Aspasi'nın Atina'ya gittiği zamanlarda kentin sosyal yaşamı, günümüzden oldukça farklıydı.
O zamanlarda Atina'da kadınlar , ikinci sınıf insan olarak görülür ve genel olarak dört sınıfa ayrılırdı: Gyne Gamete (kutsal anne) olarak adlandırılan evin hanımı, yani resmen evlenilen gerçek eşler; Pallake denilen nikahsız alınan kadınlar, cariyeler; yoldaş, kız arkadaş olarak değerlendirilen Hetairalar ;
Pornai adı verilen kısa süreli, geçici cinsel istekleri gideren kadınlar
...
Özgür kadınlar tek başlarına soğa çıkamıyor, genç erkekler ve kızlar birbirlerini sadece kurban ve cenaze törenlerinde ya da şenliklerde görebiliyorlardı. Kızlar ancak ana-babalarıyla, evli kadınlar ise sadece kocalarıyla yemek yiyebilirlerdi. Kadınların siyasal hakkı yoktu ve ülke yönetiminde hiçbir şekilde söz sahibi değillerdi. Evliliklerde sevginin bir rolü yoktu. Atina'da çok yaygın olan şu söz, bu konuyu özetle anlatmaya yeter: "Sevmek için bir oğlana, çocuk yapmak için de bir kadına gerek vardır." Atina'da erkekler için evdeki kadın, sadece çocuk doğuran ve onlara annelik yapan bir kadın olarak görülürdü. Erkeklerin bedensel zevkleri için başka kadınlara, hatta hem cinslerine yönelmeleri çok doğal karşılanıyordu. Özellikle (MÖ.) 6.yüzyılda kadın bedeninin ticari bir meta olarak görülmesi sonunda , Atinalı yasa yapıcı Solon (640-558) ilk genelevleri açmak zorunda kalmıştı. Dikterion adı verilen bu evler, devlete aitti ve her evde görevli memurlar işleri düzenler, gelirler de, Porniketos adı altında devlet kasasına aktarılırdı. Porneler, yani fahişeler, kendi içlerinde sınıflara ayrılmışlardı. En alttaki kadınlara Dikteriades adı veriliyordu ; bunlar en alt sınıftaki erkeklere hizmet ederlerdi. bu kadınlar, belli bir giysi giyer, güneş batmadan sokağa çıkamaz ve kentten izinsiz ayrılamazdı. Dikteriadesler, özellikle ailesinin terk ettiği ya da korsanların kaçırarak Akdeniz pazarlarında sattıkları çocuklar arasından seçilerek yetiştirilirdi. Orta sınıf fahişelere Auletrides adı verilirken ; bu sınıftaki kadınlar elden ele dolaşmalarından dolayı halk arasında "Zarlar" olarak anılırdı. Yüksek tabakaya hizmet eden kadınlara da , Hetaira adı verilmişti. Bu kadınlar bilim, felsefe, müzik, tarih, edebiyat ve sanat konularında eğitilmişlerdi. Ünlü yontucu Praksiteles'in sevgilisi Phryne'nin "Knidoslu Afrodit Yontusu"na modellik yaptığı söylenir. Büyük İskender'in sevgilisi Thais, onun ölümünden sonra Ptolemaios I ile evlenerek Mısır Kraliçesi olmuştur. Bu iki kadın da ,gerçek Hetaira'dırlar. Aspasia da kimi kişilerce haksız olarak hetairalar içinde sayılmıştır. Hetairalar, genellikle para almazlar, sevgililerinden armağan kabul ederlerdi. Ancak Atinalı Europa gibi bir Drahmiye birlikte olanlar da çıkmıştır. Ayrıca Hetairaların aşıklarına pek seyrek bağlı kaldıkları, esas düşüncelerinin para kazanmak olduğu yazdığı söylenir: " Neden uzun mektuplar yazarak canımı sıkıyorsun? Yazdıkların bana vız gelir. Benim istediğim elli Drahmi'dir. Beni seviyorsan parayı ver, yok paran kıymetliyse beni rahat bırak". Atina'da yine Solon'un sınıflamasına göre özgür vatandaşlar gelirlerine göre dört sınıfa ayrılmıştı: Pentekosioimedimnoi (beşyüz kile insanlar) adı verilen aristokratlar birinci sınıfı oluştururdu. Bunlar savaşta paralı askerlerin giderlerinden , tahkimatlardan ve gemilerin sağlanmasından sorumluydu. Savaşta süvarileri oluşturan Hippeisler, ikinci sınıf soylulardı. Üçüncü sınıfta ,Zeugitler adı verilen çiftçiler, zanaatkarlar yer alırdı. Bunlar da , savaşta Hoplitleri, yani piyadeleri oluşturuyordu. Dördüncü sınıftaki Thetler, yani mülksüz özgür ücretli işçiler ise ,savaş gemilerinde genellikle kürekçilik yapıyordu. Tüm bunların dışında yer alan Meteikoslar yani Atina'ya dışarıdan gelen yabancılar, köleler vatandaş sayılmıyorlar, halk meclisine bile giremiyorlardı. Genellikle ticaret ve santla uğraştıkları için oldukça zenginleşen Meteikoslar, ender durumlarda altı bin oyla vatandaş sayılsalar bile, yine de kimi haklardan yoksun tutuluyorlardı. Durumu daha kötü olan köleler ise, aile köleleri, işlik/madenlerde çalışan köleler ve "iş makinesi" gibi kullanılan devlet köleleri olmak üzere belli başlı üç sınıfa ayrılmıştı. Köleler ancak özgürlüklerini elde ettiklerinde bir parça insan yerine konuluyordu. Ancak bu tip kölelerin içinde çok zenginleşerek fakir düşen efendilerine yardım edenler de çıkmıştır. Perikles'in 451 yılında çıkardığı "Vatandaşlık Yasasına" göre yabancıların Atinalı vatandaşlarla evlenme izinleri yoktu. Böyle evlilikten doğan çocuklar vatandaş sayılmıyordu. Bu durumda, Aspasia'nın Atinalı özgür bir vatandaşla evlenmesi olanaksız gibiydi, Çünkü o, Metoika adı verilen yıllık altı ila on iki Drahmi arasındaki bir parayı kelle vergisi olarak ödeyip, Atina'da oturan bir Meteikos sayılıyordu. Taşınmaz mal edinmesi de olanaksızdı. O halde bir şeyler yapmalıydı.....
MİLETOSLU ASPASİA - A.SEMİH TULAY
Remzi kitapevi
Bundan 2500 yıl önce Ege Denizi'nin iki yakasında yaşayan ve geceleri "erimiş gün ışığı"yla aydınlanan insanların, aynı zamanda hırsları, kaygıları, sevinçleri, umutları ve büyük aşkları da vardı kuşkusuz. Her iki yakada, o dönemde dünya tarihine damgasını vuracak olayların yanı sıra özellikle Miletoslu Aspasia ile Atina'nın güçlü lideri Perikles arasında büyük bir aşk yaşandı. Bu aşk, karşıtlarının her fırsatta onları çekiştirmelerine neden oldu. Tüm engellemelere iftiralara karşın ne Aspasia ne de Perikles ödün vermeden sevgilerine sonuna kadar sahip çıktılar. A.Semih Tulay, Miletoslu Aspasia'da bu kararlı ve onurlu duruşun öyküsünü anlatıyor. (arka kapak) A.Semih Tulay Afrodisias, Milet müze müdürlüğü yapmıştır. Öyküde kullanılan özel adlar (Semira dışında) gerçek tarihi, mitolojik kişiliklere ve yer adlarına ilişkin olup, özgün biçimleriyle yazılmıştır.
Türkiye'nin klasik arkeoloji alanında en köklü kazıları olan Perge kazıları 65 yılı geride bıraktı. Heykelleriyle dünya çapında ünlü olan Perge'yi kazı başkanı Prof.Dr. Halık Abbasoğlu ile konuştuk.
dergi: Perge kazıları ne zaman başladı ?
* Hocamız Ord.Prof.Dr.Arif Müfid Mansel, Perge'ye ilk kez 1943 yılında gider. Türk Tarih Kurumu'na bir rapor yazar ve Perge'de çalışma yapılması gerektiğini belirtir. Türk Tarih Kurumu da bunu kabul eder. Prof.Mansel Perge'de ilk kazmayı 1946 yılında vurdu ve bu bölgede çok önemli çalışmalara imza attı. Türk üniversiteleri içinde ilk arkeoloji araştırma merkezi olarak 1954 yılında Antalya Bölgesi Arkeoloji Araştırmaları İstasyonu kuruldu. O zamanlar adı istasyondu. Sonradan, bu araştırma istasyonu Antalya Bölgesi Arkeoloji Araşatırmaları Merkezi adını alarak bir enstitü gibi çalıştı. 1975 yılında hocamız vefat etti. Bunun üzerine Prof.Dr.Jale İnan başkanlığı devraldı ve 1987'ye kadar bu görevi sürdürdü. 1988'den itibaren kazı başkanlığı görevini ben yürütüyorum. Bu kazının 3.başkanı olarak Perge'de çalışmaktan büyük onur duyuyorum. 2011'de 51.kazı sezonu gerçekleştirildi. Bu, Türkiye'de bir üniversitenin klasik arkeoloji alanında yaptığı en uzun soluklu Türk kazısıdır. "65 yılda 50 kazı sezonu" konusuyla iki sempozyum ve sergi düzenledik. Büyük bir ilgi gördü ve davet üzerine ABD'ye götürüp 5 kentte açtık.
dergi: Perge Kazılarının önemi nedir?
* Tarihçilerin bildirdiklerine göre Yunanistan2ın çeşitli kentlerinden gelen Troya Savaşı'nın galip komutanları, buraya yerleşir. Bu nedenle buraya "Tüm Kabileler Ülkesi" anlamına gelen Pamphylia adı verilir. Bu bölgede bağımsız şehir devletleri kurulur. Bunlardan birisi Perge, diğerleri Side, Sillyın ve Aspendos'tur. Kısa süre öncesine kadar Perge'nin MÖ.1200'lerde kurulduğu kabul ediliyordu. Çünkü Helenistik Dönem'de burada bir kentleşme olduğunu biliyoruz ve buna birinci parlak dönem diyoruz. İkinci parlak dönem MS.1.-2. yüzyıllarda yaşanan Roma Dönemi. Roma İmparatorluk Döneminde artık Akdeniz bir Roma gölü haline geliyor, hiç savaş olmuyor ve bayındırlık faaliyetleri artıyor. Perge ve Pergeliler zenginleşiyor ve kentte çok görkemli yapılar inşa ediyorlar. MS.3.yüzyılda tekrar bir parlak dönem yaşıyorlar. Benim kazı başkanı oalrak görev yapmaya başladığım yıllarda çok önemli bir belge elde edildi. Anadolu'nun ortasında Hititler'in başkenti Boğazköy (Hattuşaş)'de bronz bir tablet bulundu. Bu bronz tablet, kabaca Konya bölgesi ve civarını kapsayan Tarhuntassa Ülkesi Kralı Kurunta ile Hitit Kralı 4. Tuthaliya arasında yapılan bir sınır anlaşmasını belgelemektedir. Buna göre Tarhuntassa Ülkesi'nin batı sınır, Kastaraya nehri üzerindeki Parha kentidir. Dil bilimciler Kastaraya'yı antik Kestros, bugünkü Aksu; Parha'yı da Perge olarak açıkladılar. Bu belge MÖ.14.yüzyıla tarihlenmektedir. Kentin kuruluşuyla ilgili bizim bilgilerimiz ise MÖ.12 yüzyıla dayanıyordu. Böylece MÖ.12yy dan iki yüzyıl önce bu bölgede Parha diye bir kentin varlığı söz konusuydu. Biz bunu araştırdık ve ummadığımız kadar önemli bir sonuca ulaştık. Ulaştığımız sonuçlar MÖ.4225'e kadar gitti. Perge Akropolisi'nde Kalkolitik Çağ, Tunç Çağı ve Demir Çağı'na ait yerleşimin var olduğunu kanıtladı. Dolayısıyla Perge'nin önemi şu : Antalya (Pamphylia) düzlüğünde yerleşimin MÖ.5 bin yıl sonunda da olduğunu keşfettik. Troya Savaşı'nın galip komutanları buraya gelmeden önce, burada yaşayanlar vardı. Zaten Perge'nin , Side'nin ve Aspendos'un adı Eski Yunanca Değil ! Bölgede daha önce yaşamış yerli halkın dilinde isimler bunlar. Böylece bu arkeolojik olarak da kanıtlanmış oldu. Perge'nin ikinci önemi , buranın bir heykeltıraş atölyesi olmasıdır. Bugünkü Antalya Müzesi'ne giderseniz eserlerin çoğunluğunun Perge buluntusu olduğunu görürsünüz. Bu heykel ve lahitler nitelikli işçiliğiyle dünya çapında üne sahiptir. Lahitlerin bir kısmı Atina, bir kısmı Afyon, bir kısmı da Marmara Adası mermerinden yapılmıştır. Bunun yanında yerel kireç taşından yapılan lahitler de var. Bu husus, o dönemde bir ticaretin varlığını göstermektedir. Bu ticaret, Aksu Nehri'ndeki kentin nehir limanı vasıtasıyla gerçekleşiyordu.
dergi : Perge buluntuları arasında ilk aklınıza gelen eser hangisi?
* Kent, olağanüstü mimariyle donatılmış, gelişmiş bir şehircilik örneği göstermektedir. Kentin surları dışında 9 bin kişilik tiyatro ve stadyonu var. Tiyatronun shne binası 3 tane frizle süslenmiştir. En alttaki frizde Dionysos'un doğumu ve yaşamı anlatılamaktadır. Diğer iki frizde Gigantlar'la ve Kentauroslar'la mücadele sahneleri yer alır. Bunlardan Dionysos frizi yerinde ve hala orjinal şekilde korunmaktadır. Kentin iki tane hamamı, bir tane pazar yeri (macellum) mevcut. Kenti kuzey-güney ve doğu-batı doğrultusunda kateden iki anıtsal sütunlu bir caddesi var. Dört tane anıtsal çeşmesi mevcut. Bu anıtsal çeşmeler imparatorların adına inşa edilmiş. Bir tanesi İmparator Hadrianus, diğer ikisi Septimius Severus adına yaptırılmış. Bunların dışında Perge'nin en önemli özelliklerinden bir diğeri de MS.2.yy başında kentin idarecisinin kadın olması. Adı Plancia Magna. Bu kadın, hem kentin idarecisi hem de Tanrıça Artemis'in baş rahibesi , aynı zamanda imparator kültü baş rahibesi. Biliyorsunuz; Anadolu'da kadın çok önemlidir. Esasında Anadolu anaerkil bir toplumdur. Neolitik Dönem'den beri iri göğüslü ve iri kalçalı ana tanrıça heykelleri, doğurganlığı ve bereketi simgeler. Sonra bu Kybele'ye dönüşmüştür. Perge'de MS.2.yy başında bir kadın yönetici olması Anadolu için çok önemlidir.
dergi : Bu yıl ne tür çalışmalar yaptınız ?
* Bu yıl onarıma ve korumaya yönelik çalışmallar yaptık. Sütunlu caddenin batıya doğru uzanan tarafından kazılar devam ediyor. Kültür Bilinci Geliştirme Vakfı'yla beraber "Bir Sütun da Sen Dik" kampanyası başlattık. 2500 TL bağışlayan kişi adına bir sütunu ayağa kaldırıyoruz ve altına da "Bu sütun şu kişinin katkılarıyla ayağa kaldırılmıştır" yazan bir plaket koyuyoruz. Bu adet antik çağda da vardı. Kentin zenginleri , ileri gelenleri kente bağışta bulunur, kent de onun ismini yazıtlı mermer kaideler üzerinde yükselen heykellerle ölümsüzleştirirdi. Bugüne kadar yaklaşık 90 sütunu bu şekilde devletten hiç yardım almadan, bağışlarla ayağa kaldırdık. Örneğin geçen yıl bir kişi evlilik hediyesi olarak eşine bir sütun hediye etti.
Kentin Kızı Plankia Magna günümüzde Londra’da yaşayan, tiyatro oyunlarından tutun da araştırma kitaplarına kadar bir çok eseri bulunan, Yazıt bilim doktora ünvanına sahip İsmail Kaygusuz’un Grekçe ve Latince yazıtların çözümlenmesi aracılığıyla imparatorluk olayları ve kentsel tarihi gerçeklere sadık kalarak kaleme aldığı romanıdır. Anlayacağınız bu kitap bir roman olabilir; ama, kurgu değil tarihsel gerçekliliklerdir. Romanda okuyacağınız, Perge’de (Antalya) kent yöneticisi olan Plankia Magna 2. yüzyıl’da yaşamış gerçek bir karakterdir. O dönemde Anadolu insanının günlük yaşamını, inançlarını, sanat ve felsefesini, siyaset ve ahlak anlayışını yazıtlardan alınan bilgilerle okuyucuya aktaran bu roman Perge’yi, o dönemin Anadolu insanını ve yaşam biçimini anlatan emsalsiz bir eser. Zira Kaygusuz Perge klasik arkeoloji kazılarında yedi yıl görev yapmış ( 1977-1985 yılları arasında Perge kazılarına epigraf olarak katılmış) ve bu romanı aslında bir roman değil arkeoloji kazısı esnasında hazırladığı; ama, kazı başkanı Profesör’ün yayınlamasına izin vermediği kapsamlı bir inceleme. Bundan yıllar sonra yazar bu incelemenin romanlaştırılarak okuyucuya ulaştırılabileceğini düşünerek Plankia Magna’yı yayınlamış. Kitabın sonunda araştırmayı da eklenmiş. Böylece tarihsel gerçekliliği de rahatça görebiliyorsunuz. Gerçek Perge’yi, o dönemin Anadolu kentini, insanını tanımak isteyenlere Perge fotoğralarıyla. (alıntıdır) İsmail Kaygusuz'dan başka bir hikaye için tıklayın:
...They found their best spokesman in Takayama Chogyü who developed a wide-ranging theory of cultural nationalism between 1897-1902 that mixed minzoku and race, nationality and Asiansim, all the while drawing heavily on Western theorists in order to denounce the deleterious effects of Western culture on Japan. Takayama understood Japan's growing tensions with Russia as part of a broader idea og global "racial was" that Ludwig Gumplowics had sketched in Der Rassenkampf (1883). From this racial lens, Takayama was certain that the Triple Intervention, Russian designs on Korea, and even the 1875-78 war between Russia and Turkey and the 1897 war between Greece and Turkey (Takayama believed Turkey was part of the East, or "the Turanian race") were indicative of a "600 year old racial war between the Aryan race and the Turanian race. Against Warase's argument that a modern state was able to withstand the challenges of a multiethnic populace. Takayama drew from Max Müller and Henry George to argue that a state cannot simply be a territorial administrative unit, but must be built on with and through a single people with a shared cultual identity. Thus, even through the Japanese, Koreans, Taiwanese and others were all part of the Turanian race, their distinctiveness resulted from the fact that this race, like all races, was divided into Naturvölker (shizen minzoku) and Kulturvölker (jinbun minzoku). The Naturvölker were those peoples who had yet to develop an integral, shared culture that provided the dynamism for their own independent states; the Kulturvölker were those ethnic groups who had emerged out of the state of nature to built an independent state on the basis of their unique culture. Of course, among the Turanian race, only Japan met the requirements of a Kulturvölker. In one broad sweep of the pen. Takayam had sketched the conceptual foundations for modern Japanese imperalism as well as the grounds for cultualist attacks on Christianity as a foreign creed incompatible with the culture of the emperor-nation. Not surprisingly, his last work publisched ,n 1902, the year he died, was an exploration of the thinking of the medieval xenophobic Buddhist monk, Nichiren. The annexation of Korea in 1910 renewed and sharpened the debate on weather Japan should be a homogeneous ethnic nation-state and whether the concept of minzoku was flexible enough to incorporate Koreans in the Japan minzoku. Again, Christian intellectuals played a leading role in asserting an optimistic, open reading of the potential limits of ethnic assimilation, while the Japanist and statist intellectuals like Takayama and Inoue Tetsujirö were slow to accept a sense of minzoku that was not thoroughly and exclusively racist. Yamaji Aizan had laid the foundations for his fellow Christians, arguing several years prior to annexation that the Japanese were a "composite" nation, historically formed through a combination of Ainu, Malay and the Yamato (a branch of the Turanian race).
Peter Joseph’in ünlü filmi Zeitgeist The Movie hayatımıza 2007 yılında girdi. 2008 yılındaysa piyasaya Zeitgeist Addendum çıktı. Her iki film de kısa sürede büyük bir popülerliğe kavuştu. Yakın bir tarihte üçüncü filmin gösterime gireceği ilân ediliyor. İnternet üzerinden bedava indirilebilen filmlerin yaklaşık 100 milyon kişi tarafından izlendiği tahmin ediliyor. Mesele sadece sayıyla da ilgili değil. ABD ve sistem karşıtı çevreler arasında Zeitgeist’ın savunduğu fikirler hızla yayılıyor. İnternet sayesinde Zeitgeist Hareketi adı altında örgütlenmeye çalışılıyor. Peki, Zeitgeist hakikaten bir sistem eleştirisi yapıyor mu? Kaynakları ne kadar güvenilir? İleri sürdüğü tezler hangi dünya görüşünün ürünü? 11 Eylül Olayları ya da perde arkasından dünyayı yönetenler hakkındaki iddiaları komplo teorisi mi yoksa Amerikan karşıtlığı mı? Dinler tarihi bir aldatmacadan mı ibaret? Zeitgeist ile New Age akımları arasında bir ilişki var mı? Venüs Projesi gerçekleşebilir mi? Enerji konusunda söylenenler doğru mu? Zeitgeist Ne Anlatıyor? bütün bu sorulara çeşitli yanıtlar veriyor. Farklı yazar ve araştırmacılar Zeitgeist belgesellerini farklı açılardan değerlendiriyor. Emrah Alpat, Zeitgeist The Movie’nin dine bakışını ve ileri sürdüğü tezleri büyük bir titizlikle inceliyor. Sinema eleştirmeniTunca Arslan, her iki filmin sistem karşıtlığını eğlenceli bir üslupla ele alıyor. Araştırmacı yazarErol Bilbilikenerji meselesinden yola çıkarak Zeitgeist’a değişik bir açıdan yaklaşıyor. Haluk Hepkon, her iki filmin komplo teorileri ve New Age akımlarla ilişkisini değerlendiriyor. Viyana Üniversitesi Siyaset Bilimi Enstitüsü’nde görev yapan Karin Liebhart ise ufuk açıcı makalesinde ezoterik ve okültik akımların aşırı sağcı akımlarla olan bağlantılarını gözler önüne seriyor. Zeitgeist Ne Anlatıyor? Zeitgeist filmlerini izleyen, izlemeyi düşünen ya da popüler kültürün son ürünü olan bu filmlerin etrafında kopan tartışmaya ilgisiz kalmak istemeyen herkese eleştirel ve farklı bakış açıları vaat ediyor.(kitaptan)
ATATÜRK’ÜN AKILLI PROJESİ (2) “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nden Venüs Projesi’ne”
İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi
Atatürk’ün SOSYAL FABRİKA PROJESİ dışındaki “akıllı projelerinden” biri de İDEAL CUMHURİYET KÖYÜ PROJESİ’dir. “Köylü milletin efendisidir” diyen Atatürk, Türkiye’nin “tabandan kalkınması” için 1937 yılında İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ni hazırlamıştır. Atatürk’ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan’ın “Devletçilik İlkesi” ve “Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz” adlı kitaplarında yer almıştır.[1] Afet İnan, aslını TTK’ya bağışladığı, Atatürk’ün “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”nin belgesini, Trakya Umumi Müfettişi General Kazım Dirik’ten aldığını ve Atatürk’ün bu projeyi onaylayıp geliştirerek uygulanmasını istediğini belirtmiştir. Afet İnan, Cumhuriyet’in 50 yılı nedeniyle 1970’lerde tekrar gündeme gelen projenin hayata geçirilmesi için Bayındırlık Bakanlığı ve valilere mektuplar göndermiştir. 70’li yıllarda bu projenin hayata geçirilmesi için “çalışma atölyeleri” bile kuran Afet İnan, finansman sorununun çözülmesi için Meclis’e yasa tasarısı sunulmasına da önayak olmuştur. Ancak proje bir türlü hayata geçirilememiştir. İşte bir zamanlar Başbakan Bülent Ecevit’in “Köykent” ve MHP’nin ‘Tarımkent” projelerinin esin kaynağı Atatürk’ün bu ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’dir. Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır. İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “dart tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür. Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dahil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak ‘anıt’ın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekanlar yer alacaktır. Planın tam merkezinde bir “anıt” vardır. Merkezin hemen sağına “Köy Meydanı” yerleştirilmiştir. Köy Meydanı’nda ise “Köy Parkı” ve “Çocuk Bahçesi” vardır. Köy Parkının ve Çocuk Bahçesinin çevresinde ise oyun yeri, telefon, itfaiye, çeşme, havuz ve tuvalet göze çarpmaktadır. Planın sağında, en dış çemberden dışa doğru açılan alanda çok geniş bir koruluk vardır. Koruluğun sonundaki çayın kenarında kuzeyde değirmenler, güneyde ise “yaş ve kuru yonca ile hayvan pancar tarlası” görülmektedir. Planın sağ üst köşesinde “Hayvan Mezarlığı” , sol üst köşesinde ise “Asri mezarlık” vardır. Planın yine sol üst köşesinde “Kireç ve taş ocakları”na yer verilmiştir. Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü’nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır:
1. Okul ve Tatbikat Bahçesi,
2. Öğretmen Evi,
3. Halk Odası (CHP Kurağı)
4. Köy Konağı,
5. Konuk Odası,
6. Okuma Odası,
7. Konferans Salonu,
8. Otel Han,
9. Çocuk Bahçesi,
10. Köy Parkı,
11. Telefon Santralı ve Köy Söndürgesi,
12. Radyolu Köy Gazinosu
13. Ebe ve Sağlık Kurucusu,
14. Tarımbaşı,
15. Hayvan Sağlık Kurucusu,
16. Sosyal Kurumlar,
17. Ziraat ve Et İşleri Müzesi,
18. Gençler Kulübü,
19. Hamam,
20. Etüv Makinesi (Buğu s.)
21. Köy Yunak Yeri,
22. Cami,
23. Revir,
24. Kooperatifler
25. Köy Dükkanları,
26. Spor Alanı,
27. Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları,
28. Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa)
29. Kanara,
30. Mandıra,
31. Değirmenler,
32. Fabrika,
33. Asri Mezarlık,
34. Hayvan Mezarlığı,
35. Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları,
36. Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası,
37. Koruluk,
38. Köy Gübreliği
39. Fenni Ağıl,
40. Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası,
41. Aşım Durağı,
42. Panayır Yeri,
43. Selektör Binası
İşte Atatürk’ün, 1937 tarihli “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”! … Uygulandığı halde aşiret, tarikat eksenli “feodal yapıyı” yok ederek, kalkınmayı ve aydınlanmayı “tabandan”, “köyden” başlatacak; merkezinde “insan”,”hayvan” ve “doğa” olan bir “akıllı proje”!… Hayvan mezarlığıyla, geniş yeşil alanlarıyla, koruluklarıyla, yaş ve kuru yonca, hayvan pancar tarlasıyla, tavuk, tavşan, arı, aygır ve boğa istasyonlarıyla, hayvan sağlığını koruma merkeziyle dört dörtlük gerçek bir “çevreci” proje… Bugün, Türkiye’nin kurtuluşunu, HES’lerde, “çılgın kanal projelerde” görenlerin “çevreye” verdikleri önemle, “İdeal Cumhuriyet Köyü”nün mimarı Atatürk’ün “çevreye” verdiği önemi şöyle bir karşılaştırın bakalım ne sonuç çıkacak!… Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, sadece bir Türkiye projesi değil, bir dünya projesidir; hatta geleceğin projesidir. Şöyle ki: Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi Geleceğin Venüs Projesi Olmuş Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, dünya çapında bir hareket olan ve “tüm insanlığın iyiliği için bilimsel yöntemlerle büyük bir sosyal kalkınmayı” savunan Zeitgeist Hareketi tarafından geleceğin “Venüs Projesi” olarak dünyaya sunulmuştur. Dünyayı kasıp kavuran Zeitgeist filmlerinde[2] anlatılan “Venüs Projesi” dikkatle incelendiğinde Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nden (ç)alıntı olduğu görülecektir. 1916 yılında doğan Jacque Fresco, şu sıralarda Venüs Projesi’nin yaratıcısı olarak anılmaktadır. Zeitgeist Hareketi, 3. filminde Venüs Projesi’ni anlatmıştır. Proje, gelecekteki medeniyetin nasıl planlanması gerektiğine dair tespitlerde ve ön görülerde bulunmaktadır. Filmde, Venüs Projesi’yle ilgili çizimler yer almakta ve teknoloji ile çevrenin ideal kullanımından bahsedilmektedir.[3] Venüs Projesi çizimlerindeki “şehir planının” Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ndeki “köy planına” şaşırtıcı derecede benzemesi, bir kez daha Atatürk’ün “dehasını” ve bizlerin bu dehaya karşı nasıl “kayıtsız” kaldığımızı göstermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Önümüzdeki günlerde Atatürk’ün diğer “akıllı projelerini” de açıklayacağım!… Şimdilik elde var iki: 1. Atatürk’ün Sosyal Fabrika Projesi http://www.ilk-kursun.com/2010/12/sinan-meydan-yazdi-ataturkun-sosyal-fabrika-projesi/ 2. Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi… Sinan Meydan İLK KURŞUN 1 Mayıs 2011 [1]A. Afet İnan, Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz; A. Afet İnan, Devletçilik İlkesi, Ankara, 1972, Ek, 7., [2] İlk belgesel film, 2007’de Zeitgeist: The Movie, ikinci, Zeitgeist: Addendum 2008’de yayınlanmıştı. Zeitgeist”in 3. filmi Zeitgeist – Moving Forward adıyla vizyona girmiştir., [3] Mehmet Öcal, “Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, Venüs Projesi Olmuş”, Eğitim Yuvası Formu, 30 Nisan 2011.
Dünyayı kimin ya da kimlerin yönettiğini bilmezsek ulusal devletimize, dünyadaki tüm ulusal devletlere ve gelişmekte olan devletlere neler olduğunu anlayamayız. Başlarına nelerin geldiğini ve bunların neden gelmesi gerektiğini ancak bu sayede görebiliriz ve tedbirler alabiliriz. Dünyayı şunlar yönetiyor: Yüksek teknoloji tröstlerinin sermayedarları yönetiyor. Bu ne demektir? Uzay teknolojilerini, uzay silahlarını ve uzay radarlarını üreten bir sanayi sermayesi var. Bu sermayenin sahibi bunlar. Dünya çapında, küresel, dev tröstler, firmalar, şirketler. Bu bir. İki, dünya petrol ve doğalgazının ve madenlerin kontrolünü ele geçirmiş sermaye tröstleri var. Bunlar dünya yönetiminde rol alıyorlar. Üçüncüsü, 1920'lerden sonra hızla büyüyen bir 'Bank kapital, 'Finans kapital' olayı var. Yani hisse senetleri, hedge fonları, sıcak paralar vs. Buna bankacılık dahil. Bunun tröstlerine sahip olanlar var. Dünyayı yöneten dördücü sermaye grubu da medyanın, yazılı ve görsel medyanın tröstlerinin sahipleri var. Mesela, Murdoch gibi, CNN İnternational'ın sahibi gibi. Beşincisi de doğrudan doğruya kitle imha silahlarını üreten sermaye grupları. Bir de yeni bir tanım olan, sanal uzay teknolojilerine sahip olan tröstler. Mesela, Bill Gates'in bilişim teknolojisi, uzay teknolojisi. Bunların sahipleri, tümü 212 kişi. Aile olarak da 12 aile. Bunlar, dünyanın bütün varlıklarını alıyor. Eskiden %20 sini almıştı, şimdi artıyor. Geriye kalanı ise, 6 milyar nüfusa kalıyor . Bu iktidarlar, bu hegamonyalarını, hakimiyetlerini, yeni dünya düzenlerini korumak için, yeni emperyalizmi, yani küreselleşmeyi kullanıyorlar. Küreselleşme, yeni dünya düzeninin yeni adıdır. Bu yeni dünya düzeninin sahipleri kim? Dediğim patronlar. Bunların amacı ne? Tek bir dünya hükümeti ; tek bir dünya devleti, tek bir dünya ülkesi, tek bir din. Evanjelizm mi olacak, hristiyanlık mı? Bunlar dünyayı böyle yönetir. Bu yönetimi A.B.D. adı altında sürdürürken iki süper güç vardı. Biri A.B.D., biri de Sovyetler Birliği. Bir zorluk vardı. Niye? Kitle imha silahları, nükleer bombalar ve füzeler ikisinde de var. Caydırıcılık konsepti geliştirmişlerdi. ABD Moskova'ya ''atarım'' deyince, Moskova da Washington'a ''atarım'' diyordu. Bir konsensüs oluşuyordu. Barış içinde beraber yaşama. Bu örgütler dünyayı yönetebilmek için ne yaptılar? Gizli örgütler kurdular. Bu gizli örgütlerin birincisi: Dış İlişkiler Konseyi adlı gizli örgüt. Council on Foreign Relations. Kısaltması CFR. Bu örgüt dünyayı yönetiyor. Bu örgütün 4 tür beyin takımı var. Çekirdekte, bu örgütü kuran en büyük tröstlerin sahipleri var. Meselâ, dünya petrol devi David Rockefeller var. Finans kapital devi J.P.Morgan var. Bilgisayar sisteminin devi Bill Gates var. Lockheed Martin var. Bu uçakların, mesela F16 lar, F4 ler, 104 ler, 105 lerin hepsi bu Lockheed Martin'indir. Ondan sonra medya var. Murdoch gibi bir sürü insan var. Bu çekirdek kadro. Bir alt grubu da bunların tayin ettiği ve görev verdiği sermaye sahipleri. Yukardakiler tröst, bunlar da yukardakilere bağlı tröst. A.B.D. ilkin Avrupa'yı önemsediği için A.B.D. Birinci çekirdek kadroda beyinler var. Bunlar tayin ve tespit ediyor. Alt kadro, Bilderberg... Bilderberg, CFR'ye karşı Avrupa ülkelerinin yönetiminden sorumlu, emrinde ve hizmetinde, onun taşeronu. Pasifiki, yani Doğu Asya ülkelerini nasıl sahipsiz bırakacak emperyalizm? Bunu için de Bilderberg'in bir altına 'Üç kenar' anlamına gelen Üçlü komisyon, 'Trilateral' var. rada da Trilateral'i kurdular. Trilateral şu demek: Londra Borsası, New York Borsası ve Tokyo Borsası. Bu üçgendir. Oradaki dev Amerikan ağırlıklı tekeller sermayesi, Japonya hepsi var da, baş tröst A.B.D.'dir. Bunlar seçiyor üyeleri. Dördüncü grup da, az önce PKK için ayaktakımı dediğim dağ kadroları gibi. Palavradan Bilderberg üyesi yapılmış kişiler var. Mesela, Douglas Fairbanks gibi bir artist. Halkı peşine takmak için. Ya da Shirley Temple gibi. Sömürdükleri halka, sömürge yaptıkları ülkede idol yaratıyorlar.
Erol Bilbilik
Emperyalizmin, egemenliğini SüperNATO, CFR, Trilateral ve Bilderberg gibi bir dizi gizli örgüt aracılığıyla sürdürdüğü bilgisi her ortaya çıktığında, bu sistemin görevlilerince "komplo teorisi" itirazları ile karşılanır. Bunun en önemli nedeni, gizliliği koruma çabasıdır. Son derece dar bir kliğin, sınıf hakimiyetlerini sürdürmek için oluşturdukları mekanizmanın başarısı gizliliğindedir. Bu giz sayesinde insanlığa karşı faaliyetlerini sürdürebilme olanağına kavuşmaktadırlar. Gazeteci-yazar Erol Bilbilik'in bu çalışması, Türkiye'de ilk kez bu giz perdesini söz konusu örgütlerin kendi kaynaklarına dayanarak aralıyor. Dünyayı yöneten gizli örgütleri oluşturan mafyalaşmış büyük sermayenin elebaşılarını konumlarıyla birlikte ortaya koyuyor. Kitapta ayrıca CFR, Trilateral, Bilderberg üyesi 5 000 kişinin ve Türk Bilderberg üyelerinin isim listesi yer almaktadır.
***
BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI ÇALIŞMA GRUBU NE İŞ YAPAR?
Washington merkezli etkin bir strateji think-tank’inin başkanı olan ABD Dışişleri Bakanı eski yardımcılarından Strobe Talbott; Morton Abramowitz, Marc Grossman, Eric Edelman ve Mark Parris’in yer aldığı “Türkiye 2007 Projesi” adlı bir çalışma grubu oluşturmuş ve direktörlüğüne de Mark Parris’i getirmiştir. Parris; Brookings Enstitüsü, Bahçeşehir Üniversitesi ve TÜSİAD yoğun temaslarda bulunmuş; bir dizi toplantı, panel, konferans ve telekonferanslar düzenlemiştir. İlk aşamada Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süheyl Batum ve Georgetown Üniversitesi Rektörlüğü arasında “Amerikan Araştırmaları Programı”nın faaliyete geçirilmesi için Haziran 2006’da bir işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmanın ardından Bahçeşehir Üniversitesi’nde “Global Liderlik Forumu” adlı bir toplantıya katılmak üzere Morton Abramowitz, Marc Grossman ve Alan Makovsky İstanbul’a gelmiştir. Bu toplantıya Türkiye’den de Prof. Dr. Süheyl Batum, Prof. Dr. Hasan Köni, Prof. Dr. İlber Oltaylı, Prof. Dr. Nilüfer Narlı, Dr. Burak Küntay, Koç Holding’den Can Kıraç, Alarko Holding’den İshak Alaton, Doğan Medya Grubu’ndan Arzuhan Doğan Yalçındağ, Mehmet Açar ve Mehmet Ali Bayar katılmıştır. Amerikan heyeti daha sonra; TÜSİAD eski başkanı Halis Komili, Koç Holding’den Rüşdü Saraçoğlu ile, daha sonra da İlhan Kesici ile baş başa görüşmüştür. Bu hazırlık görüşmelerinin sonunda Brookings Enstitüsü Başkanlığı ile TÜSİAD arasında bir anlaşma imzalanmıştır. “Türkiye 2007 Projesi”nin temel amacı; ABD’nin “BOP Eşbaşkanı” olarak iktidara taşıdığı Başbakan liderliğindeki AKP’nin 2007 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve Genel seçimlerinden daha güçlü çıkmasını sağlamak, güçlendirilen iktidar aracılığıyla Türkiye’nin, Irak, Kuzay Irak Yönetimi, Kıbrıs ve İsrail ile yaşadığı sorunları çözmek, Kürt Açılımı, Ermeni Açılımı ve Yeni Anayasa Açılımı’nı hayata geçirmektir. 13 Kasım 2007’ye gelindiğinde, Bahçeşehir Üniversitesi’nin 10’uncu yılı etkinlikleri kapsamında Hukuk Fakültesi bünyesinde “Sürdürülebilir Barış Merkezi (SBM)” kurulmasına karar verilmiştir. Merkezin açılış konuşmasında yeni Rektör Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan özetle şunları söylemiştir: “Merkez’in amacı sürdürülebilir barışın sağlanması için farklı projeler ortaya koymaktır. Bir kaç yıldır Bahçeşehir Üniversitesi “Uluslararası Çalışma Grubu” olarak Prof. Dr. Vamık Volkan ve Kuzey İrlanda barışının mimarlarından Lord John Alderdice ile aynı çalışma grubunu paylaşıyoruz. Grup çoğunlukla psikolog ve psikiyatrlardan oluşuyor. Politik psikoloji tartışıyorlar, dünyadaki çatışmaların psikolojik yansımalarını inceliyorlar. Bu çerçevede Kürt Açılımı’nda benim tanımlamamla “Büyük Türkiye Atılımı”nda bazı unsurların yerine getirilmesi gerekiyor.” ABD Başkanı Obama’nın direktifi ile yapılandırılan “Türkiye 2007 Projesi”nde görevlendirilenlerin Obama neznindeki itibar ve yetkinlikleri ile, Bahçeşehir Üniversitesi’nde oluşturulan “SBM” ve “Uluslararası Çalışma Grubu”nu oluşturanların uluslararası birikim, deneyim ve uzmanlıkları dikkate alındığında; Bahçeşehir Üniversitesi’nin BOP için çalışmakta olduğu anlaşılacaktır. NOT: 2006’daki işbirliği anlaşması sırasındaki ABD Büyükelçisi James Jeffrey’di.
Erol Bilbilik
İLK KURŞUN
30 Haziran 2011
Arka Kapak:
"Dünya 'da yeni bir global sistem oluşmuştur. Dünya 'nın en büyük 5 ekonomisi devletler değil şirketlerdir. Rahmi Koç, 2004 "ABD şuna aldırmaz, bir memlekette demokratik idare olmuş, şoven idare olmuş, faşist idare olmuş, ona hiç bakmaz. Amerika o memleketten kendisine ne ölçüde labi olduğuna, kendi politikasına ne kadar uydu haline gelebileceğine bakar." İhsan Sabri Çağlayangil, 1972 "İstanbul ve Çanakkale boğazlarının tek bir yönetim altında toplanması gerekiyor, bu konu üzerinde çalışıyoruz. Özel bir kuruluş istiyoruz. Özerk bir kuruluş istiyoruz." Rahmi Koç, 2004 "Dünya'da İkona'nın merkezi olan istanbul'da ikona Müzesi, kurulacak, Kiliseler. Sinagoglar- Fener ve Balatprojeleri İstanbul'a kazandırılacak." Nuri Çolakoğlu, 2005 "Ya Türkiye'ye hala tarih verilmesiydi... Ya Türkiye'ye bu iş olgunlaşmadı denilseydi, çok alınırdık... Buruiurduk... Gücenir, kırılırdık... Türkiye çok incinirdi." Süleyman Demirel, 2004 "Türkiye'yi AB'ye üye yapmayı 10 kere Başbakan olmaya tercih ederim." Mesut Yılmaz, 2002 "NA TO insanlık tarihinde yepyeni bir başlangıcın konusu olmuştu. Üzerinde güneşin battığı sanılan Batı dünyasında yeni bir ruh doğuyordu." Bülent Ecevit, 1953 "Bu gün geldiğimiz noktaya ekonomik programımızla da gelecektik. Sadece yol uzadı, krizle birlikte kaybettiğimiz 'eşeklerimizi' şimdi bulup seviniyoruz." Gazi Erçel, 2005 "Ben çok güç dönemlerde Dışişleri Bakanlığı yaptım. SSCB benim zamanımda dağıldı. Yugoslavya benim zamanımda parçalandı. Bir çok ülke lideri ile tanışma olanağı buldum. Yeni göreve atanmamda (NATO) sanıyorum bu güne kadar aldığım görevlerin, birde görevleri yaparken beni yakından tanıyanların da etkisi oldu. Ama aslında beni değerlendiren dışarısıdır." Hikmet Çetin, 2003 "2000 milenyum yılında tüm Hıristiyanların 4-5 bin yıllık tarihi olan Anadolu'ya gelerek insanların birbirine yakınlaşacağına inanıyorum. Başta şahsınıza (Papa John Paulz) ve sizin aracılığınızla Hıristiyanlık dünyasını Türkiye'ye davet ediyorum." Erkut Yucaoğlu, 2000 "Ülkelerinde saygı duyulan, derîn bilgi ve yetenek sahibi olan, uluslararası ve ulusal çevrelerle yakın ilişkileri bulunan en üstün niteliklere sahip olanlar Biiderberg 'e seçilir." Joseph Retinger, 1958 "Bilderbergler'den aktarılan yukarıdaki alıntılar, onların ABD politikalarını kayıtsız, şartsız destekleme ortak paydasında ne derece bilinçli olarak buluştuklarını açıklamaktadır. Bu da Türkiye'nin ulusalcı güçlerinin çözüme yönelik temel sorununu teşkil etmektedir." Erol Bilbilik
***
Yeni NATO Stratejik Konsepti NATO Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 18-19 Kasım 2010’da Lizbon’da toplandı ve “Yeni NATO ve Nükleer Savunma Stratejik Konsepti”ni belirleyen antlaşmayı imzaladı. ABD Başkanı Barack Obama, imzalanan antlaşmanın Avrupa’nın “21. Yüzyıl Savunma ve Güvenliği”ne yönelik tehditleri etkisiz hale getireceğini açıkladı. Yeni NATO Stratejik Konsepti 11 sayfa ve 38 başlıktan oluşmaktadır. Bunun gizlilik taşımayan 13 başlığı açıklanmıştır. NATO Konsepti’nde NATO ülkelerine yönelik tehditler 5 kategoride şöyle sıralanmıştır: •Terör ve aşırı gruplar, •Yabancı askeri ve istihbarat servisleri, •Suç örgütü üyeleri, teröristler ve aşırı kaynaklardan kaynaklanan süper saldırılar, •Enerji güvenliğine yönelik tehditler, •Lazer silahları, elektronik silahlar ve aşırı teknolojilerin gelişmesini de kapsayan ciddi teknolojik boyutlu tehditler. Antlaşmada, bazı tanım, görev ve karar alma konularında NATO’ya üye ulus devletlerin hayati çıkarlarına yönelik dikkate değer ögeler yer almıştır. Şöyle ki: •Terör, NATO’ya yönelik “birinci sırada tehdit” olarak yer almasına rağmen, terörün tanımı yapılmamıştır. •“İslam terör”ün, lafı çok edilmesine rağmen, tanımı yapılmadığı gibi, bu adla “tehdit” olarak da antlaşmaya konmamıştır. Antlaşma içeriğini düzenleyen ABD, terörün tanımını yapmamakla, kendisine yönelik herhangi bir hareketi, “terör tehdidi” kapsamında değerlendirme kozunu elinde tutmuştur. Türkiye’nin ağır tavizlere hangi pazarlıklar sonucu razı edildiği çok iyi bilinmektedir. •ABD Ordusunun NATO’nun askeri gücünden yararlanmasını sürekli olarak veto hakkı ile önleyen Türkiye’nin bu kozu elinden alınmıştır. Bu koz, KKTC’nin, Kıbrıs Rum Yönetimi altında ayrı bir bağımsız devlet olarak AB’ye üye yapılması için elde tutuluyordu. •1999’daki “Yeni NATO Konsepti” ile ABD’nin NATO üyelerine dayattığı ve bugüne kadar tartışma konusu olan 3 önemli madde imzalanan antlaşmaya eklenmiştir. Bu maddeler şunlardır: -NATO askeri gücünün NATO üyesi ülkelerin coğrafi alanlarının dışında kullanılması. -Savaş ve askeri harekât kararlarının, esas karar alıcı örgüt olan BM kararlarına bağlı olmaksızın NATO tarafından alınması. -NATO’da çokuluslu birleşik görev kuvvetleri kurulması ve bu kuvvetlerin NATO’ca gerekli görülen askeri harekâtlarda kullanılması. Antlaşma ile NATO’nun teşkilat ve kadro yönünden küçültülmesi ve yıllık bütçe ile belirlenen harcamaların eşit olarak ödenmesi kararlaştırılmıştır. Yanı sıra, “Nükleer Savunma Sistemi” kapsamında NATO ülkelerine yerleştirilecek radar ve füzesavarların yerlerinin, bu ülkelerle birlikte tespit edilmesi karar altına alınmıştır. Lizbon Zirvesi’nde devlet ve hükümet başkanları, Şubat 2011’de bu konuyu ele almak üzere tekrar toplanmaya karar vermişlerdir. NATO antlaşmasına yönelik önemli konulardaki bu temel değerlendirmeleri yapmamızın nedeni; NATO’nun, “Avrupa için Aşamalı ve Uyarlanabilir Füze Savunma Sistemi”ni, NATO Stratejik Konsepti’ne dâhil ederek tek antlaşma halinde hayata geçirmesinin, Türkiye’yi, işgal gibi ölümcül bir tehditle karşı karşıya getirebileceği gerçeğidir. Bu durumdaTürk halkının demokratik direnme haklarını kullanmaktan başka çaresi yoktur. Avrupa savunmasının ABD savunmasına bağlanması ABD’nin Ulusal Füze Savunma Sistemi stratejisinin hayata geçirilmesi ile karada, denizde, havada ve uzayda konuşlandırılacak dev nükleer füze savunma sistemi, “Yeni NATO Avrupa Füze Savunma Sistemi” ile bütünleştirilerek, 21. yüzyılda ABD’nin ulusal savunma ve güvenliğine yönelik tehditler etkisiz hale getirilecektir. Temelindeki, eski başkan George W. Bush Yönetimi tarafından kabul edilen “ulusal strateji”, Obama Yönetimi’nin ilk aylarında aynen benimsenmiştir. Ancak bir süre sonra Obama, Bush’un Avrupa’ya kurulmasını planladığı bu füzesavar savunma sistemi modelinde düzenlemeye giderek “Aşamalı ve Uyarlanabilir Füze Savunma Sistemi”ni geliştirmiştir.
NATO –Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü –II. Dünya Savaşı sonrası İngiliz Lord Ismay'ın deyişiyle Rusları dışarıda, Almanya'yı alaşağı edilmiş halde ve ABD'yi içeride tutmak için kurulmuştur. Yani temel amaç Sovyetlere karşı güvenlik değil, Avrupa'nın güvenliği için ABD'nin katkı koymasını sağlamaktı. Ancak NATO kurulduğu günden bu yana en çok eleştirilen kurumlardan biridir. Bunun temel sebebi de ABD’nin güdümünde olmasıdır. Bu çok da haksız bir eleştiri değildir. Peki NATO bugün işlevini tam olarak yerine getirebilmekte midir? PKK terör örgütüne karşı kılını kıpırdatmayan Amerika ve Batı ülkeleri, 11 Eylül olduğu zaman hemen NATO’nun 5. maddesine devreye sokarak o saldırıyı tüm NATO üyesi ülkelere yapıldığını kabul etmişlerdi. Sadece bu olay bile NATO’nun işlevini sorgulamak için yeterli. Araştırmacı-yazar Erol Bilbilik NATO’nun bugüne kadarki faaliyetlerini, olaylara yaklaşımını ve en önemlisi de kime hizmet ettiğini sorguluyor. Aynı zamanda II. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar dünya siyasetinin perde arkasını okuyucuyu sıkmayacak şekilde anlatıyor.
Bu yeni model yaklaşımla ABD, NATO üyesi ülkeleri ilk defa doğrudan işin içine katarak “NATO Avrupa Füze Savunma Sistemi”ni oluşturmuş ve antlaşmanın Lizbon Zirvesi’nde imzalanmasını sağlamıştır. Başkan Obama Lizbon Zirvesi’nden sonra yaptığı açıklamada, “İlk defa hem ABD hem Avrupa’daki tüm NATO topraklarını ve nüfusunu kapsayacak bir nükleer füze savunma yeteneğinin geliştirilmesi konusunda anlaşmaya varmış bulunuyoruz.” demiştir. ABD’nin Nükleer Savunma Stratejisinin gelişimi Obama Yönetimi Dışişleri Bakanlığı’nın NATO ve Güvenlik Konuları’ndan sorumlu Bakan Yardımcısı Tim Towsend, “Çek Cumhuriyeti, Romanya ve Türkiye ile füze kalkanı konusunda çok derin konuşmalarımız oldu.” demiştir. NATO Genel Sekreteri Andreas Fogh Rasmussen, “Davutoğlu, Erdoğan ve Gönül ile ABD, Avrupa ve Türkiye’de görüşmelerde bulunduk.” demiştir. Sonuçta ABD, “Haydut devlet” olarak gördüğü İran ve Kuzey Kore’den gelecek muhtemel saldırılara karşı güvence sunacağını savunduğu “Nükleer Füze Savunma Sistemi”ni, NATO şemsiyesi altında oluşturmaya başlamıştır. Aslında ABD’nin bugünkü stratejisi, eski ABD Başkanı Ronald Reagan tarafından “Yıldız Savaşları” adıyla başlatılmış olan Nükleer Füze Kalkanı Projesi’nin devamıdır. Bu stratejinin tarihsel gelişimi şöyledir: 1990’ların sonları: ABD, Nükleer Füze Kalkanı oluşturmak için girişimlere başlamıştır. 2001: Başkan George W. Bush Yönetimi, Küresel Savunma Projesi’ne taraftar bulmaya çalışmıştır. 2002: ABD ile SSCB’nin 1972’de imzaladığı ilk “Antibalistik Füzelerin Sınırlandırması Antlaşması”nın devamı olarak geliştirilen START II Antlaşması’nı Rusya son anda kabul etmemiştir. 2007: Başkan Bush Yönetimi, Kuzey Kore ve İran’ı öne sürerek, NATO’yu devreye sokmadan, Çek Cumhuriyeti’ne radar ve Polonya’ya füzesavar sistemi konuşlandırmak istemiş, Rusya’nın şiddetli tepkisi nedeniyle bu projeden vazgeçmiştir. 2009: ABD, benimsediği yeni yaklaşımı ile Nükleer Füze Kalkanı’nı, başta Avrupa (NATO) ülkeleri olmak üzere NATO’nun tamamını içine alacak şekilde genişletmiştir. 2010: ABD Lizbon Zirvesi’nde, “NATO Avrupa Füze Savunma Sistemi”ni oluşturmuş ve NATO üyesi ülkeleri ile antlaşmanın imzalanmasını sağlamıştır. Proje dört aşamada uygulamaya geçirilecektir: -Birinci Aşama: 2011 yılında ABD, “Aegis Balistik Füze Savunma Sistemi”ni (Aegis BMD) taşıyan kruvazörlerine, gelişmiş “Standart Füze 3” (SM-3) avcı füzelerini yerleştirecek ve bu gemileri Akdeniz’de görevlendirilecektir. -İkinci Aşama: 2015 yılına kadar “SM-3”ten daha gelişmiş “SM-3 Block IIB” avcı füzeleri, kararlaştırılacak karasal alanlara yerleştirilecektir. -Üçüncü Aşama: 2018 yılı sonuna kadar da “SM-3 Block IIB”nin daha fazla geliştirilmiş versiyonu, kararlaştırılacak karasal alanlara konuşlandırılacaktır. -Dördüncü Aşama: 2020 yılında İran’ın nükleer füzelerinin menzilinin 5000 km’ye çıkacağı senaryosu uyarınca; “SM-3 Block IIB”nin bu gelişmiş versiyonundan daha da yeni avcı füzeleri, ABD’yi hedef alabilecek “kıtalararası stratejik nükleer balistik füzeler”e karşı saptanacak karasal alanlarda konuşlandırılacaktır. “NATO Nükleer Füze Kalkanı Antlaşması”na göre, 3000 km’ye kadar olan “orta menzilli füzeler”e karşı bir “nükleer füze kalkanı” oluşturulacaktır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun saptanacak karasal alanlarına NATO’nun avcı füzeleri yerleştirilecek ve düşman füzelerini izleyecek bir radar üssü kurulacaktır.
“Amerikaperestler”, yurtiçinde ve yurtdışında yaşamını sürdüren otuz siyasetçi, gazeteci, akademisyen, yönetici ve bilim adamını kamuoyuna tanıtmak için yazıldı. Bu isimler çok güçlü ve etkili midir? Hayır! Değildir… Onların güç ve etkinlikleri, arkalarına aldıkları kuvvettedir. O nedenle “söyleyene” değil, “söyletene” bakmak gerekir. “Amerikaperestler”in davranışları psikopolitik kökenlidir. Görüşleri analiz edildiğinde, hepsinin temel bir programda buluştukları görülmektedir. Öte yandan, çok sayıda “Amerikaperest” ise bu kitapta yer almıyor. Bu, onların sırasının gelmeyeceği anlamını taşımıyor.
Türkiye’nin talep ve itirazları : “Yeni NATO Konsepti” ve “NATO Avrupa Nükleer Savunma Sistemi” konusunda Türkiye’nin başlıca itiraz ve talepleri şunlardı: 1. Avrupa Birliği, Kıbrıs Rum kesimini AB’ye üye yapmıştır. Buna karşın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni üye yapmamış, bugüne kadar da tanımamıştır. Türkiye’nin bütün çabalarına karşın AB, Türkiye’nin tam üyeliğini onaylamaya yanaşmamaktadır. Bu nedenle Türkiye, böyle bir tavır sürdüren AB askeri savunma örgütünün (ordusunun), NATO’nun askeri imkân ve vasıtalarından yararlanmasına yönelik talebi veto edecektir. 2. Türkiye’nin, NATO’da soğuk savaş döneminde olduğu gibi bir cephe ülkesi olarak algılanmasını kabul etmeyeceğiz. Çevremizdeki hiçbir komşumuzdan bir tehdit algılaması içinde değiliz. Sanki füze savaşları başlıyormuşçasına Türkiye bir füze kalkanına ev sahipliği yapacak, böyle bir durum söz konusu değil. Konu sadece ilkesel bazda ele alınıyor. Uzun dönemde bir füze savunma sistemi oluşturulacaksa, bu NATO’nun bütün üye ülkelerini kapsayıcı ve onlara aynı güvenliği sağlayıcı olmalıdır. Hiç bir ülke hedef olarak gösterilmemeli; İran hedef olarak zikredilmemelidir. “Nükleer Füze Savunma Kalkanı” NATO’nun tümünü kapsamalıdır. Sistem NATO içinde kurulmalı ve Türkiye’de Komuta Kontrolu’na iştirak ettirilmelidir. Sistemde, füze sızıntısı olacaksa,nerede ve hangi irtifada olacağı açıklığa kavuşturulmalıdır. 3. İzmir’deki NATO Unsur Komutanlığı kapatılmamalı, faaliyetine devam etmelidir.Yeni NATO Konsepti’ne yönelik hazırlık aşamalarında bu ve benzeri konularda, Davutoğlu, Gönül, Erdoğan ve Gül; ABD, AB liderleri ve Rasmussen’le yoğun görüşmelerde bulunmuşlar, itirazlarını dile getirmişlerdir. Tümü geçersiz sayıldı “Füze Savunma Sistemi NATO üyelerinin tamamını kapsamalıdır. Hiçbir ülke hedef olarak gösterilmemeli; İran’ın adı hedef ülke olarak zikredilmemelidir” şeklindeki Türkiye’nin itirazlarının aşağıdaki belgelere göre geçerliliği söz konusu olmamıştır. -NATO’nun kurucularından eski ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, NATO Antlaşması’nın müzakeresi sırasında “Özellikle herhangi bir devlet hedef alınmıyor. Hedef yalnız bu antlaşmaya imza koyan üye devletlere karşı silahlı bir saldırı tasarlayan veya böyle bir saldırıya girişen herhangi bir ulus veya devlettir” demiştir. Dean Acheson, “NATO Antlaşması’nda herhangi bir ülke hedef alınmamıştır, hedef yalnızca silahlı saldırıdır.” demiştir. Henry Kissinger’in Diplomasi adlı kitabının 458’inci sayfasında yer alan belgeye göre, 4 Nisan 1949 tarihli “Kuzey Atlantik Antlaşması”nın hiç bir yerinde, bir ülke hedefte yer almamıştır. -NATO Akil Adamlar Grubu Üyesi ve Türkiye’nin Eski NATO Temsilcisi Ümit Pamir (NATO’da görevli Korgeneral Yılmaz Doğan ile de fikir alış verişinde bulunuyordu), BBC Türkçe Servisi’ne yaptığı açıklamada, Yeni Strateji Belgesi’nde İran isminin zikredilip zikredilmemesiyle ilgili olarak şunları söylemiştir: “NATO Genel Sekreteri Rasmussen’in ifade ettiği gibi, Yeni Strateji Belgesi’nde hiçbir ülkenin ismi tehdit odağı olarak gösterilmiyor. Sebebi, Belge’nin önceki halinde, örneğin İran’ın sahip olduğu nükleer füze teknolojisi nedeniyle tehdit oluşturduğu tespiti yer almıştı ve aralarında Türkiye’nin de yer aldığı bazı ülkelerbuna itiraz etmişti. İtirazcı ülkeler, nükleer ve konvansiyonel füze teknolojisine yalnızca İran’ın sahip olmadığı noktasından hareket ediyorlardı. 30’u aşkın ülke buna sahipti. O yüzden Yeni NATO Strateji Belgesi’nde isimleri de yer almıyordu. Ancak İran’ın ismi, herhangi bir NATO üyesinin füze saldırısına maruz kalması durumunda tüm NATO üyelerinin muhatap olacağını ifade eden o Antlaşma’nın 5. Maddesi ile ilgili bir örnek olarak Belge’de yer alıyor. Bunun gerekli olmadığını söylemiştim ama genel kanı, bir önlem olarak konmasından yana oldu. Böylece önceki Belge’de İran’ın ismi hedef olarak yer almış oldu.” [1] NATO Genel Sekreteri Rasmussen Alman Welt am Sonntag gazetesine Lizbon Zirvesi’nden dört gün önce verdiği demeçte; Türkiye’nin itirazları konusundaki, zirve sonunda yayınlanacak bildiride Türkiye’nin istediği gibi İran’ın özellikle anılmayacağının doğru olup olmadığı sorusu üzerine, “Özellikle bir ülkenin adının anılması şart değil, 30’dan fazla ülke balistik füze sistemlerine sahip, bunların bazıları Avrupa ve Atlantik bölgesini vurabilecek durumda. Bu bir gerçek, bunun için isimleri gerekmez” demiştir. [2] -AKP Hükümeti, NATO’ca kapatılacak İzmir’deki Hava Unsur Komutanlığı’nı kaybetmemek için, faaliyete devam etmesinde ısrar ediyor.AKP Hükümeti’nin ısrarının nedeni, bu Komutanlığın Yunanistan’a naklinin önlenmesi ile ilgilidir. ABD’nin füze kalkanı komuta kontrol merkezi yapılanması ABD yönetimi, 3 adet Radar Sistemi konuşlandırılmasına ihtiyaç duyuyor. Sadece “NATO Coğrafyası”nın değil, aynı zamanda “Potansiyel Tehditler Coğrafyası”nın da dikkate alınmasını öngörüyor. Bu nedenle, NATO Füze Sistemi Komuta Kontrol Merkezi’nin ABD Ulusal Komuta Kontrol Merkezi ile paralel çalışması öngörülüyor. NATO üyesi 28 ülkeyi, NATO Sekreteri’ni, NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı’nıve NATO’daki paralel komuta zinciri aracılığı ile NATO Alt Komutanlıkları’nı kapsaması öngörülüyor. Kurulması öngörülen Komuta Kontrol Merkezi şeması şöyledir: Washington Komuta Kontrol Merkezi NATO Genel Sekreteri 28 NATO Üyesi Ülke NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı NATO Alt Komutanlıkları Radar Komuta Kontrol Merkezi’nin çalışma prosedürü Başkan Obama’ya göre İran’ın ‘uzun menzilli’ balistik füze programı hızla ilerlemiyor. Esas tehdit, İran’ın ‘orta ve kısa menzilli’ füzelerinden geliyor. O yüzden ‘kıtalararası’ füzelere şimdilik gerek yok. Avrupa’daki füze sistemleri ile, Amerika’nın Akdeniz, Doğu ve GüneyDoğu Anadolu’ya yerleştireceği füzeler ve ileri radar sistemleri de NATO şemsiyesi altına alınırsa, Moskova’yı rahatsız etmezdi. Proje için gerekli Standard Füze İnterseptörleri (SM-3) 2011’den itibaren Akdeniz ve Kuzey Denizi’ne ve Amerikan Deniz Kuvvetlerine ait savaş gemilerine konuşlandırılacak ve bunlar İran’ı izleyen radarlarla desteklenecek. Sistemin temelini bu radarlar oluşturacak. Amerikan silah teknolojileri devlerinden Raytheon radarları, Locheed–Martin de füzeleri üretecek. Türkiye’ye yerleştirilmesi planlanan yüksek kapasiteli radarın; bir komuta kontrol merkezi ve enerji santrali ile 70 bin metrekarelik bir kapsama alanı olacak. Türkiye’ye yerleştirilmesi planlanan yüksek kapasiteli radarın yapılanma şeması: Komuta Kontrol Merkezi Standard Füze İnterseptörü Enerji Santralı 70 Bin metrekarelik kapsama alanı ABD’nin, Pasifik Okyanusu’nda bulunan Marshall mercan adalarından biri olan Kwajalin Adasında Füze Komuta Kontrol Merkezi var. ABD’nin birdiğer Füze Komuta Kontrol Merkezi de Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia Adası’ndadır. NATO Avrupa Füze Kalkanı’nın üye ülkelere maliyeti NATO Genel Sekreteri Rasmussen Lizbon Zirvesi öncesinde, NATO’nun AvrupaFüze Kalkanı projesinin maliyeti konusunda şu açıklamayı yaptı: “NATO’nun operasyonları için konuşlandırılmış birliklerin füze saldırılarına karşı koruma sisteminin adaptasyonu ve komuta kontrol merkezlerinin işler hale getirilmesi; 800 milyon Euro’ya mal olacak ve 14 yıla yayılmış bir süreçte tüm üyeler tarafından paylaşılacak. NATO’nun ortak bütçesinden karşılanacak ve yılda 200 bin Dolar’dan daha az maliyetli bu program; NATO’yu tüm Avrupa halklarını ve topraklarını savunabilecek hale getirecek.” Rasmussen’in, NATO’nun Avrupa Füze Savunma Sistemi’nin adaptasyon ve komuta kontrol sistemleri için 800 Milyon Euro ve 200 Bin Dolar olarak açıkladığı meblağlar gerçeği yansıtmamaktadır. 800 milyon Euro’luk harcama; Yeni NATO yapılandırılması için yapılacak harcamadır. Bu meblağ 28 NATO ülkesi arasında eşit olarak paylaşılacaktır. Bu durumda, her ülke gibi Türkiye de (Dolar olarak ifade edildiğinde) yaklaşık 40 milyon Dolar ödeyecektir. NATO bütçesi son dünya ekonomik krizi nedeniyle büyük açık vermiştir. Bu açığı kapatmak ve artan NATO bütçesini eşit paylarla finanse etmek 28 NATO ülkesinin görevidir. Türkiye borç batağındaki ekonomisiyle eski yıllara oranla çok yüksek birmeblağı ödemeye başlayacak, bundan sonraki yıllarda da ödemeye devam edecektir.
ABD'nin en temel politikalarından birini oluşturmaktadır. ABD, Küçük Şeytan olarak tanımladığı Irak'ı, Büyük Şeytan olarak tanımladığı İran'a saldırttı ve savaşın sekiz yıl sürmesini sağladı. Ardından, ilk Körfez Savaşı'nda, Birleşmiş Milletler'e üye ülkelerin çoğunluğunun katılımıyla oluşturulan koalisyon güçlerini arkasına aldı ve 1,5 milyonluk bir askeri güçle Saddam Hüseyin'i devirmek amacıyla Irak'a saldırdı. Aynı şekilde NATO müttefiklerinin tümünün desteğiyle Miloseviç'i devirmek için Yugoslavya'yı saldırmış, Somali'de da aynı oyunu tekrarlamıştı. Ronald Reagan’la başlayan ‘Yıldız Savaşları’ projesi için 2001 yılına kadar harcanan miktar 124,7 milyar Dolardır. George W. Bush dönemi sonuna kadar yapılan harcamalar toplamı yaklaşık olarak 200 Milyar Dolar olarak hesap edilmektedir. Bu durumda ABD Füze Savunma Sistemi için harcamalar toplamı yaklaşık 300 milyar Dolar’dan fazla olmaktadır. Obama Yönetimi’nin; iktidara gelmesinden 2010 yılındaki NATO Zirvesi’ne kadar olan süreçte, Lockheed–Martin’in füzesavar füzelerine ve Raytheon’un radarlarına harcadığı paraya, Lizbon Zirvesi’nde kabul edilen sistemin; 28 NATO ülkesine yerleştirilmesi, kadrolandırılması, uzman personelin NATO ülkelerine yerleştirilmesi, Aegis kruvazörlerinde sistem ihtiyacı olarak gerçekleştirilecek modifikasyonlar ve 2020 yılına kadar devam edecek füze denemeleri için yapılacak harcamaları da eklersek, toplamın 300 milyar Doları bulacağı hesap edilmektedir. Bu meblağın; 10 yıllık bir sürede 28 NATO ülkesi tarafından eşit paylarla ödenmesi Antlaşma’da yer aldığından, her NATO ülkesi gibi Türkiye de 10–11 milyar Dolarlık bir meblağı ödemekle yükümlü kılınmıştır. Bellidir ki ABD, bu meblağı Türkiye’yi borçlandırarak finanse edecektir. Diğer taraftan ABD’nin Türkiye’ye oynadığı oyun sonucu; Türkiye, “Ulusal Uzun Menzilli Bölge Hava Savunma ve Füze Savunma Sistemi”ni yaklaşık 2 milyar Dolarlık bir bedelle ve bunu da 5 yılda ödemek şartıyla ABD’den satın almak zorunda kalmıştır. Şüphesiz ABD bunu, borç batağındaki Türkiye’yi yeniden borçlandırarak finanse edecektir. BöyleceTürkiye; Lizbon’da imza attığı “Yeni NATO ve Nükleer Füze Savunma Sistemi” çerçevesinde, yurt sathında kurulacak füze ve radar ağlarıyla ve onlara kumanda edecek uzman istihbarat kuvvetleriyle işgale uğrayacaktır. Füze kalkanı kimi koruyacak? Bush yönetiminin, ABD Ulusal Füze Kalkanı Projesi ile ilgili olarak Polonya’ya füze kalkanı, Çek Cumhuriyeti’ne füze radarı satmak için pazarlıkların yapıldığı 2006 yılında, Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlanan “Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi” ihtiyacı hakkındaki teklif AKP Hükümeti tarafından benimsenmiş ve Bush Yönetimi’yle pazarlığa oturulmuştur. Sonuçta sistemin NATO bütçesinden karşılanacak 7,8 milyar Dolarlık bir bedelle ABD’den satın alınmasına karar verilmiştir. Bu karar üzerine Bush yönetimi çok pahalıya mal olacak olan Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ni kapsayan programı durdurmuştur. Bush yönetimi; farklı füze sistemleriyle aynı savunma programını daha ucuza mal etmenin mümkün olduğunu görmüştü. O nedenle ABD yönetimi, Türkiye’ye pahalı sabit savunma sistemine sahip uzun menzilli balistik füzeler yerine, daha ucuz, esnek ve değiştirilebilir sisteme sahip kısa ve orta menzilli Patriot Füzesavar Sistemini satmaya odaklanmıştır. Bu durumda Obama yönetimi Türkiye’ye, NATO’nun Avrupa Savunma Sistemi kapsamında orta menzilli füzesavar füzeleri ve füze radarı sistemi yerleştirmeye karar vermiştir. Böylece ABD; Türkiye’yi birincil, İran’ı ikincil hedefine almayı ve kurulacak "müstakbel Kürdistan’ı " da bu füze kalkanı ile koruma altına almayı amaçlamıştır. Bu durumda Türkiye’nin de; Genel Kurmay Başkanlığı’nın ihtiyacı doğrultusunda, ulusal uzun menzilli füze savunma sistemini yerleştirmek için ABD’den yaklaşık 2 milyar Dolarlık füze kalkanı malzemelerini de satın almaktan başka bir çaresi kalmamıştır. Füze kalkanı satılmasında ABD’nin oyununun perde arkası ABD’nin, “İran tehdidi altındaki” ülkelere kendi füze savunma sistemini satacağı iddiası güçlendi. İddianın sahibi, The Washington Times gazetesine konuşan ve füzelerle ilgili hükümetler arası görüşmelerde yeraldığı için adının açıklanmasını istemeyen Avrupalı bir diplomat. Söz konusu diplomat, Obama hükümetinin şimdiye kadar 124,7 milyar Dolar harcadığı füze savunma sistemini yerleştirmekten vazgeçme kararının, 7,8 milyar Dolarlık satış kararının ardından geldiğini hatırlattı. Diplomat, ABD Yönetimi’nin, İran’ın füze programına karşı daha az maliyetli bir sistem arayışında olduğunu belirterek, “Çek Cumhuriyeti ve Polonya’yı kapsayan program oldukça pahalıydı. Farklı füze sistemleriyle, aynı savunma programını daha ucuza mal etmeleri mümkündü,Türkiye’ye satılması planlanan ‘Patriot Füzesavar Sistemi’ muhtemelen bu kararın bir parçası” dedi. Avrupalı diplomat, Beyaz Saray’ın sabit savunma sistemlerinden, esnek ve yer değiştirebilir sistemlere geçip; uzun menzilli balistik füzeler yerine, kısa ve orta menzilli füzeler üzerinde odaklanmasının Türkiye ile ilgili iddiaları güçlendirdiğini savundu. TSK ise, yaptığı açıklamada, maliyetin 7,8 milyar Dolar olmadığını, yaklaşık 2 milyar Dolar olduğunu bildirdi. Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tuğgeneral Metin Gürak, Türkiye’nin tedarik etmeyi planladığı “Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Projesi”nin, “ABD’nin Füze Kalkanı Projesi” ile hiçbir ilgisi olmadığını söyledi. Gürak, Patriot füzelerinin basında yer aldığı gibi 13 batarya, maliyetinin de 7,8 milyar Dolar olmadığı kaydetti. Gürak, ihtiyacın 4 batarya tedariği olduğunu ve maliyetin 2 milyar Dolar civarında olacağını söyledi. Gürak,alınacak füze sistemlerinin belli bir ülkeye karşı olmadığını kaydetti.
Wikileaks belgesi Füze Kalkanı’nın İran’a karşı olduğunu doğruladı ABD’nin diplomatik yazışmalarını yayımlayan Wikileaks’in, 13 Ocak 2011’de sızdırdığı ve 18 Eylül 2009 tarihli belge’ye göre; ABD Başkanı Barack Obama, George W. Bush Döneminde geliştirilen füze savunma sistemi planını, Rusya’ya yönelik kaygılar nedeniyle değil, tamamen İran’ın askeri gücünün artması ve bunun yarattığı tehdidin büyümesi üzerine değiştirdi. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından ABD Büyükelçileri’ne gönderilen Belge’de şu dikkat çekici ifadeler yer alıyor: “İran’ın hâlihazırda elinde, Orta Doğu’daki komşularını, Türkiye ve Kafkaslar’ı tehdit edebilecek nitelikte yüzlerce balistik füze bulunuyor ve Avrupa’nın daha da içlerine ulaşabilecek balistik füzeleri faal olarak geliştiriyor ve test ediyor”. [3] Genelkurmay Başkanlığı’nın hükümete verdiği ihtiyaç listesi Genelkurmay Başkanlığı Hükümete, Türkiye’nin ihtiyacı olan “ulusal uzun menzilli hava ve savunma sistemi”nin kurulmasını önerdi. Hükümet bunu kabul etti ve NATO’ya finanse ettirmeye çalıştı, fakat başarılı olamadı ve bunun üzerine de Lizbon’da antlaşmayı imzaladı.
David Rockefeller: Dünyada bir devlet oluşturduğumuzda, modern dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır. Halkların, kendilerini yönetme hakları, artık dünya bankerleri ve entelektüelleri olan elit’in otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur.
Henry Kissinger: Hangi yol seçilirse seçilsin, Birleşik Devletler ya da Avrupa’ya dayanan çokuluslu şirketler, küreselleşmeyi yönlendiren lokomotifler olarak ortaya çıkmaktadır. ABD ve Avrupa’nın çokuluslu şirketleri, gelişmekte olan ülkelerin şirketlerini yutacaktır.
George Kennan: Dünya servetinin yüzde 50’sine ama nüfusunun yüzde 6,3’üne sahibiz. Bu durumda kıskançlık ve kızgınlık odağı olmamız gayet normaldir. Önümüzdeki dönemde bu ayrıcalıklı pozisyonun devamını sağlayacak bir ilişkiler ağı örgütlemeliyiz. Dünyayı, korku salarak sindirmeliyiz. Şimdi de, Genelkurmay Başkanlığı’nın önceki talebi doğrultusunda; Türkiye’nin “Ulusal Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi”ni oluşturmak amacıyla, tahmini bedeli 2 milyar Dolar olan bir ikinci ihale ile füze malzemesi satın almak zorunda kaldı. Şimdi, verilen 4 teklif üzerinden sonuç alınmaya çalışılıyor. İhale’nin ABD lehine sonuçlanacağı şimdiden biliniyor. 4 teklif şunlardan oluşuyor: 1- ABD; PAC 300 ve AWACS teklif ediyor. 2-Fransız–İtalyan Ortaklığı; SAMP/T sistemi teklif ediyor, sistemde 8 füze bataryası bulunuyor. 3-Rusya; S 400 teklif ediyor. 4-Çin; FP 2000 teklif ediyor, bunlar S 300’ler ile Patriot füzesinin özelliklerini taşıyor. Bu 4 ülke ortak çalışmalarda bulunmayı da öneriyor. 2001 yılı itibarıyla ABD’nin nükleer silah kapasitesi -550 adet kıtalararası balistik füze: Bunlardan 500’ü, 3 savaş başlığı taşıyabilen ‘Minuteman III’ füzesi; 50’si ise, 10 savaş başlığı taşıyabilen ‘Peacekeeper’ füzesidir. -18 adet Ohio sınıfı denizaltı, -Her biri 12 savaş başlığı taşıyabilen 432 adet ‘Trident’ füzesi, -7500 adet nükleer savaş başlığı, -208’i aktif olmak üzere toplam 300 adet, ‘B2’, ‘B52’, ‘B18’ bombardıman uçakları; bu uçaklarda bulunan toplam 300 adet savaş başlığı. 20 Ocak 2001’de Başkanlık koltuğuna oturan George W. Bush’un ilk işi, “Yıldız Savaşları” adıyla anılan ve bugünkü “Füze Kalkanı” projesinin atası olan projeyi gerçekleştirmek uğruna, “modası geçmiş” kıtalar arası balistik nükleer silahları azaltma “jesti” olmuştur. Bush bu amaçla bir “ABD’nin nükleer silah kapasitesinin azaltılması için öneri” paketi açıklamıştır. Bu önerinin maddeleri şunlardır: -Toplam savaş başlığı sayısı 2500 adetin altına çekilsin. -Saldırıya hazır kıtalararası füzelerin sayısı azaltılsın. -‘B2’ ve ‘B52’ bombardıman uçaklarının çoğu konvansiyonel hale getirilsin. [4] 2010 tarihi itibariyle dünyadaki nükleer silahlar ABD: 2200 adet Rusya: 2800 adet Fransa: 300 adet Çin: 180 adet İngiltere: 160 adet İsrail: 80 adet Pakistan: 60 adet Hindistan: 60 adet Kuzey Kore: 10 adet ABD’nin sadece Avrupa’daki nükleer silah mevcudu ise 200 adet olup; bunların yerleri şöyledir: Belçika, Klein Brogel Hava Üssü’nde: 20 adet (Wikileaks bunu doğruladı). Hollanda, Volkel Hava Üssü’nde: 20 adet (Wikileaks bunu doğruladı). İtalya, Aviano Hava Üssü’nde: 50 adet ve Ghedi Torre Hava Üssü’nde: 40 adet olmak üzere; toplam: 90 adet. Türkiye, İncirlik Hava Üssü’nde: 90 adet (Wikileaks bunu doğruladı). Sığınaklarda muhafaza edilen ve ‘B61’ tipi olan bu taktik nükleer başlıkların 50 adedi, ABD 3’üncü Hava Taarruz Filosu’nun ‘F-16C/D’ tipi uçaklarına; geri kalan 40 adedi ise, Türk ‘F-16’ uçakları için tahsis edilmiştir. Bunların dışında, Almanya’daki Büchel Hava Üssü, Norvenich Hava Üssü ve Ramstein Hava Üssü’ndeki toplam 150 adet başlık ile; İngiltere’deki Lakenheath Hava Üssü’ndeki 10 adet başlığı ABD geri çekmiştir. Yeni START anlaşması Başkan Obama ve Başkan Medvedev arasında Prag’da imzalanan 8 Nisan 2010 tarihli “Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması” (“New START – Strategic Arms Reduction Treaty” Antlaşması), ABD ile Rusya’nın ellerindeki nükleer stokları yüzde 30 oranında azaltmayı öngörüyor. Böylece, antlaşma yürürlüğe girdikten sonraki 7 yıl içinde, iki tarafında elinde 1500’den fazla silah bulunmaması sağlanacak.* 1991’de, baba George Bush ile Mihail Gorbaçov’un başlattığı “START” süreci sonucunda tarafların ellerindeki silahlar 2200 adet düzeyine çekilmişti. Yeni START Antlaşması, İngiltere, Fransa ve Çin tarafından da imzalandı. Bu yeni antlaşma, ülkelerin birbirlerini denetlenmesi için özel bir mekanizma kurulmasını da öngörüyor. [5] Hizbullah İsrail’e karşı güdümlü-güdümsüz nükleer füze kullanıyor : Lübnan’da konuşlu Hizbullah milisleri güdümlü–güdümsüz füzelere sahip ve bunlarla İsrail’i vuruyor. İsrail ise, nükleer kalkana sahip olmakla birlikte, elindeki füzeleri kullandığı takdirde kendisine ve bölgeye vereceği büyük hasar nedeniyle bundan yararlanamıyor. İran’ın, Hizbullah’a ve Suriye’ye verdiği güdümsüz füzeleri mühendisleri vasıtasıyla güdüm sistemleriyle donattığı biliniyor. 2006 yılındaki, 33 gün süren Gazze Savaşı’nda Hizbullah İsrail’e günde yaklaşık 500 roket fırlatmıştı. İsrail bu savaşta yenilmiş ve BM’e ateşkes çağrısı yapmak zorunda kalmıştı. Hizbullah, yeni güdümlü ‘Fetih 110’, ‘M 600’ ve ‘Scud’ füzeleriyle İsrail’in her yerini vurabilecek kapasitededir. İsrail ise, ‘Arrow’, ‘Demir Kubbe’ ve ‘Davud Kalkanı’ füze savunma sistemlerine sahip olmasına rağmen, Hizbullah’ın füze tehditlerini önlemekte yetersiz kalıyor. [6] “Hürmüz Boğazı” neden İran’ın en etkili nükleer savaş önleme kozudur? Irak Savaşı öncesi yayımladığı raporda tüm yazdıkları doğru çıkan İngiliz Profesör Paul Rogers, Oxford Research Group adlı düşünce kuruluşuna (think-tank) hazırladığı raporda şu değerlendirmede bulunmuştur: “İran’ın karşı saldırıya geçmesi halinde elinde pek çok seçenek var. Bunların en önemlisi Hürmüz Boğazı’dır. “İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatmayı başarabilirse, tüm dünyadaki petrol fiyatları dramatik olarak artacak. Diğer taraftan İran, Orta Doğu’da, batıya ait petrol kuyularına paramiliter güçler ve füzelerle saldıracaktır. İran Hürmüz Boğazı’nı kapattığında nükleer savaş önlenebilir. Ne kadar zor da olsa nükleer kriz başka yollarla çözülmelidir.” [7] James Jeffrey’e göre, “Türkiye Patriot almakta çok geç kaldı” [8] ABD’nin bir önceki Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’e göre, “Türkiye Patriot füzeleri almakta geç kaldı”. Bunu değerlendirmek için önce Patriot sahibi ülkelere bakalım. Patriot (PAC-3) füzesi sahibi ülkeler: Almanya, Hollanda, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, BAE, İsrail. Yunanistan’ın ise, hem PAC-3, hem de Rus yapımı S 300 sistemi var. Suriye’de, Rus yapımı S 300 sistemi var. İran, Rusya’dan S 300 sistemi alma kararı aldı. Bu sistemler “Nokta Koruma” amaçlıdır. Polonya ve Çek Cumhuriyeti için gündeme getirilmiş olan sistem ‘Kıtalararası Balistik Füzeler’e (Intercontinental Ballistic Missile – ICBM) karşıydı, hareketli sistemdi. Patriot Sistemi, NATO’nun kıtalararası balistik füzeler sistemi mimarisinin bir parçası olarak düşünülmüştür. AEGIS kruvazörlerinin Karadeniz’e giriş yollarının açılması Türkiye; başta ABD olmak üzere, Karadeniz’de kıyısı olmayan NATO ülkeleri savaş gemilerinden oluşan bir donanmanın Montrö Antlaşmasına göre görev, tatbikat veya manevra yapmalarının yasak olduğunu ilan etmiş ve çekincesini ortaya koymuştur. 2006 yılı ortalarında Türkiye, ABD ve Gürcistan’ın iştirakleriyle, Karadeniz’de ilk kez “Karadeniz Uyum Harekâtı” adıyla bir harekât düzenlemiştir. AKP Hükümeti’nin bu harekâta izin vermesi, Türkiye’nin bu konudaki çekincesini gizlice kaldırmış olduğunun kesin kanıtı olmuştur. AKP Hükümeti’nin 2007 sonbaharındaki NATO toplantısında, NATO üyesi ülke savaş gemilerinin, Yeni NATO üyesi Bulgaristan ve Romanya limanlarını ziyaret etmelerine izin veren bir antlaşma imzaladığı anlaşılmıştır. 25 Ağustos 2008 itibariyle, başta ABD olmak üzere, NATO gemileri Gürcistan’a insani yardım götürmek ve tatbikat yapmak için Karadeniz’e girmiştir. Bu girişte, ABD gemilerinde 2500 km menzilli füzelerin bile bulunduğu Rus Genelkurmay Başkanlığı’nca açıklanmıştır. AKP Hükümeti’nin önce çekinceyi gizlice kaldırması ve 2007’de ABD gemilerinin Gürcistan’a insani yardım götürmek amacıyla Karadeniz’e sorunsuz girebilmeleri ile; aslında nükleer füzeli Aegis gemilerinin Karadeniz’e girme yolu açılmıştır. Füze Kalkanı’nın “Birinci Aşaması”nın tamamlama yılı olan 2011 yılında ABD, Aegis Kruvazörleri’nin Karadeniz’e girmelerini talep edecektir. O zaman gizli anlaşmanın imzalandığı ortaya çıkacaktır. [9] Bu da Türk halkını bir ölüm–kalım savaşının eşiğine getirecektir. Sonuç NATO’nun “Avrupa İçin Aşamalı ve Uyarlanabilir Füze Savunma Sistemi”nin,“NATO Stratejik Konsepti” ile ilişkilendirilerek tek bir antlaşma halinde imzalanması; 60 yıllık NATO tarihinde ilk defa karşılaşılan bir olaydır. Daha önce imzalanan antlaşmalar sadece NATO örgütüne ait anlaşmalardır. ABD’nin “Ulusal Füze Savunma Sistemi” ile ilgili olan antlaşmalar; tamamen ayrı antlaşmalar olup, nükleer silahların yayılmasının önlemesi ve sayılarının azaltılması ile ilgili olan “START” ve “START-II” antlaşmalarıdır. Lizbon Antlaşması’nın, diğer NATO antlaşmalarından en temel farkı budur. Lizbon Antlaşması’nda birbirleriyle ilgili olmayan iki ayrı konu birleştirilerek tek bir antlaşmaya dâhil edilmiş olmaktadır. Bu ayırt edici nitelik nedeniyle Türkiye, NATO’nun “Avrupa İçin Nükleer Füze Savunma Sistemi”nin tamamlanacağı 2010–2020 arasındaki 10 yıllık sürede toplam 10-11 milyar Dolarlık bir ödeme yapacaktır. Borç batağındaki Türkiye’nin bu ödemeyi yapmasının imkânı olmadığından, ABD’nin bu meblağı, Türkiye’yi borçlandırarak finanse edeceği tahmin edilebilir. Sistem çerçevesinde Türkiye coğrafyası;, “füze” ve “radar” ağları ilekaplanacak ve onlara kumanda edecek “askeri–sivil istihbarat kuvvetleri” Türkiye’yi içten çökerteceklerdir. Diğer bir ifade ile Türkiye bu kuvvetler tarafından işgale uğrayacaktır. ABD; Türkiye’ye yerleştireceği ‘orta menzilli füzesavar füze ve radarı’ ile Türkiye’yi ‘birinci derecede’, İran’ı ‘ikinci derecede’ hedefine almıştır. Aynı sistem kurulması düşünülen “Müstakbel Kürdistan”ı koruma kalkanı olarak ta kullanılacaktır. ABD emperyalizmi; Türkiye’nin ‘1 Mart Tezkeresi’ni reddini unutmamıştır. Aynı şoku bir daha yaşamamak için o günden bu yana Türkiye’yi dize getirecek bir stratejiler hazırlamıştır. Son strateji, ABD’nin “Avrupa İçin Aşamalı ve Uyarlanabilir Füze Savunma Sistemi”ni hayata geçirmesidir. ABD bu stratejisiyle, Türkiye’yi fiili olarak işgal etmeyi ve bir daha “red” şoku yaşamamayı amaçlamıştır. ABD son dönemde, Saddam Hüseyin’i ‘tam’ hedefine alarak öldürmüştür. Kendisinin yarattığı Talaben’ı baş düşmanı olarak seçmiştir. Bunun sonucu olarak, aslında düşmanı olan İran’ı bölgenin en güçlü devleti haline getirmiştir. Günümüzde de, Lizbon, Yeni NATO ve “Avrupa İçin Aşamalı ve Uyarlanabilir Füze Savunma Sistemi” antlaşmalarını imzalayarak; İran’la Türkiye’yi savaştırmayı ve İsrail’i güçlendirmeyi hedeflemiştir. Türkiye böyle bir hayati tehditle karşı karşıyadır. AKP Hükümeti 2007 sonbaharında imzaladığı bir antlaşma ile, ABD savaşgemilerinin Montrö Antlaşması’na aykırı olarak Karadeniz’e giriş yapmalarını da sağlamıştır. Böylece, Füze Kalkanı’nın “Birinci Aşaması”nın tamamlanma yılı olan 2011 yılında, nükleer füzeler bulunan Aegis Kruvazörleri’nin Karadeniz’e giriş yapmalarının olanağı doğmuştur. ABD, önümüzdeki aylarda bu anlaşmaya göre savaş gemilerini Karadeniz’e sokmayı talep edecektir. O zaman AKP Hükümeti’nin ABD ile imzalamış olduğu gizli anlaşma ortaya çıkacaktır. ABD bu tehditlerle, 2010–2020 yılları arasında Türkiye’nin ulusal güvenliğini, ulusal dış politikasını, ulusal ekonomisini ve ulusal bütünlüğünü ipotek altına almayı, ayrıca bu süreçte ‘BOP’un Ortadoğu, Körfez ve Kafkasya ayaklarını tamamlamayı amaçlamaktadır. ‘Lizbon’, ‘Yeni NATO’, ve ‘Avrupa İçin Aşamalı ve Uyarlanabilir Füze Savunma Sistemi’ Antlaşmaları, Süper NATO operasyonlarıdır. Devrimle kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti füze işgal kuvvetleriyle yıkılmak istenmektedir. Türkiye’nin devrimci güçleri ayağa kalkmalı, işgali önlemeli ve dayatılan bu Süper NATO paçavrasını yırtmalıdır.
Erol BİLBİLİK
İLK KURŞUN
[1]Cumhuriyet gazetesi, 21 Kasım 2010.
Utku Çakırözer, Cumhuriyet, 15 Kasım 2010.
[3]Akşam gazetesi, 14 Ocak 2011.
[4]Hürriyet, 3 Mayıs 2001.
*“Stratejik Nükleer Silah” (Strategic Nuclear Weapon – SNW)
tanımlamasıyla; düşmanın savaş başlatma ihtimalini düşürmek için
kullanılan ve kitleleri tehdit eden nükleer başlıkları kastedilmektedir.
“Taktik Nükleer Silah” (Tactical Nuclear Weapon – TNW) tanımlamasıyla
ise, savaş zamanında askeri amaçlarla kullanılan nükleer başlıklar
kastedilmektedir.
[5]Milliyet gazetesi, 4 Aralık 2010.
[6]Hakan Albayrak, Yeni Şafak, 7 Aralık 2010.
[7]Yeni Şafak, 16 Temmuz 2010.
[8]Akşam, ‘James Jeffrey röportajı’, Utku Çakırözer, 21 Eylül 2009.
[9] Erol Bilbilik, Aydınlık dergisi, 8 Eylül 2008.
Şimdiki Zaman - Mete AKINCI , Erol BİLBİLİK Bölüm 1
Bölüm 2
Bölüm 3
Bölüm 4
Bölüm 5
Bölüm 6
Bölüm 7
Bölüm 8
Bölüm 9
Bölüm 10
Bölüm 11
Bölüm 12
Bölüm 13
Bölüm 14
Bölüm 15
Türkiye’nin devrimci güçleri ayağa kalkmalı, işgali önlemeli ve dayatılan bu Süper NATO paçavrasını yırtmalıdır. EROL BİLBİLİK