Translate

Türk Kadını etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Kadını etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2013 Perşembe

ATATÜRK VE TÜRK KADINI




Bu karar Türk kadınına sosyal ve siyasî hayatta 
bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. 

Çarşaf içinde; peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını 
artık tarihlerde aramak lâzım gelecektir. 

Türk kadını evdeki medenî mevkiini salâhiyetle işgal etmiş, 
iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. 

Siyasî hayatta belediye seçimlerinde tecrübesini yapan Türk kadını,
bu sefer de mebus seçme ve seçilme suretiyle haklarının 
en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. 

Medenî memleketlerin bir çoğunda, 
kadından esirgenen bu hak, 
bugün Türk kadınının elindedir ve 
onu salâhiyet ve liyakatle kullanacaktır.


Mustafa Kemal ATATÜRK
5 Aralık 1934, TBMM



Kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet ikinci derecededir.
Asıl mücadele sahası,asıl muzaffer olunması gereken saha 
nur ile ,irfan ile,gerçek fazilet ile süslenmek ve donatılmaktadır.

İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, 
ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? 
Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, 
öteki yarısı göklere yükselebilsin?

Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi,
 kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. 
Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir.

Kadınlarımız hatta erkeklerden daha çok aydın, 
daha çok feyizli ve 
daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar.

Şuna inanmak lâzımdır ki, 
dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.

Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek 
dünyanın barış ve güveni için çalışacağına 
emin olabilirsiniz.



___________________MKA___________________






9 Ocak 2013 Çarşamba

KAZ DAĞLARINDAN BİR YÖRÜK HİKAYESİ




"Hasan Boğuldu" - Sabahattin Ali

Kazdağı'nın Adalar Denizi'ne bakan yamaçlarından birindeki bir yörük obasına gidip dört beş gün kalacaktım.

Edremit pazarına çıra ve bal satmaya geldiği zamanlar ahbap olduğum ve devlet kapısında birkaç ufak işine yardım ettiğim uzun boylu, ak sakallı bir yörük beni davet etmiş:

-Çadırda yatmayı gözün tutarsa buyur! Taze bal yersin, kana kana acı su (rakı) içersin! demişti.

Ben ona, bir daha kasabaya indiği zaman yanına katılıp geleceğimi söylediğim halde, sıcak, rüzgarsız bir günün sabahında, aklıma esiverince, yalnız başıma yola düzülmüştüm. Yerini aşağı yukarı bildiğim obaya, uğradığım köylerde sora sora, öğleye kadar varacağımı umuyordum.

Yüzlerce, belki binlerce senelik zeytin ağaçlarının arasında uzanan, çukur, iki yanı böğürtlen ve hayıtlarla örülü yolda ağır ağır yürüyordum. Arkamdan yükselen güneş, gölgemi araba izlerinin kıvrımları üzerine serip uzaklara kadar götürüyor; deniz tarafından yüzüme doğru esen hafif, fakat serin bir bahar rüzgarı, kasabadan uzaklaştığımı hatırlatıyordu. Kırağı yemiş toprak ve taze çimen kokusu etrafı kaplamıştı. Tarla kuşlarıyla serçeler, ötüşe ötüşe ağaçtan ağaca sıçrıyor, güneşin vurduğu yerlerden dalgalı bir buğu yükseliyordu.

Kazdağı'nın eteklerindeki Zeytinli köyünün, bahçesi salkım söğütlerle gölgelenmiş havuzlu kahvesinde bir çay içip, Yüksekoba'nın yolunu sordum. Kahveci:

-Hiç oraya varmadım ama, bildiğime göre, Beyobası'nı geçtikten sonra Kızılkeçili Deresi boyunca dağa vuracaksın; patlakların yanına gelince soldaki bayıra tırmanıp yaylada bir kurşun atımı gideceksin! dedi.

Ne Beyobası'ndan, ne de patlaklardan haberim olmadığı için adamcağızın yüzüne garip garip bakmış olmalıyım ki, güldü ve ilave etti:

-Yabancı adamın tek başına gideceği yer değil orası efendi. Dağlarda, ormanlarda yolunu sapıtıverirsin!

-Yok canım, sora sora bulurum!

-Kime soracaksın?.. Beyobası'nı geçtikten sonra insan göremezsin ki!

Cevap vermedim. Kahveci fincanı götürdü. Ben: -Acaba Edremit'e dönsem de bizim koca sakallı İsmail Baba'yı beklesem mi? derken tekrar geldi:

-İşin rast gidiyor efendi!- dedi. -Yüksekoba'ya giden var, sen de yanına katıl!

Hemen kalktım. Kahvenin önünde, yüzü güneşten yanmış, ince saç örgüleri sırtına dökülmüş, kanarya sarısı üçetekli giymiş bir yörük karısı vardı. Kahveci:

-Hacer kız, efendi sizin obada Koca İsmail Baba'ya misafir gidecekmiş, götürüver! dedi.

Kadın yüzüme üstünkörü bir göz attıktan sonra:

-Hadi yürü! emrini verdi.

Yüzünü bana çevirdiği sırada, bu yörük karısının henüz on sekiz yirmi yaşlarında bir kız olduğunu fark edip şaştım.

O daima birkaç adım önde, ben arkasından yetişmeye çalışarak yola koyulduk. Kahveci gülümseyerek arkamızdan bakıyordu.

Köyün dışına çıkıp zeytinlikler arasına dalınca Hacer sarı entarisinin eteklerini toplayıp beline soktu; alçak topuklu, kalın rugan ayakkabılarını çıkarıp heybesine koydu; toprak üzerinde çıplak tabanlarının izini bırakarak yürümeye başladı. Başındaki ince, oyalı yazmanın altında küçük bir bal kutusu gibi kabaran altınlı fesi, her adımda hafifçe titriyor; uzun boyu, heybenin ağırlığı ile azıcık öne eğiliyordu.

Hiçbir şey konuşmadan bir saat kadar yürüdük. Birkaç meyve ağacının arasına serpilmiş beş on evden ibaret Beyobası'nı, biraz sonra da, ulu bir çınarın gölgesinde yıkılıp dağılmaya bırakılmış boş bir su değirmenini geçtik. Artık zeytinler bitmiş, çam ormanları başlamıştı. Gün ışığı vurmayan, gölgeli, loş bir boğaza iniyorduk. Karşımızda alabildiğine dik bir dağ yükseliyor, onun henüz gözümüzden saklı bulunan eteklerinden doğru, coşkun akan bir derenin uğultusu geliyordu.

Hacer kız bir aralık başını çevirdi:

-Dere boyundan gideceğiz. Suyu fazladır, bastığın yere mukayyet ol! dedi.

Kayalar arasındaki dik ve dar bir patikadan inince Kızılkeçili Deresi'yle karşılaştık. İki sırtın birleştiği dar boğazda kayadan kayaya atlayarak köpüren sular, kulakları dolduran büyük bir gürültü çıkarıyorlardı. Suyun kenarındaki dar yolda, çok kere taştan taşa atlayarak, yürümeye başladık. Kah derenin kıyısına kadar iniyor, kah tekrar sırta tırmanarak beyaz köpüklü çağlayanlara yüksekten bakıyorduk. Boğaz gittikçe darlaşıyor, iki yanda dimdik yükselen kayaların yarıkları arasından fırlayan kocaman çam ağaçları, yan yatmış bir halde, boşluğa uzanıyordu. Suların yalayıp parlattığı taşlarda çıplak ayaklarıyla seken Hacer'e yetişmek için güçlük çekiyordum. Dağdan yuvarlanıp derenin yolunu kapayan ev büyüklüğünde kayalar, yahut bir kayanın beri tarafındaki yumuşak toprağı oyan sular, dere boyunca yer yer büyük ve derin havuzlar meydana getirmişlerdi. Bir kararda durmayan aynalarına etraflarındaki iri çam veya çınar ağaçlarının gölgesi vuran ve suları içlerine çok kere birkaç adam boyu yüksekliğinde bir kayadan köpük köpük dökülen bu havuzlara her rastlayışımızda önümdeki kız başını çevirmeden:

-Buna Deli Büvet derler!

Yahut:

-Buna Kunduzlu Büvet derler! diye izahat veriyordu.

Boğazın biraz genişlediği bir yere yaklaştığımız zaman, kulaklarımı müthiş bir gürültü doldurmaya başladı. Hacer:

-Sutüven'e geldik! dedi.

İki iki buçuk metre çapında bir borudan fırlıyormuş gibi bol ve coşkun akan sular, bembeyaz bir kayaya varınca birdenbire boşlukla karşılaşıyorlar, bir an, bir küçük an sanki duralıyorlar, sonra, geldiklerinden daha müthiş bir hızla derin bir çukura, sade köpük halinde dökülüyorlardı. Orada bir müddet kaynaşıyorlar ve çalkalana çalkalana sağa kıvrılıp, beyaz taşlar üzerinde sekerek, yollarına devam ediyorlardı. Kenara kadar sokulup aşağıya bakınca insanın yüzünü serin bir buğu sarıyor, ardı arası kesilmeyen bir gök gürültüsü iki yanda yükselen kayalık dağlarda uğultulu akisler bırakıyordu. Bu çağlayandan bahseden bir şiirin ilk satırları hep dudaklarımda idi:

Bir kayadan duman duman,
On yedi metre atlayan
Dağ kokusiyle yüklü su...

...

Akması tel tel ince saç,
Düştüğü yerde üç kulaç,
Mavi su, ak köpüklü su!.. (Mustafa Seyit Sutüven'in şiiri)

Bir kenarda çömelip gözlerini bir bana, bir Sutüven'e çeviren kız, heybesini tekrar sırtladı. Dere boyunca, iki dağın gittikçe sıkışan yamaçları arasında, yeniden çıkmaya başladık. Menbaa yaklaştıkça dere artık akmıyor, çağlayanlar şeridi halinde, bir kayadan bir kayaya sıçrıyordu. Suyu aralarına alan kayalar bir yerde daralıp birbirlerine iki adım kadar yaklaşmışlardı; olanca hızlarıyla gelip bu cendereye giren sular, beş altı metre uzunluğundaki dar boğazdan görülmedik bir hırs ve süratle, ve simsiyah bir renk alarak geçiyorlar, kurtulduktan sonra da, kumlu ve çakıllı yataklarına serilip, beyaz kabarcıklı kahkahalar atarak fıkırdıyorlardı.

Yolun adamakıllı çetinleştiği, iki taraftaki taşlara, çalılara, çam fidanlarına tutunmadan yürümenin güçleştiği bir yerde önümüze koskocaman bir büvet çıktı. Bir başından bir başı on beş adım vardı. Üç adam boyu kadar derin olan suyu yüksekçe bir kayadan dökülüyordu. Gövdesini dört kişinin zor kucaklayacağı bir çınar havuza doğru eğilmiş, kalınlı inceli dallarını suyun üstüne uzatmıştı. Şimdi boğazın alt başı hizasına gelen güneş, iri yapraklar arasından geçerek büvetin dibindeki süt gibi beyaz çakılları, iri kumları ışıldatıyordu. Döküldükleri kayanın dibinden başlayarak yer yer anaforlar yapıp kenarları dolaşan sular, havuzun alt başına gelince, birdenbire yollarını bulmuşlar gibi, geniş bir kayanın üstünden hızla geçerek akıp gidiyorlardı.

Hacer kız burada hiç durmadan yoluna devam etti. Ben onun ardından yetişmeye uğraşırken, dönüp dönüp bu görülmemiş güzelliğe bakmaktan kendimi alamıyordum. Suların gürültüsünü bastırmak için bağırarak sordum:

-Bu büvetin adı yok mu?-

-Hasanboğuldu!

-Ne dedin?

-Hasanboğuldu!

-Kim Hasan?

-Zeytinli'den... Bahçıvan Hasan!

-Ne zaman boğulmuş?..

-Çok olmuş... Kırk elli sene var...

-Nasıl boğulmuş?

Kız durdu, geri dönüp, şimdi bulunduğumuz yüksek yerden aşağıya, güneşin ışığıyla balık karnı gibi parlayan sulara ve bunların üstünü yer yer örten çınara baktı: -Yaylaya varalım da, azıcık oturur dinleniriz, o zaman anlatırım! dedi.

Tekrar yola koyulduk, bir hayli daha çıktık. Dönüp boğazın geldiğimiz taraflarına baktığım zaman, ovayı epeyce aşağılarda, adamakıllı küçülmüş olarak görüyordum. Zeytin ve kavak ağaçlarının arasında kırmızı kiremitleri ve beyaz minareleri görünen köyler birer oyuncak gibiydi.

Hacer:

-Patlaklara geldik; buradan dağa vuracağız! dedi.

İleriye dönüp baktım. Derenin iki yanında, sudan hemen birkaç karış yukarıda, birbirlerinden ancak birer ikişer adım uzaklıkta, yan yana belki yirmi tane pınar vardı. Kimi irice bir taşın altından, kimi kumlu bir topraktan fırlıyor, binlerce kuşun bir arada çıkardığı sesi andıran bir şırıltı ile dereye karışıyordu. Koşup yüzükoyun yattım ve bunlardan birinin dayanılmayacak kadar soğuk suyunu dinlene dinlene içtim. Hacer de çömelmiş, avucuyla su alarak yüzüne ve şakaklarındaki saçlara sürüyordu.

Vücudumdan terler boşanarak dağa tırmanmaya başladım. Dere sağımızda ve aşağıda kalmıştı. Üzeri kuru çam pürleriyle örtülü keçiyolunda kayıp yuvarlanmamak için bazan diz üstü çöküp bir ardıç dalını yakalıyor, bazan da tutar tutmaz köküyle beraber elimde kalan bir kekiğe yapışıyordum. Nihayet bayır mülayimleşti, biraz sonra da önümüz açıldı. Seyrek çamların arasından ilerideki denizi gördüm. Birkaç adım daha yürüyüp gölgeli bir yere oturduk.

Hacer kız heybesini karıştırarak:

-Yanında yiyeceğin yok herhalde! dedi. -Sokul da ekmek yiyelim!

Ben üç dört saatte obaya varacağımı sandığım için yanıma bir şey almamıştım. Ne kadar acıktığımı şimdi birdenbire anlıyordum. O, bu sırada önüme bir tutam yufka koymuş, yere serdiği kırmızı yazma mendilin üstüne bir topak tulumpeyniri ile birkaç taze soğan bırakmıştı. Hem yiyor, hem etrafıma bakıyordum. Bulunduğumuz yer, denizden bin beş yüz metre kadar yüksekte idi. Akçay iskelesinin önünde duran kayıklar, ağaçların arasındaki seyrek binalar iğne topuzu kadar ufaktı. Karşıda, Burhaniye'nin arkasında yatan Madra Dağları şekilsiz bir yığından ibaretti. Güneşin altında göz kamaştırıcı pırıltılarla yanan deniz, ta uzaklarda açıklı koyulu gölgelere bürünen Midilli Adası'na kadar uzanıyor, bunun sağ yanından geçerek ufukta, sisler içinde gökle birleşiyordu. Kazdağı'nın körfeze kadar yaklaşan eteklerini sayılamayacak kadar çok, her biri başka renk ve biçimde, irili ufaklı dağlar ve tepeler çeviriyordu. Arkamızda Sarıkız, bu dağların en yüksek tepesi, ağaçsız başını beyaz bulutlara uzatıyordu.

Yanımdaki kız, ortada kalan yufkalarla peyniri mendile sarıp heybesine yerleştirdi; ben, hemen kalkmayı asla düşünmediğimi belli etmek ister gibi arkamdaki çama yaslanarak:

-Hani şu Hasan'ın nasıl boğulduğunu anlatacaktın! dedim.

-Nasıl boğulduğunu gören yok ki... Yalnız orada boğulduğunu söylüyorlar!

-İyi ya, neden boğulmuş?

-Obaya varınca kime sorsan diyiverir... Hadi yolumuza gidelim!

-Yok canım! dedim. Yemek üstüne hemen yola çıkmak iyi değildir. Sonra obada İsmail Baba'yla konuşacak çok lafımız var... Sen bildiğin kadarını söyleyiver!

Hacer heybeyi tekrar yanına bırakarak azıcık düşündü. Bir aralık gözlerini üstümde gezdirerek hikayesini ne dereceye kadar alaka ile dinleyeceğimi, ne kadar anlayabileceğimi keşfetmek ister gibi beni süzdü. Genç yüzünde büyük bir ciddilik, iri, siyah gözlerinde dalgın bir hal vardı.

-Bu Hasan Zeytinli'de bahçıvanmış... diye başladı. Anlatırken önüne ve ara sıra ovaya bakıyor, güzel bir delikanlı eline benzeyen irice elinin şahadetparmağıyla toprağı karıştırıyordu.

-Bu Hasan Zeytinli'de bahçıvanmış... Ufacık bir bahçesi varmış; yazın bostan, yeşillik eker, kışın el zeytini silkmeye gider, koca anasıyla yaşar dururmuş. Daha da pek genç imiş; hani bıyığı yeni terlemiş. Anasından başka kadına göz kaldırıp bakmaz, düğünde, bayramda öbür delikanlılar gibi rakıya, oyuna katılmaz, kız gibi bir oğlanmış... Pazarlara gidip bostan ne satınca da parasını getirir, anasına teslim edermiş. Bizim obadan onu bilenler var da onlar söylüyorlar... Anam daha şuncağız çocukmuş... İşte o zamanlar bizim Yüksekoba'dan Emine, Edremit pazarında bu Hasan'ı görmüş... Anam Emine'yi bilirdi; sekiz yük balları varmış; babası ağaç devirip kereste yapar, anasıyla Emine de arılara bakarmış. Dağ gibi bir kızmış. Danaları, inekleri, boynuzundan tutunca şu yana savuruverirmiş. Bu geldiğimiz yolu iki saatte iner, üç saatte çıkarmış. Çocuklarla da pek oynar, obanın kızlarını ardına takınca ormanda koşturup terletir, sonra da hepsini bicik bicik yanaklarından öpermiş... İşte bu Emine, Edremit pazarında Hasan'dan bostan almış; hani dağlık yerde pek kavun karpuz olmaz da onun için... Hasan bostanları Emine'nin heybesine doldururken:

'Yörük kızı!' demiş, 'Yükün ağır oldu. Kazdağı'nın yolu çetindir, nasıl çıkacaksın?'

Emine onun yüzüne gülüvermiş de:

'Ne sandın düz ovalı!' demiş, 'Biz dağlıyız, sizin boş çıkamadığınız bayıra biz kırk okka yükle çıkarız!..'

Hasan önüne bakmış, Emine yoluna gitmiş, ama ertesi pazar yine onun sergisine varmış:

'Bostanların iyi çıktı, sarı oğlan, al sana bal getirdim!' demiş; omuzundan bal teknesini indirip bir gömeç almış, Hasan'a vermiş. Hasan'ın yüzü yine al al olmuş:

'Ne zahmet ettin, yörük kızı!' demiş, ama Emine cevap vermeden gülüp yürümüş.

İkindi vakti Hasan eşeğini önüne katıp köye dönerken, Kadıköy Mezarlığı'nın önüne varınca, bakmış Emine heybesi sırtında ileriden gidiyor. Önce dili tutulmuş, hiç tınmadan ardından yürümüş, sonra bir yüreklenmiş, eşeğini sürüp Emine'nin yanına varmış:

'Uğurlar olsun, yörük kızı! Sen hangi obadansın?' diye sormuş. Emine, Hasan'ı görünce:

'Sana da uğurlar olsun, sarı oğlan! Ben Yüksekobalı'yım sen nerelisin?' demiş.

'Ben Zeytinli'denim... Köye kadar yolumuz bir... Heybeni eşeğin üstüne at da rahat git!..'

'Olmaz! Ovada heybeyi eşeğe taşıtırsam, koca dağa bu yük ile nasıl çıkarım?'

Zeytinli'ye gelene kadar yan yana yürümüşler; az konuşmuşlar, çok bakışmışlar; ama ikisinin de gönlü birbirini sevmiş. Ondan sonra her pazardan beraber dönmüşler... Emine arada bir Hasan'ın, Zeytinli'nin alt başındaki bahçesine uğrayıp ona süt, peynir, bal götürmüş; Hasan, Emine'ye dut silkivermiş, kiraz, vişne toplamış. Bahçenin ortasındaki ayvanın dibinde yan yana çömelip konuşurlarken görenler çok olmuş. Ama Hasan'ın anası bakmış ki bu iş böyle sürüp gidesi değil... Oğlunu önüne oturtup:

'Oğlum, Hasan!' demiş. 'Baban öleli beri evin erkeği sensin... Ben bugün varsam yarın yoğum... Evine bir kadın lazım. Sana bizim köyden bir kız almak isterdim ama, yine sen bilirsin... Eğer gönlün bu yörük kızını pek sevdiyse bu ihtiyar halimde obasına gidip isteyeyim... Güz yaklaştı; zeytinden sonra düğününüzü yaparız...'

Hasan da hep bunu düşünürmüş ama, bir türlü içini dökemezmiş. Bakmış artık beklemenin yolu yok, Emine obadan indiği bir gün onu bahçede yanına oturtmuş:

'Emine' demiş, 'bahar geçti, yaz geçti; leylekler yerine göçtü! Kış gelip dağları yolları kar örtmeden ya sen bana gel, ya ben sana geleyim!'

Emine'nin yüzü sapsarı olmuş:

'Ah, Hasan!' demiş, 'Kışın derdi senden evvel benim içime çöktü, ayrılık günleri geldi çattı. Ne ben senin köyünde edebilirim, ne sen benim obamda... Bu yaz büyük günah işledik... Artık sen beni unut, ben de seni unutayım...'

Bunu duyunca Hasan'ın aklı başından çıkmış; Emine'nin eline sarılmış:

'Aman yörük kızı, aman biricik Eminem!' demiş, 'Senin tatlı dilini duyan, güler yüzünü gören bir daha seni nasıl unutur? Böyle deme, burda kal. Sen bahçeye bakarsın, ben zeytine giderim, kimseye muhtaç olmayız...'

Emine acı acı gülmüş de demiş ki:

'İnsan nereye giderse rızkı da beraber gidermiş; bunu düşündüğüm yok. Ama ben dağlıyım, bu çukur ovalarda kalamam. Köyünüzün eli kınalı kızlarına katışamam, senin içine dert olur... Kızılbaş kızı geldi de Hasan'ı elimizden aldı derler, benim içime dert olur... Yörük kızı dağdan köye, çadırdan eve inmemeli... Ben seni görmemeliydim... Gördüm, sözüne uymamalıydım... Ama neyleyim, senin de tatlı sözünle güler yüzün etti bunları... Hadi benim Sarı Hasanım, tut ki birbirimizi düşte görmüş de uyanmışız... Bırak beni dağıma gideyim!'

Yanından kalkıp kuş gibi uçmuş. Hasan arkasından bakmış kalmış...

Hacer toprakla oynayan parmağını eteğine silerek, önce bana, sonra ileriye, boşluğa baktı. Ben gözlerimi onun yandan görünen yüzüne dikmiştim. Bakışının hala tesiri altındaydım. İnsan ruhlarının ince ve derin kıvrıntılarını bütün karmakarışıklığı ile anlayan ve şaşılacak bir kolaylıkla anlatan bu genç yörük kızı sanki birdenbire büyüyüvermişti. Gözlerini çevirmiş, aşağıya, yeni yeşeren ağaçları, taze ekinleri, koyu yapraklı zeytinleri, yer yer görünüp tekrar kaybolan dereleri ile pırıl pırıl yanan ovaya bakıyordu.

Dağınık siyah kaşların altında düşünceli duran gözleri, sımsıkı kapalı ince dudakları, tozlu ve hala biraz terli yanakları çam dalları arasından sızan güneşte parlıyor; çocuk çizgilerini henüz kaybetmemiş olan yüzü garip bir olgunluk ifadesi alıyordu.

Aşağılarda kalan derenin uğultusu rüzgarın esişine göre azalıp çoğalarak bize kadar geliyor, çamların mırıltısına karışıyordu. Baygın bir kekik ve çam kokusu ortalığı doldurmuştu. Hacer kız elini yanına uzatarak yerden kuru bir kozalak aldı; parmaklarıyla onun dişlerini büküp kırmaya başladı. Sonra başını bana çevirdi, elinde ufaladığı kozalağın çıtırtılarına karışan hafif bir sesle yeniden anlatmaya başladı:

-O günden sonra Hasan'ın yüzü gülmemiş, rengi yerine gelmemiş. Gönlünü bir yerde eğlemez, ağzını açıp dünya kelamı eylemez olmuş. Pazarlara ayva, nar satmaya gider, ne alıp ne verdiğini bilmeden geri dönermiş. En sonunda bir gün dayanamamış; Edremit pazarı günü, akşam vakti Zeytinli'nin üst başında, Yüksekoba'ya giden yolun kıyısında oturup Emine'yi beklemiş. O gün kızın pazara indiğini kestirirmiş. Az sonra Emine yolun alt başında görünmüş. Onun da yüzü sarı, hali perişanmış. Hasan'ı görünce yüreği yanmış ama, hiç tınmadan oradan geçip gidecek olmuş. Hasan yolunu kesmiş:

'Emine!' demiş, 'Bu dünyada gönlüne karşı gelen babayiğit çıkmamış. Ocağına düştüm! Deli gönlün bizim çukur köyümüze sığmazsa al beni obana götür! Ananı ana, babanı baba bileyim; ineğini sağıp davarını güdeyim; babanla tahta biçip keresteyi dağdan sırtımda indireyim. Tek beni buralarda garip koyup gitme!..'

Emine durmuş, Hasan'ın yanına çökmüş, gözlerini koluna silmiş:

'Hasan' demiş, 'yüreğimi deldin! Ne çare ki dediğin olacak iş değil. Ovada büyüyen dağda yapamaz... Dağın suları serindir ama, yolları sarptır, kışı çetindir... Kar altında odun kesmek, bahçeye bostan ekmeye benzemez. Benim erim diye götürdüğüm adamı obamızın yiğitleri kınamamalı!.. Ben seni bildim, artık gözüme hiçbir yiğit görünmüyor; ama anamın, babamın, akranımın yanında seni küçük düşüremem. Sal beni gideyim!..'

Hasan ayak diremiş: 'Her işi yaparım; obanızın yiğitlerini kardeş bilip işlerine koşarım; eğer of dersem kov beni köyüme gönder!' demiş.

Emine'nin aklı yatmamış ama, yüreği yumuşamış: 'Haftaya burada bekle de cevabımı al!' demiş.

Hafta sekiz gün, Hasan anasının boynuna sarılmış; hak alıp hak vermiş; gelmiş yolun başına, Emine'yi beklemiş... Çok geçmeden yörük kızı görünmüş... Sırtında koca bir çuval varmış, içi pamuk doluymuş gibi onu beli bükülmeden taşırmış.

Hasan'ın yanına gelince:

'Hasan!' demiş, 'Anamla, babamla danıştım; onlar da emmilerimle danıştılar. Ovalıya varanın, ovalıdan kız alanın onduğunu gören yok. Deli kız, deli kız! dediler. Yüksekoba'da gönlünü verecek yiğit mi bulamadın? Ben de: Herkesin yiğidi kendi gönlüne göreymiş! dedim. Peki öyleyse dediler, bir sına bakalım, senin yiğidin Kazdağı'ndaki yörük Emine'ye er olacak adam mı? Konuşup kavil ettik (sözbirliği ettik): Zeytinli'den kırk has okka tuz aldım; bunu sırtına vurup bir yerde durup dinlenmeden benimle Yüksekoba'ya çıkabilirsen haftaya düğünümüz olacak. Kırk okka yükle dört saatlik dağa çıkan adama eğri bakacak babayiğit bizim obamızda yoktur. Çıkamazsan, kaderimiz böyleymiş!'

Hasan bir söz söylemeden çuvalı sırtlamış. Emine'nin önüne düşüp yürümüş. Ayakları kuş gibi uçarmış. Beyobası'nı geçmişler, bayır aşağı dereye inerken Emine bir bakmış, Hasan'ın yüzünden, ellerinden su gibi ter boşanıyor... Az önce genişleyen yüreği daralmış:

'Kendine yazık etme, Hasan!' demiş. 'Ver çuvalı bana, ben gideyim! Sen bahçene dön!'

Hasan soluk soluğa:

'Buraya gelirken ant içtim. Geri dönersem sağ dönmeyeceğim!' deyip yürümüş. Emine'nin yüreği daha da daralmış ama çaresi yok. Eski değirmeni geçmişler, Sutüven'in yanına gelince Hasan durmuş:

'Emine!' demiş, 'Bana ettiğin zulümdür! Tuzlar sırtımı yaktı... Dur bir soluk alayım!'

Emine:

'Kavlimizde durup dinlenmek yok!' deyip yürümüş. Hasan bir taştan bir taşa atlayıp ardından yetişmiş. Az daha gitmişler; Hasan yine durup yalvarmış:

'Emine, zalım anana babana uyup beni çok ağır sınadın! Bu kadarı yeter, hadi köye dönelim!'

Emine'nin yüreği dilim dilim olmuş da içindekini yine dışarı vurmamış:

'Ben sana dedim Hasan, bu dağlar sana göre değil! Ver çuvalı ben gideyim' demiş.

Hasan gayretlenmiş, biraz daha yürümüş. Demin yanından geçerken Hasanboğuldu dedim ya, eskiden oraya Gök Büvet derlermiş. Hasan oraya geldiğinde dizleri bükülüvermiş, olduğu yere çökmüş:

'Ah, Emine!' demiş, 'Beni boş yere yaktın. Ben bu dağlara çıkamayacağım, gel köye dönelim!'

Emine ağzını açıp bir söz demeden Hasan'ın sırtından düşen çuvalı yüklenmiş, tek başına, gerisine bakmadan yürümüş. Çalıların ardında kaybolup giderken, Hasan anasız kalmış yavru kuş gibi bağırmış:

'Emine, obana gelemem, köyüme dönemem, beni buralarda bırakıp gitme!'

Emine durmuş, durmuş, sonra başını çevirmeden yine yoluna düzülmüş. Ta patlakların yanına gelinceye kadar Hasan'ın bağırdığını duymuş. Garip oğlan suyun gürültüsünü bastırıp:

'Emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan gel!' diye seslenirmiş.

Emine bir yerde durup soluk almadan, bir kere dönüp ardına bakmadan kırk okka tuzla obaya varmış. Anası babası onu görünce her şeyleri anlamışlar. Kız çuvalı oraya atıp yere yıkılmış, kendinden geçmiş; ama daha ortalık kararmadan yerinden fırlamış:

'Duydunuz mu? Hasan beni çığırıyor!' demiş.

Anası babası sormuşlar:

'Hasan'ı nerde bıraktın?'

'Gök Büvet'in orda!'

'Kız sen deli mi oldun? İki saatlik yerden buraya ses gelir mi?'

Emine kimsecikleri görmez, kimseciklerin sözüne bakmaz, durup dinler, sonra:

'Anacığım! Bak nasıl çığırıyor! Yazık oldu... Dur bir varıp bakayım!..' dermiş.

O gece zor tutmuşlar. Obanın yanındaki ormanlarda sabahacak dolaşmış. Gün ağarırken Gök Büvet'e inmiş. Bakmış oralarda kimsecikler yok... Suyun yanından geçip gidermiş, bir de ne görsün: Hasan'ın dallı çevresi, koca çınarın su içindeki dallarından birine takılmış, yüzüp duruyor... Onu oradan aldığı gibi koynuna sokmuş... Dere boyunda bir aşağı, bir yukarı koşup:

'Hasanım! Ses ver de yanına varayım!' diye bağırmaya başlamış. Her defasında dağlar taşlar ses verir:

'Emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan geleceksin!' dermiş.

Yemeden, içmeden üç gün dağlarda, ormanlarda, dere boylarında dolaşıp Hasan'ı aramış. Zeytinli'ye inip anasından sormuş. Kocakarı saçını başını yolar, ağlarmış.

Köylüler Hasan'ın Gök Büvet'te boğulduğuna kayıl olmuşlar (inanmışlar): 'Güz yağmurlarından derenin suyu coştu. Ölüsü kim bilir hangi kovuğa girip kaldı? Belki de sular aldı denize götürdü!' derlermiş. Emine bunu duyunca:

'Yalan!' demiş, 'Hasan ölmedi ki! Beni çığırıp duruyor ama yerini diyivermiyor. Araya araya bulurum helbet!'

Anası babası ardına düşmüşler, alıp kapamışlar. O bir yolunu bulur, dere boyuna iner, Hasan'a seslenirmiş. Gök Büvet'in yanındaki kayalara oturur, koşmalar düzer söylermiş. Bir gün anasına:

'Hasan bana yine seslendi; bugün beni Gök Büvet'te bekleyecek. Bu sefer sağlam kavilleştik, gayrı kavuşacağız!' demiş.

Anası:

'Amanın kızım, neler oldu sana?' diye ağlayıp dövünmüş. Kız bir yolunu bulup ortadan kaybolmuş. Akşamüstü oradan geçenler Emine'yi Gök Büvet'in yanındaki koca çınarın dalında, Hasan'ın çevresiyle asılı bulmuşlar.-

Hacer kız kara gözlerini yüzüme dikerek:

-İşte Gök Büvet'e o zamandan beri Hasanboğuldu diyorlar; koca çınara da Emine Çınarı derler. Hadi, geç olmadan yolumuza gidelim!..-

Akşam yaklaştığı için aşağıdan doğru derenin uğultusu daha çok duyuluyordu. Kalkıp yürümeye başladık. Güneş Sarıkız'ın arkasına girmiş, bulunduğumuz yeri birdenbire artan serin rüzgarlara bırakmıştı. Eteklerine kadar çam, oradan denize kadar zeytin ormanlarıyla örtülü olan Kazdağı'nın bu yamacında saatlerce süren bir akşam başlamıştı. Güneş bin yedi yüz metrelik dağın arkasına adeta vaktinden evvel saklanmakla, günün bu en güzel zamanını sanki isteye isteye uzatıyordu. Midilli tarafından esen bir rüzgar körfezin girinti ve çıkıntılarında kırılarak boyuna yolunu değiştiriyor, suların üzerinde ayrı ayrı taraflara koşuşan dalgacıklar meydana getiriyordu. Güneşin, Madra Dağları'nın üstündeki bulutlara vurarak onları kızıllaştıran ve oradan tekrar denize akseden son ışıkları, başka başka istikametlerde kırışan sularda türlü renkler yaratıyordu. Dağın eteklerine sıralanan ve bazan hemen önümüze kadar yükselen tepeler, birbiri üstüne yığılmış karanlık bulut kümeleri gibi görünüyordu. Daha uzaklarda, Ayvalık'ın karşısındaki Cunda Adası'nın alçak tepeleri, Kazdağı oralara siper olmadığı için, hala güneşin kırmızı ışıkları içinde yanıyor; biraz daha arkada, Midilli'nin o taraflara kadar uzanan kollarına karışıyordu. Rüzgar çamların dallarında uğulduyor, önünde giden Hacer kızın etekleri ve ince örülü saçlarını öne doğru savuruyordu. Saatlerce beraber geldiğimiz bu kızın ne kadar güzel, ne kadar ahenkli bir yürüyüşü olduğunu ilk defa fark ediyordum: Olgun bir buğday tarlasında ilerliyormuş gibi hafifçe dizlerini kaldırarak ve başını ileri geri sallayarak adım atıyor; çimenlerin ve renk renk çiçeklerin, üstüne çıplak ayaklarıyla basarken vücudunun ağırlığı olmadığı hissini veriyordu.

Yanına sokuldum:

-Hacer kız- dedim, -Emine'nin Gök Büvet'te oturup söylediği koşmalardan bildiğin var mı? Obaya varmadan bana bir tanesini söyleyiver!-

Durdu. Gözleri, etrafımızı saran manzaranın ve biraz evvel anlattığı hikayenin içinde kaybolmuş gibi büyük ve dalgındı. Şakaklarında, tozlarla karışıp sonra kalın çizgiler halinde kuruyan terlerin izleri vardı. Derin derin nefes alıyordu. Bu anda onu, etrafını saran tabiattan ayırmaya imkan yoktu. Akşamın loşluğu içinde topraktan, çiçeklerin arasından fırlayıp büyüyüvermiş bir mahluk gibiydi. Yavaşça dudaklarını oynattı:

-Sana Emine'nin bir koşmasını okuyuvereyim!- dedi. -Hasan'ına kavuşmadan az önce bunu söylemiş derler!..-

Biraz düşündü; gözleri kapalı ilave etti:

-Kim bilir...-

Sonra arkasındaki çam ağacına sırtını dayadı, heybesini sağ omuzundan yere düşürdü, gözlerini yere dikti; hafif, fakat tüyleri ürpertecek kadar içli bir sesle şu koşmayı okudu:

Uzaklardan sesin aldım;
Çevreni derede buldum;
Nereye gittiğin bildim,
Hasanım arkandan geldim.

...

Sarı kahküllü, dal boylum;
Saz benizli, ayva tüylüm;
Tatlı sözlü, melek huylum,
Hasanım ardından geldim.

...

Köyden, obadan koğulan,
Duru sularda boğulan,
Toz köpük olup dağılan
Hasanım ardından geldim.

...

Sarp dağlara getirdiğim,
Kavuşmadan yitirdiğim,
Ak kefensiz yatırdığım
Hasanım ardından geldim.

...

Emine'yi yaslı eden,
Kerem olup Aslı eden,
Dağı taşı sesli eden
Hasanım ardından geldim.

Hasan Boğuldu - Sabahattin Ali (1942)


Kaynak: Narteks

bir Orhan Aksoy filmi :



Yönetmen: Orhan Aksoy
Senaryo: Orhan Aksoy
Yapımcı: Turgay Aksoy
Müzik: Yavuz Top
Görüntü Yönetmeni: Ertunç Şenkay
Eser: Sabahattin Ali
Tür: Dram
Oynayanlar: Hülya Avşar, Yalçın Dümer


İyi seyirler,
SB.

***
Kıyılar, ormanlar, doğal parklarda hiçbir kriter gözetilmeden, çeşitli idari kararlara ve yasalara rağmen hukuksuz bir şekilde yağma devam ediyor.

Kaz Dağları milli parkı da bu yağmadan payını alan tabi değerlerden birisi. 


Bu yağmanın sürüp gitmesine sessiz kalmayan Çanakkale Çevre Platformu, bir basın açıklamasıyla gelişmeleri protesto etti. Açıklamada; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın, Kaz Dağı Milli Parkı ve mücavirindeki altın arama sahaları için rapor hazırlattırdığı ve bu raporda "Kaz Dağı Milli Parkı ve mücavirinde bulunan ihalelik sahalarda Bakanlar Kurulu kararı alınmadan çalışılması mümkün olmadığından, bu sahaların dosyalarına 'Kaz Dağı Milli Parkı içinde yer almaktadır, üretim yapılabilmesi için Bakanlar Kurulu Kararı gerekmektedir' şerhinin düşülmesi sonuç ve kanaatine varılmıştır" denildi.

Hükümetin, uluslararası tekellerin kazançlarını tahkim yasası ile garanti altına aldığının belirtildiği açıklamada Kaz Dağları'nın tüm yeraltı ve yerüstü servetlerinin yok olmasına göz yumulduğu belirtildi.

Teck Cominco (362), Kuzey Truva (209), Doğu Truva (66), Tüprag Metal (22), Global Mad. (8), Yeni Anadolu (8), Park Enerji (4), Koza Altın İşletmeleri (372) adet olmak üzere toplam 1051 sondaj yapıldığı belirtildi.


2008
SOLHABER

***

Kazdağları Yağmaya Açıldı :


Maden Yasası yeni değişikliklerle birlikte TBMM’de kabul edildi. Bölge çapında oluşan tepkiler nedeniyle zeytin üretim alanları son anda değişiklikten çıkarıldı. Ancak orman alanlarının ve tabiat parklarının madencilik çalışmalarına açılması konusunda hiçbir engel kalmadı.

Bu bağlamda Kazdağları, Madra dağı, Kozak Yaylası ve daha birçok dağlar ve orman alanları madencilerin yağmasına açıldı. 

Yasaya göre, orman alanlarında madencilik yapmak isteyen işletmeciler Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan gerekli izinleri alarak çalışmalarına başlayabilecek. 

Ayrıca söz konusu yerlerin belediye mücavir alanına giren kısımlarında, belediyelerin sorumluluğunda olan “gayrisıhhi müessese” izni verme yetkisi de il özel idarelerine devredildi. Daha doğrusu bu alanlardaki imar mevzuatı madenciler için uygulanmayacak.

Yasaya göre, madencilik faaliyetlerinin yapılması ve ruhsatlandırma işlemlerinin yürütülmesi ruhsat verilmiş alanlarda kazanılmış haklar korunarak.

Devlet ormanları  içinde yapılacak maden arama ve işletme faaliyetleri için Orman Kanunu hükümleri uygulanacak.

Yaban hayatını koruma ve geliştirme sahalarında maden arama ve işletme faaliyetleri için de, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunda belirlenen esaslar dahilinde izin verilecek.

İçme ve kullanma suyu rezervuarının maksimum su seviyesinden itibaren 1000-2000 metre mesafe genişliğindeki şeritte, galeri usulü patlama yapılmaması ve alıcı ortama arıtma yapılmadan doğrudan su deşarj edilmemesi şartıyla madencilik faaliyetlerine izin verilebilecek. 

AKP döneminde verilen maden ruhsatı sayısı 1500’den 45 bine çıkarak ruhsat sayısı adeta patladı. 

1923-2004 yılları  arasında resmi olarak verilmiş ve geçerliliği devam eden yaklaşık 1500 ruhsat varken, Mayıs 2004’te AKP’nin yaptığı kanuni düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle 4 yılda 43 bin 500 ruhsat verildi. 

Türkiye’nin izdüşümü 780.917 kilometrekare (km2) olan yüzölçümünün 282.898 km2’si, yani 3’te 1’i bu yolla tahsis edildi. 

Bu yolla Ankara’nın yüzde 38’i, İstanbul’un yüzde 54’ü, İzmir’in yüzde 41’i, Balıkesir’in yüzde 66’sı, Kütahya’nın yüzde 81’i, Sivas’ın yüzde 54’ü kapatıldı. 20 ilde yüzde 50’den fazla, 17 ilde yüzde 40-50 arası alan kapatılmış durumda.

Yabancılara direkt olarak 30 bin kilometrekarelik bir alan tahsis edildi. Bu alan 25 bin 615 kilometrekarelik Ankara’dan daha büyük bir alanı  oluşturuyor. Bunun için yabancılar 5 yıllığına sadece 10 milyon dolar ödedi

AKP’nin 26 Mayıs 2004 tarihinde yaptığı yasal düzenleme için CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne müracaat etti, fakat Anayasa Mahkemesi’nin bu konuyu görüşüp karara bağlaması 4 yıl sürdü. 

Bu süreçte de AKP iktidarının başta yabancılar ve yabancılarla ortaklıklar oluşturan yandaşları olmak üzere tüm birçok kişi ve şirket madencilik sahasına girdi. 

Bu talan ve yağma sırasında siyasi istismar, adam kayırma ve fırsatı  ganimete çevirme aldı başını gitti. 

Türkiye’nin ormanları, kıyıları, meraları, tarım alanları, su havzaları ve yaşam alanları hiçbir dönemde bu kadar tahribata uğramamıştır.   

Şaban İba Zeytur Başkanı ,
2010


kaynak: zeytur


***


Kaz Dağları'nda ağaçlar madene kurban gidiyor

Verimli arazileriyle ünlü Kaz Dağları eteklerindeki Bayramiç İlçesi'ne bağlı köylerin yakınlarında her geçen gün yenileri açılan maden ocakları, bölgenin kabusu oldu.

ÇANAKKALE - Bayramiç’e bağlı Muratlar, Karaköy ile Kuşçayır Köyü’nde altın ve gümüş arayan maden şirketlerinin yanı sıra Mollahasanlar, Kurşunlu, Saraycık, Daloba, Kutluoba ve Yeşilköy’deki cam, seramik, kaynak elektrotları ve boya sanayiinde kullanılan önemli bir endüstriyel hammadde olan feldspat üreten maden ocağı bölge için çok büyük tehlike haline geldi. Bunların yanı sıra son olarak Gedik Köyü’nde ’Zafer Madencilik Firması’ tarafından yeni bir maden ocağı daha açıldı. Ocak açılirken de çok sayıda çam ağacı kesildi. Bayramiç Çevre Platformu Sözcüsü İbrahim Saydam, bölgede 11 maden ocağını açılması için başvuru olduğunu belirterek, şöyle dedi: 
"Altın arayan maden şirketleriyle mücadele ederken, bir de feldspat ocakları açılmaya başlandı. Kaz Dağları’nın etekleri maden şirketleri tarafından istila edildi." 

Bayramiç Ziraat Odası Başkanı İsmail Pehlivan da havzadaki çok verimli tarım arazilerinin maden ocakları nedeniyle büyük zararlar gördüğünü söyledi. (dha)

Fatih DALDAL ,2012




'1 gram altın için 3 ton su kullanılıyor'
'Binlerce ağaç kesildi sular içilmez oldu''
'İda’nın pınarları kurumak üzere'

DAĞLARINDAN YAĞ OVALARINDAN BAL AKAN,BEREKETLİ TOPRAKLARININ HER KARIŞININ ŞEHİT KANIYLA SULANDIĞI,ŞEHİTLERİMİZİN KOYUN KOYUNA YATTIĞI,TARİHİN TURİZMLE KUCAKLAŞTIĞI BU CENNET ÇANAKKALE,BU KAZ DAĞLARI İÇİN MÜCADELE ETMELİYİZ...
ÇANAKKALE HALKININ HAKLI MÜCADELESİNE MUTLAKA OMUZ VERMELİYİZ...!



GEÇEN SÜREDE BİR DEĞİŞİKLİK OLMAMIŞ YANİ...
YAZIK O GÜZELİM AĞAÇLARA, KIYMAYIN DOĞAYA




...

MILLI MÜCADELE'DE KINALI ELLER - OSMAN ALAGÖZ


İŞ BAŞA DÜŞTÜĞÜ ZAMAN 

1877'nin Kasımıydı. 
Erzurum dağlarını beyaz bir kefen gibi bürümüştü karlar. Kışın soğukluğuna inat, Osmanlı-Rus Savaşı bütün yakıcılığıyla ve yürekleri dağlayan acısıyla devam ediyordu. Eli silah tutan Erzurumlu, bir taraftan cephede düşmanla mücadele ediyor bir taraftan da soğuğa karşı direnmeye çalışıyordu. Kadınlar, cepheye gönderdikleri yiğitleri için dualar ediyordu. Duanın ruhu okşayan ikliminde ölüm, sonsuzluğa kanat çırpmak demekti o yiğitler için. 

Cepheye gönderdiği yiğidi için, titreyen kalbinin hassasiyetiyle ümide adanmış dualar eden yeni bir gelin de vardı. Daha yirmisindeydi, adı Nene Hatun. Hayata dair ümitleri vardı. Huzurun gölgesinde en has sevgilerle bir gelecek hayal ediyordu, ama şimdi 
savaşın soğukluğu düşmüştü titreyen kalbine ve hayallerinin üstüne. 
Üç gün önce cepheden yaralı olarak getirilen ağabeyini kaybetmişti Nene gelin. Göğsünden aldığı yarayla aşırı kan kaybeden ağabeyi Hasan, önden gidenlerin kervanına katılmış, dinin ve milletin selameti için gözünü kırpmadan ölüme koşanların saflarında o da yerini almıştı. 

Ağabeyinin yaralarını tedavi etmek ve bakımını görmek için başından hiç ayrılmamıştı. Ara ara gözlerini, yatağının başucunda dinlendirse de ağabeyinin en ufak bir iniltisinde hemen kendine geliyordu. Onun ihtiyaçlarını gördükten sonra, bazen elindeki tespihi "Ya Safi, Ya Safi." diye çekiyor; bazen de annesinin, düğününde çeyizine hediye olarak koyduğu el yazması Kur'an'ı alıp okuyordu. Her Kur'an okuyuşundan sonra ellerini açıp, uzun uzun dua ediyordu. 
Ev, Hasan'ın acılarla gelen varlığından sonra geride acılar bırakarak gidişiyle yeni bir hüzne gömülmüştü. Bir tarafta şehit olan ağabeyinin acısını, bir tarafta cephede savaşan kocasına duyduğu kaygıyla karışık özlemini ve bir tarafta da vatanının sevdasını duya duya, dualar ediyordu. 

Yeryüzü cennetiydi yaşadığı topraklar. Ve bu topraklara göz diken düşmanların def edilmesi için yalvarıyordu. Haysiyetini ve asaletini kaybetmiş bir şekilde zelil olarak yaşamak istemiyordu. Vatanının, düşmanın kirli çizmeleriyle çiğnenmesine gönlü razı değildi. 

Şehrin sokaklarında sarhoş naraları değil, bülbül edalı çocukların sesleri duyulmalıydı. Şehir suskunluğa bürünmemeliydi. 
Böyle yaşamanın ne manası vardı! Varsın kocası ve onun gibi binlercesi feda olsun; ama şehrin semalarından hiç eksik olmasın ezanlar. Kur'an baş tacı olmaya devam etsin sonsuza kadar. 

Kirpiklerinden ılık ılık gözyaşları süzülmeye başladı. Yalvarışları daha da artmıştı. Kesik kesik ettiği dualara, hıçkırıkları da eşlik ediyordu. Gözyaşlarını, omuzlarına doğru yayılan yazmasının kenarıyla sildi. Akan her bir gözyaşı damlasıyla içinin yıkandığını, sıkıntılarının hafiflediğini hissediyordu. Gökler ötesi âlemlerden, demet demet dönsün diye açtığı ellerini yavaşça yüzüne sürdü. Üşüyen ellerinin serinliği yeni bir huzuru yayıverdi yüzüne ve yüreğine. 

Yorgun düşen göz kapakları bir kere daha kapandı. 

Gece, kararabildiği kadar kararmıştı. Yıldızlar yalnızlık nöbetindeydi. Ay, yeni bir doğuşun öncesindeydi. Terk etmişti geceyi. Ve yürekler, Rahman'a dayanmışlığın verdiği huzurla direniyordu geceye ve nice yıldız bakışlı yiğitleri söndüren savaşa. 
Üç aylık bebeğinin ağlamalarıyla uyandı. Yavrusunu emzirip tekrar beşiğine yatırdı. Onun ağlamaları, yer yer babasının tebessümünü andıran gülümsemeleri de olmasa, kendisini esir eden düşüncelerden kurtulamayacaktı. Dışarıdan rüzgârın ürperten uğultusu geliyordu. Kapı ve pencere aralıklarından içeri giren rüzgâr, odayı bir hayli soğutmuştu. 

Sabah namazı için hazırlık yapmak istedi. Sobanın üstündeki güğüme baktı. İçinde su vardı, ama sobanın erken sönmesiyle soğumuştu. Hem oda ısınır, hem de sıcak suyla abdest alırım düşüncesiyle sobayı yaktı. Mahallenin imamı Hafız Mehmet Efendi, her zamanki vakitten biraz daha erken okumaya başlamıştı sabah ezanını. 

Onun okuduğu her ezan derinden etkilerdi kendisini. Bazen onu dinlerken, diğer çocuklarla beraber Kur'an okumayı öğrendiği günleri hatırlardı. O çocukluk günlerinde öğrendikleri, mermere kazınmışçasına hiç çıkmıyordu aklından. Hele Peygamberimizin önünde savaşan Nesibe Hatun'u anlatışı yok muydu, gözleri 
dolardı. Erkeklerin yanında, ölümü hiçe sayarcasına kılıç sallayışını, Peygambere gelen saldırılara karşı vücudunu siper edişini dinlerken kendini savaş meydanında hayal ederdi. Cesaret ve sadakat abidesi bu kadın, bir idealdi kendisi için. Eskiden, yüzünden tebessümün hiç eksik olmadığı Hafız Mehmet Efendi, şimdilerde biraz çökmüştü. Bakışlarında eski dirilik yoktu. Alnındaki kırışıklıklar daha da belirginleşmiş, sakalındaki akların sayısı artmıştı. Savaş, belli ki onun da yüreğini dağlamıştı. Yetim kalan çocuklar, dul kadınlar, teselliye ihtiyacı olan halk. Hepsinin mesuliyetini hissediyordu. 

Sabah ezanını okurken sesinde bir gariplik vardı. Daha içten, daha yanık okuyordu; fakat her zamanki makamda değildi. Biraz da hızlı okuyor gibiydi. Ezan bitiminde onun yüreklere bir kor parçası gibi düşen sözleri duyuldu: "Düşman askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi. Dinini ve milletini seven, namazdan sonra caminin önünde toplansın." Bu sözü duyduğu anda neye uğradığına şaşırmıştı Nene
Hatun. Sözlerin gerisini duymadı bile. Bir ateş düşmüştü yüreğine. Ağabeyi Hasan'ın şahadetinin üzerine bir de Aziziye Tabyası'nın işgali. 

Alnında sıkıntının çizdiği izler belirdi. Kalp atışları hızlandı. Bu bir çağrıydı. Asırlar sonra Nesibe olmanın çağrısıydı kendisi için. Kocasının cephede yaptığını şimdi kendi yapacaktı. Bir hilali andıran siyah kaşları çatık bir hâl aldı. İçindeki kasvet, dışına yansıyordu. Ezan sonrasında hemen sabah namazına durdu. Genelde biraz beklerdi. Bu sefer bekleyemedi. Bekleyemezdi. 

Çocukluğundan beri dinlediği kadın kahramanların hikâyesini yaşaması için bir fırsat geçmişti eline. Ölürse şehit olacaktı. Üç aylık bebeği geldi aklına. Takılıp kalmadı düşünceleri. Gidecekti. Ne pahasına olursa olsun gidecekti. Yapılan ilan aklından hiç çıkmıyordu. Yolları zihninde aşıyordu. Kan damlıyordu 
hayallerine. Cennet yamaçlarının gül kırmızısı süslüyordu sonsuzluğa dayanan duygularını. Düşman askerlerinin, nefretini artıran hayalleriyle boğuşuyordu. Namaz biter bitmez, duasını da yolda yaparım diyerek telaşla seccadesinden kalktı. 
Beşikteki yavrusunu kucağına aldı. Onu uyandırmaya çalıştı. Yarı uykulu yarı uyanık olan yavrusuna süt verdi. Sonra da: "Seni bana Allah verdi, ben de şimdi seni O'na emanet ediyorum cennet kokulum." diyerek yavaşça beşiğine koydu. Alnından, titrek 
dudaklarıyla yavaşça öpüp üstünü iyice örttü. 

Odunluğa doğru yürüdü. Nice taze umutlarla geldiği bu evde, hayatı acılar içinde olgunlaşarak tanıyordu. Özlemler, sevgiler, umutlar bir tarafa itiliyordu şimdi. Herkes vazifesinin şuurunda olmalıydı. Yapılması gereken fedakârlıklar vardı. 

Kerpiç duvarda asılı olan baltayı eline alıp camiye doğru yürüdü. 
Eli silah tutan erkekler cephede savaşıyordu. Şimdi Aziziye Tabyası'nı kurtarma işi de kadınlara ve uzun soluklu savaşa gidemeyen ihtiyarlara kalmıştı. İş başa düşünce, kadın ihtiyar fark etmiyordu. Hassasiyetini kaybetmemiş gönüller, vazife şuuruyla yeni bir destan yazmaya hazırlanıyordu. 

Minarelerden yapılan savaşa davet çağrısını duyan Erzurumlu, sokaklara dökülmüştü. Kadınıyla ihtiyarıyla bütün şehir, Aziziye Tabyası'na doğru koşuyordu. Halk, ellerine geçirdikleri balta, tırpan, satır ve sopalarla düşmanla çarpışmak için heyecan ve öfkeyle ilerliyordu. 

Düşman askerlerinin bir kısmı, beklenmeyen bir gece baskınıyla Aziziye Tabyası'nı ele geçirip, oradaki askerleri de şehit etmişlerdi. Arkadan gelen diğer düşman askerleri de hiçbir zorlukla karşılaşmadan tabyaya yerleşmişlerdi. Aziziye Tabyası'ndan yaralı olarak kaçıp kurtulmayı başaran bir Türk askeri, kan ter 
içinde gelip tabyanın işgal edildiğini haber vermişti. 

Şafak vaktiydi, fakat ufukta güneşin kızıllığı yoktu. Bir tülü andıran hafif sisli dumanlı bir hava vardı. Yollar iki gün öncesinde yağan karla kaplanmıştı. Kar soğuğu üşütmüyordu yürekleri. Her yürekte tutuşan bir ateş vardı. Ve gerilmiş bir yay gibiydi insanlar. "Allah Allah !" nidalarıyla Aziziye Tabyası'na doğru koşuyorlardı. 
Hafız Mehmet Efendinin etrafında toplanan insanlar da bir grup hâlinde koşuyordu. Daha yirmisinde yeni bir gelin olan Nene Hatun da elinde baltasıyla ön sıralardaydı. Onun böylesine koşmasını görenler daha bir gayrete geliyordu. 

Savaşın ne olduğunu, cepheye uğurladığı erkeğinden öğrenmişti ve şehitliğin yüceliğini ağabeyinin bakışlarında hissetmişti. Dünyanın faniliğini, yalnız ve yalnız, Allah'a dayanıp O'na güvenmenin ne olduğunu da üç aylık bebeğini beşiğinde bırakıp cepheye koşmasıyla kendisi gösteriyordu. Gün fedakârlık günüydü. Gün Hazreti Hamzaların, Sümeyraların, Nesibelerin kervanına katılma günüydü. Gün, kaybedilen kol ve bacaklara inat, Hazreti Cafer gibi gökler ötesi âlemlere kanatlanıp uçma günüydü. 

Tabyaya yerleşmiş olan düşman askerleri, gelen halkı güvendikleri silahlarıyla durdurmaya çalışıyordu. Birden silahlar patlamaya başladı. Önden koşanların bir kısmı düşmanın yaylım ateşiyle oracıkta şehit olmuştu. Halk ise şehitlerin yanlarından geçerek bir sel gibi akıyordu tabyaya. Düşman neye uğradığını bilememişti. Göğüs göğüse bir mücadele başladı

Düşmanın gelişmiş silahlarına balta, tırpan, et satırları ve sopalarla karşılık veriyordu halk. Ölümü hiçe sayan, şehitliği şeref bilen insanlar, düşmanı yurtlarından çıkarmaya kararlıydılar. 

Kocaları cephede savaşan kadınlar da kendilerince bir destan yazıyorlardı. Kadınların bu cesaretini gören düşman, büyük bir şaşkınlığa uğramıştı. Nene Hatun da elindeki baltasıyla yine ön saflardaydı. Bir yandan baltasını düşmana sallarken bir yandan da "Vurun Allah aşkına, Muhammed aşkına vurun. Vurun Hazreti Hamza aşkına!" haykırışlarıyla halkın cesaretini artırıyordu. Baltayı iki eliyle tutup sallıyordu. Bazen de sağ eliyle tutup sallarken sol kolunu açınca heybetli bir kartalı andırıyordu. 

Bir aralık, hem biraz soluklanmak hem de giydiği ihramını iyice düzeltmek için biraz kenara çekildi. Ürperti yoktu içinde. Üstüne damlayan kanlara aldırmadan bir taraftan etrafta olan biteni takip ediyor bir taraftan da ihramını düzeltiyordu. Birden sol omzuna gelen bir süngü darbesiyle sarsıldı. Yere düşecek gibi oldu. Hemen kendini toparladı. İkinci bir darbe daha geldi. Onu hafif sıyrıkla atlattı. Sonra da yeniden eline aldığı baltayla kendisini yaralayan düşmanın üstüne yürüdü. Hışımla indirdiği darbelerden sonra onu düştüğü yerde bırakıp başka bir düşmana yöneldi. 

Süngü darbelerine aldırmıyordu. Omzundan akan kanlar da onun direncini tüketmeye yetmemişti. Yüzünden yirmi yaşın tazeliği gitmiş, yerine savaş meydanlarına yakışan kahramanların destansı duruşu gelmişti. 

Kuşluk vaktine doğru Aziziye Tabyası geri alınmıştı. Hiç beklemediği bir hezimete uğrayan düşman, büyük zayiat vermişti. Dinine ve değerlerine sahip çıkan Erzurum halkı, tarihin altın sayfalarına, sonsuza uzanan bir kahramanlık destanı yazmıştı. 
Savaş sonrası yaralılar arasında Nene Hatun da vardı. Elinden hiç bırakmadığı baltasıyla yığılıp kalmıştı. Elbisesi kanlar içindeydi. 

Yüzünde manalı bir tebessüm vardı. Zorlukla açabildiği gözleri, vazifesini yapmış olmanın huzuruyla parıldıyordu. Belli ki yaralarına aldırmıyordu. Düşman Aziziye Tabyası'ndan çıkartıldı ya, kendi yaralarının ne ehemmiyeti vardı. Gün ağarmadan zamanın ve mekânın ezelî ve ebedî sahibine emanet ettiği yavrusunun hayali tüllendi gözünde. Yüreğinin en kuytu köşelerinden gelen şefkat 
esintilerini hissetti. Birkaç damla hasret yüklü gözyaşı süzüldü yanaklarından. 

Sırtında çocuğuyla cephane taşıyan Anadolu kadını...



***

Kocasının ölümünden sonra da bayrağı kendisi devralmıştı. 
Gün gelmiş, dağlar taşlar, kendini vatanına adamış bir kadın kahramanın haykırışlarıyla yankılanmıştı. Erzurumlu Fatma Seher adı, ölümle kol kola geziyordu düşman saflarının arasında. Erkek-çesine namlulara göğüs geren, gözünü budaktan sakınmayan bir yiğit olmuştu. 

Kardeşi Mehmet Çavuşla birlikte Van bölgesinde yüz elli kişilik bir çete kurdu. Dört bir taraftan kuşatılmaya çalışılan vatanın kurtulması adına ellerinden geleni yapacaklardı. 
Kendisi önce İstanbul'a, oradan da İzmit'e geçti. Daha sonra da kardeşi Mehmet Çavuş ve yanındaki çetelerle Taşköprü'de birleştiler. Artık kumanda kendisindeydi. 
Civar bölgelerdeki halk, Yunan ve Ermeni zulmünden bizar olmuştu. Her an ölümle burun burunaydılar. Erkekler, geleceklerinden endişe duyuyorlar; kadınlar, genç kızlar namuslarına kara bir leke sürülmesinden korkuyorlardı. Düşmanların diğer bölgelerde yaptıkları da dilden dile dolaştıkça tedirginlikleri artıyordu. Fatma Seher, çetesini, Davulcular ormanında emin bir yere yerleştirdi. Civar köylerin ileri gelenlerini, imam ve muhtarlarını ormana çağırdı. Her an düşman tehlikesiyle yaşayan bu insanlara mücadele ruhunu aşılamalı ve güven vermeliydi. 
Onlara: "Ben Kara Fatma'yım. Ermeni jandarmalarının sizden her ay aldıkları iki yüz lirayı bundan sonra vermeyeceksiniz. Sizin ırzınızı, malınızı ben bekleyeceğim." dedi. 

Gelenlerin şaşkınlıkları gözlerinden okunuyordu. Orman içinde yüz elli kişilik bir çete ve o çeteyi kumanda eden bir kadın. Şaşkın ve merakla dinlediler Kara Fatma'yı. İlk karşılaştıklarında yaşadıkları şaşkınlık, o konuştukça rahatlığa dönüşmüştü. Herkes memnun kalmıştı bu konuşmadan. Yüzleri mütebessim, gönülleri huzur içinde döndüler köylerine. 
Köylüler, sadece memnun olmakla kalmayıp, çeteye köyün yiğitlerinden katılanların da olabileceğini belirttiler. Dedikleri gibi de oldu, yeni katılımlarla dört yüz seksene ulaştı sayıları. 
Sayı arttığından çeteye yeni silahlar lazımdı. Bu vazifeyi de Kara Fatma üstlendi. 
"Kimse bir kadından şüphelenmez." diye düşünmüştü. Şehirde silah temin edecekleri güvenilir birinin adını öğrendi. Eski ve yamalı elbiseler giyerek, pazara giden köylü bir kadın kılığında şehre gitti. 
Pazarda satmak için yumurta, peynir ve çökelek götürmüştü. Elindeki malzemeyi tükettikten sonra Sultani mektebinde Ali Efendiden silahlarını temin edip akşamın alaca karanlığında tekrar çetenin saklandığı ormana dönecekti. İki gün herhangi bir sıkıntı yaşamadı. Üçüncü gündü. Yine pazara getirdiklerini satmış, akşama doğru da gizlice silah ve mermileri alıp ormanın yolunu tutmuştu, fakat bu sefer bir aksilikle karşılaştı. Yolda devriye gezen jandarmalar kendisini durdurup, sandıkları kontrol edeceklerini söylediler. 
Telaşlanmamaya çalıştı. "Pazardan aldığım birkaç parça eşya; ama siz isterseniz yine de kontrol edin." dedi. Jandarmalar, sözünü çok da umursamadılar. Sandıkları yere indirip açtılar. 
Sandıklar cephane doluydu. Jandarmaların gözleri fal taşı gibi açıldı. Hiç beklemiyorlardı pejmürde kılıklı bir köylü kadınının cephane taşıdığını. Onlar tedbir olsun diye kontrol etmişlerdi. 
Kara Fatma'ya, azarlarcasına sorular sormaya başladılar. Soruların üslûbunda tehdit vardı. "Kimdi, nereden almıştı bu silahları, nereye götürüyordu?" 

Kara Fatma sorular karşısında sakin görünmeye çalıştı. Soruları cevaplamak istemediğini hâl ve hareketleriyle ima ediyordu. Konuşturmak için daha zamanımız olacak deyip tutukladılar. On dokuz gün süren bir esaret yaşadı. Yunanlılar, bu kadındır demeden işkence ettiler. Acının, isyanın eşiğine geldiği anlar oldu. Direndi, direnmek için zorladı kendisini. Baygınlık geçirdi. Başından aşağı soğuk sular döküp ayıltınca yeniden başladılar işkenceye. 
Taş duvarların çevrelediği odada, titremelerine engel olamıyordu. Küçük pencereden ve kapı eşiğinden sızan ışıkla içerisi az da olsa aydınlanıyordu. Yosun bağlamış duvarlarda çığlıkları vardı. Bütün gücüyle sabretmiş, direnmiş ve bazen de zulme isyanı haykıran çığlıklarını salıvermişti. 

Kırbaçladılar, yetmeyince dişlerini söktüler. 
İşkenceler, insanın takatinin üstündeydi. Biraz olsun dayanabildiyse eğer, Allah'ın bir lütfuydu bu. Yüzünü boyayıp, maskaraya çevirdiler. Sonra da boynuna ip takıp, ibret olsun diye sokak sokak gezdirdiler. Sokak sokak gezdirildikçe halkta bir sinme değil, diriliş ateşi tutuşturulmuş oluyordu. Hayvanlara bile yapılmayacak zulümler, kendisine reva görülüyordu. İyice zayıflamıştı. Yüzünün kanı çekilmiş, soluk bir hâl almıştı çehresi. Üstü başı perişan bir haldeydi. Hepsine dayandı. Dinin ve milletin selameti için dayanması gerektiği için dayandı. On dokuzuncu günde ağzından bir laf da alamayınca serbest bırakmışlardı. Ölgün, bitkin bir vaziyette ormanlık alanda düşe kalka saatlerce yürüdü. Ormanın derinliklerinde karargâh kuran çetenin yanına geldiğinde merak ve dehşetle kendisine bakan çetelerin önünde yere yığılıverdi. 

Ayaklar vazifesini yapmıştı. Zaten, "Çetelerin yanına bir varabilsem..." diyordu. Varır varmaz da son noktasına gelen gücü tükenmiş, takati kesilmişti. Biraz kendine gelir gibi olduğunda, oğlu Seyfettin'in isyanlarını duydu. Başucundaydı. Yanından hiç ayrılmamıştı. Anasının göz kapaklarının hafifçe aralandığını görünce heyecanlandı. "Yemin olsun anam, öcünü alacağım. Bu yaptıkları yanlarına kâr kalmayacak." diye haykırdı. Herkeste aynı düşünce hâkimdi. Kalplere, Seyfettin'in isyanı yayılıyordu. 
Kardeşleri Süleyman ve Alehmet Çavuş da kendilerini zor zapt ediyorlardı. Bir yandan ablalarının döndüğüne sevinirken, bir yandan da yapılan işkencelerin izlerini gördükçe kinleri bir çağlayan gibi köpürüyordu. 
"Bir kadına bunca işkenceyi reva görenler insan olamazlar. Savaşın da bir kuralı vardır; erkekliğin, yiğitliğin de." diye söyleniyorlardı. 

Kara Fatma, birkaç gün dinlenince biraz kendine gelmişti. 
Çeteler üçüncü gün, düşmanın yakınlarda bulunan kışlalarına baskınlar düzenlediler. 
Önce Ermişe'yi, sonra da Domuz Kışlayı basıp düşmana büyük zayiatlar verdirdiler. Art arda yapılan baskınlarla az da olsa moraller yerine gelmişti. Kara Fatma'nın da günden güne iyileşmesi, eski haline yeniden dönmesi, çeteler arasında mutluluk rüzgârlarının esmesine vesile olmuştu. 
Perşembeyi cumaya bağlayan geceydi. Herkes, Allah'a kul olmanın mesuliyetiyle ruhlarını Kur'an ikliminde dinlendiriyordu. Okunan Yasinler, edilen tövbeler, dualarda dilenen zafer ve hürriyet, kalplere taze bir bahar neşesi yayıyordu. 
Ruhlara yayılan sükûn ve maneviyatı, bir vakit sonra nefes nefese kalan bir köylünün yürekleri dağlayan feryadı bozdu. 
"Kara Fatma!.. Allah aşkına, din aşkına imdat! Yetiş Kara Fatma, ırzımıza düşman tecavüz etti!" 
Köylünün yüzünde yaşadığı dehşetin izleri vardı. Gözyaşları kirpiklerinden süzülüyordu. Hıçkırıkları soluk almasını engelliyordu. Kendini tutamıyor, kesik kesik öksürüyordu. 
Duyduklarının şokunu atlatamayan çetelerin meraklı bakışları, köylüye kilitlenmişti. 

Sorgulayan bakışlar, "Ne oldu?" der gibiydi. Köylü, biraz soluklandıktan sonra tekrar anlatmaya başladı. "Bizim köyden Mehmet'in düğün gecesiydi. Artık herkes evlerine dağılacaktı. Tam bu sırada Yunan ve Ermeni çeteleri düğünü bastılar." 

Gerisini getiremedi...

****
Erzurum, Adana, Gördes, İstanbul, Ödemiş, Bilecik, Osmaniye, Kastamonu, Maraş...

Bıçağın kemiğe dayandığı bazı anlar vardır. Artık olmak ile ölmek kavgasının en kritik zamanında kınalı narin eller de katılırlar bu kavgaya. Kimi elindeki mavzerin tetiğine asılır kimi cephane taşıdığı kağnısının boyunduruğuna. Kimi yollarda çocuğunu bırakıp top mermilerini kucaklar kimi ise kan kusmak pahasına düşmanın attığı güllelerin ateşini. Kağnı yolları Cennet'e uzanan yollardır artık, atılan gülleler ise Cennet'in gülleri... Şehit verilen babanın, kocanın, kardeşin, oğulun hasreti dinmiştir Cennet yamaçlarında. Ve bir tebessüm belirir belki dudaklarda "Vatan kurtuldu ya.."

Bu kitap Millî Mücadelemizin kadın kahramanlarını anlatan ilk hikaye kitabı... Var olmak mücadelesinin şanlı kadınlarının bilinmeyen destanlarının kağıda yansıyan bir parçası. Onların destanını okurken ruhlarına bir fatiha göndermeyi unutmayınız lütfen. Çünkü biz onların kurtardığı vatanın üzerinde yaşıyoruz ve temellerimizin onların asil ruhları gibi sağlam olduğunu biliyoruz.

kitabı indirmek için tıklayın:


SB.







5 Aralık 2012 Çarşamba

KADINLARIN SEÇME ve SEÇİLME HAKLARI


ve KADININ DÜNYADAKİ YERİ







Türklerde ve İslamda Kadın


Eski Türk boylarında kadın ,özgür ve eşit bir toplumsal konuma sahipti.


1.nedeni; toplumda var olan demokrasi, 
2.nedeni; Türklerin o zaman ki dini olan şamanizmin , kadında ki “kutsal” güce dayanmasıydı.

Hukuksal açıdan kadın ve erkek tamamen eşitti. Erkeğin yalnızca bir tane zevcesi , yani karısı olabilirdi. Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar , kale muhafızı, vali ve elçi olabilirlerdi.


Kızlar kendileriyle evlenmek isteyen erkeklerle bir çeşit düello yapıyor ve kendilerini yenemeyen erkeklerle evlenmiyorlardı. Ev, karı ile kocanın ikisine aitti. Çocukların velayeti konusunda baba kadar ana da hak sahibiydi.


Eski Türk topluluklarında , devlet başkanlığı Hatun – Hakan ortak sorumluluğu ile yürütülürdü. Yasa niteliğindeki emirnameler , her ikisince imzalanmadan uygulanmazdı.


Kadın devlet yönetiminde, hatta askerlik ve sporda bile etkin rol oynuyordu. Elçi kabulü dahil, bütün önemli törenlerde Hakan ile Hatun beraber bulunurlardı. 

Hatun bizzat savaş kurulunun üyesiydi. Kadınlar savaşın her aşamasında erkeklerle eşit koşullarda katılırlardı.

Tarihte devlet başkanlığı yapmış ilk kadınlar da Türklerdi.

Delhi Türk Devleti’nde Raziye Sultan, Kirman’daki Kutluk Devleti’nde Türkan Hatun bunun en ünlü örneklerini oluşturuyordu.

Türklerin İslamı kabul etmelerinden ve Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra bile bu kültürel etkiler, belirli ölçüler içinde, azalarak sürebilmiştir.

Eski Türk kadınlarında örtünme ve erkeklerden kaçma yoktu.

Şerafettin Turan , Arap gezgini İbni Fadlan’ın 10.yy.daki Türk kadınının yabancı erkeklerden bile kaçmadığını ve bedeninin hiçbir yerini saklamadığını görerek, hayretler içinde kaldığını aktarıyor. 
Aynı kaynağa dayanarak , Bulgar Türklerinde kadınlarla erkeklerin bir arada nehirde yıkandıklarından söz ediyor.

Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra da “Kadın”a Arap ve İranlılardan farklı yaklaşmalarını sürdürmüş , geçmiş birikimden dolayı da, kültür farkının yansıması olmuştur.


İslamın kadına bakış açısını ,kadınla ilgili olarak getirdiği kuralları anlayabilmek için , İslam öncesi Arap toplumlarında kadının hangi koşullar içinde yaşadığını ve konumunu bilmekte yarar var.


Kur’an’ın Cahiliye dönemi olarak adlandırdığı İslam öncesi Arap toplumlarında, kadın Türk toplumlarının tersine, toplumun en aşağılanan öğesini oluşturuyordu.


Bazı hayvanlar, örneğin deve bile kadından daha değerli sayılmaktaydı. Kız çocuklarının ölüme terk edildiği hatta diri diri gömüldüğü durumlar yaygındı. Kız çocuk doğuran kadınlar cezalandırılıyor, kadın mal gibi satılıyordu. Erkek istediği kadar kadınla evlenebiliyor ve istediği zaman terk edebiliyordu.

İslam dini Arap kadınını, işte bu konumdan aldı ve hiç değilse erkeğin yarısı kadar haklara sahip olduğu bir konuma getirdi. Bu gelişme, İslam’ı kabul eden Arap kadını için büyük bir ilerleme, ama Türk kadını açısından da aynı ölçüde gerileme anlamı taşımaktadır.


İslam dinini ilk kabul eden Türkler Karahanlılar ve Hakaniler (926) oldular. 990-1000 yılları arasında da onları Selçuklu Türkleri izlemiştir.


Kadının da bir insan olduğu, Arap toplumunda ancak, İslam dini sayesinde kabul edilmiştir.

İslam dinini kabul ettikten sonra, Türk toplumunda ağır ağır değişmeye başladı. Bu konuda dinin getirdiği kurallardan çok Arap ve İran kültürlerinin olumsuz etkileri görüldü.

Eski Türk Destanları, kadını hep yüceltirken Türklerin İslam dininin kabulünden sonra 1070 yılında yazılan “Kutadgu Bilig” artık kız çocuğunu değersiz sayıyor, kadınların örtünmemelerini eleştiriyordu.


Örtünme olayı ancak Fatih döneminden sonra, özellikle Bizans’la ilişki içine girilmesinin etkisiyle başladı. Çok kadın ile evlenmek, harem oluşturmak gibi uygulamalar daha çok saray ve saray çevresine yerleşti.


Evlenmede ,kızın rızası alınması, giderek kaybolurken ,boşanmak sadece kocanın hakkı olarak görülür oldu. Mirasta kadının payı azaldı,mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğe eşit sayıldı. Kadın eğitim olanaklarından yoksun bırakıldı, sokağa çıkması sınırlandı, hatta bazı durumlarda tamamen yasaklandı.


Türk kadının konumundaki iyileştirmeler tanzimattan sonra yeniden başladı.


Kız çocuklarının ilk ve orta okullara gitmesine 1858 yılında izin verildi. Ebe okulu ve kız öğretmen okulu açıldı. 2.Meşrutiyetin ilanından sonra ilk kız lisesi açıldı.

Atatürk, Türk kadınına çağdaş bir konum kazandırma düşüncesi ile, Kadının “Vatandaş” sayılmasına bile karşı çıkan milletvekillerinin neredeyse çoğunlukta olduğu bir Mecliste ve Kurtuluş Savaşı’nın en korkulu günlerinde, Türk kadının en ileri toplumlardaki gibi ,yasal haklara sahip olması için ilk adımları attı.

Bu sürecin son aşaması olarak Türk kadını 5 Aralık 1935’te seçme ve seçilme hakkına kavuştuğu zamanlar, demokrasinin beşiği sayılan Batı ülkelerinin kadınları henüz bu hakka sahip değildi. Ayrıca Batı ülkelerinin kadınları bunun için bir mücadele vermek zorunda kaldı, Türk kadınına ise bu Atatürk tarafından verildi.


Türk kadının Atatürkçü bir devrim anlayışı içinde elde ettiği kazanımların önemini iyi değerlendirebilmeliyiz.




Kaynak: Ahmet Taner Kışlalı – Siyaset Bilimi









Dünyada Kadın

18. yüzyılda başlayan Kadın Hareketlerinin "seçme hakkı" mücadelesi sonucunda (ki Türk kadınları bu mücadeleyi yapmadan elde etmiştir ) ;


Fransız Devrimi sırasında Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayınlayan ve sonra da yayınladığı bir yazının kralcı görülmesi nedeniyle de idam edilen Olympe de Gouges, kadınların seçme hakkı için mücadele veren ilk Avrupalı savunucudur. 


Kadınlar ilk olarak 1776 yılında Amerika’nın New Jersey eyaletinde seçme hakkını elde ettiler; ancak bu hak 1807 yılında geri alındı.


Kadınlara seçme hakkını ilk kez 1893 tarihinde Yeni Zelanda verdi. Seçilme hakkının verilmesi ise 1919 yılını bulmuştur.


Kadınlara, hem seçme hem de seçilme hakkını birlikte tanıyan ilk Avrupa ülkesi ,1906 yılında Finlandiya olmuştur. 


Norveç 1913'te, Danimarka ve o zaman Danimarka'ya bağlı olan Izlanda da 1915'de kadınlara oy hakkı vermiştir


1902'de Avusturalya'da kadınlar seçme hakkını kazanmıştır.


Kanada'da Quebec bölgesi hariç, kadınlar 1917'de seçme ve 1920'de seçilme hakkı elde ederken, Quebec'de kadınlara seçme ve seçilme hakkı 1940 yılında verilmiştir.


12 Kasım 1918'de Avusturya kadınlarına oy hakkı vermiş, onu takip eden günlerde 30 Kasım 1918'de Almanya'da kadınların seçme ve seçilme hakkı yasayla garantilenmiş ve 19 Ocak 1919 seçimlerinde kadınlar ilk defa oy kullanmıştir.


Amerika Birleşik Devletleri'nde 1920 yılında yürürlüğe giren anayasa değişikliği ile ülke genelinde kadınlara oy verme hakkı tanınmış, Kasım 1920'de kadınlar ilk parlemento seçimlerine katılmışlardır.


1918 yılında 30 yaşının üstünde olup, bazı özel durumlarda oy kullanabilme hakkını elde etmiş olan, Birleşik Krallık kadınları için tam oy hakkı 1928 yılında sağlanmıştır.


Fransa'da 4 Ekim 1944'de yapılan yasa değişikliğiyle kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. 29 Nisan 1945'te ilk defa belediye seçimlerine katılan kadınlar 21 Ekim 1945'te de ilk defa parlemento seçimlerinde oy kullandılar.


1925'de belediye seçimlerinde oy kullanmaya başlayan İtalyan kadınları 1946'da ilk genel seçimlere katıldılar.


Japonya'da ise ancak 1950'de seçme hakkını kazandı.


1984 yılında Lichtenstein, 2003 yılında da Afganistan seçme hakkını kabul etmiştir. 2005 yılında da Kuveyt’teki kadınlar hem aktif hem pasif seçme hakkına sahip olmuştur.


Türkiye'nin Medeni Kanun'u aldığı İsviçre'de kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmesi 7 Şubat 1971'de gerçekleşirken ,İsviçre'ye bağlı Appenzell kantonunda ise 1990'ı bulmuştur.


Türkiye'de kadınlar 20 Mart 1930'da belediye seçimlerinde seçme hakkı kazandılar. 1933'te Köy Kanunu'nda muhtar seçme ve köy heyetine seçilme hakkı düzenlendi. 


Milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkına ise 5 Aralık1934'te yapılan anayasa değişikliğiyle kavuştular. 8 Şubat 1935'de ilk defa meclis seçimlerine katılan Türk kadınları mecliste 18 sandalye elde ettiler.




Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin Özeti :


Madde I: Kadın özgür doğar ve erkeklerle haklar bakımından eşittir. 


Madde II: Her siyasi derneğin amacı, kadın ve erkeğin, doğal ve daimi haklarını korumaktır. Bu haklar; özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve özellikle baskıya karşı koymaktır.


Madde III: Her bir devlet gücünün esası kadın ve erkeklerin birliğine ve onların ulustaki varlıklarına dayanmaktadır. 


Madde IV: Özgürlük ve adalet diğerine ait olan her şeyin iadesinden oluşmaktadır. Böylelikle erkeğin daimi zulmüne karşı çıkma haklarını uygulamanın sınırı olmamaktadır. Sınırlar doğa ve akıl çerçevesinde düzenlenmelidir.


Madde V: Doğa ve akıl yasaları toplum için zararlı olabilecek tüm davranışları yasaklar. Bu yasaların izin verdiği ve ilahi yasaların yasaklamadığı hiçbir şey engellenemez.


Madde VI: Yasa genel iradenin ifadesi olmalıdır. Bütün kadın ve erkek vatandaşlar şahsen veya bir vekil aracılığıyla yasanın oluşumuna katkıda bulunmalıdır. Bütün kadın ve erkek vatandaşlar yasanın önünde eşit olup; bütün rütbe, pozisyon ve resmi dairelere eşit ölçüde kabul edilmelidir.


Madde VII: Hiçbir kadın bu yasaların dışında bırakılmayacaktır. Kadın belirli durumlarda yasalar önünde suçlanacak, tutuklanacak ve hapsedilecektir. Kadınlar da erkekler gibi, hükmü kesin olan bu yasalara bağlı olacaktır.


Madde VIII: Yasa sadece mutlak, açık ve gerekli cezalar vermelidir.


Madde IX: Suçlu bulunan her bir kadına yasanın yaptırımları uygulanır.


Madde X: Kimse genel bir politika olsa bile, mahkûmiyetinden dolayı dava edilemez. Kadın darağacına çıkma hakkına sahiptir, aynı ölçüde konuşmacı kürsüsüne çıkma hakkına da sahiptir.


Madde XI: Fikir ve düşüncelerin özgürce ifadesi kadın haklarının en değerli maddelerinden biridir, çünkü bu özgürlük babaların çocuklarıyla olan babalık bağlarını garanti altına alır. Böylelikle her kadın vatandaş onu gerçekleri gizlemeye zorlayan barbarca önyargılar olmadan “Ben bize ait olan bir çocuğun annesiyim” diyebilir.


Madde XII: Kadınların ve kadın yurttaşların haklarının güvence altına alınması, daha büyük bir yararı ortaya koyar. Bu güvence, bu hakların tanındığı kişilerin ayrıcalığı olmamalıdır, herkesin yararına hizmet etmelidir.


Madde XIII: Devletin giderleri ve idari giderler için kadın ve erkeklerin katkısı eşittir. Kadınlar bütün yükümlülük ve yorucu işlerde katkıda bulunurlar, bu nedenle görev, iş, talep, onur ve zanaatte de paylaşıma katılırlar.


Madde XIV: Kadın ve erkek yurttaşlar kendileri veya temsilcileri aracılığıyla vergilerin zorunlu olup olmadığına karar verme hakkına sahiptir. Kadın yurttaşlar, sadece varlıklarında değil, aynı zamanda resmi kurumlarda, vergilerin toplanması, bunların kullanılması ve süresinin belirlenmesi sürecine eşit oranda katılabildikleri takdirde bunu kabul ederler.


Madde XV: Vergi ödemesinde erkeklerle bir olan kadınlar, resmi devlet memurundan mali işlerle ilgili bilgi alma hakkına sahiptir.


Madde XVI: Hakların garantisinin olmadığı ve güçler ayrılığının belirlenmediği bir toplumun anayasası yoktur. Ulusu oluşturan bireylerin çoğunluğu yasanın biçimlendirilmesinde katkıda bulunmadıysa, o yasa yoktur ve geçersizdir.


Madde XVII: Birlikte veya ayrı olarak mülkiyet her iki cinsin hakkıdır.Kimse ulusun asıl miras payından yoksun bırakılamaz.


1789 bildirgesinden hemen sonra ilan edilen ve bir önsöz ile 17 maddeden oluşan, Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi, her ne kadar önsözde cesaret gibi güzelliği de düşünen cinsiyeti tanımlasa da, kadınlar için sadece basit bir karşıt tasarı olmamıştır. 


Bu bildiride sık sık ulusu oluşturan her iki cinsiyet de ifade edilmiştir. Olympe de Gouges’in “l’homme” (Fr. ilk yaygın anlamı ile “erkek”, ikinci anlamı ile insan/şahıs) kelimesi yerine “kadın ve adam” sözlerini kullanmasıyla da her iki cinsiyet açıkça betimlenmiştir. Kadınların ayrıcalığının olmadığı belirtilmiştir.


Bildirgede sürekli olarak özgürlük, eşitlik güvenlik, özel mülkiyet hakkı ve baskıya karşı çıkma hakkı talep edilirken, 1789 bildirgesindeki olumsuz olarak yer alan “özgürlük” kavramı de Gouges tarafından olumlu olarak değiştirilmiştir. 

Özgürlük, başka birine zarar vermeden ,her şeyi yapabilmekte düğümlenmektedir.


İNSANLARIN EŞİTLİĞİNE....






***



Iron Jawed Angels - Demir Çeneli Melekler , 2004

Amerikan tarihindeki önemli olaylardan birine güncel bir bakış açısı getiren 
Demir Çeneli Melekler, Amerikan kadınlarına oy hakkı kazandırmak için 
hayatlarını riske atmaktan kaçınmayan ve 
Hilary Swank'ın canlandırdığı cesur, başarılı ve genç eylemci 
Alice Paul ve Frances O'Connor tarafından canlandırılan

 Lucy Burns'ün gerçek yaşam hikayelerini anlatıyor.







Türkiye'de ;

Kadınlara VERİLEN seçme ve seçilme haklarına karşılık, 


ABD'de ki ;

Kadınların bunu ALMAK için yaptığı mücadele...





SEN BÜYÜKSÜN ATAM


SB