a dark epoch in Bulgarian history. The invaders carried fire and sword through the lands, towns, villages and monasteries were sacked and destroyed and whole districts were converted into desolate wastes."

Anadili Slavca, Arnavutça, Yunanca olan türkçe konuşmayan toplulukların İslamlaşmış yerli Hıristiyan halktan oldukları genellikle ileri sürülür. Fakat bugün bu insanları Müslüman diye cezalandırmak, Ortaçağlardaki Haçlı soykırımlarını hatırlatan çağdışı bir davranıştır.

1870'de Bosna-Hersek'te çoğunluk olan Osmanlılar böyle bir şey yapmamışlardır.

Osmanlı dönemind İslamiyeti kitle halinde kabul eden yerli halk, en çok Balkanlar'ın batı kısmında, Arnavutluk, Kosova ve Bosna'da bulunur. Rodop dağlık bölgesinde Pomaklar da bu grup içindedir.
Buna karşı, Balkanların doğu bölümündeki Müslümanların ana dili Türkçedir. Onlar Anadolu'lu Türklerdir.


Prof.Dr.Halil İnalcık
detaylı pdf



//






Soykırım iddiaları ve Bulgaristan Türkleri





Karlovo Belediye Meclisi, 110 yıl önce İlinden-Preobrajenie Ayaklanması sırasında ve 1913 yılında Edirne ve Batı Trakya’da, Türklerin soykırım yaptığı iddiasıyla bir deklarasyon kabul etmiştir. Deklarasyonda, yaşananların boyutu, yöntemi ve sistemli olması dikkate alındığında soykırım suçunun özelliklerini taşıdığı belirtilmektedir.

Tarihte 130 yıl öncesinden bu yana neler yaşanmış ve Karlovo Meclisi bu iddianın tarihin hangi doğrultularına dayanarak soykırım yapıldığı iddiasıyla kınama bildirisi kabul ettiğine bir bakalım.

- Nisan 1876′da patlak veren Bulgar İsyanının başlangıcında yüzlerce Türk öldürüldü. Bazı kaynaklarda ölen Müslüman sayısını bin olarak tahmin edilmektedir. Amerikalı tarihçi Stanford J. Shaw, Bulgaristan’da 4 bin Hıristiyan sivilin öldüğünü, ölen Müslüman sayısının ise bundan daha fazla olduğunu belirtmiş.

İngiliz yazar Lord Kinross’a göre, “Onlar vahşice Müslüman Türklerine saldırdı ve katletmeye başladılar.”

Dennis P. Hupchick’e göre, “Kötü silahlandırılan dağınık isyancılar, yeni yazılan yurtsever şarkılarını söylemekten ve çoğunluğu barışçı olan Müslüman komşularını kesmekten başka fazla bir şey yapmadılar.”

Stanford J. Shaw’a göre “İsyanlar yayıldı, yüzlerce Müslüman’a yönelik katliam başladı ve Balkan limanlarının yakınlarındaki Osmanlı’nın başlıca kalelerini ele geçirdiler.


- Ocak 1878′de Rus kuvvetleri ve Bulgar gönüllüleri güneye indikçe, oradaki halka karşı zulümler yapmaya başladılar. Kozluca köyünde on sekiz Türk öldürülmüş ve cesetleri yakılmıştır. Kazanlık kasabasında da Müslümanlar öldürülmüştür. İngiliz raporlarına göre Kazanlık yakınlarındaki Muflis köyünde, Rus ve Bulgarlardan oluşan bir grup tarafından 127 kişi öldürülmek üzere kaçırıldı. 
20′den fazla kişi kaçsa da kalanlar öldürüldü. Osmanlı kaynakları ise öldürülenlerin sayısını yaklaşık 400 olarak vermektedir. Şipka yakınlarındaki Keçidere köyünde de 11 kişi öldürülmüştür.

- 1912′de Makedonya’da Balkan Savaşı’ndan önce Kosova, Selanik, Manastır gibi üç ana vilayetin bulunduğu Makedonya Bölgesini ele geçirmek için Sırp, Bulgar ve Rumların Osmanlıya karşı kanlı çatışma ortamının yaşandığı bölgede yaklaşık bir buçuk milyon (1,5 milyon) Türk ve Müslüman ortadan kaldırılıyor. 500 bin- 600 bin ölü, 900 bin- 1 milyon muhacir. 1912 savaşıyla birlikte orada Türk ve Müslüman neredeyse kalmıyor.

***

Yukarıda belirtilenler 130 yıl öncesi savaşlarda yaşananlardır. Karlovo Meclisinin kabul ettiği kınama bildirisindeki yazılanlarla yukarıdaki belirtilen tarihteki yaşananların örtüşmediği apaçık ortada.

Tabi ki savaşlarda her iki taraf da büyük kayıplar vermiştir. Ama buna tek taraflı bakılırsa ve buna soykırım denilirse hele ki günümüzde Avrupa Birliği üyesi olan Bulgaristan tarafından bir deklarasyonla soykırım kabul ettirilme çabasında bulunabiliniyorsa, o zaman aşağıda belirttiğim tarihlerde yaşananlar da soykırım olarak kabul edilmesi gerekiyor.

***

- Osmanlı, Balkan savaşını kaybettikten sonra, Kırcaali’deki Müfrezesi, güneye doğru çekilmiştir. Kırcaali 21 Ekim 1912 y. Bulgaristan’a dahil olunmuş. Ancak, Savaşın bitmesinden sonra masum yerli Türk halkına karşı, Bulgar ordusu ve çetecilerin silah kaldırması, köylerin yağmalanması akıl almaz bir durumdur. 

Kırcaali ili Ardino /Eğridere/ belediyesinin Brezen /Halaçdere/ köyünde de bu tür olaylar olmuş. Askere karşı ellerinde beyaz, teslim bayrağı ile kuşağında tütün tabakası ve çakmaktan başka hiç bir şeyi olmayan köylüler şehit edilmişler, saklananlar bulunup, kaçanlar tutulup kurşuna dizilmiştir.

- Ancak bu kadar çok geriye dönmemize gerek yok, sadece 30 yıl geriye dönersek o zamanki 1984-1989 yıllarında Bulgaristan devleti tarafından yürütülen asimilasyon politikaları sırasında yaşananlar da Türklere yönelik soykırımın acı gerçeğidir.

- 24 Aralık 1984 yılında komünist totaliter rejimin başlattığı Bulgarlaştırma sürecine karşı ilk büyük direniş yürüyüşün yapıldığı Sütkesiği (Mleçino) meydanında yüzlerce kişi dövüldü ve Belene kamplarına gönderildi.

- 26 Aralık 1984 tarihinde Kirkovo Belediyesi’nde Kayaloba, Yurtçular ve civar köylerden yaklaşık 10 bin Türk kadın, erkek ve çocuk, asimilasyon politikasını protesto etmek amacıyla Mogilyane köyüne toplanır. Milisler, toplananları dağıtmak için müdahale edince halkın tepkisiyle karşılaşır. Bu sırada milislerin ateş açması sonucu üç kişi hayatını kaybeder. Hayatını kaybedenler arasında Kitna köyünden Musa Yakup ve Kayaloba köyünden Ayşe Hasan ile Türkan bebek de vardır. Köylülerin evlerine dönme esnasında yollarda bir katliam daha yaşanır ve sayısı bilinmeyen birçok Türk de buralarda vurulur. Zorluk çıkaran ve karşı gelenler ise Belene kampına sürgün edilir.

- 27 Aralık 1984 tarihinde yöre halkı yoğun olarak Momçilgrad (Mestanlı)Rodop kasabasında protesto yürüyüşleri düzenlemişti. Fakat devletin askeri ve milis kuvvetleri sokağa dökülmüş kalabalığı gaddarca sopa ve silah gücüyle per perişan edip Mestanlı sokaklarını kana boyamışlardır. Bazılarını hiçbir hüküm vermeden sokakta kelepçeleyip ölüm kamplarına ve hapislere tıkmışlardır.

- Mayıs 1989 yılında sınır kapıların açılmasıyla Türk ve Müslümanlar yerini yurdunu bırakarak büyük göçe zorlanır ve birikimlerini bir çırpıda bırakarak, bayrak ve vatan aşkı için yerinden yurdundan bir battaniye ile ayrılır. O yıllarda yüzbinlerce Türk’ün isimleri zorla değiştirilmesi, göçe zorlanılması, toplama kamplarına gönderilmesi ve buna benzer birçok akıl dışı şeyler yaşanmıştır.

Savaşlarda soykırım olmaz, yakın geçmişimizde savaş yokken Bulgaristan Türklerine yapılanlar soykırımdır ancak.

Bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Karlovo Meclisi bu deklarasyonu sunmasının sebebi, son zamanlarda büyük protestolara neden olan Kurşumlu Camisi’nin Başmüftülüğe iade edilmesi olabilir. Aşırı milliyetçi sloganların atıldığı gösteride konuşma yapan Karlovo Belediye Meclis Başkanı Stoyo Karagensi, “Zamanında kılıç ve kanla alınanlar kimseye iade edilemez” demişti.


Avrupalı Karlovo Belediye Meclis Başkanı Stoyo Karagensi kılıç kalkan döneminden bahsediyordu. Onun düşüncesiyle biz de düşünüp tarihe bakarsak, kimin elinden ne alınmış anlarız: 

“Karlovo şehri 14. yüzyılda Osmanlı paşalarından Karlı Ali Bey tarafından kurulmuş ve Karlı ova adı verilmiştir. Şehir Osmanlıların imar ve iskan çalışmaları ekonomik ve kültürel alanda gelişmiştir. Şehrin adı 1953-1962 yılları arasında Levskigrad adını taşımış, ancak daha sonra ise tekrar Karlovo adını almıştır.”



Sebahat AHMET
25 ŞUBAT 2014
BALKAN TÜRKLERİ DAYANIŞMA DERNEĞİ








//TARİHİN BAŞLANGICINDAN BERİ
//TÜRK MİLLETİ KADAR ACI ÇEKMİŞ BAŞKA BİR MİLLET YOKTUR !
//HATIRLA VE HATIRLAT!


//TÜRK SOYKIRIMI





BULGARİSTAN TÜRKLERİ





1877-1878 Harbinde, Rus işgalinde Karlovo Kilisesi Papazı, 
Türk çocuklarını keser, kanlarını testilere doldurur ve 
bu kanla Kilise Avlusundaki Gül Fidanını sular.


“Papazın vahşeti:

NİCE SENELERDİR NAN Ü NİMETİ İLE BESLENDİKLERİ EFENDİLERİNİ YAKTILAR, ÖLDÜRDÜLER! VELİNİMETLERİ KOMŞULARINA ETMEDİKLERİ KALMADI. ZİKREDİLEN KIZANLIK VE ZAĞRA FACİALARI DİĞERLERİNE BİR NÜMÛNE SAYILMALIDIR. HELE KARLOVADA BİR BULGAR PAPAZININ ÂYİN YAPILAN GÜNDE, BİR DEMET GÜL ÇIKARARAK, CEMAATE HİTABEN:

“BU GÜLLER MÜSLÜMAN ÇOCULARININ KANLARIYLA SULANMIŞ KİLİSE BAHÇESİNDEKİ BİR GÜLÜN KIRMIZI ÇİÇEĞİDİR!” DİYE, TAKDİSE DAVET ETMESİ, KIYAMETE KADAR UNUTULMAZ BİR VAHŞET-İ PÜR-MEL’ANETTİR.

SÜLEYMAN PAŞA HENÜZ BALKANDA İKEN, BU PAPAZIN MEL’ANETİ HABER ALINARAK, FİLİBEDEKİ DİVANI HARPTE SORGUYA ÇEKİLİP, TAHKİKAT YAPILARAK, CEZASI VERİLDİ”.


Zağra Müftüsü'nün hatıraları. 
Tarihçe-i vak’a-i zağra. Syf.179-180



“Bu kitap, Türklerin vatan edebiyâtında en samîmî, yüksek bir şâheserdir...”

Bu sözler, meşhur edip ve şâirimiz Yahya Kemal Beyatlı’ya aittir...



Bu kitap “93 Harbi” diye anılan 1877-78 Moskof Harbi’nde Rumeli’deki Müslüman kardeşlerimizin başına gelenleri bizzat yaşamış olan Zağra Müftüsü Hüseyin Râci Efendi’nin, hemen o günlerde kaleme aldığı hâtıralarıdır... Bu kitap, yıkılan büyük devletimiz Osmanlı’nın son asrında, düşman hücumlarının vahşet ve dehşetinin bir zaptı; mâsum müslüman halkın çektiği ıstırapların acıklı bir destanıdır... Evet, bu kitap, ecdâdımızdan bizlere bir mektup, bir şikâyet, bir tezallüm, bir vasiyettir.


BİRKAÇ SÖZ

Bu kitap, yıkılan kutsal imparatorlugumuzdaki müslüman halkın ızdırap destanıdır. 93 Harbi sırasında, Rumeli müslümanlarının ugradığı zulümleri, düştüğü perişanlığı ve çektiği acıları dile getirir.

Hatıraların sahibi olan zat, bu hadiselerin içinde bizzat yaşamış, yurdunu işgal eden düşmanın elinde esir kalmış, kurtulmuş, büyük ve müthiş «Rumeli muhâcereti» ile istanbul'a göçmüştür.

Kültürümüze yeniden kazandırmaya çalıştığımız bu eser, millî acı ve millî kinin bu kin düşman kadar, hâin aydınlara karşıdır da eşsiz bir âbidesidir. Onun hitabının, yeni nesillere birşeyler anlatabileceği, ne güzel ümid...

Elli yıldır sulh uykusuna yatan «milleti merhûmeyi, cedlerinin bu kanlı macerası, biraz uyandirabilse... Eski mübarek topraklarin —hattâ— hayâlini görebilen birkaç kişi çıkarabilse... Hiç olmazsa, bu yerlerin eski sahiplerinin torunlarına dedesi'nin geldigi yeri, oğluna öğretmek borcunu hatırlatabilse...

Kitabın baştarafına koydugum «Giriş» kismında, eserin tarihî ve coğrâfî bakımlardan da anlaşılıp takip olunabilmesi için, anlatılan hazin vakaların sebebi, 93 Harbi'ne dair, hatırlatıcı bilgileri derledim. Sonuna ise, yine aynı düşünce ile ordumuzun harp yıllarındaki kuruluşuna dair lülzumlu birkaç not ve haddim olmayarak çizmeye çalıştığım bir Rumeli haritasi ekledim.

Eserin diline ancak gerektiği kadar müdâhale ederek, sadeleştirdim. Cümle kuruluşuna ve ûslubuna dokunmadım. Birinci kitaba fasıl ve arabaşlıkları koydum. Manzum olan üçüncü kitabı aynen derc edip, sonuna, açıklamasını ekledim. İlk iki kitapta, metin arasında rastlanan ayetlerin ve sonlardaki arapça bitiş dualarınin yerine meallerini koydum; arapça ve farsça birkaç beyit ve ibareyi ise almadım. Bunların dışında eserin metninde bir ilave, değişiklik veya çıkarma yapmadım. Dipnotlardan yıldızla işaretli olanlar, eserin yazarı ile naşir olan oğluna aittir.

Kitapta geçen bazı yer isimlerinin doğru okunması ve haritadaki mevkilerini bulmak güç oldu. Bu iş için, İ. Halil Sedes'in eserine ekli olan harp haritaları ile eskilerden, 1324'te Mekteb-i Fünün-u Harbiyye-i Şahane matbaasında tab' olunmuş «Avrupayi Osmani Haritası»nı ve 1330'da Şems Matbaasında basılmış «Balkanlıların Hudut Haritasını, yenilerden ise, Harita Umum Müdürlüğünün 1956 basımlı «Türkiye» ve komşuları haritasını esas aldım. Mehazlardaki okunuş farklari elde olmayarak esere de aksetti.

Bana Türkiye Haritası'nı lütf eden, iyi insan, haritacı yarbay M. Orhan Bayrak Bey ile eski haritaları temin eden aziz dost, sahhaf İsmail Özdoğan Bey'e teşekkür borçluyum.

Samimiyetimden başka bir değeri olmayan bu çalışmamın, 93 Harbi'nde Lofça'nın Düzdağ yaylasından Bursa'ya göçen muhterem ecdadım ile milletimin bütün mazlum ve Şehitlerinin ruhlarına rahmet vesilesi olmasını Rabb'imden dilerim.

M. ERTUĞRUL DÜZDAĞ

....


Tarihçe-i Vak'a-i Zağra

93 Harbi, Osmanlı İmparatorluğu için büyük bir felaket olmuştur. Bu harbin neticesinde İmpartorluk, çok ağır şartları kabul etmek zorunda kalmış, Rumeli'nin büyük bir kısmı elimizden çıkmıştır. Bu Yüzden Rumeli'nden İstanbul'a akın akın göçler yaşanmıştır. Bütün bu olaylara bizzat tanıklık etmiş bir müftünün hatıraları, günümüz insanlarına da ışık tutacak bilgi ve tecrübeleri içermektedir.

Bu Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi'dir ve eseri de Tarihçe-i Vak'a-i Zağra adını taşımaktadır.

Hemen belirtelim ki Hüseyin Raci Efendi hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Kitabı yeni harflerle basıma hazırlayan Ertuğrul Düzdağ da bundan şikayetçidir. Bunun başlıca sebebi, yzarın başka eserinin olup olmadığının bilinmemesidir.

Tarihçe-i Vak'a-i Zağra'dan ilkin Recaizade Mahmut Ekrem, Talim-i Edebiyatı'nda bahsetmiş, onu Yahya Kemal izlemiştir. Eser 1877 'de Rusların, o zaman Tuna vilayetimiz olan Bulgaristan'a saldırıp, Zağra'ya kadar ilerleyerek yaptıklarını anlatır. Özellikle yerli Bulgarların nasıl zalim ve acımasız davrandıklarını gözler önüne serer.

Yard.Doç.Dr.Mustafa ÖZCAN - PDF






...Ve Yıllar Sonra yine....

Bulgaristan'daki Türk toplumu, yaklaşık 30 sene önce asimilasyon ile karşı karşıyaydılar. 

Belene kampı :

Tuna Nehri üzerinde kurulu olan, 1949 yılından itibaren suçluların kapatıldığı Belene Kampı 1984'ten itibaren "Uyanış Süreci" olarak adlandırılan Bulgarlaştırma politikası nedeniyle Türklerin korkulu rüyası oldu.

Türkçe konuşanlar, isimlerinin Bulgarca'ya çevrilmesine karşı çıkanlar, Türk radyosu dinleyenler ya da sadece "casusluk yapma eğilimi var" diye suçlananlar hiçbir savunma alınmadan Belene kampına gönderiliyordu.

"Türkçe söylemek yasak, Türkçe yürümek yaya
Türkçe işitmek yasak, Türkçe bakmak dünyaya
Türkçe sevinmeyecek, Türkçe gülmeyeceksin
Alnından akan teri Türkçe silmeyeceksin.
Türkçe bağlamak yasak ayakkabı bağını
Türkçe ayırmak yasak, solunu ve sağını
Sofrada ekmeğini Türkçe dilmeyeceksin,
Türkçe yaşamayacak, Türkçe ölmeyeceksin."

Ömer Osman Erendoruk - Belene Kampı'na gönderilen Türk şair


Toplam 85 bin dönümlük adada kurulan kampta baskılara karşı çıkan Türklerin yaşadıkları işkence Ankara'nın gündemindeydi. Türkiye ilk notasını 20 Nisan 1989'da verdi. Çağdışı baskılara son verilmesi, parçalanmış ailelerin birleştirilmesiyle ilgili mantıklı bir göç anlaşmasının imzalanması, ilk aşamada 3410 soydaşlık bir grubun Türkiye'ye gönderilmesi istendi.

Bayram şekerine yasak

Bulgaristan'ın notaya yanıt vermemesi üzerine ikincisi 10 Mayıs'ta gönderildi. Sofya ise bu çıkışlara insan hakları ve demokrasi savunucusu Türkleri sınırdışı ederek yanıt veriyordu. Baskılar o kadar artıyordu ki Bulgaristan yönetimi 16 Mayıs'ta bayram şekerine bile yasak getiriyordu.

21 Mayıs'ta ilk direniş başladı. Razgrad, Kırcaali ve Hasköy'de binlerce Türk yürüyüş düzenledi. Eylem kanlı bastırıldı, göstericilere açılan ateş sonucu resmi rakamlara göre üç Türk ölüyor, 30'u aşkın kişi yaralanıyordu. 29 Mayıs'taki yürüyüşeyse özel eğitilmiş köpeklerle saldırılıyordu.

"Türk yok, Hıristiyan olmayan Bulgarlar var"

Özal'ın çağrıları ardından Bulgar hükümeti 10 Haziran'da adım attı. "Bulgaristan'da Türk yoktur, Hristiyan olmayan Bulgarlar vardır" diyen Dışişleri Bakanı Peter Mladenov vizelerin serbest bırakıldığını açıklıyor, isteyene Türkiye'ye gitmesi için izin verileceğini duyuruyordu.

"Tedbir almazsak Bulgaristan Kıbrıs'a dönüşecek"

Bu Sofya yönetiminin planının önemli bir adımıydı. 23 Haziran 1989'da SSCB lideri Mihail Gorbaçov ile görüşen Bulgaristan lideri Todor Jivkov inkar politikasını Kıbrıs örneği vererek açıklıyordu:

"Ülkemizde 800 - 850 bin Müslüman var. Eğer bir tedbir almazsak 20 yıl sonra Bulgaristan ikinci bir Kıbrıs'a dönüşecek. Bizim hesaplarımıza göre, 500 bin kişiyi göç ettirmemiz gerek. Kesin görüşümüz şu: Biz bunları asla Türk olarak kabul etmeyeceğiz"
"Bir milyon soydaş gelse alırız"

Kamuoyunda "Utanç Treni" olarak adlandırılan tren ile Edirne Kapıkule Gümrüğü'ne toplam 300 bin Türk geldi. Özal "Bir milyon soydaş gelse gene alırız" dese de sayı artınca Ankara durmak zorunda kaldı. Yeniden vize dönemi başlatıldı. Sadece Bulgaristan'daki Türkler değil, onların hikayeleri de Türkiye'ye ulaşıyordu. Dillerinde hep aynı acı ve korku vardı: Belene…
"Her gün domuz eti yahnisi veriliyordu"

Virane yatakhanelerde saman yataklarda yıllarını geçiren Türkler'e ahır görünümündeki yemekhanelerde yiyemeyecekleri bilindiğinden "domuz yahnisi" servis ediliyordu. Onlardan biri yaşadıklarını Türkiye'ye gelince medya ile paylaşan Gültekin Kahraman'dı…

"Bizden aylık elektrik, kira, su, gardiyan koruma parası ve yemek için 127 leva ücret alınıyordu. Kampta 500 tane öğretmen, 50 tane doktor, 80 tane mühendis, 40 üniversiteli vardı. Sabah saat 05:00'te kalkıp devlete ait arazilerde kazma kürek sallıyorduk. Kazdığımız her yerden insan cesetleri fışkırıyordu. Her gün domuz eti yahnisi veriliyordu. Çaresiz kuru ekmeğe talim ediyorduk. Köpekli gardiyanlar günde 27 kez yoklama yapıyordu. Bazılarını disipline gönderip vücudu morarana kadar dövdükten sonra hücrelere kapıyorlardı. Saman yığınlarında yatıp kışı sobasız geçiriyorduk. Bir odada 30 kişi yatıyorduk. Kamptaki arkadaşlarımızdan 40 kişi zulme dayanamayıp çıldırdı."

Ancak bazıları için Türkiye'ye geliş bile kurtuluş olmuyordu. Yaşadıkları travmalar peşlerini bırakmıyor sonu intiharla sonuçlanıyordu, Halil Özdemir gibi. Eşi ve annesi ölümünün ardında yaşadığı işkencelerin olduğuna inanıyordu:

"Halil Bulgaristan'da isim değiştirilmesi olayına başından beri karşı çıkmıştı. Bulgarlar da ona çeşitli işkenceler yaptıktan sonra 7 ay Belene kampına götürdüler. Halil, daha sonra akıl hastası oldu. Bulgaristan'da da defalarca intihara kalkıştı. Türkiye'ye geldikten sonra çeşitli doktorlara gitti ama bir türlü Belene kampında gördüğü eziyeti, işkenceyi unutamadı."

1989'de Jivkov hükümeti Sovyet bloğunun çöküşe geçişiyle düşerken kamp 1990 yılının başında kapandı. Ancak yaraları asla tamamen sarılamadı. 2012 yılında Bulgaristan hükümetinin o dönem yaşananlar için özür dilemesine rağmen…

Basın 2001

Bulgaristan'da 1,5milyon Türk yaşıyor...ama çoğu Bulgar ismiyle !


//


Yirminci Asırda Balkanlar’da Türkler’in Uğradığı 
Sürgün ve Soykırımlar

Türk tarihi, âdeta bir göçler tarihidir. Yaşanan çok sayıda savaşın önemli sebeplerinden veya sonuçlarından biri de bu göç sürekli yer değiştiren, farklı dil, din ve kültürlerin coğrafyasına giren Türkler, ister istemez, gittikleri coğrafyadaki insanlarla bir hâkimiyet mücadelesine girişmiş; savaşmışlardır. Türkler, asıl büyük kıyım ve kırımları göçler sırasında yaşamışlardır. Her göç, Türkler için bir trajedi olmuştur.

Tarih boyunca yaşanan bütün göçleri ve bu göçlerde karşılaşılan kıyım ve kırımları anlatmak bir kitabın hacmine sığmaz. Onun için biz daha çok 20. yüzyılda Türklerin uğradıkları göçlerin, sürgünlerin, kıyım ve kırımların bir bölümünü, özetlemeye çalışacağız.

16. yüzyılın ortalarında (1552), şehirdeki bütün erkeklerin, Korkunç İvan‘ın emriyle kılıçtan geçirildiği, sağ kalan kadınların ve kızların esir edilip 150 bin Rus askeri arasında dağıtıldığı Kazan Hanlığının Ruslar tarafından yıkılması ve 17. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti’nin Viyana önlerinde mağlup edilmesiyle (1683) başlayan yenilgiler ve geri çekilme süreci, içinde çok acı olayları barındıran felaketler zincirine dönüşmüştür.

Türk’ün “Kara” Asrı

18. yüzyılın ortalarından itibaren hızlanarak gelişen tarihi olaylar 20. yüzyılı Türkler için “kara” bir yüzyıl haline dönüştürmüştür. Nitekim 20. yüzyılın en mağdur, en mazlum ve en çok kırım ve kıyıma uğrayan milleti Türkler olmuştur.

20. asır, insanlık tarihinin en önemli yüzyıllarından biridir. Bilim ve teknoloji bu yüzyılda zirveye çıkmıştır. Dünya ideolojik kutuplara bölünmüş, büyük savaşlar ve mücadeleler yaşanmış; insanlığın yaşadığı derin acılardan sonra, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü genellikle bütün dünya tarafından benimsenen ortak değerler haline getirilmiştir. Bu gelişmeleri fırsat bilen birçok millet, tarihle hesaplaşmış; evrensel hukuktan ve milletler arası kurumlardan yararlanarak kayıplarını telafi etmeye çalışmıştır. 20. yüzyılın en çok kaybeden milleti olan Türkler ise, kaybetmeye devam etmişlerdir. 

Onun için 5 Ekim 1938 tarihinde kurşuna dizilerek öldürülen ünlü Özbek şairi A.Çolpan:

Bu imiş; bilgi- fen, hüner asrı
Bu imiş; yükselen beşer asrı
Hadisat öyle gösterdi ki; bu asır
Yalnız; şer ve şer ve şer asrı


Göç, bazen istenerek başvurulan umuda yolculuğun adı, kimi zaman da mecburi bir yer değiştirme, bir sürgündür insanlık için. Kıtlık, salgın hastalık, kuraklık gibi tabii afetler sebebiyle meydana gelen göçler, asıl itibariyle bir umuda, hayale, hayata yolculuktur. Ancak, insanlara, yaşadıkları coğrafyada hayat hakkı verilmemesi dolayısıyla meydana gelen mecburi göçlerde, genellikle acı, ezilmişlik, vahşet, katliam ve ayaklar altına alınan insanlık onuru vardır. Bu tür göçler, aslında birer sürgündür. Başka bir deyişle, bu tür göçler, vahşetten, zulümden, ölümden kaçıştır.

Osmanlı’da Adâlet ve Şefkat

“Îla-yı Kelimetullah” ve “Nizâm-ı Âlem” ülküsüyle coşan Osmanlı orduları, İslam adaleti, İslam hoşgörüsüyle fetihler yapmış ve üç kıtaya yayılan geniş bir coğrafyayı Osmanlı Devleti’ne bağlamış idiler. Türklerin adaletini ve hoşgörüsünü tanıyan yerli halklardan birçoğu, savaşmadan Osmanlı’ya tabi olmayı kabul etmiş ve Türklerin adaletine sığınarak dillerini, dinlerini, kültürlerini korumuş, yaşatmışlardır. Türkler tarafından fethedilen geniş coğrafyada, yüzyıllar boyu, Türkler ile diğer milletlerle birlikte, barış ve adalet içinde kardeşçe yaşamışlardır.

Osmanlı Devleti fethettiği toprakları her bakımdan imar etmiş; yollar, köprüler, camiler, hanlar, hamamlar yapmış ve o bölgelere önemli sayıda Türk nüfusu aktararak tam anlamıyla vatanlaştırmıştır. Yüzyıllarca dünyanın tek süper gücü olan Osmanlı Devleti, gerilemeye ve toprak kaybetmeye başlayınca, Türkler önemli ölçüde göç olgusuyla karşı karşıya kalmışlardır.

Osmanlı’dan Sonra Zulüm ve İşkence

Osmanlı ordularının çekildiği coğrafyalardaki Türkler, yıllarca birlikte yaşadıkları ve hep şefkatle  davrandıkları yerli komşuları tarafından, amansız ve acımasız bir baskı ve kırıma maruz bırakılmışlardır. İşte  içinde büyük trajedileri, soykırımları barındıran bu göçlerin önemli bir bölümü Balkanlarda yaşanmıştır.

İkinci Viyana kuşatması da başarısızlıkla sonuçlanınca, Osmanlı ordusu tarihinde ilk defa geri çekilmiştir. Bu çekilmeyle birlikte Avusturyalılar, İstanbul’dan, çok önce, 1389 tarihinde Türkler tarafından fethedilen Üsküp’e kadar gelerek şehri yakmış ve birçok insanı kılıçtan geçirerek öldürmüşlerdir. 

1687′dekı bu olay sırasında, Üsküp’te yaşama imkanı bulamayan Türkler, göçmek ya da kaçmak zorunda kalmış ve İstanbul’a gelerek Unkapanı civarında bir mahalle kurmuşlardır. Bu olay ve 1687 tarihi, Rumeli’den Anadolu’ya doğru yapılan göçlerin başlangıcını oluşturmuştur.

1687 tarihinde Üsküp’ten İstanbul’a yapılan göçten sonra, yaşadıkları yerlerde rahatsız edilen, baskıya uğrayan Türk toplulukları, çeşitli zamanlarda Anadolu’ya göçmeye devam etmişlerdir. Daha sonra yapılan göçlerden, 1774 tarihinde Balkanlar üzerinden gerçekleşen Kırım Türklerinin göçü, 1806 yılında Sırp ve Karadağ işyardan, 1829 tarihinde Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması ve özellikle, 1877/78 Osmanlı Rus savaşı İle 1912 Balkan savaşı sonrasında meydana, gelen göçler önemlidir.

Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması ile birlikte çeşitli bölgelerde yaşayan Türklere büyük baskılar uygulanmış ve göçe zorlanmışlardır. Özellikle Mora yarımadasında yaşayan Türkler büyük zulüm görmüş; kaçma fırsatı bulamayan 20,000 Türk hunharca katledilmiştir.

Rusların Yeşilköy yakınlarına kadar geldikleri 1877/78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlarını ilan etmişler, Bulgaristan ise özerk bir Prenslik haline getirilmiştir. Bu savaş sırasında ve sonrasında bir buçuk milyon İnsan göç etmek zorunda kalmıştır. Hiçbir can güvenliği olmadan yollara çıkan bu insanlar, göç yolunda saldırılara uğramış; işkenceye, tecavüze ve her türlü insanlık dışı uygulamaya maruz kalmış, büyük bir kısmı yollarda öldürülmüştür.

Bu göçler sırasında yaşananlar tam anlamıyla bir felakettir. Soykırımdan kurtulanların bir bölümü de açlık, hastalık ve sefaletten ölmüştür. Sağ olarak güvenli bölgelere ulaşabilenler, buralara yerleştirilmiş, Anadolu’ya gelenler ise Osmaniye, Reşadiye, İhsaniye gibi adlarla kurulan yeni yerlere yerleştirilmişlerdir.

1877/78 Osmanlı-Rus savaşından sonraki en büyük göç dalgası, 1912 Balkan savaşı sırasında yaşanmıştır. Dört küçük Balkan devletçiği, Osmanlı’nın orduyu terhis etmesini fırsat bilerek hücuma geçmiş ve Osmanlı’yı mağlup etmiştir. Türkler ancak İşkodra, Yanya ve Edirne’de direnebilmişlerdir. 

Savaş sırasında sivil Müslüman halk katliama uğramış, kaçabilenler canlarını kurtarmış ve İstanbul’a, Anadolu’ya yönelen yeni bir göç dalgası oluşmuştur. Balkan savaşlarından sonra Osmanlı Devleti, Avrupa’daki topraklarının % 83′ünü, Avrupa’daki nüfusunun ise % 69′unu kaybetmiştir.

Çok Hazin Manzaralar

Bütün bu savaşlar ve göçler sırasında her biri ayrı bir trajedi olan binlerce olay yaşanmıştır. Örnek olması bakımından bir Alman demiryolu memurunun 1878 savaşı hatıralarında yer alan bir notunu burada vermek istiyorum. 

Alman memur hatıralarında ,” Yolda dört yüz cesede rastladım. Üst üste yığılmışlardı ve hepsi çıplaktı. Kadın, erkek, çocuk hepsi önce karda, soğukta çıplak bırakılmış, sonra öldürülmüşlerdi. Bunların içinden iki yaşında bir çocuğu ben kurtardım” demektedir.

“Rumeli’den Türk Göçleri” adlı eserde, Bilal Şimşir 1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra başlayan ve 1912 Balkan savaşları sonrasında devam eden göçleri, Türk, Rus, Fransız, Bulgar ve İngiliz arşiv belgeleriyle ortaya koymaktadır.

Bu eserde yer alan yüzlerce belgede, göçün, açlığın, etnik arındırmanın, soykırımın ve korumasız kalan sivil insanların çaresizliğinin, insanlık ayıbı olan örneklerini görmek mümkündür. 

Örneğin bu belgelerden biri, Petersburg’da İngiliz Büyükelçisi Loftus tarafından Rus Dış İşleri Bakanı Gortchakow‘a verilen notadır. Bu notada:

“Rus ilerlemesi karşısında Rumeli Türk halkının panik halinde toplu olarak göçtüğü ve bu göç sırasında 100.000 kişinin açlıktan ve soğuktan öldüğü belirtilerek, halkın telaş ve korkusunun giderilmesi için, Rusların bir bildiri yayınlaması gerektiği“ belirtilmektedir.
Göçler Devam Ediyor…

Balkanlarda yaşanan katliamlarda Rus desteğindeki Bulgar birlikleri önemli rol oynamışlardır. Sadece Harmanlı katliamında 20.000 kişi katledilmiştir. Balkan savaşı sırasında meydana gelen göçte, yaklaşık olarak 600.000 Müslüman katledilmiştir. 

Bu 600.000 kişinin 200.000′inin Bulgar çeteleri tarafından katledildiği tahmin edilmektedir. 1821′deki Yunan ayaklanması ve bu ayaklanmaya ile birlikte başlatılan “etnik temizlik”, daha sonra uygulanan sürgün ve soykırımın başarılı bir örneğini oluşturmuştur!

Bütün bu coğrafyadaki nüfus hareketleri, aslında nasıl bir göçün, sürgün ve katliamın yaşandığını açıkça göstermektedir, örneğin, Girit’te 1821′de 160.000 Müslüman, 129.000 Hıristiyan yaşarken, 1911′de Müslüman nüfus 28. 000, Hıristiyan nüfus ise 307.000 olmuştur. J. McCharty de 1829 ile 1923 yılları arasında Balkanlarda 5.000.000 sivil nüfusun eridiğini, yok olduğunu belirtmektedir. Eriyen ve yok olan bu sivil nüfusun tamamına yakını Müslümanlardan oluşmaktadır.

Balkanlardan Anadolu’ya yapılan göçler Cumhuriyet  döneminde de devam etti, Bu göçlerin bir bölümü “mübadele” yoluyla gerçekleşti. 1923 mübadelesinde Yunanistan’dan yaklaşık olarak 500.000 insan Türkiye’ye geldi. Yunanistan’da baskı ve zulüm gördükleri için, 1952-1969 yılları arasında mübadele anlaşmaları dışında 25.000 kişi daha Türkiye’ye göçmek, kaçmak zorunda kaldı.

Cumhuriyet döneminde Balkanlardan Türkiye’ye yapılan göçlerin en büyüğü Bulgaristan’dan oldu. 1925-1949 yıllan arasında 220.000, 1950-52 yıllan arasında 155.000, 1968-79 yılları arasında 115.000,1989 yılında ise yaklaşık olarak 230.000 kişi Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı.

Türkiye, bu son göçle, 2. Dünya Savaşından sonra Avrupa’da görülen en büyük göç hareketiyle karşı karşıya kaldı. Dönemin Bulgar yöneticileri, Türklerin en temel insani haklarını ellerinden aldılar. İsimlerini değiştirdiler, dillerini yasakladılar, mezarlıklarına müdahale ettiler, tarîhi ve mimarî eserlerini yıktılar, dinî ve millî kimliklerini yok etmek için büyük baskılar, sindirme ve asimilasyon politikalar uyguladılar.

Dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen bu maddi ve manevi soykırıma maalesef bütün dünya seyirci kaldı. Belene kampından dünya basınına yansıyan görüntüler ise, insanın tüylerini ürperten bir vahşet ve insanlık ayıbı olarak tarihde ki yerini aldı. 

Bu soykırımdan kaçanlarla birlikte, Cumhuriyet döneminde Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan insan sayısı yaklaşık olarak 800.000′e ulaştı. Bu rakam, Türkiye’nin Cumhuriyet döneminde aldığı göçlerin yaklaşık olarak % 48′ini oluşturmaktadır. 

Ayrıca Cumhuriyet döneminde Yugoslavya’dan 305.000, Romanya’dan 120.000 kişi Türkiye’ye göçtü.

Son Soykırım: Bosna! (*)

1992 yılında bağımsızlığını ilan eden Sırplar, Bosna-Hersek ve diğer yerlerde büyük bir soykırım gerçekleştirdiler. Avrupa’nın ortasında gerçekleştirilen bu soykırımın görüntüleri bütün dünya gazetelerinde ve televizyonlarında yayınlandı. Âdeta canlı, yayınlarda soykırımlar yapılmaktaydı. Ancak öldürülenler Müslümanlar, olunca bütün dünya, Sırplar amaçlarına ulaşıncaya kadar seyretti. Bu vahşetten kaçabilen 20.000 insan Türkiye’ye getirildi. Bir bölümü Kırklareli’ndeki göçmen kamplarına, bir bölümü de İstanbul’un çeşitli semtlerinde oturan akrabalarının yanına yerleştirildi.

Göçler büyük acılarla doludur. Bütün zorlukların , acı ve trajedilerle dolu hikâyelerine rağmen, şunu da belirtmek gerekir ki, göçlerin Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük rolü olmuştur. Önce 13. yüzyılda Moğollardan kaçarak gelenler, daha sonra da 19 ve 20. yüzyılarında ki göçlerle gelenler Anadolu’nun Türkleşmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır.


Prof. Dr. Ahmet Buran
Kurşunlanan Türkoloji
PDF


(* Son soykırım Türkmenlere yapılandır.2014)






//TARİHİN BAŞLANGICINDAN BERİ
//TÜRK MİLLETİ KADAR ACI ÇEKMİŞ BAŞKA 
BİR MİLLET YOKTUR !
//HATIRLA VE HATIRLAT!



//TÜRK SOYKIRIMI






14 Ağustos 2013 Çarşamba

LORD BYRON VE ANTİK YAZI SETİ





Scribe’s set, parcel-gilt silver, cast and engraved
Turkey; c. 1700

Scribe’s sets of this type are intended to be worn in the belt. They consist of an inkwell and a compartment for pens, which in this especially richly worked variant was given the form of three separate tubes.

The tughra stamp on the museum’s piece has been read as that of Mustafa II (1695-1703). Two almost identical sets bear the tughra of his successor, Ahmet III (1703-1730). A much simpler piece with three tubes of brass entered the Royal Danish Kunstkammer in 1690.

An inscription informs us that the English politician John Cam Hobhouse presented the scribe’s set in 1822 to his close friend Lord Byron (1788-1824), who took an active part in the Greek struggle for liberation from Ottoman rule.

Inv. no. 10/1977

"JOHN CAM HOBHOUSE TO HIS ESTEEMED FRIEND, 
THE RIGHT HON.LORD GEORGE GORDON BYRON, JAN 1 st 1822
THE MORE PRE EMINENT IN KNOWLEDGE THE MORE MODEST AND HUMBLE"




_SAHİP ÇIKMAZSAK BAŞKASININ OLUR_



Bunlardan biri de Antik Yunan hayranı İngiliz Lord Byron’du. Lord Byron ve bir İngiliz miralayı isyanın en şiddetli yıllarında oldukça yüklü bir parayla Misolinki’ye gitti ve orada Rumlara para yardımı yaparak isyanları teşvik etti (BOA. 926/40255, HAT). 

İngiltere dış politika olarak her ne kadar isyanlara karşı gibi görünse de, İngiltere’nin asilere para ve yardım göndererek teşvik ettiği ve Misolinki’ye giden Lord Byron’un Rumları kışkırtarak Karlıili asilerine yardım için elinden gelen yardımı yaptığı belgelerden anlaşılmaktadır (BOA. 928/40290-D, HAT). 

Bu durum, İngiliz dış politikasının gerçek yüzünü de açıkça göstermektedir.



1821 MORA İSYANI ...VE BÜTÜN AVRUPA BU KATLİAMA SESSİZ KALARAK İZLEMEKLE YETİNDİ...SERAP TOPRAK
okumak için tıklayın



_____İŞTE , LORD BYRON O "LORD BYRON"_____



23 Mart 2013 Cumartesi

CAN ÇEKİŞEN TÜRKİYE - PİERRE LOTİ




ÖNSÖZDEN:
Pierre Loti, Trablusgarp savaşında Italyanlar’ın, Balkan Harbi'nde ise Müttefikler’in (Bulgaristan,Yunanistan, Sırbistan, Karadağ) Türk ve müslümanlara yaptıkları zulüm ve katliâpıların yakından şahidi oldu.

Avrupa devletleri, Osmanlı İmparatorluğumu sarsan bu savaşlar sırasında, daima haksızın ve kan dökücülerin yanında yer aldı. Bunun birinci sebebi ise, yıkılması istenen İmparatorluğun mirasına konmak düşüncesi, ikinci sebebi ise, Avrupa’nın, bütün teknik gelişmelerine rağmen bir türlü tesirinden kurtulamadığı dini fanatizm’dir.

Bunun gözle görülür misâlini, o sıralarda Balkan devletlerinin askerî bakımdan en güçlüsü Bulgaristan vermiştir. Bulgar Kralı Ferdinand Koburg, Avrupa’yı din yönünden etkisi altına almak ve gerekli yardımı sağlamak için, Balkan Savaşı’na bir «Haçlılar seferi» süsü vermiş ve bu propagandayı bütün savaş süresince başarıyla yürütmüştür.

Gerek Trablusgarp fâciası, gerekse Balkan Harbi sıralarında, bütün batı toplumu elbirliği ile İtalya ve müttefikleri desteklemiştir, öyle ki, Avrupa basınında. Türkler ve müslümanlar lehine hiçbir yayın yapılmamış, gerçekler tamamen tersyüz edilmiştir.

Bu acı ve ümitsiz günlerde, sâdece birkaç yazar, dinî ve politik çıkar hesaplarını bir yana bırakarak, ezilenlerin tarafını tutmak cesaretini gösterebilmiştir. Bunların başında, arkadaşı Claude Farrâre ile birlikte Pierre Loti gelir, değerli yazar, Türkleri haklı gösteren hiçbir yazının yayınlanmasına istekli görünmeyen Fransız basınında, kendisine zar zor bir yer bulabilmiş ve böylece, gerçekleri olduğu gibi aksettirmek imkânına kavuşmuştur.

Orijinal adı «La Turquie Agonisante» olan bu kitap, bu yazıların derlenmesiyle meydana gelmiştir. Burada bazı sorular akla gelebilir: 

Pierre Loti, Türk ve İslâm dünyasını neden bu derece içten bir sevgiyle desteklemiştir? Neden bu uğurda dindaşlarını karşısına almak ve onların türlü hücumlarına uğramak riskini göze almıştır? Bu davranışı, gerçek bir hak aramak düşüncesinin sonucu mudur, yoksa, duygu dünyasını tatmin etmek gayesini mi gütmektedir?

Bu soruları bir bu kadar daha uzatabiliriz, fakat netice değişmez. Çünkü ortada duran bir gerçek vardır; o da: Sömürülmüş, aldatılmış, kaderine terkedilmiş bir Türkiye’nin, küçük hesaplardan uzak kudretli bir kalem tarafından dünya ölçüsünde müdafaasının yapılmış olmasıdır. Bu da yeter bir tesellidir.

Pierre Loti de bir batılı olarak elbette doğduğu memleketin menfaatlerini düşünmek zorundaydı. Fakat, bu menfaatlerin elde edilmesi için uygulanmasını istediği metodlar, hiçbir zaman, başkalarının öne sürdüğü insanlık dışı vahşet metodları değildi. Çünkü o, Doğu medeniyetini ve onun kaderci insanlarını gerçek bir samimiyetle seviyordu. Onların, Batı medeniyeti karşısında âciz ve güçsüz mahvolmalarını istemiyordu.

Ama, onların teknik ve endüstri hamlelerine girişip, Avrupa’nın makine medeniyetini ülkelerine getirmelerini de istemiyordu. 

Doğu, sessiz ve rahat, kendi köşesinde olduğu gibi kalmalı, hiçbir gelişme ve değişme, onların yüzyılları kavrayan büyüsünü ve orijinal güzelliğini bozmamalıydı. Bu, duyguların emrinden dışarı çıkamayan bir romantik’in istekleridir; fakat, ne yazık ki, gerçeklerin dışındadır.

Pierre Loti’nin Doğu’yla ilgili romantizmi bu bakımdan gerçeklerin dışına taşsa da, yine bir yerde, insancı bir görüşe yönelmektedir. O bugün bile Avrupa’yı tesiri altında tutan din taassubundan uzaktır. İstanbul’un İslâmî silûeti, Halic’in eski devirleri yaşatan havası, camiler, minareler, saraylar, kubbeler...

Bütün bunlar, bir ölçüde, ruhunda güzellik duygusu bulunanları ayrı dinden olsalar da, tesiri altına alabilir.

Evet! Ancak bu kadar... Fakat Pierre Loti, bu kadarıyla yetinmez. O, bu İslâmî hava içinde yaşayanları da sever. Hem de, asırlık çınar ağaçları altında nargile fokurdatan, az’a kanaat eden, kaderine boyun eğen, başı sarıklı koyu müslümanları.. Ve bu tutumu, onu diğer batılılardan ayırır. 

O Batı ki, bütün medeniyetinin sebebini Hıristiyan dininin yüceliğine bağlar. Müslümanlık, bir ilkel dindir onlarca. Bütün geriliklerin, bilgisizliklerin, ilk ve kesin sebebidir. Bu bakımdan, müslüman ülkeleri, batılılar için, sömürülmesi gereken açık pazarlardır.

Bu genel hüküm, pek tabiidir ki Türkiye’yi de içine alır. Ve bunca muhteşem tarih mirası, fetihler ve kurulmuş yüce medeniyetler, dinî bir perspektiften incelenir ve reddedilir. 

Bu sözleri ispat etmek için, Doğu ve Batı yazarlarının fikirlerine birazcık eğilmek gerekiyor, ilk olarak ünlü Fransız düşünürü Ernest Renan’ı ele alalım.

Renan’a göre, İslâmlık, ilimle bağdaşamayan bir dindir:

«Felsefe veya bilim adı verilebilecek her şeye, İslâmlığın ilk yüzyılı kadar yabancı kalmış hiçbir şey yoktur. Yüzyıllardan beri sürüp giden ve Arabistan’ın vicdanını semitik Tanrı birliğinin türlü şekilleri arasından muallâkta tutan bir din mücadelesinden doğan İslâmlık, rasyonalizm veya bilim denilebilecek herşeyden
bin fersah uzaktır. Bu mücadeleye, onu bir fütûhat ve yağmacılık vesilesi sayarak katılan Arap atlıları, devirlerinde dünyanın en yaman savaşçıları idiler. Fakat muhakkak ki, onlar dünyanın en az filozof insanları idi.» .... (Renan — Nutuklar ve konferanslar)

Renan, İslâm medeniyeti, İslâm san’atı, İslâm felsefesi gibi sözlerin, bir yanlış anlamadan ileri geldiğini, gerçekte bunların mevcut olmadığını ileri sürüyor:

«Bahsetmek istediğim şey, Arap bilimi, Arap felsefesi, Arap san’atı, İslâm bilimi, İslâm medeniyeti sözleri ile ifade olunan yanlış anlamadır. Bu nokta üzerinde edinilen belirsiz fikirler, hususiyle yanlış muhakemelerden ve hattâ bazıları hayli ağır olan amelî hatalardan ileri gelmektedir. Zamanımızda olup biten şeylerden azçok haberi olan herkes, müslüman memleketlerinin bugünkü geriliğini, İslâmlıkla idare edilen memleketlerin inhitatını, kültürlerini ve terbiyelerini yalnız bu dinden alan ırkların fikir bakımından sıfır durumda oluşlarını açıkça göstermektedir. Doğu’ya veya Afrika’ya gitmiş olan herkes, hakiki bir mümin’in kafasının ister istemez dar bir nevi çemberle kasılı olduğunu ve bu çember yüzünden, o kafanın bilime mutlak surette kapalı, bir şeyler öğrenmek ve yeni fikre açılmak kabiliyetinden mahrum bulunduğunu hayretle görmüştür. On- on iki yaşlarına kadar bazan hayli uyanık olan müslüman çocuğu, din terbiyesi görmeye başladığı yaşlardan itibaren, birdenbire mutaassıplaşır, mutlak hakikat sandığı şeye sahip olmanın verdiği budalaca gurura kapılır, kendini alçaltan şeyi bir imtiyaz sanarak mesut olur.».... (Aynı eser — sayfa 184, 185)

Renan bu aşırı düşüncelerden sonra, İslâmlığı savunanlara karşı hücuma geçiyor:

«İslâmlığı müdafaa eden serbest düşünceliler onu tanımıyorlar. İslâmlık, ruhanî ile cismanî’nin birbirine kaynaması, bir akidenin tahakkümü, insanlığa vurulan zincirlerin en ağırıdır. Ortaçağ’in ilk yarısında, tekrar ediyorum, İslâmlık mani olamadığı felsefeye tahammül etti; mani olamaması, henüz insicamsız olmasından,
terör için iyi teşkilâtlanmamış bulunmasındandı. Evvelce de söylediğim gibi, polis hıristiyanların elinde idi. Ve başlıca iş olarak alevîlerin teşebbüslerini önlemekle meşguldü. Pek çok şey, bu gevşek ağın örgüleri arasından kaçıp kurtuluyordu. Fakat İslâmlık, eline âteşin imanlı yığınlarını geçirir geçirmez her şeyi yakıp yıktı. Dinî terör ve riya revaç buldu. İslâmlık zayıf zamanlarında liberal, kuvvetli zamanlarında sert ve haşin davrandı. Bundan dolayı, İslâmlığın yok edemediği bir şeyi, onun için şeref vesilesi saymıyoruz. Onun başlangıçta yok edemediği felsefe ve bilimi, kendisi için bir şeref saymak, tıpkı modern bilim keşiflerini ilâhiyatçılar için şeref saymak gibi olur.» ..... (Aynı eser — sayfa 199, 200)

Ve sonunda, müslümanların bir boyunduruktan kurtulmaları için, dinlerinden vazgeçmelerini tavsiye ediyor:

«Bazı kimseler, konferansımda Müslüman dinine mensup olanlara karşı düşmanlık sezmişler. Bu hiç de böyle değildir. İslâmlığın en büyük kurbanları müslümanlardır. Doğu seyahatlerinde kaç kere gördüm ki, taassup, diğer insanları terörle ibâdete sevkeden az sayıda insanlardan gelmektedir. Müslümanı din’inden kurtarmak, ona yapılabilecek en büyük hizmettir. İçinde nice iyi unsurlar bulunan müslüman milletlerin kendilerine ağır gelen bu boyunduruktan kurtulmalarını temenni etmekle, kendileri için kötü bir dilekte bulunduğumu sanmıyorum.».... (Aynı eser — sayfa 211)

Batılılann, İslâm topluluğu içinde değerli bir yeri olan Türkler hakkındaki düşünceleri de diğerlerinden farklı değil. Balkan Savaşı yenilgisinden sonra , birkaç namuslu kalemin dışında hiç kimse, Türkiye'den yana çıkmadı. Belli bir din gayreti ve emperyalist düşünce sistemi, Balkan vahşetlerinin üstüne medeniyet tülünü örtmeyi uygun buldu. İşte, bu tek yanlı fikirlerden bir örnek:

«Balkanlar, hürriyetlerine kavuştular. Gazetelerden bu haberi okuyan İngilizler, derin bir düşünceye varmışlardır. Onların iyi tanıdıkları bir âlemden gelen bu müjde önünde, bütün şark siyaseti ve İngiltere’nin o meşhur gayretleri gözlerinde canlanmıştır. Bir zamanlar Rus Slavlarının istilâlarından ürken ve bunları ric'at ettiren İngiltere, bugün Balkan Slavlarının zaferlerinden memnundur. Ancak, «şark meselesi »nin kesin hücumlarla halledilmesini isteyenler, İngiltere’nin bu politikasını terviç etmelidirler ki, Rumeli gibi Anadolu meselesi de halledilsin.

Türkiye nedir?
Türkiye, birbiri ardınca Asya’da kurulan askeri ve dinî devletlerden biridir. Bu devlet, asker kuvvetiyle istilâ ettiği topraklarda birtakım karakollar kurmuş ve hükmünü yürütmeye başlamıştı. Peşte’den Tahran sınırına kadar uzanan bu geniş saha Timur devletini andırıyordu. Bu idâre alanında bulunan birçok devletin hakları gasbedilmiş ve bunlar baskı altında tutulmuştu.

Buralarda, belki yağmaların sonucu olarak müthiş bir sefalet hüküm sürüyordu. Birer geçmişe, birer tarihe sahip olan bu mağlûp unsurlar yavaş yavaş kendilerini toplamaya, uğradıkları felâketleri gidermeye başladılar. Macaristan, Romanya, Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan istiklâllerini ilân ettiler. Ve sonunda, eski mağlûpların galibiyetiyle, Balkanlar meselesi halledildi.

Şimdi bu olayların özetinden iki netice çıkarabiliriz:
1 — Türkler devlet kuramazlar.
2 — Her Türk devleti yıkılmaya mahkûmdur.

Türkler devlet kuramazlar.. Bu, mutlak ve kesindir. Çünkü devlet idâresi usulünü bilmezler. Devlet idaresi usulünü bilmek ise, bugünün ilmini öğrenmek değildir. Bu öyle bir hassa’dır ki, devlet kurmaya başlayan milletin karakterinde saklı bulunur. Türkler de bu hassalar yoktur.

Şimdi, umûmi bir meseleye geçelim: Böyle bir akıbete uğrayan Türkiye’nin uzun müddet can çekişme hâlinde kalması uygun mudur? Türkiye’yi bu utanç verici durumdan kurtaracak kuvvet var mıdır?

Birinci soruya «hayır» cevabını veriyoruz. Fakat, İkincisinin halledilmesi gerektir. Bir devleti kurtaran kuvvet, manevî bir uyanıştır. Bu, millî ve romantik bir edebiyat demektir. Türkiye’de böyle bir edebiyat yoktur ve olamaz. Türk romantikleri hangi intikam duygularını çoğaltacaklardır? Türkiye’de öyle birşey yoktur. Türk edebiyatı sükûnet ve tasvir edebiyatıdır. Bugünkü Rumeli için hiçbir intikam hissi duyuramaz.

Çünkü, Rumeli'nin geri alınamayacağına, Türk şairi de, köylüsü de inanmıştır. Bu, irâde dışı bir inanıştır. İlkel bir hayat yaşayan Türk’ün çalışmaları da faydalı sonuçlar vermez. Çünkü, çalışmayı bilmezler. Ancak Avrupa’dan müteşebbisler getirmek lâzımdır ki, çabuk ve geniş bir çalışma ile Anadolu imâr edilebilsin Bu da Türkiye’yi değil, ancak Türkleri kurtaracak tek yol olabilir.».... (Dr. Viringser’in konferansı, 1913)


Türk’ü küçük gören bu zihniyet, bu haçlı sayıklamaları, Balkan Harbi vesilesiyle bir kere daha kendini göstermiştir. Hemen bütün yazarlar, "Şark meselesin" i, Türklerin Avrupa’dan atılması ve paylaşılması şeklinde yorumlamışlar ve Balkanlıların zaferlerini, bu yolda atılmış ilk adım olarak alkışlamışlardır.

Paris Üniversitesi profesörlerden Paul Hory, 1913 yılında yayınladığı «Türkiye Nasıl Paylaşıldı» adlı kitapta şunları yazıyor:

«Bir Şark meselesi vardır. Çünkü, Ortaasya’dan gelen Türkler ve Moğollar Ortaçağ’dan beri Doğu Avrupa’yı istilâ etmişler, oralarda hâkimiyetlerini kabul ettirmişlerdir. Haçlılar’ın başarısızlığı, çeşitli Avrupa devletlerinin iç teşkilâtlarında duraklama devrinin başlaması, İstanbul’daki Rum İmparatorluğu’nun uğradığı
çöküntü, 14. yüzyıldan sonra Türklerin Batı’ya doğru zafer yürüyüşlerini kolaylaştırmıştır.

Şark meselesinin tarihi de, Türklerin Avrupa’dan çekilmelerinin tarihidir. Bu çekilme de zaruri idi. Çünkü, Türkler buralarda esaslı hiçbir şey kuramamışlardı. Son olaylar da gösterdi ki, Türklerin vatanseverlikleri, devamlı faaliyet gösteren bir devlet teşkilâtı kurmaya muktedir değildir. Hattâ şöyle de denildi:
«Türkler dört asır, hattâ daha fazla bir süre, Avrupa’da çadır kurmuşlardır.»

Gerçekten Türkler, buraları yalnız fethetmekle kalmışlar, başka birşey yapmak istememişler veya yapamamışlardır. Türkler, mâliyesi, ordusu ve idâresiyle muntazam bir devlet kuramamışlardır. Şark’a has bir hareketsizlik, İslâmlara has bir kuvvete baş- eğişle, sultanların, serdarların mutlak idâresi, sonunda onları bir derebeyi çetesi hâline getirmiştir. Bu bakımdan, daha 18. yüzyıldan itibaren, Türk İmparatorluğu parçalanmaya başlamıştı. Yeniçeri ordusu, düzensiz bir milis kuvvetinden başka birşey değildi.».....


Hiçbir tarihî gerçeği yansıtmayan ve tamamen duygu plânında kalan bu fikirlere karşılık, bilim haysiyetini gözeten, tarih olaylarını tarafsız bir gözle değerlendirebilen batılı yazarlar da vardır. Bunlardan profesör White «Hilâfet Siyâseti ve Türklük Siyâseti» adlı eserinde şu objektif yargılara varır:

«Bunlar, istilâcı Napolyon gibi bir dünya seyahati yapmadılar. Bastıkları toprakları yüzyıllarca yönettiler ve oralara temsil nişanlarını basarak bütün ülkeleri İstanbul Hilâfeti altında toplamaya çalıştılar. Dünyanın yegâne cihangiri Türklerdir. Şarlmanlar, Şarlkenler, Napolyonlar birer aktördürler. Bir ihtiyar Macar’ındediği gibi: Onların hayatlarına karşılık, Türkiye'nin yüzyılları vardır.

Bugün Türkiye mahvolsa bile, Kaşgâr’dan İstanbul’a kadar konuşulan Türk diliyle, tekrar bir Türk İmparatorluğu kurarlar. Hazar Denizi’nin güneyindeki İran Türkmenlerinden geçecek olan silsile, müstakbel Cermenlik’ten, müstakbel Islâvlık’tan daha sağlamdır. Arada hiçbir sınır, hiçbir tabiî engel yoktur.

Bu Türk İslâmları, Çin’den tâ Moskova’ya kadar uzanır ve Ural dağlarından itibaren millî bir bütünlük gösterirler. Artık bugün, her siyâset adamı itiraf eder ki, Rusya Türkleri’nde bir milliyet hissi uyanmıştır. Bir edebiyat, bir sanayi, bir ticaret vardır. Bunlar yarın için bir devrim hazırlayacaklardır.» ....


Ünlü Fransız tarihçisi Gustave Le Bon da, «Dünya Muvazenesinin Bozulması» adlı eserinde, batılıların hiçbir zaman İslâm zihniyetini ve medeniyetini anlayamadıklarını söyler. Ona göre, müslümanlık dünyaya şöyle yayılmıştır:

«Bu dinin dünyanın her tarafına yıldırım hızıyla yayılması sebeplerini ve yeni dine girenlerin nasıl olup da İskender İmparatorluğu’ndan daha büyük bir imparatorluk kurmak için gerekli olan kuvveti bulduklarını açıklamak o kadar kolay değildir. Kendilerini Suriye’nin ebedî sahibi sanan Romalılar, buradan atıldıktan sonra, ruhları birleştiren yeni dinin coşturup gayrete getirdiği göçebe kabilelerin birkaç yıl içinde İran’ı, Mısır’ı, Kuzey Afrika'yı ve Hindistan’ın bir kısmını fethettilerini görerek şaşırıp kaldılar.

Bu şekilde kurulan imparatorluk yüzyıllarca devam etti. Bu saltanat Atillâ gibi Asya fâtihlerinin kurdukları imparatorluklara benzer, gelip geçici bir devlet değildi. Çünkü, İslâm devletinin kuruluşu, Batı Avrupa barbarlık içinde yuvarlanırken, Doğu'da gözleri kamaştıran bir tazelikle parlayan tamamen yeni bir medeniyetin ortaya çıkışının başlangıcı oldu. Araplar çok kısa bir zamanda, hiç alışmamış bir gözün bile ilk bakışta tanıyacağı derecede yaratıcı eserler vücuda getirdiler. Arapların imparatorluğu o kadar genişti ki, bunun parçalanmaması imkânsızdı. Nitekim, birtakım küçük krallıklara ayrıldılar. Ve bunlar zayıfladılar. Moğol, Türk v.b. kavimler tarafından zaptedildiler. Fakat, müslümanların din ve medeniyetleri o kadar güçlüydü ki, eski Arap krallıklarını
zaptedenlerin hemen hepsi, mağlûpların dinini, sanayiini ve çoğunlukla dilini kabul ettiler.

Arapların dini, onların kudretleri kaybolup devletleri yıkıldıktan sonra bile yaşadığı gibi, gitgide daha da çok yayıldı. Bu dine girenlerin inanışları o derece güçlüdür ki, içlerinden her biri bir havâri sayılabilir.

Ve her havâri gibi kendi dinini yaymaya çalışırlar. Islâmiyetin büyük siyâsi kuvveti, çeşitli ırkları aynı fikir etrafında toplamış olmasıdır. Ortak fikir etrafında toplanma ise, çeşitli ırklara mensup insanlar arasında dayanışma kurmanın en tesirli vâsıtalarından biri olmuştur. Günün olayları da böyle bir dayanışmanın gücünü ispat etti. 

Bu dayanışma, korkunç İngiltere’yi bile Şark’ta geri çekilmeye mecbur etti. Britanya’yı yönetenler, Türkiye müslümanlarının ülkelerinden koparılıp atılmalarını tahayyül ettikleri zaman, bu kuvveti bilmiyorlardı. Yalnız Türklerin değil, bütün dünya müslümanlarının kendi aleyhlerine ayaklandıklarını gördükleri vakit, bu kuvvetin varlığını kabule yanaşmaya başladılar.

İstanbul’u elde tutacaklarını hayal eden Ingilizler, hayallerinin yıkıldığını gördüler. Özellikle, yenilmiş ve silâhları ellerinden alınmış olan Türklerin, kendilerine zorla kabul ettirilmek istenen barış andlaşmasını red ve Yunanlıları İzmir’den kovdukları zaman, bunu iyice anladılar. 

Bugün İslâm, Avrupa’ya kafa tutacak kadar güç kazanmıştır.».....


Millî Kurtuluş Savaşı, Batı emperyalizmine karşı bir millî şahlanış gibi yorumlanabilir. Fakat, bunun da ötesinde bir gerçek vardır ki, o da dindir. Hıristiyan Avrupa devletleri, bu savaşı, sömürücü emelleriyle aynı paralelde giden bir din perspektifinden görmüşlerdir. 

Gustave Le Bon, bu gerçeği saklamaz. Işte Lozan Konferansı münasebetiyle yazdıkları:

«Birinci ve ikinci Lozan kongreleri, Avrupa’nın müslümanları hiç tanımadıklarını isbat etti. Bu kongrelerde Şarlman zamanının baronları ile, şimdiki hukuk profesörleri karşı karşıya gelselerdi, anlaşmazlık daha fazla olmazdı. Konferanslarda hiç kimse, ne hilâlden ne de salipten söz açtı. Fakat, tartışmaların gizli ruhunu, bu iki timsal arasındaki çarpışma teşkil etti.

Britanya İmparatorluğu’nun İslâmî anlayamaması sebebiyle, İran’ı, Irak i, Mısır'ı kaybettiğini, Hindistan'ı bile elde tutmakta zorluk çektiğini yukarıda söylemiştik.

Bu hezimetlerin gerçek sorumlusu olan İngiliz Nazırı, mutaassıp protestan M. Loit Corc , Yunanlıları İstanbul’a doğru sürükleyerek Türkleri Avrupa’dan atmayı, salipin hilâlden intikam alması gibi tahayyül etmişti. Fakat, kendi imânı kadar güçlü bir imâna çarptı ve bu darbe ile bütün İngiliz müstemleke imparatorluğu sarsıldı.» ....


Balkan Harbi sırasında katliâm edilen Türk halkı gerçeğini, tamamen tersyüz ederek «Türkler katliâm ediyorlar» çığlıklarıyla dünyayı ayağa kaldıran Avrupa basınının yersiz davranışlarını, Ingilizler de Kurtuluş Savaşımız sırasında aynen tekrar etmişlerdir. Gustave Le Bon, bu konuda şöyle yazıyor:

"... Yukarıda gösterilen dinî sebeplerden başka, Türkleri mâzur gösterecek bir sebep de, Yunanlılar voltasıyla onları Avrupa’dan, özellikle İstanbul’dan atmayı hayal eden İngiltere’nin yaptığı inkârı kabil olmayan haksızlıklardır. Türkleri atmak için gösterilen tek sebep: Hıristiyan azınlığı devamlı şekilde katliâm ettikleri idi. 
Pek haklı ve doğru olarak denebilir ki, eğer Türkler, İngiliz Hükûmeti’nin iddia ettiği katliâmların onda birini yapmış olsalardı, Doğu'da çoktan beri hiçbir hıristiyanın kalmaması gerekirdi..

Gerçekte ise, bütün Balkanlılar —ırk ve dinleri ne olursa olsun— büyük kıtalcidirler. Bunu bizzat Mösyö Venizolos’a da söyledim. Düşmanını boğup öldürmek, Balkanlar’da genellikle kabul edilmiş bir sanattır."....


Avrupa devletlerinin Türkiye’ye karşı giriştikleri şavaşlarda, daima din faktörü ağır basmıştır. Batı dünyası, Osmanlı İmparatorluğu'nun, Avrupa içlerine kadar sarkarak, oralarda yerleşmesini hiçbir zaman affetmemiştir. Osmanlı Devleti’nin zayıf düştüğü günlerde ortaya çıkarılan «Şark meselesi», doğrudan doğruya müslüman Türklerin Avrupa’dan kovulmasını öngören dinî karakterli bir plândır. Bu uğurda büyük propaganda yapılmış. 

Balkan toplumlarının milliyetçilik hisleri kamçılanmış, önce ayaklanmalar sonra savaşlarla istenilen sonuca ulaşılmıştır. O zamanlar. Doğu ülkelerini sömürülmeye uygun birer ilkel topluluk hâlinde gören Avrupa devletlerinin bu dinî ve emperyalist karakterini kuvvetle teşhis eden müslüman düşünür ve yazarları, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'ndan sonra, içine düştüğü çıkmazı üzüntüyle görmüşler ve İslâm dünyasının bağımsız son kalesi saydıkları Türkiye'yi, toplu bir halde desteklemişlerdir, özellikle. Hilâfet müessesesinin Türkiye'de bulunuşu, bu destekleyişte büyük rol oynamıştır.

İşte, Avrupa’nın sömürücü karakterini aksettiren bir kaç satır:

«Yine tekrar ediyoruz ki, zamanımızda bir memleketi istilâ, yalnız topla, tüfekle yapılmaz. Zamanımızın en istilâcı ordusu: Avrupa komisyoncuları, tellâlları, gezgin ticaret memurlarıdır. Bu barışsever düşmanlara kucağımızı açarsak, İktisadî istiklâlimizi kaybetmiş oluruz. İktisâdi istiklâle malik olmayan bir millet ise, siyâsi istiklâlini mihnet yükü gibi taşır gider. » (Şeyh Mihriddin Arûsi — 20. Asırda Âlem-i İslâm ve Avrupa, 1911. Sayfa:73)

Avrupalıların istilâ ettikleri müslüman ülkelerindeki insanlık dışı hareketleri de şöyle özetleniyor:

«Medeni namını alan alçakların, Müslüman Afrika’da yaptıklarını, hiçbir millet ve hattâ vahşiler değil, insanlar, hayvanlar hakkında bile revâ görmezler. Orta Afrika ahalisinden bir müslüman, bir hayvan kadar bile, hayat hakkına sahip değildir. Silâhlarını teslim etmiş büyük halk kitlelerini soğukkanlılıkla kurşuna dizmek, müslümanlara yer öptürmek, muhakemesiz adam öldürmek, beş - altı yaşlarında kızcağızların ırzına geçmek gibi mel'ânetler, Afrika'da hergün yapılan alçaklıklardandır.» .... (Aynı eser, sayfa: 26)

Emperyalist Avrupa’nın bir ufacık ülkesi bile, büyüklerinin yolundan gitmekten çekinmez ve en uygun alan olarak tabiî zenginlikleri sonsuz Müslüman ülkeleri seçer:

«Hayvanat yetiştirmeye mahsus hârâlarla bile kıyaslanması mümkün olmayan, Cava, Sumatra adalarındaki milyonlarca müslüman, bir avuç Felemenk’in kesesini doldurmak üzere hayvan sürüsü gibi boğaz tokluğuna çalıştırılıyor.» ....(Aynı eser, sayfa: 27)

Fakat bu sömürü, sonuna kadar böyle devam etmeyecektir.
Yüzyıllar boyu bilerek uyutulan Doğu ülkeleri, gerçekleri anlamaya ve uzun süren uykularından uyanmaya başlamışlardır:

«İslâm Âlemi, yüzyıllardan beri zillet ve tahkir çizmesi altında ezile ezile, nihayet daldığı derin uykudan uyanmış, zillet ve esâretini anlamıştır.» .... (Aynı eser, sayfa: 59)


1919 yılında Londra’da faaliyete geçen «Londra İslâm Cemiyeti Merkezi» Genel Sekreteri ve tanınmış müslüman düşünürü Şeyh Hüseyin Kıdvaî de, I. Dünya Savaşandan sonra haritadan silinmek istenen Türkiye’yi içten savunanlar arasındadır.

«Türkler, İslâm dininin alemdarlarındandır. Asırlardan beri bu şerefli mevkii elde etmiş bulunuyorlar. Avrupa hattâ Amerika’nın, yani bütün Hıristiyanlık dünyasının kılıcı, onların, yani Müslümanlığın üzerine çekilmiştir. «Onlar Meclisi»nin cevabı, Türk, yani İslâm idaresini lekelemek istiyor. Gerçi ben Türk değilim.
Fakat, Türkleri ve idarelerini bilirim, başkalarının idarelerini de gördüm. Bilirim ki, maddeci Avrupa ancak kılıca hürmet eder. Ancak onun kuvvet, onun hastalık ve gururunu iyi edebilir. Fakat, Türklerin milli seciyelerine isnat edilen haksız tecâvüzler, tarih ve insanlığın huzurunda mutlaka müdafaa edilmeli ve onların hakkında hakikat söylenmelidir.

Avrupa'da ve Amerika'da Türkler aleyhine yapılan tek taraflı propagandaların ne kadar üzücü ve vahim neticeler doğurduğunu tamamiyle biliyorum. Bu propagandalar, ırkî ve dinî taassupları körükledi.» .... (İslâm'a Çekilen Kılıç — Şeyh Hüseyin Kıdvaî. Sayfa: 7, 1919)

Yazar, daha sonra, Avrupalıların Türkiye’ye karşı giriştikleri savaşların dinî karakterini şöyle anlatıyor:

«... Böyle bir muhit içinde Osmanlı Devleti’nin hayatına son vermek gerektiğini, çünkü o yaşadıkça hıristiyanların esâret altında kalacaklarırı ilân etmek, hiç de şaşkınlık yaratmıyor. Kendine has faziletlere, muhteşem bir geçmişe sahip olan ve bilhassa Fransa, İngiltere gibi devletleri kendilerine borçlu bırakan, dünya nüfusunun üçte birini teşkil eden, Islâm âleminin merkez ve hududu olan bir devleti yıkmak hiç şüphesiz adaletsizliktir. Fakat, Hıristiyan Avrupa, hıristiyanları kurtarmak fikriyle kendini tatmine devam ettikçe, başka hiçbir şeye önem vermez.» .... (Aynı eser, sayfa: 8)

Batı devletlerinin ne büyük bir din taassubuyla hareket ettikleri ve bu yolda korkunç cinayetler işlemekten bile çekinmedikleri de şu satırlarla belirtiliyor:

«Balkan muharebesinde İslâm ahalisini imha siyâseti takip olunduğundan, Carnegie İnceleme Heyeti'nin tevsik edilen beyânatına göre: Yüzbinlerce müslüman erkek, kadın, çocuk kesildi. Birçok Ingilizin gözleriyle gördüğü gibi, Italyanlar Trablusgarp’ta sivil İslâm halkını katlettiler. Fransız milletinin muhteşem tarihini lekeleyen Cezayir ve Fas katliâmları, Rusların Meşhed'de müthiş cinayetleri, Kongo'da Avrupalı olmayan
işçilere karşı girişilen cinayetler, bunların hepsi tarihe mal olmuştur.» .... (Aynı eser, sayfa: 25)

Doğu ve Batı yazarlarından aktardığımız bu fikirler, öyle sanıyorum ki bu eserin daha iyi değerlendirilmesine yardımcı olacaktır. Ve görülecektir ki Pierre Loti, fikir ve duygularıyla, Batı’dan çok Doğu'ya yakındır. Çünkü, sadece orijinal görünme isteği veya paradoks yaratma kayası, hiçbir yazan, inanmadığı fikirlerle bu derece kaynaştıramaz.

Pierre Loti bu tutumuyla Avrupa’nın hiddetini üzerine çektiği gibi maalesef, Edebiyat-ı Cedide’nın Batılı olmaya özenen bazı şair ve yazarlan tarafından da «Türkiye’nin Şarklı kalmasını istemekle» suçlandırıldı.

Bunlar, Pierre Loti’nin yalnız, eski medeniyetlere bağlı kalan romantik yönünü gördüler, Batı sömürgeciliğine karşı Müslümanlığın ve ezilmiş milletlerin müdafaası için baş kaldırışını görmezlikten geldiler.

Son söz olarak şunları ekleyelim: Avrupa, uzun yıllar sürdürdüğü sömürme politikası ve din fanatizminin Müslüman ülkelerde uyandırdığı acı tepkiyi Pierre Loti'nin şahsında az da olsa giderebildi.

FİKRET ŞAHOĞLU



PİERRE LOTİ’NİN ÖNSÖZÜ

Şu dağınık satırları okuyacak olanların beni affetmelerini dilerim. Çünkü, bu sayfalar, birçok riyakârca alçaklıkların maskelerini indirmek, birazcık olsun gerçeği göstermek ve adalet istemek için, bir üzüntü ve tiksinti ateşiyle çabucak yazılmıştır.

Başladığım bu mücadeleyi sürdürmem gerektir. Çünkü, hergün dâvâmın haklılığını doğrulayan yeni bilgiler alıyorum. Konulan sansüre ve bunca söylenen aldatıcı sözlere rağmen, gerçek, herkes tarafından anlaşılacaktır.

Yangın... Katliâm... Yağma... Çapul... Ve son derece canavarca kesilen insan uzuvları... İşte koyu Hıristiyan olmakla övünen bu orduların bilânçolarındaki haydutluklardan birkaç örnek.
Bazı ilkel toplumların savaş sırasında bu gibi işlere başvurmalarının bir zorunluk olduğunu isterlerse itiraf ederim. Zaten, Hıristiyan «kurtarıcılar», fâcia yaratma konusunda kendilerinden çok geride kalan zavallı Türklerin aleyhine, bilgisiz kişileri kışkırtmak için böylesine uğraşmamış olsalardı bundan bahsetmek
lüzumunu bile duymazdım.

PİERRE LOTİ 




YANGINDAN SONRA
11 Ekim 1911
Doğu’nun ışık saçtığı tarihlerden günümüze kadar....





UYANIŞ'A İHTİYAÇ DUYULAN ŞU GÜNLER İÇİN OKUYALIM



SB.


***