Translate

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Heykeltraşların Kenti : PERGE






Türkiye'nin klasik arkeoloji alanında en köklü kazıları olan Perge kazıları 65 yılı geride bıraktı. Heykelleriyle dünya çapında ünlü olan Perge'yi kazı başkanı Prof.Dr. Halık Abbasoğlu ile konuştuk.


dergi: Perge kazıları ne zaman başladı ?

* Hocamız Ord.Prof.Dr.Arif Müfid Mansel, Perge'ye ilk kez 1943 yılında gider. Türk Tarih Kurumu'na bir rapor yazar ve Perge'de çalışma yapılması gerektiğini belirtir.

Türk Tarih Kurumu da bunu kabul eder. Prof.Mansel Perge'de ilk kazmayı 1946 yılında vurdu ve bu bölgede çok önemli çalışmalara imza attı.

Türk üniversiteleri içinde ilk arkeoloji araştırma merkezi olarak 1954 yılında Antalya Bölgesi Arkeoloji Araştırmaları İstasyonu kuruldu. O zamanlar adı istasyondu.

Sonradan, bu araştırma istasyonu Antalya Bölgesi Arkeoloji Araşatırmaları Merkezi adını alarak bir enstitü gibi çalıştı. 1975 yılında hocamız vefat etti.

Bunun üzerine Prof.Dr.Jale İnan başkanlığı devraldı ve 1987'ye kadar bu görevi sürdürdü. 1988'den itibaren kazı başkanlığı görevini ben yürütüyorum. Bu kazının 3.başkanı olarak Perge'de çalışmaktan büyük onur duyuyorum.

2011'de 51.kazı sezonu gerçekleştirildi. Bu, Türkiye'de bir üniversitenin klasik arkeoloji alanında yaptığı en uzun soluklu Türk kazısıdır. "65 yılda 50 kazı sezonu" konusuyla iki sempozyum ve sergi düzenledik. Büyük bir ilgi gördü ve davet üzerine ABD'ye götürüp 5 kentte açtık.



dergi: Perge Kazılarının önemi nedir?

* Tarihçilerin bildirdiklerine göre Yunanistan2ın çeşitli kentlerinden gelen Troya Savaşı'nın galip komutanları, buraya yerleşir. Bu nedenle buraya "Tüm Kabileler Ülkesi" anlamına gelen Pamphylia adı verilir.

Bu bölgede bağımsız şehir devletleri kurulur. Bunlardan birisi Perge, diğerleri Side, Sillyın ve Aspendos'tur.

Kısa süre öncesine kadar Perge'nin MÖ.1200'lerde kurulduğu kabul ediliyordu. Çünkü Helenistik Dönem'de burada bir kentleşme olduğunu biliyoruz ve buna birinci parlak dönem diyoruz. İkinci parlak dönem MS.1.-2. yüzyıllarda yaşanan Roma Dönemi.

Roma İmparatorluk Döneminde artık Akdeniz bir Roma gölü haline geliyor, hiç savaş olmuyor ve bayındırlık faaliyetleri artıyor. Perge ve Pergeliler zenginleşiyor ve kentte çok görkemli yapılar inşa ediyorlar. MS.3.yüzyılda tekrar bir parlak dönem yaşıyorlar.

Benim kazı başkanı oalrak görev yapmaya başladığım yıllarda çok önemli bir belge elde edildi. Anadolu'nun ortasında Hititler'in başkenti Boğazköy (Hattuşaş)'de bronz bir tablet bulundu.

Bu bronz tablet, kabaca Konya bölgesi ve civarını kapsayan Tarhuntassa Ülkesi Kralı Kurunta ile Hitit Kralı 4. Tuthaliya arasında yapılan bir sınır anlaşmasını belgelemektedir.

Buna göre Tarhuntassa Ülkesi'nin batı sınır, Kastaraya nehri üzerindeki Parha kentidir.

Dil bilimciler Kastaraya'yı antik Kestros, bugünkü Aksu; Parha'yı da Perge olarak açıkladılar. Bu belge MÖ.14.yüzyıla tarihlenmektedir. Kentin kuruluşuyla ilgili bizim bilgilerimiz ise MÖ.12 yüzyıla dayanıyordu.

Böylece MÖ.12yy dan iki yüzyıl önce bu bölgede Parha diye bir kentin varlığı söz konusuydu. Biz bunu araştırdık ve ummadığımız kadar önemli bir sonuca ulaştık.

Ulaştığımız sonuçlar MÖ.4225'e kadar gitti.

Perge Akropolisi'nde Kalkolitik Çağ, Tunç Çağı ve Demir Çağı'na ait yerleşimin var olduğunu kanıtladı. Dolayısıyla Perge'nin önemi şu :

Antalya (Pamphylia) düzlüğünde yerleşimin MÖ.5 bin yıl sonunda da olduğunu keşfettik. Troya Savaşı'nın galip komutanları buraya gelmeden önce, burada yaşayanlar vardı. 

Zaten Perge'nin , Side'nin ve Aspendos'un adı Eski Yunanca Değil !

Bölgede daha önce yaşamış yerli halkın dilinde isimler bunlar. Böylece bu arkeolojik olarak da kanıtlanmış oldu.

Perge'nin ikinci önemi , buranın bir heykeltıraş atölyesi olmasıdır. Bugünkü Antalya Müzesi'ne giderseniz eserlerin çoğunluğunun Perge buluntusu olduğunu görürsünüz. 

Bu heykel ve lahitler nitelikli işçiliğiyle dünya çapında üne sahiptir. Lahitlerin bir kısmı Atina, bir kısmı Afyon, bir kısmı da Marmara Adası mermerinden yapılmıştır. Bunun yanında yerel kireç taşından yapılan lahitler de var. Bu husus, o dönemde bir ticaretin varlığını göstermektedir. Bu ticaret, Aksu Nehri'ndeki kentin nehir limanı vasıtasıyla gerçekleşiyordu.


dergi : Perge buluntuları arasında ilk aklınıza gelen eser hangisi?

* Kent, olağanüstü mimariyle donatılmış, gelişmiş bir şehircilik örneği göstermektedir. Kentin surları dışında 9 bin kişilik tiyatro ve stadyonu var. Tiyatronun shne binası 3 tane frizle süslenmiştir.

En alttaki frizde Dionysos'un doğumu ve yaşamı anlatılamaktadır. Diğer iki frizde Gigantlar'la ve Kentauroslar'la mücadele sahneleri yer alır. Bunlardan Dionysos frizi yerinde ve hala orjinal şekilde korunmaktadır. 

Kentin iki tane hamamı, bir tane pazar yeri (macellum) mevcut. Kenti kuzey-güney ve doğu-batı doğrultusunda kateden iki anıtsal sütunlu bir caddesi var. Dört tane anıtsal çeşmesi mevcut. Bu anıtsal çeşmeler imparatorların adına inşa edilmiş. Bir tanesi İmparator Hadrianus, diğer ikisi Septimius Severus adına yaptırılmış.

Bunların dışında Perge'nin en önemli özelliklerinden bir diğeri de MS.2.yy başında kentin idarecisinin kadın olması. Adı Plancia Magna.

Bu kadın, hem kentin idarecisi hem de Tanrıça Artemis'in baş rahibesi , aynı zamanda imparator kültü baş rahibesi. Biliyorsunuz; Anadolu'da kadın çok önemlidir. Esasında Anadolu anaerkil bir toplumdur. Neolitik Dönem'den beri iri göğüslü ve iri kalçalı ana tanrıça heykelleri, doğurganlığı ve bereketi simgeler. Sonra bu Kybele'ye dönüşmüştür. Perge'de MS.2.yy başında bir kadın yönetici olması Anadolu için çok önemlidir.






dergi : Bu yıl ne tür çalışmalar yaptınız ?

* Bu yıl onarıma ve korumaya yönelik çalışmallar yaptık. Sütunlu caddenin batıya doğru uzanan tarafından kazılar devam ediyor. Kültür Bilinci Geliştirme Vakfı'yla beraber "Bir Sütun da Sen Dik" kampanyası başlattık. 2500 TL bağışlayan kişi adına bir sütunu ayağa kaldırıyoruz ve altına da "Bu sütun şu kişinin katkılarıyla ayağa kaldırılmıştır" yazan bir plaket koyuyoruz. Bu adet antik çağda da vardı. Kentin zenginleri , ileri gelenleri kente bağışta bulunur, kent de onun ismini yazıtlı mermer kaideler üzerinde yükselen heykellerle ölümsüzleştirirdi. Bugüne kadar yaklaşık 90 sütunu bu şekilde devletten hiç yardım almadan, bağışlarla ayağa kaldırdık.

Örneğin geçen yıl bir kişi evlilik hediyesi olarak eşine bir sütun hediye etti.



Kazı Başkanı Prof.Dr.Haluk Abbasoğlu ile söyleşi 
Murat Kale'nin yazısı
İstanbul Üniversitesi Bilim,Kültür ve Sanat Dergisi



....



KİTAP:


Kentin Kızı Plankia Magna - Dr.İsmail Kaygusuz
Alev Yayınları


Kentin Kızı Plankia Magna günümüzde Londra’da yaşayan, tiyatro oyunlarından tutun da araştırma kitaplarına kadar bir çok eseri bulunan, Yazıt bilim doktora ünvanına sahip İsmail Kaygusuz’un Grekçe ve Latince yazıtların çözümlenmesi aracılığıyla imparatorluk olayları ve kentsel tarihi gerçeklere sadık kalarak kaleme aldığı romanıdır.

Anlayacağınız bu kitap bir roman olabilir; ama, kurgu değil tarihsel gerçekliliklerdir. Romanda okuyacağınız, Perge’de (Antalya) kent yöneticisi olan Plankia Magna 2. yüzyıl’da yaşamış gerçek bir karakterdir. O dönemde Anadolu insanının günlük yaşamını, inançlarını, sanat ve felsefesini, siyaset ve ahlak anlayışını yazıtlardan alınan bilgilerle okuyucuya aktaran bu roman Perge’yi, o dönemin Anadolu insanını ve yaşam biçimini anlatan emsalsiz bir eser.

Zira Kaygusuz Perge klasik arkeoloji kazılarında yedi yıl görev yapmış ( 1977-1985 yılları arasında Perge kazılarına epigraf olarak katılmış) ve bu romanı aslında bir roman değil arkeoloji kazısı esnasında hazırladığı; ama, kazı başkanı Profesör’ün yayınlamasına izin vermediği kapsamlı bir inceleme. Bundan yıllar sonra yazar bu incelemenin romanlaştırılarak okuyucuya ulaştırılabileceğini düşünerek Plankia Magna’yı yayınlamış. Kitabın sonunda araştırmayı da eklenmiş. Böylece tarihsel gerçekliliği de rahatça görebiliyorsunuz. Gerçek Perge’yi, o dönemin Anadolu kentini, insanını tanımak isteyenlere Perge fotoğralarıyla. (alıntıdır)


İsmail Kaygusuz'dan başka bir hikaye için tıklayın:




İyi okumalar,
SB.
.....




7 Temmuz 2013 Pazar

MISIR ORDUSU HAKKINDA BİLİNMEYENLER


Büyükbabası Kavalalı Türkçe dışında bir dil bilmezken hanedanın son üyesi Kral Faruk İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça bilmesine rağmen Türkçe konuşamıyordu. İngilizler başarmıştı. 

Bugün Mısır’da ikinci resmi dil İngilizce!





Osmanlı ve Mısır’da modernleşme/Batılılaşma süreci aynı dönemde başladı. Her iki ülkede de askerler modernleşme ve ulus devleti inşasının dinamosu oldu. Tıp, mühendislik, haberleşme, tarım, tekstil, matbaa, gazete, tercüme, sanat faaliyetlerine kadar pek çok alanda kazandırılan yeniliklerin tamamı orduda yapılan reformun doğrudan neticeleriydi. Peki, Türk ordusu ile Mısır ordusunun bu benzerliği/ öncü kimliği ne zaman, nasıl farklılık gösterdi?

Modern Mısır’ın kurucusu bir Osmanlı; Kavalalı Mehmed Ali Paşa (1769-1849). Kavalalı dönemin tüm askerleri gibi Napolyon hayranıydı. Ve ilginç bir tesadüf sonucunda hayatını Napolyon değiştirdi!

Fransızlar Mısır’ı işgal edince Osmanlı Serdarıekrem Yusuf Ziya Paşa komutasındaki orduyu Mısır’a gönderdi. Bu orduya Kavala’dan 300 kişi katıldı.

Bunlardan biri de Mehmet Ali adında bir askerdi.

Fransızlar Mısır’dan çıkarken Kavalalı uzaktan; Napolyon’a, disiplinli Fransız askerlerine ve üniformalarına hayran oldu.

Zekası ve cesur kişiliğiyle sivrilip Mısır’ın başına geçtiğinde ilk yaptığı yeni bir ordu kurmak oldu. Bu amaçla zorunlu askerliği başlattı; Mısır’ın yoksul halkını askere aldı; onlara üniforma, silah, para ve en önemlisi kimlik verdi.

Bu aslında “ulus devlet” olmanın ilk adımıydı; Mısır yoksulu orduya alınarak, bin yıl sonra hak ve görev duygusu içinde ülkesine sahip çıkacak bir bilince kavuşturuldu. Mısır’da (pro)milliyetçilik duyguları “ulusal ordu”nun kuruluşuyla işte böyle başladı.

Fransa nasıl krallığa son verip ulus devlet kurduysa, Kavalalı da padişah boyunduruğuna son verip ulus devlet kuracaktı.


MISIR ORDUSU’NDA TÜRK SUBAYLAR

Modern ordunun oluşumu Mısır’da eğitim-öğrenimi de geliştirdi; askeri tıp ve mühendislik okulları açıldı; Fransa’dan öğretmenler getirildi; Fransa’ya öğrenciler gönderildi.

Askerin üniforması için tekstil atölyeleri kuruldu; zamanla bunlar büyütülerek sanayinin ilk adımları atıldı. Asker iaşesi için tarım ve bayındırlık alanlarında iyileştirmeler yapıldı.

Uzatmayayım.

Peki.

Modernleşmenin itici motoru olan Mısır ordusunun bileşimi neydi?

Ordu salt Mısır’da yaşayanlardan oluşturulmadı. Osmanlı topaklarından gelen Türkler, Arnavutlar, Kürtler, Çerkezler de vardı. Keza Kavalalı asker eksikliğini gidermek için Sudan’ı işgal etti.

Mısır ordusunda “her milletten adam” bulunuyordu ama Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın kesin bir talimatı vardı:

Subaylar Türk olacaktı!

Mısır ordusunda üst makamlara gelebilmek için Türkçe konuşmak, Anadolu, İstanbul, Arnavutluk doğumlu olmak şarttı.

Osmanlı’dan alınan savaş esirleri de istedikleri taktirde Mısır ordusuna girebilecekti.

Orduda emirler, talimatnameler Türkçeydi. Kahire Harp Okulu’nda dersler Türkçe veriliyordu.

Mısırlı Araplar orduda ancak yüzbaşı rütbesine kadar yükselebiliyordu. Mülazım ve mülazım evvel (teğmen ve asteğmen) rütbelerinin yarısı Türk yarısı Arap olacaktı.

Bir taburda dörtten fazla Arap teğmenin bulunması yasaktı. Vs.

Bu durumu Kavalalı şöyle açıklıyordu: “Ben, İngilizlerin Hindistan’da yaptığından farklı bir şey yapmıyorum; onların Hintlilerden oluşan ve İngilizlerin komuta ettiği bir orduları var; benim Araplardan oluşan ve Türklerin komuta ettiği bir ordum.”


“TANZİMAT EKOLÜ”

Mısır’la aynı dönemde aynı Batılılaşma adımlarını Sultan II. Mahmud‘la (1784-1839) başlayan süreçte Osmanlı da attı. Yeniçeriler yok edildi; Osmanlı ordusu yeniden kuruldu; Avrupa’dan askeri uzmanlar getirildi; askeri tıp-mühendislik okulları açıldı vs.

II. Mahmud, Abdulmecit, Abdulaziz döneminde Sadrazam Büyük Reşid Paşa’nın yetiştirdiği Tanzimat Ekolü’nü benimsemiş Ali ve Fuat Paşa’lar Batılılaşmanın sürdürücüsü oldu. Sultan II. Abdülhamid devrinde“Tanzimatçı Paşalar” geleneği rafa kalksa da II. Abdülhamid reformlara devam etti.

Mısır’da Kavalalı’dan sonra göreve gelen Abbas, kişisel olarak içe kapanık, şüpheci ve Batı’ya mesafeliydi. Bu bakımdan dedesinden devraldığı modernleşme mirasını sürdürmedi.

Abbas’ın ardından göreve gelen Said Batı taraftarıydı; Fransızlara çok yakındı; kesintiye uğrayan babası Kavalalı’nın başlattığı çagdaşlık atılımlarına hız verdi. Örneğin Süveyş Kanalı projesi Said’in himayesinde yapıldı.

Said sonrasında göreve gelen İsmail’in bir temel amacı vardı: Mısır’ı Avrupa’nın bir parçası yapmak! Bunu İngiltere’nin yardımıyla yapacağına inandı/inandırıldı. Ülkeyi yabancı sermayeye açtı; bu parayla önemli projelere kalkıştı. Sonuçta Mısır kademeli olarak borçlandırıldı ve kısa bir zamanda ülkenin mali iflası gerçekleşti. Bunun ardından 1882’de İngiliz işgali geldi. 1922’de Osmanlı’dan bağımsızlık kazanılsa da, Kral Fuat ve Kral Faruk dönemlerinde Mısır’da İngiliz kontrolü hep devam etti.

Bu süreçte İngilizler, Mısır’daki Türk varlığını kendilerine rakip gördüğü için, sarayda Türkçe konuşulmasına, orduda Türk subayı uygulamasına, eğitimin Türkçe verilmesine ince politik ayak oyunlarıyla son verdirdi. Öyle ki…

Büyükbabası Kavalalı Türkçe dışında bir dil bilmezken hanedanın son üyesi Kral Faruk İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça bilmesine rağmen Türkçe konuşamıyordu. İngilizler başarmıştı. Bugün Mısır’da ikinci resmi dil İngilizce!

İngilizler ve daha sonra Amerikalılar Mısır ordusunu siyasetin-ticaretin içine sokarak, generalliği “sınıf atlamanın” aracı haline getirdiler. Bu süreç sonunda Mısır ordusu “kağıttan kaplan” olacaktı…


ÜNİFORMALI MÜTEAHHİTLER

Mısır Arap Cumhuriyeti 1952’den günümüze kadar, üç üst rütbeli asker başkan tarafından yönetildi: Nasır-Sedat-Mübarek.

Üç başkanın da sınıfsal kökeni benzerdi: İskenderiye’nin yoksul mahallelerinden birinde bir postacının oğlu olarak dünyaya gelen Nasır; Manufiye’nin bir köyünde doğan Sedat ve aynı ilin bir başka köyünde doğan Mübarek bu dileklerle orduya girmişlerdi.

Aslında bu şaşırtıcı değildi:

Mısır halkı öteden beri yoksuldu. Fakir halklarının “potansiyel aç” çocukları hayatta başarılı olmanın, yolu olarak orduya girmeyi düşlediler hep.

Orduya girince açlıklarını unutup bu kez “sınıf atlama” peşine düştüler.

Nasıl mı?

Soğuk savaşın başlangıç döneminde Nasır ile Sovyet ilişkileri gayet iyiydi. Arap Sosyalist Birliği kurma, sosyalizm soslu Arap milliyetçiliği ideolojisini Arap halklarına yayma girişimleri gibi, Nasır’la özdeşleşen tüm politik atılımlar hep bu gelişen Mısır-Sovyetler ilişkilerinin sonucu olarak doğdu. Subaylar idealistti.

İsrail ile 1948, 67 ve 73 savaşlarında yaşanan mağlubiyetler Mısır-Sovyet ilişkisini bitirdi.

Sedat, ABD’ye yakınlaştı. İsrail’le masaya oturdu ve barış anlaşması imzalayan ilk Arap lider olarak tarihe geçti.

Sedat’a büyük tepkiler oldu ve nihayetinde bir askeri tören sırasında İslamcı militanlar tarafından öldürüldü.

Sedat gitti Mübarek geldi ama ABD-İsrail ile ilişkiler daha da artarak sürdü.

ABD ile yakınlaşmak; demokrasi, asker-sivil ilişkileri bağlamında Mısır’a bir kazanç getirmedi. ABD Mısır’da tıpkı Ortadoğu’nun tamamına yakınında olduğu gibi hep otoriter ve antidemokratik siyasi yapıyı destekledi. Bölgedeki hakimiyetini bu otoriter rejimlerin başındaki isimlerle irtibata geçmek yoluyla kurdu. ABD bu kişilere askeri-mali anlamda her türlü desteği verirken, bunun karşılığında kendilerinden hizmet bekledi. Bu kişiler de üstlendikleri görevleri şimdiye dek başarıyla yerine getirdi. Bu bağlamda, Mısır ordusunda yer alan üst rütbeli subayların bu ilişkiler sonucu nüfuzlarını siyasete yansıtması daha sık görülür oldu.

Ve…

1980’lerde devletçi ekonomik yapının kırılıp neoliberal politikaların hakim hale getirilmesi Mısır ordusundaki üst düzey komutanları parasal açıdan çok etkiledi. Ülke güvenliği dışında ekonomik alanlara da “el atarak” zenginleşen bir üniformalılar grubu ortaya çıktı.

Komutanlar öncelikle ülkenin en kazançlı kapılarından biri olan, turizmle uğraşmaya, şirketler kurmaya başladı. Ardından inşaat sektörüne girdiler. Üniformalı müteahhitler türedi. Daha sonra da bankacılık sektöründe ve zirai faaliyetlerde ordu mensubu subaylar sıkça görüldü.

Mısır rejiminin sağladığı bu avantajdan sonuna dek yararlananlar ordu içindeki üst rütbeli subaylar idi. Bunun dışında alt rütbeliler ve erat/askerlerin bundan fayda sağlamalarına izin yoktu!

Ülkenin askeriyesine egemen, siyasetine vasi durumda bulunan Mısırlı üst düzey komutanların muhtelif sektörlerde zenginleşmeleri, refah sahibi olmaları nedeniyle bir anlamda Mısır devleti içinde ayrı bir devlet ortaya çıktı. Askeri/siyasi güce eklemlenen ekonomik gücün de etkisiyle Mısır ordusu adeta devlet içinde devlet halini aldı.

Yaklaşık yarım milyonluk askeri ile Afrika’nın en büyük, dünyanın ise onbirinci büyük ordusu olan Mısır ordusunun, kimler tarafından içi oyularak etkisiz hale getirildiği ortada değil mi?

Peki aynı tarihsel süreçten geçen, modernitenin öncüsü Türk ve Mısır ordusunu zamanla birbirinden ayıran parametreler nelerdir?


CHP’NİN ZAFERİDİR BU

Türk ordusu ile Mısır ordusu arasındaki temel fark, Mısır’ın 20’inci yüzyılda bir Mustafa Kemal çıkaramamış olması. Mustafa Kemal siyasi projesi olan bir liderdi. Sadece bağımsızlıkkazanmakla sınırlı bir vizyon değildi bu. İlk baştan beri cumhuriyet ve demokrasi için adım attı. Örneğin, “Ya siyaset ya askerlik” diyerek askeri kışlasına döndürdü.

Oysaki Mısır’da İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren tüm milliyetçilerin (Urabi Paşa, Mustafa Kamil, Muhammed Ferid gibi) tek bir hedefi vardı; Mısır’dan İngilizleri kovmak. Bunun dışında bir projeleri yoktu.

Örneğin Mustafa Kemal gibi tam bağımsızlık, modern bir demokrasi, herkesin eşit yurttaş olduğu bir cumhuriyet fikri Mısırlı milliyetçilerde yoktu. Yani İngilizlerin kovulması halinde evet ülke bağımsız olacaktı, işbirlikçi hanedan ailesi tasfiye edilecek ve cumhuriyet ilan edilecekti. Ama nasıl bir cumhuriyet kurulacaktı? Ne yazık ki bu; içi demokratik meclis gibi kurumlarla, yasama yürütme yargı gibi güçler ayrılığı temelindeki bir demokratik işleyişle doldurulmuş, bilinçli olarak planlanmış bir cumhuriyet projesi değildi. Tek bir ideolojisi vardı bu cumhuriyetin: Arap milliyetçiliği.

Mustafa Kemal ve Türkiye örneğinin en büyük farkı burası. Mısır’daki “cumhuriyetçilerin” demokrasi kaygısı hiç olmadı. Mübarek daha düne kadar oğlunu yerine geçirmeye çalışıyordu.

Örneğin, 2. Dünya Savaşı sonunda Türkiye ve Mısır iki siyasi akımın mücadelesine tanık oldu.

Mısır’da temel siyasi rekabet Nasır ve rejimi ile bunun muhalifi Müslüman Kardeşler arasında yaşandı. Neydi bu rekabetin konusu: Ülke idaresini ele geçirmek! Peki hangi yolla? İktidardakini devirme yoluyla! Her türlü demokratik aracın ve yöntemin tamamen dışta tutulduğu bir dönemdi bu. Kazanan Nasır ve rejimi oldu; demokrasi yoluyla mı ya da halkın iradesini yansıtan sandık sonuçlarıyla mı? Nasır elindeki devlet gücüyle Müslüman Kardeşleri sindirdi.

Aynı dönemlerde Türkiye’de çok partili hayata geçildi ve iktidar sandık sonucu el değiştirdi. Bunu gerçekleştiren kişi ise bugün sıkça eleştirilen İsmet İnönü’ydü.

Soğuk savaş döneminin küresel planları nedenleriyle Türkiye’de askeri darbeler yaşandı.

Ama Mısır’dan tek farkı asker ne zaman geldiyse olabilecek en kısa zamanda yerini tekrar sivillere bıraktı. Demokrasi rafa ilelebet kaldırılmadı Türkiye’de. Generaller darbeyi zenginleşme aracı olarak kullanmadı.

Bugün tek adamlığa karşı çıkan Mısır Tahrir Meydanı’ndakiler, aslında bizlere Mustafa Kemal’in, İsmet İnönü’nün ne derece büyük siyaset ve devlet adamı olduğunu gösteriyor.

Ve ne yazık ki, Türkiye bugünlerde hızla tek adamlığa gidiyor.






BİZE DE ARAPÇAYI DAYATIYORLAR !!!

SB


***

ATLAR ve BÜYÜK İSKENDER




BÜYÜK İSKENDER VE BUKEFALOS


Genç Makedonya Kralı İskender’in 30 bin kişilik Ordusu; 

Çanakkale Boğazını geçerek MÖ: 333 ilkbaharında ulaştığı Gordion’da mola verir, burada son savaş hazırlıklarını tamamlar ve uygun bir mevki olan Ankara ‘ya gelir. Yaz mevsimine kadar burada kalır. Ankara’dan Asya’nın fethini başlatmak üzere Kilikya’ya gitmeye karar verir. Hiçbir engelle karşılaşmadan Toroslar’ı aşar. İskender, bir süvari birliği ile zengin Tarsus şehrini kolayca teslim alır. Perslerin Eşim şehrin yöneticisi satrap(vali) şehirden kaçar. İskender Kydnos- (Küdnos,-Tarsus - Berdan) Çayında terliyken yıkanır. Yakın dağlardan gelen çayın suyu, yazın bile çok soğuktur. İskender hayatını tehlikeye sokacak olan, şiddetli bir nöbete yakalanarak haftalarca Tarsus’da hasta yatar. Ekim ayında iyileşince, batıdaki Pamfülya (Antalya) taraflarına bir sefer yapar. O bölgeyi kontrol altına alır. 300 bin kişiden fazla olan III. Darius’un güçlü Pers İmparatorluk Ordusunun, Baylan(Belen) geçidine iki günlük mesafede, Amanos(Gavur veya Nur dağları)un doğu yamacındaki, Sohoy(Sochi) mevkiinde konuşlandığı haberini alır. Perslerin Belen geçidinden dağları aşacağını inanır. 

Ordusunu İssos şehrinden geçirerek, Myriandros şehri üstündeki Belen Geçidinin alt tarafındaki düzlüğe yerleştirmek için harekete geçer. Issos Ovası güneyde daralarak dar bir geçitle, batıda deniz ve doğusu dağlarla çevrilidir. III. Darius, M.Ö. 333 yılının ilkbaharında Babil şehrinden Ordusunu, Fırat Nehri boyunca yukarıya doğru hareket ettirerek, Amanos Dağlarının doğusundaki düzlüğe getirir ve mevzilendirir. III. Darius büyük ordusu için çok elverişli olan dağın doğusundaki düzlük alanı terk eder ve Makedonyalılarla karşılaşmak için batıya ilerler. İskender’in beklediğinin tersine Belen geçidinden değil, bugünkü Bahçe şehrinin yakınındaki geçitten aşarak, Makedon Ordusunun kuzeyine gelir ve yerleşir. Persler, denize dökülen küçük bir sahil mıntıkası nehri olan Pinaros( Deliçay, Özerli, Kuru veya muhtemelen Payas çaylarından birisi.) Çayı mevkiine gelirler ve mevzii alırlar. Böylece Makedon Ordusunun önünü kapatmış olurlar. Ancak bu dar alanda kendi ordusu da sıkışıp kalır. Burası manevraya uygun bir alan değildir. Daha sonrada Darius’un Ordusu Pinarus Nehrini güneyine ilerler. İskender, İssos’u geçtikten sonra, Myriandros’a ordusuyla ulaşır. Güneydeki sahil geçidini işgal ettikten sonra yorgun düşen ve sonbahar yağmurlarından bunalan askerlerine bir günlük istirahat vermek zorunda kalır. İssos’da kurulan hastaneden, buraya getirtilen hasta askerlerden Perslerin, Issos’u işgal etmiş olduğunu öğrenir. İskender derhal işgalin doğruluğunu araştırmak üzere subaylardan oluşan bir keşif birliği gönderir. Ve işgalin doğru olduğu ortaya çıkar. Aynı günün akşamında İskender ordusuna geriye dönme emrini verir. Ertesi sabah Makedonyalılar uzun kollar halinde ilerleyerek, geçitten geçtiler ve ovanın yavaş yavaş genişlemesine, yanlara doğru yayılıp açılmaya başladılar.

Darius, İskender İssos’dan güneye doğru ilerlediğinde, daha kuzeyde bulunan Arslan Boğazı yolu ile Amanos dağları üzerinden aşmış ve böylece Makedonyalıların arkalarındaki birliklerle irtibatını kesmişti. İskender’in süvari birlikleri Perslerin sağ kanadını çevirir ve imha ederler. Savaşı, Makedon Ordusu kazanır. Darius; karısını, annesini, kızlarını, arabasını, silahlarını savaş meydanında bırakarak kaçar ve canını zor kurtarır. MÖ. 330 yılında öldürülür. İskender’in Ordusu’nun ölü sayısı 500 civarındadır. Perslerin ise 100 bini geçer. İskender Pers donanmasının, en eski deniz üslerinden birini ele geçirmiş olur. Savaş güneyde Suriye kapılarını Jonah-Johannus-Jonas /Yunus Sütunu ( Denizciler Beldesinin girişindeki burun ) ile Kinet /İssos antik kenti arasındaki düzlükte olur. (Bu ovada Romalılar döneminde 194 yılında büyük bir taht kavgası daha dolmuştur.)

Medler’i ortadan kaldıran Persler ( MÖ: 550-330)’in sonunu Büyük İskender getirdi; Suriye yolu İskender’in Ordusuna açıldı. İskender savaş alanının yakınına yeni bir kent kurdu, adına da kendi “Aleksandreya / İskenderun” adını verdi

Yeşilköy/ Dörtyol’daki Kinet Höyüğü, Persler’den kalma antik bir yerleşim yeridir. Kinet höyüğünde İssos kentinin de kalıntıları vardır. Anadolu’da 200 (M.Ö: 543-333 ) yıldan fazla hüküm süren Persler satraplarla yönettikleri ülkelerin inançlarına, kültürlerine geleneklerine saygılı olmuşlardır. Demokratik yönetim biçimini, dönemlerine göre uygulamışlar, Egemenlikleri altındaki halklara hoşgörülü olmuşlardır. Hoşgörü ortamı o dönemlerden bugünlere pekiştirilerek aktarılmış ve taşınmıştır. Günümüzde yaşama biçimine, kültürüne inançlara saygılı, hoşgörülü ortamın kaynakları o tarihlere dayanır.

Kurulduğundan bugüne İskenderun ve çevresi tarih boyunca; hoşgörülü, barış içinde birlikte bir yaşam biçimi egemen olmuştur. Etnik, dinsel çeşitlilik, halkların kendilerini tanımlayabileceği ortak bir bilince dönüşmüştür. İskender de çok farklı davranmamıştır. Kutsal yerlerde tören düzenlemeyi (ibadet ve dua etme, kurban kesme)olabildiğince yerel geleneklere, ritüellere uygun hareket etmiştir. Halkların kültürlerine, geleneklerine, inançlarına saygı duymuştur. Doğu batı kültürleri ortak bir sentez yaratmış ve kaynaşmıştır. 

Çağımızın en büyük sorunlarından biri de “Doğu/ Batı” sorunudur. Bu iki zıt düşünce İssos Savaşının da esas nedenidir. Makedonlar, Haçlılar, Yahudiler, daha niceleri hep Suriye, Ortadoğu ve Doğuya göz koymuşlar. Hep ele geçirmek, talan ve yağma etmişler veya etmek istemişler. Yine benzeri olaylar yaşanıyor, yine tarih tekerrür ediyor. Doğuya açılan kapının anahtarı sanki bu topraklarda. Doğuya barbar diyen batı, gerçek barbarlıktan hiç vazgeçmiyor.

Kemal Düz
iskenderunsesnet
8 Mart 2012


Üç bin yılın hesabını görmeyen karanlıkta yolunu bulamaz, körü körüne yaşar ancak! 

Goethe



ilgili yazılar:









......


dipnot: 

ATLARIYLA GÖMÜLME TÜRK KÜLTÜRÜNDE GÖRÜLÜR.

TROYA KAZILARINDA KURGAN/TÜMÜLÜS TE AT KEMİKLERİ BULUNMUŞTUR.



Troya - Ajax Tümülüsü dedikleri tümülüsten çıkanlar...

At kemikleri !?!? sayfa 653
Etrüsk Tümülüsü ile benzerlik !?!?! sayfa 654



OSMAN ÇATALOLUK ile GENLER VE KURGAN


***


ATLAR ve ATATÜRK





ATA ve SAKARYA

O GÜZELİM ATLAR!...


Osmanlı Devleti'nin sonu gelmek üzere olan o karanlık günlerde Mustafa Kemal Halep'te bulunuyor ve İstanbul'a gidecek. Ama tiren bileti alacak kadar bile parası yok. Tek varlığı zamanla edindiği ve yetiştirdiği atlar, kısraklar. Tek çare, bunları satmak. Gerçi, o denli sevdiği bu hayvanlardan ayrılmak da güç geliyor ona. Ama satacak, para edecek başka hiçbir şeye sahip değil.

"-Salih, bu atlardan birkaçını satıp da İstanbul'a gidebilirim."

Salih (Bozok) atları satma görevini üstleniyor, fakat tek bir alıcı çıkmayacak. Subayların hiçbirinin durumu Mustafa Kemal'den başkaca değil. Halep'in hali vakti yerinde olanlarının çoğu at meraklısı ama atları alsalar, seferberlik var, ülke savaşta, ordu tüm hayvanlara el koyuyor. Tam bir çıkmaz, çaresizlik...

İşte tam da bu günlerde Dördüncü Ordu Komutanı Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Mustafa Kemal'le Halep'te buluşacak. Cemal Paşa'nın Mustafa Kemal'e eskiden beri sevgisi ve bağlılığı var. Birçok konuda da görüş birliği içindeler. Bir ara söz dönüp dolaşıp Mustafa Kemal'in para sıkıntısı içinde olduğuna ve atlarına da geliyor:

"-Cemal Paşa, benim bazı cins at ve kısraklarım var. Bunları satmak ihtiyacındayım; isteklisi çıkmadı. Siz buranın eski komutanısınız, bana bir yol gösterir misiniz?"
"-At ve kısraklarınızı önce baytarlarıma muayene ettireyim."
"-Diyarbakır'da iken, Alman ve Avusturyalılar, bu atlarla kısrakların önemli bir servet olduğunu söylediler, kıymetlerinden şüphe etmiyorum, ama öyle yapınız..."
Ve Cemal Paşa, tüm at ve kısrakları iki bin altına alıyor!...
Mustafa Kemal'in İstanbul'a gelebilmesi, savaşımına başlayabilmesi çok sevdiği, yıllardır edindiği, yetiştirdiği at ve kısraklarının sayesinde...
Dahası, Cemal Paşa, bu hayvanları sonradan beş bin altına satacak ve atların ve kısrakların değeri iki bin değil, beş bin altmmış diyerek aradaki üç bin altını Mustafa Kemal'e gönderecektir. Ve Gazi Mustafa Kemal Paşa da, yıllar sonra diyecektir ki:

"-Bu para, yeni girişimlerimde bana destek olmuştur. Bunu belirtmeyi görev sayarım." (3)

Atlarından, kısraklarından ayrılması kuşkusuz onu çok üzmüştü. Çünkü atları o kadar çok seviyordu ki... Bir tutku idi at sevgisi onda. Onları okşarken elleri sevgi ile titrer gözleri parlardı. Onlarla konuşurdu da. Ve bu sevgi karşılıklıydı. Seyislerine huysuzluk yapan atlar onu karşılarında görünce hemen terslenmeyi keserlerdi. (4)

Nerdeyse çocukları sevdiğince severdi atlarını... Ankara'da Çiftlik'deki taylarından biri ruam hastalığına yakalanıp da öldürülmesi gerektiğinde, ellerine lastik eldivenler geçirerek tayı birkaç kez okşamadan öldürmelerine izin veremeyecek, hayvanı okşarken de gözyaşlarını tutamayacak ve ağzından şu sözler dökülecektir:

"-Çocuğum olmadığında hikmet ve isabet varmış. Eğer bir evlat kaybetmek felâketine uğrasaydım kalbim bu elem ve kedere dayanamazdı." (5)

Atları onun arkadaşları gibiydi de. Hem de ölümleri ona gözyaşı döktürecek denli sevdiği arkadaşlar...

"-Bir arkadaş daha bizi terk ediyor bugün Sabiha..." dediğinde acı içinde, Sabiha Gökçen birden irkilecek, o günlerde Gazi Paşa'nın yakınları arasında ölümcül bir hastalığa yakalanmış kim var diye belleğini zorlayacak, çıkaramaymca da Gazi böylesine üzgün olduğuna göre ölümüne yandığı bu arkadaşının bilmediği ama mutlaka çok sevdiği biri olduğunu düşünürken içeriye Gazi'nin tabancasını elinde tutarak giren bir dosta onun:

"-Durumu nasıl? Hiç umut yok mu?"diye sorması karşısında şaşkınlığı daha artacaktı.
"-Maalesef Paşam! Yok... Herkes elinden geleni yaptı. Böyle daha fazla acı çekmesine müsaade etmeseniz iyi olur... Bir şey daha söylemek isterim... Gözleri sanki sizi arar gibi..."

"-Arar, arar ya... Atlar insanlardan daha hassas, daha vefakâr ve daha çıkar düşüncesinden uzaktırlar. Bunca yıl bana hizmet etti, bana yoldaşlık etti. O benim kokuma, ben onun kokusuna alıştık. Birbirimizin huyunu da iyi öğrendik. Yazık oldu hayvanıma..."

Evet, o çok sevdiği atlarından biri hastalanmıştı, umar da yoktu, vurulması gerekiyordu acısını dindirmek için. Ona karşı bu son görevi de sahibi yapmalıydı.

Silahını aldı, ahıra doğru yürüdü. Hayvanın ağzından köpükler saçılıyor, karnı acı içinde kasılıp duruyordu.

Gazi, eğildi, mendili ile köpüklerini sildi, yelesini okşadı atının.

"-Oğlum, oğlum! Şimdi bütün acıların dinecek!..."

Öptü onu birkaç kez.

"-Sen mi beni arayacaksın, yoksa ben mi seni?"

Doğruldu, silahını hayvanın tam altına doğrulttu. Parmağı tetikte. Ama öyle kalakaldı. Bir yontu gibi. Ve birden gözlerinden yaşlar boşandı. Yağmur yağarcasına.

"-Alın! Alın! Götürün hayvanı buradan! Çok uzaklara götürün. Acı çektirmeden ölmesini temin edin. Gerekirse iğne yaptırın. Uyutun, öyle vurun! Ben düşmanlarımı bile böyle vuramamışımdır! Bana bunu yaptırmayın..."

Gazi, uzunca bir süre ata binemeyecekti.. (6)

Ve günlerden bir gün Çankaya'dayız, sofrasında konukları bulunduğu o gecelerden birinde Gazi yaverlerine buyuruyor:

"-İki gün önce bizim atlardan biri doğurdu. Alıp onları buraya getiriniz."

Konuklar, herkes şaşkın. Salona at getirilir mi hiç? Yaver, duraksıyor.

Gazi'nin,
"-Sevelim, görelim, okşayalım." sözleri şaşkınlığa, duraksamaya bir son veriyor.

Çok geçmeden tay ve annesi Yıldız, bakıcıları Kerim'in yedeğinde şeref salonunda. Salonda ayakları kaymasın diye geçecekleri ve duracakları yerlere halılar, kilimler serilmiş. Gazi, onları ayrı ayrı sevmekte ve eliyle kesme şeker yedirmekte... (7)



Dipnotlar
3 GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: Atatürk'ün Anıları, 1917-1919; kaleme alanlar: Falih Rıfkı [Atay], Mahmut [Soydan]; sadeleştiren: İsmet Bozdağ, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1982, s.33-36.
4 SABİHA GÖKÇEN: Atatürk'le Bir Ömür, anılan kaleme alan: Oktay Verel, 3.basım, Altın Kitaplar, İstanbul, 2000, s.46.
5 C.GRANDA: Atatürk'ün Uşağı İdim; yayına hazırlayan: Turhan Gürkan, Hürriyet yyn., İstanbul, 1973, s.224.
6 S.GÖKÇEN: s.69-70.
7 C.GRANDA: s.224-225.



ÇETİN YETKİN
-"fakat nihayet," dedi Gazi;
BEN DE BİR İNSANIM
Kutsi bir kuvvetim yoktur ki!
kitabından


.....



Atatürk ve Binicilik

Ata ve atçılığa özel bir merak ve sevgisi yanında iyi bir binici de olan Atatürk, yurtta atçılığı ve yarışçılığı daima özendirdi. Yakınlarını da bu konuya ilgi göstermeye neredeyse zorladı. Bu da atçılığın ve yarışçılığın lehine olmuştu. Onun bu yoldaki emir ve direktifleriyle Türk atlı sporları olumlu bir gelişme kaydetmişti.

14 Ocak 1923 günü İzmir'de Uşakzade Muammer Bey'in kızı Latife Hanım ile evlendikten sonra eşine verdiği armağanların arasında güzel bir atın bulunması da Atatürk'ün ata gösterdiği ilgi ve verdiği değerin ifadesidir kuşkusuz. Atatürk'ün tavlasındaki atların arasında "Sakarya"ya karşı özel bir ilgisi ve sevgisi olduğuda bilinir. Atatürk tatil günlerindeki atlı gezilerini hep "Sakarya" ile yapmak istemiştir.

Atatürk'ün at sevgisi, onu da bir ara yarışçılığa sevk etmişti. Gerçekte Atatürk belki de bunu yarışçılığı teşvik için yapmıştı. Atatürk'ün atının kazandığı bir yarışı, atçılık dünyamızın ünlü kişilerinden Said Akson'un "Yarışçılık Anıları" kitabından öğreniyoruz. Bu olayı, yazarının kaleminden keşfetmek gerekir:

"…Sosyete ve kordiplomatik yarışlarla alakalı idi. Fransa'dan gelen atlar içinde bir kısrak vardı. Bu Atatürk'ün atıydı. O sıra Afgan Kralı Amanullah Han Ankara’yı ziyarete gelmişti. Atatürk Amanullah Han'ı yarışlara getirdi. Algrette yarışlara katıldı. Primerole gibi kuvvetli bir rakiple karşılaşacaktı. Algrette koşuyu kazandı. Amanullah Han çok memnun oldu ve Atatürk'ü hararetle tebrik etti. Algerette Fransa da epey koşu kazanmış bir kısraktı, fakat tandonları zayıftı ve sene sonunda haraya çekildi, Ukko ile Alliance'in kızı olan Algrette çok muvaffakiyetli bir damızlık oldu. Karacabey harasında Cumulus'ten doğurduğu Çankaya isimli ilk tayı Atatürk o zamanlar Türk Konkur ekibinin as binicilerinden Saim Polatkan'a hediye etmiştir."

Türkiye’de atçılığı ve yarışçılığı teşvik amacıyla kurulan “Yarış Islah Encümeni” de Atatürk’ün büyük desteğini görmüştür. Bu encümenin vaki ricası üzerine, adına bir “Gazi Koşusu” ihdas olunmasına da severek izin vermiş 1926 ve böylece Türk yarışçılık dünyasının en önemli klasiği halini almış olan “Gazi Koşusu” 1927 yılından itibaren Türk yarışçılığına renk katmaya başlamıştır. Atatürk son olarak 18 Ekim 1936 günü Ankara’da, Sonbahar at yarışlarının Üçüncü Hafta Koşuları’nı izlemiştir.

Atatürk’ün Süvarileri 
Cevat Gürkan, Saim Polatkan, Cevat Kula ve Eyüp Öncü’nin, binicilik dünyasının en büyük yarışmalarından biri olan Roma Enternasyonal Konkurhipikleri’nin, en büyük mükâfatı ve en önemli yarışması olan “Mussolini Kupası”nı kazanmaları Büyük Atatürk’ü çok sevindirmişti.

adres için tıklayın: 





Atatürk'ün Süvarileri Roma'yı fethetti

Türk Binicilik Sporu'nda, 1938'deki Mussolini Kupası zaferimiz, aradan yıllar geçse de unutulmayacak. Avrupa Konkurhipik'lerinin en büyük yarışmalarından biri kabul edilen Roma'daki bu yarışmaya, 1936 Berlin Oilmpiyatı Şampiyonu Alman Hasse'de "Tora" isimli atıyla katılıyor ve kesin favori gösteriliyordu. Evsahibi İtalyanlar da, Duçe'sinin adını taşıyan bu yarışmada büyük iddia taşıyordu. Alman ve İtalyanların yanısıra, Romanya ve İrlanda ekipleri de yarışıyordu. Yüzbaşı Cevat Kula, Yüzbaşı Cevat Gürkan, Yüzbaşı Eyüp Öncü ve Teğmen Saim Polatkan o gün müthiş bir yarışma çıkarıyor ve Güçlü, Yıldız, Ünal ve Çakal isimli atlarıyla 35.3/4 puanla birinciliği kazanıyordu. 60 yıl önce Roma Konkurhipikleri'nde Atatürk'ün Süvarileri, kupayı Mussolini'nin elinden alıyordu. Büyük coşku yaşatan Roma'daki bu zaferin ardından Varşova'da da başarılar kazanan binicilerimiz, Türkiye'de muhteşem bir törenle karşılandı. (basın)





****


ATLAR






İskitlerden Hunlara, Büyük İskender'den Cengiz Han'a, Müslümanlığı yayanlardan, Haçlılara ve İspanyol conquistador'larına ve ovalardaki Amerikan Yerlilerine kadar fethedip, denetleyen ve imparatorluklara kafa tutarılar hep at sırtındaki savaşçılardı. 

Seferlerinin öyküleri savaş tarihinin en önemlileriydi ve hem askeri stratejileri hem de binicilik hünerlerimizi günümüze değin şekillendirmişlerdi. Halen uyguladığımız at bakımı ve eğitiminin temelleri de yine onlar tarafından atılmıştı. Göklerde jetlerle, yahut yerde tank taburlarıyla olsun modern muharebe metotları süvarilere çok şey borçludur. 


Büyük İskender'in Makedonyalı süvarileri veya Cengiz Han'ın Moğol atlıları gibi efsanevi atlı birlikler düşmanlarını çaresiz bırakan taktikleriyle o günden günümüze savaş uzmanlarını hep hayran bırakmıştır. 


Perslerin Yunanlılarla yaptığı savaşlarda ve daha sonra MÖ 5· yüzyılda Yunan şehir devletlerinin birbiriyle çarpıştığı ardı arkası kesilmeyen Peloponnez Savaşlarında süvarilerin varlığı göze çarpmaya başlamıştı. Bu devirde Yunan şehir devletlerinin henüz yerleşmiş bir atçılık geleneğine sahip olmadıklarını gören Xenophon, biraz da Atinalıların süvari güçlerini geliştirmeleri kaygısıyla yazdıklarını kaleme almıştı. O sert ve vahşi zamanlarda iyi bir süvari gücüyle sağlam yük hayvanları edinmek şarttı. Bunu Büyük İskender kadar kesinlikle gösterecek başka kimse yoktu.


Hakkında gerçekten bir şeyler bildiğimiz ilk atlı savaşçılardan biri Makedonyalı İskender' di. Atları kamçıyla değil, şefkatle terbiye eden ilk eğiticilerden biriydi ayrıca Makedonyalı İskender: 


Teselyalı bir at taciri Makedonyalıların lideri Philippos'a satmak 

için bir at getirir. Arkasına vurulu damga, öküz başını andırdığından halk ata bir isim bulmuştu bile: Bukefalos (öküzbaş). 

Takvimler MÖ 344 senesini gösteriyordu ve o zamanlarda bile at tacirlerinin pek iyi bir ünleri olduğu söylenemezdi. Hareket ederken muhteşem görünen at, yanına biri yaklaştığında son derece huysuzlanıyordu. Philippos tam atı ve tacirini defedecekti ki henüz 12 yaşında olan oğlu İskender atı sakinleştirmeyi denemek için babasından izin istedi. Bukefalos'un kendi gölgesinin hareket ettiğini gördüğü zaman korktuğunu fark eden İskender atı güneşe doğru çevirdi. Bukefalos artık sakinleşmişti. Atının üzerine atlayan delikanlı tarih yazmaya hazırdı artık. 


İskenderiye'den Fergana'ya, Makedonya'dan Hindistan'a kadar neredeyse 30.ooo kilometrelik bir sahaya yayılmış dünyanın gördüğü en geniş imparatorluğu kurarken Büyük İskender'in altında atı Bukefalos vardı. 


Her ne kadar Teselya'nın ovalarından getirilmiş olsa da Bukefalos'un soy kütüğü ya Akhal Teke -üç gün boyunca su içmeden yol alabilen atlarıyla meşhur Akhal vadisi Orta Asya' daki Karakum çölünün göbeğinde bir vahaydı- ya da Fergana'ya dayanıyordu. 


Büyük İskender sıcaklığın 5o dereceye ulaştığı yerlerden Hindukuş'un kar ve buzuna, otlaklardan, bataklıklara, çöllerden muson ormanlarına kadar her türlü arazi ve hava şartlar altında ilerlerken onu Bukefalos taşımıştı. Büyük İskender'in savaştığı son yer olan Puncap'ta Hydaspes ırmağında, söylenceye göre 30 yaşında ölen Bukefalos'un ardından unutulmaz komutan, fethettiği şehirlerden birine atının ismini vermişti. 


İskender, babası Philippos'un MÖ 336'da suikasta kurban gitmesinin ardından iktidara geldi. Babasından 400 atlık hafif bir öncü birliğiyle, Philippos'un icadı olan ve sarissa denilen neredeyse altı metre uzunluğunda mızraklada silahlanmış 33oo'den fazla atlının oluşturduğu ağır bir süvari birliğini ve bölgenin tehlikeli biçimde karmaşıklaşmış ilişkiler ağını miras almıştı. 


Kısa mızraklarıyla Makedonyalı süvariye erişmesi imkansız olan düşman atlısının yüzünü veya atını hedefleyen sarissa'nın ucu sivri, sapı ise binicinin ilk denemesinde ıskalayabileceği hesap edilerek kabaralı idi. 


Makedonya süvarisinin İskitlerden örnek aldığı kama biçimli savaş düzeni Yunanlıların dörtgen formasyonuyla karşılaştırıldığında daha fazla içeri sokulma kabiliyeti ve daha kolay manevra yapıp dönme olanağı sağlıyordu. İskender muazzam seferine başladığında yanında sadece Makedonyalı değil aynı zamanda sayıları 6.ooo'e ulaşan Teselyalı ve Trakyalı süvarilerle Pers süvarileri de bulunduruyordu. Ve bu sadece başlangıçtı. 


Philippas Makedonya'nın at mevcudunu, söylendiğine göre 2o.ooo kısrak ithal ederek artırmış ve iyileştirmişti. Philippas'un dönemiyle aşağı yukarı çakışan Sibirya' daki Pazırık mezarlarından bildiğimiz üzere, sağlam bacaklı bu atların yerden yükseklikleri yaklaşık bir buçuk metre olmalıydı. 


İskender, Bukefalos'un da doğduğu Teselya'dan ve atçılık geleneği Yunanistan'dan daha gerilere giden Trakya'dan getirttiği birçok başka tür mükemmel savaş atıyla Makedonyalı süvari birliklerinin gücüne güç katmıştı. Yapılan bazı yorumlarda bakımı kolay, şaşırtıcı derecede dayanıklı ama bir o kadar da çirkin olarak betimlenen at stoklarına Trakyalılar İskit ülkesinden ithal ettikleri at soylarını da eklemişti. İskender'in ordusunu tüm bu farklı türler oluşturuyordu. 


İskender'in Muhafız Süvarileri diye bilinen ağır süvarileri yaklaşık 2oo'lük gruplara ayrılmış, 300 atlı bir grup ise lidere en yakın özel bir birliği oluşturuyordu. İskender'in süvarisinin bitirici gücünü biraz olsun anlamaya yarayacak bir örnek vermek gerekirse, MÖ 334'teki Granikos muharebesindeki kayıpları, sadece yirmi beşi Muhafız Süvarilerinden olmak üzere, doksan atlı ve otuz piyadeyi geçmezken Perslerin süvari ve piyade kayıpları 1ooo'in üzerindeydi. 


Ertesi yılki İssos Muharebesinde ise Pers kralı Darius'un 3o.ooo'lik süvari gücünün karşısına yalnızca 4.500 süvariyle çıkmasına rağmen sonuçta Makedonyalıların toplam 450 civarında süvari ve piyade kaybına karşılık Persler 15.000 askerlik bir kayıp vermekle kalmayıp atlarının birçoğunu da İskender' e kaptırmıştı.


İki yıl sonra Darius'la bir kere daha, bu sefer Dicle yakınlarındaki Gaugamela ovasında karşılaştıklarında İskender'in 7.ooo süvarisi ve 4o.ooo piyadesine karşılık Darius'un yaklaşık 35.ooo süvarisi, tahminlere göre sayıları 2oo.ooo'den bir milyona kadar değişen muazzam miktarda piyadesi vardı. Bunun yanı sıra 200 tane dört atlı ve biçki tekerlekli savaş arabası da -bu model Hindistan'da geliştirilmişti- bulunuyordu. 


Bu yenilik bile Darius'un işine çok yaramamıştı belli ki. Sadece tek bir atı etkisiz hale getirmek diğer üçünü birden devre dışı bırakmaya yettiğinden savaş arabaları hem piyadeler hem de süvariler tarafından kolayca alt edilmişti. Savaşın sonundaki tabloya baktığımızda ise Makedonyalıların verdiği zayiat sadece 5oo civarındayken bu rakam Perslerin cephesinde 1oo.ooo'i buluyordu. 


Bunlar henüz İskender'in ısınma hareketleriydi. Çünkü takip eden sekiz yıl boyunca ordusunun başında Asya'nın batısından Hindistan'a kadarilerleyerek topraklarına toprak katmakla kalmamış, emperyal maceraları için ordusunun at stokunu da zenginleştirmişti.


Ama bu muazzam ordunun lojistiğini hakkıyla sağlamak hiç de o kadar kolay değildi ve ne insanların ne de atların kolayca aşabileceği arazi şartları İskender'in tahmin ettiğinden de zorlayıcıydı. Gemilerin yerel limanlara taşıdığı erzak ve teçhizatın bir bölümü her biri 12o kiloya kadar yük taşıyabilen atların sırtına aktarılmıştı ve muhtemelen süvari atlarının payına da bir parça nakliye işi düşmüştü. 


Bu atların sırtlarına yüklerin nasıl konulduğu ve taşındığı konusunda şaşırtıcı derecede az bilgimiz olsa da kullanılan halat ve düğümlerin asırlardan günümüze kadar gelen çeşitlerle neredeyse birebir mukayese edilebileceğini söyleyebiliriz: Yük eyeri ile birkaç küfe ve sepet. Batı Amerika dağlarında yük hayvanlarının sırtında eşya taşıyanların halen kullandığı ve diamond hitch* dedikleri düzenek de büyük olasılıkla İskender'in ordusu tarafından biliniyordu. 


Bu zorlu arazi koşullarında, günümüzde de olduğu gibi, atlar bir de kendi erzaklarını taşırdı. En nihayetinde, askeri açıdan en büyük önemi ifade eden atlarının sağlığı konusunda son derece titiz davranan İskender, her at için günlük beş kilo tahıl, beş kilo saman ile otuz beş litreye kadar su ayrılmasını buyurmuş ve şartlar elverdikçe otlamaları için haftanın bir gününü dinlenmelerine ayırmıştı. Bunun yanında, ordunun yaptığı yağmaların bölgelerin hasat zamanına denk gelmesine de özen gösteriyordu. Söz konusu cömert uygulamalar, bu büyük liderin atları için beslediği ilgi ve titizliğe dair bize bir fikir verebilir. Ama şunun da altı çizilmeli ki, atları olmadan, kelimenin tam anlamıyla, hiçbir şey yapamaz, hiçbir yere gidemezdi. 


At sırtında başardığı bazı şeyler sanki insan sınırlarını aşar nitelikteydi. Gaugamela'dan sonra Darius'u birkaç gün daha takip eden İskender, bir günde yetmiş dört kilometre kat etmişti. Başka bir sefer de, çöl topraklarında susuz, çok az erzakla ve nalsız atlarla Dairus'u kovalarken, Darius'un kumandanlarından biri tarafından öldürüldüğünü öğrenene kadar beş gün boyunca toplam 320 kilometre yol kat etmişlerdi. Hindistan'da Hydaspes ırmağında Porus'un ordusundaki fılleri bile becerikli bir manevrayla etkisiz bırakan İskender iki seneden daha kısa bir zaman sonra, MÖ 323 yılında ölmüş, ardında Yunanistan'dan Afganistan'a kadar uzanan koca bir imparatorluk bırakmıştı. Bunu atlarına borçluydu.


Büyük İskender'in kazandığı zaferler, süratle hareket edip şiddetle hücum eden süvari gücünün vurucu etkisinin habercisi olsa da, bunun açık bir şekilde doğrulanması için Romalıların İskit kökenli Partlar karşısında MÖ 53'te, Moritanyalılar karşısında M S 3 · yüzyılda ve nihayet 378 yılında Adrianopolis Muharebesinde Gotlar karşısında uğradığı mağlubiyetleri beklememiz gerekecekti. 


Romalıların, modem uygarlığın teknik temelini atan etkin ulaşım ve iletişim sistemleri, endüstri stratejileri, askeri organizasyon yapıları, gelişkin hukuk sistemleri ve daha bir dizi yeniliklerle dünyayı değiştirdiği doğrudur, ama söz konusu atlar olduğunda Romalılar öncü değil artçıydılar. 


Çabuk öğrenen Romalılar özellikle düşmanlarından kapabilecekleri ne varsa öğrenmeye çalıştılar. Kelt ve Germen kabilelerini ilk defa muharebe alanında gördüklerinde barbar yaftasını yapıştırıp onları hor görmelerine rağmen süvari ve piyade kuvvetlerinin bir araya gelmesinden ibaret olan hücum metotlarının oldukça etkili olduğunu da gözden kaçırmamışlardı. 


Perslerden silah ve zırh konusunda esinlenerek süvarilerini cataphractarii*(sadece atlının zırhlı olduğu) ve elibarani* (hem atın hem de atlının zırhlı olduğu) diye ikiye ayırmışlardı. Bu formasyon daha sonra ortaçağ şövalyelerine ilham kaynağı olacaktı. 


Romalıların bundan sonra attığı adım, oyunu kurallarına göre oynayan tüm emperyalistlerin yaptığı gibi yerel toplulukları kullanmak oldu. 


Çok geçmeden Roma'daki Constantinus Zafer Takının frizlerinde resmedildiği üzere Yukarı Nil'deki Belmiler ve Moritanyalıların yanı sıra Hunlar, Gotlar ve öteki Germen süvarileri Roma'nın emperyal ordusunda saflarını almıştı. Yine de bütün yaratıcılıklarına rağmen hala esas olarak piyade birlikleri dayanıyor ve süvarileri ancak zaferden emin olduklarında ortaya sürüyorlardı. At sırtındaki barbadara karşı duydukları derin korku ve nefretten olsa gerek, Roma'nın tüm vatandaşları vahşi toplulukların kılığı olan pantolon ve bot yerine toga ve sandal giyerdi.


Büyük İskender'in mahirane bir biçimde yaptığının aksine Romalılar hiçbir zaman çarpıcı organizasyon kabiliyerlerini özel eğitimlere, savaşacakları araziyi dikkatle seçmeye ve süvarinin ihtiyaç duyduğu atların sağlığına devamlı özen göstermeye yöneltmedi. 


Fakat posta servisinden savaş arabası yarışlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede atların savaş dışı hizmetleri oldukça belirginleşti. Batıda Britanya'dan doğuda Suriye'ye kadar yayılan bir yol şebekesi üzerinde atların çektiği posta ve yük arabalanyla -ve hatta at sırtındaki ekspres kuryelerle- sağlanan ulaşım ve iletişim hızı, ancak tren ve telgrafın gelişiyle geride bırakıla bildi. 


İmparatorluk çapında av ve çekim atları, koşum atları ve yarış atları gibi yeni at türleri de yetiştirildi. Bir başka önemli nokta ise, genel kanıya göre Romalıların MS 1. yüzyılda icat ettiği at nalıdır. Hipposandal denilen bu nal modelinde düzleştirilmiş oval bir metal parçası, yükseltilmiş kenarları ve halkalar yardımıyla deri bir şeride tutturulup ayağa monte ediliyordu. İskender'in atlarının ayaklarına da muhtemelen bundan üç yüz elli yıl önce engebeli arazi için nala benzer şeyler takılmıştı. 


İber yarımadasında Romalıların etkisi oldukça güçlü bir şekilde hissediliyordu. En büyük düşmanlarından Hannibal ile savaşan Romalılar yarımadayı MÖ 2. yüzyılın sonlarında kontrolleri altına aldıklarında yanlarında doğuya ait bazı at soylarını getirmeyi de ihmal etmemişlerdi. Öteden beri düşkün oldukları yarışları ve binicilik oyunlarını kısa zamanda yarımadada başlatmışlardı. Getirdikleri atları yarımadanın yerli atlarıyla melezleyerek üç ana at soyunun temelini atıyorlardı: Sırtı kısa, tıknaz, güçlü ve çevik yapılı Endülüs atının atası; kibar adımları, yuvarlak butları ve dalgalı yelesiyle zarif Jennet; küçük ve sağlam yapılı Fransız tırıs atı. 


Roma at kültürüyle kesişen başka etkilerden bahsetmemiz mümkündür. Hannibal'ın başarıları ve atların bu başarılardaki yadsınamaz payı sadece zaferlerinde değil, aynı zamanda Napoli yakınlarındaki Capua'da konaklamasını (MÖ 216-215) takiben Etrüsk atlarının Berberi atlarıyla çaprazlanmasıyla da ölümsüzleşmişti. Sonuç, meşhur Napali (Neapolitan) atlarıydı. Her ne kadar günümüzde nesli tükenmiş olsa da iki Napoli aygırı -farklı türden dört diğer aygırla beraber- Lipizzaner soyunun ataları olarak tarihe geçmişti.




sayfa 101'den itibaren
AT - J.EDWARD CHAMBERLİN
Çeviri: UĞUR PEÇE



DİPNOT:






( Alevi-Bektaşi kültüründe de Geyik-Donuna girmek vardır.-SB)

"Karaayaklar grup halinde avlanmayı kurtlar ve köpeklerden öğrenmişti. Kurtları makoiyohsokoyi, Kurt Yolu (WolfTrail) ya da Samanyolu, olarak gökyüzünde hala görürüz ve bize bir arada nasıl çalışacağımızı hatırlatırlar. Kurtların öğrettiği bir başka şeyse toynaklı ve boynuzlu hayvanların yemek için uygun olduğu ancak pençelilerden uzak durulması gerektiğiydi. Atlar bu hususta hiç de hevesli görünmeseler de Karaayaklar ponokaomitai-ksi ya da geyik-köpek dedikleri büyük atlar beslemeye başladıklarında, atlar bu isimden hoşnut kalmış, geyik boynuzlarının kutsal ayinlerde kullanılmasından onur duymuşlardı." 





(kadim hısımlar ve ilk kez ata binmek - SB)


"Karaayaklar (Amerika Yerlileri) , kadim hısımlarının -Orta Asya kabileleri- bundan binlerce yıl önce ilk kez ata binip bozkırlar boyunca göçebe medeniyetleri kurduğu zamandan kalma bir yaşam tarzını aniden kaybediyorlardı. Karaayaklar ve diğer ova Yerlileri bu hayat tarzının emanetçileriydiler." 




sayfa 25-27
AT - J.EDWARD CHAMBERLİN
Çeviri: UĞUR PEÇE



.......


MEDYATİK ATIMIZ






Origins of the Sagittarius Mythos

In a Persian legend of the very early (pre-Aryan) period, when Iran was civilized by a western Mesopotamian ruler, Takma Urupi (Takma=Tana) whose wife was Eneth. Eneth or Nana are names of the mother goddess of waters, rivers, and fertility among Mesopotamian and Scythian peoples.


Takhma Urupi (Nimrod), has three sons Tura, Sin, and Iredj. The first two stick together against the third son who inherits Iran. Tura becomes the ancestor of the Turanians, that is Scythians and Huns. Nimrod was known by several names in the Near East and was symbolized by the constellations Sagittarius and Orion amongst the Turanian/Scythian nations.


The centaur race is marked in myth as particularly war like and fierce. The Mesopotamians, who introduced the constellation Sagittarius and defined it as a centaur, represented it as twin headed with a human head facing forward and an animal head facing back, imagery which later adapted into the presence of a cloak flying behind the head of the constellation figure.


Insight into how the centaur myth originated offers an interesting reflection on its early basis. The first and most effective race to use the horse in battle was the Scythians, skilled archers who took full advantage of its speed and height to become a race beheld in terror and awe. It is claimed that when the Greeks first saw the Scythians they believed the horse and rider to be one, giving rise to imaginative and fear-inspired tales of the war-like centaur.




Sagittarius [/center]

constellation, late 14c., from L., lit. "archer," properly "pertaining to arrows," from sagitta "arrow," which probably is from a pre-Latin Mediterranean language. Meaning "person born under Sagittarius" (properly Sagittarian) is attested from 1940.

Various OLD German forms are „scuzzo“, „skut“, „sketta“, „schütte“, modern German „Schütze“ 


Anglosaxon „skytt“ and in Swedish „skytte“



Scythian

1543, from L. Scythia, from Gk. Skythia "ancient region along the north coast of the Black Sea," from Skythes "a Scythian."
The Scythians or Scyths were an ancient people of horse-riding nomadic pastoralists.
half-men, half-horse, drinking, dancing, wild celebrating beings from "another world".


alıntıdır.










***