Translate

kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2014 Pazar

Eski Korece'de Türkçe Ödünç Kelimeler









Korece'de pek çok Altayca ödünç kelime bulunmaktadır. 
Bunların esas olarak iki ayrı dönemde Koreceye 
girdikleri kabul edilmektedir.

Korece'deki Altayca kelimelerin çoğu 13.yüzyılın ortalarında, Korece'deki Moğol egemenliği döneminde ödünçlenmiştir. Ayrıca Kore tarihinin daha erken dönemlerinde, ilk veya eski Korece döneminde de ödünçlenmiş çok sayıda Altayca kelime bulabiliriz. 

Bu Altayca ödünç kelimelerin çoğunun Türkçe kökenli olması ilginçtir. 

Korece ile Türkçe arasında köklü bir genetik münasebetin söz konusu olduğu hakkında bir çok görüş ileri sürülmüştür. Bu görüşler şöyle özetlenebilir:

Moğolca , Türkçe ve Mançu-Tunguzca birbirine en yakın diller olarak bir Altay dil ailesini oluşturmaktadır ve Korecenin de bu birliğe dahil edilebilme ihtimali çok büyüktür.

Korece konusuyla en çok ilgilenen Batılı bilim adamları Ramstedt ve Poppe olmuştur. Bu iki bilginin konuyla ilgili görüşleri arasında bazı farklılıklar vardır.

Ramstedt Korece ile diğer Altay dilleri arasındaki genetik ilişkiden söz ederken Koreceyi diğer Altay dilleri ile aynı ölçüde yakın bir dil saymıştır.

Fakat onun öğrencisi Poppe, Korecenin bir Altay dil birliği içindeki yeri konusunda bazı şüpheler taşır. Ona göre Korecenin bir Altay dili olma ihtimali yüksektir; ancak Korece bir Altay dili ise Altay dil ailesinden, yani Proto-Altay dilinden en erken ayrılan dil olmalıdır. Bundan dolayı Korece diğer Altay dillerinden biraz uzak kalmıştır.

Bu konu hakkındaki benim görüşüm ise şudur: Korece kesin bir şekilde Altay dil ailesine mensuptur ve Altay dilleri içinde en çok Türk diline yakındır.

Şimdiye kadar yapılmış araştırmalar dışında, kendi araştırmalarımın sonucu olarak Korece ile Türkçe arasında 180'e yakın yeni ortak kelime ve 90'a yakın ortak ek bulunmuştur. Üstelik bu ortak unsurların çoğu yalnız Türkçe ile Korece arasında değil, Moğolca ve Mançu-Tunguzca gibi diğer Altay dillerinde de mevcuttur.

Ortak kelimeler bir yana bırakılırsa, çalışmalarımdan elde ettiğim ortak unsurlar şunlardır:


İsim yapma ekleri 37
Fiil yapma ekleri 14
Hal ekleri 9
Zamirler 8
Sıfat fiiller 5
Zarf fiiller 12
Çoğul ekleri 2

Öte yandan, Türkçe ile Korece arasında bir çok ödünç kelime de bulunmaktadır. Türkçeden Koreceye yapılmış ödünçlemeler iki ayrı tarihi dönemde meydana gelmiştir.

Birincisi ilk Kore devletlerinin teşkil edilmesi ve gelişmesi sıralarında, yani aşağı yukarı MÖ.2 yüzyıldan önceki asırlarda;

İkincisi ise MS.13.yüzyılda Moğol İmparatorluğu'nun Kore'yi idare ettiği yıllarda Moğolca vasıtasıyla gerçekleşmiştir.

Bu makalede ilk Kore devletleri devrinde Türkçeden Koreceye geçmiş ödünç kelimeler üzerinde duracağım. 

Bilindiği gibi milattan önceki asırlarda Kore'nin ilk devleti olan Kocoson ile Proto-Türkler olarak bilinen Hunlar arasında coğrafi ve kültürel açıdan oldukça sık münasebetler olmuştur. Bu iki devlet ve bunlardan sonra kurulan devletler de bir Altay kavimler birliği halinde Çin'e karşı savaşmışlardır. Bu sıralarda ve ondan önceki dönemlerde Korece ve Türkçe arasında hem kültürel hem de söz varlığı anlamında ödünçlemeler olmuştur. Kore devletinin ilk devirlerinde Türkçeden Koreceye geçmiş kelimeler şunlardır:

(1) Ko. ori “ördek”: Orta Korecede orh ve orhi olarak iki şekli vardır. Bu kelimedeki /h/, epithesis ses olayı sonucu ilave edilmiş bir ünsüzdür. Ayrıca orhi şeklinin sonunda bulunan /i/ ünlüsü Korecede sık görülen isimden isim yapma ekidir. Modern Korecesi ise ori şeklindedir. Öte yandan, bu kelime Yakutçada uzun ünlülü olarak o:r şeklinde bulunmaktadır. Eski Uygurcada ördek “ördek” kelimesi vardır (Ligeti 1966: 190). Clauson (1977: 205), bu kelimenin or- “yüksek yere çıkmak” fiili ile isim yapma eki –dek gibi iki ayrı morfemden meydana gelmiş olduğunu iddia etmiştir. Fakat, bildiğimiz gibi Türkçede –dek şeklinde bir isimden isim yapma eki bulunmamaktadır. Bana göre bu, Türkçe ör ile bilinmeyen bir dilden geçmiş -dek kelimesinden oluşmuş ve hendiadion olarak kullanılmıştır. 

(2) Ko. turumi “turna”: Bu kelime Eski Türkçeden Koreceye geçmiştir. Eski Türkçede turunya, Orta Türkçede turna şeklindedir. Kıpçakça, Kumanca, Osmanlıca gibi tarihi Türk dillerinde de aynı şekilde geçmektedir. Azerice ve Türkmencede ise durna şeklindedir. Öte yandan, Yakutçada bu kelime turuya şeklindedir ve bu Tunguzcaya da geçmiştir: Evk. turuya. Bu kelime Japonca tarafından da turu şeklinde ödünçlenmiştir. 

(3) Ko. bora “kar fırtınası”: Korecede bu kelime yalnız nunbora “kar fırtına” (nun “kar”) kelimesinde bulunmaktadır. Bu kelime ilk defa Orhon Türkçesinde bor “kar fırtınası, şiddetli yağmur” şeklinde bulunmaktadır. Çağataycada borağan şeklindedir ve bu Moğolcadan geçmiştir. Bugünkü Türk lehçelerinde de bu kelime bulunmaktadır; 


Trkm. bo:ran “id”leri., 
Kzk. boran “id”leri., 
Tuv. bora:n “id”leri., 
Tat. buran “id”leri. 
Fakat bunların hepsi Moğolcadan geçmiştir. 

Çok ilginçtir ki Anadolu Türkçesinde bora şekli kullanılmaktadır ve bu şekil Eski Türkçe bor şekline paragoge ses olayıyla sonuna ünlü ilave edilerek meydana gelmiştir. Öte yandan, Anadolu Türkçesinde Moğolcadan geçmiş boran şekli de bulunmaktadır. Bu kelime Moğolca ve Tunguzcada da bulunmaktadır; Mo. boroğan “yağmur”, Lam. burkun “kar fırtınası”, Evk. burkan “id”leri. Bu kelime Yakutçadan Evenkiceye geçmiştir; Yak. burxa:n “kar fırtınası”. 

Poppe’ye (1960: 21) göre Moğolca boroğan, buruğan’dan gelişmiştir. Poppe bu kelimeyi Türkçe bur- fiili ile karşılaştırmıştır. Fakat Poppe’nin bu görüşü yanlıştır, çünkü Kazakça ve Kırgızcada Moğolcadan geçmiş boran kelimesinin yanında bora- fiili bulunmaktadır. Bu fiil, isim isim bor ile isimden fiil yapma eki –a-’dan meydana gelmiştir.

(4) Ko. cokha “yeğen”: Bildiğim kadarıyla bu kelime Moğolca ve Mançu-Tunguz dillerinde görünmemekte ve yalnız Orhon Türkçesinde çıqan şeklinde bulunmaktadır

(5) Ko. tonga “kuvvetli, kalın ve güçlü halat”: Bu yalnız tongacur “kuvvetli halat” kelimesinde görünmektedir. Eski ve Orta Türkçede tonga oldukça sık görünmektedir. Bu kelime Kaşgarlı Mahmud’un lugatında “kaplan”, Clauson’a (1972: 515) göre “kahraman”, İbnü Mühenna’ya göre ise “kuvvetli” anlamındadır. Öte yandan bu kelime Çince kaynaklarda da d’ung-nga olarak geçmektedir. Bu kelime büyük ihtimalle Mançu-Tunguzca yoluyla Koreceye geçmiştir. 

(6) Ko 'iri köpek' : Bu kelime Kore'nin güney eyaletinde kullanılmaktadır. Bu Eski Türkçe böri “kurt” ile aynıdır ve Türkçeden Koreceye geçmiştir. Yenisey Ostyak ve Rus dillerine de geçmiştir. 

(7) Ko. toksuri “doğan”: Bu kelime dışında Korecede “doğanın bir çeşidi”ni ifade eden ve suri ile yapılmış iki kelime daha vardır: surimae (<*suri + mae “doğan”) ve surisae (< suri + sae “kuş”). Öte yandan, anlamı belli olmayan suri tek başına hiç kullanılmamaktadır. Fakat bu örneklerden toksuri kelimesinin tok ve suri şeklinde iki kelimeden meydana gelmiş olduğu anlaşılmaktadır. Korece tok kelimesi Türkçe “doğan” anlamındaki toğan (<*tok+kan) kelimesinde yaşamaktadır. Türkçe toğan kelimesi *tok ve kokeni belli olmayan *kan şeklinde iki kelimeden meydana gelmiş ve hendiadion olarak kullanılmıştır. Türkçe *tok ise büyük ihtimalle proto veya eski Türkçeden Koreceye geçmiştir.

(8) Ko. kåo “uyuyan kişiyi bastıran kötü ruh”: Bugünkü Korecede bu kelime kawi şeklindedir. Orta Türkçe Oğuz diyalektinde “kötü ruha tutulmuş hal” anlamında kowu ve kowuz şekli vardır. Kaşgarlı Mahmud’un lugatinde bu kelime hakkında ilginç bir izah vardır; Kötü ruha tutulmuş adamdan kötü ruhu kovarken soğuk suyu adamın yüzüne döküp “kowu! kowu!” diye bağırırlarmış. Clauson (1972: 581) ve Dankoff’a (1985: 144) göre bu kelime “kovmak” anlamındaki Türkçe fiil kow-’dan gelişmiştir. 

Fakat bu görüş pek inandırıcı değildir. Çünkü Türkçede fiilden isim yapma eki –u veya –uz nadir görünmektedir ve istisnasız olarak geçişli fiillerle kullanılmıştır. Bunun dışında semantik bakımdan da pek ilgili görünmemektedir. Bence iki ihtimal 
vardır: birincisi, isim olan kowu’ya küçültme eki –ç gelmiş olması; ikincisi, isim olan kow ile 'uçmak, yok olmak' anlamındaki uç-fiilinin beraber kullanılmış olması. İkincisi kow uç! “kötü ruh! yok ol!” anlamındadır. Öte yandan, Korece şekil kawi, arkaik şekil kåw’e isimden isim yapma eki – i’nin eklenmesi ile sonradan gelişmiştir. 

(9) Ko. tark “tavuk”: Bu Eski Uygurca ve Orta Türkçe takığu “evcil kuş” ile aynıdır. Bu kelime tak ve –ğu şeklinde iki morfemden meydana gelmiştir. Clauson (1972:587), - ğu'nun Eski Türkçe hayvan isimlerinde sık sık rastlanan - ğa ile aynı isim yapma eki olduğunu söylemiştir: Trk.kaburğa 'baykuş', torğa 'tarla kuşu'. 

Fakat bence - ğu'nun Çince bir ödünç kelime olması ihtimali büyüktür (Karl. 126). Türkçe takığu, takı ve ğu şeklindeki iki kelimenin ikileme olarak yanyana kullanılmış şeklidir. Eski Türkçe takı biçimi, /r/ ünsüzünün düşmesi ve sonda /ı/ sesi türemesiyle ortaya çıkmıştır.. 

Korecenin şivelerinde /r/ düşmesiyle /tak/ şeklinde kullanılış yaygındır. Bu kelime Moğolcada da görünmektedir: Mo. takijan “piliç”. Bu kelime, tak “tavuk” ile dönüşümlü-aitlik eki –ijan’dan oluşmuştur. 

Korece tark kelimesinin Türkçeden Koreceye mi yoksa Koreceden Türkçeye mi geçmiş olduğu belli değildir. 

(10) Ko. satari “portatif merdiven”: Bu kelime “merdiven” anlamındaki Türkçe satu ile bağlantılıdır. Clauson (1972:867) bu Türkçe kelimenin bilinmeyen başka bir dilden ödünçleme olduğu ihtimalini ileri sürmüştür. 

Korecede satari kelimesinin yanında aynı anlamda sataktari kelimesi vardır. Korece satari ve sataktari aynı köktendir. Bu iki kelime mukayese edilirse, satari’nin birden fazla morfemden oluştuğu belli olmaktadır. Bence satari kelimesi sata ve –ari olmak üzere iki morfemden meydana gelmiştir. Burada –ari bir küçültme eki olup Korecede çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Satak kelimesi ise sata ile isimden isim yapma eki –ak’tan oluşmuştur. İsim yapma eki –ak Korecede çok yaygın bir ektir.

(11) Ko.kut '(şamanizmde) kutluluk dilemek için yapılan dini merasim' : Bu kelime şamanizm ile ilgili bir kelimedir ve Altay dillerinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Eski Türkçede “devlet, saadet, kutlama” anlamında kut vardır. Eski Uygurcada, fiil yapma eki ile yapılan qutğur- “kut vermek, saadet vermek” ve kutad- “kutlu olmak” da vardır. Orta Türkçede “saadet, kutlama” anlamında yaygın olarak kullanılmıştır. Moğolcada ise bu kelime iki heceli kutu şeklinde olup “saadet; kutsal” anlamındadır. Mançucada aynı anlamda xuturi şekli vardır ve ayrıca “kötü ruh” anlamında xutu da kullanılmaktadır.

Bu kelimenin nasıl ödünçlenmiş olduğunu belirlemek kolay değildir. Fakat, şekillere ve anlamlara bakılırsa, Türkçeden Koreceye ve diğer dillere geçmiş olması ihtimali büyüktür. Korecedeki anlamı kutluluğu dilemek için şaman merasimi düzenlemek olup bu, Türkçedeki anlamına göre ikincildir.

(12) Ko.tul 'dişi hayvan ; yavru veya yumurta veremeyen dişi' : Bu kelime yalnız önek olarak kullanılmakta ve tek başına kullanılmamaktadır. Bu kelime Türkçe “dul kadın” anlamındaki tul kelimesinden ödünçlemedir: Uyg., MK, Çağ.tul 'dul'. Ramstedt (1935) bu Türkçe kelimeyi Moğolcanın Kalmuk lehçesine ait tulğu “yalnız, yetim” ile ilişkilendirmiştir.

(13) Ko. kor “maya, mayalı yemeklerde görünen ve sertleşmiş kalıntı”: Korecede bu kelime tek başına kullanılmamakta, kormaçi (< *kor-maçi), korkaci (< *korkaci), kormaci (<*kor-maci) gibi kelimelerde görünmektedir. Bu kelimeye Orta Türkçede rastlanmaktadır: MK kor. Bugünkü Türk lehçelerinden Türkmence ve Kırgızcada kullanılmaktadır: Trkm. gor, Krg. kur. 

(14) Ko. tuk “set, bent”: Bu kelime Eski ve Orta Türkçede tuğ “dam, cover, stopper” (Dankoff 1985:198) şeklinde kullanılmıştır. Bunun dışında tuğla (<*tuğ-la-), tuğaq (<*tuğ-aq) gibi kelimeler de vardır. Türkçe tuğ kelimesi tu-fiiline isimden fiil yapma eki –ğ’nin eklenmesiyle yapılmış bir isimdir. 

(15) Ko. tam “toprak ve taşlarla yapılmış duvar”: Bu kelime Eski ve Orta Türkçede çok yaygın kullanılmıştır: Orh., Uyg. tam id., MK tam id. Orta Türkçe Çağatayca ve Kumancada 'çatı' anlamında, Osmanlıcada ise "çatı, bina, hapishane” anlamındadır. Orta Türkçede bundan türemiş fiil de vardır: MK tamula- “set ve bent inşa ederek suyu korumak”. Türkçe tam kelimesi, tuk ile beraber çok erken dönemde Türkçeden Koreceye geçmiştir.

(16) tori “kahraman”: Bu kelime ilk defa eski Korece kaynaklardan Samgukyusa'da , ilk Kore devletlerinden biri olan Silla devletinin kurucularından söz edilirken sobєltori şeklinde geçmektedir. Sobєltori, sobєr ve tori olmak üzere iki kelimeden oluşmuştur. Sobєl “başkent” anlamındadır; sonra seul’e gelişmiştir. 

Tori kelimesinin anlamına gelince, bu Moğolistan’ın başkenti Ulan Bator’un adında geçmektedir. Burada ulan bir sıfat olup “kırmızı”anlamına gelir; bator ise Türkçe bagator ile aynıdır. bagator asli olarak “kahraman” anlamına gelir ve Doğu Türkistan’da, Miran ve Tunhuang’da keşfedilen ve Runik yazıyla yazılmış Eski Uygurca bir metinde görülmektedir. 

Bu kelime baga ve tor şeklinde iki kelimeden oluşmuştur. bağa Türkçe baqa ile aynıdır. Çünkü /q/ > /ğ/ ses olayı Türkçede nadir olsa da görülmektedir: Uyg., MK buqa, Çağ. buğa, Kum. boğa. Eski Uygurca baqa “kara kurbağa”, Kıpçakça ve Osmanlıcada bağa şeklinde gelişmiştir. 

Bağator ünvanı için kullanılan bağa kelimesinin hayvan isminden olması pek şaşırtıcı değildir. Çünkü, Eski Türkçede hayvan isminden gelme ünvanlar çoktur: Baqa Tarqan, Boqa Kağan, Böri Kağan, Sonkor Kağan, vb. Bu gibi geleneklerin eski totemizm ile ilgili olması gerekir. 

Bağator’daki tor “general, kahraman” anlamındadır ve bağator “kara kurbağa general” anlamı taşımaktadır. İlginçtir ki bu isim Kore halkbiliminde çok güçlü bir hayvan olarak tanınmıştır. Eskiden Koreliler güçlü erkek çocuklara “kara kurbağa general gibi çocuk" diye hitap ederlerdi. Çocuk oyunlarında da çocuklar oynarken “kara kurbağa bana yardım et!” diye bağırmaktadırlar. Gelenek olarak Kore’de tori “cesur erkek” anlamında kullanılmıştır.

Öte yandan, tori kelimesinin son ünlüsü olan /i/ Korecede çok yaygın olan bir isimden isim yapma ekidir. (17) kakkan “Silla devletinin bir ünvanı”: Eski Kore devletlerinden Kogurye’de “ulu hükümdar” anlamında kaxan ünvanı kullanılmıştır (Lee B.D. 1985: 12). 

Bu, Silla ünvanı kakkan ile aynıdır. Bu Eski Türkçe ünvan qaqan ile de aynıdır. 
Öte yandan Eski Korecede qan bir “hükümdar” ünvanının yanında bir de qa "yerel hükümdar" ünvanı kullanılmıştır. Bu Türkçe qağan'ın qa ve qan şeklinde iki ünvandan oluştuğunu göstermektedir. 

Moğolcada bu kelime qan (<* qan <* qän <* qa'an <* qağan <* qagan) olmuştur. Öte yandan , Ön Türkçe Tabgaç (Topa) dili ve Eski Türkçede kullanılan qağan Altay dilleri dışında Farsça, Tibetçe, Ural dilleri ve Hint-Avrupa dillerine de geçmiştir (Doerfer IV, 1161). 

(18) Ko. kam “Silla devletinin bir ünvanı”: Silla ünvanlarında büyük kam, küçük kam, küçük kardeş kam gibi ünvanlar kullanılmıştır. Bu kelime şaman anlamındaki Türkçe kam kelimesiyle aynıdır. (Ramstedt 1949: 90, Lee B.D. 1985: 610): Uyg. qam “sorcer”, MK qam id., Çağ. qam “physician, healer, wise man” (Clauson 1972: 625). Orta Türkçede kam kelimesi fiil yapma eki ile de kullanılmıştır: kamla- “şifacı olarak çalışmak”. Eski devirde şamanların yalnız dini işlerde bulunmayıp politik işlerde de faaliyet gösterdiğini iyi biliyoruz. Kumancada kam “kadın şaman” için kullanılmıştır. Ramstedt’in (1951:51) bu Korece kelimeyi Çinceden ödünçleme olarak görmesi yanlıştır.

Yukarıda erken dönemde Türkçeden Koreceye geçmiş ödünç kelimelerden bazıları gösterilmiştir. Bunun dışında Türkçeden gelmiş daha pek çok ödünçleme mevcuttur. Tabii ki bazı kelimeler ne Türkçe, ne de Korecedir; kökü belli olmayanlar da bulunmaktadır.

Bunların ne zaman Koreceye geçtiği hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir, fakat bunların büyük kısmının tahminen Proto- veya Ön-Türkçe döneminde, diğerlerinin ise Eski Türkçe döneminde olması ihtimali büyüktür. Bilindiği gibi ilk Kore devleti olan Kocoson ile Proto-Türkler olarak tahmin edilen Hyung-nu’lar arasında oldukça sıkı münasebetler olduğu hakkında kanıtlar çoktur. 

Bunun yanında Kocoson’dan sonraki Kore devletlerinden Puye ve Kogurye de Mançu bögesinde olup kuzey ve kuzey batısında bulunan Ön veya Eski Türkler ile sürekli münasebetleri olmuştur. Japon Türkoloğu Mori’nin Orhon abidelerinde sözü edilen “bökli” ile, bu Kore kavimlerinden bahsedilmekte olduğu şeklindeki görüşü doğrudur. 

Gerçekten de Hyung-nu’lar ve Göktürkler, sırasıyla önce Kocoson ile, sonra ise Kogurye ile askeri müttefik halinde Çin’e karşı direnmiş ve savaşmışlardır. MS 9. yüzyıldan sonra Asya kıtasının kuzey-doğusunda Çin’in güçlü bir hakimiyet 
kurmasıyla Koreliler ve Türkler arasındaki münasebetler tamamen kopmuştur.


Han-Woo Choi
Handong University / Güney Kore
bilig, Summer / 2004, Number 30: 85-93 
© Ahmet Yesevi University Board of Trustees 



In the Korean language, a lot of Altaic loan words are found. These are supposed to have been borrowed into Korean mainly in two different periods. Most of the Altaic loan words were borrowed into Korean during the Mongolian rule of Korea in the middle of the 13th century AD. In addition to these, we can find considerable number of Altaic loan words, which was passed into Proto or Ancient Korean in the earlier periods of Korean history. It is very interesting that most of these Altaic loan words are of Turkic origins. This paper deals with some Turkic loan words in Ancient Korean. 




NOT: 
Hyung-nu 'lar Çin kaynaklarında geçen Hun'lardır ve 
Proto-Türk'tür.


Yani: 
"Bilindiği gibi milattan önceki asırlarda Kore'nin ilk devleti olan Kocoson ile Proto-Türkler olarak bilinen Hunlar arasında coğrafi ve kültürel açıdan oldukça sık münasebetler olmuştur."
ile
"Bilindiği gibi ilk Kore devleti olan Kocoson ile Proto-Türkler olarak tahmin edilen Hyung-nu’lar arasında oldukça sıkı münasebetler olduğu hakkında kanıtlar çoktur. "


söylemi arasındaki "bilinen" ile "tahmin edilen" kelimeleri , çeviri hatası mıdır, bilinçli bir hata mıdır, anlamadım.  
SB.

...



Başbakanlık Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivlerinde Bulunan Kore 
ile ilgili Belgeler Üzerine bir Değerlendirme
Yrd.Doç.Dr. A.Merthan Dündar ,2007
Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi
Japon Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı



ON THE ANCIENT RELATIONS BETWEEN 
THE TURKIC AND KOREAN PEOPLES 
Dr.Gaybullah BABAYAR
Institute off Oriental Studies
Academy of Sciences of Uzbekistan


KORE - TAŞKAPLUMBAĞA

KORE - TAŞAT

KORE - TAŞKOÇ



GÖKTÜRK HAKANI 'NA AİT TAŞ KAPLUMBAĞA


GÖKTÜRK HAKANINA AİT TAŞ KAPLUMBAĞA
ve TÜRKLERE AİT TAMGA = DAĞ TEKESİ
ORHUN KİTABELERİNDEKİ TEKE TAMGASI
AYNI TAMGA
HAKKARİ BALBALLARI'NDA DA VARDIR



MOĞOLİSTAN

ORHUN ANITI  VE TAŞ KAPLUMBAĞA

TÜRKLERE AİT TAŞBABA

TÜRKLERE AİT TAŞBABA

TÜRKLERE AİT TAŞBABA

TÜRKLERE AİT TAŞBABA

TÜRKLERE AİT TAŞBABA

BİR TÜRK TASVİRİ





Taşat, Taşkoç, Taşbabalara benzeyen Taşheykeller ve 
Kurganlar 
Türk Kültürüdür.


KİTAP

TAŞBABA VE BALBAL

MOĞOLİSTAN VE ANKARA KURGANLARI

UKRAYNA KURGAN - TÜRK/İSKİT

KORE KURGAN

ŞANLIURFA KURGAN

BERGAMA KURGAN


VE TÜRKİYE'DE DAHA NİCE KURGANLAR

ANADOLU EZELDEN BERİ TÜRK'ÜN YURDUDUR
NOKTA



_______________





AZERBAYCAN - İRAN - PAZIRIK / KEÇİ VE KUŞ İKONOGRAFİSİ







Solda : 
Gobustan - Azerbaycan 'dan Türk Kaya Resmi
Sağda : 
Orta Asya kurganından çıkan ve atlara takılan bir maske MÖ.5.4.yüzyıl - Hermitage Müzesi

Gobustan sanatsal kaya oymalarının olduğu yerleşim yeri, 40.000 yıl öncesine dayanan, 6.000 den fazla olağanüstü kaya oymasıyla Orta Azerbaycan yarı çölünün kenarında yükselen üç kayalık platoyu kapsar. Bu yer ayrıca, üst paleolitikten orta çağlara kadar son Buzul Çağını takip eden ıslak dönemde, tümünün bölgenin yerlileri tarafından yoğun bir şekilde kullanıldığı görülen iskan edilmiş mağaraların, yerleşim alanlarının ve mezarlıkların kalıntılarını içerir. 537 hektarlık alanı kapsayan yerleşim yeri, daha geniş korunan Gobustan Bölgesinin bir parçasıdır.

Bölgeyle ilgili ilk buluşlar 1939 - 1940 yıllarında yapılmış, daha sonra sistemli araştırmalar 1947'den sonra araştırmacı arkeolog İshag Ceferzade (I. Djafarsade) tarafından devam ettirilmiştir. Ceferzade, 750'den fazla kaya üzerinde 3.500'den fazla oyma belirlemiş ve kayıt altına almıştır. Bu kayıtlar, daha ileri düzeyde kazılar yapan R.Djafarguly tarafından genişletilmiştir. 1965'den beri, 20'den fazla tarih öncesi yerleşim yerinde kazılar devam etmiş ve bronz çağına ait çok sayıda yapı tespit edilmiştir. Kazıları devam ettiren D.Rustamov tarafından bir mağarada 10.000 yıllık 2 metrelik bir katman ortaya çıkarılmıştır. Bu katmanlarda ele geçirilen insana ait figürün ise en az 10.000 yıllık olduğu, ve hatta daha önceki tarihlere de ait olabileceği belirtilmiştir.

KAYNAK : UNESCO World Heritage Center
Hermitage Müzesi







URMU TEORİSİ : 
Türklerin Anayurdu buraları, Atayurdu ise Altaylardır:Dilmizde buralarda oluşmuştur. Mesela Tarkan adını sıkça görürüz....

Ön Asyada yaranmış prototürk dili m.ö. IV binyılın ortalarında batı ve doğu kollara ayrılmış, doğuya giden prototürk urugları Orta Asyadan İtil yakalarına ve Altaya kadar ayrı-ayrı bölgelerde ikinci Atayurdlar salmışlar.






MÖ.1000 İRAN'DA BULUNMUŞ
PERSLER MÖ.6.YÜZYILDAN SONRA BURALARA GELMİŞTİR!




İRAN'DAN MÖ.1000




kitap




_______TÜRK KÜLTÜRÜ ve TARİHİ_________ 








5 Aralık 2013 Perşembe

Türban dinden sapmadır...




Başörtüsü Söyleminin Dinsel Temelsizliği ve İslam Felsefesi Açısından Eleştirisi
Şahin Filiz

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr.Şahin Filiz, İslam'ın özgün kaynaklarından hareketle "türban"ın İslam'da yeri olmadığını, dinden sapma niteliğini taşıdığını kanıtlamakta ve şu sonuca ulaşmaktadır:

"Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe 'ötekiler' aleyhine genişleten başörtüsü söylemi, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediği gibi, bugün, tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan 'İslami' makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır. Avrupa Birliği, ABD kaynaklı ılımlı İslam propagandası ve dinler arası diyalog faaliyetleri, "Başörtüsüne özgürlük" talepleriyle çakışan bir sürecin temel parametreleri olarak İslami kesim'de dinsel olarak onaylanmış ve sindirilmiştir. Ülkemizi ve Türk ulusunu parçalamayı amaçlayan AB'ne ve onun ülkemizdeki sivil uzantılarına karşı çıkmak, başörtüsü özgürlüğüne ve doğal olarak da İslam'a karşı çıkmakla bir tutulmak için, başörtüsü söylemi, Milli devlete muhalefetin dinsel motifi olarak işlevseleştirilmektedir." 

(Tanıtım Yazısından)

_______


Şahin Filiz, türbanın İslamda yeri olmadığını ve dinden sapma niteliği taşıdığını savundu.

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz, türbanın İslamda yeri olmadığını ve dinden sapma niteliği taşıdığını savundu. 

Doç. Dr. Filiz, "Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe ötekiler aleyhine genişleten başörtüsü söylemi, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediği gibi, bugün tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın, halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan İslami makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır" dedi.

Aydın'ın Nazilli İlçesi'nde, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) şubesinin düzenlediği, `Kadın üzerinden din istismarı' konulu konferansta konuşan Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz, çarpıcı açıklamalarıyla dikkati çekti.

Son günlerde kadın üzerinden büyük bir din istismarı yapıldığını savunan Doç. Dr. Filiz, kadının başörtüsü ile var edilip tanımlanan bir konuma getirildiğini ileri sürdü. Aslında İslam'da kadının çok daha önemli ve saygıdeğer bir konumu bulunduğunu anlatan Doç. Dr. Filiz, "Maalesef Türkiye'de kadınlara, `hür olmak, örtünmek demektir' psikolojisi yerleştirilmek isteniyor" dedi. 

`HIMAR KELİMESİ YANLIŞ TERCÜME EDİLİYOR'

Türban tartışmalarıyla gündeme gelen `hımar' kelimesinin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yanlış tercüme edildiğini kaydeden Filiz, şunları söyledi:

"Hımar kelimesi, bazı meallerde, `kadınlar başlarındaki örtüyü omuzlarına ve göğüslerine indirsinler' şeklinde geçiyor. Buradaki `hımar' kelimesi başörtüsü şeklinde tercüme ediliyor. Bu çok yanlıştır. Çok acıdır ki, Diyanet İşleri Başkanlığı da bunu söyleyemedi. Çünkü doğru değil. Hımar içkiden gelir ve `aklı örtmek' demektir. 

Diğer bir anlamıyla `örtü' anlamına gelir. Bu masa örtüsü de olur veya başka bir örtü, başörtüsü de olabilir. Fetva veren uzman siyasiler olduğu için, bunun farklı bir anlamı olduğunu öğrendik. İslam'ın özgün kaynaklarından hareketle, türbanın İslam'da yeri olmadığı, dinden sapma niteliği taşıdığı kanıtlanmaktadır." 

"MİLLİ DEVLETE MUHALEFETİN DİNSEL MOTİFİ"

Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe ötekiler aleyhine genişleten başörtüsü söyleminin, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediğini anlatan Doç. Dr. Filiz, şöyle devam etti:

"Bugün tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan İslami makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır. AB ve ABD kaynaklı ılımlı İslam propagandası ve dinler arası diyalog faaliyetleri, `başörtüsüne özgürlük' talepleriyle çakışan bir sürecin temel parametreleri olarak İslami kesimde dinsel olarak onaylanmış ve sindirilmiştir.

Ülkemizi ve Türk ulusunu parçalamayı amaçlayan AB ve onun ülkemizdeki sivil uzantılarına karşı çıkmak, başörtüsü özgürlüğüne ve doğal olarak da İslam'a karşı çıkmakla bir tutulmak için, başörtüsü söylemi, milli devlete muhalefetin dinsel motifi olarak işlevselleştirilmektedir."


______________


Siyaset - Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın
Şahin Filiz

"Şahin Filiz'in "Siyaset-Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın" adlı yapıtı, din üzerinden tarikat idolojisiyle kurulan siyasetin başta Yüce dinimiz olmak üzere İslam'ı ve Türk kadınını kötüye kullanma yöntemlerini ve çarpıtılan temel kavramları ele almaktadır.

Din ve kadının istismarını, tarih, toplum, gelenek ve uygarlığı çarpıtarak nasıl devreye soktuklarını öğrenmek için Şahin Filiz'in bu yapıtını hangi görüşten olursa olsun her Türk yurttaşının mutlaka okumasını salık veriyorum. Bu konuda bir düzine makaleden oluşan yapıt, ele aldığı tarihsel tartışma konularının bugünkü tartışmalara kaynaklık ettiğini ustalıkla sergiliyor. - Emin Çölaşan

Şahin Filiz, kadının örtünmesine yönelik dayatmalara gerçekçi açıdan, tarihsel ve güncel verilerle yaklaşıyor. Herkesin "görüş sahibi" olduğu bu konuda en çok gereksinim duyduğumuz şey, bu tür çalışmalar. Filiz, öteki inançların yaklaşımlarını da dikkate alarak hazırladığı bu kitabında, akılcı bir insanın kafasında çengellenen bütün sorulara yanıt veriyor. Türkiye, böylesi çalışmaları okudukça sorunu aşacak. - Mustafa Balbay


(Tanıtım Yazısından) ve diğer kitapları




Bekleme Odası programından: video




_____________



"BATI" TÜRKLERİ NEDEN SEVMEZ?



Hitler'in zulmünden kaçarak ülkemize sığınan ve İstanbul Üni.öğretim üyeliği yapan, Yahudi asıllı Prof.Dr.Neumark ile bir kısım öğrenci Boğaziçinde gezintiye çıkar. Öğrencilerden biri Neumark'a şu soruyu sorar:"Avrupa bizi neden sevmez?"

Neumark şu yanıtı verir:

"Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı, Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Nedenine gelince :

- Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza laik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.

- Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındalar : Tarihten Türkler çıkarılırsa tarih kalmaz. OSmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkar ise, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

- Avrupa'nın pazarı idiniz, Şimdi Avrupa'yı pazar yapmaya başladınız.

- En az dört yüzyıl Avrupa'da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

- Selçuklular anadolu'yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanlar'ı Haçlı Ordusuna mezar ettiler.

- Sizi silahla yenemeyenler sizleri kendilerine benzeterek egemenlik sağladılar.

- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı İslamiyet uğruna her şeyini feda etti...Vehabbiliği kuranlar, İngiliz Dominyon Bakanlığı'nın adamlarıdır...Batı, her yerde İslamiyeti sapık inançlara kanalize etti.

- Kilise, size kan kusturmaktadır ve nedenleri yukarıda anlattığım gibidir.

.....

Halil İnalcık 2003 te düzenlenen törende:

Batı'nın şimdiki tavrı 1850'den başlayan "Şark Meselesi" alışkanlıklarının değişmediğini göstermektedir. Batı bugün de Türkiye'yi kendi politikaları çizgisinde yürümeye zorlamak için etnik ayrılıkları kışkırtarak, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, müdahaleci, vesayetçi baskı metodlarını, başka bir kamuflaj altında devam ettirmek peşindedir. Batı, bütün bunları "Islahat Fermanı" zamanındaki gibi, Türkiye'nin Batı hukuku ve insan hakları standartlarına uygun hale getirilmesi için yapmak gerekliliğine bizi inandırmak istiyor... Yanılmayalım, strateji bakımından dünyanın nazik bir yerini işgal eden Türkiye, dünya milletleri arasında yanlız bir ülkedir. Tarihten gelen dinmez bir husumetin daima hedefi olmuştur, olmaktadır... Bu tarihin bize bıraktığı alınyazıdır. Mustafa Kemal, Osmanlı'yı tarihe gömmüş, tam bir inançla Batı'ya dönmüş, fakat yine de o tarihi kin ve düşmanlığı yenememiştir. Bugün sözde Ermeni davası, Batı parlamentolarında ayakta alkışlanarak benimseniyorsa, bu sadece bize tarihi husumet psikozunun asla ölmediğini gösteriyor...

....

Prof.Niyazi Berkes : 

Batı tarihçiliği iki tür benciliğin hala etkisi altındadır : Biri Hıristiyan bencilliği (Christocentrism) , diğeri ırk bencilliği ( Ethocentrism). Batı tarihçiliğindeki bu iki bencilliğin en iyi göstergesi "Türk"tür.
Tüm nesnellik ölçüleri, konu "Türk"e gelince hemen ortadan kalkar ve Hıristiyan kültürüyle Avrupa ırkçılığı her yandan sırıtmaya başlar. "Türk"ten ağzı burnu çarpılmadan söz eden Batı tarihçisine rastlamak güçtür. Hiçbir Batılı okuyucu da bunların önyargılarında; nesnelliğe, bilime aykırı bir şey görmez.

Onlar için bunlar , evrensel gerçeklerdir. "Türk", Batı tarihçiliğinin bilim efendiliği ölçülerinin dışında kalan bir şeydir. Batılı tarihçi bu konuda istediği gibi konuşabilir."

1932 yılında toplanan ilk Tarih Kongresine katılan yaşlı delegelerden İhsan Şerif Bey:

"Kırkbeş yıldır tarih okutuyorum. Bu uzun zamanın her yılında, benim için çok üzüntülü günlerim vardır. Bu günler, dersimin, Türkler konusuna geldiği günlerdir. Anlatış biçimim cansızdır, coşkusuzdur, yavandır. Nedeni, Orta Asya yaylasına, binlerce yıllık o ata yurduna ilişkin benim de diğer meslektaşlarım gibi , pek az şey bilmem idi. O günlerde çalışır, uğraşır, biraz coşku duymak için yiyekcekmiş gibi kitaplara sarılırdım. Saatler geçer, sonunda yorgun, kötümser ve üzgün kalırdım.... 

Artık o sihirli hazinenin büyüsü bozuldu. Anahtarın sahibi eline aldı; hazineyi açtı. Yüzyıllardan beri özlemini çektiğimiz binlerce belgeyi, binlerce kanıtı demet demet, kucak kucak, evrenin yararlanma alanına saçtı. Büyük Gazi, ölmez Söylev'i ile genç, yaşlı bütün Türkler'i vatan ve görev aşkına inandırmıştır. Şimdi Türk'ün tarihini, bütün Türk ırkının geçmişini, durumunu, geleceğini, bilim aydınlığı ile parlattı."





Yukarıdaki yazılar Vural Savaş'ın "Aşk, Şiir ve Müziğin Coşkusuyla" kitabından alıntıdır. Sadece Aşk,şiir,müzik değil, Türkiye ve Emperyalizm de anlatılıyor. Tavsiye ederim.


Ve İhsan Şerif Bey'in yıllar önce ifade ettiği, "Hazinenin anahtarı artık sahibinin elinde" lafına bir ekleme yapmak istiyorum : 

İNTERNET ve DİJİTALE GEÇMİŞ 
TÜM YAZILAR/MAKALELER/KİTAPLAR AŞKINA....
EVRENİN ANAHTARI ELİMİZDE.

Saygılar
SB.



Ceviz Kabuğu 14.07.2013 Vural Savaş ve Aşk-Şiir-Müzik!.





Metin Aydoğan / Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler.
2 Ciltlik ,1162 sayfa 
(Vural Savaş tarafından önerilen bir kitaptır)




_________________________.


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Diaspora Ermenileri'nin Soykırım Yalanları ve Mücadele Yöntemlerimiz




Diaspora Ermenileri'nin Soykırım Yalanları ve Mücadele Yöntemlerimiz
Tahir Tamer Kumkale , 2007

Tarih şahittir ki; Türk milleti bilerek ve isteyerek ve bin yıldır birlikte yaşadığı Ermenilere ve ne de başka bir millete soykırım uygulamamıştır. 

Bizim milli karakterimizde milletlere ve ırklara düşmanlık yoktur. Ayrıca dini değerlerimiz de bunu kesin olarak reddeder.

Elinizdeki kitap, arşiv belgeleri arasında kaybolmadan Ermeni Soykırımı safsatasının geçersizliği hakkında ve halkımızı bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. 

Bilinmelidir ki Türkiye bu davada tamamen haklıdır. 

Kitapta; haklı davamızda bilmek zorunda olduğumuz şu soruların cevapları yer almıştır.

Diaspora Ermenileri kimlerdir? Bizden neler istiyorlar?

Diaspora'nın Türkiye'ye yönelik hedef ve stratejileri nelerdir?

Küresel Güçlerin Ermeni iddialarındaki yeri ve rolü nedir?

Soykırım yalanlarının belgelerle kanıtlanmış doğruları nedir?

24 Nisan 1915 neden özellikle "Soykırım Günü" seçilmiştir?

Ermeni soykırım yalanları dış ülkelerde neden destek buluyor?

Osmanlı Dönemi Ermeni terörünün sebep ve sonuçları nelerdir?

Cumhuriyet Dönemi Ermeni terörünü sebep ve sonuçları nelerdir?

Ermeni terör örgütlerinin uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgisi nedir?

Konuyla ilgili arşiv belgelerine dayalı bilgiler neden dikkate alınmıyor?

BM Soykırım Sözleşmesine göre yapılanlar soykırım olabilir mi?

İddia edildiği gibi Sevr Anlaşmasının bugün de geçerliği var mıdır?

Yabancı tarihçiler ve gerçek bilim adamları konuya nasıl bakıyorlar?

Türkiye Ermenileri konuya nasıl bakıyorlar ve neler yapıyorlar?

Küresel güçlerin denetimindeki diasporasının saldıralarını 
önlemek için;

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Olarak Neler Yapılabilir ?
Türkiye Cumhuriyeti Halkına Düşen Görevler Nelerdir?



"Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin gerçek çıkarlarından ziyade dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaşması ile en doğru çözüm şeklini buldu"
                                    - Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1922)







***






24 Temmuz 2013 Çarşamba

Medeni Bilgiler (Uygarlık Bilgileri) Gazi Mustafa Kemal




1930'lardan başlayarak uzun yıllar boyunca okutulan ve Prof. Dr. Afet İnan'ın yazdığı "Vatandaş için Medeni Bilgiler" isimli bu önemli eserin büyük bir kısmı Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından bizzat yazılmıştır. Daha sonradan eğitim kurumlarında "Yurttaşlık Bilgisi" adı altında okutulan bu derslere, Atatürk'ün büyük bir önem verdiği bilinmektedir. Atatürk bu önemli eseri ile yurttaşlık hak ve ödevleri konusunda, yetişmekte olan ve Türkiye Cumhuriyetinin istikbali olarak gördüğü nesli aydınlatıp bilinçlendirmeye çalışmış böylece gelecekte ülkenin yönetimini devralacak kuşaklara medeni ve çağdaş bir toplumun nasıl olması gerektiğini anlatmıştır. Eser bu açıdan oldukça büyük bir öneme sahiptir.

Atatürk'ün Yazdığı Yurttaşlık Bilgileri İsimli Eserin Konu Başlıkları
- Ulus
- Toplumsal Özgürlük
- Başka Ulusların Ortaya Çıkışları
- Özgürlüğün Çeşitleri
- Ulusun Genel Tanımı
- Kamuoyu
- Ulusallaşma İlkesi
- Kamuoyunun Kendi Kendine Örgütlenmesi
- Türk Ulusçuluğu
- Gazeteler
- Devlet
- Dernek Kurma Ve Eğitim Öğretim Özgürlüğü
- Egemenlik
- Dernek Kurma
- Devlet Biçimleri
- Eğitim Öğretim Özgürlüğü
- Demokrasi İlkesinin İçeriği
- Haber Verme Ve Şikayet Hakkı
- Demokrasi İlkesinin Tarihsel Gelişimi
- Bireysel Hak Ve Siyasal Hak
- Demokrasi İlkesinin Belirgin Nitelikleri
- Özgürlüğün Korunması Ve Yaptırımları
- Cumhuriyet
- Bağnazlığı Aşma (Hoşgörülülük)
- Anayasamız
- İş Bölümü
- Demokrasiye Karşı Olan Çağdaş Akımlar
- Dayanışma
- Yurttaşa Karşı Devletin Görevleri
- Çalışma Meslek
- Özgürlük
- Meslek Nasıl Seçilir Ve Nasıl Gerçekleştirilir
- Özgürlüğün Tarihsel Gelişimi
- Yurttaşların Devlete Karşı Görevleri
- Bireysel Özgürlük


Medenî Bilgiler, ilk olarak 'Vatandaş İçin Medenî Bilgiler' adıyla 1930 yılında yayınlanmıştır. 

Maarif Vekâleti, Millî Talim ve Terbiye Dairesinin 7. 9. 1931 tarih ve 2197 sayılı kararıyla orta okul ve liselerde ders kitabı olarak okutulan 'Vatandaş İçin Medenî Bilgiler'in büyük bir bölümü Gazi Mustafa Kemal tarafından kaleme alınan belgelere dayanmaktadır. 
Bu kitabı oluşturan belgeler, Türkiye Cumhuriyeti'nin çağdaş ve uygar devletler arasındaki yerini ancak bilinçli ve özgür düşünceli yurttaşlar yetiştirmekle alabileceği gerçeğini gören Gazi Mustafa Kemal'in, bu amaçla 1929 sonbaharı ile 1930 Ocak ve Şubat aylarında yazmış olduğu yazılardır. (arka kapaktan)


...


VE CELAL ŞENGÖR'ÜN MAKALESİ...

Uygarlıklar İntihar Yoluyla Ölür, Cinayet Yoluyla Değil!

Osmanlı İmparatorluğu, bilime sırt çevirmekle intihar etmişti. Roma, Hıristiyanlığa ve barbarlara karşı tedbir geliştirememek ve eğitimini ihmal etmek suretiyle çöktü. Tüm İslam dünyası, Gazzâli’nin vahyin akla üstün olduğu tezini kabul etmekle kendi sonunu hazırladı. Orta Amerika yerlileri (Mayalar, Aztekler) tarım reformu yapamamanın kurbanı oldular. İspanyollar geldiğinde, Orta Amerika yerlilerinin Avrupalılara karşı direnmeleri, ateşli silahlar, atlar ve hastalıklar olmasaydı da çok zor olurdu, çünkü, kendi aralarında birlik olmadıkları gibi (İspanyollar bundan çok yararlanmışlardır), dinleri de gelenleri şüpheyle değil, hayranlık ve iştiyak ile karşılamalarını gerektirmişti. Bilhassa son Aztek İmparatoru Montezuma, bu safdilliğini yaşamıyla ödedi. Fakat bunlardan da önemlisi, uzun vadede, Orta Amerikalılar zaten açlıktan öleceklerdi, zira -Eski Dünyadaki çiftçilerin tersine- topraklarını akıllıca kullanamadıkları için tüketmişlerdi.

Uygarlıkların gelişmesini ve düşüşlerini inceleyen bilim insanları iki temel grupta toplanabilir: Tarihçiler ve antropo-coğrafyacılar, yani eskiden bizim beşerî coğrafya dediğimiz yerbilimi dalı ile uğraşanlar. Tarihçiler, bilimlerinin geleneksel gelişimi nedeniyle, genellikle kültürel öğelere ağırlık vererek, insan topluluklarını inceler. Coğrafyacılar ise, coğrafyanın konusu gereği, insan topluluklarını üzerinde yaşadıkları yerküre ile olan karşılıklı tepkileşmeleri açısından ele alır.

Coğrafyacının bakış açısı, dolayısıyla tarihçininkinden daha geniştir. Bu genişliği coğrafyacı büyük Alman coğrafyacısı, modern coğrafyanın Alexander von Humboldt (1769-1859) ile birlikte iki kurucusundan biri olan Carl Ritter’e (1779-1859) borçludur. Ritter’in son ikisi dizini içeren 22 ciltten oluşan (17. cilt iki ayrı ciltten oluşur) dev eserinin başlığı bile bir araştırma programını andırmaktadır: Die Erdkunde im Verhältnis zur Natur und Geschichte des Menschen, oder allgemeine vergleichende Geographie als sichere Grundlage des Studiums und Unterrichts in physikalischen und historischen Wissenschaften (İnsanın tabiatı ve tarihi ile ilgili olarak coğrafya veya fizikî ve tarihî bilimlerin güvenilir bir inceleme ve eğitim temeli olarak genel karşılaştırmalı coğrafya).

Sırrı Erinç hariç, bizim coğrafyacılar tarafından İbrahim Hakkı Akyol’un etkisiyle genelde çok yanlış anlaşılmış olan dev eserin ilk iki cildi 1817 ve 1818 tarihlerinde genel giriş, Afrika ve Asya olarak çıkmış, ancak Ritter, daha eser tamamlanmadan ikinci bir baskıya girişerek 1822’de birinci cildin ikinci baskısını yayımlamıştır. Öldüğü yıl yayımlanabilen 19. cilde geldiğinde büyük coğrafyacı henüz Asya kıtasının tasvirini bile bitirememişti. 

Ancak gereken mesaj verilmişti: «Dünyayı tanımazsan, üzerinde olanları, insanlar yapmış olsa bile, anlayamazsın.»

Amerikalı coğrafyacı Jared Mason Diamond (doğ. 1937) geniş bir okuyucu kitlesi tarafından beğenilerek okunan eserlerinde, Ritter’in metodolojisine dönülmesini savunmaktadır. Ben Diamond’un bütün sonuçlarına katılmıyorum; ama önerdiği, Ritter’in dediklerine dönülmesinden ibaret olan yöntem konusunda kendisiyle tamamen aynı fikirdeyim. İnsan topluluklarının gelişmesine bu açıdan bakılınca, Türk toplumunun da bir intihar süreci içinde olduğunu görüyorum.

Osmanlı’yı öldüren hastalık bizde baş göstermiştir: Cehalet. 

Geçen haftaki yazımda size eski bir Milli Eğitim bakanımızın entelektüel sefaletini anlatmıştım. Bu sefaletin sırf onunla sınırlı olduğunu sanırsanız yanılırsınız. Sadece bir aydan biraz fazla bir zaman evvelki kürtaj ve sezeryan tartışmasını bir hatırlayın, hemen gözünüzün önüne şimdiki kabinenin başka şahsiyetleri gelecektir.

Bu kişiler ve onlardan önceki hükûmetler (ta Hasan Âli Yücel sonrasına kadar!) ülkemizde ortaokul ve liselerde (bazı politikacılarca aptalca ve cahilce yürütülen evrim tartışmalarını hatırlayın!) ve tabiî üniversitelerde de doğa bilimleri (biyoloji, jeoloji, astronomi, meteoroloji, coğrafya) ve tarih eğitimini katletmişlerdir. Bugün sadece bir-iki üniversitemizde adam gibi jeoloji, biyoloji ve astronomi eğitimi görebilirsiniz. Meteoroloji, sanırım sadece İTÜ’de, zor bela kendisini sürüklemektedir. 

Ülkemizde coğrafya eğitimi tamamen bitmiştir. Tarih, İlber Ortaylı ve Halil İnalcık gibi devlerin ışığında yürümekte, ama bu ne yazık ki topluma gerektiği gibi yansımamakta, mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Fetih Müzesi adı altında bilimle ilgisiz bir sergiyi hiç çekinmeden açabilmektedir. 

Ancak ne yazık ki, Türkiye’nin örnek alabileceği uygar ülkelerde de doğa bilimleri giderek azalan bir ilgi karşısında yavaş yavaş halkın arasından çekilerek sonlarına doğru kaymaya başlamışlardır. İnsanlık dinler, mistik kültler, Çin’den, Hint’ten, bilmem başka hangi ilkel kültürden getirilen dinlerden, kültlerden ve yalancı bilimlerden tekrar medet uman bir toplum geliştirmeye başlamıştır. 

Buna engel olunmazsa, hepimizin sonu Mad Max filmlerinde gördüğümüz cehennemdir. 

O zaman tarihimizi yazacak bir Toynbee bile çıkamaz.

"Ben büyük tarihçinin bu sözlerinin dile getirdiği fikrin bir gerçeği ifade ettiği kanısındayım, yani Toynbee ile aynı fikirdeyim."

Celal ŞENGÖR

(29 Temmuz 2012, Cumhuriyet Bilim ve Teknik)



***