Translate

21 Haziran 2012 Perşembe

KAYIP ÜLKE TÜRKİYE ! (2/6)



,




Gazi Paşa kahvesini bitirdi, fincanını sehpanın üzerine koydu, iki yudum su içtikten sonra sordu…

- Nerede kalmıştık çocuk?

- Kayıp ülke Türkiye’de Gazi Paşam…

Gülümsedi, çelik mavisi gözleri ile ufku taradı. Sanki uzaklarda 1920- 1938 yılları arasında Türkler tarafından, Türk budunu için yönetilen Mustafa Kemal’in tam bağımsız Türkiye’sini arıyordu.

Sonra devam etti…

-Sabırsız olma, elbette oraya geleceğiz. Ama sen, sana verdiğim ödevi unutma. Hoybun Cemiyeti ile Taşnak Partisi’nin imzaladığı anlaşmayı bul ve emperyalizmin patronları değişse dahi, Türkiye üzerindeki emellerinin hep aynı kaldığını anlat herkese…

-Emredersiniz Paşam dedim, ancak Gazi Paşa’mın bana verdiği ödevin zorluğu şimdiden omuzlarıma çökmüştü. Tam bu sırada kapı çalındı.

-Kapı Paşam dedim…

Bazen bilerek kullandığı o tatlı Rumeli şivesi ile;

- Açsana be çocuk dedi bana.

Koşarak kapıyı açtım. Kapıda üç tane davetsiz misafir vardı. Gazanfer (Eryüksel), Gülümser ve Zafer..

Unutmuştum, Zafer’i Kuleli Askeri Lisesi’nin sınavları için çalıştıracaktık bugün…

Misafirlerim içeri girdiler.
Ve Mustafa Kemal’i görünce, oldukları yerde çakılıp kaldılar.

Bu nasıl bir mutluluktu?
Bu nasıl bir onurdu?

Karşılarında Türk milleti ile birlikte Bağımsızlık Savaşı’nda devrin emperyalistlerine diz çöktürerek, kanla, irfanla ve devrimle Cumhuriyet’i kuran büyük ÖNDER duruyordu.

Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk…
Kimdi Mustafa Kemal?
Bağımsızlık savaşçısıydı, anti-emperyalist Türk milliyetçisiydi.
Tüm ezilen ulusların örnek aldığı, bütün dünyanın hayranlık duyduğu büyük bir devrimciydi….
Kısacası O, Atatürk’tü.
Atatürk anlatılamaz yaşanırdı…

Şaşkınlığını ilk üzerinden atan Gülümser oldu. Elindeki çıkını koltuğun üzerine koyarak, koştu Paşa’nın ellerine sarıldı, öptü, öptü, öptü…
Birdenbire Gazi Paşa’nın boynuna sarılarak, hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladı Gülümser…
Paşa’mın güzel gözleri de hüzünlenmişti. Gülümser’in omuzlarını okşayarak, onu teskin etmeye çalışırken;

- Dur, çocuk ağlama dedi Gazi Paşa ve devam etti..

- Beni de ağlatacaksın, sus artık.

Gülümser Gazi Paşa’ya sarılan kollarını yavaşça çözdü, kenara çekildi…
Gazi Paşa hala şaşkınlık içinde yüzüne bakan Gazanfer ve Zafer’i bir el işareti ile yanına çağırdı. İkisi de adete koşarak Gazi Paşa’mın ellerinden öptüler.

Gazanfer, “Paşam biz af etmeyecek.” dediği Mustafa Kemal’in gözlerine bakmaktan korkuyordu sanki.. Başı hep öne eğikti. Arada bir yutkunuyor ve derin, derin nefes alıyordu.

-Neden Gazanfer neden, Paşam neden bizi hiç af etmeyecek diye sorsam kendisine, vereceği cevabı çok iyi biliyordum. En azından Kemalist Devrim’i yeniden inşa etmek, ülkemizi tam bağımsız yapmak için bir araya gelip, ulusal birlikteliği sağlayamadık diyecekti.
Mustafa Kemal, Zafer’in elini bırakmadan yanına oturttu.

-Adın ne senin çocuk diye sordu ona…
- Zafer Paşam..
-Demek 30 Ağustos’ta doğdun. Söyle bakalım çocuk, büyüyünce ne olacaksın?

Gülümser oğluna fırsat vermeden, kararlı bir sesle cevapladı Mustafa Kemal’i…

-Senin gibi Paşa olacak benim Zafer’im Atatürk’üm… Senin gibi…

Atatürk gülümsedi, Zafer’in saçlarını okşayarak sordu Gülümser’e…

- Sen okula gittin mi?
-Gittim Paşam… Hep öğretmen olmayı düşlerdim. Ama orta ikide beni okuldan aldı babam…
- Çok yazık. Keşke öğretmen olsaydın. Halbuki oğullarını okutan millet ailelerini, kızlarını okutan millet ise geleceklerini aydınlatır. Her neyse… Demin neden bana sarılıp ağladın? Heyecanlandın mı?
- Hem ondan Paşam, hem de…
- Hem de ne?
- Paşam , buraya gelirken yolda duyduk, gene yedisi general, on dört subayımız hakkında Savcı Cihan KANSIZ’ın talebi üzerine önce yakalama, sonra da tutuklama kararı çıkmış.

-Bak Paşam, ben cahilim. Öyle ince işlere, kirli hesaplara aklım ermez benim. Türk ordusu kim diye sorarlarsa bana, ordu benim, anam, babam, kardaşım, erim, çocuklarım derim. Ordu biziz Paşam, biz Türk milletiyiz.

Ben bunu bilir, bunu söylerim… Bu ordu milletin ordusudur. Adı üstünde Türk ordusu… Camiyi bombalar mı bu ordu? Kendi uçağını düşürür mü, benim başımdaki örtüye kast eder mi, ahalinin üzerine ateş açar ve en önemlisi Cumhuriyet’i, kendi kurduğu Cumhuriyet’i yıkmaya çalışır mı Paşam?

Haşa, Paşam, haşa…Bizim ordumuz bunların hiç birini yapmaz. Yapana da izin vermez.

Adı üstünde Türk ordusu …

Beni işaret ederek, Gülümser konuşmasına devam etti, Gazi Paşa acı bir tebessümle, fakat sabırla dinliyordu onu..

- Aha, bu abla gelir arada bir bizim yanımıza. Serada domates toplarken, soluklanır, çay içeriz. İşte o zaman bu abla, ordunun devletimizin en büyük koruyucusu olduğunu, devletimizi yıkmak, bölmek, parçalamak için orduyu bir “suç teşkilatı” olarak göstermeye çalıştıklarını anlatır bizlere…

-Cahilim, ama kafam yatar dediklerine… NATO’cular, Amerikancılar varmış içlerinde. Bilmem, bilemem. Bu ordu bizim der bu abla, ordumuza sahip çıkmalıyız der.

İşte Paşam, ister assınlar, ister kessinler benim oğlum senin gibi PAŞA olacak… Bir ananın en büyük şerefidir oğlunu asker üniforması ile görmek.

Cahilim Paşam, bilmeden bir saygısızlık ettimse, kusurumu bağışla. Sen bize gerçekleri korkmadan söyleyiniz demedin mi? Ben de söyledim işte…

Gazi Paşam başını hafifçe yana çevirdi. Cebinden isminin baş harfleri işli beyaz keten mendilini çıkardı, yanaklarından yuvarlanan göz yaşlarını sildi. Bu temiz Anadolu kadınının yüreğinden kopup gelen feryat O’nu duygulandırmıştı.
Ağladığını saklamadı bizden dünya ordularına diz çöktüren büyük önder. Ancak çatık kaşlarından, şimşeklerin çaktığı gözlerinden Gazi Paşa’nın çok öfkelendiği de belli oluyordu.

Sonra Gülümser’e dönerek sordu.

-Bir çıkın vardı senin elinde. Ne var onun içinde?
- Taze yufka ekmek ve bazlama Paşam… Ablama getirdim de…
- Demek ablana getirdin. Ben yemeyecek miyim? Çok severim, git koş bir çay demle, yanına varsa tulum peyniri, ceviz ve domates de koy. Hadi çabuk… Benim bardağım ince belli olsun.

Gülümser bana sorgular gibi baktı, ben de Paşa’mın istediklerinin tümü var dercesine başımla işaret ettim ona. Sevinerek gitti kızcağız mutfağa. Kolay mı Gazi Paşa’ya, ömrünü bu millete hizmete adamış O büyük adama hizmet edebilecekti.

Gazi Paşa;
-Tıpkı İngiliz işgalinde olduğu gibi dedi.

Gazanfer ilk kez söze karıştı.
- Anlamadım Paşa Hazretleri dedi. Dedi ama bir türlü başını kaldırıp, Gazi Paşa’nın gözlerine bakamıyordu.

- Neyi anlayamıyorsun be çocuk diye adeta haşladı Gazanfer’i…

Sonra devam etti.

- Tıpkı İngiliz işgalindeki gibi çocuk. o zamanda Türk subayları aşağılanıyor, yerlerde sürükleniyor, Damat Ferit Hükümeti, İngilizlerin hazırladığı listeleri mühürlüyor ve yurtseverleri Malta’ya sürgün ediyorlardı. Hoş yeni Malta Silivri ve Hasdal oldu günümüzde.. Hedef gene orduydu. Sevr, orduyu terhis etmemizi istiyordu.
Beni bile vatan haini ilan edip, idama mahkum etmediler mi? Nemrut Kürt Mustafa Divanı’nın adresi ve yeri değişti o kadar.
Zihniyet hep o aynı aşağılık duygusu dolu, kendine yetememe endişesi ile çırpınan teslimiyetçi zihniyet.
NATO’cu, Amerikancı Paşalar…Doğrudur….
Şimdi sana bir soru…
Bağımsızlık Savaşı’na kaç Osmanlı Paşa’sı kendi isteğiyle katıldı? Çok az değil mi? Hatta parmakların sayısını geçemeyecek kadar az. Sonradan kahraman bildiğiniz kaç kişiyi ben, Anadolu’ya kaçırttım, bir bilginiz var mı?
Benim yanımda hep genç subaylar ve millet vardı. Kolay başarmadık biz bu işi.
Unutmayın, “hiç bir şey Sakarya Savaşı’nı kazanmaktan daha zor, daha imkansız olamaz.”
Biz Çanakkale’de yedi düvele geçit vermedik, biz Sakarya Savaşı’nı kazandık.
İçimizde hainler, gaflet ve delalet içinde olanlar elbette vardır. Onların satılık vicdanları, akılları estikçe efelenmeleri sizi asla yanıltmasın.
Asla ve asla geriye çekilmeyin. Türk ordusuna sahip çıkın, daha sonra gereken hesaplaşmayı yapar, suçluları adalet önüne çıkarırsınız.
Yılmak yok, geri çekilmek hiç yok, derhal küçük bir azınlık dışında aranızdaki etnik, siyasal, dini ve mezhepsel ayrılıkları öteleyerek, bir araya gelmeli ve ileri demokrasi, özgürlük, insan hakları dedikleri yaldızlı soba boyasıyla boyanmış tuzaklara kanmayarak, ulusal birlikteliği sağlayacaksınız.

Amasya’da söylemiştim, şimdi gene tekrarlıyorum. Ülkenin ve milletin istiklali tehlikededir. Ülkenin ve milletin istiklalini gene milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

Gülümser seslendi.
- Abla çay hazır, sofrayı balkona kurdum.

- Buyrun Gazi Paşam dedim. Balkonumdan hem deniz hem de heybetli Bey Dağlarının manzarası seyrediliyordu.

Yufka ekmekten bir parça kopardı, içine tulum peyniri ve ceviz koydu, dürüm yaparak yemeye başladı. Çayından bir yudum aldı, arkasına yaslandı.

-Daha önce de söylemiştim, şüphesiz Antalya dünyanın en güzel şehridir.

Yüzüne baktım, Gazi Paşa her şeye rağmen mutlu görünüyordu. Çünkü bir kaç kişi de olsa, halkı ile birlikte idi.

Eskiden olduğu gibi gene kaçıp gelmişti aramıza. Ne koruması ne de ağır silahlarla donanmış polisler vardı yanında. Çünkü O’nun milletinden korkması için hiç bir nedeni yoktu.

Gazanfer;
- Suriye Paşam dedi..

Ben ise;
-Kayıp ülke Türkiye Gazi Paşam dedim.

Eline çay bardağını aldı, havaya kaldırdı, rengini seyretti ve bir yudum içti.

- Durun çocuklar, daha buradayım. Hepsini anlatacağım. Ancak şimdi çay içiyorum, manzara da çok güzel. Keyfimi bozmayın. Çay molası verdik. Devam edeceğiz.


Devam edeceğiz.
Figen Özen
İLK KURŞUN 09.08.2011






***