Translate

13 Ekim 2012 Cumartesi

KÜRTÇÜLÜK VE TARİHSEL GELİŞİMİ 3





DERSİM YALANLARI VE GERÇEKLER - 
SİNAN MEYDAN



En kanıksanmış Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri “Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün liderliğindeki genç Cumhuriyetin, 1937-1938 yıllar›nda Dersim’de Kürtleri katlettiği !” biçimindedir. Ülkemizde bugün, tarihçisinden gazetecisine, eğitimcisinden siyasetçisine kadar neredeyse herkes, Türkiye Cumhuriyeti’nin Dersim’de bir kıyım ve katliam yaptığını peşinen kabul etmiş gibidir.


Örneğin, İsmail Beşikçi’nin bir kitabının adı, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi’ dir. Hasan Cemal’in bir yazısının adı da, Dersim Katliamını Mazur Göstermeye Çalışmanın Ahmaklığı Üzerine’dir.



“Dersim yalanı” Türkiye’de son zamanlarda sıkça siyasete alet edilmeye de başlanmıştır. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Meclis kürsüsünden defalarca “Tek Parti döneminde Dersim’de katliam yapıldı!” demiştir.


“Dersim’de katliam yapıldı !” iddiaları, bugün bazı iç ve dış Cumhuriyet düşmanlarınca, Türkiye’yi soykırımla suçlamak için kullanılmak istenmektedir. Örneğin, 13 Kasım 2008’de Avrupa Parlamentosu himayesinde Dersim Soykırımı Konferansı düzenlenmiştir. Düzenleyenler, bu konferansın amacını, Ermeni, Süryani, Pontus Rumlarına karşı soykırım suçu işleyen Türkiye’nin suçlar listesine yeni bir insanlık suçu daha ekleniyor: “Dersim soykırımı” biçiminde açıklanmıştır. Prof. Dr. Ronald Mönch, Dersim’de yaşananların insanlık suçu olduğunu savunarak Atatürk ve dönemin Bakanlar Kurulu üyeleri ile üst düzey askeri yetkililer için, “Yaşasalardı savaş suçlusu olarak yargılanmaları gerekirdi!” demiştir.


19 Kasım 2009’da Dersim Soykırımı Konferansı’nın ikincisi yine Brüksel’de yapılmıştır. Bu toplantılardan sonra, Dersim harekatının ’soykırım’ olarak tanımlanmasını isteyen bir heyet, bu olayları Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne götürmek için harekete geçmiştir. Aralarında ABD’li avukat Prof. Dr. Barry Fisher ile Dink davası avukatı Erdal Doğan’ın da bulunduğu heyet, 12 Nisan 2011’de Tunceli’de incelemelerde bulunmuştur. 


Dersim yalanı, kartopu misali büyüdükçe büyümüş ve sonunda 1937-1938 Dersim isyanını bastıran CHP içinden bazıları bile bugün “Evet! Dersim’de katliam yapıldı !” deme noktasına gelmiştir. Peki ama gerçekte Dersim’de ne olmuştur?


Bütün dünya dergisinden pdf olarak indirebilirsiniz.















Uğur Mumcu’nun yazılarında Dersim




AZINLIK ŞOVENİZMİ!..

İngiliz gizli belgeleri üzerinde yapılan araştırma, Kurtuluş Savaşı günlerinde İngilizlerin Ermeni ve Kürt azınlıkları kışkırtmak için yoğun çalışmalar yaptıklarını kanıtlamaktadır. Bu belgelerden iki tanesini aktaralım: Amiral Sir F. Derobeck'ten Lord Curzon'a gönderilen rapor (Sayfa no:108, belge 103, tarih: 28 Temmuz 1920):

- Kürt meselesi hakkında sizin fikrinizi bilmiyorum, daha kesin bir karara varmanız için bunu yazıyorum. Damat Ferit bana geldi, sulh anlaşmasına göre Kürtler ayrı bir devlet olacaklar. Kürt liderleri Mustafa Kemal'i sevmezler, çünkü o bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal'den nefret ediyorsunuz. Çünkü o sizin yaptığınız anlaşmayı kabul etmiyor. O halde Kürtleri Mustafa Kemal'e karşı birlikte kullanalım, dedi... (İngiliz Belgelerinde Türkiye, Erol Ulubelen, Çağdaş Yay. s:264)


Aynı İngiliz Amiralinden Lord Curzon'a gönderilen bir başka raporda “Kürdistan, Türkiye'den tamamen ayrılıp özerk olmalıdır. Ermenilerle Kürtlerin çıkarlarını bağdaştırabiliriz. İstanbul'daki Kürt Kulübü Başkanı Said Abdülkadir ve Paris'teki Kürt delegesi Şerif Paşa emrimizdedir...” denilmektedir. (Sayfa no:49, belge no:33, tarih 26 Mart 1920)


Ermeni ve Kürtleri Ankara hükümetine karşı ayaklandırma çabalarının arkasında, o zaman, ABD ve İngiliz hükümetlerinin olduğu bugün artık belgelerle kanıtlamıştır. Bu konuda bugün için hiçbir kuşku yoktur.


Cumhuriyetin kurulmasından hemen kısa bir süre sonra Doğu'da başlatılan “Kürt İsyanı” da yine İngiliz desteği ile sahneleniyordu. “Şeyh Sait ayaklanması” olarak bilinen bu ayaklanma, 1925 yılının şubat ayında dinsel görüntülerle ortaya çıkmış, daha sonra “Bağımsız Kürt Devleti” kurmaya yönelmişti. (İngiliz Belgeleriyle Türkiye'de “Kürt Sorunu” (1924-1938) Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim Ayaklanmaları, Dışişleri Bakanlığı Yay. Evi., s:21, Türk-İngiliz İlişkileri. 1919-1926, Doç. Dr. Ömer Kürkçüoğlu, SBF Yay., s.309)


İngilizlerin, Kurtuluş Savaşı döneminde Ermenilere nasıl destek oldukları. Prof. Gotthard Jaeschke'nin, Tarih Kurumu tarafından basılan “Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri” adlı kitabında da yeterince anlatılmıştır. (s:40-47)


Bugün, 1925 yılında sahnelenen dinsel görüntülü bir bölücü ayaklanmaya bakarken, Şeyh Sait'in İngiliz silah fabrikalarına silah siparişi verdiği, İngiliz silah fabrikalarının da o tarihte İngiliz “Intelligence Service” ile iç içe çalışan silah tüccarı Vasil Zaharoff ile eşgüdüm halinde olduklarını bilmek gerekir. Muğlalı bir Rum olan Zaharoff'un İngiliz Başbakan, Lloyd George'un yakın dostu olduğunu ve İngiliz hükümetince silah ticaretindeki başarılarından ötürü “sir” unvanı ile ödüllendirildiğini anımsarsak, Şeyh Sait ile İngiliz silah fabrikaları arasında kurulan köprülerin siyasetten arınmış “masum bir ticaret” olmadığı sonucuna ulaşırız.


Kaldı ki o günlerde genç Türkiye ile İngiltere arasında henüz çözüme bağlanmamış “Musul sorunu” bulunmaktaydı. Lozan anlaşmasında kesin bir çözüme bağlanmayan Musul sorunu, 1923 yılında İngilizlerin başvurusu ile yeniden gündeme gelmiş ve sorunun çözümü için 1924 yılında İstanbul'da “Haliç Konferansı” düzenlenmişti. Haliç konferansında İngilizler, Musul dışında ayrıca, “Nasturi Hıristiyanları” için Hakkari ilini de istemişlerdi. Sorunun bir çözüme bağlanamaması üzerine konu İngiliz hükümetince “Milletler Cemiyeti”ne götürülmüştü.


Milletler Cemiyeti, sorunun çözümü için biri Macar, biri Belçikalı biri de İsviçreli olan üç kişilik bir komisyon görevlendirmişti. Musul'daki Türk egemenliğini kaldıran komisyon kararı, Türkiye tarafından reddedildi. Bunun üzerine sorun Milletlerarası Daimi Adalet Divanına götürüldü.


Türkiye Divana temsilci göndermedi. Milletler Cemiyeti, 16 Aralık 1925 tarihinde, Musul'daki Türk egemenliğini kaldıran kararı benimsedi. Musul üzerinde Türk-İngiliz diplomasi savaşı yapılırken, Şeyh Sait isyanı da başlatılmış ve Türkiye, Kurtuluş Savaşı günlerinde İngiliz istihbarat servislerinin kışkırttığı etnik kökenli ayaklanma ile uğraşmak zorunda kalmıştı. İsyan bastırıldı. Ancak Türkiye 5 Haziran 1926 tarihinde İngilizlerle anlaşarak, Musul üzerindeki haklarından vazgeçmiş oldu. İsyanın doğurduğu sonuçlardan biri buydu.


Musul sorunu ile Şeyh Sait ayaklanmasının aynı günlere rastlaması herhalde “kaderin bir cilvesi” değildi: Bu rastlantının temelinde bir kısmı kanıtlanan bir kısmı da henüz yeterince kanıtlanmamış dış ilişkiler yatmaktaydı.


31 Mart gerici ayaklanmasında da İngiltere'nin parmak izleri yok muydu? Araştırmacılar, bu kuşkuyu dile getirmişlerdir. İngiltere'nin o günlerdeki İstanbul Büyükelçisi'nin İttihatçılara karşı takındığı soğuk tavır, buna karşılık muhalefetteki “Ahrar Fırkası” ile kurulan ilişkiler ve ayaklanmadan sonra isyancılara sağladıkları destekler, şeriatçılar ile İngiliz “Intelligence Service” ile dirsek teması içinde oldukları kuşkusunu vermekteydi. (İttihat ve Terakki, 1908-1914, Feruz Ahmet, Sander Yay., s: 66; 31 Mart Olayı, Sina Akşin, SBF Yay., s: 261 v.d.; 31 Mart'ta Yabancı Parmağı, Doğan Avcıoğlu, Bilgi Yay., s: 61 v.d.)


Bugün yine birtakım ayrımcı güçlerin doğu yörelerimizde terörist eylemlerine tanık olunmaktadır. Yakın tarihimizden verdiğimiz bu örneklerden sonra “bu olayları da İngilizler kışkırtıyor” gibi bir yargı sahibi değiliz. Anlatmak istediğimiz, yakın tarihimizde “azınlık şovenizmi”nin ardında yabancı devletlerin bulunduğudur.


Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrasında İngilizlerin Türkiye'deki ayrımcı güçleri kışkırtmalarının nedeni Ortadoğu'daki İngiliz çıkarlarıydı. Hiç kuşkusuz bugün de bu bölücü ayrımcı azınlık şovenizminden kaynaklanan terörist eylemlerin arkasında tıpkı dün olduğu gibi bugün de yabancı parmakları bulunmaktadır.


Türkiye Cumhuriyeti, bütün sorunlarını “ulusal bütünlük, demokratikleşme ve çağdaşlaşma” yoluyla çözecektir. 1975 yılından bu yana Kıbrıs sorununun yarattığı gerilim süreci içinde başta Ermeni terörü olmak üzere ulusça uğradığımız terör saldırısının temelinde, Ortadoğu'daki yeni dengelerin kurulma planları var mıdır? Bugün için sorulacak soru budur.


Türkiye'ye bunca silahı gönderenler kimlerdi? Kimlerdi bunların destekçileri olan yabancı devletler ve istihbarat servisleri? Bu gibi konuları, bugünden “mahkeme kanıtı” niteliğinde belgelerle ortaya koymak belki olanaksızdır. Fakat zaman geçtikçe, olaylar üzerindeki sis bulutları dağılır ve ortaya çıkan İngiliz belgelerinde olduğu gibi, “azınlık şovenizmi”nin hangi oyunların ve tuzakların aracı olduğu elbette gün gelir anlaşılır.


(Cumhuriyet, 2 Eylül 1984)





UĞUR MUMCU
KÜRT İSLAM AYAKLANMASI 1919-1925

[Bu yazı dizisi 2-22 Haziran 1991 günleri arasında Cumhuriyet Gazetesi'nde
«Öncesi ve Sonrası ile Şeyh Sait Ayaklanması» adıyla yayınlanmıştır.]









Irak savaşı kaybedince, durumu fırsat bilen Irak’lı Kürt ve Şii gruplarının ayaklanması neticesinde Irak kuvvetleri tekrar toparlanarak ayaklanmayı bastırmak için saldırıya geçer. Bu saldırıdan kaçan binlerce sığınmacı Türkiye ve İran sınırlarına yığıldı. Türkiye sınırına 450.000 Iraklı (TBMM , 2007) sığınmacının yığılması o dönemde hem ekonomik hem de siyasi yönde sıkıntı yaşayan Türkiye için büyük bir sorun teşkil eder. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yoğun diplomasisi sonucu Türkiye sınırında yığılan ve yaşam mücadelesi veren binlerce sığınmacının barındırılması ve güvenliği Türkiye tarafından sağlanmıştır. Irak’ın bu bölgedeki Kürtlere saldırılarının önlenmesi maksadıyla Türkiye’nin de girişimleri sonucu Çekiç Güç oluşturulmuştur. O gün içinTürkiye açısından olumlu kabul edilen Çekiç Güç ilerleyen zamanlarda Türkiye için büyük sorun teşkil etmiştir.

Bu sığınmacıların bir çoğu TC vatandaşlığına geçmiş ve Türkiye topraklarına yerleşmiştir. Güneydoğuya devlet elinin geç gitmesi, ağalık sisteminin devam etmesi, Atatürk'ün toprak reformunun rafa kaldırılması, ekonomik zorluklar ve tabii ki pkk nın saldırıları yüzünden Batıya göçler başlamış ve güneydoğu boşaltılmıştır. Tıpkı Kurtuluş Savaşı öncesi gibi ; çoğunlukta olan Türkmenler, Türkler Doğudan göç etmek durumunda kalmış ve bölge, emperyalistlerin arzuları doğrultusunda, Ermeniler ile Kürtlere yaşam yeri olmuştur.

Bugün (Ekim 2012) yaşadığımız sorunda aynıdır. Suriye'den kaçıp gelen "sözde göçmenler" kamplarda kaldıkları halde , yavaş yavaş Türkiye sınırları içerisinde yerleşik düzeye geçmektedir. Ayrıca üniversitelere belgesiz,sınavsız kaydını yaptıran Suriyeli "sözde göçmen gençler"i basın yoluyla da öğrenmiş bulunuyoruz. Bu arada oradaki karmaşayı yaşamak istemeyen vatandaşlarımız da başka bölgelere göç ederek, sınır boyunca Güneydoğuyu boşaltmaktadır.

Plan nasıl işliyor ama ?

SB.


Emperyalizme, ırkçılığa, baskıya, sömürüye ve teröre karşı olan herkese

KÜRTÇÜLÜK VE TARİHSEL GELİŞİMİ 2





RIZA ZELYUT - DERSİM İSYANLARI ve 
SEYİT RIZA GERÇEĞİ


Dünyanın hızla yeni bir savaşa sürüklendiği ,Hatay’da çatışmaların başladığı 1937’de; Tunceli (Dersim) bölgesinde başlatılan ama kökü 1920’deki Koçkırı ayaklanmasına kadar uzanan isyanın sebebi neydi?  O projenin arkasında hangi Kürtçü/Kürdistancı örgütler vardı? Seyit Rıza kimdi; isyanların Alevilikle ilgisi bulunuyor muydu? Tunceli’nin kültürel kimliği neydi? Dersim ayaklanmalarını; bu ayaklanmayı çıkartanların ve yürütenlerin belgelerini temel alarak ve Tunceli bölgesini de inceleyerek yazdık.





“Dersimliler, beni dinleyin; başınızda bir felaketin dolaştığını görüyorum.” 1916- Hacı Bektaş postnişini, Çelebi Cemalettin Efendi


"Tunceli’de Alevilik eğitimi de veren okullar açalım.” , 1926 - Mustafa Kemal ATATÜRK





“İngiltere Hükümeti’ne, Türk hükümeti; Dersim bölgesine girmeye kalkışmıştır. (…) Kürtler, bu olay karşısında silaha sarıldılar. Ben ve yurttaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık.” 
1937- Dersim Generali Seyit Rıza

“Ben Türk ordusuna tek kurşun atmadım” , Seyit Rıza (Yakalandıktan sonra) 

“İntikam!.. Kürdistan denilen yıkık anayurdun kurtarılması için. İntikam!... Kürt diyarında uluyan sırtlan ve çakallar ırkının (Türk’ün) pis vücutlarından Kürt vatanını temizlemek için.” Dersimli Baytar Nuri  (Seyit Rıza’nın akıl hocası) 

“Ankara hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden, kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz.”  29 Temmuz 1937 tarihli Komüntern'in yayın organı Rundschau.





Rıza Zelyut, “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği” adlı eserinde bölgedeki aşiret reisleri ve ağalarının o dönemde yaptıkları PROPAGANDALARDAN bazılarını şöyle ifade eder:


“- Dersim’deki kadınlar gündüz kocalarının, gece askerin olacak,
- Elazığ halkevinde yaptıkları gibi, kadınlarla erkekleri birlikte toplayacaklar; sonra da mumları söndürecekler,

- Evlerin bir giriş bir de çıkış kapısı olacak, iki kapıda da polis bekleyecek; sizlerin bütün kazandıklarınız elinizden alınacak.

- Ekmek, odun, hatta keçilere toplayacağınız meşe yaprakları bile izin kağıdına (vesika) bağlanacak, bunların vergisini vereceksiniz ” . 





İngiliz Devlet Arşivlerinden Gizli Belgelerle Kanıtlıyoruz: Dersim'de Zehirli Gaz Kullanılmadı :


Türkiye'ye yöneltilen suçlama; özetle şöyledir: 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1937 yılında, "Seyit Rıza" nın başını çektiği Dersim isyanını kanla bastırmış; yöre halkını kundaktaki bebeklerine, hamile ka dınlarına, yaşlılarına varıncaya dek meydan lara toplayıp üzerlerine ağır makinalı tüfeklerle kurşun yağdırarak ve de zehirli gaz kullanarak soykırıma uğratmış; bir bölümünü de maden ocakları vs. çalış tırmak amacıyla sağ bırakıp çalışma alanlarına sürmüş, buralardan ayrılmalarını yasaklamıştır. Bu işgal, ilhak ve soykırım; 1937-1938 yıllarında Cumhurbaşkanı Atatürk'ün, Başbakan İnö nünün, Başbakan Ce lalBayar'ın, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın, General Abdullah Alpdoğan'ın buyruklarıyla, şun yağdırarak Türk Ordusu tarafından gerçekleş tirilmiştir............İhsan Sabri Çağlayangil


(Cumhurbaşkanı Yardımcısı), Muhsin Batur (Genelkurmay Başkanı) gibi Türkiye Cumhuriyeti devlet adamları, uygulanan soykırımın tanıkları olup, yıllar sonra yayınlanan anılarında "Dersim'de zehirli gaz kullanılarak 7'den 70'e soykırım yapıldığı"nı ikrar ve itiraf etmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, soykırım suçundan dolayı uluslararası yargı organlarınca yargılanmalı; o tarihteki devlet yöneticileri soykırım suçlusu olarak damgalanmalı, adı "Tunceli'ye dönüştürülen beldenin "Dersim" olan önceki adı geri verilmeli; geçmişte yapılan bu soykırım için özür dilenmeli, topraklar kendilerine geri verilip tazminat ödenmeli; "Halkların Kendi Kaderini Tayin Hakkı" (özerklik, bağımsızlık, vs.) tanınmalı, "Dersim"in 1937-1938 öncesi özgür, bağımsız, demokratik yönetim yapısına yeniden kavuşmalıdır...


Bu suçlamaların gerçeğe aykırılığını, Bütün Dünya dergisinin, Ocak 2010, Ocak 2012 ve Şubat 2012 sayılarında yayımlanan "Dersim Dersi" başlıklı yazılarımla kanıtlayarak göstermiştim.


İngiliz Devlet Arşivlerinin gizli belgelerinden, gizliliği kaldırılarak internet üzerinden araştırmaya ve telif hakkı ödenerek yayınlanmaya açılan belgelerde yaptığım araştırmada; "Dersim'de Zihirli Gaz Kullanıldı" suçlamasının gerçeğe aykırı ve iftiradan ibaret olduğunu kanıtlayan belgelere ulaştım; bunların telif ücretini ödeyerek satın aldım; ve işte şimdi yayımlıyorum:


BELGE 1: (adresten bakınız)
24 Mayıs 1938 - Türkiye, İngiltere' den zehirli gaz savaşı konusunda uzman istiyor.

BELGE 2: (adresten bakınız)
9-11 Ocak 1939 - İngiltere, Türkiye' nin 24 Mayıs 1938'de istediği Zehirli Gaz Savaşı uzmanını, en erken 1939 Nisan ayından sonra Türkiye'ye gönderebileceğini bildiriyor


Dünyada ve Türkiye'de ilk kez şimdi yayımladığımız bu belgeler, 1937-1938 yıllarında Türkiye'de, zehirli gaz ve de zehirli gazın silah olarak nasıl kullanılacağı konusunda uzman kimsenin bulunmadığını; Türkiye'nin ilk kez 1938 yılı ortalarında İngiltere'ye başvurararak zehirli gaz savaşı konusunda İngiliz uzman isteminde bulunduğunu; İngiltere'nin Türkiye'yi 1939 yılı ortalarına dek oyaladıktan sonra, bu istemi 1939 yılı ortalarında kabul ettiğini göstermektedir.


Sonuç: 

"Dersim'de zehirli gaz kullanılarak soykırım yapıldığı" ileri sürülen 1937-938 yıllarında, Türkiye'nin elinde zehirli gaz olmadığı gibi, zehirli gazın silah olarak nasıl kullanılacağını bilen uzman da yoktur. "Dersim Harekâtı"nda zehirli gaz kullanıldığı suçlaması; uydurmadır.


Bu belgelerden sonra bir daha Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, Atatürk'ü, İsmet İnönü'yü, Celal Bayar'ı, Fevzi Çakmak'ı, Abdullah Alpdoğan'ı, "Dersim"de zehirli gaz kullanmakla suçlayacak olanlar; iftira suçunu işlemiş olacaklardır.


Atatürk, kendisini suçlayanlara Abraham Lincoln'e atfedilen şu sözle yanıt vermiştir:


"Herkesi bir defa, bazılarını her zaman aldatabilirsiniz. Ama herkesi her zaman aldatamazsınız." 

(You can fool all the people some of the time and some of the people all the time but you cannot fool all the people all the time.)

Bir de atasözümüz vardır: "Yalancının mumu, yatsıya kadar yanar." 



Cengiz Özakıncı/Bütün Dünya 2012/6 belgeler-PDF








Dersim’i Hıristiyanlaştırmak üzere çalışmalar yürüten ve bu doğrultuda 1911 yılında "Dersim Kürtlerinin Dini" başlıklı bir rapor yayınlayan Henry H. Riggs, Amerika’lı misyoner bir ailenin çocuğu olarak 1875 yılında Sivas’ta doğdu. Dedesi, Türkiye’ye gelen ilk misyonerlerdendir.


Henry H. Riggs’in, aşağıda tam metnini okuyacağınız “Dersim Kürtlerinin Dini” başlıklı raporunda, bir takım ırkçı, etnik ayırımcı yargılar bulunduğu görülüyor. Yazar, Ermenilerle Kürtlerin ırkdaş olduklarını savunuyor.


Rapor, Dersimlilerin 1908 Devrimi’nden sonra İttihad ve Terakki yönetimine bağlılık gösterdiklerini ortaya koyması bakımından ilginç olduğu gibi, Dersim’deki yaşama ilişkin doğrudan gözlemler içermesi bakımından da önemlidir. Riggs’in kimi yanlış saptamalarını irdelemeyi yazının sonuna bıraktım.


işte raporun tam metni: (adreste : )


Henry H. Riggs’in Ocak 1911’de yayınlanan Dersim raporunu yukarıda aktardım. Burada özetin özeti olarak şunları söyleyebilirim: 


Riggs, kendilerini "Zaza" olarak tanımlayan Dersim’lileri Ermenilerin ırkdaşı "Kürt" ler olarak gösteriyor ve Türklere karşı ırksal ve dinsel nefret aşılıyor. 1908 Devrimi konusunda "bütün ırklara yeni bir gün doğuyor" sözleriyle, Osmanlının ırksal, dinsel, etnik ayrışmayla parçalanmasını istediğini açığa vuruyor. "Hıristiyan atalar" nitelemesiyle, soy ve din harmanı yaparak, bin yıl önce dedesi ninesi Hıristiyan olanın yeniden Hıristiyanlığa döndürülmesi gerektiğine inandığını gösteriyor. Dersim’de koyun, koç biçimli mezar taşlarını, İsa’nın lakabının "Kuzu" (İng. The Lamb)olmasıyla bağlantı kurarak, halkın geçmişte Hıristiyan olduğuna kanıt gösteriyor. 


Oysa, Orta Asya’da, İsa’nın doğumundan önce yapılmış koyun, koç biçiminde mezar taşları vardır; bunun eski Türk gömü geleneğinde yeri olduğunu, Akkoyunlular ve Karakoyunlular ile Dersim bölgesine getirildiğini bilmiyor.


İsa’nın doğum yeri olan Nasıra’nın, M.Ö. 600’lerden başlayarak bir İskit Türk yerleşim bölgesi olduğunu; İsa’nın ve annesi Meryem’in Sami olmayıp, İskitlerden olduğunu; İsa’nın "Son Yemek"te; "bu şarabı içiniz o benim kanımdır, şu lokmayı yiyiniz o benim etimdir" sözlerinin, tamı tamına İskit kan kardeşliği andından ibaret olduğunu; bozulmadan önceki ilk Hıristiyanlığın, İskit Türk damgalı gelenek ve görenekler içerdiğini bilmiyor. Bildiği tek şey, Ermeni ve Kürtleri, Türklere düşman etmek ve Osmanlı topraklarını parçalamak. Misyoner Henry H. Riggs’in 1911 Dersim Raporu, bu bakımdan önemli ve anlamlı…


CENGİZ ÖZAKINCI – DERSİM RAPORU 3 /pdf
BÜTÜN DÜNYA, 2012/2





CENGİZ ÖZAKINCI - DERSİM DERSİ I ve II :


Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey, 3 Ekim 1921 günü Büyük Millet Meclisi gizli oturumunda yaptığı konuşmada, Koçgiri Ayaklanması'nı kışkırtanların Dersim aşiretlerine giydirmeye çalıştıkları etnik kimliği reddederek, bu aşiretlerin çoğunun yüzyıllar önce Horasan'dan gelmiş, süreç içerisinde çeşitli nedenlerle komşu aşiretlerin etkisinde kalarak Kürtçe konuşmaya başlayan Alevi-Kızılbaş Türkmenler olduğunu söylemişti. 


Dersim aşiretlerinden Hasan Hayri Bey'in 1921 yılında Meclis' te yaptığı bu açıklama, Atatürk karşıtlarının sıkça dile getirdikleri: "Kemalistler, 1924'ten sonra, Kürtleri asimile etmek için 'Kürtlerin bir Türk boyu olduğu’ yalanını uydurdular" savını geçersiz kılıyordu; çünkü ayrılıkçıların "Te-Ce' nin resmi tarih tezi" diyerek yalan saydıkları bu tarihsel olgu; 1924'te değil, 1921'de; Atatürk tarafından değil, bir Dersim aşiret reisince dile getirilmişti. 



DERSİM DERSİ I : PDF  
Bütün Dünya, 2010/1



...1938 Harekatında çok sayıda yurttaşımızı yitirdiğimiz doğrudur. Fakat bunların çoğu, düzenli birliklerce değil, aralarında kan davaları bulunduğu için askerle birleşip isyancı aşiretlerle kurşun sıkan Dersim aşiretlerince öldürülmüşlerdir. Sözü edilen toplu intiharlar, kadınların, çocukların öldürülmesi; düzenli birliklerin değil, ilkel “kan hukuku”na uygun davranan aşiretlerin eylemleridir. Kan Hukuku, suçlu sayılan aşiretlerin, diğer aşiretlerce kadın çocuk ayırmaksızın toptan katledilmelerini buyurduğu gibi; kuşatılan bir aşirette erkekler önce kendi kadınlarını ve çocuklarını öldürüp sonra düşmanla savaşa tutuşmakta; yenileceğini anlayan aşiret üyeleri,topluca intihara yönelmektedir...

DERSİM DERSİ II : PDF 
Bütün Dünya,2010/9







KÜRTÇÜLÜK VE TARİHSEL GELİŞİMİ 1





KÜRTLER VE TÜRKLÜK  - ALİ RIZA ÖZDEMİR
2009 / Kripto Yayıncılık


Kürt kimdir ve Kürtlerin etnik kimliği nedir?

Bütün devletleşememiş sınır toplumlarında olduğu gibi Kürtlerde de bu sorunun cevabını vermek zordur. Bu zorluğun bir kaç boyutu vardır. Bu zorluklardan birisi, sınır toplumlarında diğer etnik gruplarla karışma ve örtüşmenin etnik kimliğin sınırlarını belirsiz hale getirmesidir. İkinci zorluk, devletsiz toplumların kimlik tespit etmede sıkıntı çekmeleridir. Kürtlerin etnik kimliğinin belirlenmesinde bir üçüncü zorluk daha vardır. Kürtlerin tarihi ve etnik kimliği sosyal bilimlerin konusu olmaktan çok uluslararası çıkar çatışmalarının ve ideolojilerin konusu olmuştur.

Kürtleri, kendi millî çıkarları doğrultusunda istismar etmeyi hedefleyen devletler ve çıkar odakları, Kürt kimliğine bilimsel ölçütler içinde yaklaşmaya çalışan araştırmalara karşı çok sert ve etkili bir psikolojik savaş yürütmüşlerdir. Böylece, Kürt kimliğinin bilimsel araştırmasının önünü keserken, kendi konjonktürel tezlerinin etkinlik kazanmasını sağlamışlardır. Örneğin, Encyclopedia Britannica’nın 1875 ile 1911 yılları arasındaki bütün baskılarında Kürtler, Turanî bir toplulukken 1911 yılından sonraki baskılarında birdenbire Mezopotamyalı bir kavme dönüşmüşlerdir.


Elinizdeki kitap, sosyal bilimlerde “Kürt” meselesi kadar siyasallaşmış bir konuda yazılabilecek en objektif çalışmalardan birisidir. Çalışmayı objektif yapan husus Kürtleri bir şey yapmaya çalışmamasından ve sadece durumu tespit etme gayreti içinde olmasından kaynaklanmaktadır. Okuması kolay, anlaşılır ve akıcı günlük bir dille yazılmış olması da çalışmanın bir diğer üstünlüğüdür.






PKK Terörü Neden Bitmedi, Nasıl Biter? - 
Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ
2008 / Kripto Yayıncılık

1984’ten bu yana devam eden PKK terörüne karşı sürdürülen mücadelenin uzun ve zor bir mücadele olacağı Türkiye’de yaşayan herkesin aklına bir şekilde kazındı. Fakat, gelinen noktada, bu durumdan fazlasıyla mağdur olan Türk milleti, artık şu soruyu ülkeyi yönetenlere çok şiddetli bir şekilde sormaya başladığı görülüyor; “Bunca mücadeleye rağmen, PKK NEDEN BİTMİYOR?”

Uzun soluklu ve zor mücadelenin bugün geldiği noktanın konuşulması, tartışılması çok tehlikeli ve akıl almaz çözüm önerilerinin gazete manşetlerine kadar taşınması, çözümün olmadığına dair düşünce ifade edenlerin ise sayılarının her geçen gün artması, milletin sorduğu bu sorunun şiddetini giderek daha da artıyor. Durum böyle iken, PKK TERÖRÜ NASIL BİTECEK?

Türkiye’de güvenlik alanında yaptığı çalışmalarla otorite olan, Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın yıllar içinde uzun soluklu bir çalışma neticesinde hazırladığı rapor tarzındaki bu kitap, sadece öneride kalmamakta, daha önce bahsedilmemiş ve de denenmemiş çözümün stratejisini de ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, bu çalışma, güvenlik, istihbarat ve terör konularına meraklı olan uzmanların yanı sıra, ülkemizin sorunlarına duyarsız kalamayan bütün okuyucularında ilgisini çekecek çok iddialı bir eser olarak kamuoyuna sunulmuştur.

• PKK terörü Türkiye’de mağdur çoğunluğu ilgilendiren bir ‘TÜRK SORUNU’ yarattı mı?

• Türkiye etnik bir cehenneme doğru mu gidiyor?

• PKK ve DTP’nin Üst düzey yöneticilerinin etnik kimlikleri neden açıklanmalı?

• Mozaik nedir, neden bilimsel değildir?

• Türkiye, PKK’ya karşı Irak sınırına tampon bölgeyi ABD, Irak ve Peşmergelerle pazarlık yapmadan nasıl kurabilir?

• Genelkurmay’ın internet sitesinden PKK’yla yapılan mücadeleyle ilgili haberler neden kaldırılmalı?

• Türkiye tarafından Kuzey Irak askeri müdahale durumunun nedenleri, hedefleri ve sonuçları ne olmalı?

• Teröre karşı, askeri, hukuki, istihbarati önlemlerin yanı sıra, siyasi, ekonomik, psikolojik ve kültürel önlemler nasıl alınmalıdır?

• PKK NASIL BİTER?

Bu ve benzer soruların cevaplarını, Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın ilginç tespit ve çözüm önerilerini “PKK NEDEN BİTMEDİ? NASIL BİTER?” isimli bu kitapta bulacaksınız…






101 SORUDA KÜRTLER - ALİ RIZA ÖZDEMİR
2009 / Kripto


"Kürt” kelimesinin anlamını; Kürtlerin etnik kökenlerini, tarihini, coğrafyasını, dilini, kültürünü ve dinini belgelere göre anlatan bilimsel bir çalışma…

Kimimizin az bildiği, kimimizin hiç bilmediği, kimilerinin de çok bildiğini sanıp aslında hiçbir şey bilmediği “Kürt”, “Kurmanç” ve “Kürtçülük” konularına ışık tutan bir yapıt…

Tarih boyunca Türklük dışında başka bir kimlikle ifade edilmeyen Kürtlerden, son birkaç yüzyılda ayrı bir ulus inşa etmek için yapılan sistemli çalışmalara izah getiren tamamlayıcı bir kitap…

Açık, akıcı ve kolay anlaşılır bir üslûp, akılda kalan etkili bir anlatım, soru ve cevaplarla okuru yormayan net cevaplar… 




KÜRTÇÜLÜK I - BİLAL ŞİMŞİR 
Bilgi Yayınevi


Osmanlı Devleti, yakın çağlara bunalımlar içinde girmişti. Kürtler bu bunalımlar sırasında Avrupa tarafından "keşfedildi" ve Kürtçülük , bu bunalımlı yıllarda uç verdi. 1787'den Cumhuriyet dönemine kadar araştırma 


Kitap Önsöz ve Giriş'ten sonra şu dört ana bölümden oluşmaktadır: 
I-Kürtçülüğün tarihsel kökenleri. Avrupa Kürtleri ve "Kürdistan"ı keşfediyor (1787-1826), 

II-Tanzimat sürecinde Kürtçülük: Avrupa, Kürtçülüğün teorik altyapısını oluşturuyor (1827-1877), 

III-Sevr sürecinde Kürtçülük: Rumeli tamamdır; Avrupa, Anadolu'ya odaklanıyor, 

IV-Mondros'tan Lozan'a Kürtçülük: Avrupa'nın Anadolu'da "Kürdistan" operasyonu (1918-1923), 

Ekler, 1787-1923 dönemini kapsayan kronoloji, 
Kaynaklar ve Dizin.(2. basım Ağustos 2007). 

(Not: Bu kitap, 2007'de  Sosyal Bilimler dalında yılın kitabı seçilmiş ve  Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 'nin Sedat Simavi Ödülünü kazanmıştır).





KÜRTÇÜLÜK II. BİLAL ŞİMŞİR 
Bigi yayınevi


1924 ile 1999 arasını kapsıyor.

Kitap şu dört ana bölümden oluşmaktadır: 
I-Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı Avrupa ve ABD'de bölücülük hareketleri: Cumhuriyete dışarıdan düşmanca saldırılar (1924-1999); 

II-Cumhuriyetin ilk çeyreğinde Türkiye'de ayrılıkçı-bölücü hareketler: Cumhuriyete İçeriden dış destekli saldırılar ve karşı önlemler (1924-1950); 

III--Cumhuriyetin ikinci çeyreğinde Türkiye'de ayrılıkçı-bölücü hareketler: Cumhuriyete içeriden dış destekli saldırılar ve bunlara karşı alınan önlemler (1950-1975); 

IV-Cumhuriyetin üçüncü çeyreğinde Türkiye'ye karşı dış destekli bölücü terör: ASALA ve PKK'nın Eş Zamanlı Olarak Sahneye Çıkışı (1975-2000). 



ZAZALAR VE TÜRKLÜK - ALİ RIZA ÖZDEMİR 
 KRİPTO YAYINLARI



“101 Soruda Kürtler” ve onun ardından yayımlanan “Zazalar ve Türklük” kitaplarımda “Alevî Kürtler” ve “Alevî Zazalar” kavramları etrafında bazı açıklamalarda bulunmuş, ardından bugün Zazaca ve Kurmançca konuşan aşiretlerin, bu dilleri sonradan öğrendiklerini ve köken olarak Türkmen oldukları kanaatine vardığımı ifade etmiştim.

Bu kanaatime delil olarak da başta Şeref Han ile Evliya Çelebi’nin eserleri olmak üzere diğer Osmanlı kayıtlarını göstermiştim.

Okuyanların anımsayacağı üzere, Kürtlerin tarihini en küçük detaylarına kadar yazan Bitlisli Şeref Han, 1592 yılında bitirdiği kitabında, (16. yüzyıl) Yezidî olan küçük bir kısmı hariç, Kürtlerin tamamının Şafi mezhebinden olduğunu ifade etmişti.

Bundan yaklaşık bir asır sonra (17. yüzyıl) bölgeyi gezip çok detaylı bilgiler veren Evliya Çelebi de, Kürtlerin Şafi mezhebine mensup olduğunu kayıt altına almıştı. Yani bölgede 16. ile 17. yüzyıla kadar Kürtçe konuşan bir tek Alevî (ve Hanefî) aşireti bile yoktu.

Bu durumda iki seçenekle karşı karşıya kaldığımızı ifade etmiş; ya Kurmanç ve Zaza aşiretlerinden bazılarının Alevî olduğunu yahut da bazı Alevî aşiretlerinin, Kurmançca ve Zazaca konuşmaya başladıklarını ifade etmiştim. Bu ihtimallerden hangisinin gerçekleştiğini çözebilmek için, Zazaca ve Kurmançca konuşan Alevî aşiretlerin, kendi soy kütüklerini nasıl ifade ettiklerine bakmamız gerektiğini söylemiştim. Çünkü tarihi kayıtlardan, bölgede sayısız Türkmen aşireti olduğunu biliyorduk. Ayrıca toplumların ekâbir takımının soy kütükleri hakkında, atalarından duyup sonraki nesle aktardığı bilgiler, tarih araştırmalarında kullanılan kaynaklar arasındaydı. İlginç şekilde, Zazaca ve Kurmançca konuşan Alevî aşiretlerin ileri gelenleri de, Zazacayı ya da Kurmançcayı sonradan öğrendiklerini ve ‘Öz Türk’ olduklarını atalarından gelen bir bilgi olarak ifade ediyorlardı. Hala da bu tezi savunmakta, bilhassa ‘Horasan’dan gelen Türkler’ olduklarını iddia etmektedirler.

Bu köken iddiası, inkâr edilemez ve reddedilemez şekilde, neredeyse tamamına yakın bütün kaynaklar tarafından ifade edilmiştir. Halen de söz konusu edilen toplum içinde diri şekilde yaşamaktadır. Güneydoğu Anadolu’nun tarihi seyrini dikkate aldığımızda, bölgede (ve genel olarak bütün toplumlarda) din/mezhep değiştirmenin, dil değiştirmeden daha zor olduğu gerçeğini ve Kurmançcanın pazar dili oluşunu da ayrıca dikkate almak gerekiyor.

Zaten “Zazalar ve Türklük” kitabımızda da söz konusu aşiretlerden birçoğunun Osmanlı kayıtlarında “Türkmen” olarak geçtiklerini ve bunların dip kültürünün Türk kültürü ile aynı olduğunu delilleri ile ortaya koymuştuk.

kaynak: haberiniz.com







12 Ekim 2012 Cuma

BiG BROTHER iS WATCHiNG - BÜYÜK ABİ GÖZLÜYOR







ÇİPLİ KİMLİKLER POTANSİYEL "TERÖRİST" AVINA ÇIKILABİLMESİ İÇİNDİR. 9/11'DEN SONRA TÜM DÜNYAYA YAYILMASI PLANLANDI VE BİR "BİG BROTHER İS WATCHİNG" PROJESİDİR...!!!

ÇİPLİ KİMLİKLER VATANDAŞ NELER YAPTIĞINI A-Z'YE NELER YAPTIĞINI GÖSTERECEK. HOŞLARINA GİTMEYEN BİR ŞEYDE "İMHA" YOLUNA GİDİLECEK...!!!


BUNUN ADI ... DÜNYA TİRANLIĞIDIR ....

FACEBOOK-GOOGLE-WİKİPEDİA VE BİLİMUM SERVİSLER DE "BİG BROTHER"LARA AİTTİR.








Çipli Kimlik Geliyor!

Geri sayım başladı. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin 'Pilot uygulama tamam. Nüfusun tümü 3 yıl içinde yeni kimliğe sahip olacak' dedi. Ayrıca tüm acil hatlar da 112 olarak tek numaraya dönüşecek.

Türkiye Cumhuriyeti Kimlik Kartı Projesi`nde pilot il olarak Bolu seçildi. Bu ilde 220 bin kişiye yeni kimlik kartları dağıtılarak, bu kartlarla yapılabilecek işlemler gözden geçirildi. Üç sene içinde proje tamamlanmış ve yeni kimlikler dağıtılmış olacak.





KİMLİKTE PARMAK İZİ
Yeni kimlik kartları TÜBİTAK tarafından geliştirildi. Nüfus cüzdanının yanı sıra, sağlık karnesi, ehliyet ve vergi kimlik kartı olarak da kullanılabilecek. 10 yıllık kullanım ömrüne sahip kartlarda milli işletim sistemine sahip çip bulunuyor. Vatandaşın parmak izinin de yer aldığı dijital kimlik kartıyla, 6 haneden oluşan şifreyle işlem yapılacak. Yeni kimlik kartı, sigortadaki kaçakların önlenmesinin yanı sıra, sağlık karnesinin mükerrer kullanımı gibi sıkıntıların da önüne geçilmesini sağlayacak.

YURT GAZETESİ 10.ŞUBAT.2012








                             '' Resmin Bütünü Görebilmek... ''




İlk önce ABD halkı sonra da bütün insanlık  barkodlanacak.

Ve bir göz tarafından izleneceğiz. 
Kim izleyecek? -ALLAHOĞULLARI... 
Şaka değil bu haber ABD'de yayınlandı.
FBI'nın ilgili çalışmayı 2 yılda tamamlaması  bekleniyor...









Birthmarks, be damned: the FBI has officially started rolling out a state-of-the-art face recognition project that will assist in their effort to accumulate and archive information about each and every American at a cost of a billion dollars.

The Federal Bureau of Investigation has reached a milestone in the development of their Next Generation Identification (NGI) program and is now implementing the intelligence database in unidentified locales across the country, New Scientist reports in an article this week. The FBI first outlined the project back in 2005, explaining to the Justice Department in an August 2006 document (FBI Next Generation Identification (NGI) .pdf) that their new system will eventually serve as an upgrade to the current Integrated Automated Fingerprint Identification System (IAFIS) that keeps track of citizens with criminal records across America .

“The NGI Program is a compilation of initiatives that will either improve or expand existing biometric identification services,” its administrator explained to the Department of Justice at the time, adding that  the project, “will accommodate increased information processing and sharing demands in support of anti-terrorism.”

“The NGI Program Office mission is to reduce terrorist and criminal activities by improving and expanding biometric identification and criminal history information services through research, evaluation and implementation of advanced technology within the IAFIS environment.”

The agency insists, “As a result of the NGI initiatives, the FBI will be able to provide services to enhance interoperability between stakeholders at all levels of government, including local, state, federal, and international partners.” In doing as such, though, the government is now going ahead with linking a database of images and personally identifiable information of anyone in their records with departments around the world thanks to technology that makes fingerprint tracking seem like kids' stuff.

According to their 2006 report, the NGI program utilizes “specialized requirements in the Latent Services, Facial Recognition and Multi-modal Biometrics areas” that “will allow the FnewBI to establish a terrorist fingerprint identification system that is compatible with other systems; increase the accessibility and number of the IAFIS terrorist fingerprint records; and provide latent palm print search capabilities.”

Is that just all, though? During a 2010 presentation (Facial Recognition and Identification Initiatives.pdf) made by the FBI’s Biometric Center of Intelligence, the agency identified why facial recognition technology needs to be embraced. Specifically, the FBI said that the technology could be used for “Identifying subjects in public datasets,” as well as “conducting automated surveillance at lookout locations” and “tracking subject movements,” meaning NGI is more than just a database of mug shots mixed up with fingerprints — the FBI has admitted that this their intent with the technology surpasses just searching for criminals but includes spectacular surveillance capabilities. Together, it’s a system unheard of outside of science fiction.

New Scientist reports that a 2010 study found technology used by NGI to be accurate in picking out suspects from a pool of 1.6 million mug shots 92 percent of the time. The system was tested on a trial basis in the state of Michigan earlier this year, and has already been cleared for pilot runs in Washington, Florida and North Carolina. Now according to this week’s New Scientist report, the full rollout of the program has begun and the FBI expects its intelligence infrastructure to be in place across the United States by 2014.

In 2008, the FBI announced that it awarded Lockheed Martin Transportation and Security Solutions, one of the Defense Department’s most favored contractors, with the authorization to design, develop, test and deploy the NGI System. Thomas E. Bush III, the former FBI agent who helped develop the NGI's system requirements, tells NextGov.com, "The idea was to be able to plug and play with these identifiers and biometrics." With those items being collected without much oversight being admitted, though, putting the personal facts pertaining to millions of Americans into the hands of some playful Pentagon staffers only begins to open up civil liberties issues.

Jim Harper, director of information policy at the Cato Institute, adds to NextGov that investigators pair facial recognition technology with publically available social networks in order to build bigger profiles. Facial recognition "is more accurate with a Google or a Facebook, because they will have anywhere from a half-dozen to a dozen pictures of an individual, whereas I imagine the FBI has one or two mug shots," he says. When these files are then fed to law enforcement agencies on local, federal and international levels, intelligence databases that include everything from close-ups of eyeballs and irises to online interests could be shared among offices.

The FBI expects the NGI system to include as many as 14 million photographs by the time the project is in full swing in only two years, but the pace of technology and the new connections constantly created by law enforcement agencies could allow for a database that dwarfs that estimate. As RT reported earlier this week, the city of Los Angeles now considers photography in public space “suspicious,” and authorizes LAPD officers to file reports if they have reason to believe a suspect is up to no good. Those reports, which may not necessarily involve any arrests, crimes, charges or even interviews with the suspect, can then be filed, analyzed, stored and shared with federal and local agencies connected across the country to massive data fusion centers. Similarly, live video transmissions from thousands of surveillance cameras across the country are believed to be sent to the same fusion centers as part of TrapWire, a global eye-in-the-sky endeavor that RT first exposed earlier this year.

“Facial recognition creates acute privacy concerns that fingerprints do not,” US Senator Al Franken (D-Minnesota) told the Senate Judiciary Committee’s subcommittee on privacy, technology and the law earlier this year. “Once someone has your faceprint, they can get your name, they can find your social networking account and they can find and track you in the street, in the stores you visit, the government buildings you enter, and the photos your friends post online.”

In his own testimony, Carnegie Mellon University Professor Alessandro Acquisti said to Sen. Franken, “the convergence of face recognition, online social networks and data mining has made it possible to use publicly available data and inexpensive technologies to produce sensitive inferences merely starting from an anonymous face.”

“Face recognition, like other information technologies, can be source of both benefits and costs to society and its individual members,” Prof. Acquisti added. “However, the combination of face recognition, social networks data and data mining can significant undermine our current notions and expectations of privacy and anonymity.”

With the latest report suggesting the NGI program is now a reality in America, though, it might be too late to try and keep the FBI from interfering with seemingly every aspect of life in the US, both private and public. As of July 18, 2012, the FBI reports, “The NGI program … is on scope, on schedule, on cost, and 60 percent deployed.”  kaynak:







                                           Aaron Russo's Last Message To Humanity (video)









SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA - MUSTAFA YILDIRIM




''Bugün de uyumayanlar var ve onlar bizim nasıl bir tuzağa düşürüldüğümüzün resmini çekmiş, dersem, resim değil ama, öyle bir çalışma ki, fazla zorlamaya gerek kalmadan, canlı bir fotoğrafa bakar gibi gerçeği göstermek için çalışmış. Bu kitabı okumak, içine düştüğümüz tuzağı görmemizi sağlayacak. Belki o zaman kendimizi sorgulamaya başlayabiliriz. Azıcık ulusal onurumuz kalmışsa ve gerçekleri okumayı biliyorsak; ders almayı biliyorsak. 
Oltanın ucundan kurtaramadığımız balığın, bu kez de bir ağda çırpınışını seyrettirmek isteyenlere 
ders vermenin gününü geciktirmemeliyiz.'' 

- M. Emin Değer- 










ABD ve Avrupa Birliği’nin güdümündeki Rum, Ermeni ve Yahudi örgütlerinin dışarıdan kuşattığı ülkemizi içerden çökertmek isteyen sözde “sivil toplum kuruşları” nı, belgelerle deşifre eden Mustafa Yıldırım, bu çirkin oyunun mutlaka bozulacağının ilk işaretini vermiş bulunuyor. 

“Sivil Örümceğin Ağı’nda” ki Türkiye’yi demir dağları eritip Ergenekon’dan çıkan Türk Milleti kurmuştur. Sömürgecilerin çürük iplikle ördükleri bu çirkin ağı yırtıp atabilmek için titreyip kendimize gelmemiz yeterlidir. Uzun zaman alacak, yorucu çalışmalara gerek yok. Sivil Örümceğin Ağında’yı okuyunca nasıl bir “tezgâh”la karşı karşıya bulunduğunu görürüz.

Osmanlı Devleti’nin son günlerini, mütareke dönemini yaşıyor gibiyiz. Devleti yönettiğini zannedenler gözlerini ve kulaklarını Batıya çevirmiş; gelecek sese veya işarete göre tavır alacaklar. 
Basın, batıcıların kontrolünde.

Topluma hizmet maksadı ile kurulduklarını beyan eden birçok vakıf ve dernek güdümlü; sadece ses veya işarete değil, paraya da endekslenmiş durumdalar.  “Sivil Örümceğin Ağında”yı açar açmaz Anthony Sum’un, bizim durumumuzu özetleyen şu cümlesi ile karşılaşıyoruz:  “Komplo teorilerim yok! Ama, komplolar hakkında teorilerim var.” 

Yazar da komplo teorileri üretmiyor; Türkiye’ye ve Türk milletine karşı kurulmuş olan uluslar arası komploları, komplocuların gizleyemedikleri belgelerle, deşifre ediyor. Sivil Örümceğin Ağında başlıklı kitabı okuyunca, ya Batılıların bizi çok sevdiklerine, bize maddî ve manevî destek vermek için birbirleriyle yarıştıklarına inanacaksınız veya öldürücü bir “tezgâh”la karşı karşıya bulunduğumuzu anlayacaksınız. 

Burada üçüncü bir yol yok. 

Kitaba, “Uyumayanlar da varmış” başlıklı bir önsöz yazan M. Emin Değer, 1969 yılı başlarında Milli Savunma Bakanlığı Hukuk Müşavirliği odasında yaşadığı şu “acı” süprizle söze başlıyor: “Amerikalı Albay, kapıdan çıkarken bir an durdu ve görüşmeyi şu acı sözlerle noktaladı: 

“ABD ile Türkiye arasında Ortak Savunma işbirliği anlaşmasına göre yapılan yardım, hibe, satış ya da malzemenin sahibi yalnız ve her zaman Amerika’dır, benim devletimdir. Bunlar size, Ortak Savunma (anlaşması)’nın gereği olarak devrediliyor. Dikkat ederseniz bunların statüsü Kongre Yasasının ¼ ve 3’üncü maddelerine göre saptanır. Buna göre de Türkiye zilyet durumundadır. Bu nedenle yasanızdaki (...) bütçeye kaydedilir, hükmü uygulanamaz. Unutmayın ki, Başkan veya Kongre istediği an, yardımı durdurduğu gibi o madde ya da bilgiyi geri isteyebilir.” 

Yani dost bildiğiniz Amerika, size bir yardımda bulunursa, bir şey hibe etse veya satsa bile bu şeyi istediği zaman geri alabilir. Çünkü ABD’nin kanunları böyle emrediyor. Sizin kanunlarınızın hiçbir önemi yoktur. 

Kitabı okuyunca, artık ABD’nin kendi vatandaşı CIA ajanlarıyla değişik ülkelerde operasyonlar düzenlemediğini fark ediyoruz. Bugün devrede çok uluslu şirketlerle içli-dışlı olan Ford Vakfı, Carnegie Vakfı ve Rockefeller Vakfı gibi kuruluşlar vardır ve bu kuruluşların 92 ülke ile sıkı işbirliği söz konusudur. Son yıllarda adı Türkiye’de de sık sık duyulan para piyasaları cambazı Soros da her zaman iş başındadır. 

Çok sayıda vakıf veya başka ad altında faaliyet gösteren kuruluş da işin içindedir. ABD’nin iki büyük partisi, (Cumhuriyetçi ve Demokratlar) de tıpkı Almanya’daki gibi vakıflar kurarak hedefteki ülkelere yönlendirmeye başlamışlardır. 

“Resmiyet dışı” göründükleri için “sivil toplum kuruluşu” adını alan bu örgütler, gerçekte ABD’nin devlet politikasına hizmet eden teşkilatlar arasında yer almaktadırlar. 

Yaklaşık on yıldır Türkiye ile çok yakından ilgilenen bu örgütler; Demokratikleşme, insan hakları, Ermeni Meselesi, Kürt sorunu, Aleviler... vesaire konuları içeren çalışmalara ciddi maddî destek sağlamaktadırlar. 

Türkiye’de ABD örgütlerinden maddî destek almada ilk sırayı Arı Derneği (Arı Hareketi) ile TESEV alıyor. 

Amerikan örgütleri, faaliyette bulundukları ülkelerde beyin temizleme, kimlik oluşturma, örgütleme ve eyleme geçirmek için 18 adımlık bir süreç izlemektedirler: Kamuoyu oluşturma, alt örgütler kurma,yeni propaganda aygıtları sağlama, casuslar yerine yaygın bir yayıncı eğitim programı gerçekleştirme, bilimsel ve toplumsal konferanslar düzenleme, iş adamlarının örgütlenmesi, açık ve yaygın istihbaratın güçlendirilmesi, etnik grupların kışkırtılması, toplumu yanlış ve eksik bilgilendirme, yolsuzluk kampanyasıyla yeniden yönetim taleplerinin yükseltilmesi, iktisadî ortamı denetleme, merkezi devlet güvensizlik yaratma, gençlerin örgütlenmesi, millî sanayiinin çökertilmesi, orduları millî savunma kimliğinden koparma, kendilerine inanmış örgüt lideri yetiştirme, millî bunalımlar yaratılması, kültürel kaynaşmanın yıkılması... 

Yakın zamana kadar, ülkemizde faaliyet gösteren bir kuruluşun dışardan para alması hem suç, hem de, utanılacak bir durumdu. Komünist parti veya örgütlerin Sovyetler Birliği’nden, kendilerine “İslamcı” diyen grupların Araplardan maddî destek gördüğü iddiaları mahkemelere düşerdi. Refah Partisi’ne Libya’dan 500 bin dolar yardım yapıldığı söylentileri bu partinin kapatılma sürecini başlattığını ve sonunu getirdiğini biliyoruz. 

Ama ABD’nin yarı resmî örgütü NED (Millî Demokrasi Fonu)’den Türkiye’deki “sivil” örgütlere 5 milyon dolara yakın para aktarıldığını belgeler ispatlıyor. Aynı kaynaklardan Soros’un 1 milyon 78 bin dolar, İngiliz WF örgütünün de 6250 sterlin verdiği kayıtlı. 

Bu paralar “demokrasi” adı altında verildiği için “suç” teşkil etmiyor, herhalde... 

ABD ve AB’den para alan kuruluşların bazılarını kaydedelim:

Yeni Forum Dergisi, 
Türk Demokrasi Vakfı, 
Stratejik Araştırmalar Vakfı (SAV), 
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), 
Toplumsal Sorunları Araştırma Vakfı (TESAV), 
Liberal Düşünce Topluluğu (LDT), 
Türk Kalkınma Vakfı, 
Helsinki Yurttaşlar Derneği, 
Arı Hareketi Sivil Örümceğin Ağında’nın sayfaları arasında dolaşınca adını önümüzdeki aylarda/yıllarda daha çok duyacağımız Arı Hareketi/Derneğini de şimdiden yeterince tanıyoruz. 

Özetle, bu tezgahtan kurtulmak için ağın nasıl kurulduğunu bilmemiz, Sivil Örümceğin Ağında’yı okumamız gerekir. 





''Mustafa Yıldırım, 'Şifre Çözücü/Project Democracy' başlıklı yazısında diyor ki: ''Türkiye'ye gelince, -durumu 'anlamak' için- çevrenizdeki partilere bağlı 'vakıflar'dan ya da, sözde 'bağımsız' vakıfların 'sivil örgütü' denen NGO'ların; üniversitelerin, özellikle 'sosyoloji', 'uluslararası ilişkiler', 'kamu yönetimi' -eski adıyla 'mülkiye'- bölümlerindeki akademisyenlerin, öğrencilik kökenlerine; ABD'den aldıkları 'doktora tezleri'ne bakmak kafidir. Bu duruma ancak, 'nerede bir workshop çalışması varsa, bilinmeli ki, orada bir 'project democracy' yürürlüktedir' denilebilir...'' 

- Attila İlhan, Cumhuriyet- 






SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA - MUSTAFA YILDIRIM
MUTLAKA OKUYUN ! OKUTUN !



ilgili:


“Türkiye’de ve dünyada çok sayıda Sivil Toplum Kuruluşu vardır ve çeşitli alanlarda faaliyet gösterirler. Bu Sivil Toplum Kuruluşları’nın çok büyük bir çoğunluğu da çeşitli yurtiçi ve yurtdışı örgütlerle içli dışlıdır ve maddi olarak da küresel güçlere bağımlıdır. Üstelik bu bağımlılık; efendilerinin kendilerine söylediklerini yapmaları için yeterlidir. Zira onları besleyen asıl damar paradır ve parayı veren düdüğü çalar!”
TURUNCU DEVRİMLER VE ARAP BAHARLARI NASIL HAZIRLANIYOR…İŞTE İTİRAFLAR…DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞI NASIL ÖRÜLÜYOR; 
ARI Hareketi Yönetim Kurulu Başkanı Ural Aküzüm İle Söyleşi..
Ömür Kurt



















"Komplo teorilerim yok! Ama, komplolar hakkında teorilerim var.''
Anthony Summers





YENİ DÜNYA DÜZENİ - 9




Ahtapotun ana kolları!



Emir’in arkasında tek gözün ne işi var!

Türk televizyonlarında halen gösterimde bulunan ve halkın ilgiyle izlediği hemen hemen bütün dizi filmlerde, İlluminati’nin sembolü olan tek göz, arka planda bir yerde kullanılıyor. Yine birçok çizgi filmde seks objeleri kullanılıyor.. Adını Feriha Koydum dizisinde de Emir rolündeki başarılı oyuncu Çağatay Ulusoy’un arkasında tek göz işareti var. Bu sanatçıların, söz konusu sembollerin arka planda kullanıldığından haberi yoktur ama sunulan fotoğraf bu.. 

Dizi yazının başında Türkçe’ye 1965 yılında Serge Hutin’in “Gizli Cemiyetler” adıyla tercüme edilen kitapçığından bahsetmiştim. Yazıyı bitirirken Kürşad Berkkan’ın, “Gizli Örgütler ve Tarikatlar” adıyla, Bilgekarınca Yayınları arasında çıkan kitabında, aynı sınıflandırma ekseninde söz konusu örgütlenmeleri, çok geniş bir şekilde incelediğini belirtmeliyim. Konuyla ilgili bilgi edinmek isteyenler bu kitaptan da faydalanabilir. Bu dizi yazıda, söz konusu yapılanmaların hedefleri ve yöntemleri üzerinde durduğum için Kürşad Berkkan’ın kitabından da bir alıntı yaparak İlluminati’nin kullandığı “subliminal mesaj ile beyin kontrolü” yöntemini bilgilerinize sunuyorum: 





l “Subliminal Mesaj genel tanımı ile başka bir objenin içine gömülü olan bir işaret ya da aynı yolla uygulanan mesajdır. Bu mesajlar bir yazı, bir resim ya da farklı bir obje olabilir ve bu objeler insan algısının erişemeyeceği şekilde yani fark edilmeyecek şekildedir ve normal bilinç bu mesajları fark edemez. Ancak mesajlar, beyin her gördüğü fotoğrafı veya görüntüyü kaydettiği için bilinçaltına anında yerleşir ve bu gördüklerimiz sık tekrarlandığında bilinçaltımızı etkiler. 

* Subliminal mesaj yani diğer adı ile bilinç altına mesaj ilk olarak reklam ve promosyon sektöründe karşımıza çıkmıştır. James Vıcary isimli reklamcı bir sinema salonunda bir filmin içine ‘patlamış mısır ye ve kola iç’ mesajını gözle görülmeyecek şekilde yerleştirmiş ve filmin ilk arasında tüm stoklar bitmiştir. 

* İlluminati bilinçaltına mesajlar göndererek neyi hedeflemektedir?

İlluminati “Tek inanç sistemi” idealleri için subliminal mesajlar sayesinde daha küçük yaşta bilinçleri kirleterek inanç sistemini zayıflatır. Bunun için en büyük silahları sekstir ve şeytanın faaliyeti olan yasa dışı seksi özendirir. 

* Özellikle çocuklarımızın izlediği çizgi filmler başta olmak üzere dizi, sinema ya da herhangi bir şarkıda İlluminati’nin sublinimal mesaj olarak 25. kare tekniği ile yerleştirdiği seks içerikli objelere rastlamak mümkündür. İlahi dinlerde yasa dışı seks yasak olduğu için subliminal yöntemle bilinçaltına hep seks ile ilgili mesajlar gönderilir ve kişi daha çocuk yaştan hep sekse düşkün hale getirilir. 

* Mensup olduğu dinde yasa dışı seks yasak olduğu için de dini, sürekli yasaklar dikte eden bir diktatörlük olarak görür, özgürlük ise şeytan bilincindedir. İşte kişi bu noktaya geldiğinde İlluminati hedefine ulaşmış olur. Bugün özellikle Türk toplumuna bakıldığında yasa dışı seksin ne kadar yaygın olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Bu da geçmiş tarihlerden beri İlluminati’nin uyguladığı subliminal saldırıların ne denli başarılı olduğunu ortaya koyar. 







Tesbihin imamesinde bile seks sembolü! 

İlluminati örgütü dizi, film, reklam hatta fiziksel yapılarda bile, sekse teşvik edici subliminal mesajlar koyar. Örneğin bir tesbihin imamesinde kollarını ve bacaklarını iki yana açmış bir kadın, altında ise kadının bacaklarının tam ortasına hizalanmış dik bir şekil vardır. Bu tesbihin imamesindeki kadının kolları ve bacakları birbirlerine doğru kıvrımlı olduğu için ilk bakışta hiçbir şey anlamazsınız fakat biraz dikkatli baktığınızda bunun ilişkiye girmek üzere olan bir çift olduğunu apaçık görürsünüz. Bu tesbih Türkiye’de ünlü bir iki internet sitesinde satıştadır ve o siteler İlluminati ile bağlantılı mıdır bilemiyoruz ama o tesbihte bir subliminal mesaj olduğu kesindir. 

* Led Zeppelin’in Türkiye’de de çok dinlenen parçalarından biri olan ‘Stairway to Heaven’ isimli şarkı analiz edildiğinde şeytana övgüler yağdırıldığı, bilimsel programlar ile tersten okuma sistemiyle analiz edilmiş ve ‘Yaşasın Şeytanımız, Onun için yaşarız, her dilediğini anlar ve yaparız’ sözleri ortaya çıkmıştır. 



Misyonerlik yerine bilinç altına mesaj


* İlluminati’nin silahı, lisan telkiniyle misyonerlik değil, subliminal tekniği ile faaliyettir. 1787 yılında Bavyera’da Adam Weishaupt’un kurduğu aydınlanma hareketi olan İlluminati, aydınlanma değil bir karanlık yuvası; Şeytani bilinç haline gelmiştir. 

* Şeytani bilinç İlluminati’nin simgesi ise tek gözdür. Bu tek göz kimilerine göre ‘Her şeyi gören göz olarak Tanrı’nın gözüdür ve Tanrı her şeyi gözetlemektedir.’ Fakat bize göre ise tek göz Tanrı’nın değil Şeytan’ın tek gözüdür. Çünkü Tanrı bu gibi fiziksel sıfatlardan münezzehtir. l Tek göz, evvela belirtmek gerekir ki subliminal mesajların yanı sıra hemen hemen çevremizdeki tüm imajlarda karşımıza çıkmaktadır. Her şeyi gören göz eski bir Mısır sembolüdür. Antik Mısır’da iyilikler Tanrı’sı Horus’u temsil ettiği söylenir. Aslında bu bir psikolojik harp tekniğidir ve sıradan bir sakız ambalajında dahi karşımıza çıkan bu tek göz, İlluminati örgütünün her tarafta egemen olduğu kabulünü, geniş kitlelerin bilinçaltına yerleştirmek için kullanılmaktadır.” 

* Gerçekte böyle bir hakimiyetleri yoktur..







STV LOGOSUNDA HAÇ



Yerli dizilerde İlluminati sembolü! 

Türkiye’de televizyonlarda, kliplerde, dizi filmlerde veya çizgi filmlerde İllluminati sembolü sık sık kullanılıyor? 
Sertap Erener’in Eurovision yarışmasındaki bir dans figürü, şüphesiz kendisinin haberi yoktu ama yaptığı figür bir İlluminati işaretiydi. Star TV’de yayınlanan “Küçük Sırlar” isimli dizide yine o tek göz var. Atv’de yayınlanan “Çocuklar Duymasın” isimli dizide yine o tek göz var. Antakya’da kurulan Medeniyetler Korosu’nun Beyaz’a hediyesi yine o tek göz idi. Severek izlenen Akasya Durağı dizisinde, bu kez tek göz değil Şeytan Babhomet de var! Malum göz Okan Bayülgen’in arka tarafındaki ekranda da karşımızda. Cem Yılmaz’ın Gora isimli filminde uzaylı askerin karın bölgesinde piramid ve göz var. Muhteşem Yüzyıl dizisinde da aynı tek göz var!  Behzat Ç. dizisinde da aynı sembol kullanılıyor.  Kanıt isimli dizide de tek göz işbaşında.. Adını Feriha Koydum isimli dizide Göz kullanılıyor.. Pis Yedili isimli dizide tek göz,kurukafa ve kemikler... Sihirli Annem isimli dizide tek göz yine işbaşında...

Sen Harikasın isimli bir programda tek göz buzdolabının üzerinden bakıyor!  “Yalan Dünya” da beyefendinin boynundaki kolyede tek göz var!  Flash TV’deki bir programda tek göz görev başında! Kuzey - Güney isimli dizide de tek göz yine arka planda.. Acun Ilıcalı’nın tişörtü üzerinde yine tek göz var..  Can Bonomo’nun klibinde yine o tek göz.. Küçükçekmecei Bezirganbahçe toplu konutlarında Toki binalarında hem çatısında hem kapılarında haç var..


Subliminal Mesajlar sadece ülkemizdeki dizi, klip ve diğer programlarda uygulanmıyor. Dünya üzerinde yayın yapan birçok program ve filmde İlluminati izine rastlamak mümkündür.  Şimdi Dünya üzerinde gözümüze çarpan diğer resimleri inceleyelim:

Sihirbazın Çırağı isimli filmde dumanda ve adamın yüz hatlarında yine Sex yazıyor... Alaattin’in Sihirli Lambası isimli çizgi filmde, çocuk karakterin eteği açılıyor ve altında iç çamaşırı bile yok...

Çocukların çok severek oynadığı Underground isimli oyunun kapak resminde bulunan binanın camlarında yine sex yazıyor. Aslında düz tutulduğunda normal bir cam fakat yan yatırıldığında gördüğünüz üzere sex yazısı çıkıyor.


ARSLAN BULUT 20.09.2012










ÇOCUKLARIMIZI İŞLEYEN PORNOGRAFİK 
"ÇİZGİ FİLMLER" VE EĞLENCELİ BİR PROTESTO YÜRÜYÜŞÜ...
AMA DİKKATLİ BAKINCA



MESAJ: PROTESTO ETME...!
                     
ve Batman çizgi filminden tek bir örnek !



?

ÇOCUKLARIMIZI KORUYALIM
SB.




                                          THEY LİVE -  JOHN CARPENTER FİLMİ/1988




Aslında filmde Uzaylı istilasından dolayı bir başkaldırı varmış   gibi görülüyor, lakin vermek istediği mesaj :


                                      UYANIN ARTIK...