Translate

KARA FATMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KARA FATMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2013 Çarşamba

MILLI MÜCADELE'DE KINALI ELLER - OSMAN ALAGÖZ


İŞ BAŞA DÜŞTÜĞÜ ZAMAN 

1877'nin Kasımıydı. 
Erzurum dağlarını beyaz bir kefen gibi bürümüştü karlar. Kışın soğukluğuna inat, Osmanlı-Rus Savaşı bütün yakıcılığıyla ve yürekleri dağlayan acısıyla devam ediyordu. Eli silah tutan Erzurumlu, bir taraftan cephede düşmanla mücadele ediyor bir taraftan da soğuğa karşı direnmeye çalışıyordu. Kadınlar, cepheye gönderdikleri yiğitleri için dualar ediyordu. Duanın ruhu okşayan ikliminde ölüm, sonsuzluğa kanat çırpmak demekti o yiğitler için. 

Cepheye gönderdiği yiğidi için, titreyen kalbinin hassasiyetiyle ümide adanmış dualar eden yeni bir gelin de vardı. Daha yirmisindeydi, adı Nene Hatun. Hayata dair ümitleri vardı. Huzurun gölgesinde en has sevgilerle bir gelecek hayal ediyordu, ama şimdi 
savaşın soğukluğu düşmüştü titreyen kalbine ve hayallerinin üstüne. 
Üç gün önce cepheden yaralı olarak getirilen ağabeyini kaybetmişti Nene gelin. Göğsünden aldığı yarayla aşırı kan kaybeden ağabeyi Hasan, önden gidenlerin kervanına katılmış, dinin ve milletin selameti için gözünü kırpmadan ölüme koşanların saflarında o da yerini almıştı. 

Ağabeyinin yaralarını tedavi etmek ve bakımını görmek için başından hiç ayrılmamıştı. Ara ara gözlerini, yatağının başucunda dinlendirse de ağabeyinin en ufak bir iniltisinde hemen kendine geliyordu. Onun ihtiyaçlarını gördükten sonra, bazen elindeki tespihi "Ya Safi, Ya Safi." diye çekiyor; bazen de annesinin, düğününde çeyizine hediye olarak koyduğu el yazması Kur'an'ı alıp okuyordu. Her Kur'an okuyuşundan sonra ellerini açıp, uzun uzun dua ediyordu. 
Ev, Hasan'ın acılarla gelen varlığından sonra geride acılar bırakarak gidişiyle yeni bir hüzne gömülmüştü. Bir tarafta şehit olan ağabeyinin acısını, bir tarafta cephede savaşan kocasına duyduğu kaygıyla karışık özlemini ve bir tarafta da vatanının sevdasını duya duya, dualar ediyordu. 

Yeryüzü cennetiydi yaşadığı topraklar. Ve bu topraklara göz diken düşmanların def edilmesi için yalvarıyordu. Haysiyetini ve asaletini kaybetmiş bir şekilde zelil olarak yaşamak istemiyordu. Vatanının, düşmanın kirli çizmeleriyle çiğnenmesine gönlü razı değildi. 

Şehrin sokaklarında sarhoş naraları değil, bülbül edalı çocukların sesleri duyulmalıydı. Şehir suskunluğa bürünmemeliydi. 
Böyle yaşamanın ne manası vardı! Varsın kocası ve onun gibi binlercesi feda olsun; ama şehrin semalarından hiç eksik olmasın ezanlar. Kur'an baş tacı olmaya devam etsin sonsuza kadar. 

Kirpiklerinden ılık ılık gözyaşları süzülmeye başladı. Yalvarışları daha da artmıştı. Kesik kesik ettiği dualara, hıçkırıkları da eşlik ediyordu. Gözyaşlarını, omuzlarına doğru yayılan yazmasının kenarıyla sildi. Akan her bir gözyaşı damlasıyla içinin yıkandığını, sıkıntılarının hafiflediğini hissediyordu. Gökler ötesi âlemlerden, demet demet dönsün diye açtığı ellerini yavaşça yüzüne sürdü. Üşüyen ellerinin serinliği yeni bir huzuru yayıverdi yüzüne ve yüreğine. 

Yorgun düşen göz kapakları bir kere daha kapandı. 

Gece, kararabildiği kadar kararmıştı. Yıldızlar yalnızlık nöbetindeydi. Ay, yeni bir doğuşun öncesindeydi. Terk etmişti geceyi. Ve yürekler, Rahman'a dayanmışlığın verdiği huzurla direniyordu geceye ve nice yıldız bakışlı yiğitleri söndüren savaşa. 
Üç aylık bebeğinin ağlamalarıyla uyandı. Yavrusunu emzirip tekrar beşiğine yatırdı. Onun ağlamaları, yer yer babasının tebessümünü andıran gülümsemeleri de olmasa, kendisini esir eden düşüncelerden kurtulamayacaktı. Dışarıdan rüzgârın ürperten uğultusu geliyordu. Kapı ve pencere aralıklarından içeri giren rüzgâr, odayı bir hayli soğutmuştu. 

Sabah namazı için hazırlık yapmak istedi. Sobanın üstündeki güğüme baktı. İçinde su vardı, ama sobanın erken sönmesiyle soğumuştu. Hem oda ısınır, hem de sıcak suyla abdest alırım düşüncesiyle sobayı yaktı. Mahallenin imamı Hafız Mehmet Efendi, her zamanki vakitten biraz daha erken okumaya başlamıştı sabah ezanını. 

Onun okuduğu her ezan derinden etkilerdi kendisini. Bazen onu dinlerken, diğer çocuklarla beraber Kur'an okumayı öğrendiği günleri hatırlardı. O çocukluk günlerinde öğrendikleri, mermere kazınmışçasına hiç çıkmıyordu aklından. Hele Peygamberimizin önünde savaşan Nesibe Hatun'u anlatışı yok muydu, gözleri 
dolardı. Erkeklerin yanında, ölümü hiçe sayarcasına kılıç sallayışını, Peygambere gelen saldırılara karşı vücudunu siper edişini dinlerken kendini savaş meydanında hayal ederdi. Cesaret ve sadakat abidesi bu kadın, bir idealdi kendisi için. Eskiden, yüzünden tebessümün hiç eksik olmadığı Hafız Mehmet Efendi, şimdilerde biraz çökmüştü. Bakışlarında eski dirilik yoktu. Alnındaki kırışıklıklar daha da belirginleşmiş, sakalındaki akların sayısı artmıştı. Savaş, belli ki onun da yüreğini dağlamıştı. Yetim kalan çocuklar, dul kadınlar, teselliye ihtiyacı olan halk. Hepsinin mesuliyetini hissediyordu. 

Sabah ezanını okurken sesinde bir gariplik vardı. Daha içten, daha yanık okuyordu; fakat her zamanki makamda değildi. Biraz da hızlı okuyor gibiydi. Ezan bitiminde onun yüreklere bir kor parçası gibi düşen sözleri duyuldu: "Düşman askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi. Dinini ve milletini seven, namazdan sonra caminin önünde toplansın." Bu sözü duyduğu anda neye uğradığına şaşırmıştı Nene
Hatun. Sözlerin gerisini duymadı bile. Bir ateş düşmüştü yüreğine. Ağabeyi Hasan'ın şahadetinin üzerine bir de Aziziye Tabyası'nın işgali. 

Alnında sıkıntının çizdiği izler belirdi. Kalp atışları hızlandı. Bu bir çağrıydı. Asırlar sonra Nesibe olmanın çağrısıydı kendisi için. Kocasının cephede yaptığını şimdi kendi yapacaktı. Bir hilali andıran siyah kaşları çatık bir hâl aldı. İçindeki kasvet, dışına yansıyordu. Ezan sonrasında hemen sabah namazına durdu. Genelde biraz beklerdi. Bu sefer bekleyemedi. Bekleyemezdi. 

Çocukluğundan beri dinlediği kadın kahramanların hikâyesini yaşaması için bir fırsat geçmişti eline. Ölürse şehit olacaktı. Üç aylık bebeği geldi aklına. Takılıp kalmadı düşünceleri. Gidecekti. Ne pahasına olursa olsun gidecekti. Yapılan ilan aklından hiç çıkmıyordu. Yolları zihninde aşıyordu. Kan damlıyordu 
hayallerine. Cennet yamaçlarının gül kırmızısı süslüyordu sonsuzluğa dayanan duygularını. Düşman askerlerinin, nefretini artıran hayalleriyle boğuşuyordu. Namaz biter bitmez, duasını da yolda yaparım diyerek telaşla seccadesinden kalktı. 
Beşikteki yavrusunu kucağına aldı. Onu uyandırmaya çalıştı. Yarı uykulu yarı uyanık olan yavrusuna süt verdi. Sonra da: "Seni bana Allah verdi, ben de şimdi seni O'na emanet ediyorum cennet kokulum." diyerek yavaşça beşiğine koydu. Alnından, titrek 
dudaklarıyla yavaşça öpüp üstünü iyice örttü. 

Odunluğa doğru yürüdü. Nice taze umutlarla geldiği bu evde, hayatı acılar içinde olgunlaşarak tanıyordu. Özlemler, sevgiler, umutlar bir tarafa itiliyordu şimdi. Herkes vazifesinin şuurunda olmalıydı. Yapılması gereken fedakârlıklar vardı. 

Kerpiç duvarda asılı olan baltayı eline alıp camiye doğru yürüdü. 
Eli silah tutan erkekler cephede savaşıyordu. Şimdi Aziziye Tabyası'nı kurtarma işi de kadınlara ve uzun soluklu savaşa gidemeyen ihtiyarlara kalmıştı. İş başa düşünce, kadın ihtiyar fark etmiyordu. Hassasiyetini kaybetmemiş gönüller, vazife şuuruyla yeni bir destan yazmaya hazırlanıyordu. 

Minarelerden yapılan savaşa davet çağrısını duyan Erzurumlu, sokaklara dökülmüştü. Kadınıyla ihtiyarıyla bütün şehir, Aziziye Tabyası'na doğru koşuyordu. Halk, ellerine geçirdikleri balta, tırpan, satır ve sopalarla düşmanla çarpışmak için heyecan ve öfkeyle ilerliyordu. 

Düşman askerlerinin bir kısmı, beklenmeyen bir gece baskınıyla Aziziye Tabyası'nı ele geçirip, oradaki askerleri de şehit etmişlerdi. Arkadan gelen diğer düşman askerleri de hiçbir zorlukla karşılaşmadan tabyaya yerleşmişlerdi. Aziziye Tabyası'ndan yaralı olarak kaçıp kurtulmayı başaran bir Türk askeri, kan ter 
içinde gelip tabyanın işgal edildiğini haber vermişti. 

Şafak vaktiydi, fakat ufukta güneşin kızıllığı yoktu. Bir tülü andıran hafif sisli dumanlı bir hava vardı. Yollar iki gün öncesinde yağan karla kaplanmıştı. Kar soğuğu üşütmüyordu yürekleri. Her yürekte tutuşan bir ateş vardı. Ve gerilmiş bir yay gibiydi insanlar. "Allah Allah !" nidalarıyla Aziziye Tabyası'na doğru koşuyorlardı. 
Hafız Mehmet Efendinin etrafında toplanan insanlar da bir grup hâlinde koşuyordu. Daha yirmisinde yeni bir gelin olan Nene Hatun da elinde baltasıyla ön sıralardaydı. Onun böylesine koşmasını görenler daha bir gayrete geliyordu. 

Savaşın ne olduğunu, cepheye uğurladığı erkeğinden öğrenmişti ve şehitliğin yüceliğini ağabeyinin bakışlarında hissetmişti. Dünyanın faniliğini, yalnız ve yalnız, Allah'a dayanıp O'na güvenmenin ne olduğunu da üç aylık bebeğini beşiğinde bırakıp cepheye koşmasıyla kendisi gösteriyordu. Gün fedakârlık günüydü. Gün Hazreti Hamzaların, Sümeyraların, Nesibelerin kervanına katılma günüydü. Gün, kaybedilen kol ve bacaklara inat, Hazreti Cafer gibi gökler ötesi âlemlere kanatlanıp uçma günüydü. 

Tabyaya yerleşmiş olan düşman askerleri, gelen halkı güvendikleri silahlarıyla durdurmaya çalışıyordu. Birden silahlar patlamaya başladı. Önden koşanların bir kısmı düşmanın yaylım ateşiyle oracıkta şehit olmuştu. Halk ise şehitlerin yanlarından geçerek bir sel gibi akıyordu tabyaya. Düşman neye uğradığını bilememişti. Göğüs göğüse bir mücadele başladı

Düşmanın gelişmiş silahlarına balta, tırpan, et satırları ve sopalarla karşılık veriyordu halk. Ölümü hiçe sayan, şehitliği şeref bilen insanlar, düşmanı yurtlarından çıkarmaya kararlıydılar. 

Kocaları cephede savaşan kadınlar da kendilerince bir destan yazıyorlardı. Kadınların bu cesaretini gören düşman, büyük bir şaşkınlığa uğramıştı. Nene Hatun da elindeki baltasıyla yine ön saflardaydı. Bir yandan baltasını düşmana sallarken bir yandan da "Vurun Allah aşkına, Muhammed aşkına vurun. Vurun Hazreti Hamza aşkına!" haykırışlarıyla halkın cesaretini artırıyordu. Baltayı iki eliyle tutup sallıyordu. Bazen de sağ eliyle tutup sallarken sol kolunu açınca heybetli bir kartalı andırıyordu. 

Bir aralık, hem biraz soluklanmak hem de giydiği ihramını iyice düzeltmek için biraz kenara çekildi. Ürperti yoktu içinde. Üstüne damlayan kanlara aldırmadan bir taraftan etrafta olan biteni takip ediyor bir taraftan da ihramını düzeltiyordu. Birden sol omzuna gelen bir süngü darbesiyle sarsıldı. Yere düşecek gibi oldu. Hemen kendini toparladı. İkinci bir darbe daha geldi. Onu hafif sıyrıkla atlattı. Sonra da yeniden eline aldığı baltayla kendisini yaralayan düşmanın üstüne yürüdü. Hışımla indirdiği darbelerden sonra onu düştüğü yerde bırakıp başka bir düşmana yöneldi. 

Süngü darbelerine aldırmıyordu. Omzundan akan kanlar da onun direncini tüketmeye yetmemişti. Yüzünden yirmi yaşın tazeliği gitmiş, yerine savaş meydanlarına yakışan kahramanların destansı duruşu gelmişti. 

Kuşluk vaktine doğru Aziziye Tabyası geri alınmıştı. Hiç beklemediği bir hezimete uğrayan düşman, büyük zayiat vermişti. Dinine ve değerlerine sahip çıkan Erzurum halkı, tarihin altın sayfalarına, sonsuza uzanan bir kahramanlık destanı yazmıştı. 
Savaş sonrası yaralılar arasında Nene Hatun da vardı. Elinden hiç bırakmadığı baltasıyla yığılıp kalmıştı. Elbisesi kanlar içindeydi. 

Yüzünde manalı bir tebessüm vardı. Zorlukla açabildiği gözleri, vazifesini yapmış olmanın huzuruyla parıldıyordu. Belli ki yaralarına aldırmıyordu. Düşman Aziziye Tabyası'ndan çıkartıldı ya, kendi yaralarının ne ehemmiyeti vardı. Gün ağarmadan zamanın ve mekânın ezelî ve ebedî sahibine emanet ettiği yavrusunun hayali tüllendi gözünde. Yüreğinin en kuytu köşelerinden gelen şefkat 
esintilerini hissetti. Birkaç damla hasret yüklü gözyaşı süzüldü yanaklarından. 

Sırtında çocuğuyla cephane taşıyan Anadolu kadını...



***

Kocasının ölümünden sonra da bayrağı kendisi devralmıştı. 
Gün gelmiş, dağlar taşlar, kendini vatanına adamış bir kadın kahramanın haykırışlarıyla yankılanmıştı. Erzurumlu Fatma Seher adı, ölümle kol kola geziyordu düşman saflarının arasında. Erkek-çesine namlulara göğüs geren, gözünü budaktan sakınmayan bir yiğit olmuştu. 

Kardeşi Mehmet Çavuşla birlikte Van bölgesinde yüz elli kişilik bir çete kurdu. Dört bir taraftan kuşatılmaya çalışılan vatanın kurtulması adına ellerinden geleni yapacaklardı. 
Kendisi önce İstanbul'a, oradan da İzmit'e geçti. Daha sonra da kardeşi Mehmet Çavuş ve yanındaki çetelerle Taşköprü'de birleştiler. Artık kumanda kendisindeydi. 
Civar bölgelerdeki halk, Yunan ve Ermeni zulmünden bizar olmuştu. Her an ölümle burun burunaydılar. Erkekler, geleceklerinden endişe duyuyorlar; kadınlar, genç kızlar namuslarına kara bir leke sürülmesinden korkuyorlardı. Düşmanların diğer bölgelerde yaptıkları da dilden dile dolaştıkça tedirginlikleri artıyordu. Fatma Seher, çetesini, Davulcular ormanında emin bir yere yerleştirdi. Civar köylerin ileri gelenlerini, imam ve muhtarlarını ormana çağırdı. Her an düşman tehlikesiyle yaşayan bu insanlara mücadele ruhunu aşılamalı ve güven vermeliydi. 
Onlara: "Ben Kara Fatma'yım. Ermeni jandarmalarının sizden her ay aldıkları iki yüz lirayı bundan sonra vermeyeceksiniz. Sizin ırzınızı, malınızı ben bekleyeceğim." dedi. 

Gelenlerin şaşkınlıkları gözlerinden okunuyordu. Orman içinde yüz elli kişilik bir çete ve o çeteyi kumanda eden bir kadın. Şaşkın ve merakla dinlediler Kara Fatma'yı. İlk karşılaştıklarında yaşadıkları şaşkınlık, o konuştukça rahatlığa dönüşmüştü. Herkes memnun kalmıştı bu konuşmadan. Yüzleri mütebessim, gönülleri huzur içinde döndüler köylerine. 
Köylüler, sadece memnun olmakla kalmayıp, çeteye köyün yiğitlerinden katılanların da olabileceğini belirttiler. Dedikleri gibi de oldu, yeni katılımlarla dört yüz seksene ulaştı sayıları. 
Sayı arttığından çeteye yeni silahlar lazımdı. Bu vazifeyi de Kara Fatma üstlendi. 
"Kimse bir kadından şüphelenmez." diye düşünmüştü. Şehirde silah temin edecekleri güvenilir birinin adını öğrendi. Eski ve yamalı elbiseler giyerek, pazara giden köylü bir kadın kılığında şehre gitti. 
Pazarda satmak için yumurta, peynir ve çökelek götürmüştü. Elindeki malzemeyi tükettikten sonra Sultani mektebinde Ali Efendiden silahlarını temin edip akşamın alaca karanlığında tekrar çetenin saklandığı ormana dönecekti. İki gün herhangi bir sıkıntı yaşamadı. Üçüncü gündü. Yine pazara getirdiklerini satmış, akşama doğru da gizlice silah ve mermileri alıp ormanın yolunu tutmuştu, fakat bu sefer bir aksilikle karşılaştı. Yolda devriye gezen jandarmalar kendisini durdurup, sandıkları kontrol edeceklerini söylediler. 
Telaşlanmamaya çalıştı. "Pazardan aldığım birkaç parça eşya; ama siz isterseniz yine de kontrol edin." dedi. Jandarmalar, sözünü çok da umursamadılar. Sandıkları yere indirip açtılar. 
Sandıklar cephane doluydu. Jandarmaların gözleri fal taşı gibi açıldı. Hiç beklemiyorlardı pejmürde kılıklı bir köylü kadınının cephane taşıdığını. Onlar tedbir olsun diye kontrol etmişlerdi. 
Kara Fatma'ya, azarlarcasına sorular sormaya başladılar. Soruların üslûbunda tehdit vardı. "Kimdi, nereden almıştı bu silahları, nereye götürüyordu?" 

Kara Fatma sorular karşısında sakin görünmeye çalıştı. Soruları cevaplamak istemediğini hâl ve hareketleriyle ima ediyordu. Konuşturmak için daha zamanımız olacak deyip tutukladılar. On dokuz gün süren bir esaret yaşadı. Yunanlılar, bu kadındır demeden işkence ettiler. Acının, isyanın eşiğine geldiği anlar oldu. Direndi, direnmek için zorladı kendisini. Baygınlık geçirdi. Başından aşağı soğuk sular döküp ayıltınca yeniden başladılar işkenceye. 
Taş duvarların çevrelediği odada, titremelerine engel olamıyordu. Küçük pencereden ve kapı eşiğinden sızan ışıkla içerisi az da olsa aydınlanıyordu. Yosun bağlamış duvarlarda çığlıkları vardı. Bütün gücüyle sabretmiş, direnmiş ve bazen de zulme isyanı haykıran çığlıklarını salıvermişti. 

Kırbaçladılar, yetmeyince dişlerini söktüler. 
İşkenceler, insanın takatinin üstündeydi. Biraz olsun dayanabildiyse eğer, Allah'ın bir lütfuydu bu. Yüzünü boyayıp, maskaraya çevirdiler. Sonra da boynuna ip takıp, ibret olsun diye sokak sokak gezdirdiler. Sokak sokak gezdirildikçe halkta bir sinme değil, diriliş ateşi tutuşturulmuş oluyordu. Hayvanlara bile yapılmayacak zulümler, kendisine reva görülüyordu. İyice zayıflamıştı. Yüzünün kanı çekilmiş, soluk bir hâl almıştı çehresi. Üstü başı perişan bir haldeydi. Hepsine dayandı. Dinin ve milletin selameti için dayanması gerektiği için dayandı. On dokuzuncu günde ağzından bir laf da alamayınca serbest bırakmışlardı. Ölgün, bitkin bir vaziyette ormanlık alanda düşe kalka saatlerce yürüdü. Ormanın derinliklerinde karargâh kuran çetenin yanına geldiğinde merak ve dehşetle kendisine bakan çetelerin önünde yere yığılıverdi. 

Ayaklar vazifesini yapmıştı. Zaten, "Çetelerin yanına bir varabilsem..." diyordu. Varır varmaz da son noktasına gelen gücü tükenmiş, takati kesilmişti. Biraz kendine gelir gibi olduğunda, oğlu Seyfettin'in isyanlarını duydu. Başucundaydı. Yanından hiç ayrılmamıştı. Anasının göz kapaklarının hafifçe aralandığını görünce heyecanlandı. "Yemin olsun anam, öcünü alacağım. Bu yaptıkları yanlarına kâr kalmayacak." diye haykırdı. Herkeste aynı düşünce hâkimdi. Kalplere, Seyfettin'in isyanı yayılıyordu. 
Kardeşleri Süleyman ve Alehmet Çavuş da kendilerini zor zapt ediyorlardı. Bir yandan ablalarının döndüğüne sevinirken, bir yandan da yapılan işkencelerin izlerini gördükçe kinleri bir çağlayan gibi köpürüyordu. 
"Bir kadına bunca işkenceyi reva görenler insan olamazlar. Savaşın da bir kuralı vardır; erkekliğin, yiğitliğin de." diye söyleniyorlardı. 

Kara Fatma, birkaç gün dinlenince biraz kendine gelmişti. 
Çeteler üçüncü gün, düşmanın yakınlarda bulunan kışlalarına baskınlar düzenlediler. 
Önce Ermişe'yi, sonra da Domuz Kışlayı basıp düşmana büyük zayiatlar verdirdiler. Art arda yapılan baskınlarla az da olsa moraller yerine gelmişti. Kara Fatma'nın da günden güne iyileşmesi, eski haline yeniden dönmesi, çeteler arasında mutluluk rüzgârlarının esmesine vesile olmuştu. 
Perşembeyi cumaya bağlayan geceydi. Herkes, Allah'a kul olmanın mesuliyetiyle ruhlarını Kur'an ikliminde dinlendiriyordu. Okunan Yasinler, edilen tövbeler, dualarda dilenen zafer ve hürriyet, kalplere taze bir bahar neşesi yayıyordu. 
Ruhlara yayılan sükûn ve maneviyatı, bir vakit sonra nefes nefese kalan bir köylünün yürekleri dağlayan feryadı bozdu. 
"Kara Fatma!.. Allah aşkına, din aşkına imdat! Yetiş Kara Fatma, ırzımıza düşman tecavüz etti!" 
Köylünün yüzünde yaşadığı dehşetin izleri vardı. Gözyaşları kirpiklerinden süzülüyordu. Hıçkırıkları soluk almasını engelliyordu. Kendini tutamıyor, kesik kesik öksürüyordu. 
Duyduklarının şokunu atlatamayan çetelerin meraklı bakışları, köylüye kilitlenmişti. 

Sorgulayan bakışlar, "Ne oldu?" der gibiydi. Köylü, biraz soluklandıktan sonra tekrar anlatmaya başladı. "Bizim köyden Mehmet'in düğün gecesiydi. Artık herkes evlerine dağılacaktı. Tam bu sırada Yunan ve Ermeni çeteleri düğünü bastılar." 

Gerisini getiremedi...

****
Erzurum, Adana, Gördes, İstanbul, Ödemiş, Bilecik, Osmaniye, Kastamonu, Maraş...

Bıçağın kemiğe dayandığı bazı anlar vardır. Artık olmak ile ölmek kavgasının en kritik zamanında kınalı narin eller de katılırlar bu kavgaya. Kimi elindeki mavzerin tetiğine asılır kimi cephane taşıdığı kağnısının boyunduruğuna. Kimi yollarda çocuğunu bırakıp top mermilerini kucaklar kimi ise kan kusmak pahasına düşmanın attığı güllelerin ateşini. Kağnı yolları Cennet'e uzanan yollardır artık, atılan gülleler ise Cennet'in gülleri... Şehit verilen babanın, kocanın, kardeşin, oğulun hasreti dinmiştir Cennet yamaçlarında. Ve bir tebessüm belirir belki dudaklarda "Vatan kurtuldu ya.."

Bu kitap Millî Mücadelemizin kadın kahramanlarını anlatan ilk hikaye kitabı... Var olmak mücadelesinin şanlı kadınlarının bilinmeyen destanlarının kağıda yansıyan bir parçası. Onların destanını okurken ruhlarına bir fatiha göndermeyi unutmayınız lütfen. Çünkü biz onların kurtardığı vatanın üzerinde yaşıyoruz ve temellerimizin onların asil ruhları gibi sağlam olduğunu biliyoruz.

kitabı indirmek için tıklayın:


SB.







9 Eylül 2012 Pazar

MİLLÎ MÜCADELENİN TARİHSEL ARKA PLÂNI


MİLLİ MÜCADELEDE KADINLARIMIZ


I. Dünya Savaşı ile Millî Mücadele dönemini birbirinden kesin çizgilerle ayırarak ele almak mümkün değildir. Bu iki tarihî olay/dönem birbirine neden-sonuç bağıyla sıkı sıkıya bağlı olarak gelişmiştir. I.Dünya Savaşı devam ederken İtilaf devletleri aralarında yaptıkları antlaşmalarla Osmanlı topraklarını paylaşmışlardı. 

Bu antlaşmalardan Sykes-Picot Antlaşmasına göre Suriye’de kıyı bölgesi Fransız ve bir kısmı İngiliz yönetimi altında bir Arap devleti kurulacak, Filistin milletlerarası bir bölge olacaktı. Güney Doğu Anadolu Fransızlara verilecekti. St. Jean Maurienne
Antlaşması da İtalya, İngiltere ve Fransa arasında yapıldı. Bu antlaşmaya göre Mersin’in batısından başlamak üzere Antalya, Konya, Aydın, İzmir bölgeleri İtalya’nın olacaktı. Bu iki gizli antlaşmadan da görüldüğü üzere İtilâf devletlerinin Osmanlı toprakları ile ilgili gizli emelleri bulunmaktaydı.

Osmanlı ordusu Kafkas, Süveyş ve Irak cephelerinde başarısız olmuş; ancak Çanakkale cephesindeki başarılarıyla Rusya’nın da çöküşünü hızlandırmıştır.1917 yılında Rusya, ardından Romanya savaştan çekilir.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson, 8 Ocak 1918’de on dört maddelik barış prensiplerini yayımlar.Antlaşmaların açık yapılması, denizlerin serbestliği, devletlerin ancak güvenliği sağlayacak kadar silâh gücüne sahip olmaları, sömürge halkı ile sömürgeci devletin isteklerinin kesin bir tarafsızlıkla halledilmesi
vb. esasları ile bu prensipler yenilgiye doğru giden devletlere ferahlık vermiştir. 1918 yılı sonunda Bulgaristan, Osmanlı, Avusturya, Almanya ağır şartlarla ateş kesmeyi kabul eder. 

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanır. Bu antlaşma, Osmanlı toprakları üzerinde gizli antlaşmaların uygulanmasını kolaylaştıracak şekildedir ve bu, Osmanlı için kayıtsız, şartsız teslim olmak demektir. Özellikle yedinci ve yirmi dördüncü maddeler İtilâf devletlerinin niyetini ayan beyan ortaya koymaktadır.
Bu arada antlaşma görüşmeleri sırasında Osmanlının yenilgiyle sonuçlanan bu savaşa girmesine neden oldukları düşünülen Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa ve İttihat ve Terakki cemiyetinin diğer birkaç ileri geleni yurt dışına kaçırılır. İngilizler yedinci madde gereğince Musul’u ve İskenderun’u işgal eder.

Paris Barış Konferansı neticesinde İttifak devletleriyle barış antlaşmaları (Almanlarla Versaille Barış Antlaşması, Avusturya ile Saint Germain Antlaşması, Bulgaristan’la Nevilly Antlaşması, Macaristan ile Trianon Antlaşması) imzalanmasına rağmen Osmanlı Devleti ile antlaşma en sona bırakılır. 

Çünkü Osmanlı topraklarının paylaşılmasında anlaşmazlıklar vardır. Ayrıca Anadolu’da Millî Mücadele başlamıştır.
KURTULUŞ SAVAŞINDA ANADOLU
Türklere yapılan ağır muameleler, Ermenilerin ve Rumların taşkınlıkları, İstanbul hükûmetinin tepkisizliği sonucunda kurtuluş çaresi arayanlar, cemiyetler, dernekler kurmaya başladılar. Edirne’de Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Heyet-i Osmaniyesi, İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti, İstanbul’da Doğu
Vilayetleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Gizli Karakol Cemiyeti, Urfa Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Millî Kongre gibi.

Bu sıralarda Samsun ve çevresinde Rum çeteleri düzeni bozmaktadırlar ve İtilaf devletleri düzenin yeniden sağlanmasını İstanbul hükûmetinden ister. Mustafa Kemal, Vahdettin tarafından o bölgedeki durumu incelemek ve düzeni sağlamak üzere Samsun’a gönderilir. Bu M.Kemal'in aradığı fırsattır ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ulaşır.

15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. İzmir’in işgalini protesto için Darülfünun konferans salonunda, Üsküdar’da, Fatih’te, Kadıköy’de, Sultan Ahmet meydanında mitingler yapılır. Bundan iki ay kadar önce de İstanbul hanımları İstanbul’un işgal edilmemesi için Fatih meydanında bir miting yapmayı kararlaştırmışlarsa da bu zabıta tarafından engellenmiştir. Onlar da Fatih türbesinde toplanmışlardır. Darü’l-Fünun’u bitirmiş olan Mediha Muzaffer Hanım bir söylevde bulunmuştur.O zamanın Memleket adlı bir gazetesi haberi verirken bu toplantıda yer alan hanımları “memleketimizin en yüksek ailelerine mensup hanımefendiler” şeklinde tanıtmıştır.

Bu hanımlar Paris, Londra, Roma, Washington kadın cemiyetlerine de muhtıralar gönderirler.Yine Memleket gazetesinde Türk kızlarının da mücadeleye katılmalarını teşvik edici makaleler yayımlanmıştır.

İzmir’in işgalinden sonra 19 Mayıs’ta yapılan Fatih mitinginde Halide Edip de bulunmaktadır.Halide Edip işgalleri protesto için yapılmış olan mitinglerde konuşan, protestolarda imzaları bulunanlar arasında başta gelir. Sultan Ahmet meydanında yapılan mitingde de konuşmuştur. Bu mitingde İtilaf devletleri temsilcilerine verilmek üzere bundan sonra bütün cami ve mescitlerde okunması
kararlaştırılan beyanname binlerce halk tarafından kabul edilmiştir. Beyannameyi hazırlayanlar arasında Halide Edip de vardır.
Halide Edip, Fatih, Kadıköy, Sultan Ahmet mitinglerinde konuşmalar yapmıştır.

Sadece mitinglerde söylevler vermekle yetinmemiş ayrıca cephede de görev almıştır. 2 Nisan 1920’de Ankara’ya gitmiş, Ağustos 1921’de de cephede çalışmak istediğini M. Kemal’e yazmıştır. Cevapta batı cephesinde çalışmasına izin verildiği yazılıdır. Sakarya Savaşı’ndan sonra görevine er değil onbaşı olarak devam etmiştir.Cephede silah kullanmamıştır. Cepheden Ankara’ya Ocak 1922’de döner.

Mitinglerde kadınların yaptığı konuşmalar, orada toplanmış halk üzerinde daha tesirli olmaktadır. Münevver Saime, Naciye, Şüküfe Nihal, Naciye (Elgin) bu mitinglerde konuşma yapmış olan diğer kadınlardır. İşgaller bu şekilde muhtıralarla, mitinglerle protesto edilirken M. Kemal Samsun’dan Havza’ya geçer. Amacı halkın uyanmasını sağlamak ve onları düşmana karşı direnişe geçirmektir. 

Havza’dan Amasya‘ya geçen M. Kemal, arkadaşları Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuad (Cebesoy) Paşa,Refet (Bele) Beylerle görüşerek Amasya Genelgesini imzalar. Bu genelge ile Millî Mücadelenin amaç ve yöntemi belirlenmiştir. Bu arada 23 Haziran’da M.
Kemal 9.Ordu Müfettişliği görevinden azledilir. Erzurum Kongresinde yine işgale karşı direnilmesi gibi kararlar alınmış, başkanlığını M. Kemal’in yaptığı dokuz kişilik bir temsil heyeti seçilmiştir. Nihayet 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında Sivas
Kongresi toplanır.Bu kongre ile sadece doğu illeri için yapılmış olan Erzurum Kongresinde alınan kararlar bütün ulusa mâl edilir. Millî cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği adı altında birleştirilir. Temsil Heyeti Doğu Anadolu’yu temsil eder, sözü kalkar ve yerine vatanın tamamını temsil eder, denilir.
Manda ve himaye reddedilir.

Sivas Kongresinden sonra Sivas valiliğinin 9 Aralık 1919 tarihli yazısıyla Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti kurulmuştur. 

Cemiyetin kuruluş haberi İrade-i Milliye gazetesinde şöyle verilir: “Sivas hanımları geçen Cuma günü (5.XI.1919) Nümune Kız Mektebinde toplanarak memleketin bütünlüğü ve istiklâlini
müdafaa uğrunda bütün Anadolu’nun birliği için çalışmak üzere bir cemiyet kurmuşlardır. İstanbul hükûmetine, İtilâf devletleri temsilcilerine çektikleri telgraflarla vatanlarının uğradığı tehlikeyi protesto etmişlerdir. Hanımlarımızın memleket endişesi etrafında erkekleri ve kardeşleriyle el ele ve sonuna kadar çalışmaya azmettiklerini gösteren bu vatanperver teşebbüs hususiyle, nutuklarında ve telgraflarında gösterdikleri metin, ciddî ve müstesna fedâkarlık hisleri, her türlü sitayişlerin üstünde bir his ve heyecan ile telâkki edilmiştir. Medeniyet âleminde, Anadolu’nun bu muhterem ve azimkâr heyecanlı seslerini Türk milletinin daima yaşayacağına en büyük delil olarak kabul olunacaktır.” 

Bu cemiyetin yönetim kurulu, göreve başlamasının üç gün sonrasından TBMM’nin açılışına kadar M. Kemal’le yazışmalarda bulunmuştur. 

İlk yazısında on iki kişiden oluşan yönetim kurulunun
birkaç günlük çalışmayla sekiz yüzden çok üye kaydettiklerini yakında Sivas’ta üye olmayan hiçbir kadının kalmayacağı, Anadolu’nun başka yerlerinde de cemiyetler kurulmasına çalışacakları bildirilir. M. Kemal imzalı gelen cevapta bu cemiyet
tebrik edilir. Bu cemiyet, işgalleri ve o zaman özellikle Adana’da müslümanlara yapılan zulümleri telgrafla ilgili yerlere protesto etmiş, işgallerin önlenmesini istemiştir.

Amasya, Erzincan, Kayseri, Bolu, Burdur, Kayseri, Kastamonu, Niğde, Kangal, Pınarhisar’da Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti temsil heyetleri kurulmuş, millî kuvvetler için büyük para yardımlarında bulunulmuştur.

Bu sırada 16 Mart 1920’de İstanbul İngilizler tarafından işgal edilir.

İlk direnme Fransızlar Adana bölgesini işgal (11 Aralık 1918) ederken Dörtyol’da olur. Bu Millî Mücadelenin başlangıcı da sayılabilir (19 Aralık 1918). Maraş’ta Ermenilerin Türk kadınlarına sarkıntılık etmelerine müdahale eden iki kişinin yaralanması üzerine Sütçü İmam, Ermenilerden birkaçını yaralayarak kaçar. 

Yaşanan bayrak olayının da ardından Maraş’ta Fransızlarla millî kuvvetler çarpışır ve Fransızlar Maraş’ı boşaltmak zorunda kalırlar. Fransız güçlerine karşı Maraş halkı kadını, çocuğu, ihtiyarıyla büyük bir direniş göstermişler, diğer il halklarına da örneklik teşkil etmişlerdir.

Urfa’da da aynı şey söz konusudur. Millî kuvvetlerin başarısı üzerine Fransa Ermenilerin hayatlarının korunması ve esirlerin teslimi şartıyla 11 Nisan 1920’de burayı da boşaltmak zorunda kalır. Bu bölgedeki direnişte silahı eline alarak bizzat cepheye koşan kahraman Türk kadınlarının da payı büyüktür. Çukurova’da
bıçaklarla, sopalarla düşmanla mücadele eden halkı kumanda eden Hacı İshak Ağa eşiyle birlikte savaşmıştır. Hacı İshak Ağa şehit düşünce eşi, bölgenin mıntıka kumandanı olan Yarbay Şemsettin Bey’e   “Kumandan Bey, Hacı İshak şehit oldu; fakat Türk milleti yaşayacaktır.”  diyecek kadar vatan sevgisiyle doludur ve kendisini
millî mücadaleye adamıştır. 

Bu bölgede kahramanlık göstermiş olan birçok Türk kadını vardır. Bunlardan biri olan Tayyar Rahmiye 1920’de Adana’da Fransızlara karşı müfrezesiyle birlikte savaşmıştır. Ateş altında kalan iki arkadaşını korumak amacıyla tereddütsüz atıldığı için kendisine tayyar (uçan) lâkabı verilmiştir. 
MİLLİ MÜCADELEDE KADINLARIMIZ
Yine Fransızlara karşı yapılan bir mücadelede  “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da , siz erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten ve saklanmaktan utanmıyor musunuz?”  diye bağırarak arkadaşlarını hücuma teşvik etmiştir. Fransız karargahı önünde alnından vurularak şehit düşmüştür.

İrade-i Millîye gazetesinin 2 Şubat 1920 tarihli nüshası “Kahraman Bir Türk Kadını” başlıklı yazısında Maraş’ta Fransızlarla mücadeleler sırasında Bitlis defterdarının hanımının bir mazgal hazırlayarak buna yaklaşan sekiz düşmanı öldürdüğünden ve akşam da erkek kılığına girerek yine mücadele için silaha sarıldığından bahseder.

Adana’da Fransızlara karşı yapılan mücadelede yararlılık gösteren Türk kadınlarından biri de Hatice Hatun’dur. Yol soran Fransız kuvvetlerine yanlış yol göstererek onları Karboğazı’na sokmuş ve bunu millî kuvvetlere haber vermiştir. Pusuya düşürülen Fransız kuvvetleri top ve tüfekleriyle esir edilmişlerdir.

Gaziantepli Yirik Fatma, Antep henüz Fransızlar tarafından kuşatılmadan önce düşmana karşı koymak için yola çıkanlar arasındadır. Elinde büyük bir et satırıyla akıncılarla yola çıkmış, çetenin gece dinlenmesini sağlamak için nöbet de tutmuştur.

Gülsüm Bacı ise Mersin-Tarsus arasında savaşın en kızgın olduğu bir zamanda susamış olan ve yanlarında matara bulunmayan Türk erlerine su taşır ve onlar sularını içerken bir askerin tüfeğini alarak düşmana doğru iki el ateş edip  “Artık ölsem de gam yemem.”  der.

Kurtuluş Savaşında yararlılık gösteren Adana mücahid kadınlarından Tayyar Rahmiye, Hatice Hatun madalya alanlar arasındadır.

Bu arada başa geçen Ferit Paşa hükûmeti, Millî Mücadeleyi eritmek ve millî kuvvetleri dağıtmak için olanca gücünü sarfetmektedir. Şeyhülislam’a hazırlatılan fetvalar Anadolu’ya düşman uçaklarıyla atılır. Millî kuvvetleri dağıtmak için Kuvayı İnzibatiye (halife ordusu) hazırlanır. Fetvalarda millî kuvvetlerin hilafet makamına
karşı geldiklerinden ve bu şekilde dinden imandan çıktıklarından dolayı katledilmeleri gerektiği söylenmektedir. Ankara’da meclis açılmadan evvel karşı fetvalara başvurulur. Bu karşı fetvalarda halifenin esarette olduğu ve onun kurtarılacağı, Millî Mücadeleye katılanların asi olmadıkları açıklanmaktadır.

Millet Meclisi, Ankara’da toplanmaya çalışılırken bir yandan Düzce, Yozgat, Beypazarı, Anzavur ayaklanmaları gibi din adına yapılan ayaklanmalar bastırılmaya çalışılmaktadır.

Doğuda ve güneyde Ermeniler, Karadeniz Bölgesinde Rumlar
silahlandırılmıştır. Batıda Yunan ordusu taarruza hazırlanmaktadır. Böyle bir durumda Millî Mücadele zor görünmektedir; fakat İngilizlerin Kütahya’dan çekilmeleri, Merzifon ve Samsun’daki askerlerini geriye almaları, İzmit’e kadar çekilmeleri ve Fransızların Urfa ve Maraş’ı boşaltmaları gibi başarılar da elde edilmiştir.

Büyük Millet Meclisi 29 Nisan’da Ankara’da toplanır. 24 Nisan’da M. Kemal başkanlığa seçilir. Meclis, 20 Ocak 1921 tarihine kadar Osmanlı meclisinin devamı sayılmıştır. Bu tarihte ise “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” prensibi kabul edilir.
ATATÜRK VE KAHRAMAN BİR TÜRK KADINI
Paris Barış Konferansına davet edilen Osmanlı hükûmeti adına konferansa katılan Tevfik Paşa, bu ağır barış şartlarını kabul edemeyeceğini bildirerek İstanbul’a döner.

22 Haziran’da taarruza başlayan Yunan ordusu güneyde Adagide, Kiraz, doğuda Salihli ve kuzeyde Akhisar’ı ele geçirir. Soma, Kırkağaç zaptedilir. İzmir kuzey cephesi bozulmuş ve millî kuvvetlerin çoğu dağılmıştır. Balıkesir, Bursa ve Trakya işgal edilir.

Büyük Millet Meclisinin meşruluğuna karşı yapılacak hareketleri önlemek için Hıyaneti Vataniye kanunu çıkarılır. Çerkez Ethem kuvvetleri Anzavur ayaklanmalarını, Düzce ve Yozgat ayaklanmalarını bastırır.

Osmanlı Devleti 10 Ağustos 1920’de ağır hükümler içeren Sevr Antlaşmasını imzalar. TBMM ise yaptığı toplantıda Sevr Antlaşmasını imzalayanları ve onaylayanları vatan haini ilan eder ve bu antlaşmayı tanımadığını duyurur.

Düşman işgaline Kuvayı Millîye birlikleri karşı koymaktadır. Ancak bu birlikler askerî disipline ve düzene sokulamamıştır. TBMM düzenli orduya geçiş kararı alır. Bu karara bazı Kuvayı Milliye komutanları (Çerkez Ethem, Demirci Mehmet Efe ) ayaklanır.

Doğu cephesinde 1917’de Rusya’dan ayrılan ve Kars dolaylarında
Ermenistan devleti kuran Ermeniler, Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla Kuzeydoğu Anadolu’da kendilerine vaat edilen Türk topraklarına hücuma başlarlar. TBMM doğu cephesi komutanlığına Kazım Karabekir Paşa’yı tayin eder. Yapılan savaş sonunda 3 Aralık 1920’de Ermenilerle Gümrü Antlaşması yapılır. Ermeniler bu antlaşma ile Doğu Anadolu’daki isteklerinden vazgeçmişlerdir. Bu antlaşma TBMM’nin uluslararası alanda imzaladığı ilk antlaşmadır.

Fransızlar ise Antep, Urfa ve Maraş’tan çekildikten sonra Ankara Antlaşması (1921) ile Hatay-İskenderun hariç Anadolu’yu terk ederler. İtalya ise Antalya yöresinde Yunanlılara kaptırdıkları yerler için kırgındırlar. Bu nedenle Yunan’a karşı Kuvayı Milliye’yi destekler bir tavır takınırlar. Onlarla savaşılmamıştır, batıda kazanılan zafer üzerine kendiliklerinden Anadolu’dan çekilmişlerdir.

En büyük mücadele batı cephesinde Yunanlılara karşı olmuştur. 
I. İnönü Savaşı sonunda Eskişehir’i almak ve Ankara üzerine yürümek amacındaki Yunan kuvvetleri yenilir.

Yapılan Londra Konferansına (1921), TBMM de çağrılır. Böylece İtilaf devletleri Ankara hükûmetini tanımış olur.

Yunan kuvvetleri II. İnönü Savaşında, Afyon, Eskişehir, Kütahya, Sakarya savaşlarında hezimete uğrar. Yunanlılara karşı yapılan son savaş, Büyük Taarruz’dur. Bu savaşta da Yunan kuvvetleri bozguna uğrar. Batı cephesinde Yunanlılarla yapılan bu büyük savaşlar sırasında ordu için insan, malzeme, silah, cephane, araç gerekmekteydi. Ordunun bu ihtiyaçlarının karşılanması için Tekalif-i Milliye kanunu çıkarılır. Bu kanunla her mahallede bir
Tekalif-i Milliye komisyonu kurulur. Halkın elindeki her türlü yiyecek giyeceğin yüzde kırkına sonradan ödenmek üzere el konulur. Halk kadını, ihtiyarı, çocuğuyla cephe gerisinde didinerek zafere ortak olmuştur. 

İstanbul’daki gizli teşkilat da gece gündüz çalışmakta depolardaki top, tüfek ve cephaneleri Anadolu yakasına kaçırmaktadır. Bunlar oradan da hayvan ve insan sırtlarında Ankara’ya nakledilmektedir. Nakil işlerini köy ihtiyarları ve kadınlar yapmaktadır. Her gün
kafileler halinde Ankara’ya geçişler olmaktadır. Ankara’ya giden yollar kağnılarla veya sırtlarında cephane taşıyan kadınlarla dolar. Kimi kadınlar büyük top mermilerini sırtlarında taşımışlardır. 
Kadınlar ayrıca Hilal-i Ahmer (Kızılay) şubesi kurarak altınlarını, takılarını buraya bağışlamışlardır. Hilal-i Ahmer Kadın Şubesi ordu için birçok erzak, eşya toplamıştır.
CEPHE GERİSİNDE KAHRAMAN TÜRK KADINLARI
Batı cephesinde de kadınlar diğer cephelerde olduğu gibi orduya sadece lojistik destek vermekle kalmamış cephede düşmanla savaşmışlardır da. Kara Fatmasilah elinde cephede düşmanla savaşan bu kadınlardan biridir. 

Asıl adı Fatma Seher’dir. I.Dünya Savaşı’nda da kendi ailesinden dokuz on kadınla birlikte Kafkasya cephesine gitmiştir. Mondros Mütarekesinden sonra M.Kemal’in Sivas’ta faaliyete geçtiğini öğrenince hemen yola çıkarak Samsun’a oradan da Sivas’a gider.
Üç günlük bir çabadan sonra M.Kemal’le görüşür. M.Kemal, ona adını, silah kullanmayı, ata binmeyi bilip bilmediğini, savaştan korkup korkmadığını sorar. Konuşma sonunda da bütün kadınların onun gibi olması isteğinde bulunur. Ona “Kara Fatma” diye hitap eder. Bu hitaptan sonra Fatma Seher’in adı Kara Fatma
olarak kalır. M.Kemal Kara Fatma’ya kendi eliyle yazdığı bir kağıt vererek bunun sıkışık durumlarda işe yarayacağını söyler. Bir an evvel İstanbul’a gidip işe başlamasını ister. 

Kara Fatma bu talimat üzerine İstanbul’a gelir ve M.Kemal’den
aldığı kağıdı göstererek on beş kişilik bir çete kurar. Bunlar köylü kıyafetine girerek İzmit’e gitmişler orada Erzurum muhaciri olduklarını söylemişlerdir. Gizlice yaptıkları propagandalarla sayılarını arttırmışlardır. Sayılarını arttırdıktan sonra
savaşlara katılırlar. Fındıktepe’yi düşmandan temizleyerek buraya Türk bayrağını dikmişlerdir. Müfrezesine kırk üç kadından başka yedi yüz de erkek katıldığını söyleyen Kara Fatma, kadınlardan yirmi sekizi şehit düştükten sonra geriye kalan on sekiz kadın ve diğer erkeklerle I.İnönü ve II.İnönü savaşlarına katılmıştır. Bu savaşta  yaralanmış, tedavisinden sonra Düzce çevresindeki asker kaçaklarını toparlamak için oraya gitmiştir. Kara Fatma, 1921 İzmit’in düşmandan temizlenmesine kadar orada kalmıştır. Cepheye gönüllü asker de toplamıştır. İznik cephesine getirdiği üç yüz
seksen gönüllü arasında oğlu ve kardeşi de vardır. Sakarya Savaşı’nda da düşmanla çarpışmıştır. Müfrezesiyle katıldığı Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde esir düşer fakat kurtularak kıtasının başına geri döner. Bu başarısından dolayı üsteğmenliğe terfi eder. Kara Fatma müfrezesiyle Bursa’nın kurtuluşunda da bulunur. Gösterdiği yararlılıklar ve kahramanlıklar dolayısıyla kendisine madalya verilmiştir.

Kocasını Balkan Savaşlarında kaybeden, Yunanlıların İzmir’e girmesinden sonra köy köy dolaşarak gönüllü toplayan, iki oğlu ile birlikte Kuvayı Milliye’ye katılan Ayşe Hanım da batı cephesinde savaşmış kadınlarımızdandır. Aydın’da, Demirci’de Yunanlılara karşı kahramanca savaşmıştır. Büyük oğlunu Demirci’deki
savaşta şehit vermiştir. I. ve II. İnönü Savaşlarına da katılmış, küçük oğlunu da bu sırada şehit vermiştir. Sakarya Savaşı’na da katılmış, kasığından yaralanmıştır. Tedavi gördükten sonra müfrezesine geri dönmüştür. Başkumandanlık Meydan Muharebesinde de savaşmış ve Yunan’ı İzmir’de denize döken kıtalar arasında yer almıştır.

Yine cesur Türk kadınlarından Nazife Kadın ise Türk kuvvetlerinin yerini Yunanlılara söylemeyince düşman askerleri tarafından fırına atılıp yakılarak şehit edilir.

Gördesli Makbule de babası ile birlikte çete savaşlarına katılmıştır. Yirmi bir yaşında şehit düşer.

Asker Saime Hanım, İstanbul hanımlarından Millî Mücadeleye fiilen katılan, cephede silah kullanan, yaralanan bir hanımefendidir. İzmir’in işgali dolayısıyla Kadıköy Belediye Dairesi önündeki mitingde konuşmuş, mitingden sonra tutuklanmış, Anadolu’ya kaçarak Millî Mücadeleye katılmış ve yaralanmıştır. İstiklâl
madalyası almıştır.

En son yapılan Başkumandanlık Meydan Savaşı’nda da Yunanlıların yenilgiye uğraması üzerine Mudanya Ateşkes Antlaşması (11 Ekim 1922) yapılır. Bu antlaşma ile Boğazlar, Doğu Trakya ve İstanbul savaş yapılmadan alınır. İstanbul ve Boğazların TBMM’ne teslim edilmesi Osmanlı devletinin hukuken sona erdiğini gösterir. Barış için düzenlenen Lozan Konferansına İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya, Japonya, Sovyet Rusya, ABD ve TBMM hükûmeti çağrılır. 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalanır. 

Böylece yeni Türk devleti tanınmış olur ve Misak-ı Millî sınırlarına ulaşılır. Görüldüğü üzere yüreği vatan sevgisiyle dolu Türk kadınları yurt topraklarını düşmandan temizlemek için maddî manevî hiçbir fedakârlığı esirgememiş, bu yolda canını dahi feda etmekten kaçınmamış, millet bütünlüğü içersinde kendilerine düşen
görevi büyük bir özveriyle yerine getirmişlerdir.

ATATÜRK VE EŞİ LATİFE HANIM BİR TÖRENDE
SONUÇ:
Türk milletinin birleşip bütünleşerek vermiş olduğu Millî Mücadele,
tarihimizde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu anlamda Millî Mücadele Türk milleti için bir varoluş savaşıdır. Bu kadar önemli bir olay, edebiyatımızda birçok eser için kaynaklık teşkil etmiş, edebiyatçılar Millî Mücadele konusunda şiir, hikâye, tiyatro,
roman türlerinde birçok eser yazmışlardır. 

Çalışmamızda Millî Mücadeleyi konu edinmiş on beş romanı, kadınlara bu mücadelede olumlu ya da olumsuz rol biçmeleri
bağlamında inceledik. İncelediğimiz romanlarda, yazarların Millî Mücadeleyi ele alış şekillerine ve bakış açılarına doğru orantılı olarak kadınlara yer verilmiştir.

Romanların kimisi mücadeleyi olduğu gibi, kronolojisine uygun olarak, insanların tutumlarını da beraberinde vererek yansıtmaya çalışırken, kimisi de mücadele döneminin sadece bir kısmına veya bu dönemde yaşamış bir kesimin hallerine ışık tutmayı tercih etmişlerdir.
Kalpaklılar ve Kalpaklılar’ın ikinci cildi olan Doludizgin’de yazarın da önsözde söylediği gibi Kurtuluş Savaşı’nın hemen her yönüne değinilmeye çalışılmış mücadele kronolojik oluşumuna sadık kalınarak anlatılmıştır. Anlatılan olaylar gerçekten yaşanmıştır. Yazar, Kurtuluş Savaşı’na katılmış insanlardan duyduğu
dinlediği anılardan, araştırmaları sonucunda edindiği belgelerden yararlanmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nın bütün yönlerinin ele alınması çabasıyla birlikte mücadelede çeşitli şekillerde etkin biçimde rol alan birçok kadın tipine rastlamak mümkün oluyor. Özellikle gerçekten yaşanmış olan Damat Ferit Paşa’nın başkatibinin kızının Kuvayı Milliyeciler için istihbarat sağlaması genişçe anlatılıyor. Romanın baş kişilerinden Müjgan, Millî Mücadele için istihbarat sağlayarak önemli görevler başarıyor. Ancak roman, bu işe macera yaşama arzusuyla atılan bu genç kızın daha sonra Kuvayı Milliye ruhuna sahip, millî davanın bilincinde bir hale dönüşüm çizgisini vermekte yetersiz oluşuyla eleştirilebilir. Müjgan’daki bu olumlu gelişmeyi ele alan psikolojik tahlilin yapılmamasını romanın dönemle ilgili daha çok şeye
değinebilme acelesinde olmasına yoruyoruz. 

Yine romanda, diğer romanlarda da görülen İzmir’in simgesi haline gelen kadın tipi vardır. İzmir’in kurtuluşu için canını ortaya koyarak savaşan Yusuf için nişanlısı Nermin, İzmir demektir. İzmir
kurtulduğunda, Nermin de kurtulacak ve Yusuf, İzmir’le birlikte Nermin’e kavuşacaktır. Yusuf, Nermin’le İzmir’in birleştiği bu düşünce sayesinde düşmanla savaşma gücü bulmaktadır. Kalpaklılar’da 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’e
çıkmasıyla başlayan olaylar zincirinde savaş mağduru kadın tiplerine rastlıyoruz.

Ayrıca cepheye mermi taşıyan kadın kahramanların vatan için verdikleri bu hizmetler sırasında çektikleri sıkıntılar tasvir ediliyor.
Kalpaklılar ve Doludizgin’de olduğu gibi bir milletin âdeta tek yürek tek vücut halinde düşmana direnmesinin heyecanıyla cepheyi ve cephe gerisini anlatan Bozkırda Sabah’da lojistik destek veren kadın tipinden, eşi şehit olmuş gururlu ve hâlâ Millî Mücadeleye katkı sağlamaya çalışan kadınlara, dişiliğini kullanarak çete kurup millî kuvvetlere yardım eden kadınlardan, Yunanlılardan sakladığı adamları canı pahasına ele vermeyen kadınlara, mağdur edilenlere kadar her tipten kadın bulunmaktadır. Hem Kalpaklılar ve Doludizgin hem Bozkırda Sabah romanları, cephenin içinden bir milletin kurtuluş için verdiği mücadelenin heyecanını bütün
telaşesiyle, bütün gayretiyle verme çabasında olduğundan bu anlayış, bu romanlardaki kadın tiplerine de yansımıştır.

Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye’de kadın kahramanların idealize edildiğini görüyoruz. Vurun Kahpeye’de Aliye, idealist bir öğretmendir. Gittiği kasabada olumsuz bütün güçlerin karşısına, sahip olduğu iyi niteliklerle ve kendisini millî davaya, o kasabanın insanlarına adadığına dair ettiği yeminle Aliye konulur. Aliye,
kasabadaki Millî Mücadelenin karşısında olan, dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanan çıkarcı ve yobaz Hacı Fettah’ın, ahlâksız bir insan olan Uzun Hüseyin’in can düşmanı haline gelir. Aliye, kasabaya geldiği andan itibaren çocuklara verdiği eğitimle, yüzü açık gezmesiyle dikkatleri üzerine toplayıp kasabadaki dengeleri
sarsar. Roman bu noktada gerçekçiliğin ötesinde bir yöne kaymaktadır; çünkü o dönemin koşulları düşünülecek olduğunda bütün kötülüklerin, çirkinliklerin karşısına konulan Aliye, inandırıcılığını yitirir. Ayrıca Aliye, düşünüş ve yaşayış biçimiyle
yeni Türk devletinin sinyallerini vermektedir. Aliye ile ilgili inandırıcı olmayan bir husus da Yunan kumandanı Damyanos’u malını mülkünü hatta Türk topraklarını terk etmeyi öne sürebilecek kadar genç kızdan etkilenmesidir.

Ateşten Gömlek’teki Ayşe tipi de idealize edilmiş bir kadındır. İzmir’de Yunan askerleri tarafından eşi ve çocuğu şehit edildikten sonra İstanbul’a gelen Ayşe, abisi Cemal’in arkadaşı İhsan, halasının oğlu Peyami ve onların arkadaşları genç subayların ekseninde döndüğü bir merkez haline gelir. Ayşe, çevresindeki
etkileyip, düşmana karşı verilen mücadele için Anadolu’ya yönlendirmektedir. Onunla tanışan bütün subayların gözünde Ayşe, yüce yüksek bir varlıktır. Bu subaylar için vatan sevgisinden önce Ayşe’ye duydukları sevgi gelmektedir. Ayşe istediği içim canlarını tehlikeye atılıp savaşırlar. Ayşe, iyi eğitim görmüş bir Türk
hanımıdır. Yabancı dil bilmektedir. İstanbul’a geldikten sonra çevresindeki subayların önüne hedef olarak İzmir’in kurtuluşunu koyduktan ve her birine romanın leitmotifi “Ateşten Gömlek”i giydirdikten sonra ders verip kazancını millî kuvvetlere
lojistik destek vermeye harcar. Hakkında tutuklama emri çıkınca, zaten gidip yaralı Türk askerlerine hemşirelik yapmak istediği Anadolu’ya geçer. Ayşe, o derece kendisini vatan müdafaasına adamıştır ki onun hemşireliği en tehlikeli biçimde cephe
içlerindedir. Abisi Cemal’in onun daha güvenli yerlerde çalışması yolundaki çabaları onu kızdırmaktadır. Hata o, kendisini korumak isteyen herkese kızmaktadır. Ayşe, İzmir yolunda en büyük tehlikelere atılmak istemektedir. Romanın sonunda Ayşe,
istediği gibi İzmir’e kavuşma yolunda cephede bir topun isabeti sonucu şehit olur.

Halide Edip’in inceleme konumuz olan bu romanlarında idealize edilmiş, Millî Mücadelenin bilincinde bu iki kadın dışında millî davaya çalışan hiçbir kadın tipi yoktur. Yazar, romanların baş kişisi olan bu kadınları idealize etme uğruna, mücadele için fedakârlıkta bulunan diğer kadın tiplerini ihmal etmiş, onlara yer vermemiştir. Ne Aliye’nin kasabasında Ayşe’nin bulunduğu köylerde, kasabalarda hiçbir kadın millî ruha sahip olarak gösterilmez. Bu biraz da yazarın, kadın kahramanlarını vurgulayarak ortaya koymak için Millî Mücadelenin çeşitli evrelerine ve yönlerine dağılmaktan kaçınmasından kaynaklanabilir.

Kuvayı Milliye’nin teşkilatlanma evresini konu edinen Yorgun Savaşçı’da, aranan bir Kuvayı Milliyecinin yer değiştirmesine yardım eden Nermin’den başka olumlu- olumsuz herhangi bir kadın tipine yer verilmemiştir. Daha önce de değinildiği üzere romanlar Millî Mücadelenin yansıtmak istedikleri evreleri ve yönlerine uygun olarak kahramanlarını seçmişlerdir. 

Kemal Tahir’in bir diğer romanı Esir Şehrin Mahpusu’nda ise incelediğimiz diğer romanlarda olmayan bir karşılaştırma söz konusudur. İstanbul’daki işgal kuvvetlerinin gönlünü eğlendiren Şişli, Nişantaşı hanımları ve Millî Mücadeleye inanmış mahallelerdeki hanımlar, Millî Mücadele için çalışan Fatma Hanım ve hayatının büyük bir kısmını Avrupa’da geçirmiş Nermin karşıtlığında anlatılır. Fatma Hanım ve çevresi kendilerini millî davaya adamıştır. Halbuki Nermin, halası ve Sabriye düşman subaylarıyla eğlenmekte mahsur görmeyen bir anlayışa sahiptir.
Eşinin bu halini sindiremeyen Kâmil Bey, çareyi boşanmakta bulur.

İşgal kuvvetlerinin subaylarıyla düşüp kalkan, hiçbir ahlâk kaidesi tanımayan kadın tiplerinden söz edilmişken Sodom ve Gomore, bu tip kadınların ve bu çevrenin anlatılmasına atfedilmiştir. Romanda Millî Mücadele taraftarı hiçbir kadın yoktur. Bu dönemde işgal kuvvetleriyle gözükmekten, gönül eğlendirmekten çıkar ve itibar
kazanmayı uman İstanbul’un bu küçük kesiminin anlatıldığı romanda bütün kadınlar ahlâksız ve millî ruh bir tarafa olumlu hiçbir düşünceye, hisse sahip olamayacak kadar şuursuzdur.

Tarihsel bir roman olan Millî Mücadelede Çamlıca’nın Üç Gülü’nde millî davaya istihbarat sağlayarak faydalı olan, mitinglerde konuşmalar yapan üç kız kardeşin sergüzeşti, o döneme ait bilgilerin ara ara akışın kesilerek kesilerek verilmesiyle anlatılır. Kalpaklılar ve Doludizgin romanlarında, olay örgüsünün önemli bir bölümünü teşkil eden Damat Ferit Paşa’nın başkatibinin kızının Kuvayı
Milliyeciler için istihbarat sağlaması olayı bu romanda da yer bulur. Daha önce de belirtildiği gibi bu olay gerçekten yaşanmıştır.
Anadolu köylüsü, mücadele döneminde canla başla kurtuluş için çalışmıştır.

Yaban’da ise bunun aksine köylüler, direnişe kayıtsızdır. Hissiz, ruhsuz birer varlık olan köylüler için yaklaşan Yunan birlikleri de Türk birlikleri de hiçbir şey ifade etmemektedir. Bununla doğru orantılı olarak köylü kadınları da çarpıtılmış şekilde ele alınır. Cepheye sırtında mermi taşıyan köylü kadınlarının aksine Yaban’daki köylü kadını tipi düşmanla savaşması için çağrılan oğlunu tarlada çalışamayacağı için göndermek istemez.

Millî Mücadeleyi anlatmak gayesinde olmamakla birlikte olay zamanı olarak bu dönemin seçildiği Çalıkuşu’nda ise Feride, bilinçli olarak değil ama bir tesadüf sonucu yaralı Türk askerlerine hemşirelik yapmaya başlar.

İnceleme konumuz olan romanlardan Yeşil Gece’de olumlu-olumsuz hiçbir kadın tipine rastlamıyoruz. Buna yazarın bakmış olduğu perspektif ve anlatma gayesi içersinde olduğu ideolojinin temsilcisi Şahin Hoca’yla çıkarcı ve gerici kesimin mücadelesinin neden olduğu söylenebilir.

Kurtuluş (Hâlas)’ta millî ruha sahip bir genç olan Nihat’ın Anadolu’ya geçip mücadeleye katılma yolunda çektiği sıkıntılar ve onun bu kaybettiği zamanda millî kurtuluşun sağlanması yolundaki hadiselerin özetleri verilir. Bu arada Nihat’ın aşkı için Anadolu’ya geçip Millî Mücadeleye atılmayı isteyen biri İngiliz diğeri Türk iki
genç kadın anlatılır. Araştırma konumuz bağlamında romanın, kadınların dünyadaki ulvî olan her şeye ilham olduğunu, Kurtuluş Savaşı için de aynı şekilde görev alabileceklerini işlediğini söyleyebiliriz.

Millî Mücadele sırasında yaşanan gerçek olaylara yer veren romanlardan biri de Dikmen Yıldızı’dır. Bu romanda, bu dönemde yaşamış olan olumlu- olumsuz her tipten kadın bulunmaktadır. Hatta roman, mücadeleye kendini adamış, fedakârlıktan
kaçınmayan canla başla mücadele için çalışmış Türk kadınlarına hasrolunmuştur denilebilir.
KAHRAMANLARIMIZ KAĞNILARLA MÜHİMMAT TAŞIYOR
Görülüyor ki Türk kadını Millî Mücadele romanında gerçekte olduğu gibi kimi zaman olumlu yani Millî Mücadelenin yanında ve işgale karşı direniş gösterirken; kimi zaman olumsuz, millî değerlere sahip olmayan şekilde; kimi zaman da savaş mağduru olarak yer almıştır.

MİLLÎ MÜCADELE ROMANINDA KADIN TİPLERİ   - Yasemin ALTINKAYNAK
indirebilirsiniz.

-Halide Edip Adıvar, Ateşten Gömlek (ilk basım 1922)
-Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu (i.b. 1922)
-Halide Edip Adıvar, Vurun Kahpeye (i.b. 1923)
-Aka Gündüz, Dikmen Yıldızı (i.b. 1928)
-Reşat Nuri Güntekin, Yeşil Gece (i.b. 1928)
-Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sodom ve Gomore (i.b. 1928)
-Mehmet Rauf, Kurtuluş (Halâs) (i.b. 1929)
-Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban (i.b. 1932)
-Kemal Tahir, Esir Şehrin Mahpusu (i.b. 1961)
-Samim Kocagöz, Kalpaklılar (i.b. 1962)
-Samim Kocagöz, Doludizgin (i.b. 1963)
-Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı (i.b. 1965)
-Tarık Buğra, Küçük Ağa (i.b. 1968)
-Bekir Büyükarkın, Bozkırda Sabah (i.b. 1969)
-Hıfzı Topuz, Millî Mücadele’de Çamlıca’nın Üç Gülü (i.b. 2002)

Türk kurtuluş savaşından görüntüler.
Biz bu ülkeyi böyle kazandık'

Kurtuluş Savaşı - 2011 Filminden fragman

SB.

ANADOLU'DA YUNAN ZULMÜ VE KAHRAMAN KADINLARIMIZ - 3







Kurtuluş Savaşında Fedakarlık Gösteren Türk Kadınları

Tarihimizde düşmanla cephede bizzat mücadele eden şahsiyetlerin timsali 93 Harbinde Ruslarla mücadele eden Nene Hatun ile başlayan memleketi düşmanlardan kurtarma azmi. Milli Mücadele'de had safhaya ulaşmıştır. Kurtuluş Savaşının cephelerinde görev alan ve tespit edebildiğimiz kadınlarımızın bazıları şunlardır:





Nene Hatun 



98 yıl Erzurum'da yaşadıktan sonra yine Erzurum'da, zatürre hastalığından hayata veda etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadınlar Birliği tarafından yılın annesi seçilmişti.



Tarihimizde 93 Harbi olarak anılan 1877 - 1878 Osmanlı - Rus Savaşı sırasında, Erzurum'daki Aziziye Tabyası'nın savunulmasında kahramanca çalıştı. Adını bu şekilde tarihe yazdırdı. Mücadeleye, küçük yaştaki oğlunu ve kızını evde bırakarak katılmıştı. O sıralarda 20 yaşlarında genç bir gelindi.



7 Kasım 1877 gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum'un Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurum'lulara ulaştırdı. 



Sabah ezanından hemen sonra minârelerden şehir halkına duyuru yapıldı. "Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi." Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi. Silâhı olan silâhını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya'ya doğru koşmaya başladı. Kadın - erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir tâze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti . Üç aylık bebeğini emzirmiş, "Seni bana Allah verdi. Ben de O'na emanet ediyorum." Diyerek vedalaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa 
fırlamıştı.



Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası'na doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silahlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı - tırpanlı, taşlı - sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi. 2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alındı. Türkler, 1000 kadar şehit vermişlerdi.



Hemen yaralıların tedâvisine başlandı. Nene Hatun da yaralılar arasındaydı. Fakat o yarasına aldırmıyor, evindeki bebeğini unutmuş, diğer yaralıların kanını durdurabilmek, yaralarını sarmak için çırpınıyordu. Nene Hatun böyle bir ortamda tanındı ve saygı ile sevildi.



O'nun, vatan için gece başlayan mücadelesi, tüm düşman Erzurum'dan kovuluncaya kadar devam etti. Erzurum'un her karış toprağında cephane taşıyarak, yaralılara hemşirelik yaparak, yemek pişirerek, su dağıtarak, hizmetten hizmete koşarak destanlaştı. Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın zaferinde Nene Hatun'un ve O'nun vatan aşkını paylaşan sivil insanların da payı vardı.



Savaştan sonra da Nene Hatun, destan kahramanlarına yaraşır bir asaletle yaşadı. Kendisini ziyâret eden NATO'da görevli Amerika'lı subayın bir sorusuna: "O zaman vazifemi yapmıştım. Bu gün de ilerlemiş yaşıma rağmen aynı hizmeti, daha mükemmeliyle yapacak güç ve heyecana sahibim." cevabını vermişti. 






Kara Fatma (Fatma Seher Erden):


1888 yılında Erzurum'da doğdu. Subay Derviş Bey ile evlenmiş onunla birlikte Balkan Savaşına katılmıştır. I, Dünya Savaşında ailesinde 9-10 kadınla birlikte Kafkas Cephesine gitmiş, Mondros Ateşkesinden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilince etrafına topladığı kadınlarla birlikte Ermenilere karşı çarpışmıştır. Erzurum'da Mustafa Kemal ile yaptığı görüşme sonucunda görev istemiş, kurduğu çetesiyle Bursa ve İzmit'in işgalden kurtulması için çalışmıştır . 


Çukurovalı Kara Fatma olayını bilen Atatürk, 1919 yılı Eylül ayı içinde Sivas’ta kendisini ziyaret eden ve savaşmak isteyen Erzurumlu Fatma Seher hanıma Çukurovalı Kara Fatma’nın cesaretini hatırlayarak “KARA FATMA” ünvanını vermiştir.

Oğlu, kızı ve kardeşinin de bulunduğu müfrezesinde 35 kişi bulunuyordu. Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Muharabesine katıldı. Afyon civarında Yunanlılara esir düşmüş ve yine kendi çabalarıyla kurtulmuş, ardından üsteğmen rütbesine yükseltilmiştir. Üsteğmenlik maaşını Kızılay'a bağışlamıştır. 1954 yılında T.B.M.M. tarafından yeniden maaş bağlanmıştır. İstanbul'da 1955 yılında yoksulluk içinde vefat etmiştir. Mezarı bile yol geçeceği için kaldırılır ve yok edilir.!




KARA FATMA ÖLDÜ/1955





Ayşe Hanım:
ÇETE EMİR AYŞE


Çanakkale’de ölen kocasından kalan tek hatıra elmas küpelerini bozdurup kendine bir tüfek almış, dağa çıkmış, Yörük Ali Efe’ye katılmıştı. Aydın’ın kurtuluşu olan 7 Eylül tarihine kadar Yunanlılarla savaşmıştı. Başarılarından dolayı binbaşılığa yükseltilmiştir. Savaş sonrası Atatürk İstasyon Meydanı’nda Çete Emir Ayşe’nin de aralarında bulunduğu kahramanlara İstiklal Madalyası takmıştı. “Savaştım Yunana karşı, elimde kalan en değerli şey Atatürk’ün göğsüme taktığı İstiklal Madalyasıdır” demişti.


Yunanlıların İzmir'i işgali ile Milli Mücadele'ye katılmış, Aydın civarındaki mücadeleye ve I.-II. İnönü savaşlarına katılmıştır. Sakarya Savaşı'nda yaralanmış ve tedavisinin ardından müfrezesine geri dönmüştür. Mücadele'nin kazanılmasından sonra Ankara'ya gelmiş ancak burada bavulunu çaldırdığı için evrakları kaybolmuştur. Okuması olmadığından, sonraları Merkez bankası'nda hademe olarak çalışmıştır.




Kitap: 
Fevziye Abdullah Tansel'in  
"İstiklal Harbi'nde Mücahit Kadınlarımız"








Tayyar Rahmiye:



Osmaniye'nin Kaziyeler köyünden olan Rahmiye Fransızlara karşı 9, Tümenin yaptığı mücadeleye müfrezesiyle katılmıştır, Temmuz 1920'de Fransızlara karşı harekete geçildiği sırada askerlerde bir duraksama olunca "Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olarak yerlerde sürünmekten utanmıyor musunuz?" demiş, aynı muharebe sırasında ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için İleriye atıldığında şehit düşmüştür.






Rahmiye'nin Ağıdı
Temmuzun sarı sıcağı Yaktı
köşeyi bucağı Zalim
düşman talan etti,
Söndürdü nice ocağı
Rahime otuz yaşında Yan giyer
fesi başında Arkadaşı çetelerle
Gezer düşmanın peşinde
Çeteler düşmana hücum, Anam,
babam, kardeş, bacım Ben bu
uğurda ölürsem Kalmasın
düşmanda öcüm
Öğlen, ikindi arası
Düşman üstüne varası
Rahime'yi şehit ettik
Alnında kurşun yarası
Çeteler içinde şanlı Yüzü
nokta nokta benli Yurdu
için şehit düştü Yerde yatar
ala kanlı









Hatice (Kılavuz) Hatun:


Adana Pozantı'da Fransız kuvvetlerine Tekir Yaylasından Mersin'e ulaşacak en kısa yolu yanlış göstererek Türk askerinin eline düşmelerini sağlamıştır.










Kara Fatma Şimşek:



Kara Fatma Hatun, Adana ve Maraş Valiliği yapan Celal Paşa’ya karşı isyanında başarılı oldu. Vali’nin sürgününün gerçekleşmesinden sonra affedildi. Oğlu Süleyman Maraş valisi ve Askeri kumandan yapıldı. Mareşal ünvanı bile aldı.  Ve Kara Fatma hatun, 1854 yılında Kırım Harbine katılmak üzere askerleri ile İstanbul’a geldi. Padişah ile görüşmesi dünya basınına yansıdı. 
  

Tuna nehri Silistre kalesi yakınlarında savaşa katıldı. Yaralandı. Ve padişaha dilekçe vererek kahramanlık madalyası aldı. Onun bir kadın olarak bu cesareti göstermesi Namık Kemal’i de etkiledi. “Vatan Yahut Silistre” piyesinin yazılmasına  esin kaynağı  oldu. 1921-1922 "Fahri Milis Üsteğmeni" rütbesiyle Kocaeli Grubu mürettep Süvarisi emrinde müstakil Süvari müfrezesinde görev yapmıştır.









Tarsuslu Kara Fatma:




8-10 kişilik çetesiyle birlikte Afyon Savaşlarına katılmış, Tarsus'un kurtarılmasında yararlılık göstermiştir.








Gaziantep Yirik Fatma:
Antep'de kuşatmaya karşı koymak için çete teşkilatına katılmıştır.







Halime Çavuş (Kocabıyık) :


Kastamonulu Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş zannedildi. Kurtuluş Savaşı’na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi traş oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin arasına karıştı. Gün geldi savaş bitti, ancak o ne asker üniformasını çıkardı ne de her sabah traş olmaktan vazgeçti. 


Savaş sonrası Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’ya çağrıldı. O’nun “ Seni yollamıyorum, bizim kızımız ol” önerisine “Annem babam beni bekler” şeklinde cevap veren Halime Çavuş, “Ben ana-babaya itiatli evlada saygı duyarım” diyen Mustafa Kemal Paşa tarafından kendisine maaş bağlandı.






Nazife Kadın:
Kendisinden bilgi almak isteyen Yunanlılara karşı direnirken düşman tarafından Kavak önü Köyünde işkence yapılarak öldürülmüş ve ardından fırında yakılmıştır.









Gördesli Makbule:



1921'de eşi Ustrumcalı Ali Efe ile birlikte Milli Mücadele çete savaşlarına katılmıştır. 17 Mart 1922'de Akhisar'la Sungurlu hududu üzerinde bulunan Koca Yayla'da elinde silah, düşmanla en ön safta savaşırken başından vurularak şehit edilmiştir.



daha detaylı belge-roman olan
Ulus Dağına Düşen Ateş/Mustafa Yıldırım 








Asker Saime Hanım:




15 Mayıs 1919'da İzmir'in işgali dolayısıyla İstanbul Mitinginde konuşma yapmış, 
tutuklanmış daha sonra Anadolu'ya geçerek Milli Mücadele'de görev almıştır. 
Savaş sonrası İstanbul Lisesi'nde Edebiyat öğretmeni olmuştur.









Halide Edip Adıvar:



İşgallerin ardından İstanbul'da yaptığı konuşmalarla halkı işgallere karşı uyandırmaya çalışan, Milli Mücadele'nin en önemli simalarından biridir. Sultanahmet Mitinginde yaptığı konuşmadan sonra tevkif kararı çıkınca, eşi eli birlikte Anadolu'ya geçmiş ve Milli Mücadele'ye katılmıştır. Mustafa Kemal onu Garp Cephesine tayin etmiştir. "Halide Onbaşı" olarak İstiklal Savaşına fiilen katılmıştır. İstanbul Hükümeti tarafından, Mustafa Kemal ile birlikte hakkında ölüm kararı verilen altı kişiden biridir.


Milli Mücadele sırasında cephede bizzat görev alan Anadolu kadınlarından bazıları daha sonra T.B.M.M tarafından mükâfatlandırılmıştır. Batı Cephesindeki 12 kadın ve Fatma Çavuş onlardan sadece birkaçıdır. "Garp Cephesi Kumandanlığı" Eskişehir Har-bindeki başarılarından dolayı 12 kadını İstiklal Madalyası ile taltif ve Erzak Kolu Kumandanlığı vazifesini ifâ eden Fatma Onbaşı'nın rütbesini "Çavuş"luğa terfi ettirmiştir. Cephe gerisinde mücadele eden Anadolu'nun her yerindeki kadınlarımız bu topyekûn savaşın isimsiz kahramanlarıdır.






Resmi Tebligat:
“Orduda birçok kadınlarımız var ki babaları ve kardaşlarıyle berâber, harbin bütün mezâhimini çekerek cebhelerde didiniyorlar. Ordu, bilâ-pervâ tehlikelere atılan bu kahramanların hizmetlerini takdir ederek kendilerini harp madalyaları ile taltîf eylemiştir. Bu sûretle Türk kadını bu istiklâl ve istihlâs harbinde büyük bir hisse almış ve tarihe ismini pek şerefli bir sûrette geçirmiştir. 


Garb Cebhesi Kumandanlığı, Eskişehir Harbi’nin bidâyetinden beri orduda kendi vâsıtalarıyla çalışan ve ordu ile muzafferen avdet eden on iki kadına harp madalyası verildiği gibi, Erzak Kolu Kumandanlığı vazifesi ifâ eden Fatma Onbaşı’nın da rütbesini Çavuşluk’a terfi eylemiştir. Bu kadınların esâmisini büyük bir şeref 
hissederek ber-vech-i âtî neşreylemekteyiz.



1.İnönü’ne merbût Kurgun-karyesi’nden Ali kerimesi Alime
2.İnönü’nden Besîm kerimesi Şükriye
3.İnönü’nden Hacı Osman kerimesi Fatma
4.İnönü’nden Mûsa kerimesi Ayşe
5.İnönü’nden Mehmet Ali kerimesi Hâfıza
6.İnönü’nden Kara Bektaş kerimesi Fatma
7.İnönü’nden Mehmed kerimesi Ümmühan
8.İnönü’nden Hacı Mustafa kerimesi Fatma
9.İnönü’nden Veli Onbaşı kerimesi Ayşe
10.İnönü’nden Molla İbrâhim kerimesi Ayşe
11.İnönü’nden Ali kerimesi Ayşe
12.İnönü’nden Molla Hasan kerimesi Fatma”



Cepheye erzak ve cephane taşınması, askerlerin giyeceğinin temini, yaralı askerlerin tedavisi gibi geri hizmetlerini kadınlarımız gerçekleştiriyordu. Kastamonu İnebolu'da Milli Kuvvetlere bağlı olarak kurulan askeri teşkilat vasıtasıyla silah, cephane, erzak, giyecek, v.b. şeyler İnebolu İskelesi'nden Çankırı'ya oradan Ankara'ya ve cepheye gönderiliyordu. ''"Kağnı Kollarında 1921 kışında Kastamonu şehrinin kapısı sayılan kışla önünde bir kadının cephane yüklü kağnısı üzerine kapanmış halde donmuş olarak askerler tarafından bulunmuştu.



Kağnı arabasındaki kıymetli yükü korumak için üstüne yorganını örten genç kadının bir elinde ügen-dire kollarını açmış halde yorganın üzerine abanarak kaldığı görülmüştür. Askeri birlikte bulunan Rıfat Çavuş öküzleri koşarken, Cemil Çavuş da şehidin üzerindeki karları süpürmüş, bu sırada yorganın altından bir çocuk sesi işitilmişti. Yorganın altından otlara sarılı top gülleleri arasında, çulların içinde kundaklı bir kız çocuğunun donmaktan kurtulduğu görülmüştü. (Samim Kocagöz - Dolu Dizgin)



Bu örnekte olduğu gibi Türk kadını cephane taşınması sırasında gösterdikleri fedakarlıkları ile; vatan sevgisinin ve Özgürlüğün bir insan için ne kadar önemli olduğunu tüm dünyaya ve bugünkü nesillere ispatlamışlardır.



Savaşa hastabakıcı, çamaşırcı olarak katılanlar, yanında Çobanlar-Afyon demiryolu hattının onarımı da kadınlarımıza düşmüştür.



Düzenlenen mitingler, kurulan cemiyetler, savaşa asker, öğretmen, hemşire,hastabakıcı, çamaşırcı olarak katılanlar, cephe gerisinde mücadele edenler göstermektedir ki. Milli Mücadele; adına yakışır şekilde milleti oluşturan genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk herkesin katkılarıyla gerçekleşen gerçek bir destandır.











Mustafa Kemal Atatürk;

"Dünyada hiçbir milletin kadını ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluş ve zafere götürmekte 
Anadolu kadını kadar himmet gösterdim diyemez" 


sözleriyle Anadolu kadınının kahramanlığını tüm dünyaya duyurmuştur. 
Milli Mücadele'nin burada bahsetmeye çalıştığımız kadın kahramanlar yanında belgelerde adına rastlanmayan pek çok isimin yaptıkları fedakarlıklar; üzerinde yaşadığımız toprakların bizler için ne kadar kıymetli olduğunu anlamamıza yetecektir.  Ümidimiz yeni nesillerin de bu topraklara en az onlar kadar sahip çıkmalarıdır.














HEPSİNİ RAHMETLE ANIYOR VE HATIRLATIYORUZ.