Translate

FENİKELİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FENİKELİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Kara Atena: Eski Yunan Uydurmacası Nasıl İmal edildi?




Sömürgecilik, yaşadığımız dünyanın maddi zemini oluşturuyor. 1500’lerde başlayan sömürgecilik kendi siyasi, ekonomik, askeri yapılanmalarını oluştururken aynı zamanda, fikirsel ve ideolojik yapılanmalarıyla bunları tamamlıyor.

Yapılan ideolojik çalışmaların ise ikili bir işlevi var. Batı Dünyası bu çalışmaların ışığında kendi politikalarını ve tarihini oluştururken, bunları aynı zamanda dünyanın geri kalanına da dayatıyor. Bu noktadan itibaren sömürgeciliğe maruz kalan Batı dışı coğrafya da, kendisini sömürgeleştirenlerin gözüyle dünyayı yorumlamak zorunda kalıyor. Bu, aynı zamanda Üçüncü Dünyanın kendi tarihini sömürgecilerden öğrenmesi anlamına da geliyor.

Bu durum ise doğal olarak, Batı dışı coğrafyanın tamamen esir alınmasına yol açıyor. Sonuçta Batının yarattığı terminolojiyle ve Batının bakış açısıyla verilecek mücadele, zorunlu olarak sömürgeciliğin bilinçli olarak oluşturduğu zeminde gelişiyor.
Üçüncü Dünyanın Batıya karşı vereceği mücadelenin ilk olarak bu zeminden kurtulması gerekli. Bunun içinse Batının yarattığı kavramların, terminolojinin ve tarihin baştan reddedilmesi şart. Ezilenlerin kendi tarihlerini ve terminolojilerini yaratmaları nesnel bir zorunluluk olarak kaşımıza çıkıyor.

Burada Batının yarattığı ve değiştirilmez bir gerçeklikmiş gibi sunduğu herşeye karşı fikirsel bir saldırı zorunlu. Bunların başında ise dünya uygarlığının ve dolayısıyla Avrupa’nın beşiğinin Yunan medeniyeti olduğu tabusu geliyor.

Batı, Yunan medeniyeti ve bunu yaratan “beyaz adam” mitiyle, kendisi dışındakilere üstünlüğünü dayatıyor. İlk olarak Batının yarattığı Yunan medeniyetini ve sonra da beyaz adamın yani Batılının üstünlüğünü sorgulamak şart. Mazlum milletler, bu mitler yıkılabildiği oranda kendi tarihlerini ve medeniyetlerini ortaya çıkarabilecekler. Bu ise Avrupamerkezciliğin yıkılması anlamına gelecek.

Martin Bernal’in “Kara Atena” isimli çalışması bu konuyu inceliyor. Kitap, Yunan medeniyetinin uydurma olduğu sonucuna varıyor. Avrupa’nın üstünlüğünün kanıtı olarak sunulan bu medeniyetin, esas olarak Mısır ve Fenike kökenli olduğu kanıtlarıyla ortaya konuluyor. Bu gerçekleri kapatmak içinse beyaz adamın üstünlüğünü iddia eden ırkçı teorilerin oluşturulduğu kitapta örnekleniyor.

ATHENA
Kitap ilk olarak Yunan tarihini inceleyen modelleri tartışmaya açıyor. Bernal, burada iki modeli inceliyor. Birinci model Eskiçağ Modeli. İkinci model ise Ari Model. Bernal, kitabın ilk bölümünde Eskiçağ Modelini inceliyor. Bu modelin önemi Yunan tarihini Mısır ve Fenike kolonileştirmeleriyle birlikte tanımlaması. Bernal, bu modelin zamanla unutturulduğunu ve buna karşı ikinci bir modelin oluşturulduğunu belirtiyor. Zaten kitabı önemli yapan da Ari Modelin oluşturulurken yapılan tarihi çarpıtmalar ve bu modelin oluşturulma sebeplerini incelemesi.


İlk Adım: Kolonileştermelerin Reddi

Yaşadığımız dünyanın temel paradigmasını Avrupamerkezcilik oluşturuyor. İlericiliğin tek bir kaynağı var, o da Batı. Batının tüm değerlerini kendi iç dinamikleriyle oluşturduğu temel varsayım olarak kabul ediliyor.

Bernal, Yunanların, Mısırlılar ve Fenikeliler tarafından kolonileştirildiklerini açıklıyor. Bu durumda Yunan medeniyetinin köklerinde bunların izlerinin olması kaçınılmaz oluyor. Kendini Ari fetihlerine dayandıran Batılıların daha önceden fethedilmiş olmaları da gurur kırıcı bir durum yaratıyor. Bernal, bu durumun pek çok Yunan araştırmacı tarafından unutturulmaya çalışıldığını belirtiyor.

Ancak kolonileştirmelerin Yunanlar için daha olumsuz tarafı medeniyetlerinin Avrupa değil, Doğu kökenli olması. Bu durumda Yunan tarihi 18. yüzyılda oluşturulurken, ilk iş olarak bu kolonileştirmeler reddediliyor. Mısır ve Fenike kolonicileri yerine, kuzeyden gelen Ariler bir nevi uyduruluyor. Bernal’e göre Yunan tarihi yazılırken ilk olarak bu yapılıyor.


Yunan Tarihinin Kahramanları Bile 
Kolonileştirmeleri İnkar Etmiyor


HOMEROS

Yunan tarihi yeniden oluşturulurken, özellikle 1800’lerde, iki isim ön plana çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Yunan şair Homeros’tur. Homeros’un “İlyada Destanı” çoğu araştırmacı için Yunan edebiyatının ilk eseridir. Coşkulu bir anlatım tarzına sahip olan destan, bir bakıma Yunan kahramanlıklarını anlatmaktadır. Ari Modeli savunan araştırmacıların ortak noktası İlyada’yı referans almalarıdır. Destandaki kahramanlık ve coşku öğeleri Yunanların ataları olduğu varsaydıkları Aryanlara atfedilmiştir. Böylece Arilere dayanan bir Yunan tarihi oluşturulmaya çalışılmıştır.

Ancak Bernal, kitabın ilk bölümünde Homeros destanlarından yola çıkarak Mısır ve Fenike kolonileştirmelerini kanıtlıyor.

Homeros Yunan mitoloji kahramanlarından Phonix’in adının sık sık Fenikeli anlamında kullanıldığını belirtiyor (Kara Atena sf. 146).
Homeros diğer destanı olan Odysseia’da ise Ege’ye yerleşmiş Fenikelilerden bahsetmiştir.


Heredotos’ta Kolonileştirmeler

FENİKELİLER

Yunan tarihinin babası olarak kabul edilen Heredotos ise, bu konuda çok daha fazla kanıt sunmaktadır. Heredotos kolonileştermeleri hiçbir zaman sorgulamamıştır. Hatta bir adım daha atarak, Yunanistan’a alfabenin Fenikeliler tarafından getirildiğini açıklamıştır. “Tarih” adlı yapıtında Heredotos şöyle demektedir:

“(...) Bu sözünü ettiğim Fenikeliler, Kadmos’un yol arkadaşları, bu ülkeye yerleştikten sonra Yunanistan’a pek çok bilgi getirmişler ve özellikle yazıyı sokmuşlardır ki, ben Yunanların bunu daha önce tanıdıklarını sanmıyorum.” (Kara Atena sf. 164)

Heredotos, bütün Tanrı adlarının da Fenike’den geldiğini belirtmiştir. Heredotos’a göre önemli olan Yunanistan’ın kimler tarafından kolonileştirildiği değildir. Daha çok kolonileştirmelerin sonuçlarıyla ilgilenir.

Heredotos’un alfabenin ve Tanrılara tapınmanın Fenikelilerden öğrenildiğini varsayması önemlidir. Bu durumda yaşananlar basit bir kolonileştirme olmaktan çıkmaktadır. Fenikeliler, Yunanlardan daha ileri bir konuma çıkmaktadır. Yunan medeniyetinin Fenike kökenli olduğu anlamına da gelmektedir. Sonuçta Yunanlar daha alfabe kullanamaz durumdayken, Fenikeliler alfabelerini oluşturmuşlardır. Bununla birlikte kendi alfabelerini Yunanlara da öğreterek, onları medenileştirmişlerdir.


FENİKE ALFABESİ

Aynı durum, din alanında da yaşanmıştır. Fenikeliler Yunanlara Tanrı adlarını ve tapınma şekillerini öğretmişlerdir. Yaşanılan dönemin Antikçağ olduğu göz önünde bulundurulursa dilin ve dinin toplum yaşantısında oynadığı rol daha da öne çıkacaktır. Yunan medeniyetini oluşturan temel öğeler dikkate alındığında, Antikçağ doğrudan Fenike ve Mısır kökenli çıkmaktadır.

Daha sonra Batının işine gelmeyeceği için, bu durumun üstü kapatılacaktır.


Yunan Filozoflarında Mısır Etkisi

Bernal ayrıca, Panhelenizmi ortaya çıkaran Isokrates’in de Mısırlılara hayran olduğunu ortaya koymuştur. Artan Pers tehlikesine karşı Atinalıların ve Ispartalıların birleşmesini savunan Isokrates aynı zamanda, Ispartalıları Mısır anayasasını yeterince iyi uygulayamadıkları için eleştirmektedir. (Kara Atena sf. 172).
Mısır’dan etkilenen bir diğer filozof ise Platon’dur. Platon, “Cumhuriyet”te Mısır kast sistemine benzer bir sistem önermiştir. 
(Kara Atena sf. 174). 

Bernal, çağdaşlarının Platon’u, “Cumhuriyet”i Mısırlılardan kopya etmekle suçladıklarını da belirtmiştir. “Cumhuriyet”te Mısır’dakine benzer bir şekilde, seçkin ve eğitilmiş bir kesimin yönetimi esas alınmıştır. Platon’un önerdiği merkezi yapı çok eskiden beri, Mısırlılar tarafından uygulanmaktadır.

MISIRLILAR

Bernal bu durumu “İkisi de Yunanistan’ın gerçek Helenik köklerine ne kadar çok indiyse, Mısır’a o kadar yaklaşmışlardır.” şeklinde belirtmiştir. (Kara Atena sh.176)


Kolonileştirmelerin Yunan Medeniyetindeki Örnekleri

Bu kolonileştirmelerin sonucu Yunan dehasının yarattığı iddia edilen mitolojik, bilimsel ve edebi alanda kendini göstermektedir.
Bunun en açık olduğu alan mitolojidir. Kitabın ismi bile buradan gelmektedir.

NT - BİLGELİK VE SAVAŞ TANRIÇASI/MISIR

Athena Yunanların savaş, dokuma ve bilgelik Tanrıçasıdır. Bernal, Athena isminin Mısır kökenli olduğunu ve Mısır Bilgelik Tanrıçası olan Nt’den geldiğini iddia etmektedir. (Kara Atena sf. 107).
Aynı zamanda, Athena-Atina ilişkisinde görüldüğü gibi, Tanrıların oturdukları şehir ile adlandırılmaları geleneği de, Mısır kökenlidir. Bernal, ayrıca Athena’nın Yunanlar tarafından yapılan ilk tasvirini de incelemektedir. Bu tasvirde, Athena’nın elleri ve ayakları boyalıdır. Bernal, bunu Mısır geleneklerine bağlamaktadır. Mısır’da erkeklerin ellerini kırmızı ve kahverengi; kadınlarınkini ise sarı veya beyaz olarak tasvir eden uygulamalar göründüğünü belirtmektedir. (Kara Atena sf. 108)

Buna ek olarak MÖ 7. yüzyıldan kalan bir vazo parçasında Yunan mitolojik kahramanlarından Europa, Doğulu giysiler içinde gösterilmiştir. (Kara Atena sf. 145).


SURİYELİ EUROPA'NIN KAÇIRILIŞI / DOĞU KIYAFETLİ


Yunan mitolojisi ve mimarisi incelenmeye devam edildiğinde bu örnekler çoğalmaktadır. Mısır’da egemen olan boğa kültü, Girit’te de egemendir. (Kara Atena sf. 120). Bunun yanında, bazı Yunan şehirlerini Mısır ve Fenike’den gelen kolonicilerin oluşturduğu iddia edilmektedir. Bernal, buna örnek olarak Thebai şehrini örnek göstermektedir. Bu şehri, Fenike’den gelen Kadmos, Zethos ve Ampihon adlı kolonicilerin kurduğu, bunların mezarlarının da, Mısır’daki gibi güneşle ilişkili piramit şeklinde olduğunu kanıt olarak göstermektedir. (Kara Atena sf. 69).

Benzerlikler bunlarla da sınırlı değildir. İo, Zeus ve Hera öyküsü Kitabı Mukaddes’te yer alan Hacer adında bir Sami öyküsüne benzemektedir. (Kara Atena sf. 153) Bunun yanında, Mısır Anatanrıçası İsis’e Atina’nın yerlileri bile MÖ 5. yüzyıldan itibaren tapmaktadır.

Alıntılar sadece mitoloji alanıyla sınırlı değildir. Yunan sözcük dağarcığının neredeyse dörtte biri Mısır, Sami ve Fenike kökenlerle açıklanabilmektedir. Daha Yunan dilinin Girit’e ve Ege’ye yerleşmesinden önce kullanılan hece dili olan “Lineer A” zamanında, Mısır ve Sami kökenli sözcükler nüfuz etmişlerdir. Hatta ileride Yunan kimliğinin oluşumunda kullanılacak Homeros’ta Yunan ve Grek kelimelerine rastlanmamaktadır.


LİNEAR A / GİRİT


LİNEAR B / PYLOS-YUNANİSTAN

*Küçük bir ayrıntı:
Girit'teki Phaistos diski eski Türkçe ile
çözülmüştür. "Tarih Yeniden Yazılacak" 
başlıklı  yazımızda değinmiştik..SB.*



























Yunanlar Kendi Alfabelerinden Önce 
Fenikelilerin Alfabelerini Kullanıyor

Panhelenizmin güçlenmesiyle birlikte yavaş yavaş Mısır kolonileştirmelerinin izleri silinmeye başlanmıştır. Özellikle Kadmos ve Danaos’un kolonileştirmeleri ile ilgili gelenekler tartışmaya açılmıştır. Bu konuda Yunan şairlerinden Homeros ve Hesiodos’un verdiği tarihler üzerine tartışmalar açılmıştır. Bu şairlerin yaşadığı tarihler daha yakına çekilmeye çalışılmıştır. Homeros, MÖ 800 ile 700 arasına, Hesiodos ise bundan daha sonraki bir tarihe yerleştirilmeye çalışılmıştır.

Bunun nedeni, iki ismi de MÖ 776’da ilk defa düzenlenen Olimpiyat oyunlarının öncesine yerleştirme kaygısıdır. Çünkü Olimpiyatlar site devletleri şeklinde yaşayan Yunanların bir araya gelerek kaynaştığı tek organizasyondur. Tüm Yunanları birleştirme fikri esas olarak Olimpiyatlarda seslendirilmeye çalışılmıştır. Yunan kültürünün MÖ 2100-1000 tarihleri arasında oluşturulduğu kabul edilmektedir. Yunan dili ise MÖ 1600-1700 arasında oluşmaya başlamıştır. Bu aradaki sürede, Yunanların Fenike kökenli bir alfabeyi kullandıkları ve zamanla bunu değiştirerek kendi ulusal alfabelerini oluşturdukları akla yatkındır.


FENİKELİLER

Yunanlar ise, alfabenin MÖ 800’lerde getirildiği kabul etmeye yakındırlar. Bu sayede, Olimpiyatlarla yazılı metinler üstüste getirilmeye çalışılmıştır. Ancak Homeros ve Hesiodos’un bu tarihlerden önce yaşama ihtimalleri, Yunanların kendi alfabelerini oluşturmadan daha önce, başka bir alfabe kullandıkları anlamına gelebilecekti. Bu yüzden bu tarihler önceye alınarak alfabe ve destanlar, Olimpiyatlara uygun hale getirilmeye çalışılmıştır.
Genel olarak alımların MÖ 1100-800 arasında olduğu kabul edilmektedir. Ancak Bernal’e göre, Fenike alfabesinin Yunanistan’a getirilme tarihi MÖ 1400’lere kadar gitmektedir. Ayrıca ilk Yunan metinlerinde Mısır ve Sami kökenli birçok sözcüğün olması bu tezleri güçlendirmektedir. Yunanistan’da MÖ XI. ve X. yüzyıllarda Fenike varlığını kanıtlayan arkeolojik bulguların varlığı da bu tezleri güçlendirmektedir. Fenike yayılmasının MÖ 1000-850 yılları arsında en üst noktaya ulaştığı da göz önünde bulundurulmalıdır. (Kara Atena sf. 148)

Yunan tezlerine göre Fenikelilerin gelişi en erken MÖ IX. yüzyıl olarak ileri sürüldüğü için, Homeros bu tarihten önce yaşamış olması Yunanlar için kabul edilemezdi. (Kara Atena sh.148).


Geri Batılı, Uygar Doğulu

Yunanların Mısır ve Fenike’den etkilenmelerinin kitapta bu kadar açık olarak ortaya konması, günümüzde savunulan uygarlık şablonuna uymamaktadır. Uygarlığın ilk olarak Yunanlar tarafından oluşturulduğu savı ortadan kalkmaktadır. En basitinden, Yunanlar o zaman kullandıkları alfabeyi bile Fenikelilerden öğrenmişlerdir. Bunun yanında Yunan mitolojisinin büyük bölümü de Mısır kaynaklıdır. Bu durumda Batılıların iddia ettikleri gibi uygarlığın merkezinin Avrupa olduğu düşüncesi ortadan kalkmaktadır.
Uygarlığın ilk olarak Doğuda başladığı ortaya çıkmaktadır. Mısır ve Fenikeliler, Yunanları fethetmiş ve onları uygarlaştırmıştır. Yunan düşünce hayatını oluşturan temel unsurları bunlar olmuştur.
Bu, Avrupamerkezciliğin yıkılması demektir. Uygarlık aslında Doğu merkezlidir. Batılılar Doğunun yarattığı uygarlığı onlardan almışlardır.

Ancak, sömürgeciliğin gelişmesiyle Batı, Doğu karşısında öne geçmiştir. Bunu fırsat bilen Batı, kendi uygarlığını açıklamak için yeni modeller geliştirmiştir. Sömürgeciliği meşrulaştırmak için Batının uygarlığın merkezi olduğunu kanıtlayacak modellere ihtiyaç duyulmuştur. Bunun için, bir yandan Batı uygarlığının oluşumundaki Doğu etkisi saklanmış, diğer yandan da Doğunun geri olduğunu kanıtlayacak modeller oluşturulmuştur.

Ama yapılmak istenen, sadece Batının Doğudan daha ileri olduğunu kanıtlamak değildir. Bunun da ötesinde geri olan Doğunun, Batının müdahaleleri sayesinde ilerleyeceğini ortaya koymaktır.
Batının kendi uygarlık mitini oluşturması ise biraz zaman alacaktır. Uygarlık alanında özgün yapıtları olmayan Batı, ilk önce kendi uygarlığındaki Doğu izlerini silecektir.

Sadece Batının Yunan uygarlığını yaratma yöntemini izlemek bile, Batı medeniyetinin zorlamalarla oluşturulduğunu ortaya koymaktadır. Batı, kendi uygarlığı adına öne süreceği Yunan uygarlığının Mısır ve Fenike temelini tarihsel çarpıtmalarla ortadan kaldırdıktan sonra, Mısır uygarlığını küçük gösterecek çalışmalar yapmıştır. Kendi medeniyetini güçlü göstermek için başka medeniyetlere saldırmanın tek örneğini Batılılar vermiştir. Sadece bu metod bile Yunan mucizesinin zorlamayla oluşturduğunu göstermektedir.

Mısır uygarlığı küçük düşürülürken, buna paralel olarak Yunanlar övülmeye başlanmıştır. Bernal, burada dört koldan birden çalışmaların yapıldığını belirtmektedir.


MISIRLILARDA KARADERİLİ TANRILAR 


Yunan-Hıristiyan İttifakı

Bunlardan bir tanesi Hıristiyan tepkiciliğin devreye girmesidir. Hıristiyanlık, 1500’lerden itibaren sömürgeciliği meşrulaştıran bir görünümdedir. İlkel ve putperest Doğululara karşı sömürgeci müdahaleler Hıristiyanlık tarafından kutsanmıştır. Bu yüzden Doğuya karşı Hıristiyanlığın duyduğu tepki, Yunanlar için Mısır’a karşı da gösterilecektir.

Ayrıca, Mısır felsefesi, Hıristiyanlığın felsefesine göre daha ilerici olduğu için, Hıristiyanlığa karşı çıkışlarda kendini göstermiştir. Bernal gnostizm, neo-Platonculuk gibi Hıristiyanlığa karşı çıkan akımlarda Mısır etkisine işaret etmektedir.

Hıristiyanlık esas olarak hayat bulduğu coğrafyanın Doğuya karşı üstünlüğünü kanıtlamak için devreye girecektir. Yunanların ilk önce Mısırlılara, sonra da tüm Doğuya karşı üstünlüklerini kanıtlamak için teologlar çalışmalar yapacaktır. Bernal 16. ve 17. yüzyılda Protestan okullarında ve üniversitelerinde Yunan araştırmalarına dikkati çekmektedir. Önde gelen teologlar Yunanları öven tarih çalışmaları hazırlamışlardır. (Kara Atena sf. 281-289)
Bu andan itibaren Yunanlar farklı dinlerdeki Doğululara karşı Hıristiyanlığın savunucusu konumuna gelmişlerdir.


İlerleme Paradigması

Mısır’a ve diğer uygarlıklara karşı verilecek mücadelede Yunan ve Batı uygarlıkları daima geriden gelmek zorunda kalıyordu. Bu durumda Yunan veya Batı üstünlüğü sağlanamıyordu. 18. yüzyılda “ilerleme” tezleri ortaya atılmasıyla bu sorun çözülmeye çalışılmıştır.

İlerleme paradigmasına göre, yeni olan uygarlıklar daha öncekilere göre daha ileride yer alıyorlardı. Dünyada uygarlıklar arasında çizgisel bir ilerleme gözlenmekteydi. İleri olan uygarlık, zamanla tutuculaşıyordu. Daha geriden gelen uygarlıklar ise, bu uygarlıkları geçiyordu. Bu sayede ilk önceleri büyük bir sorun yaratan Mısır uygarlığının Yunan uygarlığına göre öncelliği aşılıyordu. Bununla birlikte geriden gelen ve pek çok şeyi Mısır’dan alan Yunanlar birdenbire ileri bir konuma geçiyorlardı. Bu anlayış, daha da gelişerek tüm Doğu medeniyetlerine karşı gösterilecektir
Buradan hareketle bu uygarlıkların o an için tutucu oldukları da kabul ediliyordu. Bu uygarlıklar mevcut yönetimlerinden ötürü gericileşmişlerdi. Bu anlayış ileride bu yönetimleri yıkarak geri durumda olan uygarlıkları canlandırmayı meşrulaştırmak için kullanılacaktır.

İlerleme paradigması, aynı zamanda Yunanların dinamik oluğunu da doğal olarak savunuyordu. Sadece Yunanlar değil, tüm Batı, kendisini ve diğer uygarlıkları ilerletecek dinamizme sahiptiler. Dinamizm sayesinde Yunanlar geride olmalarına rağmen Mısır ve diğer Doğu uygarlıklarının önüne geçebilmekteydi. Burada dinamizmin nesnel bir temeli bulunmamaktadır. Kaynağı belirsiz dinamizmin içini doldurmak için, ilerlemeciliğin yanında ırkçılık da ön plana çıkmaya başlayacaktır.

Ancak bu durumda, daha sonra gelecek medeniyetlerin Yunanları ve Batılıları geçmesi kaçınılmaz olmaktaydı. Bu durumu aşmak içinse gerektiği zaman ilerleme fikri unutulacak, ya da Yunanların zamanın çok ötesinde olduğuna dair tezler sürülecektir.
Tüm teorisini ilerleme üzerine kuran Marks bile, teorisini Yunanlar için değiştiriyordu. Marks, “Grundrisse”de “Sanatta kimi parıltılı dönemlerin toplumun genel gelişim durumuyla ve dolayısıyla toplumsal düzenin maddi durumuyla (...) bütünüyle orantısız olduğu bilinir. Örneğin, çağdaşlara kıyasla Eski Yunanlar ya da Shakespeare (...)” diyerek Yunanistan’ın kendisinden sonraki dönem için de üstün olduğunu savunmuştur. Yunanlar kendi zamanlarının üzerinde eserler bırakmışlardır. (Kara Atena sf. 410). Bu, ilerleme paradigmasına zıttır. Yunanlar kendinden önce gelenlerden daha üstün olsa bile, onlardan sonra gelenler tarafından geçilmesi gereklidir. Ancak Marks Yunanların çağların çok üstünde olduklarını iddia etmekte bir sakınca görmemişti.

YUNAN KÜLTÜRÜNDE KARADERİLİLER

İlerleme görüşüne göre Yunan uygarlığının Mısır kökenli olması, Yunanlar için bir handikap oluşturmamaktadır. Nasıl olsa Yunanlar sonradan geldikleri için daha ileridedir. Ancak Marks, Platon’un fikirlerini Mısırlılardan aldığını söylemesine karşın, Yunan mitolojisinin ve sanatının Mısır kökenli olduğunu reddetmiştir. (Kara Atena sf. 411).

İlerleme fikri, tarih incelemelerinde bir metod haline geldikten sonra “geri Batı-ileri Doğu” şeklindeki denklem bir anda “ileri ve dinamik Batı-geri ve durağan Doğu” olarak değişmiştir.
Geri olan Doğuyu da Batının uygarlaştırması için açık kapı bırakılmış oluyordu. Bunun en güzel örneği Mısır’a karşı tavırda kendini göstermektedir. 1800’lere kadar Mısır’a belli bir hayranlık duyulmuştur. Bernal’in aktardığına göre, 1400-1700 yılları arasında Mısır’la ilgili, Avrupa’da, Batılı seyyahlarca hazırlanmış 250’nin üzerinde kitap yayınlanmaştır. Hatta Bernal’e göre, Batı Avrupalılar Yunanistan seyehatlerinden çok, Mısır seyahatlerine ilgi göstermektedir. (Kara Atena sf. 241). Ancak zamanla Mısır’a karşı ilgi azalır. Bir süre sonra Mısır durağan kabul edilir. 1798’deki Napoleon’un Mısır seferinin sloganı “Mısır’ı Uyandırmak”tır. (Kara Atena sf. 278).

Aynı yaklaşım, Çin’e ve Hindistan’a karşı da gösterilecektir.


Romantik Helenizm Ve Irkçılık

Yunan miti yaratılırken Avrupa’daki romantizm akımı da etkili olmuştur. Romantiklere göre halkların değişmez özleri vardır. Önemli olan bunlara geri dönebilmektir. Romantikler daha çok dil, halk türküleri, destanlar gibi ürünlerden yola çıkarak halkların kendi özlerine geri dönebileceklirini savunmuşlardır. (Kara Atena sf. 301). Özellikle destansı anlatımıyla Homeros’tan yola çıkarak kıta çapında bir Yunan hayranlığı kendini gösterecektir. Ama esas önemli olan ırk kavramının ortaya çıkarılarak, bunun üzerine bir teori inşaa dilmesidir.


Batılıyı Ancak Irksal Yaklaşım Üstün Gösterebiliyor

IRKÇILIK

Batı ile Doğu arasındaki çatışma, farklı coğrafyaların değil, farklı uygarlıkların çatışmasıdır. Hatta, farklı iki dünyanın çatışması demek daha doğru olacaktır. Bu iki dünyanın birbirine karşı kullandığı silahlar da farklıdır. Doğunun Batı karşışındaki temel üstünlüğü, merkezi devletler temelinde örgütlenmiş ulus biçiminde yapılardan oluşmasıydı. Bu ulusal-merkezi yapı köklü bir medeniyet de yaratıyordu. Doğuda uygarlığı yaratan, insanları bir arada tutan bu tarihsel, dilsel ve dinsel birikimdi.

Batı ise, bu sürede kendi sınırları içinde Ortaçağ karanlığını yaşamaktaydı. Dogmatik bir skolastizm bu coğrafyayı esir almıştı. Batı, kendi sınırları dışında ise sömürgecilikle ayakta durmaktaydı. Bu durumda talana ve yok etmeye dayalı bir toplumsal altyapı ve bunun üzerindeki federatif, dinsel yapılar; Doğudaki gibi bir medeniyet yaratamamıştı.

Bunun dışında, Mısır-Yunan ilişkisinde de gördüğümüz gibi, bir tabi olma ilişkisi doğabiliyordu. Batının uygarlık alanında geri kalması farklı bir yol izlemesini mecbur kılmıştır. Bu noktada Doğu uygarlığıyla baş edemeyen Batı, ırk kavramı çerçevesinde fikirlerini oluşturuyordu. Bu noktada gerek Yunan, gerekse Batılı kimliği ırk temelinde oluşturulmuştur.


Antikçağdan Aydınlanma Dönemine Kadar, 
Irkçılık Devam Ediyor

Avrupada ilerlemeciliğin güçlenmesiyle birlikte ırkçılık için uygun bir zemin oluşmuştu. Bunun yanında iki yaklaşımın da hayat bulmasını sağlayacak bir emperyalist egemenlik, dünyanın belli bölgelerinde kurulmuştu. İlerlemecilik yeni kabul edilebilecek bir olgu iken ırkçılık daha da eskidir.
Avrupa’da ırkçılığın ilk çıkışı olarak Aristoteles’i gösterebiliriz. Köleciliği savunan Aristoteles bunu meşrulaştırmak için mensup olduğu Yunan milletini diğer milletlerden daha üstün göstermektedir. Aristoteles bunu şu şekilde açıklıyordu:

“Soğuk bölgelerde ve Avrupa’da yaşayan ırklar, cesaret ve tutku doludur, ama nedense beceri ve beyin gücünden yoksundur; bu nedenle, genellikle bağımsızlıklanrını korumakla birlikte, siyasal bütünlükten ve başkalarını yönetme yeteneğinden yoksundurlar. Öte yandan, Asya ırkları hem beyin gücüne hem de beceriye sahiptir, ama cesaret ve irade gücünden yoksundur. Coğrafi bakımdan tam orta yerde bir konum işgal eden Helen ırkı her iki tarafın da en iyi yönlerini almıştır. O nedenle, özgür, siyasal kurumlara sahip ve basit bir örgütlenmesi olan başkalarını yönetme yeteneğinde olmaya devam etmişlerdir.” (Kara Atena sf. 296).

Aristoteles ırksal üstünlüğü iklim koşullarına bağlamıştır ve diğer halkları yönetme hakkını doğal görmüştür. Irklar, en üstte beyaz adamın, altında sarı ırkın ve en altta siyah ırkın yer aldığı bir tabloda üçe ayrılmıştır.

PLATO VE ÖĞRENCİSİ ARİSTO


Irkçılığın öncülerinden Gobineau siyah ırkı şöyle tanımlıyordu:

“Siyah tür, en aşağıdadır ve merdivenin dibinde bulunur. En ilkel biçimindeki hayvanca karakteri, ana rahmine düştüğü andan itibaren onun karakteri üzerinde etkili olur. Hep en sınırlı entellektüel alanlarda kalır. (...) Düşünme yeteneği orta düzeyde olmasına karşılık, isteklerinde ve dolayısıyla iradelerinde çoğunlukla korkunç bir yoğunluk vardır. Duyumlarının çoğu, öteki iki ırk için bilinmeyecek bir güçte gelişmiştir. En başta da tat ve koku. Onun aşağılığının en çarpıcı belirtisi, işte tam da bu hırslı duyumlarında bulunmaktadır.”

Sarı ırk içinse şöyle demiştir:
“Çok az fiziksel güçleri vardır ve uyuşukluğa eğilimlidirler. (...) istekleri aptalca, iradeleri güçsüz ve dik kafalıdırlar. (...) Her şeyde bayağılığa eğilimlidirler. Fazla yüce ve derin olmayan şeyleri kolayca anlayabilirler. (...) Sarı insanlar, sözcüğün en dar anlamıyla pratik insanlardır. Teorileri düşlemezler, onlardan zevk almazlar.”

Cuvier ise siyah ırkı şu sözlerle aşağılamaktadır:
“Zenci ırkı (...) siyah deri rengi, kıcırcık ya da yün gibi saç, basık kafatası ve yayvan bir burun ile dikkati çeker. Yüzün alt kısımlarının dışa doğru çıkık ve dudakların kalın olması, zencileri gözle görülür bir şekilde maymun soyuna yaklaştırmaktadır. Onların meydana getirdiği sürüler daima tam bir barbarlık aşamasında olmuştur.” (Kara Atena sf. 342, 343)


IRKÇILIK/BEYAZ TOPLUMUMUZDA BEYAZLARI İSTİYORUZ

Aynı anlayış, çok sonraları John Locke tarafından başka bir şekilde öne sürülecektir. Locke için Hıristiyan ve üstün Avrupalıların, geri Afrikalılara ve Amerikalılara karşı savaşı meşru ve haklıdır. Çünkü bunlar mülklerini değil, boş arazilerini savunuyorlardı. Dönemin bir başka ismi olan David Hume da aynı yaklaşımı gösterecektir. (Kara Atena sf. 297). Fransa’da ise Montesquieu aynı şekilde ılıman iklimin Avrupa’yı üstün kıldığını savunmuştur. Montesquieu buradan Afrika ve Asya düşmanı görüşlere varmıştır. Köleciliğin ve sömürgeci saldırganlığın meşrulaşması için gerekli ideolojik söylemler de bu şekilde sağlanıyordu.


Irk Çalışmalarını Destekleyen Öğeler

Irk çalışmalarında, anatomi ve antropoloji gibi disiplinler kullanılmıştır. Hatta antropoloji bunun için oluşturulmuş bir bilim dalıdır. Bir anatomi uzmanı olan Elliot Smith, anatomi ve antropolojiden yararlanarak yayılma tezlerini geliştirmiştir. Batı uygarlığının Mısır kökenini gizlemenin yanında, Mısırlıların geniş kafatasına sahip Sami olmayan Asyalı fatihler tarafından sömürgeleştirildiklerini iddia etmiştir. Smith, bu teorileri oluştururken Rockefeller tarafından desteklenmiştir. Dünya kapitalizminin en önemli isimlerinden olan Rockefeller kurduğu vakıflarla antropolojiye ve “Mısırbilim”e büyük kaynaklar aktarmıştır. Irkçı ve Avrupamerkezci “bilimsel” teoriler bu kaynakların sonucunda oluşturulmuştur. (Kara Atena sf. 382)


Irk Araştırmaları İçin Üniversite Kuruluyor

Bunun en açık örneğini 1734 yılında İngiltere tarafından Almanya’da kurulan Göttingen Üniversitesi’nde görmekteyiz. Kuruluşundaki İngiltere’nin rolünden ötürü üniversite, Locke ve Hume gibi ırkçı düşünürlerin fikirlerini geliştirmiştir. Üniversitenin kurucularından Heumann, Avrupamerkezciliği savunuyordu ve Mısırlıların, kültürlü olmalarına rağmen, pek çok araştırma alanında felsefi olmadıklarını öne sürüyordu. Heumann, felsefeyi akla dayalı gerçeklerin araştırılması olarak nitelendirerek, Yunanların felsefesinin olduğunu, buna karşın Mısırlıların sanatları ve bazı araştırmaları olduğunu ileri sürecektir. (Kara Atena sf. 313). Bu belirsiz felsefe tanımı sayesinde, Yunan felsefesinin eleştirilmesinin önüne geçilmiştir. Aynı zamanda Heumann, Montesquieu’dan daha önce iklim determinizmini savunmuştur.

Naziler tarafından ırk teorisinin kurucusu olarak selamlanacak olan antropolog Meiners, tarihsel incelemelerde, “kaynak eleştirisi” adlı bir yöntem geliştirmiştir. Bu yöntem, tarihçinin farklı klasik kaynakların değerini yazarına ya da toplumsal bağlamına göre belirlemesini ve yorumlarını büyük ölçüde güvenilir kaynaklara dayandırmasını öngörüyordu. Meiners, tarihçinin, yaşadığı çağı yansıtan kimi olayların etkisinde kalarak, yanlış yorumlar geliştirebileceğini belirtiyordu. Bu yüzden, tarihsel bilginin güvenilirliği ortadan kalkmaktadır. Bunlar, Yunan tarihinde Mısır etkisini inkar edemeyen Eskiçağ Modeliyle mücadelede kullanılacaktı. Bu tarih anlayışı sayesinde Batı, tarihte kendi işine gelmeyen ne kadar nokta varsa hepsini güvenilir olmadığı gerekçesiyle inkar etme imkanını yakalamıştır.

1775 yılında doğa tarihçisi Blumanbach tarafından ırk hiyerarşisi yayınlanmıştır. “Kafkas Irkı” terimini ilk kullanan kişi olan Blumanbach’a göre, en yetenekli ırk bu idi. Diğer ırklar bu ırkın bozulması sonucu oluşmuştu.

Bu noktada, en ateşli çaba Almanlardan gelecektir. Bernal’e göre, bunda en önemli etken, Almanların 1700’lerde bir kimlik bunalımı yaşamalarıdır. (Kara Atena sf. 300). Hint-Avrupa dil ailesinin bulunmasıyla, Almanlar kendi dillerinin Sanskiritçeyle ilgisini kurmak için çalışmalar yapacaklardır. Üniversitelerde Sanskiritçe kürsüleri birbiri ardına kurulacaktır. Almanlar Sanskiritçeyle Almanca arasındaki bağlantıyı ifade etmek için “Indogermanish” terimini oluşturacaklardır.

Alman romantiklerinden olan ve ırkçılık üzerine çalışmaları bulunan Herder’e göre, düşünce sözcüklerden önce gelmiyordu. Dilin amacı aklı aktarmak değil, duyguları ifade etmekti. Dile bu şekilde yaklaşıldığında şiirsellik ön plana çıkmaktaydı. Daha önce Mısır ve Çin dillerine duyulan hayranlık, destansı özelliklerinden dolayı, Almanca ve Yunancaya doğru yönelmeliydi. Goethe de dahil olma üzere pek çok Alman ideolog, o dönemlerde Yunanca öğrenmeye çalışmıştır. Almanlar bir süre sonra, kendilerinin Arilerin Kafkaslardan en son çıkan ve dolayısıyla en saf kesimleri olduklarını iddia edeceklerdir. Yunanistan üzerindeki Mısır etkisini ortadan kaldırmak için Eskiçağ Modeline en büyük saldırı da yine bir Alman olan Müller’den gelecektir.

Irk konusunda, kimlik oluşturmaya çalışan Almanların ön plana çıkması, bu çalışmaların, o dönemin ihtiyaçlarını karşılamak için yapıldığının da bir göstergesidir. Gerek ırk teorisi, gerek geliştirilen yeni metodlar, gerekse Yunan dili üzerine savunulan görüşler bilimsellikten öte, tamamen Batının o dönemdeki ihtiyacından çıkmıştır.


Irk Çalışmaları Dil Çalışmalarıyla Destekleniyor

Irk çalışmalarının yansıması, dil üzerine çalışmalarda da kendini göstermiştir. Çekimsiz dillerden çekimli dillere doğru bir dil hiyerarşisi oluşturulmuştur. Dilbilimci Schleicher ayrışkan Çinceden bitişken Turan dillerine ve oradan da çekimli Hint-Avrupa dillerine doğru gelişen bir şema oluşturmuştur. Baron Bunsen’e göre de, Çince en geri dildi. Ondan sonra Turan dilleri ve Mısır dilleri gelmekteydi. Gerçek tarih ise Samiler ve Indo-Germenler arasındaki diyalektik ilişkiden ibaretti. (Kara Atena sf. 340)


Ari Modelin Oluşturulması

İlk önceleri, Yunan tarihi Mısır ve Fenike kolonileştirmelerini inkar edeyen modellerle açıklanırken, artık bunu tersine çevirebilecek duruma gelinmişti. Yunan medeniyetini ve Batı üstünlüğünü iddia edebilmek için gerek tarih metodu, gerek ırk kavramı, gerekse bunlara uygun ideolojik ortam oluşturulmuştu.
Tam bu sırada, Hint dilleriyle Latince ve Yunanca arasındaki benzerlik bulundu. Buradan hareketle Hint-Avrupa dilleri ailesi oluşturuldu. Artık Hint-Avrupa dili konuşan Arilerin fetihleriyle kurulmuş bir Yunan mucizesi ve buna dayanan üstün Avrupa savunulabilirdi.


ETRÜSKLER

Yunanistan’da yaşayan ilk halk olan Plesaglar, Helen kökenli değildi. Bundan sonra gelen İyonlar ve Dorlarda da, Mısır-Fenike etkisi açık bir şekilde görülmekteydi. İyon kelimesi bile, kök olarak Yunanca değildi. Mısır, Pers ve Batı Sami dillerinde kökü vardır. Hatta, Mısır dilinde İyon kelimesi Yunan anlamında kullanılmıştır. Aru fetihleriyle ilişkilendirilmeye çalışılan Dorlar ise, kendilerini Heraklesoğullarının soyuna dayandırmaya çalışarak Mısır kökenini savunmuşlardır.

Bu durumda, Yunanların köklerini dayandırabileceği tüm kaynaklar yetersizdi. Gerek Plesaglar, gerek İyonlar, gerekse Dorlarla yapılacak tarih tezleri ister istemez Mısır, Fenike etkisini beraberinde getiriyordu. Bundan kurtulmak için Ariler sahnesine çıkartıldı.

Ari terimi ilk defa 1790 yılında kullanılmıştır. Arilerin Kafkasya’da yaşadıkları iddia edilmişti. Kafkasya, mitolojik efsanelere göre Promete’nin cezalandırıldığı yerdir. Promete Tanrılardan ateşi çalıp insanlara vererek fedakarca bir davranışta bulunmuştu. Bu tavır, daha sonra Arilerin tipik davranışı alarak kabul edilecekti.
İddiaya göre Ariler kuzeyden Yunanistan’a gelerek fetihlerde bulunmuşlar ve bugünkü Yunanistan’ın temellerini atmışlardır. Böylece Mısır ve Fenike etkisine girmemiş, ırksal ve dilsel açıdan saf kalmış bir Helen ülkesi yaratılmıştır.

Aryanların nerede yaşadığı, nereden çıktığı, nasıl bir toplumsal sistemlerinin olduğu tamamıyla karanlıktadır. Genel olarak, Kafkas kökenli oldukları ve Hindistan’ı kolonileştirdikleri öne sürülmüştür. Aryanların coğrafi olarak izledikleri yol belli olmadığı gibi, dilleri de belli değildir. Batılı bilimadamlarının tezlerine göre bu halk, Hint-Avrupa dil ailesine mensuptur. Hint-Avrupa dilleri, coğrafi olarak, Asya içlerinden başlayıp Yunanistan’ı da içine alarak batıya doğru ilerlemektedir. Merkezi olarak Kafkaslardan yayılmaktadır. Kuzeye ve kuzeydoğuya doğru Germenik ve Slav diller olarak ilerlemektedir. Kuzeybatıya doğru Keltçe ve İtalik dil; güneye doğru da İran ve Hint dilleri olarak bir yol izlemiştir. Bu coğrafya içerinde yer alan Anadolu’da konuşulan dillerin büyük çoğunluğu ise, bu dil ailesine dahil değildir.

Modelde dikkati çeken bir diğer nokta da, Arilerin sadece Yunanistan’ı değil, aynı zamanda Hindistan ve İran’ı da kolonileştirdiklerinin savunulmasıdır. Batılılar kendilerinin olmayan tarihlerini yaratırken, aynı zamanda diğer medeniyetleri de kendilerine bağlamaya çalışmaktadır. Sonuçta, Hint ve İran medeniyetleri, Yunan medeniyetinden çok daha köklüdür. Ancak, Batılılar için kendilerinden daha köklü medeniyetler sorun çıkartmaktadır. Bu durumda, Arilerin Batılılarla aynı dil grubunda olan Hindistan ve İran’ı da kolonileştirdikleri iddia edilerek işin içinden çıkılmaya çalışılmıştır.

Bernal bu modeli şöyle değerlendirmektedir: “Ari Model, hem Yunanistan tarihinin hem de Yunanistan’ın Mısır ve Levant ile olan ilişkilerinin 19. yüzyıldaki dünya görüşüne, özellikle sistematik ırkçılığa uygun hale getirilmesini sağlamıştır”. (Kara Atena sf. 589)


Ari Model’in Çelişkileri

Ancak Ari Model fetihler konusunda net değildir. Bu fetihlerin erken dönemde olduğuna dair hiç bir kanıt bulunamamıştır. Tarihçi Thukydides Yunanistan’ın kuzeyindeki Helenlerin güneye doğru göç ettiklerini ve bu göçün Truva Savaşı sırasında tamamlandığını belirtmiştir. Bu durumda, daha önce yaşadığı iddia edilen Agamemnon ve Homeros gibi isimlerin Yunan olma olasılığı, ortadan kalkmaktadır. Fakat Mısır etkisinden kurtulmuş saf bir Yunanistan yaratmak için bunlar feda edilmiştir. Ari fetihlerinin, Dor istilalarıyla tamamlandığı savunulmuştur. Ancak Dorların kendilerini Mısırlı atalara bağlama çabaları, Ari Irk teorisini güç durumda bırakmaktadır.

Arilerin fetihleri için senaryolar oluşturulurken, Mısırlıların Afrikalı oldukları yönünde eğilimler artmaktadır. Sonuçta siyah ırka yakın kabul edilen Mısır arıtk savunulamaz hale getirilmiştir.
Hint-Avrupa dili konuşan Ari fetihlerine dayanan teori, bu dil ailesine ait olmayan pre-Helenler konusunda açıklama getirememiştir. Aynı zamanda, bu halklarda görülen Mısır’a karşı duyulan ilginin kaynağını da açıklayamamaktadır. Açıklamak yerine, bu noktaların üzerinden atlanmıştır. Zaten teorinin çıkış süreci incelendiğinde, bunun için oluşturulduğu görülmektedir.
Yunan dilindeki araba, kılıç, yay, geçit yürüyüşü, zırh, çarpışma gibi anlamlara gelen sözcükler Hint-Avrupa kökenli değildir. Bu durum, akla yapılan fetihlerin Hint-Avrupa dili konuşmayan bir halk tarafından yapıldığı kanısını güçlendirmektedir. Ari fethine dayanan varsayım temelsiz kalırken, Mısır ve Fenike fetihleri için bol miktarda delil vardır.

Yunancanın Sanskiritçe kadar, Mısır ve Sami dilleriyle de ilişkisi vardır. Ancak bu ilişki gözardı edilmiştir. Ayrıca Ariler hakkında hiçbir filolojik ve arkeolojik bulgu da yoktur. Teorinin merkezinde yer alan ırk kavramı da belirsizdir. Bu belirsizliği kaldırmakta mümkün değildir.


Batılı Kendini Niçin Yunanla Özdeşleştirdi?

Ari modelin oluşma süreci incelendiğinde, Batının yeni bir sömürgeleştirme çabasına giriştiği gözlenmektedir. İstanbul’un Türkler tarafından fethi Batıyı coğrafi olarak sınırlandırmıştı. Doğuya doğru açılması kesilen Batılılar, okyanus ötesi ticaret yolları bularak Latin Amerika’yı sömürgeleştirmeye başlamışlardır. Bu sömürgecilik dönemini, merkantalizm dönemi izlemişti. Sanayi Devrimini gerçekleştiren ve iktisadi açıdan Doğudan daha üstün bir konuma geçen Batı, yeni bir sömürgeci saldırı için hazırdı.
Ancak Batı için en büyük engel Türklerdi. Sonuçta Batı emperyalizmi Amerika ve Afrika kıtalarına nüfuz edebilmişti. Doğu, Batı için büyük oranda kapalıydı. Bunun yanında Türkler, Avusturya sınırına kadar ilerlemişlerdi. Bir taraftan, kendi batısını sömürgeleştiren Batılılar, kendi kıtalarında Türk tehdidi altındaydılar.


Osmanlının Paylaşımı Batılıyı Harekete Geçiriyor




Türklerin zayıflaması, Batıyı yeni bir sömürgeleştirme planı için harekete geçirmiştir.

1683 yılında Türkler Viyana Kuşatmasında başarısız olmuştu. Bunun ardından Avusturya, Türklere karşı ilerleme başlatarak Macaristan’ı geri almıştır. Bunu, doğuda Rusların Karadeniz üzerinden ilerlemesi izlemiştir. Sonuçta Avrupa’ya yönelik Türk tehdidi tamamen ortadan kaldırılıyordu.

Eşzamanlı olarak Avrupalılar Türklere karşı bir ilerlemeye girişmişlerdi. Bunu 1821’de Yunanların isyanları izlemiştir. Tüm Avrupa’da Yunanlara karşı büyük bir sempati ortaya çıkmıştır. Yunanların, Avrupalıların Doğuya karşı canlanışını tamamlayacakları öne sürülmüştür.

Bu noktada Yunanlar, Avrupa için bir örnek durumuna gelmişlerdir ve Yunan milliyetçiliği ile Hıristiyanlık arasında bir ittifak doğmuştur.


Yunanların Önemi

Avrupa uygarlığının beşiğinin Yunanistan olmasının temellerini burada aramak gerekiyor. Yunanları bu duruma getiren, destanlar, olimpiyatlar, mitolojik kahramanlar vb. kültürel özellikleri değildir. Yunanlar esas olarak Avrupa’nın Türklere karşı ilerlemesinin ifadesidir. Bu yüzden Batıda Yunanlar “Avrupa’nın çocukluğu” olarak nitelendirilmiştir. Bunun yanında Yunanlar, Doğuya ve özellikle Türklere karşı Hıristiyanlığın savunucusu olarak da görülmüşlerdir. Bu durum, kendini en açık şekilde Yunanlara verilen destekte göstermiştir.


Yunan Ayaklanmalarına Avrupa Desteği

Avrupalılar, çocuklarını siyasi, ekonomik ve askeri yönden desteklemiştir. En büyük destek Almanya’dan gelmiştir. 300 Alman, ayaklanmalara aktif olarak katılmak için Yunanistan’a gitmiştir. Almanya’da ayrıca çoğunluğu akdemisyen ve öğrencilerden oluşan onbinlerce kişi Yunanlara destek için girişimlerde bulunmuştur. Almanların dışında, Fransızlar ve İtalyanlar da, ayaklanmalara katılmak için Yunanistan’a gitmişlerdir. Amerika’dan bile aktif katılım olmuştur. Ayrıca Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde Yunanistan’la kardeşlik komiteleri kurulmuştur.

Yunan Ayaklanması, tüm Avrupa’da gençlik ve gücü temsil eden Avrupa ile geriliği temsil eden Asya ve Afrika arasında bir mücadele olarak görülmekteydi:

“Cengiz Han’ın ve Timurlenk’in barbarları, 19. yüzyılda yeniden canlandılar. Avrupa dinine ve uygarlığına, ölümüne kadar bir savaş ilan edildi” şeklinde değerlendirmeler yapılmaktadır. (Kara Atena sf. 405)

Tüm Avrupa’da esen Helenizm rüzgarı Yunanistan’ın silahlı ilerlemesini tamamlamak için Yunan kimliği üzerine ideolojik, kültürel çalışmaların önünü açmıştır. Bu, kendini Ari ırk teorilerinde gösterecektir.


AŞİL DUA EDER : DODONA'DAN PELASGLI ZEUS ; İLYADA XVI


Oryantalizm de Türklere Karşı Oluşturuluyor

Bernal’in Edward Said’den aktardığına göre, Oryantalizmin oluşumunda da buna benzer etkiler tespit edilir. Bernal’e göre, bu tezlerin ön plana sürüldüğü 1820’lerin başlıca olayı Hıristiyan Yunanların Müslüman Türklere ve Mısırlılara karşı verdiği bağımsızlık savaşıdır. (Kara Atena sf. 335). 1800’ler her yönden Avrupa’nın Doğuya karşı harekete geçtiği bir dönemdir. Doğu ekonomik, siyasi, askeri seferlerle zayıf düşürülmüştür. Batı ise bu durumu meşrulaştırmak ve sürekli hale getirmek için Doğulu (özellikle Müslüman ve Türk) kimliğine karşı büyük bir saldırı başlatmıştır. Genel olarak ırkçılık, Mısırlılar ve Çinlilere karşı (sarı ve siyah ırk mensuplarına) mücadeleyi sürdürürken, Türk ve Müslüman coğrafya için Oryantalizm de seferber edilmiştir.
Yunanlar Batı sömürgeciliğin bir kolu olarak bu saldırılarda işlev görmüşlerdir. Yunan uygarlığı ve kimliği sömürgeciliğin yarattığı ve kullandığı bir uydurmadan ibarettir.


Sonuç: Batılılık=Irkçılık

Kara Atena kitabında açık örneklerinin verildiği gibi, Yunan uygarlığı büyük oranda 18. yüzyıl başlarında oluşturulmuştur. Bu oluşturma sürecinde, ilk önce Mısır ve Fenike etkisi ortadan kaldırılmış, sonra Ari ırkı ortaya atılarak bir bakıma “Yunan Mucizesi” yaratılmıştır.

Bu yaratmanın tamamen tarihsel gerçekleri saptırarak ve ırksal bir bakış açısı geliştirerek yapıldığı açıktır. Batının kendi kimliğini oluştururken ve kendisi dışındaki gerçek medeniyetleri küçümserken dayandığı esas temel, ırkçılıktır. Bu ırkçılık, Antikçağdan başlayarak Aydınlanma Dönemine ve oradan da günümüze kadar devam etmiştir. Batı medeniyetinin ve Avrupalı kimliğinin dayandığı temeller ırkçılık, Hıristiyanlık ve mülkiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunların hepsinin temelinde de sömürgecilik yatmaktadır. Sonuçta Batı için ırkçı olmak nesnel bir zorunluluktur. Ancak ırkçılık, Batı dışı ulusların sömürülmesi için uygun bir ideolojidir.

Bunun dışında medeniyet namına bir şey üretemeyen Batı, ancak ırk üzerine yapılacak değerlendirmelerle kendi üstünlüğünü sağlayabilmektedir. Batı dışı toplumlar, kendilerini medeniyetleriyle ifade ederken, Batı kendisini beyaz ırkla ifade etmeye mecburdur.


Avrupamerkezciliğe Darbe

Bernal, kitabında bu durumu tüm kanıtlarıyla ortaya koyarken, aynı zamanda Avrupamerkezciliğe de büyük bir darbe indirmiştir. Medeniyetin hiç de Batılıların iddia ettikleri gibi Avrupa’da çıkmadığını, tam tersi Doğu kaynaklı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte, Batının kendisinin ürettiğini iddia ettiği herşeyin, aslında Doğudan alındığını kanıtlarıyla birlikte ortaya koymuştur. “Kara Atena”, Yunan uygarlığının çalıntı, Eski Yunan mucizesinin de uydurma olduğunu ortaya koyarken, Avrupamerkezciliği de yıkmaktadır.


Sonuçta ezilen Üçüncü Dünya, kendi medeniyetini ve tarihini oluşturabilmek için Batının bu tarz ideolojik şablonlarını yıkmak zorundadır.





***


Bernal'ın değindiği konuların bir çoğuna katılmamak mümkün değil. 

Lakin Sümerlilere değinmemesi üzücü, çünkü :

Sümer Uygarlığı bugünkü Irak’ın Mezopotamya bölgesinde günümüzden yaklaşık 4500 yıl önce (M.Ö 3500-M.Ö 2000) yaşamıştır.




Yazıyı buldular.
Yasalar düzenlediler.
Yaratılış ve Tufan efsanelerini ilk kez onlar yazdı.
Medeniyeti kurdular.
Sami topluluğu değildir.
Yakın zamanda Ön-Türk topluluğu oldukları kanıtlanmıştır, dilleri benzerdir.
Tıp,din,astronomi ve mitolojide ilklerdendir.
Ayı 30, yılı 360 gün olarak, 
Gece ve gündüzü 12'şer saate bölerek,
Bir yılı 12 ay olarak hesapladılar. 
Ay ve Güneş tutulmasını hesapladılar. 
Aritmetik ve geometrinin temellerini attılar. 
Çarpma ve bölme cetvellerini buldular. 
Daireyi 360 dereceye böldüler. 

Ve biz hala Sümerlerin geliştirdiği bu matematiksel hesaplamaları kullanıyoruz!





SB.


2 Temmuz 2012 Pazartesi

ANADOLU KÜLTÜRÜNDE SIĞLA AĞACI


SIĞLA AĞACI VE PHOENİX/ANKA KUŞU

Ülkemizde “günlük” veya Sığla ağacı olarak adlandırılan Liquidambar orientalis, Anadolu’da 65 milyon yıldır yaşamaktadır. Dünyada sadece Türkiye’nin güneybatısında yetiştiğinden ülkemize endemik ağaçlardandır. Dere boylarını, taban suyu yüksek alanları, nemli, humuslu toprakları ve sıcağı sever. Tabanında sürekli su ister, su basar ormanları sever. Sığla ormanlarının görünümü tropikal yağmur ormanına benzer. Çok özel bir flora ve fauna yapısına sahip olup buralarda tespit edilen 200 bitki türünden çoğu endemiktir.

Sığlanın cins adı olan Liquidambar, Latince akıcı anlamına gelen liquidus ile Arapçada amber kelimelerinin birleşiminden oluştuğundan, adının anlamı “akıcı hoş koku”dur. Yani ağacın bilimsel adında bile iki farklı dilin birleşimi, kültürler arasında birlikteliği sağladığının, endemik kokularımızın farklı kültürleri kendi potasında birleştirdiğinin göstergesidir

Sığla yağı, yüzyıllardır Muğla insanının gelir kaynağı olmuştur. Ağacın balsamı (yağı) ,alınmış kabukları “buhur” olarak kullanılır. Sığla yağı elde etmek için Mart ve Nisan aylarında ağaç gövdelerine çizikler atılır. Ağacın reçinesi buralarda damla damla birikerek bir katman oluşturur. Yani bitki bu maddeyi kendini tedavi etmek için üretir. Temmuz ayından itibaren gövde üzerinde biriken salgı ve kabuklar özel bıçaklar ile kazınır.

Sığla balsamı Hipokrat’tan bu yana birçok hastalıkta kullanılır. Binlerce yıldan bu yana ilaç sanayisinde hammadde olmuştur. Sığla yağı içindeki maddeler cilt için çok yararlıdır. Yaralarda, egzama türü cilt hastalıklarında, gonore, sedef, basur, mide yaraları ve ülser gibi hastalıklarda kullanılır. Antiseptik sığla yağı, bu yaraların üzerini kaplayarak kısa sürede iyileşmesini sağlar. Bazı hayvanlar yaralarını, ağaçtan akan balsama sürerek tedavi etmektedir. Antik dönemde Fenikelilerin en önemli ihraç ürünlerinden olan Sığla, o yıllarda insanları ve hayvanları rahatsız eden haşerelere karşı doğal bir böcek ilacı olarak kullanılıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde sığla yağı sünnet olan çocukların yaralarının çabuk iyileşmesi için kullanılmıştır. Denizli, Antalya ve Muğla illerinde ülser hastalığında sığlanın balsamı balla hap yapılıp içilir. Bodrum yöresinde Sığla yağı ülser gibi mide hastalıklarında yenir.  Muğla dolayında yanıklarda merhem olarak kullanılır.

Sığla ağacının oluşturduğu ormanlar yazın ferahlatıcı bir hava oluşturur. Bu nedenle Sığla ormanları bölge halkı tarafından özellikle sıcak yaz günlerinde ve tatillerde piknik yapmak için tercih edilen mekânlar arasında yer alır. 
(Ha bir de halkımız piknik yaptığı bu özel ormanlara çöplerini gelişigüzel bırakmasa ne de iyi olur. )

Mısır piramitlerindeki mumyalarda sığla yağının varlığı tespit edilmiş, buhur kalıntılarına rastlanmıştır. Mısır kral mezarlarında MÖ 14. yüzyılda Sığla yağı içeren kaplar bulunmuştur. Asur kil tabletlerinde de Sığla yağından söz edilmektedir. Sığla ağacının odunu da güzel kokuludur. Parfümün tarihi, insanoğlunun ateşi keşfettiği ve bazı ağaçlar ile reçinelerin yanınca diğerlerine göre daha güzel kokular yaydıklarını ayırt edebildiği ilk zamanlarda başlamıştır. Eski Mısır kraliçesi Kleopatra’nın Sığla yağını aşk iksiri ve parfümü olarak kullandığı söylenir.

Sığla balsamı ve buhuru , dinsel ritüeller açısından da çok değerlidir. Yağın elde edilmesinden artakalan kuru yongalar (buhur) yüzyıllardır , Pagan tapınaklarında , kiliselerde , camilerde , havralarda kötü ruhları uzaklaştımak ve ortama huzur getirmek amacıyla kullanılmıştır. Bu duman , eski medeniyetlerdeki insanlar tarafından bir tılsım olarak değerlendirilirdi. Onun , insanın ruhunu rahatlattığına , hatta buhur yakıldığında şeytanı , kötü ruhları ve zararlı böcekleri bölgeden uzak tuttuğuna inanılırdı.

Buhur binlerce yıldan beri Anadolu’da mistik bir görev üstlenmiştir. Egzotik kokusu , dinler üstü bir harç , bütünleşme sağlamaktadır. Halk inancında , negatif enerjiyi kovan özelliği ile nazara karşı koruyucu olarak kullanılmaktadır. Bayramlarda ve cenazelerden sonra ölü evlerinde buhur yakılmaktadır. Buhurun her türlü kötülüğü yok ettiğine dair inanç bugün de sürmektedir.

Ayrıca mitolojik bir kuş olan ve kendi küllerinden yeniden doğan Phoenix (Anka) , öleceğini anladığı zaman Sığla ağacı dallarını toplamaya başlar, öldükten sonra yanan sığlanın küllerinden bu kuş yeniden doğardı.
Sığla ağacının ana yaşam alanı olan Muğla ilindeki bir antik kentin adının da Phoenix olması ilginçtir.

Görüleceği üzere Sığla ağacı yeniden doğuşu simgeleyen bir ağaçtır. Antik tapınak ve kutsal alanlarda koku olarak kullanılması ile birlikte yeniden doğuşun sembolü olması , Sığla ağacının yayılış alanlarında yer alan Karia , Likya ve Psidia yöresinde ölen insanların cenaze törenlerinde kullanılmış olmasını akla getirmektedir.

Arkeologlar , ölen insanların cesetlerinin yakılması (kremasyon) uygulamasının çıkış yerinin Anadolu Neolotik Çağı olduğunu belirtmektedirler. Ölülerin yakılmasının nedenlerinden biri , ruhun öbür dünyaya daha hızlı gitmesi , bedeni daha rahat terk etmesinin sağlanmasıdır. Sığla ağacının yanarken çıkardığı kendine özgü koku , ölen kişinin ruhunu sembolize ettiğinden , ruhun bedenden çıkarken izleyeceği yolun göstergesi de Sığla ağacının tuhaf kokusu olmaktadır. Dolayısıyla ölü yakma kültürünü doğuran unsurlardan birinin de Anadolu’nun  sığlası olduğu düşünülmekte ve öte dünyadaki ruhlarla özdeşleşmiş diyebiliriz.

Nitekim günümüz Muğla köylüleri , perşembe günleri , cenaze ve benzer toplanmalarda Sığla ağacı dallarını yakarlar. Bunun amacı ölen kişilerin ruhlarının ait oldukları yere dönmelerini sağlamaktır. Hatta yöre köylüleri ruhların öbür tarafa gitmesi için yaktıkları bu ateşle ilgili , ölü ruhların gitmeleri gereken yere gitmediklerini ve yeryüzünde kaldıklarını açıklarken : “Geliyola da , gitmiyola , ondan bu ateşi yakıyoruz” sözcüklerini kullanmaktadır.

Sığla yağının yanık ve etkileyici bir kokusu vardır. Bu koku neşe ve ferahlık değil , insanın içine bir ağırlık çöktürmektedir. Ağaca “günlük” denilmesinin nedeni bazı günlerde Sığla tütsüsünün yapılmasıdır.

Marmaris ve Köyceğiz dolayında Sığla ağacı yapraklarından ıspanağa benzer çok lezzetli bir yemek de yapılmaktadır. Osmanlı döneminde İzmir , Aydın , Saruhan ve Menteşe dolayı Sığla Sancağı olarak adlandırılırdı.

Eh ne diyelim ,darısı lokal endemik bitki ve ağaçlarımızın yetiştiği diğer yörelerimizin başına.



ZÜMRÜDÜ ANKA yada SİMURG
Alıntı/ Kaynak: 
Hasan TORLAK








ANADOLU VE BALKAN TÜRKLERİNİN HALK ANLATMALARINDA ZÜMRÜDÜ ANKA


Bütün milletlerin mitolojisinde olağanüstü ve büyük bir kuş dikkati çeker. Yunanlılarda Phoneix, Hintlilerde Garuda, Araplarda Anka, İranlılarda Simurg bu kuşlardan ilk hatıra gelenlerdir. Türk mitolojisinde de tuğrul, karakuş, kartal gibi
isimlerle: anılan ve diğer rmlletlerinkilerle kısmen benzerlik, kısmen de farklılık gösteren bir kuş vardır.

"Olağanüstü kuş"un adı, varyantların genelinde  Zümrüdü Anka, Zümrüt Anka, Zümrüt Halka gibi benzer şekildedir. Buluz (Sivas) ve Boratav (İmren-Ceyhan / Adana)  varyantlarında  kartal; Güney varyantında ise ikinci bir adıyla "Devlet Kuşu" olarak dikkati çeken kuş adı, Bulgaristan varyantında ise "Boba Kuş" şeklindedir.

Bu kuşun adı mitolojilere göre ise daha farklıdır. Yunan mitolojisinde Phoenix, İran'da Simurg, Araplarda Anka, Hint'te Garuda gibi. Türk mitolojisinde ise bu gibi kuşların genel olarak Alp Kara Kuş (kartal) ve tuğrul adlarını aldığı
görülmektedir (İnan, Ögel). Bu noktada Anadolu'dan derlenen iki varyant ile Türk mitolojisi isim konusunda uyuşmaktadır. Zümrüdü Anka adının ise Araplardaki Anka adına, kuşa renginden dolayı izafe edilen Zümrüt adının eklenmesiyle
oluştuğu dikkati çekmektedir.

Varyantların genelinde kahramanın uyuyakaldığı büyük bir ağacın üzerinde kuşun yuvası ve yavruları vardır. Bu ağacın bazı varyantlarda bir su kenarında bulunduğu da dikkati çeker. Hemen bütün masallarda bir yılan veya ejderha, ağacın üzerindeki yavruları her yıl gelip yemektedir. Bu defa yavruların sesini duyan kahraman, yılanı öldürüp yavruları
kurtararak kuşun dostluğunu kazanır. Böylece kuş ona yardımcı olmaya karar verir. Sivas (Buluz) varyantında ise kahraman, kimsenin iyileştiremediği yaralı kartalı
iyileştirdiği için yardıma hak kazanır.

Avesta'ya göre Simurg Vaorukaşa denizinin ortasındaki ağaç üzerinde yaşamaktaymış. Ancak bu benzerlik en çok Türk mitolojisinde ortaya çıkmaktadır. Türk mitolojisine göre yer alfanda dokuz dallı büyük hayat ağacı vardır
ve bu ağacın altında bekçi yılan, üzerinde ise Alp Kara Kuş bulunmaktadır.

Kuşun fizikî özellikleriyle ilgili bazı bilgilere de masallarda
rastlamaktayız. Bunlardan en önemlisi kanatlarıyla ilgili olan hususlardır. Varyantların pek çoğunda kuş, uyumakta olan kahramana kanatlarıyla gölge yapmaktadır. Olumlu manadaki bu özelliğin yanı sıra bir masalda ise Anka, kanatların yayıp güneş ışığına engel olarak bir ülkeyi karanlıkta bırakabilmektedir. 

Diğer bir varyantta ise her bir kanadıyla bir fili kaldırabildiği belirtilmektedir . Kuşun bu kanat özelliği onun büyüklüğü
hakkında bir fikir vermek içindir. Bu bilgilerin paralelini İran'ın Simurg'unda bulabiliyoruz. Simurg, yeryüzüne yaklaşınca yağmur bulutu gelmiş gibi hava kararmış. İki yavrusu ise kanatlarını açtıklarında büyük bir gölge meydana getirirlermiş. Buna karşılık Binbir Gece Masalları'nda geçen El-Simurg'un ise kanatsız ve çok iri bir varlık olduğu anlatılmaktadır.
Kuşun büyüklüğüyle ilgili bir diğer husus ise kuşun yapacağı yolculukta gerekli yiyeceklerin ölçüsüdür. Bir iki varyant dışında bütün varyantlarda 40 tulum et, 40 tulum su şeklinde belirtilen bu yiyecek de kuşun büyüklüğünü  düşündürmektedir. 

"Gak" deyince et, "guk" deyince su verilen kuşa yine de yiyeceği yetmez, yolun sonlarına doğru kahraman bacağından kestiği bir parça eti kuşa vererek durumu idare eder. 

"Kahraman Yardımcı Hayvana Kendi Etini Yiyecek Olarak Verir" şeklinde yer alan bu motif, hemen bütün varyantlarda ortaktır. Anadolu ve Balkan masallarında 40 formulistik sayısı ile ifade edilen yiyecek-içecek miktarı; Binbir Gece Masallarında ise yedi yaban eşeği kavurması, yedi tulum kaynak suyu şeklinde ortaya çıkmaktadır . Aynı şey Nuh tufanından kurtulanlar için de geçerlidir. Ambarda kalan 40 çeşit malzeme karıştırılarak "Aşure" haline getirilir
ve halk doyurulur.


Doç. Dr. Ali DUYMAZ
Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebıyat Fakültesi Türk Dili ve 
Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.




SASANİLER / GÜMÜŞ BİR TABAKTA ANKA



SÜMERLER DE İMDUGUD


Sumer metinlerinde gök gürültüsü bulutlarını simgeleyen İmdugud adlı kutsal bir kuş var. Bu kuş kaderleri veriyor, sözüne karşı gelinmiyor ve yardımlar yapıyor. Onun kanatları açılınca bütün göğü kaplıyor. ( Thorkild Jacobsen, The Treasures of Darkness, A History of Mesopotamian Religion)  Bu kuş Akadlılarda Anzu adını alarak birinci yüzyıla kadar çiviyazılı metinlerde varlığını korumuştur. Bazen kartal olarak da algılanan bu kuş ve yılanla ilgi bazı hikâyeler var Sumer metinlerinde. Bunlardan bi­rinde aşk tarnıçası İnanna tanrılar bahçesinde dalsız budaksız bir ağaç yetiştiriyor. 

Ağacın tepesine Imdugud kuşu, ortasında Lilit isimli bir cin ve köküne de bir yılan yuva yapmış. Bu yüzden tahtasından yapmak is­tediğini yaptırmak için ağacı kestiremiyor. Gılgameş imdadına yetişip on­ları kaçırıyor ve ağacı keserek tanrıçaya veriyor. (S.N.Kramer, The Sumerian, Their History, Cultur and Caracter)

İkinci hikâye: Kral Etana’nın çocuğu olmuyor. Çocuk yaptıran bitki gökte imiş ama göğe çıkma imkânı yok. O, bir gün bir çukura düşmüş kartal yavrularını bir yılanın yemesinden kurtarıyor. Kuş buna çok se­viniyor. Buna karşılık olarak, kralın otu alabilmesi için kanatlarının üze­rine bindirerek göğe çıkarmaya başlıyor. Kuş her yükselişte aşağıda ne gördüğünü sorması üzerine kral evvelâ geniş bir alan olduğunu, gittikçe onun küçüldüğünü, en sonunda da birşey göremediğini, korktuğu için hemen indirmesini söylüyor. 

Üçüncü hikâye: Kahraman Lugalbanda, Zabu ülkesinden kendi şehri olan Uruk’a dönmesi için, İmdugud kuşunun dostluğunu kazanmak istiyor. Kuş yuvasında bulunmadığı zaman yavrularına yağ, bal, ekmek veriyor ve onlara bakıyor. Kuş yavrularına böyle güzel bakana candan dost olmaya, ona yardım etmeye karar veriyor ve Lugalbanda’nın şehri­ne rahatlıkla dönmesini sağlıyor. 

Bu üç hikâyedeki kuş ve yılan motifi Asya efsanelerinde çeşitli şekilde bulunuyor. Telüt Türkleri arasında Merküt soyundan bir boya göre sağ kanadını güneş, sol kanadını ay kaplayan kutsal bir gök kuşu var (Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi -Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar) . Sibirya’da şehirlerin ve yurtların yanında bir sırık üzerin­de ağaçtan yapılmış bir kuş resmi bulunuyor. Kuşa gök kuşu, direğe de göğün direği deniyor. Orta Asya ve Sibirya efsanelerinde bu direk “Hayat ağacı” gibi anlatılmış. Hayat ağacı yerle göğü birleştiriyormuş. 

Bu kuş ve ağaç İnanna’nın bahçesine diktiği dalsız budaksız ağaca benziyor. Sibirya ve Orta Asya şamanları kartalı tanrı elçisi olarak görmüşler, esasen Şamanlığın babası da kartal imiş. Altaylıların Kögütey destanında kahraman Karabatur, atlarnı çalan Kaankerede adındaki kuşu ararken onun iki yavrusunu ejderden kurtarıyor. Kuş da Karabutur’a atlarını geri veriyor. Yolda düşmanları tarafından öldürülen kahramanı, kuş hayat suyu vererek canlandırıyor. ( Murat Uraz, Türk Mitolojisi)

Kırgızların kahramanı Ertöştük, tepesi göklere uzamış bir çınar ağacı üzerinde Alp Karakuş’un yavrularnı yemeğe gelen ejderi öldürüyor. Kuş da ona birçok iyilik yapıyor. 

Başka bir efsanede Ertöştük’ü kuş yeraltından yeryüzüne çıkarıyor. Çıkarken yiyecekleri bitiyor. Adam etlerinden koparıp veriyor. Yeryüzüne çıktıklarında adamın etlerini iyi ediyor kuş. Bu iyileştirmenin, kuşun hayat ağacı üzerinde olmasındandır, deniyor .

Bir Uygur efsanesinde, Bilge Buka’nın atalarından birinin dibinde yattığı ağaca bir kuş gelerek ötmeğe, daha sonra adamı tırmalamaya başlamış, o sırada ağaçtan zehirli bir yılan indiğini görerek adam kuşu bırakmış. Bu kuşa Uygurlar tanrı gözüyle bakıyorlarmış .

Ögel, bu kuş motifinin eski İran Zend Avesta’dan gelmiş olabileceğini söylüyor. Bunda Hazer denizi ortasında bir ağaç üzerinde bir kuş bulunduğu yazılı imiş. Tahmuruf ve zal’in tılsımları bu kuştan geliyormuş. İranlılar buna Sireng veya Simurg diyorlar. Araplar da adı Anka, Züm­rüdü Anka.  Bunun Araplardan İran’a geçtiği de söyleniyormuş. Buna karşılık Ögel’e göre Türklerdeki Hüma kuşu, peygamberin hadislerinde cennet kuşu olarak bildirilen kuşmuş. 

Bu cenette oturuyor, zaman zaman 7 kat göğe çıkıp tanrıya gidip geliyor, deniyormuş. İranlılar bunun Çin topraklarında yaşayan bir kuş olduğunu, savunuyorlarmış. Çin edebiyatında “Cennet Kuşu” motifi büyük önem taşıyormuş. Bu kuş moti­finin, “gök gürültüsü kuşu” adı altında Alaska’dan Güney Amerika’ya kadar bulunduğunu müşahade ettim. 

Çeşitli adlar almış ve efsanelere karışmış bu tanrısal kuş hikâyesi İ.Ö. en az 3000 yıllarında Sumerliler de başlamış olduğunu gördük. Hüma kuşunun da aynı kaynaktan geldiği kuşkusuzdur Çünkü Sumer’in tanrısal bahçesinde, cennet bahçesindeki dalsız budaksız bir ağaç üzerine tünemiş bu kuş 7 kat göğe çıkıyor.(Araplar bu kuşun Kaf dağında yaşadığına, tüyünü ele geçirenlerin ölümsüz olacağına inanıyorlardı.)

Görüldüğü gibi, Sumerlilerin İmdugud kuşu, Akatlılarda Anzu, Araplarda Anka, Zümrüdü Anka, İran’da Simurg, Hindlilerde Garuda, Türklerde Hüma adları altında çeşitli efsanelere konu olarak sürmüştür. Amerika yerlileri arasına kadar uzanan bu kuş motifi de Sumerlilere mi dayanıyor, yoksa hepsi birden daha önce var olan bir kültürden mi alın­mıştır, bunu şimdi söyleyemiyoruz.


Muazzez İlmiye Çığ
Sümerolog


SÜMER İMDUGUD/ZÜMRÜDÜ ANKA




PHOENİX-FONİKS ANTİK ŞEHRİ : MARMARİS / Taşlıca


TAŞLICA/FONİKS


Marmaris’ten İçmeler ve Bayır üzerinden 45 kilometrelik bir yolla ya da Marmaris, Hisarönü ve Selimiye üzerinden gidilebilir Söğüt'e ; Söğüt’ten devam eden 5 kilometrelik yoldan sonra son durak olarak Taşlıca’ya varılır. 



TAŞLICA/FONİKS



Dağ yamacından yükselerek gidilen yolda Sömbeki Körfezi, yarımadalar ve adalar son derece güzel manzaralar sergiler. Yakının da antik Foniks kentinin kalıntıları görülmektedir.


TAŞLICA/FONİKS








 Burada yaklaşık 20 su kuyusu varken , sayıları gitgide azalmıştır. Tüm köy SİT alanı olarak ilan edilmiştir. Her yer adına uygun olarak TAŞlıktır.






BU ARADA BASINDAN 2 FARKLI TARİHLE SIĞLA AĞACI İLE İLGİLİ HABER


WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), yalnızca Türkiye’nin güneybatısındaki dar bir bölgede doğal yayılış gösteren Anadolu sığlasının (Liquidambar orientalis) bilinçsizce tahrip edildiğini ve sığla ağaçlarının tehdit altında olduğunu belirtiyor. 

Eskiden nispeten geniş alanlar kaplayan bu ağaç toplulukları, etkili koruma eksikliği yüzünden, günümüzde küçük korulara dönüşmüş durumda. Bugün elimizde kalan bu küçük sığla toplulukları da, ağaca ve onun doğal yaşam alanına yönelik kıyım sonucu giderek azalıyor. 1940’larda yedi bin hektara yayılmış olan sığla ağaçlıklarının, bugün 1.300 hektara düştüğü belirtiliyor.

Durum, ilgili makamlara iletilmesine rağmen, kalıcı önlemlerin alınamadığı ya da alınan önlemlerin etkili olmadığı anlaşılıyor. Halen Özel Çevre Koruma Alanı olan bölge, Temmuz 2006’da dikenli tellerle koruma altına alınmış olmasına karşın, tellerin kısa sürede yıkıldığı ve yasal olmayan kesimlerin devam ettiği görülüyor.  (26.02.2008 BASINDAN)


CHP Muğla Milletvekili Nurettin Demir, TBMM Başkanlığı’na, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.

 “Uluslararası mahkemelere başvurulması durumunda şirketi ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini mahkûmiyet ve yüksek tazminat kararlarıyla baş başa bırakabileceğini öngörüyor musunuz?” diye sordu.

 “Erikoğlu-Keserali Hidroelektrik Santrali” projesinin bulunduğu Kargı Çayı Havzası’nın, uluslararası literatürde, sığla (Günlük) ağacının “doğal üreme koridoru” olarak tanımlandığını belirterek, “Şahit olduğumuz üzere, yörede ağaç keserek inşaat hazırlıklarına geçildiği görülen proje ile su akışının düzensiz hale gelmesi sonucu, ancak belli nem ve sıcaklık koşullarında yetişebilen, soyu tükenmekte olan sığla ağacının varlığı ve üremesi ciddi olarak tehlikeye girecektir” dedi.

-KESİLEN AĞAÇLAR ARASINDA KORUMA ALTINDA OLAN VAR MIDIR?-

Yöredeki sığla, çınar, akçaağaçların anıtsal nitelikte olanları saptanarak, sayı ve koordinatları belirlenmiş midir? Belirlenmişse, yörede kaç sığla, çınar ve akçaağaç bulunmaktadır? Şirket tarafından kaç ağaç kesilmiştir? Bunlar arasında koruma altında olan var mıdır? Bu tür projelerin inşası sırasında kesilen herhangi bir ağaca ilişkin yapılan işlemlerle, koruma altındaki türlere ilişkin işlemler ve yaptırımlar aynı mıdır?

Yörede yapılması düşünülen beton bendin ve kilometrelerce kanalın inşası sırasındaki çevre tahribatından, proje yerinin bitişiğindeki zeytin ağaçlarının etkilenmeme olasılığı var mıdır?”  (13.08.2011 BASINDAN )



(Yani pek bir şey değişmemiş, YAZIK..!!!) SB.



ZÜMRÜDÜ ANKA / PHOENİKS




***