Translate

ÇİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÇİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2014 Çarşamba

KOÇ HEYKLELLERİ / MEZARTAŞLARI


Koç - Koyun Heykelli Mezar Taşları 

Koç koyun-heykelleri ile balbalların kadim Türklere ait bir gelenek olduğunu Altaylar'daki koç-koyun ve balbal heykelleri konusundaki çalışmalarıyla tanınan Borisenko ve Khudhakov, tarafından "Sibirya Sempozyumu'"nda "Sibirya'da Eski Eserler" adlı bildiride şöyle ifade edilmiştir.:

"İnsan ve hayvanların (koç,koyun,aslan,at) taştan yontulmuş heykelleri eski Türklerin ana eserlerindendir.
Bunun gibi anıtlar ilk defa 1722'de D.G.Messerschmidt ve F.I.Strahlenberg tarafından Minusinsk bölgesinde bulunmuştur. Ayrıca Strahlenberg bunların Minusinsk Tatarların kültü olduğunu ifade eder.

Çin kaynakları da koç, koyun, at ve insan heykellerini MÖ.1000 ila MS.1000 yılları arasında tarihlendirerek bu eserlerin eski Türklere ait olduğunu belirtirler."


Dr. Mustafa Aksoy.
PDF   /   PDF








SUMER MÖ.2200-2000


Koç Başı - SUMER MÖ.3500-3100 Metropolitan Müzesi



KUDÜS 


KUDÜS
IN THE EARLY TIMES PALESTINE WAS NOT SEMITIC BUT TURANIAN

What disturbed me, as it had done others, was the necessity of accounting for the supposed influence of various populations, particularly of the Semitic population in Palestine.

In various papers these names in Palestine were proved to be identical with those in Asia Minor, Greece, Italy and Spain. 

The clear evidence of Genesis is that the early population of Palestine was not Semitic but TURANİAN, and as we have lately found, allied to the populations of Khita class in the regions already cited...






















FRİG DÖNEMİ - ALACAHÖYÜK MÜZESİ


GORDİON / FRİG DÖNEMİ (İSKİTLERİN BİR KOLUDUR)


BAYBURT KOÇ HEYKEL 

Bayburt , inşaat kazısından çalınan Koç Başlı Mezar Taşı, kaybolduğundan ölçüleri alınamamıştır. Eser 15-16. yüzyıllara aittir. Bu tür eserler Akkoyunlu ve Karakoyunlu döneminde mezar taşı olarak yapılmışlardır. Taştan yapılan eserin bacakları bitişik olup ön bacaklarının üzerinde kabartma şeklinde asılı kandil motifi bulunmaktadır. Baş kısmı kırıktır. 


KOÇ BAŞLI PARA MÖ. 6.YY - Auriol Hazinesinden


KOÇ BAŞLI PARA MÖ.470-460 Auriol Hazinesinden


IĞDIR


Myeongneung / KORE


MUŞ


HAKASYA TÜRKLERİ - Okunevskaya kültürü MÖ.2BİN Minusinsk bozkırları


HAKASYA TÜRKLERİ - Okunevskaya kültürü MÖ.2BİN Minusinsk bozkırları


İSKİT VEYA MEDLER DÖNEMİ MÖ.7.6.YY-Reza Abbasi Museum Tehran, Iran




VAN


VAN


HİTİT , MÖ.2BİN

 TÜRKÇE-ETİCE-HURRİCE ARASINDAKİ BAĞLAR ÜZERİNDE YENİ ARAŞTIRMALAR 
Dr. MUSTAFA SELÇUK AR 






ÇİN TÜRK KURGANLARI/PİRAMİDLERİ VE KOÇ AT VE BALBAL/TAŞBABA





ÇİN - Museum of Beijing 






Anadolu’da Koç Heykelli Mezar Taşlarının Tarihi

Koç heykelli mezar taşları, Anadolu’da ilk defa 7. yüzyılda görülmeye başlanmıştır. 7. yüzyılda Ermeni tarihçi Moisey Kagankatvasî** tarafından yazılan “Ağvan Tarihi” adlı kaynakta Doğu Anadolu ve Azerbaycan arazisinde yurt tutmuş topluluklar şu şekilde anlatılmaktadır:

“Bu topluluklar uzun saçlı, mahir ok atan kimseler olup, taştan koç, at vb. heykeller yontmakta usta idiler. En büyük ilahlarına Han Tanrı derler”

Görüldüğü üzere yukarıda sayılan bütün hususiyetler, Türklere âit olan özelliklerdir. Söz konusu kaynakta sözü edilen Türk boyu, tarafımızdan yapılan araştırmada Sabir Türkleri olarak tahmin edilmiştir. Bu topluluğu Hazar Türklerinden görenler de vardır.

Bu mezar taşlarının 7. yüzyılda yani daha İslâmiyet’in bölgede yayılmadığı dönemlerden itibaren üretilmeye başladığı düşünülürse bunların bir kısmının üzerinde Hıristiyanlığı sembolize edilen işaretlerin bulunması son derece doğal karşılanmalıdır.

Sabir Türklerinden sonra bölgede yerleşen ve koç heykelli mezar taşı yontan bir diğer Türk boyu Arap tarihçilerinin Kıpçak dediği Kuman Türkleri olmuştur. Kıpçaklar Anadolu’ya 3 göçle yerleşmişlerdir. Birincisinde 10. yüzyılda Bizans devleti tarafından Arap akınlarına karşı sınır boylarına yerleştirildiler. İkincisi 1118-1195 yılları arasında oldu. Ortodoks mezhebini benimseyen Kuman Türkleri, önce Gürcistan’da yoğunlaştılar, ardından Kür ve Çoruh boylarına ve Çıldır gölü çevresine yerleştiler. Buradan da daha güneye Doğu Anadolu’nun kuzeyi ile Karadeniz’in güneydoğu kıyılarına indikleri anlaşılmaktadır. Çünkü bölgede hâlâ koç heykelli mezar taşlarına “Kıpçak mezarı” ya da “Kuman mezarı” denilmektedir. Üçüncü Kıpçak göçü ise 1239-1240 yılları arasında Trabzon’a oldu. Trabzon krallarının en sekçin birliklerini savaşçı Kıpçak Türkleri teşkil ediyordu.

Kıpçaklardan sonra Oğuz Türkleri, Anadolu’ya adeta akın etmeye başladılar. Bilhassa Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hâkimiyet kuran Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen devletlerinin etkisi büyük oldu. Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Akkoyunlu Devleti’nin mührü açık şekilde görülmektedir. Bölgedeki birçok tarihî eser Akkoyunlu döneminden kalmadır. Bölgede bulunan koç heykelli mezar taşlarının Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen devletlerinden kaldığına dair genel bir kanı da bulunmaktadır.

Yapılan araştırmalarda Anadolu’muzun birçok yerinde koç heykelli mezar taşlarına rastlanmıştır. Şimdiye kadar yapılan araştırmalar sonucunda Tunceli, Erzincan, Erzurum, Sivas, Bingöl, Diyarbakır, Malatya, Muş, Erciş (Van), Bitlis, Ağrı, Kars, Iğdır, Reşadiye (Tokat), Akşehir (Konya), Afyonkarahisar, Artvin, Rize, Yüksekova (Hakkâri) ve Bayburt illerinde koç heykelli mezar taşları tespit edilmiştir. Ancak koç heykelli mezar taşları, genel olarak Iğdır-Erzincan ile Van-Rize arasında yoğunlaşmakta, en çok bulunduğu yer ise Tunceli olarak karşımıza çıkmaktadır.

.
Toplumların geçiş dönemleri doğum, evlilik ve ölüm olmak üzere 3 başlık altında incelenmektedir. Bütün toplumların kültürel yaşamında geçiş dönemleri, renkli törenlere sahne olmakta, her toplulukta değişik maddî kültür unsurları üretilmektedir.

Zazaca konuşan Alevîlerde de, bu geçiş dönemleri ile ilgili birçok tören ve maddî kültür unsurları bulunmaktadır. Bu yazıda başta Tunceli olmak üzere Erzincan, Erzurum, Muş ve Bingöl illerinde yaşayan ve Zazaca konuşan Alevî topluluklarında görülen koç, koyun, dağ keçisi ve at heykelli mezar taşları incelenmiştir.

Ali Rıza ÖZDEMİR
Zazaca Konuşan Alevîlerde Koç Heykelli Mezar Taşları makalesinden LİNK





** ek bilgi Elesger Siyabov Bey'den geldi. "Moisey Kagankatvatsi ermeni deyildi,Azerbaycanin guzey kisminin böyük bir erazisini ehate eden bir cografiyada uzun yillar var olmus ve kökenin esasen hristiyan türklerin olusturdugu Alban ve ya Agvan devletinin tarihini yazmis orta cag tarihcisi idi,sadece onun yazdigi Alban tarihi eseri orijinali kayb olmus bizim günümüze o eserin ermeni diline tercüme olunmus varianti gelib catmisdir."







Ve bölücüler Koç taşlarına bizim diyor! 
Eğer sizinse Türksünüz, 
Ama bölücülük yapmak istiyorsanız, bilinki o kültür size ait değil !
SB.






BİR KİTAP
 " DAŞBABA" - Prof.Dr.FİRUDİN AĞASIOĞLU




TAŞ AT Kyūshū /JAPONYA


TAŞ AT Tainan şehri / TAYVAN


ALTAY OVALARINDA BİR TAŞBABA, AND KADEHİ İLE





TÜRK KÜLTÜRÜ



17 Mayıs 2013 Cuma

ÇİN , TÜRKLER VE ASMA






Üzüm asması Çin'e Türkler tarafından Ortadoğu'dan götürülmüştür.

Jean Paul Roux "Türklerin Tarihi"


****



2 Nisan 2013 Salı

TARİHTE TIP - 2/4


HİNDİSTAN’DA TIP 

Eski Mısır’lılar Nil deltasında büyük bir medeniyeti yaşarken MÖ. 2000 lerde Hindistan yarım adasında da önemli bir medeniyet varlığını sürdürüyordu. Tarih boyunca her bölge kendine özgü ‘tıbbını’ oluşturduğu gibi Hintlilerde kendi kültür ve 
coğrafya’larından neş’et eden bir tıp anlayış ve uygulaması geliştirmişlerdir. Bundan 4000 yıl önceye kadar giden ve bugünde varlığını sürdürmeye devam eden Hint tıbbının genelde tıp uygulamasına yaptığı katkılar göz ardı edilemeyecek kadar 
önemlidir. 

Eski Hint’deki tıp uygulaması ile ilgili olarak sağlıklı bilgiye ulaşmak, doğu’da yazılan eserlerde gerçek ile hayal ürününün ayırtına varmanın güçlüğünden dolayı oldukça zordur. MÖ. 1500’de Sanskritçe olarak yazılan Rig-Veda’dan aldığımız bilgilere göre o dönemlerde Mezopotamya ve Mısır’daki uygulamalara benzer şekilde tedavinin daha çok sihir ve büyü ile yapılmaktaydı. 

‘Brahmana’ olarak bilinen rahip sınıfı güçlenmiş, Sanskrit dini öğretisi olan veda (bilgi) ‘nin adeta sahibi ve efendisi haline gelmişlerdi. Veda-tıbbı diye bir şey olmasa da bu dine ait eserler dolaylı yoldan bize o döneme ait sağlık ve hastalıkla ilgili inançlar konusunda bilgi vermektedir. 

Vedik ritüeller arasında hayvan ve insanların kurban edilmesi bulunmaktaydı. Bu seremoniyi anlatan belgelerde bazı anatomik yapılardan bahsedilmektedir. Ayrıca bazı temel cerrahi girişimlerde yapılmıştır, örneğin kanayan yaralara koterizasyon, üriner retansiyona kateter uygulanmıştır. MÖ. 1000 yılında Veda Kuzey Hindistan’ın temel inancı haline gelmişti, fakat başka bir çok irili-ufaklı inanç sistemleri de bulunmaktaydı. Bunlardan en çok tanınanı Gautama Sakyamuni (Buda; MÖ. 563-483)’nin kurduğu Budizm’dir. Budizm’e göre ruh ve beden sağlığına ulaşmanın temel 
yolu bedeni zevkleri terk etmektir. Bir Budist rahibin çantasında ilaç olarak taze tereyağı, bitkisel tereyağı, sıvı yağ, bal ve pekmez bulunurdu. MÖ 4. yüzyıl civarlarına ait arkeolojik bulgular Budist tapınaklarında hasta odası bulunduğunu ve zamanla müstakil hastanelere dönüştüğünü göstermektedir. 

Hint tıbbının karakteristik örneği Ayurveda (uzun ömür için gerekli bilgiler) dir. Ayurveda öğretisi, yaşama dair kurallar ve giyimden yemeye, egzersizden rejime kadar çok geniş bir sahayı kapsayan pratik önerileri içermektedir. Bu öğretinin teorik temeli bedensel üç madde olan gaz, safra ve balgam ile makrokozmik güçlerden rüzgar, güneş ve ay’ın durumlarına oturmaktadır. Ayrıca vücudu oluşturan 7 maddeden bahsedilmiştir: kilus (barsak sıvısı), kan, et, yağ, kemik, ilik ve semen. Ayurveda tıbbında ilaçla tedavi temelde bitkisel kökenlidir. Tedaviler merhem, lavman, şırınga,masaj, terleme ve cerrahi yolu ile uygulanmaktaydı. Bütün eserlerde sağlıklı kalmanın yolunun stres atmak olduğundan bahsedilerek bunun da yemek, uyku, egzersiz, seks ve ilaçlarla olacağı belirtilmiştir. Bu eserlerden yaklaşık MÖ. 700 de yazılan Atharva-Veda birçok tıp bilgisi bulunmaktadır. Her ne kadar orijinal Athava-Veda bu meşhur hekimlerden daha eski tarihlere kadar gitse de, bu eserdeki bazı yazıların Charaka ve Susruta tarafından yazıldığı söylenmektedir . 

ATHARVA VEDA



Charaka Hıristiyanlığın geldiği dönemlerde yaşamışken, Susruta MS. 5. yüzyılda yaşamıştır. Susruta birçok konuda yazmıştır; Sıtma’nın sivrisinekle bulaştığını, veba’nın sıçanlardan bulaştığını, verem’de ateş, öksürük ve kan tükürme görüldüğüne kitabında yer vermiştir. Hint tıbbında bir çok ilaç kullanılmıştır. Susruta 760 değişik şifalı bitkiden bahsetmektedir.Bu ilaçların merhem, banyo, inhalasyon ve buruna çekilme yolu ile kullanımları anlatılmıştır. 

Bu eserlerden başka diğer Brahmanik tekstler; Ebe-hemşirelikten bahseden Vagbhata’nın yazdığı Astangahradaya Samhita (MS. 600); Madhavakara’nın yazdığı Rugviniscaya (MS. 700) ve Sarngadhara’nin yazdığı Sarngadhara Samhita (MS. 1300). Madhavakara’nın eseri tıptaki konuları patolojik sınıflarına göre yeniden düzenlemesi, ki bu model daha sonradan yapılan hemen bütün çalışmalarda örnek olarak kullanılmıştı, çığır açıcı nitelikteydi. Sarngadhara opium ve metalik elementler 
gibi yabancı maddeleri ilk tanıtan ve materia medica’ ya sokan, ve nabız dinlemeyi teşhis ve tedavide kullanan Sanskrit yazardır. 

O günkü eserlerdeki bazı ifadeler, özellikle bugünkü uzmanların dikkatle kulak vermesi gereken önemdedir. Örneğin “Sadece sanatının kendine ait kısmını bilen kişi tek kanatlı kuşa benzer” denmektedir. Askeriyedeki bir cerrahın görevleri şu şekilde 
anlatılmaktadır: “Kral sefere çıktığı zaman yanına maharetli hekiminide almalıdır. 
Hekim yiyecekleri, içecekleri ve kamp kurulacak yeri görmelidir. Eğer hekim zehir bulursa onu ortadan kaldırmalıdır, böylece orduyu ölmekten ve yok olmaktan kurtarmalıdır. Çadırı kralın çadırının yanında olmalıdır, ve çadırının tepesinde bir bayrak olmalıdır ki hastalanan, zehirlenen veya yaralanan kendisini kolaylıkla 
bulabilsin” 

Bu Samhita (külliyat)’lardan en meşhur olanları Caraka ve Susruta’ninkidir. 

Bunlardan Caraka da tanımlamaya dayalı felsefi uzun tasvirler bulunurken, Susruta’da birçok karmaşık cerrahi teknikten, göz ve plastik cerrahi operasyonundan bahsedilmektedir. Bunlar dışında, dengeli beslenme, bitkilerin faydaları, değişik hastalıkların sebep ve belirtileri, bulaşıcı hastalıklar, hasta muayene teknikleri, değişik vücut bölgelerini tanıtan bilgiler, üreme, gebelik ve fetus’un bakımı, ateş’intedavisi, üriner sistem ve cilt hastalıkları’nın tanımlanması, bunama, epilepsi, astım, fincan’la çekme tedavisi, hacamat (venöz kanın akıtılması), sülük yapıştırma, alkolün kullanma şekilleri, lavman çeşitleri ve kullanım yerleri, sihir, büyü ve dua ile tedavi gibi çok geniş bir sahayı kapsayan konularda bilgiler yer almaktadır. 

Eski Hintlilerin tıpta en çok ileri gittiği saha cerrahiydi. Susruta yüzü aşkın cerrahi alet tarif etmiştir. MÖ. 2000 de cerrahinin o bölgelerde oldukça geliştiği, Hintlilerin bisturi, makas, çengel, forseps, kateter ve şırınga kullandığı bilinmektedir. 
Hintlilerin cerrahide başarılı olmaları başka bir açıdan da önemli ve ilginçtir, çünkü o dönemdeki anatomi bilgisinin çok sınırlı hatta yanlış olduğu bilinmektedir. Bu bilgi eksiklikleri içinde başarılı cerrahi operasyonlar yapabiliyor olmaları ayrıca ilginçtir.

Eski Hintliler kırıkları bambu çubuklarla destekleyerek tedavi etmişler, sezeryan, tümör çıkarılması ve lithotomy (karının açılması) gibi operasyonlar yapmışlardır. Özellikle bir operasyon vardır ki hem o dönem için büyük bir başarıdır hem de modern plastik ve rekonstrüktif cerrahinin öncülüğünü yapması açısından önemlidir. Eski Hint’de zina suçu işleyenlerin burnu kesilirdi. Bu kişilerin daha sonra tedavi edilmesi için rhinoplasti (burunun yeniden yapılması) uygulanırdı . Bu amaca uygun olarak seçilmiş bir yaprak istenilen şekil ve büyüklükte kesilerek bir taslak haline getirilir, alnın ön kısmından alınan bir miktar deri ters çevrilerek yeni burunu oluşturmak amacıyla kullanılır ve deri uygun şekilde dikilirdi. 

Elimizdeki eserlerden Hintlilerin enfeksiyon ve hastalıklar konusundaki bilgisinin cerrahi başarılarındaki önemli etkenlerden birisi olduğunu anlıyoruz. Bundan 4000 yıl önce Hindistan’daki ameliyathaneler aşırı şekilde temiz tutulur, cerrahlar ellerini fırçalayarak yıkar, tırnaklarını kısa keser ve ameliyat ederken beyaz 
elbiseler giyerlerdi. Çarşaflar buharda temizlenir, aletler kaynatılır, ameliyathaneler çok iyi korunup havalandırılmasına rağmen güzel kokulu duman ve parfümlerle tozdan ve kötü kokudan korunurdu. 

Daha Avrupa’daki hastanelerde kullanılmadan birkaç bin yıl önce cerrahlar antiseptik ve analjezik kullanıyordu, ve yaranın kontamine olmaması için ameliyat sırasında konuşması yasaktı. Nekahet dönemindeki ameliyatlı hastalar dinlendiriliyor, iyi yemeleri ve güneşli temiz havada oturmaları tavsiye ediliyordu. Nekahet döneminin daha başarılı olması ve daha zevkli hale gelmesi için çiçek, güzel koku ve müzik tedavisi uygulanıyordu. Enfeksiyonu önlemek içinse saf olmayan su kaynakları kaynatma, güneşte ısıtma, kum veya kömürden geçirme yöntemleri ile temizleniyordu.

Eski Hintliler çok ileri cerrahi başarıları yanında başka tıbbi maharetleri de vardı. Belli bir teşhise varmadan önce doktorlar hastanın kalbini ve ciğerlerini dinlerdi. Hintliler aşılanma yoluyla çiçekten korunmayı biliyorlar, malarya ya karşı sivrisinek ağları kullanıyorlardı. Bu, sivrisinekler ile sıtma arasındaki bağlantının 
Batı’da 19. yüzyılın sonlarında kurulmaya başlanmış olması açısından önemlidir. 

Ayrıca Hintliler, farelerle Veba arasında da bir ilişki olduğunun farkına yüzyıllar önce varmışlardır. 

Tarihsel süreç içinde teşhis metotlarında bazı yenilik ve gelişmeler olmuştur. 11. yüzyılda idrar’ın yakın gözlem ve tetkikine önem verilirken, 13. yüzyıldan itibaren Sanskritce kitaplarda nabız’ın teşhiste nasıl kullanılacağına dair bilgiler yer almaya başlamıştır. 16. yüzyılda da, hastanın nabız, idrar, dışkı, dil, göz, genel görünüm, ses ve derisinin tetkikine dayalı ‘sekiz elemanın incelenmesi’ uygulanmaya başlanmıştır. Aynı dönemlerde yapılan bir tetkikte de bir damla yağ hastanın idrarına damlatılır, ve yağın idrar yüzeyinde yayılma biçiminden hastanın geri kalan yaşamı konusunda yorum yapılırdı. 

Hint tıbbına diğer kültür ve medeniyetlerinde etkisi olmuştur. 11. yüzyılda İslam tıbbi ve Yunan tıbbından bir çok kitap Sankritceye tercüme edilip kullanılmaya başlamıştır. 16. yüzyılın ilk yarısında Portekizliler Goa ya gelmişler ve Hindistan’da ilk tıp kitabı olan Garcia d’Orta tarafından yazılan Coloquios dos Simples, e Drogas he Cousas Mediçinais da India (Hindistan’daki Tıbbi Bitkiler ve İlaçların Hulasası) 1563 senesinde basılmıştır. D’Orta kitabı için malzemeyi yerli halktan toplamıştır. Başlangıçta Hintlilerle Portekizliler arasında tıbbi açıdan alış-veriş varken 1600lerden 
sonra Portekizliler Hintli doktorlara bazı sınırlamalar getirmişlerdir. 

1600 yılları civarında Britanyalılar Hindistan’a gelmişlerdir. Hiç tanımadıkları hastalıklarla burada karşılaşan Britanyalılar yerli hekimlerden bir şeyler öğrenmeye çalışırken, Hintlilerde onlardan cerrahi teknikler öğrenmişlerdir. Daha sonraki yıllarda Britanya hegemonyasındaki Hindistan’da tıp fakülteleri kurulunca 
Ayurveda’nın Batı tıbbi ile birlikte okutulması açık olarak desteklendi. Ancak 1835de eğitim politikalarının değişmesiyle devlet üniversitelerinde Ayurveda tıbbının tıp fakültelerinde okutulması yasaklanmıştır. Böylece geleneksel Hint tıbbı Ayurveda aile içinde usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen ve nesilden nesile geçen bir uygulama haline gelmiştir. 

20. yüzyılda Hindistan’ın bağımsızlık hareketinin başlaması ile birlikte, yerel geleneklerin desteklenmesi yönünde aktif bir şuurlanma belirmiştir. Hindistan’ın bağımsızlığını kazandığı 1947’den bu yana Hindistan hükümeti gelişme adına Batı
tıbbını desteklemek ile halk tarafından yaygın olarak uygulanması gerçeğinden yola çıkarak Ayurveda tıbbını desteklemek ikilemi arasında kalmıştır. 

Bugün Hintli hekimlerin büyük bir çoğunluğu, dış dünyaya açılmaları adına tek şansları olan Batıtıbbına kendilerini adamış bulunmaktadırlar. 1970 de Hint parlamentosu bir yasa ile Ayurveda tıbbının uygulanma şeklini düzenleyecek bir kurul oluşturmuşlardır. 1983 senesi itibarıyla, birçoğu üniversitelere bağlı olmak üzere yaklaşık 100 tane Ayurveda tıbbi eğitimi veren okul bulunmaktadır. Ancak bugün Hindistan’da Ayurveda tıbbı ile modern tıbbın ayrışma sınırları belirsiz hale gelmiştir. Ayurveda uygulayan özel hekimler sıklıkla modern Batı tıbbının tedavi yöntemlerini de kullanmaktadır. 1970 yılında Penjap ve Mysore bölgesindeki 59 yerel Ayurveda kliniğinde yapılan bir araştırma göstermiştir ki buralarda tedavi amacıyla kullanılan ilaçların büyük çoğunluğu antibiyotik ve benzeri ilaçlardır. Bugün Hint tıbbında sadece bitkiler, kökler ve tedavi edici masajın kullanılması bir hayal olmuştur. Kim bilir belki Hintlilerde küreselleşen dünyadaki yerlerini bu şekilde almışlardır. 



ÇİN’DE TIP 

‘Doğu’nun tıp dünyasına ve tıbbın gelişme sürecine katkısını araştırırken büyük bir gelenek ve kültür birikimine sahip Uzakdoğu’nun kalabalık ülkesi Çin’den bahsetmemek imkansızdır. Sonradan Batı’da yeniden icat edilmesine rağmen birçok 
yeni icadın Çinliler tarafından yapıldığı bilinmektedir. Her ne kadar, kendi deyimleriyle; “Hiçbir konuyu sonunda başarılı olacaklarını hesaba katarak takip etmemeleri”ne rağmen Çinliler tıpta birçok yeniliğe ve orijinal uygulamaya imzalarını atmışlardır. 

Bazılarının ifadelerine göre Çin tıbbı kendine özgü olmasına rağmen diğer tıp geleneklerinden tamamen farklı değildir, çünkü Çin tıbbı tamamen yerel değildir. 
Yüzyıllar boyunca Hindistan’dan, Tibet’ten, Orta ve Güneydoğu Asya’dan etkilenmelere maruz kalmış, ve nihayet 1850’den sonra Batı’nın etkisi ile tıp geleneğine birçok yeni unsurlar katmıştır. Örneğin akupunktur tedavisinin Orta Asya Şamanlarındaki kan akıtma ve iğne batırma tekniklerinden, katarakt operasyonunun 
Hindistan’dan, Gingseng’in yaygın kullanımının Kore’den, anason, safran ve günnük kullanımının ise Arap ve Farsilerden geçtiği düşünülmektedir. Ancak bu yinede tıp tarihinde ve geleneksel tıp uygulamalarında önemli bir yer tutan Çin tıbbının özgünlüğüne gölge düşürmemelidir. 


ŞAMAN

Çin tıbbını başlatan kişinin kim olduğu konusunda kesin bir kani olmamasına  rağmen Çin’de ‘tıbbın babası’ olarak anılmayı en fazla hak eden kişinin Shen Nung olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur . MÖ. 3000 yıllarında yaşayan bu Çin imparatoru bitki ve hayvan yetiştirmeciliği konusunda yeni metotlar geliştirmesi yanında birçok ilaç ve zehri kendi üstünde deneyerek tıbba da önemli katkılarda 
bulunmuştur. Bu ve diğer denemelerinden edindiği bilgilerle oluşturduğu Pen Tsao (Büyük Bitki Kitabı), uzun yıllar yeni baskıları yapılarak okunmuştur ve halen Çin’de kullanılmaktadır. Bu yüzyılın başında da yeni bir İngilizce baskısı yapılan ve 5000 
yıldır varlığını sürdüren Pen Tsao tıp tarihi açışından önemli bir eserdir.

Shen Nung’tan daha sonraki yıllarda başka bir Çin imparatoru olan Hwang Ti’nin yazdığı Nei Ching (M.Ö. 2650) bütün Çin tıp eserlerinin kaynağı olarak kabul edilir. İngilizce tercümesi çok eski olmayan tarihlerde yayınlanan bu eserde Çinlilerin Harvey’den yüzyıllar önce kan dolaşımını bildiklerine dair açık ifadeler 
bulunmaktadır. Kitapta; “Vücuttaki bütün kan kalbin kontrolü altındadır......Kanın akışı sürekli bir devridaim şeklindedir ve asla durmaz” denmektedir. Bu bilgi, Çin’de dini sebeplerden dolayı diseksiyon yapılmadığı, ve anatomi ve fizyoloji bilgilerinin son 
derece gelişmemiş olduğu düşünüldüğünde daha da çarpıcı olmaktadır. 

Çin tıbbında başlangıçta olan sihir ve büyünün hastalıkları oluşturduğu inancı zaman içinde azalarak yerini teorik bir altyapısı olan ve daha sonraki uygulamalara zemin teşkil edecek olan Yin-Yang’e bırakmıştır. 

Birbirine zıt iki gücü temsil eden Yin-Yang‘in her şeyin üzerinde olduğu ve her şeyi kontrol ettiği düşünülmektedir . Yin ve Yang’in Med ve cezir, dişi ve erkek, hayat ve ölüm, güneş ve ay, sıcak ve soğuk gibi olduğu ve evrendeki her şeyin dengesinin evrendeki bu zıt güçlerin dengesi ile mümkün olacağına inanılmaktadır.



Sağlık ve hastalıkta da aynı kurallar geçerli olduğu ve hastalıkların vücuttaki Yin-Yang dengesinin bozulmasından meydana geldiği varsayılmaktadır. Yin-Yang aslında birbirinin zıttı olsa da zıt kutupları temsil etmemekte, sembolünden de anlaşılacağı üzere birbiriyle bağımlı ve içice iki unsuru temsil etmektedir. İmparator 
Fu-Hsi tarafından ortaya konulduğuna inanılan Yin-Yang’in zaman ve uzaya biçim verdiğine inanılmaktadır. Yang daha dışa yönelikken Yin daha içseldir. Bütün doğal süreçler gibi hastalıkta aktif Yang aşamasından başlar ve daha iç Yin tabakasına sirayet eder ve bu aşamada tedavi gerekli hale gelir. 

Diğer bir doktrin ise çoğu zaman yanlış olarak ‘beş eleman’ veya ‘beş unsur’ diye tercüme edilen ve aslında ‘beş evre’ olarak tanımlanabilecek wu xing, odun, ateş, toprak, maden ve su, fizyolojik bağlamda insan vücudunda meydana gelen değişik 
evreleri tanımlamaktadır. Odun büyüme ve gelişmeyi, ateş eskime ve yıkılmayı gibi. 

Bir bütün olarak düşünüldüğünde vücut bir mikroalem gibidir ve onun normalanormal bütün süreçleri qi (yaşam unsuru), yin-yang ve beş evrenin durumu ile yakından ilgilidir. Qi nin vücut içinde maddi olmaktan öte metafizik bir varlığından söz edilebilir. Yang hareket ve değişimi sağlarken, yin dolaşım, beslenme ve büyümeyi temsil etmektedir. Diğer bir hayati unsur da jing (cevher)’ dir ve besinlerden alınan gıdayı ve üreme ve çoğalma için gerekli olan gücü temsil etmektedir. 

Klasik Çin tıp teorisinde beş tane yin organ sistemi (kalp, karaciğer, dalak, akciğer ve böbrek) ile altı tane yang organ sistemi (safra kesesi, mide, kalın barsak, ince barsak, mesane ve san jiao [üçlü yakıcı]) vardır. Yin sistemleri qi, xue (kan) ve jing oluşturur, geliştirir, toplar ve üretirken, yang sistemleri, gıdaları alıp qi, xue (kan) ve jing üretmesi için işleme tabi tutar ve artıkları boşaltır. Eğer qi vücutta yeterli miktarda var ve düzenli olarak dolaşıyorsa beden sağlığı yerinde olur. Kişinin vücudunda qi yi egzersiz, diyet, koruyucu akupunktur, moksa, meditasyon ve bazı seks teknikleri ile üretmesi mümkündür. 

Çin tıp kitaplarında bir hekimin tedaviye başlamadan önce hastadaki fiziksel ve duygusal işaretleri çok iyi gözlemesi gerektiği yazılırdı. Gözlem yanında nabız da önemli bir teşhis aracı olarak kullanılmıştır. Nabız, vücuttaki genel dengesizlikler organların bundan etkilenme durumları hakkında bilgi veren qi’nin dolaşımı
konusunda bilgi vermektedir. Çin’de nabız adeta bir sanat haline gelmiştir. Nabız bilekteki 3 farklı noktadan 3 ayrı derinlikte alınırdı, ve şiddeti, tınısı (resonance), düzeni, ritmi vs.’ye göre değerlendirilirdi. MS. 280de yazılan on iki ciltlik Mei Ching
(Nabız Kitabı)’de “İnsan vücudu akortlu bir alete benzer ve değişik nabızlar birer akordu temsil eder. Organizmanın düzen yada düzensizliği nabzın tetkiki ile anlaşılabilir, ki bu tıbbın her sahasında çok önemlidir” demektedir .

Yüz yıllar içinde yeni teşhis metotları geliştirilmiştir. Örneğin 19. yüzyılda dil’in tetkiki ile teşhis yapılmaya başlanmıştır. 20. yüzyılda da Çin’li hekimler beden ısısının ölçülmesi, kan sayımı ve kan şekerinin ölçümünü teşhiste kullanmaya başlamışlardır. Ancak dört temel teşhis yöntemi değişmeden kalmıştır; sorgulama, gözlemleme, koklama, dinleme ve nabız alma. 

Tedavide her hastalığın içsel bir sebebi olduğu düşünülmüştür. Örneğin göz hastalıkları hepatik sistemin tedavisi ile düzeltilmeye çalışılmıştır. İç organlardan kaynaklanan problemlerinde direkt olarak organa müdahale yerine yin-yang dengesinin düzenlenmesi ile yapılmaktaydı. Dolayısı ile cerrahi tedavi ikincil kalmış
ve gelişmemişti. M.S. 115-205 yılları arasında yaşayan Hua Tu en meşhur cerrahlardandı. Kendisi anesteziyi ilk kullanan kişi olarak kabul edilmiştir. Hua Tu ameliyat edeceği hastalara önceden, bugün Cannabis (Hint Keneviri) olduğu düşünülen, narkotik ilaçlar verirdi. Yaptığı ameliyatlar arasında laparatomi (karnın açılması) ve dalağın eksizyonuda vardı. Ona ait hiçbir kitap bugüne kalmadığı için 
ameliyat teknikleri hakkında hiçbir fikir sahibi olamasak ta, Hua Tu gerek yasadığı dönemde gerekse öldükten sonra büyük bir üne sahip olduğunu ve bugün onun adına yapılmış birçok tapınak olduğunu biliyoruz. 

Çin’de teşhis yöntemi olarak yukarıda saydığımız metotlar kullanılırken tedavide bitkisel ilaçlar, akupunktur, moksa ve refleksoloji uygulanmıştır. 

Akupunktur, ince metal iğnelerin 1 cm. ile birkaç cm. arasında değişen miktarlarda deriye batırılması ile yapılır. Batırılacağı noktanın özel bir önem taşıdığı akupunkturda iğne ya çevirilir veya titreştirilir. Akupunktur’un fizyolojisi Taocu doktrindeki hayat kaynağı olan qi’nin vücudun bütün organları arasında dolaştığı
esasına dayanmaktadır. Akupunktur noktaları vücut boyunca var olan 14 görünmez hat ve bunlar üzerindeki belli fonksiyonları kontrol eden noktalardan oluşmaktadır . Vücuttaki enerji akımındaki düzensizlik sonucu meydana gelen ve kendini 
ağrı vs. ile belli eden hastalıklarda akupunktur qi’yi dengeleyici ve düzenleyici rol oynayarak tedavi edici olmaktadır. 

Moksa ise yanıcı bir maddenin vücudun belli noktalarına koyularak ateşlenmesi ile yapılmaktadır. Etki mekanizması olarak Batıda ve İslam tıbbında uygulanan ‘kupa vurma’ veya ‘bardakla çekme’ye benzeyen bu yöntemde sıkça uygulanmaktaydı. Akupunktur’un da moksa’nın da belli anahtar noktaların stimulasyonu ile qi’nin akis yolundaki tıkanıklıkların açılması ve organlardaki düzenli dolaşımın sağlanmasına yol açtığı düşünülmektedir.

Çin tıbbının uygulanmasındaki ahlaki anlayış hekim ile asil hastalar arasındaki fiziksel temasın minimum düzeyde olmasını gerektirmekteydi. Hele ki bayanlara kesinlikle dokunulmazdı . Onlar bir perdenin arkasında dururlar ve doktorla kocası veya hizmetçisi aracılığı ile iletişim kurarlardı. 

İlaçla tedavi en sık uygulanan tedavi yöntemi olsa da akupunktur uzmanları ilaç yerine akupunktur uygularlardı. Masaj ve çocuk doğurtma, daha alt sınıftaki uzmanların işi olarak görüldüğünden, doktorlar tarafından yapılmazdı.

Çin’de halk arasında hastalıkların kötü ruhlar, öfkeli atalar, kendine isyan edilen tanrılar, günah işlenmesi ve karma (daha önceki yaşamında işlenen bir hatanın cezası) olarak meydana geldiği düşüncesi varsa da klasik Çin tıbbının genel anlamda din dışı ve doğaya dayalı olduğu söylenebilir. Tıp külliyatı Çin’de iki tür hekim olduğundan bahsetmektedir. Birincisi, iyi bir aileye mensup, tıbbı bir sanat olarak öğrenen ve icra eden centilmenlerin oluşturduğu ‘Konfiçyus hekimi’ (ruyi). Diğer grup olan ‘kalıtsal hekim’ (shiyi) ise hekim bir aileden gelir ve eğitimini kitabi bilgi yanında usta-çırak ilişkisiyle öğrenir. Bazı aileler vardı ki belli hastalıkların tedavisi konusunda meşhur olmuşlardı ve tedavi ettikleri hastalıklarda kullandıkları ilaçların reçetelerini saklarlardı. Bu arada o dönemdeki tıp uygulamalarını anlatan kitaplarda bir de rahip, şaman, akupunkturcu, masajcı ve ‘yaşlı kadın’ gibi daha alt sınıfa mensup ve belli bir saygınlığı olmayan sağıtıcılardan bahsedilmektedir. Kadın sağıtıcılar toplumda hoş karşılanmasa, hatta cahil, kafir, görgüsüz, gibi sıfatlarla tanımlanmalarına rağmen yinede bir çok kadın ebe, hemşire, hastabakıcı olarak çalışmışlardır. 

Çinliler her zaman geçmişleri ile gurur duymuşlar ve o’na sahip çıkmışlardır. Özellikle tıbba ilişkin geçmişten getirdiklerine saygıları birçok şeye karşı gösterdikleri saygının üzerindedir. 1744 senesinde, edebiyatın büyük hamisi İmparator Kien Lung o güne kadarki bütün tıp bilgilerini bir araya getiren bir eser oluşturulması ve bunun bir tıp ve cerrahi ansiklopedisi olarak basılması fikrini ortaya atar. Bunun üzerine oluşturulan uzmanlar grubunun çalışmaları sonucu ortaya 40 ciltlik ‘Tıbbın Altın Aynası’ çıkar. Bu külliyat halen bile temel eser olarak kabul edilir. Bu tarihlerden kısa bir süre sonra modern tıbbın uygulayıcıları Çin’e gelmeye başlamışlar ve geleneksel 
uygulamayı etkilemeye başlamışlardır. 

Avrupa tıbbını Çin’e ilk getiren kişi olarak 1827 senesinde Macao’da bir göz hastalıkları hastanesi açan Thomas R. Colledge isimli genç bir cerrah kabul edilir. Birkaç yıl sonra 1835 de Colledge Amerikalı misyoner Peter Parker ile işbirliği yaparak Canton’da bir hastane açtı. Bu hastanenin ana amacı Çin gençliğini Batı tıbbında eğitmekti. Bu gençler arasında daha sonra Çin Cumhuriyetinin ilk cumhurbaşkanı olan Sun Yat Sen (1867-1925)’de vardı. Bu hastaneye daha sonrada bir çok yardımlarından da dolayı Sun Yat Sen’in adıverilmiştir. Canton’da başlatılan bu öncü çalışmaları daha sonra Çin’in diğer bölgelerinde yapılan hastane ve tıp fakülteleri takip etti. Başlangıçta İngiliz ve Amerikalı personel tarafından yürütülen bu müesseseler zaman içinde tamamen Çinlilere devredilmiştir. 

20. yüzyılın başında Çinliler modern bir tıp anlayışını ülkelerinde yerleştirme çabası içine girdiler. 1926 senesinde 100 civarındaki şehirde Batı tarzında çalışan tıp kurumu ve hekim vardı. 1928 senesinde iktidara gelen milliyetçi hükümet bunları sağlık sisteminin çekirdekleri olarak kullandı ve sağlık hizmetlerini merkezlerden 
periferdeki köylere kadar yaymaya başladılar. 1948’de kontrolü ele geçiren komünist rejimde bu kurumları, Çin tıbbını da sisteme entegre ederek, olduğu gibi devam ettirdiler. Bu dönemden sonra da en iyi doktorlar geleneksel tıbbı bildikleri kadar Batıtıbbında da eğitim almaları gerekiyordu. 1950lerde ülkede ‘iyi doktor’ sıkıntısı ortaya çıkınca hükümet 2000 kadar doktoru pratikten çekerek onlara 3 yıl geleneksel tıp eğitimi verdi, ve sağlık bütçesinin büyük kısmını geleneksel Çin tıbbı uygulayan ve öğreten hastane ve tıp fakülteleri açmaya kullandı. Bugüne kadar da Çin’deki denge Batı tıbbı ile geleneksel Çin tıbbı arasında hep gidip geldi. 

Hala Çin’deki tıp uygulayıcılarının düşünce biçimini klasik anlayışlar şekillendirmeye devam etmektedir. Ne Beijing (Pekin)’de ne Seul’de ne de Tokyo da hiçbir hekimin klasik Çin tıbbını anlatan kitaplarını okumadığını düşünemezsiniz. Çin geleneksel bilgilerine bağlı kalarak Batı’daki uygulamalara kendi içinde yer verirken,Batı’da bazen geleneksel bazen de, yanlış bir adlandırmayla, alternatif tıp diyerek Çin’deki akupunktur, refleksoloji ve bitkisel tıbba büyük ilgi duymaktadır. Dünya’nın gittikçe globalleştiği bir dönemde bakalım ne zaman Doğu ile Batı, Çin ile Amerika tıp uygulamasında aynılık göstermeye başlayacaktır. 

Prof.Dr.Şahin Aksoy (1965-2012)
2008-2012 Şanlıurfa Tabip Odası Başkanlığı


devam edecek

***




12 Mart 2013 Salı

BAŞLANGIÇTAN GÜNÜMÜZE YILAN KÜLTÜ




Yılan Bilgeliği ve Pleiades 


Geçmişimizde ne kadar çok yılan hikâyesi vardır; mitolojide, destanlarda, tarihi eserlerde, hikâyelerde ve kutsal kitaplarda… Havva’yı baştan çıkarıp cennetten kovduran yılandır. Ama insanları iyileştirip şifalandıran Tıp Biliminin sembolü de yılandır.

Yılan bir sürü yerde karşımıza farklı isimlerle çıkar: 

Naga, Nagual, Nacaal, Adder, Djedhi, Amarus, Levites, Ejderha, Ejder, Quetzlcoatl (Kukulkan), Şahmeran, Serpent, Snake, Typoon, Nahaş… 


Mısır firavunları Kobrayı başlarında taşırdı. Tevrat’taki Nahaş kelimesi hem yılan, hem sırları bilen anlamına gelirdi. Sümer’de Tanrı Enki’nin sembolü yılandır. Tufanda Utnapiştim’i uyandırıp uyaran yılandır. Zeus ve Maia’nın oğlu ve habercisi Hermes, yılan dolalı bir asa ile düşmanını yenmiştir. Güney Amerika’daki kadim Meksika, Aztek, Toltek, Maya uygarlıklarının gökten gelen tanrıları yılandır. Eski Türk inanışlarında Ejderha; kutsal, göksel ve iyi bir varlıktır.

Kundalini; üç buçuk kez (yedinin yarısı) kıvrılıp uyuyan spiral bir yılan demektir. İnsanın içindeki ateşi göstermek üzere Kundalini kelimesi kullanılır. Bireysel uyanışın, aydınlanmanın ve bilgeliğe ulaşmanın sembolüdür. Mısır’da Roma’da resmedilen kanatlı yılan Kundalinidir. Uyuyan spiral bir yılan… 

Bütün bu mitsel kalıtlara göre yılan; bugünkü kötü imajına inat, aslında yaşamın öz ateşi ve bilgelik sembolüdür. Işıktan dünyaya, yani maddeye inişin başlangıç noktasında bir yılan; çöreklenmiş ve kıvrılmış oturuyor sanki.

Etimolojik açıdan Evren sözcüğü ‘eviren’, ‘çeviren’ anlamına gelir. Eski Türkler ve Çinliler’de gök çarkının/çarklarının döndüğü kabul etmekte ve onlar gök kubbenin en alttaki çemberini bir çift gök ejderinin çevirdiğine inanmaktaydı. Ejder gök çarkını ve buna bağlı olarak da ‘yaşam çarkı’nı çevirmekteydi. Böylece Eski Türklerde ‘ejder’ de evren olarak adlandırılmıştır. 


Kazan Metrosu girişindeki Zilant heykeli Tatar ejderhası (Yılan/Zilant)

Eski Anadolu antik edebiyat el yazmacıları tarafından anlatılanlara göre, bir zamanlar Anadolu’da tanrısal bilgeleri doğuran kadın, yılan olarak görülüyordu. Ve oturduğu kentin adı Piytion’du. Pi sözcüğünün anlamı ‘baba’dır. Sözcüğün to eki ise ‘sen’ demektir. Pito yani senin baban, senin atan anlamındadır. Piyton kenti ise senin babanın, senin atanın oturduğu kent anlamındadır. 

Mitolojide Tanrıça Gaia’nın da yılanları vardır. Kadın Tanrıçaların elindeki bu yılanları Zeus ele geçirmiştir. Apollon ve Zeus’la süreç, artık erkek egemen duruma geçiştir. En baştan beri Babil, Mısır, Girit, Anadolu’da da eski inançlar içerisinde kadın tanrıçalar yılanla bir tutulmuştur. Bilgelik ve bilicilikle yılan, ilişki halindedir. 


Hindistan’da insiye bilgelere ve kâhinlere, ‘akıllı yılanlar’ anlamına gelen ‘Nagalar’ denirdi. Alnın tam ortasına sembolün konması, yılan gibi akıllı olmak için iç psişik melekelerin kullanılmasını ifade ederdi. Mister Okulu’nun sadece en yüksek inisiyelerine yılan başlığı takma izni veriliyordu. Başını kaldırmış yılan, aşağıdan yükselen kundalini, Yılan Ateşi’ni sembolize ederdi. Kundalinin yükselmesi ve üçüncü göz’ün açılmasıyla kişi büyük bilgeliğe ve spiritüel yaratıcı güce ulaşır; her şeyin sonsuzluğu bilinir olurdu. 

Hint yazmalarında ve efsanelerinde Naga ırkı, yeraltında yaşayan ve yüzeyde insanlarla irtibata geçen bir yılansı ırktır. Bu yılanların kimilerinin insana dönüştüğü yazar. Hint yazmalarında bunlardan başka Sarpa denen bir başka yılansı ırktan daha söz edilir. Ayrıca Hint okyanusu civarında ve sonradan denizin dibine batmış bir ülkede var olduğu söylenen bir yılan krallığının bahsi geçer. 

Antik Kolombiya mitolojisinde de ilksel kadın olan Bachue; büyük bir yılana dönüşür ve bazen ‘ilahi yılan’ olarak adlandırılır. 

Tevrat’ın içinde adı geçse de kendisi ortada olmayan kayıp kitaplarından Yaşer’in Kitabı’nda Masonik dinin kurucusu sayılan Nemrut’tan ve insanlığın yaratımında söz sahibi olan bir yılan-ırkından söz edildiği iddia edilir.

Aborjinlerde pek çok tanrı yılan isimleriyle tanımlanır. Ungud bazen dişi bazen erkek olan bir yılan tanrıdır. Wollunqua (yağmur ve bolluk) bir yılan tanrıdır. 

Atina’nın ilk kralı olan efsanevi Cecrops yarı insan yarı yılan olarak bilinir. Yunan mitolojisindeki birçok Titan ve dev kanatlı insansılar şeklinde karşımıza çıkarlar. Tek farkları bacak yerine yılansı gövdelere sahip olmalarıdır; ejderha şeklindedirler. Örneğin Boreas, kuzeyin soğuk rüzgârını getiren ve yılan gövdesine sahip olan kanatlı bir Yunan tanrısıdır. 

Afrika’daki bazı geleneklerde şamanların, derin ezoterik bilgi öğreten bir yılan-ırk olarak tanımladıkları Chitauri’lerden ders aldıklarına inanılmaktadır.




Güney Amerika Uygarlıklarında Yılan 


Afrika’daki bu inanç, Amerikan yerlilerinin dimethyltryptamine içeren ayahuasca uyuşturucusuyla yaptıkları çalışmaların içeriğine benzerdir. Bu bitkiyi kullanan yerli Amerikan şamanların çoğu, yılansı ve uzaylı benzeri varlıklarla iletişime geçtiklerine ve onlardan ders aldıklarına inanmaktadırlar. 

Mixcouatl, Aztek Savaş ve avcılık tanrısıdır. Bulut yılanı anlamına gelir. Tezcatlipoca’nın aldığı isimlerden biridir. Toltek, Aztek, Maya tanrılarının birçoğu yılanla sembolize edilmiştir. 

Mark Amaru Pinkham’a göre; Nagual kelimesi yılan demektir. (Bilgelik Yılanlarının Dönüşü adlı kitabın yazarıdır)

Toltek bilgeliği öğretilerine göre; ( Carlos Castaneda Kitapları) Nagual kelimesi, doğaüstü güçlere ve bilgeliğe sahip olan büyücü anlamında kullanılır. ( Nahuatl dilinde Nagual kelimesinin tıpkı Mason kelimesi gibi, İnşaatçı Ustalar anlamına gelmesi ilginç bir benzerliktir) Kendi dünyasal âlemimiz dışında başka dünyalarda yaşama yeteneğine ise, Nagual’a geçmek denir. Evrenden akan enerjiyi aktığı gibi görebilmek ve dünya dışı güç alanında yaşamak olarak tanımlanan Nagual olma durumu, insan biçiminden çıkıp farklı varlıklara dönüşebilme yeteneğidir. Yaqui kızılderilisi Don Juan Matus’a göre eski şaman kadim atalardan kalan bu öğretinin sırları, insanbilimci Carlos Castaneda tarafından bir kitap diziniyle anlatılmıştır. İlk kitap Don Juan Öğretileri, sanrılandırıcı bitkilerin kullanımıyla geçilen olağandışı zihin hallerini ayrıntılı olarak anlatır. 

Toltek başkenti olarak kabul edilen Tula'daki en çarpıcı eserlerden biri, Atlant denilen dev taş heykellerdir. Bunlar alçak bir piramit platformunda duran, muhtemelen vaktiyle bir tapınağın çatısını taşımakta olan, yani sütun görevi gören heykellerdir. 4.6 metre yüksekliğinde, tüylü saç modeli olan ve mızrak taşıyan bu heykeller, eski Amerika uygarlıklarında genel bir ilah olan ve bu kentte bazen Toltek hükümdarlarıyla, bazen de sabahyıldızı özdeşleştirilen Quetzalcoatl'ı (tüylü yılan) temsil eder. Bu ad, Toltekler ve Aztekler'de ‘sakallı yılan’ anlamına gelir. Buradaki sütunlardan bazılarına, mimari örnek ve damgalara, Yucatan'daki Chichen Itza bölgesinde de rastlanır. 



Azteklerin anası Coatlicue, Tula kenti yakınında Yılandağ (Coatepek) tepesinde bir tapınağı süpürürken gökten bir tüy topu düşmüş ve onu bağrında saklayınca Huitzilopochtli’ye hamile kalmıştır. 

(Tula kenti için bir not: Astrolojik çembere göre 3 derece boğa burcu, Krittika denilen bizim Pleiades (Süreyya) diye tanıdığımız takımyıldıza karşılık gelmektedir ve akrep burcunun (Vishakha) 3 derecesi ise Sanskrit dilinde Tula diye adlandırılan bizlerin terazi burcunun kuzey ve güney ucu diye bildiğimiz noktaya denk gelmektedir.)

Tüylü yılan Quetzalcoatl birçok efsanede yer almış, hatta İspanyollar kıtayı işgale geldiklerinde Quetzalcoatl ile ilgili efsanelerden ötürü yerliler bu istilacıları saygı ile karşılamışlardı. 


Çin Mitolojisinde Yılan 

Çin Mitolojisinde de ilginç göksel ve yılan hükümdarlar vardır. Amerikalı mitoloji uzmanı Joseph Campbell ‘Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’ adlı kitabında ‘Ulu Üçler’ diye adlandırılan ve M.Ö. yaklaşık 3000 - 2500 yılları arasında yaşadıkları söylenen üç imparatordan bahsetmektedir. Üçü de bazı olağanüstü özelliklere sahiptir. Fu Xi "Göksel İmparator" diye bilinmektedir. Rahme düşüş hikâyesi mucizevî nitelikler göstermektedir. 12 yıllık bir gebelik döneminden sonra doğmuştur. İnsan kolları ve öküz başı taşıyan bir yılan vücuduna sahiptir. 

Fu Xi'den sonra insanları onun halefi ‘yersel imparator’ Shen Nong yönetmeye başlamış. Shen Nong boğa başlı, insan vücutluymuş. Mucizevî bir ejderin etkisiyle meydana gelmiş. Bundan utanan annesi, bebeği bir dağ kenarına bırakmış fakat vahşi hayvanların onu besleyip koruduğunu öğrenince eve götürmüş. Çin tıbbının temeli de bu imparatora dayanmaktadır. Shen Nong, yetmiş zehirli bitki ile panzehirlerini keşfetmiştir. Karnına bir cam dayayıp her bitkinin sindirilişini oradan izleyebiliyormuş! 

Shen Nong'dan sonra Huang Di, yani ‘sarı imparator’ yönetime geçmiştir. ‘sarı imparator’ denmesinin nedeni şudur: Annesi Chao Tian eyaleti prensinin bir metresiymiş. Büyük Ayı takımyıldızı çevresinde göz alıcı altın bir ışığa rastlayınca gebe kalmış.

Huang Di'nin de olağanüstü özellikleri vardır. Yetmiş günlükken konuşmaya başlamış, on bir yaşında tahta çıkmış. Fakat en ayırt edici özelliği düş görme gücüymüş. Ona " düşler imparatoru " denmesi daha uygun olurdu! Huang Di, uykuda, en uzak bölgeleri ziyaret edebilir ve doğaüstü dünyadaki ölümsüzlerle konuşabilirmiş (Toltek bilgeliğindeki en önemli bilgilerden birisi de rüyaların başka dünyalara gitmek için kullanıldığıdır). Tahta çıktıktan sonra tam üç ay süren ve kalbini denetleme dersi aldığı bir düş görmüş. Bir üç ay daha süren bir düş gördükten sonra, insanlara ‘öğretme gücü’yle geri dönmüş. Onlara, doğanın güçlerini kalplerinde denetlemeyi öğretmiş.


Hermetik Bilgilerde Yılan ve Yedi Irk 

Hermetik bilgilere göre fiziksel âlem, süptil âlemin aynasıdır ve ruhlar bir zaman sonra büyük ışığa doğru çekilirler, onlara yol gösterilir. Evrende kozmik yasalar işlemektedir. Hermetizme göre eski insanların kökeni Dünya-dışı’dır. Hermetika adı verilen bilgilerin, eski Yunanca ve Latince yazılmış eldeki parçaları bütününe verilen ad; Zümrüt Tabletler’dir. 

Hermes-Thot’un öğretisine ait kimi metinler - İskenderiye yangınından ve bağnazların ellerinden kurtulabilmiş bilgiler - bir miktar anlam kaybına uğrasa da, Kilise’nin tüm çabalarına rağmen Avrupa’da yayılmayı başarmıştır.

Hermes’in (Hermes’in Toth ile aynı kişi olduğu söylenir) Zümrüt tabletlerinin bilgilerine göre; meditasyon ve duaya yönelen Hermes’e bir ejderha görünmüştür. Anlatılanlar şöyledir: 

Bu suret kanatları gökyüzünü kaplayan, bedeninden her yöne ışıklar saçan Yüce Ejderha’ydı. Yüce Ejderha, Hermes’e adıyla seslendi ve ona Dünyanın Gizemi hakkında neden düşündüğünü sordu. Gördüğü şeyle dehşete kapılan Hermes ejderhanın önünde kendini yere attı ve kim olduğunu açıklaması için ona yalvardı. Yüce Varlık, kendisinin Poimandres, Evrenin Aklı, Yaratıcı Zekâ, her şeyin Mutlak Hâkimi olduğunu bildirdi.

Bunun ardından Poimandres hemen şekil değiştirir. Durduğu yerde göz kamaştıran, nabız gibi atan bir Nur vardır. Bu Işık, bizatihi Yüce Ejderha’nın ruhani doğasıdır. Hermes görkemin ortasında ‘yükseltilir’ ve maddi evren onun bilincinden silinir. Hızla koyu bir karanlık çöker ve karanlık genişleyerek Işık’ı yutar. Her şey sarsılır. Etrafında suya benzer bir töz girdap halinde döner ve ondan dumana benzeyen bir buhar çıkar. Etraf dile gelmez iç çekişlerle ve acı haykırışlarla dolar, bu sesler sanki karanlık tarafından yutulan Işık’tan gelmektedir. Aklı Hermes’e ışık’ın spiritüel evrenin şekli olduğunu ve dönen karanlığın onu yutan maddi töz olduğunu söyler. 


Yine Hermetik bilgilere göre: 


“Doğanın Semavi İnsan ile evliliğinden, hepsi iki cinsiyetli, hem erkek hem kadın olan ve iki ayağı üzerinde duran ve her biri Yedi Yöneticiden birinin doğasına sahip yedi insan doğurdu. Bunlar, yedi ırk, yedi tür ve yedi çarktır. Yedi insan bu şekilde yaratılmıştır. Toprak dişil element ve su eril elementtir; ateş ve esîrden ruhlarını aldılar ve Doğa insan türünde ve suretinde bedenler yarattı. Ve insan Yüce Ejderha’nın Hayat ve Işık’ını aldı. Ruhu Hayat’tan ve Aklı Işık’tan yapıldı. İçinde ölümsüzlük olan ama ölümlülükten de pay alan bütün bu birleşik yaratıklar, bir süre bu hal içinde devam etti. Kendilerinden kendilerini yarattılar, çünkü onlar hem dişi hem erkekti. Fakat dönemin sonunda Kaderin düğümü Tanrı tarafından çözüldü ve her şey serbestleşti. Ve Tanrı bunu söylediğinde, Takdiri İlahi Yedi Yöneticinin yardımıyla cinsiyetleri bir araya getirdi, onları birbirine karıştırdı, kuşakları yarattı ve her şey kendi türüne göre çoğaldı. Bedeni severek bağlanma hatasına düşenler ölüme ait şeyleri hissederek ve onlardan acı duyarak karanlıkta dolaştı, fakat bedenin ruhun tabutundan başka bir şey olmadığını kavrayanlar ölümsüzlüğe yükseldi.” 

(Hermes’in Zümrüt Tabletlerinin, yani Toth’un Ölüler Kitabı’nın masonların elinde olduğu iddia ediliyor. 33 sayısı Masonlukta, üstatlığı temsil eder. Alcyone, Pleiades’teki en parlak yıldızdır ve böylece Alcyone 33 derecedir – mistik temel rakam. Master ikiye bölününce Ma / Ster olur ve anlamı Ana Yıldız (Mother Star) demektir. Böylece Alcyone Ana Yıldızın sayısıdır – 33 derece) 

Bu kadar çok yılan sembolü ve tanrısının özellikle insanın yaratılışı ve bilgeliği ile ilgili mitlerde yer alması sadece tesadüf olabilir mi? 
DİDİM
Medusa, gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavardır. Perseus, Medusa’nın başını kestiğinde Poseidon'dan olan çocukları Pegasus ve Chrysaor dışarı fırlamıştır. Kandamlaları Libya çöllerinde birer yılana dönüşmüşlerdir. Daha sonraları bu yılanlardan biri Mopsus'u öldürmüştür.

Bütün yaratılış efsanelerinde ve kutsal kitaplarda göklerden inen yılan biçimli tanrıların üstün özellikleri vardır. Yılan tanrılar yeryüzündeki insanlara, bilginin yolunu, teknolojiyi, inşaatçılığı, alfabeyi, astronomiyi öğretmiş, hatta tufandan kurtarmıştır. Bu yılan tanrıların mitsel hikâyelerinin hemen hepsinde, gökten inen bir ışıkla gebe kalan dünyalı dişilerden bahseder. 


Yılan Tanrılarla Pleiades Bağlantısı 


Bütün eski efsanelerdeki mitsel yılanlar, göklerle bağlantılıdır ve uzaydan gelip uygarlık kuran (Extra-terrestrial) varlıklardır. Atlantis’teki yıldızlararası yılanlardan bazılarının Pleiades’ten geldiği söylenir. Bu androjen (çift cinsiyetli) yılanlar, kutsanmış yedili diye bilinir (Yılan söz konusu olduğunda ilginç bir şekilde yedi sayısı gündemdedir). 

Pleiades’lilerin insanoğlunun zihnine kıvılcım aşılamak için dünyaya yolculuk yapmış oldukları iddia edilir. Bu konuda özellikle Cherokee yerlilerin kayıtlarında bulunan söylemler anlamlıdır. 

Pleiades görevlilerin yeryüzü üzerinde İnsan topluluğu ile eşleştikleri ve onların soyunun Atlantis’te devam ettiği söylenir. Benzer bir şekilde Yunanlı tarihçi Diodorus; Pleiadesli yedi kız kardeşten ikisi olan Celoene ve Alcyone’un, Atlantis kralı Poseidon ile çiftleştiği ve onların çocuklarının da Atlantis sakinleri olduklarını anlatmıştır. 

Pleiades yıldız sistemi, Ülker, Süreyya, Pervin olarak da anılır. Bir açık yıldız kümesidir. Boğa takımyıldızında (Taurus) bulunur. Dünya'ya en yakın açık yıldız kümelerinden ve büyük ihtimalle de en ünlü ve çıplak göze en güzel gözükenlerdendir. Ülker'in görünen yıldızları Yedi Kızkardeşler olarak da bilinir. Güneş sistemimiz her 25.860 yılda bir Pleiades çevresinde bir tur dönmektedir. Pleiades üzerinde yapılan astronomi çalışmalarına göre Güneş sistemimiz ve başka birtakım sistemler, Pleiades sisteminin bir parçasıdır. 

Bu sistemin döngüsüne göre on binlerce yıl Galaktik gece denilen karanlık çağı yaşadığımız, 2000 yıl kadar da ışık çağını yaşayacağımız iddia ediliyor. Bazı bilim adamları tarafından kıyamet zamanı ya da Maya takvimindeki zamanın sonu diye tanımlanan döneme girmek üzere olduğumuz söylenmektedir.

Foton kuşağı diye adlandırılan bu iddialara göre; bu süreç 2012 yılında başlayacak ve dünyamız büyük bir enerji kuşağının içine girecek ve uyanış çağı başlayacaktır. Bir önceki foton çağı döneminin Atlantis zamanına rastladığı iddia edilmektedir. Işık bölgesine geçiş sırasında tüm teknolojinin duracağı, buna karşın insanların özel yetenekler kazanacağı, DNA sarmalının değişerek, uyuyan hurda genlerin devreye gireceği iddia edilmektedir.

Yıldız aktivasyonu, Güneş Sistemimizin Pleiades (Alcyone yıldızı), Sirius, Arcturus, Orion ve Andromeda ile aynı sıraya dizilmesi ile başlayacaktır. Bu kuşağa girildiğinde, şu anda bulunduğumuz 3. boyuttan 5. boyuta yükseleceğimiz iddia edilmektedir. 

Bütün kültürler boyunca tarih şiir ve mitolojide kozmik objelerden en çok vurgulanan Pleiades:

Yedi Kızkardeşler, Krittika, Kimah, Güvercinlerin Sürüsü, Tavuklar, Bahar Bakireleri, Denizcinin Yıldızları ve Atlantisli Kızkardeşler gibi isimler; Pleiades’in görünür yedi yıldızlarının adlarıdır. Pleiades, Kuzey Amerika’daki Sibirya’daki ve Avustralya’daki insanlar tarafından Yedi Kızkardeşler olarak bilinir ve bu onların 40.000 yıl daha önceden anlatıldığı demektir.

M.Ö. 2357 yılı Çin yargılarında beliren astronomik edebiyatta adı ilk geçen yıldızlar arasında Pleiades görünmektedir. Alcyone, ilkbahar gündönümüne en yakın olmasıyla en parlak yıldızdır.

Yaklaşık 25.900 yıllık uzun dönem dönüşü için Pleiades Yüce Yılı, onları yılı başlatma konusuna kadar yükseltmiştir.

Giza Büyük Piramidinin yedi odasının bu yedi kız kardeşleri anımsattığını, 19.Yüzyılın sonlarında Profesör Charles Piazzi Smyth önermiştir. Büyük Piramidin bitirilme tarihi, kış gündönümünün gece ortasında Pleiades, Alcyone ile tam aynı çizgide bu piramidin boylamı üzerinde yayıldığı dönemdir. 

Alcyone, Araplar tarafından Al Wasat, yani merkezi olan ve Babilliler tarafından ise Temennu, yani kuruluş taşı olarak adlandırılmaktaydı. Musevilerin kutsal şehri Sion- Zion ismi, sadece tesadüf müdür? Mezo-Amerikanın Mayaları, uygarlıklarının tohum yatağı ve ışığın kodlarını çocuğuna veren kozmik yıldız ana olduğu için Pleiadesi cranary (anlamı yüksek nitelikte tohum üreten bölge) diye adlandırmaktaydılar. 10 Merovenjler, ( Troyanın Kralı Priamın oğlu) Prens Paris’ten sonra Parisi kurdular ve kente onun adını verdiler. İlyada’daki Elektra (Pleiades takımyıldızındaki 7 kız kardeşten biri) Troya soyunu kuran Dardanosun anasıydı (bir başka Pleiades bağlantısı). 

Gizemli Yılan Bilgeliğinin kaynağı gerçekten Pleiades midir emin olmak çok zor. Bilim kabul etmeden söylenenler iddiadan ve düşlerden ibaret olacak. Pleiades yıldız sisteminin evrensel mirasın odağı olduğu konusunda efsaneler, mitler ve kutsal kaynaklardaki şifreli ifadelerin bu kadar benzer olması şaşırtıcıdır. Yılan sembolünün bilgelik ve aydınlanma ile ilişkisi, ustalığı ve İlahi bilgiyi bu kadar içermesi, yıldızlarla bağlantısı araştırmaya, düşünmeye gerçekten değer kanımca… 

Nameste 
Nesrin Dabağlar , Kasım 2010 İNDİGO DERGİSİ ,Sayı 62


Şahmeran Efsanesi


Evvel zamanda, Mezopotamya topraklarında doğmuş bir efsane Şahmeran. Yüzyıllardan beri anlatıla gelmiş çeşitli coğrafyalarda. Özellikle yılanlık bir bölge olan Adana-Misis'te ve Mardin'de.

Tahmasp isminde uzun boylu, geniş omuzlu, esmer tenli, çok yakışıklı bir genç yaşarmış zamanın durduğu bu şehirde. 

Binlerce yılanın yaşadığı bir mağaraya yanlışlıkla girmiş Tahmasp. Mağaranın içi o kadar karanlıkmış ki hiçbir şey göremiyormuş, yalnızca etrafında dolanan yaratıkların sesini duyuyormuş. Çaresizlik içinde beklerken bir ışık huzmesi belirmiş. Işık huzmesi kendisine yaklaştıkça gözleri kamaşan Tahmasp, ellerini gözlerine siper ederek etrafında gezinen yaratıkların ne olduğuna baktığında uzunu, kısası, yeşili, siyahı ile envai çeşitte binlerce yılanın çevresini sarmış olduğunu fark etmiş. Yılanların hepsi kafalarını kaldırmış, gelen ışık huzmesine doğru bakıyorlarmış. Tahmasp'ta onların baktığı yöne doğru bakınca birden dona kalmış. Çünkü Tahmasp, bu zifiri karanlık mağaranın içinde hayatında gördüğü en güzel kadının yüzünü görmüş birden. Ona doğru daha dikkatli bakınca kadının belden aşağısının yılan olduğunu fark etmiş. Kadın ona doğru ilerliyormuş, tam karşısında durmuş, gülümseyerek elini ona doğru uzatmış. Ve demişki;

Korkma benden Tahmasp. Ben yılanlar ülkesinin kraliçesi Şahmeranım. Benden sana zarar gelmez. Ben dünya düzeni kurulmaya başladığı andan beri vardım. Krallığıma hoş geldin. Bundan böyle benim misafirimsin. Şimdi yat ve dinlen. Sonra seninle uzun uzun konuşuruz. Böyle deyip geldiği yoldan geri gitmiş. Tahmasp gördükleri karşısında yaşadığı dehşeti ve şaşkınlığı üzerinden atmaya çalışarak olduğu yerde kıvrılıp uyumuş. 

Ertesi sabah uyandığında Şahmeranı karşısında mükellef bir sofranın başında otururken bulmuş. Tahmasp'ı kahvaltıya davet etmiş Şahmeran. O ise gözlerini şahmerandan alamıyormuş. Şahmeran'da ona bakıyormuş kendinden geçmiş bir halde.

Bak Tahmasp demiş. Ben insanlığın bütün tarihini biliyorum. İstersen sana anlatayım deyip başlamış anlatmaya. Anlatmış, anlatmış, anlatmış günler boyu. Bu sohbetler sırasında Tahmasp ve Şahmeran arasında tarihin en soylu aşklarında birisi başlamış. 

Gel zaman git zaman Şahmeranın anlatacağı bir şey kalmamış artık. Tahmasp'ta anasını ve yeryüzünü özlemeye başlamış. Bir gün dayanamamış ve düşüncesini Şahmeran'a da açmış. Sevdiğinin kendisinden sıkıldığını ve artık gitmek istediğini duyunca önceleri kesin bir dille reddetmiş Şahmeran. Ancak günler geçip Tahmasp'ın üzüntüsünden eriyip bittiğini görünce dayanamamış ve ona şöyle demiş: 

-Ey Tahmasp beni iyi dinle, sözlerime iyi kulak ver. Biliyorum, gitmene izin verirsem sende bana ihanet edeceksin ve yerimi diğer insanlara söyleyeceksin. Ancak bu topraklarda aşklar ölümünedir. Seni çok sevdiğimden dolayı üzülmene dayanamıyorum. Bu sebeple gitmene izin veriyorum. Ancak bana bir söz vermeni istiyorum. Ne sebeple olursa olsun başka insanlarla beraber suya girme.

Tahmasp sevinçle Şahmerana sarılmış ve ona asla ihanet etmeyeceğine dair yeminler etmiş.

Tahmasp mağaradan çıktıktan sonra bir köye yerleşmiş ve marangozluk yapmaya başlamış. Arada sırada da gizlice mağaraya giderek Şahmeranı ziyaret ediyormuş. Ancak bu mutlu günler uzun sürmemiş. 

Tahmasp'ın yaşadığı ülkenin kralı bir gün amansız bir hastalığın pençesine düşmüş. Ülkenin bütün hekimleri gelmiş ama kralın hastalığına çare olamamışlar. Kralın kötü kalpli bir veziri varmış. Vezir her seferinde krala hastalığının tek çaresinin Şahmeranda olduğunu söylüyormuş. 

Onun etinden bir parça yemesinin kralın hastalığının dermanı olacağını kralın kafasına sokmuş. Kralda Şahmeranın bir an önce bulunmasını emretmiş. Bütün ülkede Şahmeran aranmış. Sonunda bilge bir adam bütün insanların gruplar halinde hamamlara ve nehirlere sokulmasını tavsiye etmiş böylece Şahmeranın yerini bilen varsa onu bulabileceklerini söylemiş. Vezirde ülkedeki herkesi hamamlara sokmaya başlamış. Askerler Tahmasp'ın yaşadığı köye de gelmişler ve herkesi toplayarak büyük bir hamama götürmüşler. Tahmasp Şahmerana verdiği sözü hatırlayarak önce gitmek istememiş. Ancak askerler onu zorla içeri sokmuşlar. Tahmasp hamama girdikten sonara herkesin gözünün üzerine dikildiğini fark etmiş. Kendisine bakınca bütün vücudunun yılanlarınki gibi pullarla kaplandığını fark etmiş. Askerler hemen Tahmasp'ı yakalayarak vezirin huzuruna getirmişler. Kötü kalpli vezirin amacı kralı iyileştirmek falan değilmiş. Şahmeranı yakalayıp dünyanın bütün sırlarına sahip olmak istiyormuş. Tahmasp'a günlerce işkence yaptıktan sonra Şahmeranın yerini söyletmiş. Askerler hemen gidip Tahmasp'ın söylediği yerde mağarayı bulmuşlar ve Şahmeranı oradan çıkarıp saraya getirmişler.

Şahmeran ve Tahmasp kralın huzurunda karşı karşıya gelmişler. Şahmeran üzüntülü ve utanç dolu Tahmasp'a dönmüş: 

. Ey sevdiğim, üzülme. Biliyorum ki sen bana kendi canın için ihanet etmedin ama bende sana dememiş miydim bu topraklarda aşklar ölümünedir diye. Bak şimdi anladın mı? Sen üzülme ne olur! 
Tahmasp Şahmeranın bu sözleri karşısında daha da utanmış. Şahmeran sözlerine devam etmiş. 

. Şimdi size sırrımı vereceğim. Kim ki benim kuyruğumdan bir parça koparıp yerse O bütün dünyanın sırrına ve gizemine vakıf olacak. Her kim ki benim kafamdan bir parça koparıp yerse o da o anda öte dünyayı boylayacak. 

Şahmeran daha sözlerini bitirmeden kötü kalpli vezir elinde kocaman kılıcı ile atılıp Şahmeranın bedenini iki parçaya ayırmış. Ve kuyruğundan bir parça koparmış Tahmasp'ta duyduğu acı ve utancın etkisi ile fırlayıp oracıkta ölmek için sevdiğinin, Şahmeranın kafasından bir parça ısırıvermiş. Kötü kalpli vezir kuyruktan kopardığı parçayı ağzına atar atmaz oracıkta can vermiş. Tahmasp'a ise hiçbir şey olmamış Şahmeran son anda yaptığı planı ile bütün bilgisinin sevdiğine geçmesine sebep olmuş. Ancak Tahmasp sevdiğini kaybetmenin acısına dayanamayarak kendisini dışarı atmış ve dağ bayır, ülke ülke dolaşmaya başlamış. O günden sonrada Lokman Hekim efsanesi almış başını yürümüş... (alıntıdır)



MISIR

HIRİSTİYANLIK - ST.GEORGE

HİTİT Fırtına Tanrısı, ejder İlluyanka’yı öldürürken betimlenir. Soldaki figürün Fırtına Tanrısı’nın oğlu olduğu düşünülmektedir. (MÖ. 1050-850) Malatya, Aslantepe. 

St.George ve St.Theodore 'nun Ejderhayı öldürmesi Sümer kökenlidir.



Mısır , Hitit ve Orta Asya da da işlenmiş bir hikayedir.



SUMER  MİTOLOJİSİ - S.N.KRAMER





Kadüse
Mısır, Mezopotamya, Grek ve Hindistan tradisyonlarında görülür. Grek tradisyonunda haberci tanrı Hermesle ilişkilendirilen sembol, bir asanın iki yanında sarmalanan çift yılan olarak tasvir edilir. Evrendeki tesirlerin kutupsallığını ve dengesini simgeler. İnsan bedeninde iki akım halinde dolaşan kundalini enerjisi bu sembolle simgelenir. Sembolün düalitenin temsili olduğu da söylenebilmektedir.



Ningiszhida

Tanrı Tammuz (Dumuzi) bölgeden bölgeye çeşitli şekilleri, görünümleri ve versiyonları olan, ağacın ve bitkilerin içindeki enerjiydi.

Tammuz, hem bir hurma ağacı hem de Ama’ Usum Galana denilen yılandır (bu şekilde tasvir edildiği bölgede Tammuz adı, “oğul, çocuk” anlamına gelen Damu olur). 

Benzer şekilde Tanrı Ningiszhida, toprağın altına inen gücü simgeleyen dallar ve yılan olarak simgelenmiştir ve bugün tıbbın sembolü olan dala sarılı iki yılanın ana kaynağıdır.

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”  Sümer atasözüdür.










OCEANOS ve TETHYS MOZAİĞİ 






Hermes / Mercury 'nin Asası

Büyücülük ve simyacılık ile ilgili olduğu için Hermetik olarak ta adlandırılır. Simyacılar Hermes'in oğulları olarak kabul edildi. Büyücülük 16.yy.da bitirilince Madencilik, kimya, eczacılık ve tıp alanında yapılan çalışmalarda da bu sembol kullanılmıştır.


Simya'da

İki yılan birlikte, nihayetinde birleştirecek oldukları düalizmin zıtlıklarını sembolize ederler. Bir ağaca ya da değneğe tırmanan yılanlar doğanın spiral sikluslarını, gündönümünü, dolanan ve çözülenin iki vazgeçilmez gücünü, simyada *solve et coagula’yı (*çözünme ve donma) temsil ederler.

*Kadüse sembolünde (*yılanlı asa) şifanın ve zehrin homeopatik güçlerini simgeler.


Genelde Çift yılanlı asa Hermes'in , Tek yılanlı asa ise Askelpios'undur.





Dede Korkut Masalları'ndaki Deli Dumrul efsanesinde de benzer bir konu ele alınmıştır; Deli Dumrul'un Azrail ile mücadelesi ve canı yerine can bulması, Alkestis efsanesiyle benzerlik gösterir.








"YILAN HİKAYESİ"

Yılan görünüş itibariyle pek sevimli olmayan, hatta "soğuk" olarak tanımlanan bir canlıdır.

Gerçekte , Yeryüzünde yılanlar kadar kendisine zıt anlamlar yüklenen bir başka yaratık bulmak mümkün değildir. Bir yanda "tanrı" kabul edilip kendisine tapınılırken, diğer tarafta "insanoğlunun Cennet'ten çıkarılmasının baş suçlusu", "şeytan" olarak değerlendirilmektedir. 

Yılan kelimesi, etimolojik olarak Çince'deki "lung" kelimesinden Türkçe'ye Geçmiştir. San'at tarihinde bu yaratığı ifade için ayrıca luu, ejder, ejderha, nek, mar, soğulcan, evran (evren), dragon, griffon... gibi daha pek çok isim kullanılmaktadır.Gerek yılan, gerekse onun dev şekli olan ejder (veya ejderha) sureti antik çağlara ait mitolojilerde çok yaygın bir semboldür.

Bütün Eski Yakın Doğu'da olduğu gibi Eski Mısır'da da yılan, ilahi bir varlık sayılmaktadır. Antik Mısır'ın yılan suretindeki ilahesinin adı Lütufkar Uto veya Wazit dir. Buna mukabil bütün Mısır'da şeytan olarak tanınan Apophis de yılan suretindedir.

Eski Mısır san'atında görülen bir başka yılanlı tasvir ise, kuyruğunu ısırarak halka şeklini alan yılan motifidir.Kuyruğunu ısıran veya yutan yılan yani "uroborus" . Uroborus:Sonum Başlangıcımdır.

Bu simgeye Roma'dan Hindistan'a, Misir'dan Çin'e kadar genis bir cografyada rastlanir ve Genel olarak ebedi dönüşü, döngüsel zamanı ve hayatı, bölünmezliği ve sonsuzluğu simgeler. Budhistler onu samsara döngüsüyle özdeşleştirmişlerdir.


Eski Mısır'da Tıbbın İki Sembolü: Yılan Ve Hekim İmhotep Tir


Tıb kelimesinin orijinini aldığı Teb (Thebai) şehrinin totemi yılandır. Teb şehri ise Eski Mısır'ın en önemli sağlık merkezidir. Ayrıca Milattan üçbin yıl evvel Mısır'da yaşamış İm-Hotep in, tarihte bilinen ilk hekim olduğu iddia edilmektedir. Adı “Sulh ve Sukundan Gelen” anlamında olan bu hekim, engin tıbbi bilgisinin yanı sıra mimari ve astroloji'de de söz sahibi, yazarlık ve rahiplik yapan, çok yönlü bir alimdir.

San'at tarihiyle ilgili eserler, yılanın tıp sembolü olarak ilk defa kullanılmasının Sümer'lerde görüldüğünü belirtmektedir.Sümer tanrılarından birinin adı "Hayat Ağacının Hakimi" manasına gelen Ningişzida'dır. Bu tanrının sembolü olan ağaca sarılmış haldeki biri erkek biri dişi iki yılandır

Sopanın hayat ağacını, yani hayatı; yılanın ise gençliği temsil ettiği bu motif, binlerce yıl boyunca çeşitli ülkelerde yalnız sopa veya sopa-yılan, ya da birbirine sarılmış iki yılan halinde koruyucu ve şifa verici bir sembol olarak resimlerde, kabartmalarda kullanılmış ve Asklepios kültünden bu yana da hekimliğin amblemi olmuştur.


Genelde kabul görmüş olan ilk tıp büyüğü Aesculapius'dur. 


Homeros, Asklepios hakkında şu efsaneyi anlatır:Lapitler'in kralının kızı Koronis, Apollon'dan hamile kalır. Apollon'un kardeşi Artemis,bir ihaneti yüzünden koronis'i okla vurarak öldürür.Apollon çocuğunu kurtarmak için kadının karnını yarar. Ölmek üzere olan çocuğu kurtarır ve at-adam kahin Khiron'a teslim eder. Kahin bu çocuğa Asklepios adını verir. Asklepios, tükenmez şifa çareleriyle meşhur Khiron'un yanında eğitim görür. Hocasından sadece cerrahlığı değil, hastalara ilaç yapmayı, şifalı otlardan dertlere deva bulmayı ve hatta ölüleri diriltmeyi öğrenir.

Ölüleri diriltmesi üzerine Zeusun gazabıyla yıldırım çarpmasıyla öldürülen Asklepios daha Sonra yine Zeus tarafından tıp tanrısı olarak ilan edilir. Tıp amblemlerinde yer eden, ve tarihi M.Ö. 3000' lere uzanan yılan figürü de, Asklepios ve O'nun asası ile bütünleşmiştir.

Ölümünden sonra Asklepios adına ikiyüzden fazla mabed (Asklepion) kurulur..Asklepion'ların açılışı için izin almaya gelen hey'etlere, hekimlerle beraber kutu içinde bir yılan gönderme adeti vardır.Asklepion'ların giriş kapısı üzerinde "Buraya ölümün girmesi yasaktır" ibaresi yazılıdır.

Hekimler imparatoru Galen in, iyileşmeyeceği görüşüyle Asklepion'a Kabul etmediği hasta intihar amacıyla , İki yılanın zehirlerini boşalttığı tastan içer. Ancak ölmeyip, iyileşmeye başlar. Galen İyileşen hastaya: "Yılan zehirinin aynı zamanda şifa verici olduğunu düşünüyor, fakat hastalarda denemeye cesaret edemiyordum. Benim bu düşüncemi haklı çıkardın. Bundan sonra Asklepion'un sembolü çifte yılan olacaktır" der.

Asklepios'a göre hekim yılan gibi dilsiz olmalı, kimsenin sırrını başkasına söylememeli, sabır ve sükunet içinde çalışmalıdır. Asa ile temsil edilmesi,tababet tahsilinin kısa sürede öğrenilmeyip, ihtiyarlayıp asaya dayanıncaya kadar hekimin öğrenmeye ve tecrübe kazanmaya ihtiyaç duyduğunu belirtmek içindir. Diğer taraftan asa, iyilik tanrılarının remzidir. Yılan ise kötülük tanrılarının alametidir. Asaya sarılmış yılan, iyilik ve kötülük ilahlarının bir araya gelmesi demektir.

Bundan dolayı hayat ağacının bir modifikasyonu olan asa (veya Eskülap'ın sopası), Batı'da da kendisine sarılmış yılanla beraber sağlık bilimlerini (hekimlik, dişhekimliği, eczacılık ve veterinerlik) temsil eder.

Türkiye'de bu yılanlı asanın ilk defa resmi olarak kullanılması, 1836 yılına isabet eder. Sultan II. Mahmud, bu tarihte, Mekteb-i Tıbbiye talebelerinin, ilk defa resmi kıyafet olarak yakalarına yılanlı asa (caduceum) işlenmiş elbiseler giymesi hakkında ferman çıkarmıştır.

Eski Grekler'de elçilerin kullandığı defne veya zeytin dalından asaya sarılmış çifte yılan ile kanadlı caduceum ise, onlara emniyet ve masuniyet sağlayan barış ve ticaret sembolü idi.

Yakın zamanlarda başka bir Yunanlı tanrı Hermes'in (diğer adıyla Merkür) asası (caduceus) da tıbbın sembolü olarak kullanılmaktadır.

Hermese, abisi Apollon zenginlik ve servetin sihirli asasını verir. Asa, uyuşmazlık içinde olan herhangi iki şeyi uzlaştırma gücüne de sahiptir. Hermes yeni asasını denemek için birbirlerine öfkeyle tıslayan iki yılanın arasına sokar. Yılanlar kavgalarını unutup, asanın etrafına sarılırlar ve o günden sonra hep asanın üzerinde kalırlar. Ayrıca çift yılanlı Hermes'in "caduceus"unun üzerinde de bir çift kanat bulunmaktadır

Dünyada adli tıp ve adli bilimlerin de sembolü de yılandır. Burada tıp ve adalet sembollerinin birleşmesi göze çarpmaktadır.

Eski Türkler arasında da yılan sağlık ve mutluluk sembolü olmuştur. Sağlık kuruluşlarının kapılarında çifte yılan sembolü vardır. Anadolu'da Selçuklu Hastaneleri buna örnektir. Hastalık kötülük ve ceza demektir. Kötülükler yeraltından gelir; yılan da yeraltında yaşamaktadır. Yılan aynı zamanda gücü, kudreti ve koruyuculuğu simgelemektedir. Öldürücü olması ona karşı korkuyla karışık bir saygı duyulmasına neden olmuştur. Yılanlar ve sürüngenler birçok kültürde rastladığımız ortak sembollerdir.

Kızılderililer'e göre yılan; deri değiştirerek doğum, yaşam ve ölüm arasındaki metamorfozu simgeler.  Böylece tarih boyunca yılana atfedilen özellikler doğurganlık, ölümsüzlük, sağlık,hekimlik, sağduyu sahibi olmak, bilgelik, kehanet, iyi talih, fiziksel güç ve hız, olarak sıralanabilir.

Şifalı bitkilerde açıkça gözlenen tabiatın iyileştirici kudretini en yakından tanıyan, en iyi bilen canlının da, yeraltında yaşadığı için bu bitkilerle çok yakın komşuluk halinde bulunan yılan olduğu kabul edilerek, hekimlik sembolü kendisine yakıştırılmaktadır.

İslam ülkelerindeki Lokman Hekim kıssası, Gılgamış efsanesini hatırlatan motifler taşır. Yiyenlere ebedi hayat, ölümsüzlük bahşeden otu, Lokman Hekim, araştırmaları sonunda Çukurova bölgesinde bulur. Keşfinin heyecanıyle köprüden geçerken düşürdüğü otu Lokman Hekim eline geçiremeden bir yılan yer. Bundan dolayı yılanın ölümsüzlük, yaşama gücü ve sağlığı temsil ettiğine inanılır.

Yılan, bilhassa zehirli yılan ölüm sembolüdür. Ancak ölümün zıddı olan hayatı da hatırlatmaktadır. Dolayısıyle yılan, hayat ve sağlığı aynı anda remzetmek için kullanılan bir motif hüviyetini kazanmaktadır. Uzak Doğu Yin-yang felsefesi nde çift başlı yılan motifinde bir yılan başı hayatı, öbür yılan başı ise ölümü temsil etmektedir. Dolayısıyle çift başlı yılan,zehir ile panzehiri hatırlatan bir örnektir.

Babillilerin ulusal destanında Gılgamış, ölümsüzlüğü elde etmek için yeraltından ölümsüzlük otunu çıkarır. Ancak bir fırsatını bulan yılan bunu yer. Yılanın çok yaşayan hayvan olması bundandır. 

Aztekler, çıngıraklı yılana özel bir önem verirlerdi. Hatta çıngıraklı Yılan tarafından ısırılan Aztekler, toplumda itibarlı bir mevkie yükseltilirdi. Yılan tarafından ısırıldığı halde ölmeyen kimseleri, ilahlarla temasa Geçmiş seçkin kimseler olarak kabul ederlerdi.

Hem Maya, hem de Aztek kültürünün efsanevi kahramanı olarak kabul edilen beyaz renkli ve iri burunlu Quetzalcoatl'ın sembolü, tüylü yılandır. Tüylü Yılan motifi birçok mefhumun yanı sıra bilgi, şiir ve şifanın sembolü olarak kullanılmıştır.

Grek mitolojisinde Medusa, baktığı insanları taşa çeviren bir kadındır. Phorkos'un kızları olan üç Gorgon'dan biri olan Medusa'nın başı, saç yerine yılanlarla kaplıdır! Gorgonlar, saçları yılan olan dişi canavarlardır. Onları gören erkekler taşa dönüşür .

Orta Asya Türk boyları arasında olumlu vasıflar taşıyan bir yaratık Olarak kabul edilen yılan veya ejderha motifi, daha sonra korkunç ve zararlı, bir Hayvan hüviyetine bürünür. Ejderha, yılanın mübalagalı surette büyütülmüş, korkunçlaştırılmış ve stilize edilmiş, tamamen hayali ve efsanevi bir modelidir.

Türk hikayelerinde yılan sıklıkla insanoğluna karşı hürmetkar, sabırlı, misafirperver, dost, yardımcı, merhametli, affedici ve bilge bir mahluktur. Gerektiğinde insanoğlu uğruna -Şahmeran efsanesinde olduğu gibi- kendini feda etmektedir.Yılanın dili çatallıdır. Çatal dil ise dedikodu ve arabozuculuk işaretidir. Bundan dolayı dedikodu, arabozuculuk yapan kimselere yılan dilli denir. Bir yerin ıssız, tenha olmasını ifade için kullanılan deyimin tamamı, 
"kuş uçmaz, kervan geçmez, yılan bağırsağını sürümez " şeklindedir.

İstanbul Boğazı'ndaki Kız Kulesi hakkındaki efsaneye göre bir kahin, imparator Konstantin'e, kızını bir yılanın sokarak öldüreceği kehanetinde bulunur. Konstantin, bu kehanetin oluşumuna engel olmak için İstanbul Boğazı'nda, deniz ortasında yaptırdığı bir kuleye (Kız Kulesi) kızını saklar. Ancak Kuleye gönderilen bir üzüm sepetine saklanan zehirli bir yılan, kızı sokarak öldürür!

Aynı efsane, Silifke sahillerinde, kıyıdan birkaç yüz metre uzakta Bulunan Kızkalesi hakkında da anlatılmaktadır.

Selçuklu Mimarisinde Darüşşifalarda yılan motifleri bulunmaktadır.Mar kelimesi farsça "Yılan" manasına gelmekte olup, Maristan (Yılan Yurdu) kelimesiyle duvarlarında yılan sureti bulunan bina, yani hastahane kastedilmektedir. Dolayısıyle yılanlara atfedilen sağlık, şifa ve afiyet manaları da böylece hatırlatılmakta, tedavi ettirilmektedir.

Darüşşifalara maristan yani yılanlı bina denmesinin bir başka sebebi ise , yılanların kötülük ve hastalıkları yutarak iyilik ve şifa dağıttıklarına inanılmasından dolayıdır. Zaten Selçuklular devrinde inşa edilen hastahanelerin hemen hepsinin kapısında çifte yılan motifi bulunmaktadır.

Anadolu Selçukluları devrinin en mühim sosyal, kültürel, sınai, iktisadi ve siyasi teşekkülü olan Ahi Teşkilatı'nın kurucusu Şeyh Nasiruddin Mahmud'un efsanevi adı "Ahi Evren(Evran)"dır. Evren kelimesi kainat, alem ve yılan, ejder manalarını taşımaktadır.

Debbağların "Pir"leri olarak kabul ettikleri Ahi Evren, kitapları ve hakkında anlatılan efsanelerden anlaşıldığına göre yılandan kırbaç ve panzehir imal eden bir hekimdir. Yılan zehrinin kendisine zarar vermemesi, bünyesinde onun zehrini Tesirsiz hale getiren panzehirin varlığıyle izah edilmiş ve çok eski zamanlardan Beri yılandan panzehir elde edilmeye çalışılmıştır.

Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, yılanın, bilhassa birbirine sarılmış Çifte yılanın Ortaasya Türkleri arasında saadet, sağlık, uğur ve şifa sembolü telakki edildiğini belirtir

Anadolu halkı yılandaki şifa verici gücün Eyyub Peygamberle ilgili Olduğuna inanır. Halk inancına göre Eyyub Peygamber'in yarasına düşen kurtlar,vücudunu yiyerek delik deşik etmişler. Eyyub Peygamber bu ızdıraba sabretmiş. Sonunda çilesini tamamlayınca, topuğunu yere vurması vahyedilmiş. Vurduğu yerden çıkan su ile yıkanmış. Eyyub Peygamber yıkanırken, vücudunu kemiren kurtlar yere düşerek bir kısmı sülük, bir kısmı ise yılana dönüşmüş. Anadolu halkı bundan dolayı sülüğün de şifalı olduğuna inanır.

Onaltıncı asırda bazı Avrupa şehirlerini sık vuku bulan veba Salgınlarından korumak için hususi sikke (madeni para) basıldığı bilinmektedir. Bu paraların bir yüzünde yılan resmi altında "Yılana bakan yaşayacaktır" yazılıdır. 

Avrupa'da yılanların bir çok hastalığın tedavisinde ilaç Anamaddesi olduğuna inanılmaktaydı. Bu çeşit ilaçların en meşhuru theriacum (tiryak)tır. Bu ilaç, resmi farmasötik kodekste 1908 yılına kadar yer almıştır!

Evliya Çelebi Mısır'daki Sa'di dervişlerinin zehirli yılanları nasıl yakaladıklarını, etinden nasıl tiryak, ilaç yaptıklarını Seyahatname'sinde anlatır. Anadolu'da bulunan birçok yılanlı göl, yılanlı çermik gibi isimler Taşıyan yerlerde canlı yılanların şifa bahşedici, tedavi edici özeliğinden günümüzde hala faydalanılmaktadır.

Yılanlar vasıtasıyle tedavi edilen hastalıklar arasında bulunan "Erizipel"e halkımızın "Yılancık" demektedir. Anadolu folklorunda , erizipele tutulanların yaralarına "yılan veya yılancık taşı" denilen bir taş sürüldüğütakdirde, hastalığın iyileşeğine inanılmaktadır.

Halen dünyada 2500 kadar yılan türü yaşamaktadır. Bunlardan ancak üçte Biri insanlar için az veya çok derecede zehirlidir. Çok tehlikeli olanlar İse bütün yılan türlerinin % 7'sini geçmez. Yılanların sokmasının, esas itibariyle, insanları öldürmeye değil, Yılanın beslenmesine matuf olduğunu unutmamak gerekir. Güvenliği tehdit edilmedikçe, hiç bir zehirli yılan, insana saldırmaz , uzaklaşmayı tercih eder.

Ölüm olayları yılanı yakalamak, öldürmek veya saklandığı yerde Avlamak gibi faaliyetler sırasında, yılanın kendini savunması sonucunda oluşmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde akrep sokmasından ölenlerin sayısı, yılan ısırmasından hayatını kaybedenlerden daha fazladır.

Yılan motifi , tüm medeniyetlerde kendisine büyük önem ve kutsallık atfedilen esrarengiz bir semboldür. Antik Maya, Aztek, Çin ve Mısır medeniyeti gibi maddi olduğu kadar Batıni ilimlerde de ileri olan bütün büyük medeniyetlerde hep bir yılan motifiyle karşılaşmak, son derece enteresan ve ortak bir vakıadır.

Prof.Dr.İ.Hamit Hancı.
Ankara Univ. Tıp Fak. Adli Tıp A.D
STED (Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi) – Türk Tabipleri Birliği
Cilt:14 Sayı:8 Ağustos 2005 , pp:VI-IX

KAYNAKLAR
1-Hancı İH.Nedir Bu Ölüm Dedikleri. Ölüme Felsefi Bakışlar.Manisa Barosu Dergisi. 
2-Yöndemli F. Tarih Boyunca Yılan Piramit Yayınları , 2004.
3-Yöndemli, Fuat: Yılan Motifi: Hekimliğin Milletlerarası Sembolü. Türk Kültürü, 26: 299, 177- 179, 1988.
4-Hançerlioğlu O. Felsefe Sözlüğü Remzi Kitabevi 
5-Hançerlioğlu O .Toplumbilim Sözlüğü Remzi Kitabevi 
6-Gılgamış Destanı. Cumhuriyet Kitapları.Çev. Muzaffer Ramazanoğlu
7-Bayat AH.Tıp ve Eczacılık Sembolü Yılan. İzmir Eczacı Odası Bülteni Mart1983.
8-Watanabe T. Adli Tıp Atlası. 
9-Coelho P. Simyacı
10-Molenaar JG : Zehirli Yılanlar: Tehlikeli ve İlginç. Onganorama, 20, 1, 16- 21.
11-Tuncel M Beydağları Efsane söyler. 1999
12-http://www.beyazyildiz.com/astrologum/yilan.htm 27 HaziraN 2003
13-Arapkirli Z. http://www.ntvmsnbc.com/news/201092.asp Tatlı dil ve yılan
14-Gökovalı Ş.Tıp Tarihi ve Semboller Konferansı 1997, İzmir.



Ouroboros


Mısır ,Ouroboros ve Scarab Roma dönemi 1.yy

Ortasında Triskeles ile Ouroboros


Kuyruğu ağzında, halka halini almış yılan en eski Evren sembollerinden biridir. Yılan sembolizminde kendi kuyruğunu ısıran yılan ise özel bir öneme sahiptir; bu yılan ebedi devriliğin ya da genel olarak ebediliğin sembolüdür. Simyada bu yılan devrilik arzeden işlemlerle ilişkilendirilir (birbiri ardınca gelen buharlaşma ve yoğunlaşma süreçleri); süblimleşme ya da yükselme genellikle kanatlarla temsil edilir. Çöreklenmiş ya da düğümlenmiş yılan tezahür sikluslarını temsil eder, o aynı zamanda, iyi ya da kötü ama dinamik ve potansiyel olan gizil gücü simgeler. Yumurtanın etrafında çöreklenmiş yılan, canlı ruhun kuluçka dönemi, Ouroboros’tur, dünyanın etrafındaki suların her yeri kuşatan gücünü sembolize eder. Bir ağacın etrafında ya da herhangi bir eksensel sembolün etrafında çöreklenmiş olan yılan, dinamik gücün uyandırıcı gücü, tüm büyüyen canlıların dahisi; anima mundi, devresel varoluştur. Hayat ağacı ile ilişkilendirildiğinde iyi, Bilgi ağacı ile ilişkilendirildiğinde ise kötüdür ve bu durumda tezahürler dünyasının kötülüğünün zehiridir. Yılan bir kadının etrafında çöreklendiğinde o kadın Büyük Anne, yani ay tanrıçasıdır, yılan güneşle ilişkilidir ve ikisi birlikte eril-dişil ilişkisini temsil ederler.



Yedi Başlı Yılan

Yedi başlı yılan, birden fazla anlam ifade etmekle beraber öncelikli olarak inisiyatik yoldaki yedi zorlu sınavı ve karmik tortulardan, nefsaniyetten arınma aşamalarını simgeler.

Bir diğer anlamı ise dünyanın meydana getirilişindeki yedi aşamayı temsil eder, yedi gök katını, yedi mantal planı, yedi mantal plan gibi kozmik oluşumların ve zihni gelişimlerin yedi aşamasını simgeler.

Yedi başlı yılana ya da ejderhaya efsanelerde, mitlerde ve halk masallarında sıklıkla rastlanır çünkü yedi birliğin bozulmasını temsil eder ve sürüngeni kozmosun temel düzenleri arasına yerleştirir. Yedi başlı yılan uzayın yedi yönü sembolizminin ve aynı zamanda haftanın yedi gününün, yedi gezegen tanrısının anlamını paylaşır ve yedi günah anlamını da içinde barındırmaktadır.




Ouroboros, kendi kuyruğunu ısıran bir yılan ya da ejderha şeklinde resmedilen sembol.

Latince'deki uroborus kelimesinden gelir ve bu sözcüklerin sözlük anlamı "kuyruğunu öldüren" dir. Bu sembol "doğanın ebedi döngüsü" 'nü ifade etmektedir.


Amerika Kızılderililerinde

Amerika Kızılderililerinde yılan gökgürültüsü ve şimşekle ilişkilendirilir, yılan yağmur getirendir ve Gökgürültüsü Kuşu’nun düşmanı, ay ve büyü gücünün sembolü, savaş tanrılarının mızrağıdır. Sözkonusu kültürde yılan ebediliğin sembolü, ölümün habercisidir. Boynuzlu yılan suyun ruhu, suyun bereket verici gücüdür. Yılanlar insanlarla aşağı dünyalar arasında aracıdırlar. Ulu Manitu, şeytan olarak kabul edilen Kara Kurbağa’yı veya Karanlık Manitu’yu dondurduğu boynuzlu yılana dönüşür.

Kızılderililerde küçük kitleli sular için dalgalı yılan sembolü kullanılırdı. Nagalar, Uygurlar, Kayralılar ve Amerika Mayaları suyu simgelemek için Khanab’ı, yani süssüz yılan’ı kullanmışlardır. Maya tradisyonundan anlaşıldığı kadarıyla süssüz yılanın suyu temsil etmek üzere yılanın bedeninin hareketleri okyanusun inip çıkan dalgalarına benzetildiği için suları temsilen seçilmiştir. Süslü yılan kadim halklar arasında her zaman için Yaradan ve Yaradılışın; Altın Çağ’ın kitaplarında verilen Yedi Emrin sembolü olmuştur.

Mayalar, taş yontularında tüm varlıkların yaratıcısını etrafına çöreklenmiş bir yılan tarafından korunur şekilde simgelemişlerdir. Bir Hindu kitabı Aytareya Brahmana’da yılandan şöyle bahsedilir: “Sarpa Rajini, Yılanlar Kraliçesi, kıpırdayan her şeyin annesi” ve “Caisha, Yedi Başlı Yılan, Yaratıcı”.


Azteklerde

Yılan tüm yağmur ve rüzgar tanrılarına eşlik eder, ebedi yaratılış, bitmeyen zaman, Tanrı ile insan arasındaki aracıdır. Yılan, siyah bağırsaklarından yağmurun indiği Beyaz Tanrı ve aynı zamanda tüylü yılanın (Quetzalcoatl) amblemi olup aynı zamanda güneşle ilişkili olduğunda da Zodyağın Gök Tanrısı’dır, yılan Toprak Ana’yı temsil ettiğinde ise ay ile ilişkilidir ve bu durumda o yılanlardan örülü bir etek giyen Coatlicue  olmaktadır. Av kuşu, kanından insanlığın doğduğu yılan tanrısını yakalar ve bu gerçek birlikten ayrılışın ve tezahür etmiş dünyanın çokluğuna gelişin sembolüdür.


Mısırda

Yılan Mısır’da çok yaygın bir semboldü; ses olarak Z harfine denk gelen hiyeroglif yılanın hareket ediş şeklinin simgesidir. Tıpkı boynuzlu yılanın işareti gibi bu hiyeroglif de ilksel ve kozmik güçlere tekabül eder. Genel olarak bahsedilecek olursa, tanrıçaların isimleri yılanı temsil eden işaretlerle belirlenir, bu da şu anlama geliyor, ruhun maddenin ve kötülüğün içine düşme nedeni kadındır. Ölüler Kitabı’nda sürüngenler Ra Nu’nun sularının yüzeyinde belirdiğinde onu ilk alkışlayanlar olmuşlardır. Güneş Diski’nin tarafındaki yılanlar, kraliyet yılanları olarak Güneş Tanrı Ra’nın düşmanlarını kovan tanrıçaları temsil ederler. İki yılan Nous ve Logos’tur. Aslan başlı yılan kötülüğe karşı korumadır. Yılan tanrıça Buto, bir kobranın formundadır. Boynuzlu engerek, yılan tanrıça boynuzlu yılan Cerastes’in simgesidir. Mısır dilindeki tchet hiyeroglifi yılan şeklinde olup hem yılan hem de “beden” anlamına gelir. Kobra hiyeroglifi ara da hem yılan hem de tanrıça anlamına gelir.

Eusebius, Mısırlıların Knep olarak adandırdıkları Yaratıcının yılanla simgelendiğini anlatır. Dolayısıyla Yaratıcı’nın sembolü olması yılana verilen değerin nedenini de ortaya koymaktadır.

Kadim Mısırlılara göre yılan Uraeus krallığı temsil etmekteydi ve firavunun düşmanlarına zehrini akıtmaktaydı; bu sembol çeşitli güneş tanrılarla ilişkilendirilen güneş diskinin etrafına dolanmış halde de sembolize edilmekteydi. Uraeus, yüce ilahiliktir ve kraliyet bilgeliği ve gücüdür, bilgeliktir, altının sembolüdür. Yılan Apop, *Thyphon (*Fırtına Tanrısı) açısından bakıldığında Set olarak duman yılanı, karanlığın, uyumsuzluğun ve yıkımın şeytanı, ayrıca yakıcı güneşin zararlı yanıdır.


Afrika Tradisyonlarında yılan kraliyet amblemi, bir ölümsüzlük vasıtası, ölülerin enkarnasyonları olarak belirir. Göksel yılan aynı zamanda gökkuşağıdır ve bazen dünyayı kuşatırken bazen de hazinelerin bekçisidir ya da şimşekle ilişkilendirilen göğün gürleyişi ile ilişkili bir varlıktır. Yılan, insanlığa demiri işlemeyi ve ekini veren toplumsal bir kahraman ya da mitsel bir ata olabilir. Verimlilikle ve sularla bağlantılıdır. Afrika sembolizminde ayrıca kutsal piton kültü de görülmektedir.


Sümero-Semitik Tradisyonda


Ayağı olmayan ve karanlığın yılanı olan Babilli Tiamat, da ejderha olarak tasvir edilir. O kaostur, ayrıştırılmamış, bölünmemiş olandır, kurnazlık ve kötülük timsalidir ve Güneş ve Işık sembolü olan Marduk tarafından yok edilmiştir. Asur-Babil tanrısı Ea (5), sulardan doğan Lakhmu ve Lakhamu olarak gökyüzünün ve dünyanın eril ve dişil prensiplerine hayat veren eril ve dişil yılanlardır. Ishtar, Büyük bir Tanrıça olarak, yılan ile birlikte tasvir edilir. Frigyalı Sabazios’un en temel sembolü yılandır ve onun kültünde ayin yöneten rahipler Tanrı’nın sembolü olarak göğüslerinden yere altından yılan düşürmüşlerdir. Yılan Mısır Tanrıçasıdır. Nidaba omuzlarında yılanlar taşımaktadır ve yılan piktogramda hem bir direğin etrafına dolanan dünya tanrıçası ile hem de ölüm tanrısı olan ve sık sık her iki omzundan da yükselen bir yılana sahip olan oğlu ile ilişkilendirilir. Bir kutba yerleştirilmiş ve şifa tanrısı olarak tapınılan yılan, Kenan Diyarı ve Filistin’de sık sık tekrar eden bir semboldür.


Grek Tradisyonunda


Bilgeliğin, hayatın yenilenmesinin, yeniden dirilişin, şifanın sembolü olup Aesculapius’un, Hippocrates’ın, Hermes’in ve Hygieia’nın sembolü olarak o aynı zamanda da kurtarıcı-şifacının bir veçhesidir. O hayat prensibidir ve bir agathos daimon’dur, o bazen bir Zeus/Ammon’un ve diğer ilahların theriomorph’udur ; bilgelik bakımından Athena için kutsaldır ve özellikle Delf’teki karanlığın ve tufanın pitonunu öldüren ışık olarak Apollon için kutsaldır. Apollon yalnızca güneşi karanlığın güçlerinden korumakla kalmaz, aynı zamanda ruhu da ilham ve bilgi ışığı ile kurtuluşa erdirir. Yılan aynı zamanda Gizemlerin kurtarıcı ilahları ile ilişkilendirilir ve ölüleri, ölü kahramanları temsil eder: Ruh bedeni yılan formunda terk eder ve ölülerin ruhları yılan olarak yeniden enkarne olabilirler. Yılan Zeus Chthonios’un sembolüdür ve bazen yumurtanın etrafına dolanmış olarak, canlığın sembolü olarak tasvir edilir, eril ve dişil prensiplere hayatiyet kazandıran tutkuları temsil eder. Yılanlardan saçları olan kadınlar, örneğin Erinyes, Medusa ve Graia gibi, büyünün, güçlerini, yılanın bilgeliğini ve kurnazlığını işaret ederler. Kızdırılan Apollon’un gönderdiği iki büyük yılan Laocoön’ü ve iki oğlunu parçalamıştır. Agamemnon’un zırhının üzerindeki üç yılan gökkuşağı olarak göksel yılana denk tutulur. Bacchant’lılar yılan taşırlar.



Hıristiyan sembolizminde yılan değişkendir; zira hem bilgeliğin temsili olarak İsa’dır ve fedakarlık olarak yaşam ağacından büyümüştür, hem de dünyevi yanıyla Şeytan’dır. Yılan ya da ejderha şeytan’dır; baştan çıkarıcı’dır, Tanrı’nın düşmanıdır ve Düşüş’e neden olan kişidir; kötülüğün güçlerini, yıkımı temsil eder, aynı zamanda ağır olanı, aldatıcılığı, kurnazlığı sembolize eder. O aynı zamanda insanın içinde varolan ve aşması gereken kötülüğün gücüdür. İncil’deki yılan, Aden Bahçesindeki şeytanın tezahürüdür ve daha sonra Musa tarafından asasına konulan pirinçten yılana dönüşür ve bu, haça gerilen İsa’nın arşetipi olarak yorumlanmaktadır. Haçın ya da zıt güçlerin kesiştiği noktanın üstünde yükselen yılan bazen bir kadın başı ile tasvir edilir ki bu da şeytana uymayı sembolize eder, haçın ayak bölgesindeki yılan kötülüğün ve karanlığın güçlerinin temsilidir ve bu haliyle kötülüğü ve İsa’nın kötülüğün ve karanlığın güçlerinin üzerindeki zaferini aynı anda temsil eder. Hıristiyanlıkta yılan ejderhayla yer değiştirebilmektedir, tıpkı Babil’deki Tiamat gibi. Hıristiyanlıkta şeytan büyük ejderhadır ya da Şeytan ve Satan olarak adlandırılan yaşlı yılandır. 



İyi yılan ikonografide Aziz John’un kadehinden yükselirken tasvir edilir. Kötü yılan Satan’dır ve Apocalypse’in ejderidir. Tertullian, Hıristiyanların İsa’yı “İyi Yılan” olarak adlandırdıkları bilgisini vermektedir. Bakire Meryem, Havva’nın yılanına karşı yenik düşmemiş, bilakis onun başını ezmiştir. Erken dönem Hıristiyan metinleri olan Physiologus yılanın sembolik öneminin ilginç versiyonlarına sahiptir; örneğin yılan derisini değiştirdiğinden dolayı gençleştirmeyle ilişkilendirilir; benzer şekilde Hıristiyanlar da bu dünyanın yaşlılığını çıkarıp atmalı ve ebedi hayatın gençleştirmesini izlemelidir; yılan kaynaktan içtiğinde zehirini mağarasında arkasında bırakmalı ve böylelikle suyun temiz tutulmasını sağlamalıdır; aynı şekilde ebedi hayatın suyunun peşinden giden Hıristiyan da günahlarının zehrini geride bırakmalıdır; yılanlar yalnızca giyinmiş olanları ısırırlar, çıplak olanlardan utanırlar yani bizler de nefsaniyetin incir yaprağını çıkarıp atmalı ve günahlarımızdan arınmalıyız; böylece kötülüğün bizimle yolu kesişmeyecektir. Sonuç olarak, tehlikedeki bir yılan yalnızca başını korur, bedeninin kalan kısmı saldırıya açıktır. astroset'ten alıntıdır.




Yılan gök halklarının galaktik dinleriyle ilişkili bir semboldür. Bu konuda bulunabilen çok az bilgilerden bazılarında “yılan ve iç içe daireler” sembolleri bulunur. Yılan, içinde yaşadığı spiral galaksinin iki büyük ucunu temsil eder. Örneğin kuyruğunu ısıran yılan sembolü dünyanın bildiği en eski semboldür. Yukatan’da bulunan tabletlerde bu sembol aynen görülmektedir. Yılan burada spiral galaksiyi ifade etmektedir. İçinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisi de bir spiral galaksidir. Bu ifadelerden anlaşılabileceği gibi yılan aynı zamanda galaktik uygarlığın da sembolüdür. Bu yılanı gördüğümüz yerde Yaratıcı’nın bir mührüyle karşılaşmış oluyoruz. Galaktik Irk “Elohimler” olarak adlandırılmaktadır. Galaktik Irk’a mensup kişilere “Yılanoğulları” adı verilmektedir. Ayrıca uzaydan gelen “Yılan Krallar”ın mührü de buna bağlıdır. Bununla ilgili olarak örneğin Kukulkan yani “tüylü yılan” sembolü Güney Amerika yerlileri arasında çok yaygındır ve bu sembol Galaktik Irk’ın bırakmış olduğu bilginin son izleridir. O dönem insanları, Galaktik Irk’tan haberdardılar ve bunu bu şekilde sembolize etmişlerdir.

Kuyruğunu ısıran yılan tekerrürü ifade eder. Bu tekerrür, kainattaki maddi ve manevi kanunların birbiriyle yakın ilgisini ifade eder. Hayatın doğum-ölüm çemberi (yılan), İlahi İrade Kanunu dahilinde seyrederek varlıkların tekamülü için müteaddit bedenlenmeleri yansıtan temel bilgiyi sembolize eder. Reenkarnasyon bir ilahi kanundur. Her dinde açık ya da kapalı bir şekilde ifade edilmiştir.

Yılan sözcüğü İslam ve Hıristiyan aleminde zihinsel karışıklıklara yol açmıştır. Günümüz insanı “yılan”ı kötü, hiçbir işe yaramayan, hain, hilekar, aşağılık, alçak bir varlık haline getirmiştir. Tevrat’ta Havva’yı baştan çıkaran yılanın iğvasıdır. Yasak olan ağaçtan yemesini temin etmiştir ve bu da Aden Cenneti’nden kovulmalarına neden olmuştur. Aden Cenneti’nden kovulan bu iki prototip yeryüzüne indirilmeden önce hemen hemen bütün ihtiyaçları hazır olarak büyük bir konfor içinde yaşamaktaydılar. Bu konfor dünyaya indikten sonra kaybolduğu için yılan bunu yaptı diye bu canlıya olumsuz nitelikler atfedildiği görülmüştür. Gerçekte o yılan bildiğimiz yılan değildir. Meyva da bildiğimiz meyva değildir. O iki prototip te ,bildiğimiz Adem ile Havva değildir.

Ergün Arıkdal